Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
İzmir'de yaptığı konuşma şöyle:
(1 Kasım 1982)
Sevgili İzmirli ve Egeli Hemşehrilerim,
İzmirliler çoğunlukta ama, içinizde Ege’nin diğer vilayetlerinden ve
şehirlerinden vatandaşlarım da var. Onun için sizlere Egeli hemşehrilerim
diye hitap ettim. Biliyorsunuz, bugüne kadar İzmir’e çok geldik. Her gelişimde
İzmirli hemşehrilerim soruyorlardı; "İzmir’de neden konuşmuyorsunuz ?"
diye. Onun da zamanı gelecek diyordum. İşte o gün geldi.
Bu güzel şehrimiz, Ege’nin incisi İzmirimiz, Kurtuluş Savaşında ne kadar
çok acı, ıstırap ve gözyaşı döktüyse, 12 Eylül’den evvel de çok acı ve
gözyaşı döktü. Ancak, iki dönem arasında çok önemli bir fark var.
Birincisinde, yani Kurtuluş Savaşında acı çektiren gözyaşı döktürenler,
memleketi işgale gelmiş düşman kuvvetleri idi.
İkincisinde, yani 12 Eylül 1980’den önceki dönemde ise, bunu yapanlar
acımasızca, silah ve bomba kullanarak vatandaş kanı dökenler, bu memleketin
kandırılmış evlatları idi. Acı olan taraf bu. Birisi düşman, diğeri vatandaş.
Kaldı ki, bugün Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nca
kabul edilen ve bizim de onayladığımız anlaşmalarla, bir düşmanın dahi,
böyle acımasızca, masum kişileri, ideolojileri kendilerine uygun değildir
diye karşısındakini öldürmemesi gerekir. Sizler bu acı günleri senelerce
yaşadınız. Her geçen gün daha acılı günler görerek yaşadınız.
Türkiye’de ilk sıkıyönetim ilan edildiğinde, İzmir sıkıyönetim kapsamına
alınmadığından, anarşist ve teröristler burada rahatlıkla yerleşebildiler.
Bugüne kadar yakalananları biliyorsunuz. Hapishaneleri doldurdular. Hala
daha da zaman zaman arta kalanlar veya yeniden örgütlenmeye çalışanlar
yakalanıyorlar. Bunları radyo ve televizyondan izliyorsunuz. Şimdi sıkıyönetim
hükümleri yürürlükte olduğundan ve gerekli kanunları da kısa sürede çıkarıp
tedbirlerimizi alabildiğimizden dolayı bunlar böyle kısa sürede yakalanabilmektedir.
Ancak sevgili vatandaşlarım, bir ülke böyle mütemadiyen sıkıyönetim
idaresi altında tutulamaz. Tutulursa, yurt savunması birinci görevi olan
Silahlı Kuvvetler yıpranır. Öyle bir idareye sahip olmalıyız ki, artık
mevcut yönetimler böyle ikide birde sıkıyönetime başvurmadan bu tür olayların
üstesinden gelebilsinler. Artık şu husus açıkça görülmüştür ki, bugün dünyamızda
savaş türleri değişmektedir. Savaş çeşitleri değişmektedir. Eskiden olduğu
gibi ordular karşı karşıya gelerek savaşma külfetine katlanmadan, daha
kolay bir yolla, kendisi kan dökmeden veya kan dökeceğine para dökerek
emellerine ulaşmayı tercih ediyorlar. Bugün bütün dünyada gizli olarak
ideolojik ve ekonomik savaş sürmektedir. Hangi taraf karşı tarafa ideolojisini
kabul ettirebilirse, o ülkeyi kendisine bağlayabilmekte ve istediğini yaptırabilmektedir.
İşte biz böyle bir savaşın içinden çıktık.
Bu savaşın ilk raundunu kazandık. Ancak, sevgili hemşehrilerim, savaş
henüz bitmemiştir. Müteakip rauntlar, gelecektir. Bu gelecek saldırılara
hazır olmamız ve bir daha o acıklı ve feci durumlara düşmememiz için birtakım
tedbirler almak ve daima uyanık olmak mecburiyetindeyiz.
Bu tedbirlerin başında muhakkak ki bütün yasalara ışık tutacak olan
Anayasa gelmekteydi. Eğer biz 12 Eylül’den sonra "1961 Anayasası yürürlüktedir"
demiş olsaydık, acaba bu savaşı kazanabilir miydik? Sureti katiyede kazanamazdık.
Onun içindir ki, 2356 sayılı Anayasa Düzeni Hakkındaki Kanunu çıkardık.
Böylece, "Milli Güvenlik Konseyi'nin çıkardığı kanunlar ve aldığı kararlar
mevcut Anayasaya veya kanunlara aykırı ise, alınan bu karar ve çıkarılan
kanun, Anayasa değişikliği yerine geçer" dedik ve ancak bu suretle kısa
zamanda neticeye ulaşabildik. Bu ideolojik savaşın tarafı olan ve ilk raundu
kaybedenler büyük bir telaş içerisinde eski Anayasanın savunuculuğunu yaptılar
ve yapmakta da devam ettiler. Bunların ağızlarını kapamak her zaman elimizdeydi.
Ama istemedik. Hepsini evlerine hapseder çıkartmazdık. "Bırakalım söylesinler,
bırakalım yazsınlar, bırakalım içlerinin kurtlarını döksünler" dedik. Tam
bir demokratik ortam içerisinde hazırlanan Anayasayı eleştirsinler istedik.
Zira, bunların ağızlarını kapatsaydık, hakikaten haklı olarak eleştiride
bulunanların da fikirlerinden istifade edememiş olacaktık.
Eğer, savaşı onlar kazansaydı, kendileri gibi düşünmeyen, kendi fikir
ve ideolojilerini benimsemeyen, hiç kimseye, hiçbir kişiye, bizim tanıdığımız
bu hakkı tanımayacaklar, buna aykırı hareket edenleri, ya darağacında sallandıracaklar
ya da hapishanelerde süründüreceklerdi. Bundan hiç şüpheniz olmasın.
İşte sevgili vatandaşlarım, sevgili hemşehrilerim, Danışma Meclisimizin
hazırlayıp, Milli Güvenlik Konseyi tarafından son şekli verilerek kanunlaştırılan
ve 7 Kasım’da da sizlerin tasvibinizle yürürlüğe girecek olan yeni Anayasa
böyle hazırlandı. Bize yapılan her türlü başvuru ve birçok toplantılarda,
panellerde tartışılan, basında eleştirilen hususları dikkate aldık. Ve
hakikaten yararlı olanlarından istifade ettik. Birçok şehrimizde olduğu
gibi burada da hazırladığımız bu Anayasanın bazı hükümlerine değinerek
sizlere açıklamalarda bulunacağım.
Konuya, evvela bu Anayasanın 13’üncü maddesi ile girmek istiyorum. Zira
bu madde, temel hak ve özgürlüklere bir takım kısıtlamalar getirilmesine
imkan veren bir maddedir. Bu maddenin başlığı "Temel Hak ve Hürriyetlerin
Sınırlandırılmasıdır". Bu madde der ki; "Temel hak ve hürriyetler, devletin
ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin,
milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel
ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili
maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve özüne uygun
olarak, kanunla sınırlanabilir". 13’üncü madde böyle... O halde, yukarıda
sayılan sebeplerle ve ayrıca, yine Anayasada gösterilen özel sebeplerle
ve fakat kanunla, temel hak ve hürriyetlere sınırlamalar getirilebilir.
Bu sınırlama, eski Anayasada da vardı. Fakat şimdi daha açık yazılmak sureti
ile tereddütler ortadan kaldırılmıştır.
Mesela, toplantı hak ve hürriyetlerini ele alalım.
Eğer kanunda bazı sebepler karşısında, yine kanunda belirtilen mercie,
bu toplantı, gösteri ve yürüyüşlerini ertelemek veya yasaklamak yetkisi
veriliyorsa, o merci bu erteleme ve yasaklamayı uygulayabilecektir.
Biliyorsunuz, Anayasa birçok temel hak ve hürriyetleri tanımıştır. Bunlar
kişinin dokunulmazlığı, zorla çalıştırılamayacağı, kişi hürriyeti ve güvenliği,
özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme hürriyeti, yerleşme
ve seyahat hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve kanaat hürriyeti,
düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, bilim ve sanat hürriyeti, basın
hürriyeti, toplantı hak ve hürriyeti ve mülkiyet hakkı gibi hak ve hürriyetlerdir.
İşte, Anayasamızın bir hükmüne göre, bu hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin
ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin
varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin,
bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer
sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak, veya din, ırk, dil ve mezhep
ayrımı yaratmak, veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan
bir devlet düzeni kurmak amacı ile kullanılamazlar. Saydıklarımın içinde,
sosyal sınıfın, diğer sosyal sınıfın üzerindeki tahakkümü ve bir kişinin
tahakkümü de geçti. Bunlar şu demektir Artık bundan sonra ülkede, komünizm,
faşizm ve diktatörlükten bahsedilemez ve Anayasa Mahkemesi'ne de "Bunlar
Anayasaya aykırıdır" denemez.
İşte sevgili vatandaşlarım, bu maddeye çok takıldılar. Çünkü bu madde,
açıkça Devletin düzenini komünizme de, faşizme de kapatıyordu. Artık, 12
Eylül’den evvel olduğu gibi, "141 - 142’ye hayır" diye bağırıp çağıramayacaklar,
miting düzenleyemeyeceklerdir. Böyle olunca, elbette bunun karşısına dikileceklerdir.
Türk Ceza Kanunu'nda mevcut olan komünizm propagandasını yasaklayan bu
iki madde için kaç defa Anayasa Mahkemesi'ne müracaat ettiler. "141 ve
142 Anayasaya aykırıdır" diye. Biraz evvel okuduğum açık hüküm karşısında
artık bu kapılar kapatılmıştır. Bu iki madde 1936 senesinde yani Atatürk’ün
zamanında Ceza Kanunumuza konulmuştur. Yeni konmuş bir madde değildir.
Yani Atatürk de komünizmin karşısındaydı. O’nun bazı laflarını, bazı vecizelerini
alarak, başka taraflara çekmek isteyenler vardır. Devletçiliği başka türlü
anlamak isteyenler vardır. Fakat, Atatürk kendi zamanında Ceza Kanununa
bu maddeleri koymuştur. Savaşta, seferberlikte, sıkıyönetimde veya olağanüstü
hallerde, o günkü durumun gerektirdiği ölçüde bu temel hak ve hürriyetlerin
kullanılması, kısmen veya tamamen de durdurulabilecektir. Düşünün ki bir
savaş başlamış, bir seferberlik ilan edilmiş, bir sıkıyönetim ilan edilmiş,
artık bu temel hak ve hürriyetlerin hepsi kullanılamaz, bazılarına kısıtlama
getirilir. Bazıları tamamen ortadan kaldırılabilir. Bu gayet tabiidir.
Konuşmamın başında, Türkiyemizin bir daha 12 Eylül öncesi durumlara gelmemesi
ve sık sık sıkıyönetime başvurulmaması için bazı tedbirler düşündük demiştim.
Bunların başında, yürütme dediğimiz Cumhurbaşkanıyla hükümete bazı yetkilerin
verilerek otorite boşluğunun doldurulması geliyordu. Anayasaya şimdi söyleyeceğim
bazı hükümler bu maksatla konuldu. Bu da bir hayli tenkit konusu oldu.
Sevgili hemşehrilerim, 1961 Anayasası'nın yürürlüğe girmesini müteakip,
memleketin geçirmeye başladığı muhtelif tecrübeler, bu Anayasanın açıklıklarını,
boşluklarını, zayıf noktalarını ortaya koymaya başlamıştı. Aradan 4 - 5
yıl geçtikten sonra Anayasa üzerindeki eleştiriler belli konularda toplanmaya
başladı ve bu eleştiriler bilhassa yasama, yürütme ve yargı organlarının
görev ve yetkileri ve birbirleriyle münasebetleri üzerinde yoğunlaştı.
12 Mart müdahalesini müteakip Anayasanın yarıdan fazlası değişiklik gördü.
Fakat üzülerek söylemek gerekir ki, bu değişiklik ciddi mahiyetteki şikayetlerin
ortadan kalkmasına imkan vermedi.
Gerçekleştirilen bu değiştirmeye ve yeniliğe rağmen eski şikayetler
devam edip gitti. Memleketin durumunda karşılaşılan vehamet, hükümet istikrarsızlıkları,
hürriyetlerin bu sefer daha da pervasız anarşik hareketler şeklinde azami
bir suistimale konu edilmesi, bunun önlenebilmesine elverişli hükümlerin
gerçekten yokluğunun tam manasıyla ispatlanmış olduğunu herkese kabul ettirdi.
Pek çok defalar ve muhtelif vesilelerle izah olunmuştur ki, 1961 Anayasası
gerçi şimdi de kabul edilmekte bulunan hürriyetleri getirmiştir, fakat
bunların sınırlarını yeterince çizememiş ve bu hürriyetlerin karşılığındaki
sorumluluğu hukuken tesis edememiştir.
1961 Anayasası'ndaki pek çok hak ve hürriyetler sanki sınırsızmış gibi,
ciddi hiçbir kayda ve şarta bağlanmadan Anayasada yer almışlardır. Bu hürriyetleri,
Devlet ve toplum düzeninin zaruri kıldığı bir disiplin ortamına sokabilmek
için, kanun koyucunun sorumlulukları ve dolayısıyla da yetkileri olması
gerektiği, hatta bazı hallerde Anayasadaki sarahata rağmen, Anayasa Mahkemesi'nce
Anayasanın da üstünde farz olunan bazı esaslara dayanılarak reddedilmiştir.
12 Mart’ta yapılan ve belirtildiği gibi yarısından fazla bir hacme varan
değişikliklere rağmen, yürütme organının ve yetkilerinin zaafı sürüp gitmiştir.
12 Mart değişiklikleri, Anayasanın temelinden gelen bu zaafı ortadan
kaldıramamıştır.
Devletin yapı ve görevlerinde üç belli başlı kuvvetin, (yani yasama,
yürütme, yargı) özellikleri konusunda şimdiye kadar gene muhtelif vesilelerle
ayrıntılı konuşmalar yapılmıştır. Bunların tekrarına lüzum görmüyorum.
Hele, devletin ve günlük hayatın bütün yükünü sırtında taşıyan yürütmenin,
arz ettiği bütün hayati ehemmiyetine rağmen, arka plana itilmiş ve işlemez
hale gelmiş olması, 1961 Anayasası'nın belki de en büyük ve tashih kabul
etmez zaafını teşkil etmiştir.
Yürütme, o anlayış ve hukuki durum içinde kaldıkça ve bırakıldıkça,
Devlet bir ayağı olmayan ve koltuk değneğiyle yürüyen bir insan olmaktan
öteye geçemezdi. Şimdi sizlerin de kabul ve tasviplerine sunulan bu yeni
Anayasa, Devlet yapısı ve faaliyetleri itibariyle bu sakıncayı giderecek
bir tarzda bina edilmiştir.
Böyle bir yol seçilmesi zaruridir, mecburidir. Ve neticesi isabetli
olacaktır.
Ancak, bu noktadan itibaren karşımıza iki yol çıkıyor.
Yürütme denilen organın iki kuvvet ve iki müessesesi vardır. Bunlardan
biri Cumhurbaşkanlığı, biri hükümettir.
Cumhurbaşkanı ve hükümet, pek çok sebeplerle, ayrı ayrı yollardan belirlenmekte
ve ortaya çıkmaktadır. Evvelce olduğu gibi, Cumhurbaşkanının Parlamento
tarafından seçilmesi kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı, kendisini seçen Parlamentonun
normal döneminden iki yıl daha uzun bir süre için seçilmektedir. Bu halde
iki ayrı Parlamento zamanında görev yapacaktır.
Cumhurbaşkanı sadece yürütmenin başı değildir. Aynı zamanda Devletin
de başıdır. Bu itibarla da, Anayasada mevcut olması gereken, fakat üç büyük
organdan herhangi birine verilmesi uygun ve isabetli görülmeyen bazı yetkiler
vardır ki, ancak Cumhurbaşkanına tevdi edilebilmektedir.
Hükümete gelince, yasama organının, yani Meclisin güvenini taşımayan
bir hükümetin varlığı parlamenter rejimlerde kabul edilemez. Başbakanı,
Cumhurbaşkanı görevlendirecek ve başbakanın hazırlayacağı liste, Cumhurbaşkanının
yapacağı atama, ile hükümet olacaktır.
Demek ki, hükümeti ortaya çıkaran Cumhurbaşkanıdır.
Bir hükümet, Cumhurbaşkanı tarafından tayin edilse de onun varlığını
sürdürebilmesi, yani hükümetin varlığını sürdürebilmesi yasama organının,
yani Büyük Millet Meclisi'nin güvenine bağlıdır. Böyle olunca, hükümetler
bir parti veya birkaç partinin bir araya gelmesi neticesi teşekkül eden
koalisyon partilerinin rengini ve damgasını ister istemez taşıyacaklardır.
Gerçi kanun önünde vatandaşlara eşit muamele yapacaklar ama, bu hiçbir
zaman mümkün olamamıştır. Bundan sonra da mümkün olmayacaktır. Yine de
parti rozetine dikkat edilecektir.
Partilere dayanan bir demokratik sistemde, bu kaçınılmazdır. O halde,
memleketi tarafsız değil, taraflı bir biçimde, tarafını tuttukları siyasi
görüş ve programla yöneteceklerdir.
Halbuki, devletin başı ve yürütmenin de başında bulunan Cumhurbaşkanının
kesinlikle tarafsız, yani siyasi partilere veya onların koalisyonlarına
karşı tarafsız olması, rejimin icabıdır. Bunun için de, Anayasaya şu hüküm
konulmuştur: " Cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiği kesilir
ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer".
Şimdi bu yetkilerin verilmesinde önemli olan noktaya geliyoruz. Bu yetkiler,
Hükümet Başkanına mı yoksa Cumhurbaşkanına mı daha fazla verilmelidir?
"Yürütme güçlendirilmelidir" fikri ve zarureti herkesçe kabul edildiğine
ve yürütmenin doruğunda Cumhurbaşkanlığı ve Hükümet bulunduğuna göre, güçlendirilmesi
kastedilen bunlardan hangisidir? Bunların aynı zamanda ikisi birden mi
güçlendirilmelidir, yoksa tarafsız cumhurbaşkanı mı, yahut taraflı hükümet
mi?
Taraflı olan hükümete de bazı yetkiler verilmiştir. Ancak, muhalefet
- iktidar arası ciddi çekişmelere ve huzursuzluklara yol açabilecek olan
yetkiler, Cumhurbaşkanına tanınmıştır. Bunun dışında da muhakkak Cumhurbaşkanına
verilmesi gereken yetkiler vardır ki, esasen onları başka makama da vermek
doğru olmaz, mümkün de değildir.
Şimdi sevgili vatandaşlarım, birçok kişinin diline doladığı "Bu Anayasada
Cumhurbaşkanına çok yetkiler verildi, bu doğru değildir" diye mütemadiyen
yazdıkları şu yetkilere bir göz atalım da, siz de insafla karar verin.
Şimdi Cumhurbaşkanının yetkilerini sayacağım. Birinci yetkisi, birinci
vazifesi, "Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak".
Yani tatilde büyük bir olay olmuştur, Mecliste konuşulması lazımdır. Türkiye
Büyük Millet Meclisini toplantıya çağıracak. Çağırmasın mı? O ki devletin
başıdır, yürütmenin başıdır. Elbette çağıracaktır.
İkincisi, gerekli gördüğünde Meclisin ilk açılış konuşmasını yapmak.
Kasım ayında veya Ekim ayında ilk açıldığında, Mecliste açış konuşması
yapacak, bazı dilekleri olacaktır. O dilekleri Meclise iletmek isteyecektir.
Onun için bir konuşma yapacaktır. Konuşmasın mı?
Başka bir vazifesi, kanunları yayınlamak. Bundan evvel de Cumhurbaşkanı
kanunları yayınlardı. Başka kimse yayınlayamaz ki, kanunlar ona gelir,
o imzalar, 15 gün içerisinde kim yayınlayacak, o yayınlamazsa?
Başka bir yetkisi, kanunları tekrar görüşmek üzere Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne göndermek. İşte bu yeni. Neden kondu? Eskiden bir Senato vardı.
Bu vazifeyi Senato yapıyordu. Ama Meclisin rengi neyse, Senatonun rengi
de o. Çoğunluk hangi partide ise Mecliste, Senatoda da öyleydi ve kanunların
çıkması çok gecikiyordu. Büyük bir faydası gözlenemezdi. O halde bir kanun
alelacele Meclisten çıkmış olabilir. Bazı noksanlıklar görülebilir. Onun
için Cumhurbaşkanı böyle bir şey görürse Meclise bir daha gönderecek, diyecek
ki, "Şunu bir daha inceleyin. Bu tarafında böyle bir sakatlık var". İşte
bu hüküm yeni getirilmiştir. Yani Senatonun yaptığı görevi şimdi Cumhurbaşkanı
yapıyor. Kim yapacaktır o yapmazsa.
Ondan sonra yeni bir hüküm daha getirdik Cumhurbaşkanının yetkilerine...
Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekirse halkoyuna sunmak.
Yani Anayasada bir değişiklik yaptılar. Cumhurbaşkanı bu değişikliğin milletin,
memleketin menfaatine olmadığını düşünebilir. Kaldı ki, bu Anayasayı sizler
kabul ettiniz. Halk kabul etti. Acaba halk bunu tasvip ediyor mu, etmiyor
mu diye referanduma götürebilecek. İşte bu onun için kondu.
Başka bir yetkisi de şöyle Kanunları Anayasaya aykırı görürse, Anayasa
Mahkemesine başvurmak.
Başka bir yetkiye geçiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin
yenilenmesine karar verir. Bu da yeni getirilen bir maddedir. Şimdi öyle
hal oluyor ki, hükümet aylarca kurulamıyor, bir seçimin sonunda bir hükümet
başkanı, seçilmiş ama, başbakan hükümeti kuramıyor, güvenoyu alamıyor.
Aradan 45 gün geçmiş. Bunları çok yaşadık biz geçmişte. O takdirde Cumhurbaşkanı
gerekirse Meclis Başkanıyla konuşarak, yeniden seçimlere gidebilecek. Bu
suretle seçim korkusundan dolayı, hemen o hükümeti seçerler. Binaenaleyh
Meclis kilitlenir de hükümet teşekkül edilemezse, yapacak bir şey yok.
O zaman yeniden seçimlere gidilir. Hangi parti fazla oy alarak gelirse
o hükümeti kurabilir. işte seçimlere gitme kararını verecek olan Cumhurbaşkanıdır.
Ondan sonra hükümlerden birisi, Başbakanı atamak veya istifasını kabul
etmek. Evet, kim atayacak Başbakanı? Eskiden de Cumhurbaşkanı atardı. Şimdi
de Cumhurbaşkanı atıyor. istifa etmişse, istifasını da kabul eder veya
reddeder.
Başka bir yetkisi, Başbakanın teklifi üzerine, Bakanları atamak ve görevlerine
son vermek. Şimdi Başbakan, Bakanlar Kurulunu teklif edecek. Cumhurbaşkanı
da bunu uygun görürse tasdik edecek. Evvelce de böyleydi. Yalnız bunda
bir yenilik var. Başbakan isterse herhangi bir bakanın görevine son verebilecek.
Eskiden veremezdi. Hatta hükümet istifa ederdi, başbakan istifa ederdi.
Ondan sonra tekrar o başbakana görev verilirdi. O takdirde o istemediği
bakanı da hükümetin içine almazdı. Bunlar uzun yollardı, dolambaçlı yollardı.
O nedenle başbakan istediği bakanı seçebilir, istediği bakanın da görevine
son verebilir.
Başka bir yetkisi; gerekli gördüğü takdirde Bakanlar Kuruluna başkanlık
etmesidir. Eskiden de ederdi. Yeni olan bir şey ilave ettik. Bakanlar Kurulunu
başkanlığı altında toplar, bazen gerek görürse, "Bakanlar Kuruluna ben
başkanlık edeceğim" deyip, onu toplayabilecek. Çünkü, yürütmenin başı olduğuna
göre, elbette bu hakkı olması gerek.
Başka bir görevi, büyükelçileri göndermek ve yabancı büyükelçileri kabul
etmek. Bu, her ülkede böyledir. Devletin başı, bunları gönderir, gelen
büyükelçileri de devletin başı olarak kabul eder.
Bir görevi de, milletlerarası anlaşmaları onaylamak ve yayınlamak. Aynı
kanun gibi. Kanunu nasıl onaylıyorsa, milletlerarası anlaşmaları da onaylar
ve yayınlar.
Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını
temsil etmek. Eskiden de böyleydi. Başkomutanlık Millet Meclisi’nin manevi
şahsiyetindedir. Ama onu Cumhurbaşkanlığı temsil eder. Silahlı Kuvvetlerin
Başkomutanlığı vazifesi Cumhurbaşkanınındır. Eskiden de böyleydi, yine
de böyle.
Başka bir görevi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek.
Buna çok itiraz ettiler. Nasıl olur da efendim Silahlı Kuvvetlerin kullanılmasına
bir Cumhurbaşkanı karar verirmiş. Şu hususu getirdik
Meclisimiz tatilde olabilir. Toplantı halinde değildir. ülkemiz ani
bir taarruza maruz kalmıştır, bir saldırıya maruz kalmıştır. Şimdi beklesin
mi Cumhurbaşkanı? Meclis toplansın, ondan sonra karar versin diye. Böyle
bir durumda, Cumhurbaşkanı madem ki Başkomutandır, Devletin de başıdır.
Kararını verir, Meclisi toplar, Meclise de hemen bilgi verir.
Başka bir görev, Genelkurmay Başkanını atamak. Eskiden de atardı, şimdi
gene Cumhurbaşkanı atayacak.
Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak ve başkanlık etmek. Eskiden
de vardı.
Başka bir görev, bu da yeni; Bakanlar Kurulu ile birlikte sıkıyönetim
veya olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak. Eğer
sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilecekse, böyle bir karar alınacaksa,
Cumhurbaşkanının başkanlığında Bakanlar Kurulu toplanır, kararı verir ve
hemen Büyük Millet Meclisine bildirilir. Onun onayına sunulur. Eğer Büyük
Millet Meclisi bunu onaylamazsa, yine kaldırılır. Eskiden bu yalnız hükümet
başkanının başkanlığında toplanıp karar verirdi. Şimdi Cumhurbaşkanının
başkanlığında toplanıyor. Aradaki fark bu.
Kararnameleri imzalamak. Eskiden de imzalıyordu. Şimdi de aynı görev.
Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama gibi belli durumda olan kişilerin
cezalarını kaldırmak veya hafifletmek. Eskiden de vardı. Ben böyle 5-10
kişiyi afettim. Bakılacak durumda değil, 80 yaşını da geçmiş. Bu eskiden
de vardı, bu yeni Anayasada da var.
Devlet Denetleme Kurulu Başkan ve üyelerini atamak. Yeni kurduk bu Devlet
Denetleme Kurulunu. Bir yerde bundan bahsettim. Devlet Başkanı gerekirse
kamu kurumu niteliğindeki kuruluşları denetlemesin mi? Elbette denetleyecek.
O halde ona bağlı bir kuruluşun başkanını ve üyelerini de Cumhurbaşkanı
seçer.
Yüksek Öğretim Kurulunun üyelerini seçmek. Üniversitelere bakan Yüksek
Öğretim Kurulu teşekkül etti. Kanunu çıktı bunun. O halde bunun başkanını
ve üyelerini de kanunda yazılı usuller çerçevesinde Cumhurbaşkanı seçecektir.
Üniversite rektörlerini seçmek. Gösterilecek adaylar arasından üniversite
rektörlerini seçmektir.
Sonra, Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin 1/4’ünü, Cumhuriyet
Başsavcısı ve Başsavcıvekilini, Askeri Yargıtay üyelerini, Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini
seçmek. Bunun da usulleri var. Kanunlara göre, aday gösterilecekler, arasından
hangisini isterse onu seçecek. Bunun kanunları zaten çıktı.
Şimdi sorarım sizlere, bu yetkiler bir Cumhurbaşkanı için çok mudur?
Şimdi bazı çevrelerde bir itimatsızlık havası esiyor ki, her makamdan,
her kişiden çekiniliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Cumhurbaşkanını seçeceksiniz,
ondan sonra da bu yetkileri çok bulacaksınız. Bu eleştirilerde kasıt yoksa
ne vardır söyler misiniz? Sevgili vatandaşlarım, kime güveneceğiz, Cumhurbaşkanına
güvenmeyeceğiz de, illa bir hakim, bir mahkemeye mi güveneceğiz, böyle
şey olur mu?
O halde madem Cumhurbaşkanlarını bir hakimden getirelim, bir mahkemeden
getirelim, mesele kalmaz. "Taraflı olur" diyorlar. Tarafsız olacağını düşünemiyorlar.
"Muhakkak taraflı olur" diyorlar. Eğer her taşın altında bir şey aranacak
olursa, doğrusunu bulamayız.
Şimdi sevgili vatandaşlarım, biraz da Cumhurbaşkanı seçimine değinmek
istiyorum.
İlk 7 senelik süre için Anayasa oylaması ile birlikte Cumhurbaşkanlığı
referandumunun da yapılmış olması tenkide uğradı.
Ben 12 Eylül Harekatına Cumhurbaşkanı olayım diye karar vermedim.
Konsey üyesi arkadaşlarım ve diğer komutan arkadaşlarım da hiçbir makamı
akıllarından geçirmediler. Biz bu işe, Türk Milletinin çektiği çilelerden
bir an evvel kurtulması, akıtılan kanlara son verilmesi için atıldık. Ve
bu işin kısa zamanda halledilebileceğini zannettik. Fakat durumun hiç de
öyle olmadığını, eğer yarım yamalak bir şeyler yapıp gidersek, yine ileride
aynı durumlara düşebileceğimizi anladık. Ondan dolayı bu çalışmalar iki
seneyi aldı.
Sevgili vatandaşlarım, çoğumuz 60 yaşını geçmiş insanlarız, ben 65 yaşını
doldurdum. Artık bu yaştan sonra bir kenara çekilip, dinlenmek hakkım yok
mu? Çocuklarımı evlendirmişim, tek başıma kalmışım, Cumhurbaşkanı olsam
ne olacak, olmasam ne olacak? Sevgili vatandaşlarım, eğer bu makama hevesli
bir kişi olsaydım, 12 Eylül’den sonra Köşke geçer oturur ve o makamın parasını
da alırdım. Hiçbirisini yapmadım. Arkadaşlarım da yapmadı. Ve bize şu telkinler
de yapıldı; 12 Eylül’den sonra, "Paşam vatandaşlara bir referanduma gidin,
bizi tasvip ediyor musun, etmiyor musun diye sorun" da dediler. Biz o en
heyecanlı zamanda, milletin bizi göklere çıkardığı zamanda, bir referandum
yaparak kendimizi tasdik ettirirdik. Öyle bir şey istemedik. Evvela memleket
huzura kavuşsun, ondan sonra bu işi düşünelim dedik.
Sevgili vatandaşlarım, bir Anayasa yapıldı biliyorsunuz. Bu Anayasa
bizim Anayasamız. Sizler tarafından kabul ve tasvip edilirse milletin Anayasası
olacak. Bu Anayasa muhakkak çıkmalı. Ayrı ayrı sandıkta oylanırsa ne olur?
Dediler ki "Anayasa ayrı sandıkta, Cumhurbaşkanı ayrı sandıkta oylansın".
Ne fark edecek?
Farzedelim ki, bana atılan oylar daha fazla çıktı da Anayasa oylaması
da daha az çıktı. Ne çıkacak bundan? Koltuklarım mı kabaracak? Fuzuli masraf
tan başka ne işe yarayacak? iki tane sandık konacak, o nispette fazla kağıt
konacak, masraf tan başka hiçbir faydası yok. "Adaylar olmadan Cumhurbaşkanı
seçimi olur mu ?" diyorlar. Ben o aday şekline de razı oldum. "Çıksın benim
karşıma adaylar onlarla beraber olayım" dedim. Büyük bir çoğunluk "böyle
şey olmaz" dediler. "Böyle bir ortamda adayların birbirleri ile çekişmeleri
sonucu Cumhurbaşkanı seçiminin çok mahzurları olur" dediler. Ben de çoğunluğa
uydum. Doğru bulduk. Şimdi iki, üç aday, dört aday çıkacak, birbirimizle
yarışacak mıyız? Propagandasız da seçim olmaz. Hadi desek ki kimse propaganda
yapmasın öyle seçim olsun. öyle de seçim olmaz. Bu sefer propaganda yapılırsa
memleketin bugünkü hali, böyle bir propagandaya elverişli değil. Öyle ise
bu şekilde olsun dedim ve kabul ettim.
Konsey üyesi arkadaşlarıma gelince, onların da bir dönem benimle beraber
çalışmaları birçok konularda, onların kıymetli fikirlerini almak gereği
ağır bastı.
Bu işe beraber başladık, beraber ayrılırız dedik. Hayat boyu Meclis
üyeliği teklif edenler de oldu. Hiçbirimiz kabul etmedik. "Ayrıldıktan
sonra ölünceye kadar dokunulmazlık hakkı tanıyalım" dediler. Danışma Meclisinden
de öyle geldi. Bu Anayasada, onu da kabul etmedik. Bizim dokunulmazlık
zırhına ihtiyacımız yok.
Biz tarih önünde ve millet önünde doğru bir iş yaptığımıza inanıyoruz.
Doğru mudur, yanlış mıdır, bunun kararını biz değil, bizden sonra gelecek
nesiller verecektir.
Yapılan bu Anayasaya ve birtakım kanunlara sahip çıkmamız lazım. Onun
için de beraber olmamız gerekiyor Konsey Üyesi arkadaşlarımla. Bugüne kadar
Cumhurbaşkanlığı seçim şeklinin nasıl olacağını bilemediğimizden yapılan
tenkitlere karşı hiçbir şey söylemedim. Kendimizle ilgilidir diye söylemedim.
Ama burada bu hususa değinmek istiyorum. Bundan evvelki Meclislerde, yani
12 Eylül’den önceki Meclislerde, Cumhurbaşkanının, kontenjanından seçtiği
bir senatör, Cumhurbaşkanı seçiliyor da bütün milletin "Evet" diyeceği
bir Cumhurbaşkanı neden demokratik olmuyor? Evvelce bir Cumhurbaşkanı 15
tane kontenjan senatörü seçerdi. Seçimle gelmezdi. Yani milletin seçtikleri
değildi. Bunlar ve bunların içinden birisi Cumhurbaşkanı oluyor da, milletin
seçmediği bir kişi Cumhurbaşkanı oluyor da, böyle bir referandumla olunca,
neden demokratik olmuyor? Bunun cevabını veremezler. Kaldı ki sevgili vatandaşlarım,
bunun birçok Avrupa ülkelerinde de örnekleri vardır. Anayasa ile beraber
Cumhurbaşkanının da referandumla seçilmesi örneği başka ülkelerde de var.
Yalnız bizde değil.
Eleştirilerin maksadını ben biliyorum. Maksat demokratik veya antidemokratik
oluşu değildir. Maksat bu makama eleştiri yöneltmek, bana ve bize karşı
çıkmaktır. Bunun sebebi budur.
Sevgili İzmirli Hemşehrilerim, Egeli Kardeşlerim,
İşte sizlere yeni hazırladığımız Anayasanın bir kısım hükümlerini izah
ettim. Bir çokları, "Bu da bir reaksiyon Anayasası" diyorlar. Hayır vatandaşlarım,
reaksiyon Anayasası değildir. Bu Anayasa 1961’den beri ders alınan bir
Anayasadır. Tekrar bizlerin, sizlerin ve çocuklarımızın, o kahrolası korkunç
günleri yaşamaması için herkesin evinde, tarlasında, işyerinde, sokakta
rahat oturup gezebilmesini temin etmek için hazırlanmış bir Anayasa. Okullarımızın,
üniversitelerimizin bir sene kesintisiz, boykotsuz, işgalsiz bir eğitim
ve öğrenim görmelerini sağlayacak bir Anayasa. Biz böyle olduğuna inanıyoruz.
Belki bazı noksanları olabilir. Dünyada hatasız insan olamayacağına göre,
insanların yaptıklarında da elbet ufak da olsa bir hata payı olacaktır.
Bu hatalar da, ileride görüldüğünde iyi niyetle düzeltilebilir. Bu Anayasayı
tenkit edenler, bir Anayasa hazırlasalar idi, acaba nasıl hazırlarlardı?
Onların hazırladıklarında hiç mi kusur olmayacaktı?
Biz bu Anayasanın en az kusurla hazırlanmış bir Anayasa olduğuna inanıyoruz.
Eğer sizler de bize inanıyor ve güveniyorsanız oylarınızı o yönde kullanırsınız.
Bu noktada bir şey söyleyeceğim. Bir vatandaşımdan telgraf aldım. Diyor
ki, "Sayın Devlet Başkanım, bu oylamada (Evet) oylarının beyaz olduğunu
söyleyin, bizi kandırıyorlar". Hakikaten doğru. Hatta bazı karikatürlerde,
bazı yazılarda şöyle diyorlar; Atatürk’ün gözünün rengi de maviymiş. Sanki
biz onların farkında değiliz.
Bakın neler söylediklerini görüyor musunuz? Atatürk’ü bile alet etmek
istiyorlar. Atatürk’ün gözü de maviymiş, yani mavi görürseniz "Hayır" manasına
gelir. Efendim diyor, deniz rengi de maviymiş. Gök rengi de mavi, ama,
mavilik bir işe yaramıyor. Bulut gelirse yağmur yağıyor. Bereket getiriyor.
Atatürk’ün gözleri bize bakıyor ve O’nun ruhu bizimle beraber göklere yükseliyor.
Onlara o mavi gözlerle, hain hain bakıyor. Elinden gelse, onları parçalar,
merak etmeyin.
Şimdi sevgili vatandaşlarım, bir şey daha söyleyeceğim Muhakkak her
vatandaş oyunu kullanmalıdır. Bu vatan borcu gibi bir borçtur. Kaldı ki,
oy kullanmayı da zorunlu kıldık. Menfi oy kullanacaklar, muhakkak sandık
başına gideceklerdir. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Hatta, hile yapmaya
kalkışanlar bile bulunacaktır. Müspet oy kullanacaklar da sandık başına
gitmelidirler ki, ileride menfi oy atanların ağızlarını açacak halleri
kalmasın ve layık oldukları cevabı almış olsunlar.
Sevgili Egeli Hemşehrilerim,
Buradaki konuşmam da sona eriyor. Biraz evvel Belediye Başkanınızdan
İzmir’in Fahri Hemşehrilik beratını aldım. Gerçi ben İzmirli de sayılıyorum.
Manisalıyım ama, Egeli olduğumuza göre hepimiz aynı bölgeli sayılırız.
Bize karşı gösterdiğiniz bu yakın ilgiden, bu sevgi tezahüratından dolayı
şahsım, Konsey üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına hepinize çok teşekkür
ediyorum, saygılar sunuyorum, sevgiler sunuyorum ve mutlu yarınlar diliyorum.
Allahaısmarladık.
|