Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
Edirne'de yaptığı konuşma şöyle:
(3 Kasım 1982)
Sevgili Edirneli Hemşehrilerim, Kardeşlerim,
Osmanlı İmparatorluğu’nun 91 sene hükümet merkezliğini yapmış, içinde
tarih yatan Serhat Şehrimiz güzel Edirne’ye bugüne kadar gelemedik. Kabahatliyiz.
Bugün bu kabahatimizi affettirmek için karşınızdayız. Doğuda da bir Serhat
Şehrimiz var. Kars... Oraya da gidemedik. Fakat onlara da söz verdim, yakında
oraya da gideceğim.
İkinci Cihan Harbinin o en buhranlı günlerinde, Bulgaristan ve Yunanistan’ın
Almanlar tarafından işgalinde ben burada, Edirne’de Topçu Okulundan henüz
çıkmış, genç bir teğmen olarak vazife gördüm. O tarihte Edirne’de 10’uncu
Kolordu vardı. Bu bakımdan Edirne’nin bende ayrı bir yeri vardır. İlk kıt’a
hayatım burada geçtiği için, ayrı bir yeri vardır.
Bir seneye yakın bir zaman da, o tarihte nahiye olan, (şimdi kaza) Havsa’da
bulundum. Onlar ne sıkıntılı ve buhranlı günlerdi. Her an ülkemiz bir işgale
uğrayabilirdi. Fakat o zaman da Türk Silahlı Kuvvetleri dimdik ayakta ve
memleketi son nefesine kadar savunmaya azimliydi. Ordunun Çatalca hattına
çekilme zamanını da biliyorum. Edirne ve diğer şehirlerin boşaltılması
ve birçok evlerin, olduğu gibi terk edilmesi, bunlar hala hatırımdadır.
İkinci Cihan Harbinin bütün yükünü ve meşakkatini, Trakya’nın fedakar halkı
çekmiştir dersem mübalağa etmiş sayılmam.
O zaman düşman istilası korkusundan meşakkat çekmişti Trakya halkı.
Tabii bu arada Edirne de... 12 Eylül’den evvelki dönemlerde ise vatandaşlarımız
arasında türemiş ve dış güçlerle işbirliği yapacak kadar gözü dönmüş vatan
düşmanı anarşist ve teröristlerin istilasına uğramak üzereydi. Ancak nasıl
ki İkinci Cihan Harbinde Türk Silahlı Kuvvetleri yurdu koruma azim ve kararlılığı
içinde dimdik ayakta idiyse, 12 Eylülden evvel de vatanı iç düşmanlardan
kurtarmak azim ve kararlılığı içinde, dimdik ayaktaydı.
Nitekim bu sefer de yurdumuzu felaketin bir eşiğinden kurtarmıştır.
Şimdi görevini yerine getirmenin derin rahatlığı içinde bütünüyle kışlasına
dönmek için bütün hazırlıklarını tamamlamış ve vaat ettiğini birer birer
yerine getirme çalışmaları içerisine girmiş bulunmaktadır. İki sene içerisinde
ne büyük ve zorlu işler başarıldığını aklıselim ve iz’an sahibi her vatandaşım
takdir edecektir. Bunlardan birisi de Anayasamız idi. Bugüne kadar Anayasamızın
tanıtılması konusunda radyo ve televizyon ile muhtelif şehirlerimizde konuşmalar
yaptım, değişik konulara temas ettim. Bugün de sizlere, sosyal ve ekonomik
haklar ve ödevlerden bahsetmek istiyorum. Bildiğiniz gibi temel hak ve
ödevlerden gayri bir de sosyal ve ekonomik haklar ve ödevlerimiz vardır.
Şimdi onlardan bahsedeceğim sizlere biraz...
Sevgili vatandaşlarım, insanlar eşitlik için çırpınırlar, bütün insanlar
tarih boyunca hep adalet istemişlerdir, hürriyet istemişlerdir, eşitlik
istemişlerdir.
Bu üç büyük ilkeden her birinin diğeriyle çatıştığı, ancak bunlar, anayasalarda
gerek hukuken, gerek bilfiil elde edildikten sonra anlaşılmıştır. Gerçek
şudur ki, insanlar aslında eşit yaratılmamışlardır. Kimisi kuvvetli, kimisi
zayıf, kimisi zeki, kimisi saf, kimisi enerjik, kimisi tembel tabiatlı
velhasıl aralarında birçok farklar ve çelişkilerle yaratılmışlardır.
Birbirleriyle doğuştan eşit olmayan, üstelik türlü ekonomik ve sosyal
şartlar dolayısıyla esasen doğuştan eşit olmayan bu insanları hürriyet
ortamına salıverdiğiniz takdirde, kabiliyetli olanlar, kabiliyeti az olanlara
karşı hürriyetlerinden daha çok istifade edecekler, eşitsizlikler büsbütün
artacak, eşitsizlikler arttıkça, bunların arasında, hatta adaleti bile
sağlamaya imkan olmayacaktır. Çünkü eşit imkanlara sahip olmayan insanlardan,
diğerlerine göre üstün durumda bulunanlar, kendi menfaatleri için, daha
sağlam, haklar bile tesis edeceklerdir. Adalet önüne gittikleri vakit onlar,
"haklı" çıkacaklardır. Doğuştan, eşit olmayan insanlar arasında, tam bir
hürriyet içinde mutlak eşitlik, onlardan bir kısmını diğerlerine karşı
zayıf düşürmektedir.
Başlangıçtaki eşitlik zamanla bir eşitsizliğe dönüşmekte, güçsüz duruma
düşen zayıf kişi, hürriyetin kendisine getirdiği hakları ya kaptırmakta
yahut hiç kullanamamaktadır.
İnsanlar asırlar boyu, hürriyet, eşitlik, adalet istediler, fakat bunu
elde ettikleri gün, birbirlerine yenik düşmeye başladıklarını gördüler.
Doğuştaki eşitsizlikten ileri gelen bu dengesizliği düzeltecek ve insanlar
arasında gerçek sosyal eşitliği kuracak olan devlettir. Anayasalarda, insanlara
sadece kişinin temel hak ve hürriyetlerini tanımak, siyasi hak ve hürriyetleri
vermek yetmiyor.
Onların bu hak ve hürriyetlerden tam manasıyla yararlanabilmeleri için
aralarında ister doğuştan mevcut, ister sonradan meydana gelen eşitsizlikleri
ortadan kaldırmak gerekiyor.
İşte sosyal haklar adını verdiğimiz haklar, insanlar arasındaki türlü
eşitsizlikleri ortadan kaldırarak, onları diğer bütün hak ve hürriyetlerden
de yeterince ve gerektiği gibi yararlanma durumuna getirecek olan haklardır.
Şimdi vatandaşlarımızın kabul ve tasvibine sunduğumuz bu Anayasada sosyal
ve ekonomik haklar başlığı altında açılan bölüm, 1961 Anayasası'ndakinden
çok daha ileri, çok daha geniş, çok daha ayrıntılı ve yenidir.
1961 Anayasası'nda hiç sözü edilmeyen pek çok yeni sosyal ve ekonomik
hakları da ihtiva etmektedir. Şüphesiz tam bir kıyaslama olmaz ama, sırf
bir bakımdan belki bir fikir verebilir düşüncesiyle, bir karşılaştırma
yapılırsa, görülür ki, 1961 Anayasası’ndaki sosyal ve ekonomik haklar,
18 maddeden ibaret bulunduğu halde, bu yeni Anayasanın aynı bölümü, yarı
fazlasıyla 25 maddeden oluşmaktadır.
Her iki Anayasa arasında bu itibarla, 18 maddede toplanmış ortak hükümler
var demektir. Fakat yeni Anayasamızda eskisini çok aşan yepyeni hükümler
de mevcuttur. Yeni Anayasamızın geliştirdiği bazı kavram ve müesseselerle
getirmekte olduğu tamamen yeni haklar ve müesseseler konusunda bilgi vermeyi
yararlı görmekteyim.
Sevgili vatandaşlarım, eğitim ve öğrenim hakkı mevzuunda, vatandaşlara
bu haktan yararlanmak için en geniş imkanlar tanınmakla beraber, yeni Anayasa
her türlü eğitim ve öğrenim için geçerli olmak üzere, umumi bir direktif
tespit etmektedir. Bu direktif, eğitim ve öğretimin çağdaş bilim ve eğitim
esaslarına göre ve Atatürk inkılap ve ilkeleri doğrultusunda yapılacak
olmasıdır.
İkinci bir önemli direktif, eğitim ve öğrenim hürriyetinin Anayasaya
sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağıdır. Eğitim hürriyeti vardır diye
Anayasaya sadakati ortadan kaldıramayız.
Biz, Türk gençliğini ve bütün Türk vatandaşlarını Atatürkçülük ve O’nun
medeniyetçiliği yönünde yetiştirmek istiyoruz. Devlet ve memleketine sadık,
Anayasasına sadakat borcu içinde, Türk toplumunun çağdaş medeniyet seviyesine
yükselmesi yönünde Aziz Atatürk’ün tespit ettiği ilkeler doğrultusunda
yetişsinler istiyoruz.
Bu, 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, başıboş bir yetişme olmayacaktır.
Türlü sapık ideolojilere açık ve bunlara dayalı, devlete ve Anayasasına
arkasını dönmüş, milli değerlere hiçbir önem vermeyen, bu milletin geleceği
için Atatürk’ün çizdiği yolu inkar eden bir eğitim ve öğretime müsaade
edilmeyecektir.
Gene eğitim alanında başlattığımız bir kampanyayı kesintisiz sürdürmek
kararındayız. Memleketimizde okur - yazarlık oranı yüzde 100’e ulaşıncaya
kadar bu kampanyanın, ebedi önderimiz Atatürk’ün emir ve direktifleri doğrultusunda
devamını istiyoruz. Bu, okur - yazarlık kampanyasıdır. Biraz evvel Valinizden
aldığım bilgiye göre, Edirne vilayeti içerisinde okur - yazarlık nispeti
çok yükseklere çıkmış ve artık üçlü, dörtlü rakamlarla ifade edilmeye başlanmış
ki, buna çok sevindim. Bazı köylerimizde okuma bilmeyen beş - on kişi kalmış.
Bu seferberliği devam ettireceğiz. Türkiye’nin bütün sathına yayacağız
ve Türkiye’de okur - yazar olmayan kişi bırakmayacağız. Ancak o zaman medeni
milletler seviyesine yükseleceğiz.
Yeni Anayasanın sosyal ve ekonomik haklar bölümünde, ikinci olarak üzerinde
duracağım husus, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmalarının
ve tahrip edilmelerinin önlenmesidir.
Sevgili vatandaşlarım, memleketimizde erozyon ile toprak kaybı hala
çok yüksek seviyededir. Beş santimetre kalınlığında bir toprak tabakası,
ancak bin - iki bin yıl bir sürede oluşur. Bir yeri kazdığınız zaman, belki
yerin altına doğru bir kayaya rastlanıncaya kadar birkaç metre toprak kazabilirsiniz.
Fakat yine bilirsiniz ki, bilhassa tahılda toprağın verim gücü nihayet
30 - 35 santim aşağıya iner, onun altında toprak olsa da tahıl için verim
gücü yoktur.
Evet sevgili vatandaşlarım, buna rağmen bitki örtüsünün olmaması ve
ormansızlık sebebiyle bir yandan tarım toprağı kaybederken, öte yandan
da memleketin en değerli topraklarının tarımda kullanılacak yerde başka
işler amacıyla, kişilerin kolayına geldiğinden bir takım tesisler için
kullanıldığını görmekteyiz.
Bu hususu planlamak mecburiyetindeyiz. Tarım topraklarına gözümüz gibi
bakmak, korumak mecburiyetindeyiz. Zira her şey üretilir, fakat toprak
ve arazi üretilemez. Nüfus artar ama toprak yerinde kalır, bunu unutmayalım.
Öte taraftan, tarıma ağırlık verirken, hayvancılığa darbe vurmaktan
da kaçınmak mecburiyetindeyiz. Çayır ve meralar, hayvancılığımız için vazgeçilmez
arazi çeşitlerindendir. Çayır ve mera olmaksızın hayvancılık olmaz. Bir
zamanlar, plansız, programsız bir tarım seferberliğine girildi. Traktörlerle
çayır ve meralara daldılar, buraları tarlaya çevirdiler. Meralar, bir defa
bu vasfını kaybetti mi, yeniden mera yetiştirmek çok zordur. Hemen hemen
imkansızdır. Biz tarım ve hayvancılığı bir arada yürütemeyecek miyiz? Sanayi
ve tarımı bir arada geliştiremeyecek miyiz? En verimli, en seçkin topraklarımızın
üzerine, fabrikalar, depolar, ambarlar kurarak, onları tarımsal yerimden
alıkoymaya mecbur muyuz? Bu işin planlaması yapılamaz mı? Elbet yapılır
ve yapılacaktır.
Beri taraftan tarımı geliştireceğiz diye bu sefer de hayvancılığı mı
öldüreceğiz? Çayırları, meraları bozup tarla haline getirirsek, sürülerimizi
nerede otlatacağız?
Bu iki işi, yani hem tarımı ve hem de hayvancılığı bir arada götürmek
imkanı Türkiye gibi bu kadar geniş ve tabiat bakımından imkanları olan
bir memlekette mümkün olmayacak mı? Bunu da planlamak mecburiyetindeyiz.
Yeni Anayasa tüketicinin korunması için bir de hüküm getirmektedir.
Bu hükme göre, Devlet tüketiciyi koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alacaktır.
Bu hükmün anlamı tüketim piyasasının, alabildiğine dayanıksız, kalitesiz
ve hiçbir sebebi yokken durmadan fiyatı yükseltilen mallarla doldurulmasını
önlemektir. Vatandaşları uyarmaktır.
Anayasanın aynı maddesinde, devletin "Tüketicilerin kendilerine koruyucu
girişimlerini teşvik edeceği" hükmü de yer almaktadır. Fakat tüketici vatandaşlarımız
henüz bu yolda verimli teşebbüsler kurup geliştirme safhasına geçememişlerdir.
Böyle teşebbüsler kurmaya kalktıkları takdirde de sapık ideolojilerin
ajanları, bu teşebbüslere musallat olmakta ve memleketimizde sanki sınıf
ayrılığı varmış gibi tahriklerde bulunarak sınıf çatışması çıkarmaya çalışmaktadırlar.
Devletin bu gibi teşebbüslere karşı fevkalade hassas olması gerekiyor.
Hem teşvik edici, hem de denetleyici olması gerekir. Bu gibi teşebbüslerin,
tüketiciyi koruma bahanesi altında sınıf ayrımı tahrikçiliğine dönüşmesi
önlenmelidir. Gelecek iktidarların, bunda muvaffak olacaklarına inanıyorum.
Bu konuda belediyelerimize de büyük görev düşmektedir.
Sevgili vatandaşlarım, aynı suretle, yeni Anayasada tamamen yeni olan
bir hüküm de esnaf ve sanatkarın korunmasıdır.
Buradaki sanatkar, günlük dilimizde zanaatkar dediğimiz insandır. Yani
bilhassa kol kuvveti, el mahareti ile çalışarak toplumun ihtiyacı olan
çok çeşitli malları kendi tezgahlarında kendileri bizzat üretenlerdir.
Esnaf ise kendisinin de bedenen çalışmakta olduğu bir işyerinde birkaç
yakın adamı, bir - iki yardımcısı ile ticari ve sınai faaliyette bulunan
insandır.
Esnaf ve sanatkar Türk Milletinin temelinde yatan iki aziz ve pek değerli
unsurdur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Milli Mücadelenin muvaffakiyetinde,
istiklalimizin kazanılmasında, yeni devletimizin temelinin atılmasında
esnaf ve sanatkarımızın alın terini, göz nurunu, el emeğini ve büyük fedakarlıklarını
hiç kimse küçümseyemez, inkar edemez.
Ebedi önderimiz, Aziz Atatürk, Türk esnaf ve sanatkarına şunları söylemiştir
"Bir milleti yaşatmak için bir takım temeller lazımdır. Bilirsiniz ki,
bu temellerden en mühimi zanaattır. Bir millet zanaat ve zanaatkarlardan
mahrum ise tam bir hayata malik olamaz. Öyle bir millet bir ayağı topal,
bir kolu çolak, sakat bir kimse gibidir".
Yeni Anayasa, artık gittikçe artan sanayileşme, makineleşme ve ticarette
de "Toplanma ve yoğunlaşma" denilen hadise karşısında ezilmekte olan esnaf
ve sanatkarın korunması için gereken tedbirleri almayı, bu devlete bir
görev olarak vermektedir.
Biz esnaf ve sanatkarımızın lüzumsuz bir şekilde üretim ve dağıtım devresinden
çıkarılarak işsizliğe mahkum edilmelerine taraftar değiliz. Bir yandan
sanayileşmemizi, özellikle ihracata dönük olmak üzere teşvik edip geliştirirken,
öte taraftan 2,5 - 3 milyon ailenin geçimi ve ekmek kapısı olan esnaflığı
ve sanatkarlığı korumaya da kararlıyız.
Esnaf ve sanatkarın daha sıkı bir dayanışma içinde, disiplinli bir yetişme,
eğitim ve çalışma hayatına kavuşabilmesi için esnaf teşekküllerinin güçlenmesine
ve yaşamasına, milli görevini yerine getirmesine yardımcı olmaya kararlıyız.
Yeni Anayasanın sosyal haklar ile ilgili bölümünde getirilen en önemli
bir müessese de genel sağlık sigortasıdır.
Sağlık hizmetlerinin halkın ayağına götürülmesi ve sosyalleştirilmesi
yolunda şimdiye kadar yapılan türlü çalışmalardan istenilen ölçüde verim
alınabilmesi mümkün olamamıştır.
Devlet hastaneleri, dispanserleri ve tabiplikleri yetersiz kalmıştır.
Sosyal Sigortalar Kurumunun işçilere sağlamak için çırpındığı sağlık hizmetleri,
devletin de iştiraki ile sarf edilen pek büyük gayretlere rağmen istenilen
kapasiteye henüz tamamen ulaştırılamamıştır.
Bir yandan bu kurumlarda daha yüksek kapasite artışını sağlamaya mecbur
durumdayken, şimdi bu işi yani genel sağlık hizmetini bir "Genel Sağlık
Sigortası" yoluyla sosyal hayatımızın hangi kesiminde bulunursa bulunsun,
bütün vatandaşlarımıza yaymak istiyoruz.
Bunun ne kadar güç olduğunun elbette farkındayız. İhtiyaç duyulacak
yeni tesisleri inşa etmenin, bunları sağlık hizmeti için gerekli her türlü
modern araç ve gereçlerle donatmanın yeterince uzman ve yardımcı personel
tedarikinin muazzam bir iş olduğunu elbette biliyoruz. Ama gerçekleştirilmesinin
imkansız olmadığını da biliyoruz.
Bunu gerçekleştirebilmek için önce elimizde bulunan imkanları bir araya
getirmek mecburiyetini duyuyoruz.
Bu suretle, bu dağınık hizmetler ve imkanlar bir araya getirilince bir
tasarruf sağlanacağı muhakkaktır.
Genel Sağlık Sigortasının tam anlamıyla tatminkar hizmet vermesi, hemen
olabilecek bir iş değildir. Fakat bu işe başlanması için şimdiden etütler
ve hazırlıklar başlatılmalıdır.
Nitekim, Anayasada Devlet bunu göz önünde tutmalıdır diye kayıt koyduk.
Gereken sayıda hekimin ve yardımcı personelin yetiştirilmesi bir plan ve
programa bağlanacak ve titizlikle takip edilecektir.
1961 Anayasası'nda da Devletin yoksul ve dar gelirli ailelerin sağlık
şartlarına uygun konut ihtiyacını karşılayıcı tedbirleri alması Devlete
bir görev olarak verilmişti.
Yeni Anayasamız bu sosyal görevi bir temenni mahiyetinden çıkarmaktadır.
Devlet, yerleşim merkezlerinin sosyal ve ekonomik özelliklerini göz
önünde tutarak bu işe girişecektir. Çevre şartlarını nazara alacaktır,
ailelerin durumlarını ve özelliklerini göz önünde bulunduracaktır.
Devlet, kuracağı bir teşkilat ile konut destek fonları tesis edecektir.
Gerçekçi esaslar üzerinde gidilecek, hayaller peşinde koşulmayacaktır.
Gerçekleştirilebilecek planlara projelere para sarf edilecektir. Binlerce
konutu yarım yamalak bırakıp harap olmaya terk etmeyeceğiz.
Şimdi geliyorum, Sevgili Vatandaşlarım, Sevgili Edirneli Hemşehrilerim,
Türk Gençliğinin korunmasına.
Bu husus Devletin yeni ve özel bir sosyal görevi olarak yeni Anayasada
yer almaktadır. Türk Gençliğine, evlatlarımıza, liseye kadar verebildiğimiz,
bundan sonrasını tam olarak vermekten aciz kaldığımız bir yükseköğretimle,
lafta kalmış boş zamanlarını değerlendirme projeleri ile çok söz edilen
fakat bir türlü yeterince verilemeyen spor tesisleri hayalleri ile avunmanın
zamanı geçmiştir.
Gençlerimize sahip çıkmanın ve onları ideal şekilde yetiştirmenin şimdi
artık bir dakika bile kaybedilmesi imkansız, en önde, başta gelen meselelerimizden
biri olduğunu açıkça ilan ediyorum.
Milletimizin istikbali olan gençlerimizin ne kadar ihmal edildiği, ne
derece kendi haline bırakıldığı, bunlardan bir kısmının maalesef nasıl
iç ve dış düşmanlarımıza kaptırıldığı, şimdi artık hepimizin içini yakan
bir acı olarak açıkça itiraf edilmelidir.
Evet açıkça itiraf edilmelidir ki, çaresi bulunsun ve gençliğimizle
birlikte memleketimizin geleceği ve kaderi de kurtarılabilsin.
Öğretim denildi verilemedi. Eğitim denildi verilemedi. Kültür, ideal
iş imkanları, mutlu bir gelecek, ümit ve sevinç denildi, bunlar da verilemedi.
Spor yapmak istediler, bir arsaya iki direk dikerek arasına bir file gererek,
voleybol oynayacak yer olsun temin edilemedi.
"Boş zamanlarımızı faydalı bir şekilde geçirmek istiyoruz" dediler.
Ellerine sapık ideolojilerin kitaplarından başka kitap verilemedi. Zihinlerini
geliştirebilmeleri, hiç değilse zihin yorup düşünerek oyun oynayabilecekleri
bir "Satranç tahtası" bile verilemedi.
Onca yokluklar ve imkansızlıklar içinde Ebedi önderimiz Atatürk’ün ne
türlü fedakarlıklarla, ne pahasına kazanıldığı bilinen Türk istiklal ve
Cumhuriyetini, yani Devletin, milletin ve memleketin geleceğini ve kaderini
kendilerine emanet ettiği sevgili evlatlarımız, sevgili Türk Gençliği yıllar
boyu kendi hallerine terk edildi.
Kendilerine önderlik edilemedi, ağabeylik edilemedi, babalık edilemedi,
rehberlik, öncülük edilemedi.
İstedikleri alanlarda öğretim verilemedi. Barınabilecek yurt, beslenebilecek,
gelişebilecek gıda, hastalandıkları zaman doğru dürüst bir bakım, ilaç,
az çok cep harçlığı verilemedi. Spor için saha, kitap için kütüphane verilemedi.
Yüzüstü bırakıldılar.
Gençlerimizi adeta ayartsınlar diye, çalsınlar, bizden koparsınlar diye
onları kendi hallerine terk ettiler. Ve nihayet sevgili vatandaşlarım,
bunlardan ne kadarının ayartıldığını, kandırıldığını, kollarımızdan, kalplerimizden
koparılarak çalındıklarını 12 Eylül öncesinde gözyaşı içinde gördük ve
seyrettik.
Aziz Atatürk’ün Türk istiklalini ve Türk Cumhuriyetini, tek kelimeyle
Türk varlığını kendilerine emanet ve teslim ettiği Türk Gençliğini, kendi
çaresizliklerine, yalnızlıklarına terk ettiler.
Bunun vebalini hiç kimse üzerinden silip atamaz.
Onun içindir ki, yeni Anayasamızda "Gençliğin korunmasına" başlı başına
bir yer ayırdık ve burada yazılan hükümlerin hepsi, evet hepsi, uygulanacak
ve olumlu sonuçlar mutlaka alınacaktır.
Gençlerimiz müspet ilim anlayışı yönünde Atatürk ilkeleri, milli kültür,
milli tarih şuuru ve iftiharı ile Türk töresi ve geleneklerine saygı ile
çağdaş medeniyet yolunda yetiştirileceklerdir.
Alkolizm, uyuşturucu madde ve keyif verici zehirlerden şimdiye kadar
olduğu gibi daima uzak tutulacaklardır. Kumar, cehalet, kültürsüzlük, saygısızlıktan
alıkonulacaklardır. Boş zamanlarını beden ve zihin sağlığını geliştirmekle
geçireceklerdir. Bu konuda kıymetli öğretmenlerimize ve ana -babalarımıza
da büyük sorumluluklar düşmektedir.
Sevgili vatandaşlarım, gençlerimize ne kadar sahip çıkarsak memleketin
geleceği de o kadar sağlam olacak demektir. Gençlik başıboş bırakıldığı
sürece, işte 12 Eylül’den evvel olduğu gibi bir takım sapık ideolojilerin
sahiplerinin peşine takılır ve onların gittiği istikamette gider. Gençlik
konusunu da burada kesiyorum.
Şimdi sosyal haklar bölümünde tamamen yeni bir hükümle, her yaştaki
Türk vatandaşlarının beden ve ruh sağlığı için spor kitlelere yayılacak,
yaygınlaştırılacaktır.
Başarılı sporcular korunacaktır. Başarılı sporcu yetiştirmek için tedbirler
alınacaktır. Hatta bu yaşıma rağmen ben sporda öncülük yapmak için biliyorsunuz
koşuyorum. Spor yapıyorum. Sporun yaşı yoktur. Her yaşta spor yapılır.
Sevgili Edirneliler, yine bu bölümde dört yeni koruma hükmü daha vardır.
Sırasıyla bunlar şöyledir Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dullarını,
yetimlerini koruyacaktır. Harp ve vazife malullerini ve gazilerini koruyacaktır.
Bu gibi dulların, gazilerin ve yetimlerin uygun bir hayat yaşayabilmeleri
için gerekli tedbirler alınacaktır.
Sakatlar korunacaktır. Bunların toplum hayatına intibakları için çareler,
yollar aranacaktır. Gerekli tesisler kurulacaktır.
Yaşlı vatandaşlar Devletçe korunacaktır. Nitekim 65 yaşını doldurmuş
kimsesiz yaşlılar korunuyor bugün de... Yalnız sevgili vatandaşlarım, bunda
da suistimal yapılıyor. Bunlar da kulağımıza geliyor. Elindeki tarlasını
vesairesini akrabaları üzerine ipotek yapıp, ona satmış gösterip, Devletten
para almaya çalışanlar var ki, bu haramdır.
Korunmaya muhtaç çocuklar, Devlet himayesi altına alınacaktır. Bunun
üzerinde ne kadar hassasiyetle durduğumu biliyorsunuz. Her gittiğim yerde
çocuk yuvalarını geziyorum. Yani bu çocuklar Devlet himayesi altına alınacaktır.
Kanun hazırlanmak üzeredir.
Yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının meseleleri çoğalmaya
başlamıştır. Evvelce bunlar sadece kültürel ve milli, dini ihtiyaçlarının
yeterince karşılanamamasından şikayetçiydiler. Sosyal güvenlik yönünden
de problemleri vardı. Yalnız bırakılmışlardı.
Bu konularda tedricen tedbirler alındı ve birçok noktalardan tatminkar
sonuçlara da ulaşıldı. Fakat, son yıllarda bu vatandaşlarımız bir yabancı
düşmanlığının hedefi haline gelmeye başladılar. Bu düşmanlık giderek artan
ölçüde ciddi bir mesele halini alırken, bunların en ziyade kalabalık olarak
yaşadıkları Avrupa ülkelerinin ekonomilerinde görülen çalkantılar sonucu,
yerli işsizlerin sayısındaki artış karşısında, bizim vatandaşlarımızın
kitleler halinde Türkiye’ye iade edilmeleri gibi tasavvurlar ileri sürülmektedir.
Bu vatandaşlarımız hiç şüphe yok ki, ilelebet oralarda yaşamak, nesillerini
o topraklarda sürdürmek için gitmemişlerdir. Fakat memlekete kesin dönüşleri
meselesinin böyle kitleler halinde ve ani şekillerde vukuu düşünülmemiştir
ve düşünülemez. Çalışmaya devam edecek olanlar için memleketimizde yeni
iş sahalarının açılması hazırlanması gerekmektedir.
Endüstrimizi, bilhassa ihracata dönük bir biçimde geliştirmek üzere
bulunduğumuz bir sırada, biz bu vatandaşlarımızın Batıda edindikleri tecrübeler,
kazandıkları teknik beceriler ve büyük miktarları bulan döviz tasarruflarıyla
yurda geri dönerek Türk endüstrisini, bir ihracat endüstrisi olarak geliştirmelerini
esas itibariyle istekle karşılarız. Fakat, kendilerinin bugünkü Türk ekonomik
ve çalışma hayatına intibakları için, plan ve programlar hazırlamak mecburiyetindeyiz.
Yeni Anayasamızın 62’nci maddesinde, "Yabancı memleketlerde çalışan
Türk vatandaşları" için özel hükümler getirilmiştir. Yani hiçbir bakımdan
bir sürpriz karşısında kalmış da değiliz. Bu Anayasa hazırlanırken yabancı
memleketlerde sayıları, aileleri ile birlikte 2,5 milyon civarında olan
vatandaşlarımız düşünülmemiş değildir.
Tarih, kültür ve tabiat varlıklarımızın korunması da yeni Anayasada
önemle ele alınan meselelerden birisidir.
1961 Anayasası sadece bir korumadan bahsetmiş, fakat bunun külfetleri,
değerli milli servet birimleri olarak korunacak bu eserlerin sahiplerinin
ferdi ve şahsi olarak omuzlarında bırakılmıştı.
Eğer özel mülkiyette bulunan herhangi bir tarihi eseri, bir kültür eseri
veya bir tabiat parçası aynı zamanda milli servet addolunarak özel bir
koruma altına alınıyor ve vatandaşlarımızın bunların üzerindeki hakları
kısıtlanıyorsa, bu takdirde kamu yararı için yapılan bu muamelenin gerektireceği
bütün külfetler de özel vatandaşın omuzlarında bırakılamaz. Devlet özel
hak sahiplerinin uğrayacağı zararları yüklenmelidir. Milli servet arasına
alınan ve sahibinin kullanma imkan ve alanından çıkarılan bu gibi eserler
topluma mal olduğuna göre her yönüyle mal edilmelidir.
Nihayet 1961 Anayasası'nda öngörülmeyip, şimdi düzenlenen sosyal haklardan
biri de sanat faaliyetlerinin, sanatçıların ve sanat eserlerinin Devlet
himayesi altına alınmasıdır. Bu sanatçılar Anayasanın diğer bir maddesinde
esnaf ile birlikte zikredilen sanatkarlar yani zanaatkarlar değildir. Bunlar
diğer sanat kollarında çalışmakta olanlardır.
Biliyorsunuz sevgili vatandaşlarım, herkes sanatkar olamaz. Sanatkarlık
Allah vergisidir. Bunun için, bu sene çıkardığımız kanunlarla bu sanatkarlara
bazı haklar tanıdık.
Atatürk şöyle demişti: "Bir milletin sanatı yoksa, sanatkarı yoksa, damarlarından
birisi kopmuş demektir." Onun için bu sanatkarlarımızı korumak mecburiyetindeyiz.
Bu bakımdan Anayasaya da konmuştur.
Görüldüğü gibi vatandaşlarımızın kişi hak ve hürriyetleri ile siyasi
hak ve hürriyetleri ile siyasi hak ve hürriyetlerden gerçek biçimde ve
ölçülerde yararlanmalarını sağlamaya yönelik sosyal haklar ve bu haklar
konusunda Devlete yüklenen ödevler, yeni Anayasada ulaştırılması mümkün
en geniş boyutlara ulaştırılmış bulunmaktadır. Sosyal haklar ve ödevler
konusunda sevgili vatandaşlarım, size söyleyeceklerim bunlardır.
Anayasamızın tanıtılmasının sonlarına geldik. Yarın İstanbul’da ve Eskişehir’de
son kısımlarına değineceğim ve bir gün sonra da, 5 Kasım’da radyo ve televizyon
konuşmasıyla bu Anayasanın tanıtılmasını sona erdireceğim.
Hiçbir ülkede bir Anayasa bu şekilde devletçe tanıtılmamıştır. İstedik
ki, (Anayasa nedir, bu Anayasanın içinde neler vardır?) bunu vatandaşlar
bilsin. Herkes Anayasayı alıp okuyamaz. Mümkün de değildir. O halde bir
oy verecek, madem ki bu Anayasaya (Kabul) veya (Ret) diyecek, bildikten
sonra oyunu kullansın. Onun içindir ki, günlerdir yurt sathında dolaşıyor
ve bu Anayasayı sizlere tanıtmaya çalışıyorum.
Sevgili vatandaşlarım, bazı vatandaşlarımdan telgraflar alıyorum. Bunlardan
birisi de şu: Diyor ki; "Sayın Devlet Başkanım, bu Anayasaya oy verirken
beyazın (Kabul), mavinin de (Hayır) olduğunu söylediniz ama, bunun
üzerlerine bir de yazı yazın". Yani üzerinde (Kabul) ve (Ret) yazılı olsun
diyor. Zaten bunu yaptık biz. O beyaz kağıt atılacak değil, o beyaz kağıdın
üzerinde (Kabul) yazılı, mavi kağıtların üzerinde de (Hayır) değil, (Ret)
yazılı. Hayır deseydik 1961 Anayasası'nın kabulünde vatandaşlardan bazıları,
"Hayırda hayır vardır" dediler. Onun için (Hayır) koymadık.
Bu vatandaşların böyle müracaatta bulunması bizi çok memnun ediyor.
Demek ki, bu kadar alakalı, ta buralara kadar, İstanbul’a bana telgraf
çekiyor, bir noksanlık kabul ediyor, onu bize hatırlatıyor. O vatandaşlarıma
teşekkür ediyorum.
Bir vatandaşımız da şöyle bir telgraf çekmiş 1950’li senelerde biliyorsunuz
İnönü’nün bir seyahati olmuştu, Kayseri’ye. Ve Himmetdede istasyonunda
da treni durdurularak Kayseri’ye sokulmak istenmemişti. "Acaba" diyor,
"Anayasamızda seyahat hürriyetine ait bir şey var mı?" Evet sayın vatandaşlarım,
buna hiç değinmemiştim ben. Bana hatırlatmış oldu. Hakikaten vardır. Buna
ait de maddemiz vardır. 23’üncü maddedir. Aynen şöyle der "Herkes yerleşme
ve seyahat hürriyetine sahiptir. Seyahat hürriyeti suç soruşturması sebebiyle
ve suç işlenmesini önlemek amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir". Temel hak
ve ödevleri izah etmiştim diğer şehirlerimizde. Onların da sınırlanabileceğini
söylemiştim. Nasıl ki temel hak ve ödevler sınırlandırılabiliyorsa, seyahat
hürriyeti de sınırlanabilir.
Nasıl sınırlanabilir? Bir adam kalkmış bir yerden bir yere gidiyor,
ama haber alınmış, bir cinayet işleyecek. O halde bunu önlemek lazımdır.
Kanun bunu önler, onu o seyahatten alıkoyabilir. Bir şehirde sari hastalık
çıkmıştır veya o şehirde asayişsizlik vardır, oraya giriş çıkış men edilebilir.
Yani bazı kısıtlamalar vardır, bu kısıtlamaların dışında herkes seyahat
hürriyetine sahiptir, herkes istediği yerde oturma hürriyetine sahiptir.
Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti de vardır. Ancak ülkenin ekonomik
durumu, vatandaşlık ödevi veya ceza soruşturması veya kovuşturması sebebiyle
yurt dışına çıkış da sınırlanabilir. Nitekim, evvelce üç senede birdi yurt
dışına çıkış. Şimdi iki seneye indirdik. Belki ekonomik durum düzeldiğinde
bir seneye indirilecek, daha da düzelirse herkes istediği zaman yurt dışına
çıkabilir diyeceğiz.
Ama vatandaşlarım insafla konuşsunlar. Memleket ekonomik sıkıntı çekerken,
döviz sıkıntısı çekerken acaba nereden nasıl döviz kazanırız diye çaba
sarf ederken o zengin kişilere de hadi gidin yurt dışında eğlenin denilemez.
Yine Anayasamızda bir madde vardır. Vatandaş sınır dışı edilemez ve
yurda girme hakkından da yoksun bırakılamaz.
Sevgili Edirneli kardeşlerim, sizlere Anayasa konusundaki açıklamalarım
da burada bitiyor.
Erkek vatandaşlarım, kadınlarınızı kürsünün önüne aldım diye gücenmesinler.
Anayasamıza bile bir madde koyduk, "Kadınlar ve çocuklar çalışma yerlerinde
özel muameleye tabi tutulurlar, onlara yapamayacağı işler verilmez" denmiştir.
Kadınlarımız orada, kalabalığın içinde sıkışmışlardı, rahatsız oluyorlardı,
o nedenle öne aldık. Bazı vatandaşlarım belki beni göremedi, ama kusura
bakmasınlar.
Hepinize bu gösterdiğiniz yakın ilgiden, sevgiden ve tezahürattan dolayı
şahsım, Konsey Üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına teşekkür ediyorum.
Hepiniz sağolunuz, varolunuz. Allahaısmarladık...
|