Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
İzmit'te yaptığı konuşma şöyle:
(2 Kasım 1982)
Sevgili İzmitli Kardeşlerim, Hemşehrilerim,
Sis yüzünden sizleri 15 - 20 dakika fazla beklettim. 11.15’te burada
olacaktım. Evvela İstanbul’a gittik, oradan helikopterle geldik. Bu gecikme
ondan olmuştur. Ben sizi daha fazla bekletmemek üzere, evvela konuşmamı
yapacağım, ondan sonra Vali ve Belediye Reisinden gerekli izahatı alacağım.
Sevgili İzmitli kardeşlerim, biliyorsunuz uzun zamandan beri gelemediğim
vilayetler arasında büyük sanayi merkezlerimiz içinde yer alan İzmit vilayetimiz
de vardı. Gölcük’e kadar geliyor, fakat buraya bir türlü uğrayamıyordum.
Sebebi, zaman denk gelmiyordu.
Gölcük’e gelişimiz tatbikat veya denetlemeler dolayısıyla oluyor, akşama
kadar devam eden ve hatta iki gün devam eden o tatbikat ve denetlemeden
sonra dönmek zorunda kalıyordum.
Bugüne kadar birçok vilayetlerimizden ısrarlı davetler aldım, bu arada
sizlerden de aldım. Bu davetlere icabet edemediğimden üzülüyordum. Şimdi
sizlerin karşınızda olmakla bu üzüntülerimden hiç olmazsa birisini aradan
çıkarmış oluyorum. Zannetmeyin ki, sizlere karşı bir kırgınlığım veya bir
şey var. Katiyen, ama olamadı, bir türlü buraya gelemedik. Şimdi bu sıkıntımızdan
bir tanesini böylece atmış oluyoruz. Biz de sevinçliyiz, sizler de sevinçlisiniz.
Bizlere karşı gösterdiğiniz bu candan karşılama ve tezahürata, şahsım,
Konsey üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına teşekkürlerimi sunuyorum, hepiniz
sağolun varolun.
Sevgili vatandaşlarım, biraz evvel İzmit’in de büyük sanayi merkezlerimiz
arasında yer aldığını söylemiştim. Böyle olunca, burada bulunan vatandaşlarımızın
çoğunluğunu işçi kardeşlerimiz veya onların aile ve akrabaları oluşturuyor.
Bu bakımdan sizlerle ilgili bazı konulara burada da biraz olsun değinmeden
yapamayacağım. Gerçi Adana ve Antalya’da bu konulara değindim, ama burada
da biraz değişik olanlara değineceğim.
1970’li yılların başlarında, hatta 1969 yılının sonlarında üniversitelerde
başlayan anarşik hareketlerin zaman geçtikçe işçi kesimine sıçratıldığını
ve bu iki dinamik gücün maşa olarak kullanılmak suretiyle yurdumuzu Marksist,
Leninist ve Maoist bir rejim içine sürüklemek istediklerini çok iyi biliyorsunuz.
İçinizden bir çokları bu olayların içinde yaşadı. Bunları kimlerin idare
ettiğini de biliyor, fakat elinizden bir şey gelmiyordu.
Çünkü biliyordunuz ki, eğer onlara karşı gelseniz ya hayatınızdan olacak,
yahut fena dayak yiyecek veya en hafifinden işinizden, gücünüzden olacaktınız.
Peki kimlerdi bunlar?
Bunlar, sizlerin ekonomik ve sosyal haklarınızı korumak ve işçi - işveren
arasındaki çalışma şartlarını düzenlemek için kurulmuş ve siyasi, ideolojik
bir şeye alet olmaması gereken birtakım sendikaları ele geçiren ve orayı
bir militan yuvası haline getiren Marksist, Leninist görüşü benimsemiş
ve emirleri, talimatları dışardan alan, her gün gizli komünist parti radyoları
dinleyerek onun direktifleri çerçevesinde hareket eden bir avuç satılmış
kişilerdi.
Sözde bunlar sizlerin hak ve hukukunu koruyacaklardı. Ağızlarından düşürmedikleri
her gün bar bar bağırdıkları husus bu idi. Fakat bu bir paravana, bir örtü.
Bu paravananın arkasında başka melunca fikir ve emeller yatıyordu. İkide
bir de ortaya çıkarlar, Türkiye’de komünizmi yasaklayan “Türk Ceza Kanunu’nun
141 ve 142’nci maddelerine hayır” “Bunlar kaldırılmalıdır” derler. Bir
başka gün, o zamanki Anayasamızda mevcut olup da, bir türlü kanunu çıkarılamayan
Devlet Güvenlik Mahkemelerine hayır” diye tuttururlar. Sorarım size,
bunların işçi hakları ile bir alakası var mıdır? Bunlar sendika mı, yoksa
birer siyasi teşekkül müdürler? Bunlarla uğraşacak siyasi teşekküllerimiz
vardır.
Sevgili kardeşlerim, zannediyor musunuz ki, onların özlemini duyduğu
ve sizleri maşa olarak kullanmak suretiyle gerçekleştirmek istedikleri
idare şekli kazara gelse, işçi hakları daha iyi olacak ve işçiler daha
mutlu bir hayata kavuşacak?
Bakınız dünyaya, dünya işçilerine... Nerede demokrasi varsa, orada sendika
kurma, işverenle karşılıklı oturarak toplu sözleşme yapma ve anlaşma sağlanamazsa
grev yapma hakkı var. Diğerlerinde bu hak var mı?
Hangi sosyalist ülkede, grev uygulaması gördünüz? Hele bir uygulasınlar,
bakın neler oluyor. önümüzde çok yakın bir misal de duruyor, ismini vermeyeceğim,
her gün gazetelerde okuyorsunuz. İşte 12 Eylül’den evvel bu fikriyat ve
ideoloji ile yıkanmış kişiler, bir kısım sendikalarımızı ve onun üst kuruluşlarını
ele geçirmişler ve bir daha da oradan ayrılmamışlar. İşte ben bunlara “Sendika
ağaları” diyorum, yoksa ötekilerine değil. Gerçi sendikalarımızın çoğunluğu
hamdolsun ki, böyle değildi. Ama bu gibiler de pek az sayılmazdı. Bunlar
kendi ideolojik maksatları için kanunlu ve kanunsuz olarak sizleri greve
sürükler, fakat grev süresince de size para vermez, yerse de aylık sigara
parasını karşılamaz. Fakat kendileri altlarında otomobil, muntazaman aylık
ve ödeneklerini alır ve en lüks yerlerde yaşarlar. Bu paralar nereden gelir?
Sizden kesilen paralardan gelir.
Bu paraların nasıl usulsüz sarf edildiklerine dair birkaç misal vermek
istiyorum şimdi sizlere. 12 Eylül’den sonra yapılan denetimlerde bir sendikanın
- ismini vermeyeceğim, çünkü mahkemede - çektiği 16,5 milyon liralık avans
kapatılmamış. Avans almış 16,5 milyon, nereye sarf edildiği belli değil,
kapatmamış. Bu 16 bin 500 değil, bu 16,5 milyon lira. Bu kadar paranın
nereye sarf edildiği işlenmez mi?
Bu sendikanın denetleme kurulu yok mu? Var ama, sözde var. Yine aynı
sendika bir şirketten 3,5 milyon liralık tahvil almış, deftere işlenmemiş,
ne olduğu belli değil. Bir gazete ile bir şirket iflas etmiş, tasfiye edilmiş,
birisinde 30 milyon, diğerinde de 33,5 milyon liralık suistimal yapılmış.
Gazete ile sendikanın ne alakası var, değil mi? İdeolojik alaka var. Dışardan
sosyalist bir ülkeden 13 araba kaçak olarak sokulmuş memleket içerisine.
Gümrüklerden değil, kaçak olarak sokulmuş. Dördü kayıp, diğerlerinin nerede
olduğu belli değil.
Başka bir sendikadan misal vereceğim. Bu sendikanın da gelirlerinden
32,5 milyon lira sendika defterine işlenmemiş. Ne olduğu meydana çıkarılmaya
çalışılıyor, şimdi uğraşılıyor. İşyerlerinin sendikalı üyeler için ödediği
22,5 milyon liralık sendika aidatı yine sendika defterine işlenmemiş.
Yine aynı sendikanın çeşitli kuruluşlardan 50 milyon liralık alacağı
var, almamış. Almak için de bir çaba harcanmamış. Bu sendika, yöneticileri
tarafından hiçbir karar alınmadan 4,5 milyon lirayı sendika üst kuruluşuna
bağışlamış. Sanki babasının parasını bağışlıyor.
Yine bu sendika, hayali bir şirkete 4 milyon 300 bin lira ödemiş. Aslında
adresinde böyle bir şirket mevcut değil, araştırılıyor, hayali bir şirket.
Böyle sıra sıra saymayacağım. Zira hem sizi yoracağım, hem de asabınızı
bozacağım. Okurken benim de asabım bozuluyor. Yalnız toptan bir rakam vereceğim.
Bütün bu suistimaller, şimdiye kadar yapılan tespitlere göre, 12 Eylül’den
bugüne kadar yapılan tespitlere göre, bu konfederasyona bağlı bir kısım
sendikaların açıklarının toplamı 221 milyon 354 bin liradır.
Şimdi bu sendikaların bir de meşgul oldukları diğer işler üzerinde bilgi
vermek istiyorum.
Bazı sendika yöneticileri tarafından (A) ve (B) tipi seminerler tertipleniyordu.
Bunları yurt içinde yapıyorlar. Bir de (E) tipi bir seminerleri var ki
30 günlük, bunu da genellikle sosyalist ülkeler olmak üzere dışarıda tertipliyorlardı.
Bu seminerlerin paraları, yurt dışı seyahatlerinin paraları da işçilerden
kesilen aidattan karşılanıyordu. Bu seminerlerde işçinin menfaati olan
şeyler öğretilse, bir şey değil. Feda olsun. Ama çoğunda ideolojik bilgiler
veriliyor, beyinler yıkanıyor. Bir kısım sendika mensupları da 6,5 ay süreli,
ismini vermeyeceğim, bir sosyalist ülkenin bir şehrinde Marksist ve Leninist
okulda özel eğitim görmüşlerdir.
Şimdi bakınız bu sendikaların üst kuruluşu olan Konfederasyonun öncülüğünde
yapılan bir uluslararası işçi sınıfı dayanışma konferansında alınan bir
kararda, Kıbrıs konusunda da şu husus yer alıyor. Bu karara, maalesef bizim
o Konfederasyon da imza atmış. Kararda şöyle deniliyor: “Kıbrıs konusunda
Türkiye Cumhuriyeti’nin izlediği politika şovenist bir politikadır”. Tasvip
etmiyor, bizim Kıbrıs’ı işgalimizi. Yine aynı Konfederasyonun 1978 yılında
yaptığı bir toplantı sonunda yayınladığı raporda şöyle deniliyor:
“Bu konfederasyonun temel mücadelesi, işçi sınıfının ekonomik, politik
ve ideolojik mücadelesidir”. Dikkat ediyorsanız, yalnız ekonomik mücadele
işçinin mücadelesidir, kabul ediyoruz. Ama diğer ikisinin işçi hakları
ile bir ilgisi yoktur, siyasi ve ideolojiktir.
Yine bu raporda, NATO bir saldırı örgütüymüş ve NATO’dan çıkılmalıymış.
Halbuki onlar da biliyorlar ki, NATO bir savunma örgütüdür. Saldırı örgütü
değildir. Bunu bütün dünya böyle biliyor, ama onlar bunu böyle isimlendiriyorlar.
Sevgili kardeşlerim, son olarak aynı raporda “işçi sınıfının demokrasi
mücadelesi sosyalizm olarak” belirtilmiştir. İşte şimdi artık maskeleri
düşüyor.
Yine bu Konfederasyonun başka bir Genel Kurulunda alınan kararlara bakınız:
“1961 Anayasası'ndaki 12 Mart’tan sonra yapılan değişiklikler kaldırılmalıdır”,
12 Mart’ta bir değişiklik yapıldı biliyorsunuz. “Bunlar kaldırılmalıdır”
diyorlar.
İkinci maddesi : «NATO, CENTO gibi askeri ve ekonomik topluluklardan
çıkılmalıdır “.
Üçüncüsü “141 ve 142’nci maddelerin Ceza Kanunundan çıkarılması için
mücadele sürdürülmelidir”.
Sevgili vatandaşlarım, asıl acı tarafa geliyorum, en acı tarafa geliyorum,
bakın ne diyorlar bu raporda: Bu Genel Kurul’da Devletin okullarında yaptırdığı
eğitim, kapitalizme hizmet eden bir eğitim şekliymiş, bunun için de sendika
gelirlerinin yüzde beşi eğitime ayrılarak, muhtelif seminerlerde işçilerin
eğitimi yaptırılacakmış.
Ve bu eğitimde öğretilen konulardan birkaçını size sayacağım. Yüzde
beş kesilerek yaptırılan eğitimlerde, konulardan birisi şudur : Sömürü
nedir? İkincisi toplumlarda sınıflar ve sınıf mücadelesi. Diğer bir konu,
işyerlerinde örgütlenme. Nasıl örgütlenecek işyerlerinde, sizleri alet,
maşa olarak kullanacak. Ondan sonra, grev... Grev nasıl yapılır, vesaire...
Gördünüz mü şimdi sevgili vatandaşlarım, işçilerimizin ekonomik ve sosyal
haklarını savunmak ve hayat seviyelerini yükseltmek amacıyla kurulan sendikalarımızdan
bazıları hangi yollara sapmış veya saptırılmış?
Devletin bir Milli Eğitim Bakanlığı var, bütün okullar ona bağlı. Tevhid-i
Tedrisat Kanunumuz var. Bir adam çıkıyor veya bir kuruluş çıkıyor “Bu okullar
kapitalizme hizmet ediyor, ben oraya göndermeyeceğim” veya “Oradan mezun
olanlara ayrıca kendi kurslarımda sosyalizm öğreteceğim” diyor ve kimse
de bunun karşısına çıkıp “Arkadaş sen Devlet içinde Devlet misin ?” diyemiyor.
Çünkü çekiniyor ortada Devlet kalmamış ki.
Zaten Devlet olsaydı bunlar olmazdı. Bu gibi kişi ve kuruluşlar Devletten
çekineceğine, Devlet onlardan çekinir hale gelmiştir.
Sebep malum : Üzerine gitmeyeyim başımı belaya sokmayayım. Muhalefet
de, nasıl olsa karşıma çıkacak, oy kaybederim, düşüncesidir. Bütün bunların
sebebi budur.
İşte sevgili vatandaşlarım, sevgili kardeşlerim, onun içindir ki, yeni
Anayasada sendikaların yapıp yapamayacakları hususlar sayılmıştır.
Sendikalar, üyelerinin çalışma ilişkilerini, ekonomik, sosyal hak ve
menfaatlerini korumak ve geliştirmek için izin almadan kurulacaktır. Evvelce
olduğu gibi, "Ben işçinin kültürünü yükselteceğim" diye okul açıp, orada
Marksizm, Leninizm dersi veremeyecektir.
Sendikaların başına da her önüne gelen geçemeyecektir. Bir madde koyduk,
sendika ve üst kuruluşlarında görev alabilmek için en az 10 yıl bilfiil
işçi olarak çalışmış olmak şartı aranacaktır. Dışardan herhangi bir meslek
mensubu, bir avukat, bir doktor, bir kimse bunun başına geçemez. İşçi sınıfından
gelmiş ve 10 sene çalışmış bir kişi ancak sendikanın başına geçebilir.
Ayrıca, sendikalar Anayasanın 13’üncü maddesinde sayılan genel sınırlamalara
- ki, ben bu 13’üncü maddeyi çok yerde saydım, burada saymıyorum - televizyonda,
radyoda dinliyorsunuz aykırı hareket edemeyecekleri gibi, siyasi amaç da
güdemezler, siyasi faaliyette bulunamazlar, siyasi partilerden destek göremezler
ve onlara destek olamazlar. Bunu bir daha burada söylüyorum.
Burada bir noktaya yine temas etmek istiyorum. işçiler arasında yalan
ve maksatlı haber yayıyorlar. "İşçiler siyasetle uğraşamayacak, bir partiye
giremeyecek, oy bile veremeyecek" diye.
Hepsi de yalandır. İsteyen herkes, şahsen istediği partiye üye olabilir.
Bir siyasi parti yönünde oyunu kullanabilir. Aday da olabilir. Bizim yasak
koyduğumuz, kuruluş, sendika tüzelkişiliğidir. Sendika olarak bunlarla
uğraşamazlar. Çünkü kuruluş maksadı bu değildir. Eğer siyasetle uğraşacak
olsa, gider bir siyasi parti kurar veya bir siyasi partiye girer. Bu, siyasi
parti değil, bu sendikadır. Onun için uğraşamazlar, ama herkes, şahsen
istediği siyasi partiyi destekler, istediği siyasi partiye girer, istediğine
oy verebilir.
Vaktiyle iyi veya kötü niyetle verilen hak ve hürriyetlerin nasıl kötü
istikametlerde kullanıldığını hep beraber gördük ve içinde yaşadık. Siyasi
ve ideolojik sebeplerle yapılan ve zorla yaptırılan grevleri ve bunların
sürelerini biliyorsunuz. Bunları tekrar aynı şekilde bırakmamız mümkün
değildir. Önleyici, yani siyasi ve ideolojik maksatlı grevleri önleyici
tedbirler getirmek mecburiyetinde idik ve getirdik. Grev siyasi maksatlı
olamaz. “141 ve 142’nci madde kalksın” diye grev olmaz.
“Devlet Güvenlik Mahkemeleri kalksın” diye grev olmaz. İşverenle karşılıklı
oturulup anlaşma sağlanamazsa greve gidilir.
Sevgili İzmitli Hemşehrilerim,
Yeni Anayasamızda sendikal haklarla ilgili bir hüküm daha yer almıştır.
O da, bir işçinin birden fazla sendikaya üye olamayacağı hususudur. Sebebi
gayet açıktır. Sendika, işçiyi işverene karşı temsil eder. Ama sendikanın,
işçinin kendisinden ayrı bir tüzelkişiliği vardır, işçi, sendika içinde
yapılacak bir seçimden ötekine ancak sendikasının yönetimine direktif verebilir.
Sair zamanda veremez. Böylece bir kere seçilen yöneticiler gelecek seçime
kadar sendikayı kendilerince iyi olduğunu tahmin ettikleri yönde idare
ederler. İşçiyi temsil ederken her şeyi işçiden sormazlar.
O halde, işçinin birden fazla sendikaya üye olmasını kabul etmek demek,
birbiriyle ilişkisi bulunmayan iki ayrı temsilci teşekkül tarafından ve
aynı dönem içinde temsil edilmek demektir.
Bir kimsenin, başka başka hareket edebilecek iki veya daha ziyade temsilcisi
olabilir mi? Sonra bu temsilcilere muhatap olacak karşı taraf ne yapsın?
Bu temsilcilerden hangisinin işçiyi temsil ettiğini kabul etsin? “İkisi
birden temsil ediyor” denirse birisinin söylediği ve istediği ile ötekinin
söylediği ve istediği arasındaki farklar karşısında nasıl hareket
etsin. Böyle bir vaziyette anlaşmak, uzlaşmak, iyi ilişkiler kurmak çalışma
barışını tesis etmek ve sürdürmek mümkün müdür?
Aynı sebepledir ki, “Bir işyerinde birden fazla toplu sözleşme yapılamaz”
diyor bu Anayasa.
Toplu sözleşmeyi kim yapacak? Kim çok işçiyi temsil ediyorsa o yapacak.
Birden fazla sendikaya üye olunamayacağına göre, bir sendikayla aynı zamanda
birbirinden farklı iki sözleşmeyi yapacak değilsin ya. Elbette bir tek
sözleşme olacaktır. Aynı işçiyi temsilen iki sendikanın, bir dönem içinde
ayrı ayrı sözleşmeler yapabileceklerini kabul etmek demek, bu sözleşmelerin
farklı olabileceğini de kabul etmek demektir. Farklı olmayacak olsalar,
zaten iki sözleşmeye ihtiyaç kalmaz.
Peki birbirinden farklı iki toplu sözleşmenin hangisi uygulanacak? Böyle
iki ayrı sözleşmenin aynı zamanda geçerli olabilmesi mümkün mü? İçinizde
kiracı olanlar veya evini kiraya verenler var, düşünsünler bakalım. Ev
sahibi ile kiracı arasında aynı dönem içinde, aynı süre için birbirinden
farklı iki kira sözleşmesi birden yapılır mı? Böyle şey olur mu? Bunların
hangisi uygulanır? Böyle bir durumda, yani iki ayrı toplu sözleşmenin mevcudiyeti
halinde o işyerinde düzen, sükun ve huzur olur mu? Çalışma barışı olur
mu? Elbette olmaz.
Şimdi sevgili vatandaşlarım, işçi konularını burada kapatıyorum. Biraz
da başka konulara değineceğim.
Anayasaya, Cumhurbaşkanlarının Meclis içinden veya Milletvekili seçilme
şartlarına haiz ve yüksek tahsil görmüş olmak kaydıyla Meclis dışından
da seçilebileceğine dair bir hüküm konuldu. Şimdi bu da tenkit konusu oldu.
Yani, “Dışarıdan gelen seçiliyor, olur mu böyle şey?” dendi. Şimdi bu hükmün
konuş sebebini izah edeceğim sizlere.
Esas olan, Meclis içinden bir Cumhurbaşkanının seçilmesidir. Normali
budur. Fakat Meclis içinden tarafsız bir milletvekili bulmak imkanı çok
zor olduğundan, partiler, olur ki Meclis içindeki hiçbir aday üzerinde
anlaşamazlar. Esas çoğunluğu da sağlayamazlar ve neticede Meclisin feshedilip,
yeni seçimlere gitmesi için ihtimal belirebilir. Pekala dışarıdan tarafsız
bir aday üzerinde anlaşabilirler. işte böyle bir elastikiyet getirmek suretiyle,
Meclis’e kolaylık sağlanmış oldu.
Efendim, seçimle Meclis’e girmemiş bir kişi, neden aday olabiliyormuş?
Eski Anayasada Cumhurbaşkanı’nın re’sen seçtiği, 15 kontenjan üyesi arasından
Cumhurbaşkanı adayı gösterilebiliyordu. Hatta, hatırlarsanız, birtakım
oyunlarla bir kontenjan üyesi istifa ediyor, onun yerine bir başkası seçiliyor
ve o Cumhurbaşkanı adayı gösteriliyordu. Ona ses çıkarılmıyordu da, şimdiki
sisteme neden karşı çıkılıyor? Efendim anlaşabilirlerse Meclis içinden
seçsinler, anlaşamazlarsa o zaman dışardan arasınlar. Biz onlara kolaylık
getirdik.
Bir de takıldıkları bir husus daha vardı. Diyorlardı ki, “Cumhurbaşkanı’na
çok yetki verildi. Ondan sonra da yaptıklarından sorumsuz oluyor, bu doğru
değildir”. Yani “Bu kadar yetkiye sahip bir Cumhurbaşkanı sorumsuz olmaz,
sorumlu olmalıdır” dendi. Yetkileri çok mudur, az mıdır? Dünkü İzmir konuşmamda
sizlere izah ettim. Dinleyenleriniz olmuştur.
Ama biz bunu haklı gördük ve düzelttik, dedik ki; Cumhurbaşkanı Anayasa
ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın
tek başına yapabileceği işler dışındaki işlemlerden sorumlu değildir. Ama
tek başına imzaladıklarından sorumlu olacaktır.
Eğer Cumhurbaşkanı tek başına bir emir imzalamış, göndermişse, bunun
neticesinden kendisi mesul olacaktır. Bunu koyduk. Danışma Meclisi’nden
gelende bu yoktu. Biz mesuliyetten korkan insanlar değiliz. Mesuliyetten
korksaydık, bu işe atılmazdık zaten.
Bir de Danışma Meclisi’nin hazırladığı tasarıda “Emekli olan Cumhurbaşkanlarının
bundan sonraki yaşayışı bir Kanunla düzenlenir” hükmü getirilmişti. Böyle
bir hüküm vardı. Bunu da çıkardık.
Emekli olan bir Cumhurbaşkanı ne yapar? Nasıl yaşar? Bunu Anayasayla
düzenlemek doğru değildir.
İleride Meclis düşünürse düşünür. Düşünmezse o zat, o Cumhurbaşkanı
gider emekli maaşıyla evinde oturur. “Bu maddeyi kendisi için koydurttu”
diyebilirlerdi. Ondan dolayı ben “Böyle şey istemiyorum, ben halkımın arasına
girer onlarla birlikte daha rahat yaşarım” dedim.
Zaten onların arasından gelmedik mi? Halkımızın arasından gelmedik mi?
Yani buna lüzum yok, çıkarttık. Başka bir yerde de ifade ettiğim gibi,
ben ve arkadaşlarımdan hiçbirisi bir menfaat karşılığı bu işe atılmadık.
Bu millet, bu Devlet sayesinde biz bu mevkilere geldik.
Eğer Devlet bizi okutmasaydı, biz bu mevkilere gelebilir miydik? Memleket
batıyor, millet parçalanıyor, bu millet ve bu vatan bizden vazife bekliyor
dedik ve öyle atıldık.
Hemen hemen her gün öldürüleceğimize dair tehdit mektupları alıyoruz.
Aldırdığımız yok. Bir tek can borcumuz var. Hiçbir hırsımız da yok. Bunların,
bu tehdit mektuplarının çoğunun nereden geldiğini de biliyoruz. Bizim için
mutlulukların en büyüğü milletimizin rahat, huzur ve sükun içerisinde olduğunu
görmektir. Bize, bu yeter.
Eski siyasilerin bir kısmının, - hepsinin değil - bir kısmının ve bilhassa
lider kadrosunun aynen bu memleketi bölmek ve parçalamak isteyenler gibi
bu Anayasaya “Hayır” dedirtmek için sağa - sola, eski teşkilat mensuplarına
haberler gönderdiklerini çok iyi biliyoruz.
Görüyor musunuz, hırs bir insana neler yaptırıyor? Bu Anayasaya inanmadıklarından
veya bu Anayasayı beğenmediklerinden değil, sadece ve sadece bir daha seçilemeyeceklerinden,
o koltuklara bir daha oturamayacaklarından dolayı bu yol üzerindedirler.
Bunu gayet iyi biliyoruz. Ama bütün bu menfi tutum ve davranışlarına
rağmen, ben inanıyorum ki, Türk Milleti, bu Anayasayı büyük bir çoğunlukla
tasvip edecek ve Türkiye’nin önünde yeni bir dönem ve inşallah parlak bir
dönem başlayacaktır.
Sevgili İzmitli kardeşlerim, burada biliyorum civar illerden de birçok
vatandaşlarım gelmiş, görüyorum. Orada, pankartlardan okuduğuma göre, Sakarya
var, civar illerden Bursa var, Bolu var. Bunların hepsine ayrı ayrı uğrayamadım.
Birçok yerlerde değindim. Bilhassa Sakarya çök yakın. Uğramak istedim ama
bugüne sığdıramadım. Hele bugün bir de bu hava muhalefetinden dolayı gelişimiz
de gecikince, bu hiç mümkün olamayacaktı. Sonra onlara ayrıca geleceğim.
Bu işler bittikten sonra geleceğim ve onların da dertlerini dinleyeceğim.
Hem Sakarya’nın ve hem de diğer illerin.
Sizleri fazla ayakta tuttum. Hepinize bu büyük alakanızdan dolayı teşekkür
ediyorum ve tekrar Konsey Üyeleri, şahsım ve Başbakan adına hepinize sevgiler,
saygılar sunuyorum. Mutlu yarınlar diliyorum. Hepiniz sağolunuz.
|