Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
radyo ve televizyondan yaptığı son konuşma şöyle:
(5 Kasım 1982)
Yeni Anayasamızı tanıtmak üzere, sizlere ilk olarak 24 Ekim akşamı televizyondan
hitap etmiştim. O günden bu yana, memleketimizin doğusundan batısına; kuzeyinden
güneyine muhtelif illerimizden sizlere hitap ettim. Bu akşam, yeni Anayasamıza
ilişkin olarak, halkoylamasından önce, sizlerle son konuşmamı yapıyorum.
Aziz vatandaşlarım,
12 Eylül öncesinin ıstırabını, kalpleri bir tek kalp gibi birlikte atan
Türk Milleti, bütünüyle ve hep beraber yaşadığı gibi, her Türk vatandaşı
o feci, elemli ve kederli hayatı, bir de kendisi tek başına yaşamıştır.
Ya 12 Eylül öncesinin felaketlerinden şahsı veya aile fertleri bakımından
onun da hissesine bir felaket düşmüş, yahut muzdarip bir milletin ferdi
olarak, elem, keder, ümitsizlik, güvensizlik ve can korkusu içinde bir
"Milli ıstırabı" nefsinde duymuştur.
Şimdi 7 Kasım’da sandık başına giderek bu Anayasa için oy kullanacaktır.
Her biri ayrı ayrı, fevkalade değerli ve önemli olan bu vatandaş oylarının
sonucunda kendinizin, aile ve evlatlarınızın ve memleketimizin kaderini
tayin edeceksiniz...
Bunun ne kadar önemli ve kutsal bir görev olduğunu her Türk vatandaşının
ayrı ayrı bildiğinden ve vereceği oyun mes’uliyetini vicdanında hissetmekte
olduğundan şüphe edilemez.
Konuşmalarım boyunca, Anayasa ve memleketin geleceği üzerinde zihinlerinizde
oluşan bütün suallere cevap verdiğimi tahmin ediyorum. Fakat bilmenizi
isterim ki, zihinlerinizde uyanan ve bir kısmını benim cevaplandırdığım,
bir kısmına da kendiniz, gereken cevapları bulduğunuz sorularınızın. arasında,
bunların hepsini içine alan ve hepsini toparlayan, Türk varlığının geleceğini,
üzerinde yazılı bir tek kelimelik oylarınızla cevaplandıracağınız asıl
soru şudur:
Bu ülkenin 12 Eylül öncesine tekrar gelmesini istiyor muyuz? İstemiyor
muyuz?
Bütün sorular, bütün meseleler, işte bu bir tek soru içinde toparlanmakta.
Bu bir tek soru içinde çözülmektedir.
Eğer, 12 Eylül öncesine dönmeyi ve o felaketli günleri ve yılları tekrar
ve bu sefer belki de daha da feci bir şekilde ve kurtuluş ümitleri kaybedilmiş
bir surette yaşamayı istemiyorsak, öbür gün sandık başında beyaz oy kullanarak,
Anayasaya kabul diyecek ve böylece Anayasayı kabul edeceğiz..
7 Kasım günü, kabul ve tasvibinizle, bu Anayasa, bizzat Türk milletinin
kendi eliyle koyduğu bir Anayasa halini alacak, doğrudan doğruya sizlerin
kendi eseriniz, kendi iradenizin mahsulü olacaktır.
Bu Anayasanın bütün hükümleri, Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik
anlayışı içinde ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda yorumlanıp uygulanacaktır.
Bu Anayasanın bütün hükümleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet refahı,
maddi ve manevi mutluluğu ve çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde
yorumlanıp uygulanacaktır.
Bu Anayasanın bütün hükümleri, millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin
kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu, kimsenin, hürriyetçi demokrasi
ve onun icapları ile belirlenmiş olan hukuk düzeni dışına çıkmayacağı yönünde
yorumlanıp uygulanacaktır. Bu Anayasa ile, Devlet organları arasında 12
Eylül öncesi gördüğümüz çekişme ve çatışma sona ermektedir. Organlar arasında
üstünlük mücadelesi kesilmiştir. Üstünlük, yalnız Anayasada ve kanunlarda
aranacaktır.
Bu Anayasa, Türk milli menfaatlerini her şeyin üstünde tutar. Hiçbir
düşünce ve mülahaza, Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti
ve ülkesi ile bölünmezliği esasının karşısında himaye göremez. Hiçbir düşünce
ve mülahaza, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliğinin,
ilke ve inkılaplarının ve medeniyetçiliğinin karşısında, korunma isteyemez.
Kutsal din duyguları Devlet işlerine ve politikaya karıştırılamaz.
Bu Anayasa, temel hak ve hürriyetlerden, eşitlik ve sosyal adalet gereklerince
yararlanarak, milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde, onurlu bir
hayat sürdürmeyi, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirmeyi her Türk
vatandaşının doğuştan sahip olduğu bir hak olarak tanır.
Her vatandaşın, bir fert olarak, doğuştan sahip bulunduğu bu hakkın
yanı sıra, Türk vatandaşlarının bir bütün olarak sahip bulundukları bir
hak daha vardır ki, o da, birbirinin hak ve hürriyetine kesin saygı, karşılıklı
içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla, yurtta da, cihanda da sulh isteyerek,
huzurlu bir hayat talebidir... Sevgi ve kardeşlik duyguları, fertler arasında
kader birliği, hayat birliği ile gerçekleşebilir. Vatandaşlar, milli gurur
ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve
ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve milli hayatın her türlü tecellisinde
ortak olmalıdırlar. Hak ve hürriyetlere saygıyı, sevgi ve kardeşliği, huzur
içinde bir hayatı, ancak bu suretle temin edebilmek mümkündür. Hala bazı
vatandaşlarımızın zihinlerinde, bazı meseleler çözülmemiş olarak kalmış
olabilir. "Acaba Anayasanın şurası şöyle, burası böyle olsaydı daha iyi
olmaz mıydı ?" diye düşünebilirler.
Anayasanın ileride belirecek milli ihtiyaçlara göre değiştirilmesi elbette
mümkündür. Nitekim bu değişiklik işlemi için Anayasa metninde bir hüküm
yer almıştır.
Bu meseleler çözülür. Bütün soruların cevabı verilir. Daha güzel, daha
mutlu günler için gerekebilecek bütün çareler bulunur ve bütün tedbirler
alınır. Yeter ki, 12 Eylül öncesine bir daha dönülmesin... Yeter ki, 12
Eylül öncesi, kesinlikle tarihe karışabilsin ve yeni bir Devlet ve Hukuk
düzeni içinde, sadece, zaman zaman aklımıza gelebilecek bir acı hatıra
olarak kalsın...
Bunu sağlamak, sizlerin elinizdedir.
Sizler, bugün aziz Türk milletinin fertleri, yaşayan nesillerisiniz.
Fakat unutmayınız ki, Türk milleti, bugün yaşamakta olan Türk nesillerinden
ibaret değildir. Bu büyük millet, bu köklü millet binlerce yıldan beri
mevcuttur ve ebediyen yaşayacaktır.
Geçmiş Türk nesilleri, görevlerini gereği gibi yaptılar. Biz, bugün,
o geçmiş nesillerin sayesinde varız, onların sayesinde mevcut bulunuyoruz,
onların kanları, canları, hayatları ve emsalsiz fedakarlıkları sayesinde
yaşıyoruz.
O halde, şimdi bizlerin, yani yaşayan Türk nesillerinin de, gelecek
Türk nesillerine, "Türk milletinin müstakbel varlığına" karşı yerine
getireceğimiz borçlarımız vardır. Ecdadımız nasıl bizleri bugün yaşatabilmek
için, kendi kanlarını kendi canlarını tereddütsüz feda etmişlerse, bizim
de Türk milletinin genç kuşaklarına, gelecek nesillerine ve ebedi varlığına
karşı, aynı namus ve fedakarlık borcu içinde olduğumuzu bir an dahi hatırınızdan
çıkarmayınız.
İşte, Türk milletinin kaderini sandık başına gittiğinizde, bu borcun
vebal duygusu, ağır mesuliyeti ve idraki içinde tayin edeceğinizden eminim..
Hepimiz, gelip geçiciyiz... Kalacak ve yaşayacak olan ise yalnız Türk
milletidir... O halde sandık başında, bu milletin geleceğine karşı olan
borcumuzu yerine getirelim.
Biz, bundan bin yıl önce, bu aziz topraklara gelerek burayı yurt edinmiş
ve vatan yapmışızdır.
Atalarımız tarihin bilinen en eski devirlerinden beri nasıl daima kendi
bayrağı altında, kendi Devleti ile hür yaşamışsa, onların ahvadı olan bizler
de ebediyen vatan edindiğimiz bu kutsal topraklarda da daima, öylece hür
bir yaşam sürdürmek mecburiyetindeyiz.
Öz vatanımız olan, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi, sadece iki
büyük kıta arasında bir köprü değil, üç kıtanın düğümlendiği bir yerdir;
onların birleşme noktasıdır; üç kıtanın da kilididir. Onun içindir ki,
bu vatana sahipliği devam ettirmek kolay değildir. Batıdan doğuya, kuzeyden
güneye, doğudan batıya, şu üç kıtanın ifade ettiği alemlerin bütün hayat
damarları, bizim vatanımızdan geçer.
Bu sebepledir ki, bizim, kimsenin yurduna karşı gözümüz ve isteğimiz
olmadığı halde, Misak-ı Milli ile çizdiğimiz anavatan topraklarımız üzerinde,
çeşitli yönlerden gelen isteklerin, arzuların, hırsların, hala ardı arkası
kesilmemiştir.
Bizden önce birçok kavimler, şimdi Türkiye dediğimiz bu vatanı kendilerine
yurt edinmek, vatan yapmak istemişler, bunu denemişler, ama muvaffak olamamışlardır.
Biz muvaffak olduk. Fakat bunu gerçekleştirebilmek için bitmez, tükenmez
sonsuz fedakarlıklara katlandık. Bunu milli birliğimiz ve bütünlüğümüz
sayesinde başardık. Onun için, bundan sonra da bu vatanın ve milli varlığımızın
korunması, bizden sürekli fedakarlık ve uyanıklık isteyecektir.
Bizler, dünyanın ıssız bir köşesinde, unutulmuş bir kıtanın sakin bir
kıyısında yaşamıyoruz. Gücümüz ve kuvvetimizle, öyle bir noktada, öyle
bir yerde, bir mekan ve vatan tutmuşuz ki, milli birliğimizin bir parça
zayıfladığı herhangi bir anda sadece "Yaralanmakla" kalmayız, fakat bütün
milli varlığımızı topyekün kaybederiz. Düşmanlarımızın tek hedefinin Türklüğü
ortadan kaldırmak, milli varlığımıza son vermek ve haritadan silmek olduğu
daima hatırda tutulmalıdır.
Nitekim, Birinci Cihan Savaşı sonunda biz bu korkunç tehlikeyi yaşadık.
O savaşta mağlup olan müttefiklerimizden hiçbiri, bizim uğratılmak istenildiğimiz
akıbete düşürülmeye çalışılmadı. Fakat sıra bize gelince, düşmanlarımız
bizi sadece yenmiş olmakla kalmadılar, Türk varlığını ortadan kaldırmaya,
bizi tarihten silip çıkarmaya teşebbüs ettiler...
Bu sebepledir ki, milli birlik, milli bütünlük, milli beraberlik dediğimiz
zaman, bu kavramlar biz Türkler için, diğer herhangi bir millet hakkında
geçerli olabilenden çok daha yüksek, çok daha kutsal, çok daha hayati milli
değerleri ve milli mecburiyetleri ifade eder..
Türk milletinin var olması, onun milli bütün bağlarda, bütün değerlerde
ve milli dayanışmalarda, çok sağlam ve kuvvetli bulunması ile kaimdir...
Yurtta sulh cihanda sulh ilkesi içinde, hiçbir komşumuzun topraklarında,
yurdunda, varlığında ve menfaatlerinde gözümüz ve niyetlerimiz kesinlikle
yoktur. Fakat kendi milli varlığımızı muhafaza edebilmemiz, bizim, her
yönden çok güçlü olmamıza bağlıdır.
Dış düşmanlarımıza karşı kesinlikle çaydırıcı olabilmemizle kaimdir.
Ancak, unutmamalıyız ki, günümüzde dış tehlikeler, geçmişte olduğu gibi,
sadece düşmanın silahlı kuvvetlerinden ve silahlı tecavüzlerinden doğmuyor.
Çağımız, "Gizli Savaş" devrini yaşamaktadır. Düşman, hudutlardan saldırmıyor.
Hedefi olan toplumun içine nüfuz ederek, ayrılıkçı, bölücü, milli bağları
ve dayanışmaları tahrip edici ve milleti içinden parçalayıcı mihraklar
ve unsurlar halinde hedef - ülkenin, halkın ve Devletin içinde belirip
ortaya çıkıyor.
60 yıl önce eşsiz kahraman Atatürk’ün önderliğinde şanlı ve şerefli
bir İstiklal Savaşı sonucu, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, zaman
zaman Devletimize, ülkemize, milletimize karşı bu tür saldırılar ve birtakım
suikastler vuku bulmuştur. Fakat bunların en planlı, kökleri en derinlere
inen ve emsali görülmemiş derecede yaygın ve korkunç bir şekilde tecelli
edenine, milletimizi bir iç savaşın eşiğine getirenine ancak, 12 Eylül
öncesinde rastladık.
Atatürk milliyetçiliğinde ırk, dil, din, mezhep, köken ayırımı olmaksızın,
kendini samimiyetle Türk sayan, samimiyetle Türk olduğunu söyleyen her
vatandaşımız, "Türk" addedildiği halde, asırlarca görülmemiş bir bölücülüğün
tohumları, vatandaşlar arasına atılarak, bu aziz milletin evlatları birbirini
kırmağa yöneltildi.
Misak-ı Milli sınırları ile çevrilmiş ve öz be öz Türk vatanı olan bu
ülke, bölünerek "Kurtarılmış bölgeler", müstakbel kukla Devletler için
mıntıkalar, araziler belirlenmeye girişildi.
Kamu görevlileri "Ayrıcalıkçılığa ve bölücülüğe" düşürülerek kamu hizmetlerinin
bütünlüğü parçalandı. Sokaklarda, polis, polisi kovaladı. Öğretmenler bölündü,
okullar, öğrenci yurtları, üniversiteler bölündü. Memurlar bölündü. Devlet
daireleri, kamu kurumları, birbirine düşman ellerce parsellendi.
Sınıf kavgası tahrik edilerek çalışma barışı ortadan kaldırıldı. Bir
kısım işçi vatandaşlarımıza, çalıştıkları ve ekmeklerini çıkardıkları iş
yerleri ve tezgahlar, makineler, tesisler tahrip ettirildi.
Anarşi teröre dönüştü. Memlekette can ve mal emniyeti kalmadı... Bütün
bunlar yetmiyormuş gibi memleketin kaderi kendilerinin ellerine teslim
edilmiş siyasetçiler, sonunun nereye varacağını bir an dahi düşünmedikleri
kısır çekişmelerle, Devleti büsbütün aciz ve işlemez hale getirdiler.
Bu gidişin, ne zaman, nerede, hangi sebep ve mucize ile iyiye dönebileceği
hususunda hiçbir vatandaşta ümit kalmadı...
Mesela, ne olur, nasıl olur, ne zaman ve hangi sebeple olabilir de,
bu gidiş, bir iç savaş yerine, acaba "Hayırlı bir yöne" dönebilirdi?
Bugün, aradan iki yıl geçti. Bütün vatandaşlarıma soruyorum Eğer 12
Eylül Harekatı olmasaydı, onun yerine acaba ne olur, nasıl olur, kimin
tarafından olur da memleket kısa bir süre içinde bu korkunç iç savaşın
kenarından kurtarılıp da selamete ulaştırılabilirdi? Bu, nasıl, hangi vasıta
ve suretle olurdu? Bunu soruyorum. Bu sorudan kaçınılmaz... Bunu şimdi
ben sormasam bir gün tarih mutlaka soracaktır.
Şimdi el altından propagandalarla, fısıltılarla, türlü saçma sapan mazeretler
ileri sürenlere, çocukların bile inanmayacakları izahlarla kendilerini
tarihin pençesinden kurtarmaya çalışanlara yarın, Türk milleti ve Türk
tarihi ilk fırsatta bu suali soracaktır: "Memleket korkunç ve kanlı bir
iç savaşa hızla giderken, sizler, kısır çekişmeler içinde, en basit görevlerinizi
bile yerine getiremiyordunuz... Yasama organını çalışamaz hale sokmuştunuz...
Anarşi ve terörü kesin şekilde bastıracak, yok edecek hiçbir kararı alamıyor,
hiçbir kanunu çıkaramıyor, aylar ve aylarca türlü parlamento oyunları içinde,
Devlete bir Cumhurbaşkanı bile seçemiyordunuz... Acaba ne bekliyordunuz?
Ne umuyordunuz?... Hangi mucizenin meydana geleceğini ve neye dayanarak
memleketin bu iç savaş eşiğinden dönerek selamet ve kurtuluş yoluna gideceğini
zannediyordunuz.
O ahval içinde eğer, memleketi bölünmekten, parçalanmaktan ve milleti
kanlı bir iç savaştan alıkoyacak ve çevirecek, Devleti yıkılmaktan kurtaracak
olan, şayet bir türlü içinize sindiremediğiniz şekilde gene Türk Silahlı
Kuvvetleri değil idiyse, acaba kimdi, neydi ve nerede idi ?"
Ama şimdi bu sorumlu siyasi kadro, el altından türlü propagandalar sürdürmektedir.
Anayasaya ret oyu verilmesi için sinsi kampanyalar açmışlardır. Hukuka,
adalete ve demokrasiye olan inanç ve saygımız nedeni ile kendilerine gösterdiğimiz
hoşgörüyü insafsızca sömürmektedirler.
Sinsice neler neler söylemiyorlar sevgili vatandaşlarım.
Atatürk’ün gözlerinin renginin mavi olup, mavi baktığından tutun da
denizin mavi sularında serinleyen, gökyüzünün maviliklerinde huzura kavuşulacağına
kadar mavi rengi ima ederek güya parlak buluşları ile "Ret" oyunu telkine
yeltenmektedirler.
Bu arada bazı usta hainler, askeri yönetimin başarısını bir koz olarak
kullanıp gayelerine ulaşabilmek için bakın ne diyorlar: "Asayiş ve huzuru
sağlayan askeri yönetimin kalmasını istiyorsanız Anayasaya hayır deyin.
0 zaman askerler daha. uzun süre yönetimde kalırlar, böylece milletçe uzun
süre güven içerisinde yaşamış oluruz".
Böyle söyleyenlerin gayelerinin Silahlı Kuvvetleri uzun süre politikaya
bulaştırmak, yıpratmak ve memleketin son dayanağı olan bu gücü de ortadan
kaldırarak hedeflerine ulaşmak olduğu bütün vatandaşlarımca takdir edilecektir.
Aziz Vatandaşlarım,
Sizlere gelip, kulaklarınıza eğilip, Anayasaya mavi oy, ret oyu vermenizi
söyleyenlerin yakasından tutunuz ve sorunuz : "Peki, bu Anayasa reddedilirse
ne olacak ?"
Menfi propaganda yapanlara mutlaka sorunuz : "Bu Anayasa kabul edilmezse
kendileri acaba ne yapabileceklerini sanmaktadırlar".
Bu soruyu mutlaka sorunuz ve buna ısrarla cevap isteyiniz.
Size "Memleketi biz kurtarırız" mı diyeceklerdir? "Sizlerin ellerinize
teslim edilmesini istiyorsunuz. Bu husustaki iddianız, hak ve talebiniz,
Devleti çökertmek ve memleketi batırmaktaki becerinizden mi ileri geliyor?"
deyiniz.
Onlara sorunuz : "Yüksek bir siyasi yönetim tecrübesinden, yönetim kabiliyetinden
mi bahsediyorsunuz? Tecrübeniz, memleketi batırmak ve marifet ve kabiliyetiniz
de, memleketin iç savaşa sürüklenişini seyretmek miydi ?" deyiniz...
Aziz Vatandaşlarım,
Ekonomik sıkıntılardan tamamen kurtulmak için de, memlekette anarşinin,
terörün, bölücülüğün kökünü kazımak için de milletçe ve Devletçe çok kuvvetli
olmaya mecburuz..
Bize bu kuvveti evvela milli birlik ve beraberliğimiz, sonra da, kabul
ve tasvibinize sunduğumuz bu Anayasa verecektir. Kuvvetli olduğumuz müddetçe
ekonomik sıkıntılarımızın da, anarşi ve terörün de üstesinden geliriz.
Fakat bilinmelidir ki, bu iki tür meselemiz de tıpkı her insanın bünyesinde
mevcut mikroplar gibidir.
Bünye kuvvetli olduğu zaman, o mikroplar uyur halde kalırlar, faaliyete
geçemezler, tesirlerini gösteremez, bünyeyi kemiremez ve onu yatağa düşüremezler.
Ancak, gene, aynen insan bünyesinde olduğu gibi, bünye zayıf düşerse, sağlık
şu veya bu sebeple haleldar olursa, mikroplara karşı muafiyet ve mukavemet
azalır. O zaman sağlıklı bir insan, kendi sağlığını tahrip eden hastalıklara
kendisi bile şaşar: "Bende bu rahatsızlıkların, bu hastalıkların hiçbiri
yoktu. Şimdi nereden geliyor bunlar?" der.
Milletlerin bünyeleri de aynen böyledir. Milli bünye güçlü ve kuvvetli
olduğu zaman kötülük mikropları, bu bünyede tahribat yapamazlar. Harekete
geçemezler, bünyeyi kemiremezler.
İktisadi krizler ve çalkantılar, bütün dünya ülkelerini tesiri altına
almıştır. Bugün, bu sarsıntılara tabi olmayan bir tek ülke yoktur.
Radyolardan, televizyondan, basından takip ediyorsunuz, anarşi ve terör
de her memlekette mevcuttur ve değişik şekil ve derecelerde hükmünü yürütebilmektedir.
Görüyoruz ki ancak, kuvvetli milli bünyeler, bunlara karşı durabiliyorlar.
Kuvvetli milli bünyelere dayanan devletler, gerek ekonomik kriz ve sarsıntılara,
gerek anarşi ve teröre karşı koyarak, onların tesirlerini ortadan kaldırabiliyor,
onların milli bünyelerindeki tahribatını önlüyor veya asgariye indirebiliyorlar.
İşte böyle, güçlü bir milli bünyeye ve buna dayanacak güçlü bir milli
Devlete sahip olmak mecburiyetindeyiz.
Türk milleti en güç ve tehlikeli anlarda, üstün vatan sevgisi ve sağduyusu
ile ve milli birlik ve beraberlik içerisinde en doğru yolu bularak benliğini
ve bütünlüğünü korumasını bilmiştir. Güven dolu mutlu yarınlarımızın en
sağlam teminatı budur. Bizim vatan sevgimiz ve sağduyumuzla tasvibinize
sunduğumuz Anayasa üzerinde çok düşündük, çok çalıştık. Çok göz nuru döktük.
Bu Anayasanın memleketimize "Sağlam bir demokratik rejim" getireceğine,
vatandaşlarımızı her türlü hak ve hürriyet içinde mutlu kılacağına, Türkiye
Cumhuriyetini gerektiği gibi güçlendireceğine inanıyorum.
24 Ekim akşamı, sizlere ilk hitabımda söylediğim gibi ben, bu Anayasaya
kefil oluyorum. Bunu tasvip etmenizi, Devlet ve memleketimizin geleceği
ve evlatlarımızın, Türk milletinin istikbali için sizlerden istiyorum.
Bütün vatandaşlarıma saygı ve sevgiler sunuyorum.
|