Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
İstanbul'da yaptığı konuşma şöyle:
(4 Kasım 1982)
Sevgili İstanbullu Kardeşlerim, Kıymetli Hemşehrilerim, Vatandaşlarım,
12 Eylül’ü takiben yurt içinde birçok şehir ve kasabalara yaptığım ziyaretlerimde,
oradaki vatandaşlarıma hitap ettim ve bazen de onların dilek ve ihtiyaçlarını
dinledim. İstanbul’a, Türkiyemizin gözbebeği, dünyaca meşhur bu güzel şehrimize
de görev icabı çeşitli tarihlerde geldim. Bana birkaç yerde İstanbullu
vatandaşlarım sordular, “Paşam, her yerde konuşuyorsunuz da neden İstanbul’a
bu kadar geldiğiniz halde, burada konuşmadınız” dediler. Haklıydılar. Hakikaten
burada sizlerle konuşmak imkanını yaratamadım. Sebebi vardı, Anadolu’daki
diğer il ve ilçelere gittiğimde, Vali’ye yaptığı ziyarette, halk Vilayet
binası önünde toplanıyor, ben de hemen oradan, Vilayet balkonundan halka
kısa da olsa hitap edebiliyordum.
İstanbul Vilayet binasının önünde, böyle bir imkan yoktu. Olmayınca,
özel olarak bir gösteri mitingi şeklinde, bu meydanda o konuşmayı yapmam
gerekirdi ki, o takdirde İstanbul’un bütün trafik düzeni şehir hayatını
aksatır ve birçok vatandaşı bu yüzden rahatsız edebilirdim. Nitekim bugün
öyle oldu.
Sevgili vatandaşlarım, biz askeriz, daima gösterişten uzak durmaya,
görevimiz ne ise onu yapmaya çalışırız. “Takdir eden eder” deyip geçeriz.
İstanbul’da böyle bir gövde gösterisi yapmak istemedik. İsteseydik, 12
Eylül’ü takip eden günlerde yapardık. Sizlerin en heyecanlı olduğunuz günlerde
yapardık bunu. İşte bu yüzden özel olarak İstanbul’da böyle bir toplantı
düzenlemedik ve dolayısıyla sizlere de hitap edemedik.
Fakat bugün diğer şehirlerde yaptığım gibi, yeni Anayasa üzerindeki
düşüncelerimizi sizlere iletmek ve aynı zamanda, yapılan eleştirilere de
cevap vermek ihtiyacını duydum ve bu maksatla sizlerin karşınızda bulunuyoruz.
Eğer bugüne kadar İstanbul’da konuşma yapmadığımdan dolayı bana ufak da
olsa bir kırgınlığınız varsa, bu sebebi öğrendikten sonra o kırgınlığınızı
da bırakmanızı rica edeceğim. Bizlere karşı gösterdiğiniz bu büyük hüsnü
kabul ve karşılamadan dolayı hepinize ve buraya gelmek isteyip de gelemeyen,
radyo ve televizyonları başında beni dinleyen vatandaşlarıma en içten teşekkürlerimi
sunuyorum.
12 Eylül’den sonra bu tarihi Taksim Meydanı’nda ilk defa böyle bir toplantı
yapılmaktadır. 12 Eylül’den evvel bu meydan çok mitinglere, toplantılara
sahne oldu. Bugünkü gibi her taraf Türk bayraklarıyla donatılacağına kızıl
bayraklarla donatılırdı. Yalnız bizim değil, Türk milletinin değil, bütün
dünyanın hayran kaldığı; yalnız Türk milletine değil, mazlum ve esir milletlere
de kurtuluş meşalesi olan eşsiz Atatürk’ün resim ve portreleri yerine,
başka ülkelerin liderlerinin resimleri ellerde taşındı, binalara asıldı.
Bu meydanın tarihe mal olmuş adının bile değiştirilmesi için, “1 Mayıs
Meydanı” dedirtmek için az mı çaba sarf edildi? Milletin reaksiyonundan
çekinmeselerdi onu da yapacaklardı. Eğer 12 Eylül Harekatı yapılmasa ve
onlar bu Harekatı yapsalar ve muvaffak olsalardı, bu meydanın ismi ne olacaktı
biliyor musunuz sevgili vatandaşlarım? “Kızıl Meydan” olacaktı. Bu meydanda
az mı vatandaş kanı akıtıldı? Bir tarihte, 1 Mayıs’ı kutlayalım derlerken,
36 vatandaşımızın kanları bu meydana aktı. Artık o günler geride kaldı.
Onlara sebep olanlar, bugün adil Türk mahkemeleri önünde hesap vermektedirler.
Sevgili vatandaşlarım, söz buraya gelmişken, dün Almanya’nın Köln şehrinde
cereyan eden o müessif olaydan bahsetmek istiyorum. Burada emellerine muvaffak
olamayacağını anlayan mel’unlar, biliyorsunuz yurt dışına kaçtılar.
Bunların bir kısmı, bir haylisi de içimizde dolaşıyor, merak etmeyin.
Yedi bin küsürü halen dışarıdadır. Bunlardan bir grup, Dev - Sol denilen
bir grup, dokuz kişilik bir grup Köln Başkansolosluğumuzu bastılar, biliyorsunuz.
Saat dörtbuçukta. Sabaha karşı teslim oldular. Ama beş - altı vatandaşımızın
yaralanmasına sebep oldular.
Şimdi Sevgili vatandaşlarım, bunların rakamı 2583’tür. Bunlardan 1811
kişi hakkında dava açılmıştır. Bu 1811 kişiden 651’i adam öldürmekten idam
talebiyle yargılanmaktadır.
Sevgili İstanbullu Kardeşlerim, Vatandaşlarım,
Bunlar bazı tavizler istediler bizlerden. Oradaki vatandaşlarımızı rehin
aldıktan sonra. Biz bugüne kadar hiçbir taviz vermedik. Bundan sonra da
vermeyeceğiz, bunu bilsinler. Eğer bütün milletler aynı tutum içinde olsalar,
zaten bu uluslararası terör de, durmasa da azalır. Yavaş yavaş yok olur.
Şunu burada ifade etmek istiyorum ki, eğer böyle terörist kişiler 50 kişiyi
rehin alsalar ve "Bir kişiyi oradan salıverin, biz de karşılığında burdan
salıvereceğiz" deseler, biz, o bir kişi için bile bu tavizi vermeyeceğiz.
Çünkü bir devlet, bağımsız bir devlet, hele bu Cumhuriyet olursa, böyle
5 - 10 kişiye, 300 - 500 kişiye, bin kişiye papuç kaptırmaz. Taviz vermez.
Verirse o zaman o devlet olmaz. Devletlik vasfı kalkar ortadan. Biz Türkiye
Cumhuriyeti Devletiyiz. Böyle kişilerle pazarlık yapamayız.
Sevgili vatandaşlarım,
Bugüne kadar muhtelif şehirlerimizde yaptığım konuşmalarımda, Anayasamızın
önemli gördüğüm bazı hükümleri üzerinde açıklamalarda bulundum. İstedim
ki, böylece Türk milletinin her ferdi, bu Anayasa neymiş, bize ne getiriyormuş,
daha evvelki, yani 1961 Anayasası ile arasında ne gibi farklar varmış,
öğrenmiş, bilgi sahibi olmuş olsun.
Vatandaş madem ki bu Anayasaya (Kabul) veya (Ret) diyecek, O halde bu
Anayasa nedir ki (Kabul) veya (Ret) diyebilsin ve üzerinde düşünsün ve
vicdanının sesine uyarak oyunu kullansın. Gerçi bizlere inandığınızı ve
güvendiğinizi biliyorum ama, belki inanmayanlar da vardır. O halde, onlara
da bu Anayasayı anlatmak lazımdır. İşte ben bu görevi yapıyorum. Bazıları
şöyle düşünebilir “Bir Devlet Başkanı da bu görevi yüklenir mi ?”. Yüklenir
sevgili vatandaşlarım, yüklenir... Madem ki en son bizim elimizden geçerek
bu son şeklini aldı, o halde bunun savunuculuğunu yapmak da bize düşer.
Dünyada artık krallıklar, padişahlıklar devrindeki devlet başkanlığı
anlayışı değişmiştir. Bugünkü devlet başkanları, babadan oğula intikal
eden bir görev değildir. Bugünün devlet başkanları da halkın arasından
gelen bir kişidir. O halde, halkın arasından geldiğine göre, halkla beraber
olması, halkına bazı bilgileri şahsen vermesi normal bir olaydır. İşte
bunun içindir ki, ben günlerdir halkımın arasında dolaşarak bu görevimi
yerine getirmekteyim ve bundan da büyük bir zevk duymaktayım.
Sevgili hemşehrilerim,
Türk basınının merkezi durumunda bulunan İstanbul’da basın hürriyeti
mevzuuna değinmemek olmaz. Onun için, az da olsa basın hürriyeti üzerinde
duracağım. Bugüne kadar bu konuya hiçbir yerde temas etmedim, buraya sakladım.
Hepinizin takdir edeceği gibi, basın hürriyetinin kullanılmasında çeşitli
şekilde etkilenecek olanların sayısı, diğer herhangi bir hürriyetin kullanılmasından
etkileneceklerden daha geniştir ve bunun tesirleri daha da anidir.
Kötü maksatlarla kullanılan basın hürriyetinin menfi etkilerinin, toplum
üzerinden silinmesi ve bu hürriyetin kötü kullanılmasının önüne geçilmesi,
basın mensuplarımızca da kabul edileceği gibi, son derece zordur. Hatta
bazen imkansızdır.
Yeni Anayasanın Basın Hürriyetini titizlikle ve teferruatlı olarak düzenlemesinin,
bizim seçkin basın organlarımızı rahatsız etmemesi gerektiğini evvelce
de işaret etmiştim. Basın kesimi Anayasa ve kanunlardaki bu boşluklardan
araya sıkışmaya çalışanların nasıl yararlanabildiklerini, hele süreli yayınların
bazı türlerinde anarşist ve bölücülerin basın hürriyetini ne derece kötüye
kullanmaya muktedir olduklarını bizlerle beraber görmüşler ve yaşamışlardır.
Bu sebeplerle, Anayasada basına ilişkin hükümleri tartmak ve tartışmakta,
görüş açısının daha geniş tutulması ve basın hürriyetinin, bazı yayınlarla
hangi noktalara kadar kötüye kullanıldığının gözden uzak tutulmaması, daha
insaflı olunması lazımdır.
Basın hürdür sansür edilemez. Basına yayın yasağı da konulamaz. Sadece
yargılama görevinin yerine getirilebilmesi için, zaruri durumlarda, hakim
tarafından yasak konulabilir. Bu zaruri hususları kanun belirleyecektir.
Tedbir yoluyla dağıtım, hakim kararıyla, gecikmesinde sakınca bulunan
hallerde de, kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle önlenebilir.
Dağıtımı önleyen bu yetkili mercii, bu kararını en geç 24 saat içinde yetkili
hakime bildirecek. Yetkili hakim bu kararı en geç 48 saat içinde onaylamazsa,
dağıtımı önleme kararı hükümsüz sayılacaktır.
Bu suçlar neler olabilir? Şunlar olabilir: Devletin iç ve dış güvenliği
ve ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye
ya da ayaklanma veya isyana teşvik eder nitelikte olan veya devlete ait
gizli bilgilere ilişkin bulunan her türlü haber ve yazı olabilir.
Bu gibi yazıları yazanlar veya bastıranlar ve aynı amaçla basanlar,
başkasına verenler, bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olacaklardır.
Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de dağıtımından önce toplatılabilecektir.
Ve 24 saat içinde demin söylediğim gibi hakime bildirilecektir.
Bu gibi suçlar ve bunların işlenmiş sayılma şartları, şekilleri ayrıca
kanunda açıkça belirtilecek olmasına rağmen, bizi böyle bir hükmün Anayasaya
konulmasını istemeye sevk eden geçmiş olaylardan misal vermek istiyorum.
Farzediniz ki bölücü bir örgüt yahut mezhep kışkırtıcısı, yahut şu veya
bu anarşik veya ideolojik maksadın peşinde koşan bir başka kişi, taraftarlarına
bir beyanname yayınlıyor.
Bu beyanname ile vatandaşlardan bir kısmını diğer bir kısmının üzerine
saldırmaya teşvik ediyor. Yahut bir kısım vatandaşları devlete başkaldırmaya,
isyana davet ediyor. Bu beyanname ya müstakilen basılmış veya bir gazetenin
sütunlarında yer almıştır.
Sorarım sizlere, geçmişte bunlar olmadı mı? Her gün çeşit çeşit beyannameler
sokaklarda dağıtılmadı mı? Hatta beyannameleri almak istemeyenler, bir
yeri kırılıncaya kadar dövülmediler mi? Kapıların altlarından evlere atılmadı
mı? Afiş olarak duvarlara asılmadı mı? Bombalı pankartlar caddelere, binalara
konulmadı mı?
Ne yapalım şimdi? Böyle bir beyannamenin herhangi bir matbaada basılmakta
olduğunu yetkili makam haber aldı. Yahut baskı bitmiş de beyanname veya
onu ihtiva eden, dergi yahut gazete dağıtılmak üzere paketlenmiş, istif
edilmiş. O makam bıraksın mı, dağıtılsın diye?
Yani hitap ettiği kişilerin ellerine geçsin, onları harekete geçirsin
veya şurada burada müessif saldırı olaylarına yol açsın. “Ben bunun çaresine
sonra bakayım” mı desin? Bu hal daha başlangıçta önlenmesin mi?
Sevgili vatandaşlarım, bir adamı elinde bir silahla, diğerine karşı
saldırıyor görürseniz, siz de bu saldırıyı önleyebilecek bir durumda bulunursanız,
kamu görevlisi olarak veya vatandaş olarak ne yapardınız? Adam bıçağını
çekmiş, binisinin üzerine doğru koşuyor. “Dur bakalım, tam yanına varınca,
bıçağını saplayacak mı, saplamayacak mı, şimdiden bilinmez ki” diye bekler
misiniz? Yoksa elinizden geliyorsa atlayıp o adamı durdurup elinden bıçağını
alır mısınız?
Aziz Vatandaşlarım,
Devlet ve hükümet, iki vatandaşın birbirine saldırmasını seyreden, üçüncü
bir vatandaş gibi hareket edemez. Saldırının daha başlangıcını gördüğü
anda, onu mutlaka önlemek devletin görevidir.
Devlet bir ihtilal beyannamesi, isyan beyannamesi basılırken veya basılmış,
bitmiş de dağıtılmayı beklerken, oturup seyirci kalamaz. Eğer böyle yaparsa,
sizler, böyle bir suça karşı seyirci kalan devleti affeder misiniz? Affetmezsiniz.
Ama geçmişte bunlar yapıldı ve seyirci kalındı. Böyle beyannameler çok
basıldı. Kimse elini süremedi. Neden? Çünkü henüz dağıtılmamış da ondan.
Peki ama zaten dağıtıldıktan sonra, mesele kalmıyor ki. Mektup adresine
varmış oluyor. Ben bunların onbinlercesinin, yüzbinlercesinin kimin eline
geçtiğini teker teker tespit edip, onları bulup, onlardan mı toplatacağım?
Bu mümkün müdür vatandaşlarım? Elbette mümkün değildir.
Devlet işlenmekte olan suçların seyrine bakamaz. Devlet suçların karşısına
geçip seyretmeye mezun değildir. Devlet önlemekle görevlidir. Bu gibi basılmış
beyanname veya yayınların bir de dağıtılmış olanını toplatma durumu var.
Bu hakim kararıyla olabilir. Buna kimse ses çıkaramaz elbette. Fakat öyle
haller düşününüz ki, basılmış olan bu broşür veya bildiri veya mecmua dağıtılıp
duruyor sokakta. Bu, birkaç saatlik mesele olabilir. Eğer derhal harekete
geçmezseniz, iş işten geçebilir.
Mahkemeye müracaat edecek zaman yoktur. Etseniz bile, bir hakimin karar
verebilmesi bir tedbir kararı alabilmesi için asgari bir inceleme yapmaya
ihtiyacı olabilir. Muhakkaktır ki, o zaman da atı alan Üsküdar’ı geçer.
Bunlar, bizim gibi suikastlere hedef olmuş milletlerin hayatında görülmemiş
şeyler değildir. Böyle bir durumda idare olarak, bir yandan süratle mahkemeye
başvurup, toplatma kararı isterken, öte yandan da o yayını toplatabilmelisiniz.
Bu toplatma yetkisi hiç şüphe yok ki, sorumluluğunu idrak etmiş bir yüksek
makama verilecektir. Bu makam en geç 24 saat içinde hakime başvuracaktır.
Hakim de bu hususta 48 saat içinde kararını verecektir. Eskiden olduğu
gibi, haftalar ve aylarca sürüncemede kalmayacaktır.
Bir de şu hususlar ileri sürülüyor: “Ya bu, yol olur da, yüksek idari
amirler, sık sık ve olur olmaz toplatma kararı verirlerse, hakim sonradan
o kararı kaldırsa bile iş işten geçer”.
Yüksek idare amirleri böyle bir yola girecek ve bu yöndeki yetkilerini
sorumsuzca kullanmaya başlayacak olurlarsa, bir hükümet var. Hükümetin
de denetleyicisi olan bir Meclis var. Nihayet hepsinin de üzerinde bir
millet var.
Kamu görevlileri ve hatta yüksek idare amirlerinden bazıları zaman zaman
başka türlü kendilerine verilen yetkileri suistimal edebiliyorlar. Böyle
birkaç kişi, bu yetkileri suistimal ediyor diye, o kamu görevlilerinden
veya idare amirlerinden o yetkileri almak mı gerekir? Kaldı ki, basın gibi
bir müesseseye karşı bu türlü yetki suistimalleri oldu mu, bunun sorumlusundan
elbette hesap sorulur ve başka yol kalmadıysa hükümler değiştirilir.
Basın daima haklıdır ve basının karşısında kim varsa, o da daima haksızdır
gibi bir kaideyi nereden ve niçin çıkarıyoruz. Ne için Anayasa da veya
kanunlarda bu husustaki hükümleri bilmeden bir basın düşmanlığı havası
içinde uygulanacağını esas olarak kabul ediyoruz.
Basın hürriyeti gibi bir hürriyet, sadece basın mensuplarının değil,
vatandaşların da, milletin de, hükümetin de, devletin de bir meselesidir.
Basın hürriyetinden yararlananların sadece basın mensupları olduğu söylenebilir
mi? Basının menfaatleri ile milletin basın hürriyetinden olan menfaati
aynı şey değil midir? Bir tarafta idare, öte tarafta basın, demokratik
bir yönetimde durmadan çarpışan birer kuvvet olarak görülmemelidir.
Kamu görevlileri yetkilerini kötüye kullanabilirlerse, basın da haiz
olduğu hak ve hürriyetleri asla ve hiçbir zaman ve hiçbir sebeple kötüye
kullanamaz mı? “Basın, kendisini kontrol etsin, en iyi şekil budur” diyerek,
vaktiyle 1961’den sonra (Basın Ahlak Yasası ve Basın Şeref Divanı) kurulmuş.
Bakınız, bütün basın şu taahhütte bulunmuş o zaman. Taahhütnameyi okuyorum:
“Hürriyete liyakatın başta gelen şartının hürriyet içinde, kendi kendini
kontrol edebilmek olduğuna inanan Türk basın müesseseleri, demokrasinin
temel unsurlarından olan basın hürriyetinin topluma ve demokratik düzene
en yararlı bir yolda işlemesini sağlamak için tespit ettikleri ‘Ahlak Yasasına’
ve bu yasayı yürütmekle görevli ‘Basın Şeref Divanının’ kararlarına uymayı
kabul ve taahhüt ederler”.
Bugüne kadar işlediğini gördük mü bu taahhütnamenin? Maalesef göremedik.
Basın Ahlak Yasası’nda 10 madde vardır uyulması gereken. Yani taahhüt
ettikleri 10 madde vardır. Ben bunlardan birkaçını okuyacağım şimdi sizlere.
Bir tanesi şöyle der:
“Yazı, haber, fotoğraf vesair şekillerle yapılacak yayınlarda şu hususlara
riayet edilir:
Ahlaka aykırı veya müstehcen yayında bulunulamaz”. Bulunan basın yok
mu? Hani kendi kendini kontrol edecekti? Bugüne kadar niye buna mani olmadı?
İkincisi, “Şahıs, müessese ve zümreleri hedef tutan galiz yazılar, galiz
kelimeler kullanılamaz, şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın yapılamaz”.
Başka bir fıkra, “Amme menfaatini ilgilendirmeyen hallerde, fertlerin
hususi hayatları, küçük düşürücü şekilde teşhir edilemez. Şahıslar, müesseseler
veya zümreler aleyhine iftira ve isnatta bulunulamaz”.
Başka bir fıkra “Din istismar edilemez”. Edilmedi mi bugüne kadar
basında?
Yine başka bir fıkra “Gazetenin ve gazetecinin şahsi veya taraf tutan
kanaatlerine metinde yer verilemez”.
Başka bir fıkra “Amme menfaati mutlak lüzum göstermedikçe mahrem kaydıyla
verilen malumat yayınlanamaz”.
Daha 10 tanedir bu. Ben size, dört beş tanesini okudum.
Şimdi sevgili vatandaşlarım. Niçin, bütün basını bir tutuyoruz? Farzediniz,
vatandaşların şu veya bu hareketleri için ceza hükümleri öngördüğümüz zaman,
maksat bir fırsatını bulup, bu cezaları bütün vatandaşlara tatbik etmek
midir? Yoksa, belli suçları önlemek midir?
Basın için de, “Şu veya bu hareketler suç olur. Dağıtımın önlenmesini
gerektirir. Yahut toplatmayı gerektirir” dediğimiz zaman, bunu, bu hareketleri
yapmamış, bu suçları işlememiş bir basına karşı da mutlaka uygulamak için
mi çırpınıyoruz?
Sevgili vatandaşlarım, 12 Eylül’den evvel birçok gazeteler vardı, isimlerini
vermiyorum, bilirsiniz siz onları.
Bundan Isparta ve Burdur konuşmalarımda bilhassa bahsettim. Bu gazete
ve mecmualar, her gün polisin, emniyet mensuplarının, MİT mensuplarının,
hatta, vatan savunması için hazırlanan bir teşkilatımızın mensuplarının
fotoğraflarını, adreslerini, telefon numaralarını verirdi. Ve bunlardan
birkaç tanesi, verilen bu adreslerde bulundu ve öldürüldü.
Ondan sonra Jandarma Genel Komutanlığımızın kişiye özel, çok gizli kaydıyla
yayınladığı bir emri, gazete sayfalarında yazdı. Hani yapmayacaktı mahrem
olan şeyleri. Bunları kimse önleyemedi.
Biz, böyle basına karşı, bu kısıtlamaları getirdik. Basın hürriyeti
konusunda sevgili vatandaşlarım, en son olarak şunu söylemek istiyorum.
Biz hiçbir zaman kanunlara saygılı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü
ilke edinmiş, Atatürk ilke ve inkılaplarına gönülden bağlanmış ve onu saptırmaya
çalışmamış, şerefli Türk basınının hak ve hürriyetlerini kısıtlamadık,
onlara dokunmadık.
Biz, şimdiye kadar saydığım ve geçmişte çok örnekleri görülmüş, bugün
kapatılmış, ertesi gün aynı kadrosuyla, başka bir isim altında tekrar yayınlanmaya
başlanmış, vatanı parçalamak, milleti bölmek için her türlü gayretin içinde
bulunmuş, aşırı uçlarla aynı paralelde olmuş, olanlara yataklık etmiş basına
kısıtlama getirdik.
Basının haiz olduğu yeri bütün milletçe takdir ediyoruz. Ama bunu kötüye
kullananlara da aynı hakları vermemizi herhalde sizler de ve kıymetli basın
mensuplarımız da istemezler. Aralarına böyle kişilerin sızmasını onlar
da istemezler.
Sevgili vatandaşlarım, şimdi biraz da derneklerden bahsetmek istiyorum.
İnsanların meydana getirdikleri birliklerin en yaygın olanı derneklerdir.
O kadar yaygın bir hale gelmiş ki, Türkiye’de hatırımda kaldığı kadar 46
bine yakın dernek meydana çıkmış. Dernek kurmak serbest ya, önüne gelen
kurmuş, kurmuş ama bugüne kadar hiçbir dernek, devlet tarafından denetlenememiş.
Nasıl denetlensin 46 bin tane dernek.
Bu dernekler kuruluş maksadına uygun mu faaliyette bulunuyor, yoksa
memleketi yıkmak, parçalamak için, gizlice planlar mı hazırlıyor? Derneğin
ismini bir paravan olarak mı kullanıyor belli değil. Yeni Anayasamızda
da dernek kurmayı serbest bıraktık. Bir kısıtlama getirmedik. Anayasada
dernek kurmak hürriyetleriyle ilgili madde şöyle başlamaktadır:
“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir”
Sevgili vatandaşlarım, derneklerin kuruluş maksatlarının dışında faaliyet
göstermemeleri lazımdır. Zira, başka maksatlara hizmet eden birlikler de
vardır. Mesela ticaret yapıp para kazanacaksanız, şirket kurarsınız. Siyasetle
uğraşmak istiyorsanız, parti kurar veya partiye girersiniz. İşçi - işveren
ilişkilerinde mesleki hak ve menfaatleri koruyacak, toplu görüşmeler, toplu
sözleşmeler, grev yapacak iseniz, parti değil, sendika kurarsınız.
Bu bütün dünyada böyledir. Bizde de yakın yıllara gelinceye kadar böyleydi.
Fakat sosyal hayatımızı, milli hayatımızı, hukuk ve devlet düzenimizi alt
- üst etmek isteyenler, bu alanlarda da rahat durmadılar. Bütün bu teşekkülleri
birbirlerine karıştırdılar.
Bu keşmekeş, bu maksatlı kargaşa, bilhassa mesleki dernekler ve meslek
teşekküller alanında bütün fecaatiyle kendisini gösterdi.
Esasında bu mesleki derneklerin kuruluş maksadı, o hizmette çalışanların
fikri, manevi, mesleki gelişmelerine elbirliği ile yardımcı olmak, bu masum
gayeyi elbirliği ile gerçekleştirmektir. Ama gelin görün ki, bu maksat
bir tarafa bırakılmış, o kamu hizmetinin personelini siyasi ve hatta ideolojik
bir örgüt halinde toplamışlardır. Her dereceden kamu görevlisini içine
almak suretiyle o kamu hizmetini ele geçirmişler. Sanki Devlet, o kamu
hizmetini düzenlememiş, teşkilatını kurmamış, personelini tayin etmemiş,
bunları amirler ve memurlar olarak tertiplememiş gibi, bu mesleki dernekler,
kamu hizmetindeki personeli mümkün olan azami nispette kendi içlerine almışlar,
aralarına katılmayanlara o hizmette barınma ve çalışma hakkı tanımamışlar.
Ondan sonra da derneğin içinde genel başkan, genel sekreter, yönetim kurulu
üyeleri, çeşitli faaliyet kollarının başkan ve üyeleri diye tertiplenerek
kendi idarelerinin, hatta hükümetin, hatta devletin karşısına dikilmişler.
Bir genel müdür mü var, karşısında da Der’li, Bir’li veya başka isimde
bir dernek başkanı var. Ama bunun birisi genel müdür, diğeri, belki onun
emrinde çalışan bir memur. Hakikatte ise hükmeden, emir veren o derneğin
başkanı. Genel müdür değil.
1961 Anayasası'nda olduğu gibi dernekler, devletin, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, cumhuriyetin, milli güvenliğin,
kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel
sağlığın korunması amaçlarıyla, bu Anayasamızda da sınırlamalara tabi tutulabilmektedir.
Ayrıca, yeni Anayasaya şunları da koyduk:
— Dernekler siyasi amaç güdemezler,
— Siyasi faaliyette bulunamazlar,
— Siyasi partilerden destek göremezler,
— Onlara destek olamazlar,
— Sendikalar, kamu kurum niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıflarla
bu amaçla ortak hareket edemezler.
Bu şartlara riayet etmeyen, kuruluş amaç ve şartlarını kaybeden yahut
kanunun öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmeyen dernekler, kendiliğinden
dağılmış sayılırlar.
Ayrıca, Silahlı Kuvvetlerle, kolluk kuvvetleri mensuplarıyla kamu hizmeti
görevlilerinin dernek kurmak haklarına da sınırlama getirilebilecektir.
Elbette Silahlı Kuvvetler mensupları dernek kuramaz, emniyet mensupları
da kuramaz. Kamu görevlilerini de bazı sınırlamalara tabi tuttuk. Bu bakımdan
Anayasaya bu hükmü getirdik.
İşte sevgili vatandaşlarım, eskiden dernekler siyaset dahil her türlü
kirli işlerle uğraşırken, şimdi bir nizam içine girince ve doğrusu yapılınca,
bundan mutazarrır olanlar tenkitlere başladılar. Neden siyasetle uğraşmayı
yasaklamışız?
Arkadaş, siyaset yapacaksan git parti kur veya mevcut bir partiye gir.
Sen bir kamu görevlisisin, siyasi faaliyette bulunamazsın.
Sen bir hayır derneği kurmuşsun, hayır işleriyle uğraş.
Sen bir yurt yaptırma derneği kurmuşsun, siyaset ile uğraşacağına, yurt
yapmakla uğraş.
Sen siyasi partilere yardım yapacağına üyelerine yardım sağlamaya çalış.
Sen sendikalarla işbirliği yapacağına, aynı maksatla, senin gibi maksatla
kurulmuş derneklerle işbirliği yap. Sendikacılığa hevesleniyorsan gider
işçi olursun, seçilebilirsen sendika yöneticiliğine gelirsin, yoksa dernek
kurup da sendikacılık yapamazsın.
Sevgili İstanbullu hemşehrilerim, İstanbul biliyorsunuz bir üniversite
şehridir. Üniversitelerimiz üzerinde de birkaç noktaya kısaca değinmek
istiyorum. Üniversitelerimiz birer ilim ve irfan müesseseleridir. İleride
devletin üst kademelerine onlar geçecek ve devletin idaresini ellerine
alacaklardır. Devlet idaresi kolay değildir. En küçük görevlisinden en
büyüğüne kadar büyük sorumlulukları olacaktır. Bunu dış güçler çok iyi
bildiklerindendir ki, vaktiyle bu göz bebeğimiz üniversitelerimize el attılar.
Oraları birer anarşi yuvası haline soktular. Birçok fakültemiz o
hale geldi ki, okumak isteyen fakülteye can korkusundan gidemez oldu veya
o anarşistlere uymak zorunda kaldı, başka çaresi yoktu. Sınıf geçmek bile
bilgiye değil, kaba kuvvete dayandırıldı. O zaman öğretim görevlileri tekme
tokat kürsüden indirildi ve dershaneden çıkartıldılar.
Bunları oralarda okuyanlar ve evlat sahibi olanlar çok iyi hatırlarlar.
Silah deposu olan, silah eğitiminin yapıldığı üniversitelerimiz vardı.
İsimlerini vermiyorum. Oraya devletin güvenlik kuvvetleri giremezdi. Giremediği
için rahatlıkla silah eğitimi yapılabilirdi. Giremezdi, çünkü orası Türk
toprakları değildi, başka bir ülkeydi. Biz ülkeyi muasır medeniyet seviyesinin
üstüne çıkarabilecek nitelikte ve bilgiye sahip gençler mi yetiştireceğiz,
yoksa birer anarşist mi?
İşte bunu dikkate alarak yeni Anayasamızda üniversitelerimize yalnız
bilimsel özerklik tanıdık, idari özerkliği tanımadık.
Ayrıca şunu da Anayasaya ilave ettik. Gerçi üniversiteler devlet eliyle
kurulacaktır, ama birçok Batı ülkelerinde olduğu gibi kazanç amacına yönelik
olmayan ve diğer devlet üniversitelerinde olduğu gibi devletin gözetim
ve denetimi altında olmak şart ve kaydıyla vakıflar tarafından da üniversiteler
kurulabilecektir.
Bu vakıfların kuracağı üniversitelerin nasıl kurulacağı, usul ve esasları
kanunla düzenlenecektir.
Bunu, şunun için kabul ettik sevgili vatandaşlarım: Devlet bugünkü mahdut
imkanlarıyla bu kadar üniversitenin, orta öğrenim, ilk öğrenimin altından
kalkamıyor. Eğer hayırsever vatandaşlarımız tarafından kurulacak bir vakıf
kar gayesi gütmeden bir üniversite kurmak istiyorsa, müsaade edilecektir.
Bu şekilde kurulan üniversiter, Batılı ülkelerde de vardır, hatta oralarda
kar gayesi güden üniversiteler dahi mevcuttur.
Biliyorsunuz, bizde üniversitelerimiz ile meşgul olacak Yüksek Öğretim
Kurulu vardır. Onu da Anayasaya koyduk. Bunun sebeplerini başka yerlerde
çok izah ettim. Burada değinmeyeceğim. Bu müessese lüzumlu bir müessesedir.
Anadolu’nun birçok yerlerinde üniversiteler açmışız, sevgili vatandaşlarım.
Gerçi sizler İstanbul’da olduğunuz için belki bunların arzusunu çekmiyorsunuz,
fakat oradaki öğrenciler öğretim görevlisi olmadığından, laboratuar bulunmadığından
birçok vazifelisi olmadığından, doğru dürüst öğretim göremiyorlar.
İşte Yüksek Öğretim Kurulu’nun görevi bu olacaktır. Üniversiteler arasında
paralellik sağlayacak, oraların da yönetim görevlisini temin edecek ve
gönderecektir.
Sevgili vatandaşlarım, bugün Eskişehir’e gidip orada da Eskişehirli
vatandaşlarıma hitap ettikten sonra Ankara’ya dönecek ve yarın da radyo
ve televizyonda son konuşmamı yapacağım.
Bugüne kadar, radyo ve televizyondan, muhtelif şehirlerde yaptığım konuşmalarımı
da izlediniz, iki gün sonra Anayasa oylaması için sandık başına gideceksiniz.
Benim için, bizim için oy vermeyiniz. Anayasayı düşünerek oyunuzu kullanınız.
Bundan evvelki bir konuşmamda da değindiğim gibi, bugün biz varız, yarın
yok olabiliriz. Ancak, Anayasa bu milletin temel direği olacaktır. Onu
çok iyi okuyun. Gerçi ben size bugüne kadar bunların önemli kısımlarını
izah ettim, ama o Anayasayı çok iyi okuyun, okumadan akıllı bildiğiniz
kişilerin telkinlerine kapılarak oylarınızı kullanmayınız. Çok akıllı insan
vardır, ama onun aklı kendine kalsın, kendi aklınızı ve vicdanınızı kullanınız.
Ve eğer sevgili vatandaşlarım, hiçbiriniz o geçmiş ateşli, kanlı, ölümlü,
ıstıraplı, üzüntü ve ümitsizliklerle dolu, can korkusu altında ve memleket
elden gidiyor çırpınışlarıyla kendiniz, evlatlarınız, ananız, babanız,
eviniz ve vatanınız için endişe ve korkulan içinde yaşadığınız o kara günleri
bir daha yaşamak istemiyorsanız, bunları yaratan sebepleri daima hatırlayınız.
O geçirdiğimiz, kara günleri unutmayınız. O ümitsizlikle dolu felaketli
günleri, o her gün bombaların, silahların patladığı, kahvelerin, lokantaların,
bankaların, sokakların, evlerin makineli tüfeklerle, tabancalarla tarandığı,
o her gün ortalama 20 anarşi kurbanının cenazesinin kaldırıldığı günleri
unutmayınız ve o günleri hatırlayarak oylamada oylarınızı kullanınız.
Sevgili İstanbullu kardeşlerim, sizlere Anayasa ile ilgili olmamasına
rağmen kamu görevlileri hakkında bazı şeyler söyleyecektim. Kamu görevlilerine
bazı nasihatlerde bulunacaktım. Ama vaktim müsaade etmiyor. Bunu başka
bir gün radyo ve televizyondan sizlere ulaştıracağım. Bu bakımdan, bugün
iki yerde konuşma yapacağım için, burada sizin izninizi isteyeceğim.
Bize karşı gösterdiğiniz bu büyük sevgiye, bu büyük tezahürata ve bizi
teşçi eden bu gösterinize candan teşekkür ediyorum. Hem şahsım adına, hem
Konsey üyesi arkadaşlarım adına, hem de Başbakan adına hepinize candan
teşekkür ediyorum ve sizlere mutlu yanınlar diliyorum. Sevgiler, saygılar
sunuyorum. Allahaısmarladık.
|