Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
Eskişehir'de yaptığı konuşma şöyle:
(4 Kasım 1982)
Sevgili Eskişehirli Hemşehrilerim,
Biliyorsunuz 1980 senesinin 19 Kasım günü yine sizlere kısa da olsa
hitap etmiştim. O gün, iki üç yerde konuşma yaptıktan sonra buraya geldik
ve hakikaten çok yorgunduk: Sizinle fazla konuşamamıştım ve çok üzülmüştüm.
Ama bu sefer, bütün Türkiye’de geniş bir tur yaptıktan sonra, Anayasa konuşmamızın
sonunu burada noktalayacağız.
Trabzon’da başladık, Eskişehir’de tamamlıyoruz. Ben şimdi sizlerden
bir şey rica edeceğim. Şu pankart taşıyan arkadaşlara teşekkür ediyorum.
Fakat o pankartların arkasında bulunanlar görmediği için pankartları indirelim.
Hepsini okuduk, teşekkür ederiz. Ama arkadaki vatandaşlar göremiyor. Ben
de onları göremiyorum.
Sevgili Eskişehirli kardeşlerim, 19 Kasım 1980’de yorgun olduğumu söylemiştim.
Ama bugün o yorgunluk üzerimde yok. Çünkü sizlerden aldığımız güç bize
güç katıyor ve biz yorgunluklarımızı unutuyoruz. Bir çokları bana soruyor,
"Paşam o kadar yer dolaşıyorsunuz, yorulmuyor musunuz?" diye. Ciddi olarak
söylüyorum ki, yorulmuyorum. Çünkü büyük bir görev yapıyorum. Bu görevi
yapmanın huzuru içindeyim ve sizlerden gördüğümüz bu geniş ilgiden dolayı
da bütün yorgunluklarımızı unutuyoruz.
Bu şehirlerde yaptığım konuşmaları burada noktalıyoruz ama, yarın biliyorsunuz
son konuşmamı radyo ve televizyonda yapacağım ve bir gün sonra da Anayasa
oylamasına bütün vatandaşlar gidecek. Burada da Anayasa üzerinde bir iki
nokta üzerinde duracağım. Bunlardan birisi aile ve diğeri de özel mülkiyetin
korunmasıdır. Şimdi sizlere bu konuda bilgiler takdim edeceğim sevgili
vatandaşlarım.
Büyük Atatürk, millet dediğimiz varlığı şöyle tarif eder:
"Millet öyle bir topluluktur ki, bunu meydana getiren fertler zengin
bir hatırat mirasına sahiptirler.Yani müşterek ve zengin bir geçmiş onların
ortak malıdır, ortak hatıralarıdır. Böyle ortak hatıralar mirasına sahip
olan bu insanlar, bu hatıraları korumakta azim ve irade sahibidirler ve
ortaklaşa hayatı sürdürmek hususunda kesin kararlıdırlar.
Yine bu insanlar geçmişteki sevinç ve kederlerde nasıl ortak iseler,
gelecekteki sevinç ve kederlerde de ortak olmayı, kalmayı kabul etmişlerdir.
Bu insanların ortak ümitleri, ortak idealleri vardır".
İşte böylece Atatürk’ün söylediği gibi, aynı dili konuşan, bu dille
anlaşan, bu dil sayesinde ortaklaşa bir kültürü geliştiren ve hayatlarını
bu "Ortak kültür" içerisinde birleştiren insanlar, toplumların en gelişmiş,
en yüksek ve en kuvvetlisi olan milleti oluştururlar.
Gerçekten insanların şu veya bu şartların zorlamasıyla veya rastgele
bir araya gelmiş bulunmaları ile bir millet teşekkül etmez. Millet, geçmiş
hayatta ortaklık ister. Millet yaşanmakta bulunulan hayatta da ortaklık
ister. Millet gelecek için fikir, ideal ve isteklerde de ortaklığı icap
ettirir. Böylece de insan toplumlarının en güçlü, en kuvvetli, en mükemmel
şekli olan millet teşekkül eder. Fakat unutmamak gerekir ki, bir millet
doğrudan doğruya fertlere dayanmazdan önce, fertlerin meydana getirdikleri
aileye dayanır.
Aile, insanların meydana getirdikleri ilk ve en esaslı toplum birimidir.
Aile, insanın ilk sığınağıdır ve ilk "Dayanışma şeklidir".
Millet kavramının henüz teşekkül etmediği çağlarda ve toplumlarda, insanlar
aileden sonra, ailelerin birleşmesiyle oluşan kabile veya aşiret gibi üst
toplumları oluşturuyorlardı. Millet kavramı henüz teşekkül etmediği için
kabile ve aşiret gibi aile üstü toplumlar, kendi aralarında ancak siyasi
bağlarla birleşerek ilkel tipte devletler kurabiliyorlardı. Fakat millet
ve milliyet kavramları gelişince, ailelerle millet arasındaki topuluk çeşitleri
eridi, ortadan kalktı. Ve fertler teşkil ettikleri ailelerle, doğrudan
doğruya millet dediğimiz o üstün insan topluluğunun unsurlarını, parçalarını
meydana getirdiler.
Onun için bugün Türk Milletinde fertler, bunların teşkil ettiği aileler
ve sonra bizzat millet vardır.
İşte bu sosyolojik gerçek karşısındadır ki, yeni Anayasamızın 41’inci
maddesi, "Aile Türk Milletinin temelidir" demektedir.
Ailenin, milletimizin temeli olduğu hakikati, bizi, milletimizi, millet
varlığımızı korumak için onun temelini teşkil eden Türk ailesini korumaya
sevk eder. Madem ki, aile Türk Milletinin temelidir, o halde, Türk Milletini
korumak ve ebediyete kadar sürdürmek, Türk ailesini korumakla, yani milletin
temelini teşkil eden bu "ilk birliği" korumakla mümkün olur.
Ailenin temeli ise evlenmekle, yani evlilik birliği ile atılır. Bu evlilik
birliği içinde meydana gelecek yavrulara, yani milletimizin yeni fertleriyle
aile tam şeklini ve kuvvetini kazanır. Ana - baba ve çocuklardan meydana
gelen bu ilk birlik, Türk Milletinin temelini teşkil eden ilk birim ne
kadar kuvvetli olursa, Milletin temeli de o kadar kuvvetli olur. Temelleri
kuvvetli, yani aile varlığı sağlam olan milletler de o nispette kuvvetlidirler.
Kaldı ki, Türk toplumunda bilhassa köy hayatımızda ve kısmen de kasabalarımızda
aile aynı zamanda bir üretim birimi de oluşturur. Köylerimizde ve bir dereceye
kadar da kasabalarımızda, gerek tarımda, gerek hayvancılıkta, gerek el
sanatlarında olsun ailece çalışılır. Ailenin bütün fertleri cinsiyetlerine,
yaşlarına ve güçlerine göre, bu üretim faaliyetine katılırlar. Bu tipteki
üretici aileler, şehirlerimizdeki diğer ailelerden daha kalabalıktırlar.
Birlikte çalışmak ve birlikte üretici olmak, bu ailelerin fertleri arasındaki
bağları daha da kuvvetlendirir. Çünkü hayatları, geçimleri, refahları daha
ahenkli, daha sıkı şekilde, elbirliği etmelerine bağlıdır. Daha fazla dayanışma
göstermelerine bağlıdır.
Türk ailesi, ister köy hayatında, ister şehir hayatında olsun, aslında
kuvvetli bir ailedir. Çünkü sadece biyolojik ve hissi dayanışma içinde
değildir. Sadece kanunların ve hukukun düzenlemesine de bağlı değildir.
İslam dini, aile hayatını da tanzim eden kurallar getirmiştir. O halde
aile fertleri bütün diğer bağlara ilaveten, dini emirler ve dini duygular
sebebiyle de birbirlerine bağlılık gösterirler.
Aile bir milletin temelini teşkil ettiğine ve Türk ailesi de bu türlü
bağlarla, fertlerinin birbiri ile kaynaştığı kuvvetli tip, kuvvetli bir
milli temel teşkil ettiğine göre, milletimizi yıkmak isteyenler işe temelden
başlamak gerektiğini görerek, evvela Türk aile tipini yıkmaya yönelmişlerdir.
Yetişmekte olan gençlerimizi, ailelerinin ellerinden almaya, onları çalmaya
yönelmişlerdir. Türlü sapık fikirler ve ideolojiler aşılanarak aile bağlarından,
aile görenek, gelenek ve töresinden çalınan, adeta aile hayatını hissi
bakımdan terk ederek, dışarıda millet ve devlet düşmanı örgütlerin eline
düşürülen gençlerimiz, maalesef şimdi o alçak liderlerinin kendilerine
işlettikleri suçların cezasını çekmekte, hesabını vermektedirler.
12 Eylül öncesinde memleketimizin içine düşürüldüğü durumu, gözler önüne
getiriniz. Sevgili vatandaşlarım, bizzat bazı olayların şahidi olmamış
bulunabilirsiniz. Fakat, onları da basından takip ettiğiniz ve öğrendiğiniz
gibi, televizyon ekranlarında da korkunç faciayı kendi gözlerinizle gördünüz,
seyrettiniz. Körpe dimağlar esir edilmiş, yeni yeni yetişmekte olan aile
fertleri, temiz Türk evlatları, bazı okullarda ve ne yazık ki bizzat örgütçülük
yapan bazı öğretmenlerin ve idarecilerin ellerinde, bir kısım yayınlar
kendilerine verilerek, şurada - burada, irili-ufaklı gruplar halinde toplanıp,
okulda ders görür gibi, derslere tabi tutulup eğitilerek, sonra yeraltı
örgütlerinde görevlendirilip, ellerine silah tutuşturularak, kendi vatanlarını
bölmeye, kendi devletlerini yıkmaya çalışanların hizmetinde hatta bazen
bizzat kendi aile fertlerinin dahi üzerine sevk edilmişlerdir.
Bunlara para verilmiş, silah verilmiş, bir mağarada veya yeraltına kazdıkları
ve üstünü örttükleri sığınaklarda yaşayabilmeleri için yiyecek, giyecek
eşya ve malzeme tedarik olunmuş ve ailelerini terk edip, kırlara çıkan
bu gençler, evlenmeyi reddeden, aile mefhumu tanımayan, yalnızca şehevi
hislerini tatminini düşünen gözü kanlı birer eşkıya haline getirilmişlerdir.
Bunlar, normal evlenmeyi de reddetmişler, kendilerine göre bir evlenme
türü icat etmişlerdir. Ve ismine de "Devrim nikahı" demişlerdir. Kanuni
evlenmeyi de kabul etmezler, evlenmeyi de reddederler. Bu hale getirilmişlerdir.
Bunlar memleketin bir tarafından öte tarafına gruplar halinde veya teker
teker sevk edilmişler, hatta komşu bazı ülkelere kaçırılarak orada terörist
ve anarşist olarak yetiştirilmek üzere, eğitime tabi tutulmuşlar ve kendi
ailelerinin ve kendi milletlerinin üzerine saldırtılmışlardır.
O halde görüyorsunuz ki, Türk ailesini her yönü ile ve yeni yetişen
nesillerin fikri ve manevi eğitimleri itibariyle koruyamaz ve gençlerimizi
Devlet ve millet düşmanlarının ellerinden kurtaramazsak, milletimizi huzur
ve sükuna, milletimizi refah ve mutluluğa kavuşturamayız.
Bu sebeple yeni Anayasamızın pek çok yerinde aile ve gençlerin korunması
için tedbirler öngörmeye yöneldik.
Anayasadaki işimiz sadece ailenin korunmasına ilişkin bir tek hükümle
bitmiyor. Anayasamızın çeşitli maddelerinde genel ahlakın korunması yolunda
yer alan hükümlerin başlıca hedefi Türk ailesinin ana, baba ve evlatlar
olarak sağlamlığını korumaya yöneliktir.
Bunun içindir ki, gençliğin korunması için Anayasaya özel hükümler koyduk.
Atatürk’ün Türk İstiklal ve Cumhuriyetini en kutsal görev olarak kendisine
emanet etmiş bulunduğu Türk gençlerini ve gençlerimiz yoluyla Türk ailesini
korumak için Devlet, elinden gelen her fedakarlığı gösterecek, hiçbir gayreti
ve tedbiri esirgemeyecektir.
Çünkü, milletimizin geleceği, gençlerimizin yetişme tarzlarına bağlıdır.
Gençlerimizi müspet ilim anlayışı içinde yetiştireceğiz. Atatürk ilkelerini
bilir, tanır ve uygulamaya yetenekli bir biçimde yetiştireceğiz.
Gençlerimizi milli kültürümüz içinde yetiştireceğiz. Gençlerimize milli
tarih şuurumuzu mutlaka vereceğiz ve onlara tarihi ile iftihar etme duygusunu
aşılayacağız. Başkalarının tarihi ile değil, kendi tarihi ile övünmesini
öğreteceğiz ve yine gençlerimizi Türk töresi içinde yetiştireceğiz. Türk
geleneklerine göre yetiştireceğiz. Yani onları, yabancı kültürlere, yabancı
törelere çaldırmayacağız.
Sevgili vatandaşlarım, Türk töresi ve gelenekleri içinde yetişecek gençlerimiz,
Türk toplumunun uyumlu ve bu toplumun istikbal, refah ve saadetine doğru
sürükleyici ve sevk edici birer unsuru olacaklardır ileride...
Milletinin bütün özelliklerini bilen, milli tarihini bilen, o tarihin
acı ve tatlı bütün olaylarıyla şuuruna varan, böyle köklü, böylesine eski
ve köklü bir tarihin evlatları olmanın şuur ve iftiharı içinde gençlerimiz,
Türk İstiklal ve Cumhuriyetinin hakkıyla koruyucusu, savunucusu ve yücelticisi
olacaklardır.
Yine, gençlerimizi istisnasız her türlü kötü alışkanlıktan kesinlikle
koruyacağız. Alkolizmden, uyuşturucu ve keyif verici madde kullanmaktan,
seks manyaklığından, kumardan, cehaletten, kültürsüzlükten, saygısızlık
eğilimlerinden kurtaracağız. Her ne pahasına olursa olsun, gençlerimizi
yurdumuzun çevresini saran ve içeriye nüfuz etmeye çalışan ve yavaş yavaş
maalesef nüfuz etmekte olduğunu gördüğümüz bu afetlerin hepsinden, hepsinden
mutlaka koruyacağız.
Türk gençleri boş zamanlarını beyhude geçirmeyeceklerdir. Boş zamanlarını
beden ve fikir gücü ve sağlığı kazanacak şekilde geçireceklerdir. Onlara
her yönde bilim, sanat ve beceri öğretmenin yollarını ve okullarını açacağız.
Onlara her türlü fedakarlığı göstererek, eğitim ve öğretim hayatlarında
her yönden koruyacağız.
Türk evlatlarını yabancı odaklara, sapık ideolojilere, vatan ve millet
düşmanlarına çaldırtmayacağız. Onları biz yetiştireceğiz, biz koruyacağız.
Onları, tertemiz ailelerine ve asil milletimize her bakımdan layık insanlar
olarak bu topluma kazandıracağız. Bu kutsal gaye uğruna, Devlet olarak
ailelerle, ana - babalarla sıkı işbirliğine gireceğiz. Türk Gençliğine
el atan bütün hainlerin ellerini tutacak ve kıracağız. Bu hususların hiçbirinde
ihmale müsamaha etmeyeceğiz.
Geçmiş yıllardaki ihmallerin acısını ne kadar ağır çekmekte olduğumuzu
hepimiz biliyoruz. Yanlış yollara sapmış ama kurtarılması mümkün görülen
gençlerimiz, evlatlarımız var. Onları kurtaracağız. Sayıları az da olsa,
kurtarılmasına imkan kalmamış gençlerimiz var. Onlar için yalnız aileleri
gözyaşı dökmüyor, Milletçe hepimiz gözyaşı döküyoruz. Fakat ne çare ki,
hiçbirimizin elinden artık yapılabilecek bir şey gelmiyor. Milletimizin,
memleketimizin, Devletimizin varlığı ve bütünlüğü her şeyden üstündür diyoruz.
Geçmiş yıllardaki aldırmazlıkların, hainlik derecesine varmış bazı yersiz
ve gereksiz hoşgörülerin, ihanet noktasına kadar gelmiş ihmallerin ziyan
ettirdiği gençlerimize şüphesiz acıyoruz. Fakat ne çare ki, bazı gençlerimizi
artık kurtaramıyoruz. Onun içindir ki, bundan sonra milyonlarca Türk evlatlarının
bir tekini bile çaldırtmamak, kaybetmemek, ziyan etmemek için imkanlarımız
ve gücümüzün üstüne çıkan her şeyi yapmak mecburiyetindeyiz. Onları koruyacak,
çaldırtmayıp yetiştirecek, Türk Milletinin temeli olan ailelerine ve Türk
Milletine mutlaka kazandıracağız.
Bu konuda serhat şehrimiz Edirne’de de söylediğim gibi, kıymetli öğretmenlerimizin
ve çok kıymetli ailelerin ve ana - babaların Devlete yardımcı olmalarını
istiyoruz. Elbirliği ile bu çocuklarımızı kurtaracağız. Bu konuda yalnız
Devletin gücü yetmeyebilir. Ama elbirliği yaparsak, devlet - aile ve öğretmen
elbirliği yaparsa, bu çocuklarımızı muhakkak kurtarmış oluruz.
Sevgili hemşehrilerim, biraz da size Anayasamızda mülkiyet ve miras
haklarına dair yer alan esaslardan bahsetmek istiyorum.
Bildiğiniz gibi, mülkiyet kutsal bir haktır. Değil yalnız insanlarda,
fakat başka yaratıklarda bile mevcut bulunan bir histir, duygudur. İçgüdüden
gelme olsa bile bir kavrayıştır. Bilirsiniz leylekler gider, ertesi sene
gene aynı yuvasına konar. Kırlangıçlar gene gelir yuvasını bilir. Demek
ki, mülkiyet onlarda da var.
Mülkiyet hakkı hiçbir zaman ortadan kaldırılamaz. Yok edilemez. Mülkiyeti
ortadan kaldırmak için yola çıkan rejimlerin hepsi, zaman içinde az veya
çok mülkiyete dönmek ve onun zaruret ve mecburiyetlerini kabul etmek durumunda
kalmışlardır.
Ancak şu var ki, çağdaş dünyamızda mülkiyet, insanların canlı veya cansız
mallar üzerinde sınırsız, mutlak bir hakimiyeti şeklinde kabul edilmemektedir.
Eski toplumlarda mülkiyet öylesine sınırsız bir hak olarak tanınırdı ki,
mal sahibi malını isterse kullanır, dilerse kullanmadan bırakır ve hatta
o malın değeri ne olursa olsun onu yakıp, yıkabilir, bütünü ile tahrip
edebilir ve ortadan kaldırabilirdi. Bugün artık böylesine mutlak ve sınırsız
bir mülkiyet anlayışı mevcut değildir. Zira her mal artık milli servetin
bir parçası haline gelmiştir.
O mal, ya başka malların üretilmesine yarar, o halde o yolda kullanılmalıdır.
Yahut o mal, insan emeği ile veya insanların ihtiyaçlarını giderecek biçimde,
kendiliğinden meydana gelmiştir. Bu takdirde de insanların ihtiyacı için
kullanılmalıdır.
Mesela hiç kimse keyfi öyle istediği için kendi öz malı da olsa evini
barkını, çiftini, çubuğunu, bahçesindeki tarlasındaki ürününü yakamaz,
yıkamaz, "Mal benim değil mi, canım öyle istedi" diye otomobilini bir uçurumdan
aşağıya salıveremez. Denizdeki teknesini keyif için batıramaz. Çünkü bunların
hepsi, milli servetimizin bir parçasıdır, milli üretimimize bir katkıda
bulunmaktadır. Ama, bunun için bizde, kişilerin özel mülküne el koyup o
mülkü onun elinden çekip almak yoktur.
Bizim koyduğumuz kural şudur; mülkiyet hakkının kullanılması, toplumun
yararına aykırı olmamalıdır. Yani herkes kutsal saydığımız mülkiyet hakkını
topluma yararlı biçimde kullanmalıdır. Hiç kimse ben "Şu memleketin, şu
kadar verimli, şöylesine geniş toprağını aldım; burada çok ürün yetişir
ama ekmeyeceğim, kimseye de ektirmeyeceğim, öyle olduğu gibi bırakacağım,
herkes kendi başının çaresine baksın" diyemez.
Böyle bir durumda mal sahibi malını toplum yararına aykırı kullanmış
olur. Halbuki toplumun o maldan elde edilecek ürüne ihtiyacı kesindir.
Mal kalır. İnsan ise gelip geçicidir. Ne demiş Yunus Emre, "Mal sahibi,
mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?" diye soruyor. İlk sahibi bu dünyayı,
bu kainatı, yaratandır. Yarattığı malın mülkün onlardan istifade edecek
kullarının ihtiyaçlarına yöneltilmesini, Yaratan istememiş mi? Sizlere
en çok bilinen bir hususta misal vereyim Dinimizde tarımsal bakımdan bir
mecburiyet yokken, meyve veren bir ağacı kesmek haram değil midir? Bu haramdır,
günahtır. Çoğu zaman da bir suçtur. Hatta bir düşman toprağı ele geçirilse,
o topraktan düşmana ait bulunan meyveli ağaç bile kesilmez. Meyveli olduğu
takdirde düşmanın malına bile dokunulmaz. Dinimiz bunu böyle emretmiyor
mu ?"
İşte sevgili vatandaşlarım, bütün bu düşünceler ve zaruretlerdir ki,
milli serveti korumak ve milletin ihtiyacı olan bu ürünlerin her türlüsünü
bu milli servetten almak, yahut bir malı başka bir milli ihtiyacın giderilmesine
tahsis etmek için Anayasamız, bundan evvelki Anayasanın da söylediği gibi,
mülkiyetin toplum yararına aykırı olarak kullanılmasını yasaklıyor. Mülkiyet
hakkını kutsal olarak kabul etmekle beraber, kamu yararı gerektirdiğinde
bu hakkın sınırlanabileceğini de tabiatıyla kabul ediyor.
O halde toplum yararına aykırı olarak kullanılmadıkça, bir kimsenin
malına dokunulamaz. Mülkiyet hakkına da ilişilemez.
Fakat toplum yararı gerektirdiği takdirde bir mala ancak karşılığı verilmek
şartıyla ve toplum yararı için kullanılmak üzere el atılabilir. Buna kamulaştırma
denir. Kamulaştırma çok eski bir usuldür ve bir zarurettir.
Bizim bir de toprak meselemiz var. Nüfusumuz artıyor, o halde tüketim
ihtiyacımız da artıyor. Toprağımız ise bellidir ve sabittir. Toprak artmaz.
üstelik bizde, ormansızlık veya bitki örtüsünün tahribi sonucunda rüzgar,
yağmur ve sellerle toprağımız erozyona uğruyor. Yani aşınıyor. Topraklarımızın
üzerindeki verimli tabaka, tarıma elverişli olan kısım, sellere kapılarak
derelere, çaylara, ırmaklara, nehirlere sürüklenip gidiyor.
Ormanı bol ve tahrip edilmemiş olan, toprağının üzerinde bitki örtüsü
bulunan memleketteki ırmaklara, nehirlere bakarsanız, onların suları berrak
akar. Dönüp bizim memleketimizdeki ırmaklara, nehirlere bakarsanız, hepsi
çamur halinde akar. İşte o nehirde akıp giden çamurun sebebi, ormansızlıktan
dolayı topraklarımızın yağmur ve sel suları önünde denizlere sürüklenip
gitmesi ve kaybolmasıdır.
Nüfusumuz çoğalıyor, toprağımız belli, topraksız köylümüz var. Bu durumda
biz, topraklarımızı en çok verim alabilecek bir şekilde işletmeli, ekip
biçmeliyiz. Birinci maksat budur.
Bunun için Devlet kendi eliyle, topraksız çiftçiye toprak dağıtacak
ve her zaman için de bütün çiftçilere topraktan daha çok, daha değerli,
ürün almak için gereken bütün yardımları yapacaktır.
Eğer toprak dağıtmak için kamulaştırma yoluna gidilirse, toprağı kamulaştırılacak
olan mal sahiplerine verimli şekilde işletilecek ölçüde toprak bırakılacaktır.
Yoksa birine toprak verirken, ötekini topraksız hale getirmek yoktur. Buna
bilhassa dikkat edilecek, toprak sahibine bırakılan toprağın verimli bir
şekilde işletilmesini engelleyici bir durum yaratılmayacaktır. Kendisine
toprak verilen çiftçi bu toprağı bölemeyecektir. Toprakların memleketin
muhtelif bölgelerindeki verimlerine ve özelliklerine göre, değerince işletilebilmesi
için en küçük birimlerin ne miktarda olacağı tespit edilecektir. Kendisine
toprak verilen çiftçinin de aldığı bu topraktan geçinebilmesi için gereken
ölçüde dağıtım yapılacaktır.
Hiç kimsenin toprağına karşılıksız el atılmayacaktır. Hiç kimse kendiliğinden
kalkıp da bir başkasının toprağında hak iddia edemeyecektir. Dağıtım Devlet
eliyle tespit edilen asgari verim ölçüleri içinde, şartları, usulleri kanunlarla
belirtilmek suretiyle yapılacaktır.
Toprak sahibini de koruyacağız. Topraksız çiftçiyi de toprağa kavuşturacağız.
Fakat asıl mesele, bundan sonra topraktan en uygun ürünü, en bol şekilde
almak meselesidir. Bunun için Devletin ne türlü yardımlarda bulunacağını,
nasıl bir teşkilat ile bu yardımı çiftçinin ayağına götüreceğini tespit
edeceğiz. Mesele yalnız topraktan alınabilecek azami ürün meselesi de değildir.
Türkiye’de büyük bir iktisadi güç ve imkan olan hayvancılık da geliştirilmelidir.
Bu hayvancılık konusuna da Edirne’de değindim. Meralarımızı, çayırlarımızı
tarla haline getirmeyelim. Ondan sonra biz de başka ülkelerden hayvan satın
almak zorunda kalırız. Bizden sonra gelen nesiller, eğer hayvan almak zorunda
kalırsa, bizlerin hepimize beddua ederler.
Bu alanda da, bu hayvancılık alanında da Devletin planlı ve programlı
bir biçimde ve istikrarlı bir surette yardımları tespit edilecek ve gerçekleştirilecektir.
Sevgili vatandaşlarım, sizlere, bir milletin esasını teşkil eden, temelini
teşkil eden aile ve mülkiyet hakkı üzerinde de bu bilgileri vermiş bulunuyorum.
Başlangıçta da söylediğim gibi, böylece şehirlerimizde yaptığımız konuşmayı
da burada bitiriyorum. Ancak, bir noktaya temas edeceğim. Gerçi bugün öğleden
evvel İstanbul’da buna değindim amma, burada da buna kısaca değineceğim.
Bir vatandaş bana telgraf çekmiş, uzun uzun. Çok geldi ya, bunlardan
bir tanesi, "Sayın Devlet Başkanım" diyor, "Kendini çok yoruyorsun, kendini
üzme, bu memleket, bu millet, eğer pazar günü vereceği oylarda yüzde yüz
çıkmaz da yüzde doksandokuz çıkarsa, o yüzde bir" diyor, "Yanlışlıktan"
olmuştur. "Kendini yorma" diyor. Ben o vatandaşıma bu iyi niyetinden bu
hüsnüniyetinden dolayı sizlerin huzurunda teşekkür ediyorum. Ama, yine
biliyoruz ki, bizim karşımızda olan gruplar da var. Menfaatleri haleldar
olmuş, hapsedilmiş, bu memleketi bölmeye çalışmış, başka ideolojilerin
gelmesi için çaba sarf etmiş bir sürü insan var. Elbette biz bunlardan
olumlu oy beklemiyoruz. Fakat, Türk Milletinin sağduyusuna güveniyoruz.
Türk Milletinin, bu memlekete sahip olacağına inanıyoruz ve bu inancımızla
Anayasamızın da çoğunlukla kabul edileceğini düşünüyoruz.
Eğer, böyle bir çoğunlukla Anayasa kabul edilirse, hem yurt içindeki
bu menfi tutum içerisinde olanların ağızları kapanacak, dilleri tutulacak,
hem de Avrupalı dostlarımızdan bazılarının sesleri kesilecektir. Gerçi
bugüne kadar, biz, koparılan bunca fırtınalara ses vermedik. Doğru bildiğimiz
yolda yürüdük. "Filan ülke bunu diyormuş, falan ülke bunu diyormuş" diye
kendimizi bu gibi şeylere kaptırmadık. Ama, onların seslerinin de kesilmesi
lazım.
Şimdi biraz da Sayın Valinizden il’in problemleri hakkında bilgi alayım.
Ondan sonra da uçağımıza binip Ankara’ya dönelim.
Ben bu geceyi burada geçirmek istiyordum. Fakat, sabahleyin saat 10.00’da
Ankara’da bulunmak zorundayım. Onun için burada kalamıyorum. Başka bir
zaman gelip kalacağım. Eğer biraz daha konuşacak olursam, yarın radyo ve
televizyon konuşmasında sesim çıkmaz sonra, anlayamazsınız.
Hepinize, bu içten tezahüratınız ve samimiyetiniz için şahsım, Konsey
Üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına teşekkür ediyorum. Size mutlu yarınlar
diliyorum. Ve hepinize Allahaısmarladık diyorum. Sağolun...
|