Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı"nı
başlattığı radyo-televizyon konuşması şöyle:
(24 Ekim 1982)
Aziz Yurttaşlarım,
12 Eylül 1980 günü sizlere hitap ettiğimden bu yana iki yılı geride
bırakmış, üçüncü yıla girmiş bulunuyoruz. Bu süre içinde çeşitli yer ve
zamanlarda açıkladığım "Demokratik parlamenter düzene geçiş" takvimindeki
aşamaları, tespit ettiğimiz tarihlerden de önce gerçekleştirdiğimizi gördünüz.
Ne vaad etmiş isek hepsi teker teker yerine getirilmiştir. Şimdi de halkoyuna
sunulacak yeni Anayasa ile aziz milletimizin huzurunda bulunuyoruz. Bu
Anayasanın Türk milleti tarafından kabul ve tasvibini müteakip, yeni partiler
kanunu hazırlanacak ve böylece memleketimizde tekrar siyasi partiler teşekkül
etmiş olacaktır. Hemen arkasından çıkarılacak yeni seçim kanunu ile de
1983 yılının sonbaharında veya 1984 ilkbaharında genel seçimlere gidilerek,
Türkiye Büyük Millet Meclisi teşekkül edecek ve bu suretle milletimizin
hayatında, yeni bir demokrasi dönemi başlayacaktır.
İki yıl önce 12 Eylül 1980 günü sizlere bu mikrofon ve ekrandan söylediklerim,
hiç şüphesiz, hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Gerek o konuşmamda,
gerek ondan sonraki basın toplantısı ve yurt gezilerimdeki konuşmalarımda,
millet ve memleketimiz için ne kadar korkunç bir gelecek hazırlandığını,
iktidar boşluğu yaratılarak Türk Devletinin ne kadar vahim bir hayati tehlike
ile karşı karşıya bırakıldığını izah etmiştim. Vatansever her Türk, göz
göre göre içine düşülmüş bulunan o kan ve ateş deryasından yegane çıkış
ve kurtuluş ümidini, Türk Silahlı Kuvvetlerinin harekete geçmesinde aramıştı.
12 Eylül öncesinde, zamanın iktidarlarını bu konuda uyardık ve korkunç
gidişi her vesile ile tekrarladık. Uyarılarımız, zamanın Cumhurbaşkanına
27 Aralık 1979'da benim ve Kuvvet Komutanı arkadaşlarımla, Jandarma Genel
Komutanının imzasını taşıyan bir muhtıranın verilmesi ile doruğuna ulaştı.
Fakat bu uyarının bile Devlet ve memleketin kaderini elinde tutanlar üzerinde
en küçük bir etkisi görülmedi. Bilakis memlekette anarşi ve terör gittikçe
yaygınlaştı ve yoğunlaştı. Nihayet bu tehlikeli ve korkunç durum o noktaya
geldi ki; vatandaşlarımız, bizim, yani Silahlı Kuvvetlerin duruma müdahalede
geç kaldığını bile açık açık yazıp söylemeğe başladılar.
Hepinizin çok
iyi bildiği gibi her gün ortalama yirmi vatandaşımız anarşik olay ve terör
hareketleri yüzünden hayatını kaybediyordu. Verdiğimiz kurbanların sayısı
çoktan beş bini aşmış, yaralanan ve sakat kalanlar ise onbeş bine ulaşmıştı.
Hayat felce uğramış, vatandaşın can ve mal güvenliği tamamen ortadan kalkmıştı.
Başta Parlamento olmak üzere Devlet organları çalışamaz bir hale gelmişti.
Devlet altı aydır Cumhurbaşkansız kalmış, ne zaman seçileceği de belirsiz
idi. Siyası partiler ise hala kısır bir çekişme içerisinde, sen-ben kavgası
ile çok kıymetli ve sayılı günleri heba etmekte idi. ideolojik sebeplerle,
vatan topraklarını parçalamak ve Türk Milletini mezhep ve türlü kışkırtmalarla
birbirine kırdırmak hesaplarıyla, Devletimiz Cumhuriyet tarihinin en büyük
ve en hain suikastına uğramak üzereydi.
12 Eylül Hareketinin hangi sebepler ve ne gibi şartlar içerisinde bir
mecburiyet halini aldığı bir an bile unutulmamalıdır. Zira geçmiş unutulursa,
bugünü yeterince anlamak mümkün olamaz. Geçmişten, tarihten ibret alınmazsa,
geçmişin derslerinden yararlanılamazsa, geleceği düzenlemek imkanı da bulunamaz.
Tarih iyi bilinmeli ve ondan ibret alınmalıdır. Tarihten ibret alınmazsa,
o tarih elbette tekerrür eder. Geçmişin tekrarlanmamasını, tarihin tekerrür
etmemesini isteyenler, geçmişten, tarihten ders ve ibret almağa mecburdurlar.
Aksi halde tarihin ve onun tekerrürünün elinden kurtuluş yoktur.
Fakat, maalesef öyle gözüküyor ki, içimizden bazıları, 12 Eylül öncesinin
felaketlerini unutmuş görünüyorlar.
Evet sevgili vatandaşlarım, bazıları, bugünün sulh ve sükun, nizam ve
asayiş ortamı içinde, huzura kavuştuklarından beri, 12 Eylül öncesini unutmuş
gibidirler. Bunların bir kısmı, herhalde hafızalarının zayıf olması yahut
12 Eylül öncesinde bizzat bir felakete uğramamış bulunmaları sebebiyle
"Geçmişi" unutmuşlardır. Gene bunların bir kısmı, memleket tekrar bir kan
ve ateş deryasına düşse bile Türk Silahlı Kuvvetlerinin nasıl olsa, memleketi
bir kere daha o felaketten kurtaracağına güvenerek, Devlet ve toplum hayatında
tarihin tekerrür etmesini önlemek için almağa çalıştığımız tedbirleri,
kendi kişisel yahut zümre çıkarları doğrultusuna yöneltmeğe uğraşmaktadırlar.
Bazıları da, Türk vatandaşlarına, 12 Eylül öncesinde yaşadığı cehennem
hayatını ve çektiği elem ve kederleri, içine düştüğü çırpınış ve ümitsizliği
unutturmak suretiyle, Devletin, millet ve memleketin geleceği için almağa
çalıştığımız ve tarihin tekerrürünü önleyecek tedbirleri, vatandaşlarımızın
gözünden düşürmeğe çalışmaktadırlar ki, Türkiye'yi yeniden aynı noktaya
getirsinler.
Fakat siz, aziz vatandaşlarım, sizler!.. O geçmiş, kanlı, ateşli, ölümlü,
ıstıraplı, üzüntü ve ümitsizliklerle dolu, can korkusu altında ve "Memleket
elden gidiyor" çırpınışlarıyla, eviniz, evlatlarınız, kendiniz ve vatanınız
için endişe ve korkular içinde yaşadığınız o kara günleri eğer bir daha
yaşamak istemiyorsanız, geçmiş zamanın sebeplerini unutmamalısınız.
O kara günleri, o kan ve ateş içindeki günleri unutmayınız ki, o günler
bir daha yaşanmasın. O ümitsizliklerle dolu felaketli günleri, o her gün
bombaların, silahların patladığı, kahvelerin, lokantaların, bankaların,
sokakların, evlerin makineli tüfeklerle tarandığı, o her gün ortalama 20
anarşi kurbanının cenazesinin kaldırıldığı günleri unutmayınız ki, o günlere
karşı tedbir bulunabilsin ve o günler bir daha geri gelmesin.
Aziz Vatandaşlarım,
Kanunen, Türk Silahlı Kuvvetlerinin birinci vazifesi, Türk Yurdunu ve
Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.
Ancak son 12 Eylül Harekatı da dahil olmak üzere, Silahlı Kuvvetlerimizin
görevi sadece kardeş kavgalarını önlemek veya ülkenin ve milletin bütünlüğüne
yahut düpedüz Devletin varlığına yönelen hayati tehlikeyi ortadan kaldırmakla
sona ermemiştir. Devlete yeni bir Anayasa vermek, veya mevcut Anayasada
esaslı bir takım değişikliklerin yapılmasını istemek mecburiyeti, geçmişte
de doğmuştur. Nitekim şimdi de, 1961'de meydana getirilen Anayasanın 1971
sonlarında Silahlı Kuvvetlerin de temennileriyle gerçekleştirilen fakat
bir takım oyunlarla tam olarak yapılamayan değişikliklere rağmen bir türlü
başarılı olamadığı görülmüş ve 1961 Anayasasının ortadan kaldırılmasına
ve yeni bir Anayasanın meydana getirilmesine kesin ihtiyaç hissedilmiştir.
Aslında, bir Anayasanın yaşama gücünü, herşeyden önce onu yorumlayacak
ve uygulayacak olanların tutum ve anlayışlarında bulacağı doğrudur. Hatta
yeryüzünde demokrasinin beşiği sayılan fakat yazılı Anayasası bile bulunmayan
büyük bir ülke bile vardır. Ve o ülkede, yazılı olmayan o Anayasanın hukuk
kitaplarında derlenmiş bulunan esaslarını, hiç kimse anlamından ve amacından
saptırmağa yeltenmediği halde, pek ayrıntılı olarak ve son derece dikkatle
kaleme alınmış yazılı Anayasaların sık sık amaçlarından saptırıldığı ve
kurallarının çiğnendiği yahut hükümlerinin kötüye kullanılmış olduğu ülkeler
de vardır ve hatta daha da çoktur. Bununla beraber, geçirdiği siyasi hayatın
ve tecrübelerin bizimki gibi, yazılı bir Anayasaya mutlak surette ihtiyaç
hissettirdiği bir ülkede, "Her iş insanın kendisinden başlar ve gene kendisinde
biter" diyerek, Anayasa meselesini bir tarafa bırakmak imkanı yoktur. özellikle,
hür demokratik rejimi, başka bazı ülkelere göre yeni kurmuş sayılan ülkemizde,
yaşanan tecrübelerden ders almamak ve Anayasaların nerelerden ve hangi
noktalardan açık vermekte ve aksamakta olduğunu tespit ettikten sonra,
daha iyi, daha mükemmel ve milli bünyeye daha uygun bir Anayasa arayışının
peşini bırakmak, şüphesiz mümkün değildir.
Geçirilen acı tecrübelerin ışığında Anayasadaki nelerin hangi aksaklıktan
ve milli bünyeye hangi noktada uyumsuzluktan ileri geldiği, şüphesiz aranarak
tespit edilmelidir. Cumhuriyetimizin bizzat Atatürk tarafından konulmuş
temel özellikleri, en önde gelen nitelikleri, Anayasada açıkça ve bilerek
veya bilinmeyerek meydana gelecek her türlü yanlış anlamaya mani olacak
surette ifade edilmelidir. Milletimiz, Cumhuriyet ile birlikte siyasi ve
hukuki hayat tarzı olarak "Hür demokratik rejimi" seçmiştir. Bu rejimin
Anayasadaki ifadesi tam mıdır? Esasları açık seçik biçimde konulmuş mudur?
Hür demokratik rejim için gerekli devlet düzeni, Anayasada icabettiği şekilde
tespit edilmiş midir? Hür demokratik rejim için varlıkları şart olan Devlet
organları, sağlam ve dayanıklı bir biçimde kurulmuş ve bunların bir taraftan
kendi görev ve yetkileri, diğer taraftan birbirleriyle ilişkileri olumlu
ve verimli bir Devlet faaliyetine uygun surette düzenlenmiş midir? Fertlerin
doğuştan sahip bulundukları bir takım temel hak ve hürriyetler ile, Devletin
idaresine katılma yolundaki siyasi hakları ve gerçekleştirilmesini azami
imkanlar dahilinde Devletten bekleyecekleri sosyal haklar ve münasebetler,
uygun bir biçimde tanzim edilmiş midir?
Hiç şüphesiz bir Anayasada göz önünde tutulması gereken ilk hedefler,
ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü, Devletin güçlü varlığı ve fertlerin
mutluluğudur. Bizim nazarımızda bir Anayasa ülkenin ve milletin bütünlüğünü,
Devletin varlığını ve gücünü, vatandaşların azami mutluluğunu gerçekleştirmeğe
elverdiği ölçüde başarılıdır. Fakat bu böyle olmayıp da, Anayasa, ancak
bir kısım vatandaşların işine geliyorsa, bazı hürriyetler, vatandaşların
ancak bir kesimi için gerçekleşip diğer kesimler bundan yeterince yararlanamıyorsa,
türlü açık kapılardan geçilerek Anayasanın öngördüğü ilkeler zümreler lehine
çiğneniyor veya ihmal edilebiliyorsa, Anayasanın Devlet için tespit ettiği
nitelikler mahiyet ve maksatlarından saptırılabiliyorsa, Anayasanın kurduğu
Devlet organları birbiriyle çekişiyor ve bunların görevleri birbirine karışarak
memleket ve vatandaş bunun ıstırabını yaşıyorsa, o Anayasaya iyi bir Anayasa
demek mümkün değildir.
Yönetenlerden ve yönetilenlerden milletçe beklediklerimizin yerine getirilebilmesi
için, evvela Anayasamızı bünyemize uydurmalı ve onun kötüye yorumlanıp
kötü uygulanmasını önleyecek bütün tedbirleri almalıyız.
Üzülerek söylemek mecburiyetindeyiz ki, 12 Eylül öncesinde, memleketimizin
kaderini nöbetleşe eline alan veya bu kaderin tayinine katılan siyasi partilerimiz,
zamanın Anayasasındaki bazı aksaklıkları gördükleri halde, elbirliği ederek
bunları giderememişlerdir. Anayasayı memleketin gerçek ihtiyaçlarına uygun,
hürriyetleri kötüye kullandırıcı değil bilakis herkesi aynı hürriyetlerden
eşitlikle yararlandırıcı; Devleti güçsüz bırakıcı değil, halkın mutluluğu
namına bilakis güçlendirici çareler üzerinde görüş birliğine varamamışlardır.
Daha açıkçası, 1961 Anayasasının aksaklıklarını ve boşluklarını, bu Anayasanın,
amaçlarından saptırılarak kötüye yorumlanan ve uygulanan birçok esaslarını,
birbirlerine karşı "Muhalefet konuları" olarak istismar etmeyi tercih etmişlerdir.
1961 Anayasası 12 Mart döneminde Silahlı Kuvvetlerin temennileri doğrultusunda
hemen hemen üçte bir ölçüde değişikliğe uğramış iken, siyasi partilerin,
bu dönem dışında ve kendi aralarında mutabık kalarak yaptıkları Anayasa
değişiklikleri ancak 5 maddeye inhisar edebilmiş, bunların ikisi siyasi
af, biri orman suçlarının affı ve gene, ikisi de, seçim ertelenmesi gibi
usul ve şekil değişikliklerinden öteye geçememiştir.
Siyasi partiler, artık açıkça zaruret ve mecburiyet haline gelen asgari
bir Anayasa değişikliği üzerinde dahi hiçbir zaman kendi aralarında anlaşamamışlardır.
Hatta 12 Mart döneminde gerçekleştirilmesi mümkün olabilmiş Anayasa değişiklikleri
bile neticede verimsiz ve işlemez bir hale getirilmiş, bu değişikliklerin
hiçbirinden, Devlet ve memleket namına olumlu hiçbir sonuç alınabilmesine
imkan bırakılmamıştır.
İşte bu sebepledir ki, 12 Eylül Harekatını gerçekleştiren Türk Silahlı
Kuvvetleri, memleketi 12 Eylül öncesi ortamına sürükleyen sebepler arasında
görmekte bulunduğu Anayasa meselesini, kökünden ele almak mecburiyetinin
idrakı içinde işbaşına gelmiştir. Zira bilinmelidir ki, Silahlı Kuvvetlerimizin
asli görevi olan "Türkiye Cumhuriyetini Kollamak ve Korumak" ancak felaketlerden
sonra, yani sadece iş işten geçtikten sonra ifa olunacak bir zabıta görevi
telakki edilemez.
Türkiye Cumhuriyeti, bugünkü Türk Devleti demektir. Bu Devlet, ülke
ve milletiyle, Anayasası ve rejimiyle, 12 Eylül Harekatının vuku tarihinde,
son 30 yıl içinde üç defa hayati tehlike karşısında kalmış ve hele üçüncü
ve son tehlike hepsinden de vahim olmuştur. Bu durumda Silahlı Kuvvetlerimizin
görevi, memleketin üzerine çökmekte olan felaketi bertaraf ettikten sonra,
artık dördüncü bir müdahaleye ihtiyaç ve mecburiyet bırakmayacak bütün
tedbirleri de alıp tamamlamaktır. işte bu yönde, tedbirlerin en önemli
olanlarını, şimdi bir Anayasa metni halinde aziz milletimizin tasvibine
sunmaktayız.
Gereken tedbirleri vaktiyle kendileri alabilmek gücünde olmayanlar,
şimdi kalkıp da, "Tedbir bizim işimizdir. Silahlı Kuvvetler gelir, memleketi
içine düşürdüğümüz durumdan kurtarır ve çekilip kışlasına döner. Memleket
tekrar tutuşurmuş, tutuşmazmış, o bizim bileceğimiz iştir. Anayasa hazırlamak,
Devletin ve milletin geleceğini düşünmek yalnız bize düşer, başkasını ilgilendirmez"
diyemezler.
Böyle bir fikri, bu yolda bir iddiayı mantık ve izan sahibi hiç kimse
kabul edemez.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin asli görevi, Türkiye Cumhuriyetini kollamak
ve korumak olunca da, Türk milletinin bağrından çıkan ve onun ayrılmaz
bir parçası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin 30 yılda üç defa müdahale mecburiyetini
müteakip, memleketin geleceği meselesini de düşünmesi ve bu meseleyi bütün
vatanseverliği ve ciddiyet, dikkat ve özeniyle ele alması bir zarurettir.
Hiç şüphe yoktur ki, şimdiye kadar ispatlandığı ve bu sefer de, aziz
vatandaşlarımızın gözleri önünde ispatlanmakta olduğu gibi esas en çoğu
ile kışlasında olan Silahlı Kuvvetlerimiz tümü ile kışlalarına döneceklerdir.
Fakat, ülkenin, Devletin, rejimin, vatan ve millet bütünlüğünün bundan
sonra artık bir "Dördüncü müdahaleye" asla ihtiyaç ve mecburiyet göstermeyeceğini
sağlama bağladıktan sonra dönecektir.
Türkiye Cumhuriyetini, gerçekçi bir anlayışla kollamak ve korumak gibi
kutsal bir görevin de ancak bu suretle yerine getirilmiş sayılacağı hususunda
aziz milletimizin, bizim düşünce ve kararımızı paylaşacağından ve Türk
Silahlı Kuvvetlerinin asli görevinin manasını bu suretle yorumlayacağından
ve tasvip edeceğinden emin bulunuyoruz.
Danışma Meclisi ile birlikte hazırlayıp aziz milletimizin kabul ve tasvibine
sunduğumuz yeni Anayasamızı eline alacak olan her Türk vatandaşının, bu
Anayasaya evet demek için kendi kendisine şu soruları soracağını biliyorum:
Devletimiz bu Anayasa ile güçleniyor mu? Bu Anayasa Devlete kuvvet,
memlekete huzur ve sükun getirecek mi? Evlatlarımız okullarına can korkusu
olmaksızın gidip gelebilecekler mi? Evlatlarımız okullarında huzur ve sükun
içinde eğitim - öğretim görebilecekler, derslerine çalışabilecekler mi?
Bizler bürolarımızda, dükkanlarımızda, tezgahlarımızda, işyerlerimizde,
Devletin, kanunların, nizamların himayesinde, ekmek paramızı kazanabilmek
için rahat ve huzur içinde çalışabilecek miyiz? Evlerimizden işyerlerimize
gelip giderken bizi gene kurşunlayanlar, yaylım ateşine tutanlar çıkacak
mı, çıkamayacak mı? Akşamları evlerimizin penceresinde bir kurşuna hedef
olmadan korkusuz oturabilecek miyiz? Geceleri yatağımızda anarşistler kapımızı
kırmadan, evimizi basmadan, bombalamadan uyku uyuyabilecek miyiz? ülke
ekonomisinde büyük yeri olan fabrikalarımız, işletmelerimiz işgal ve tahrip
korkusu olmadan verimli çalışabilecekler mi?
Vatandaşlarımız soracaklardır : Aramızda mezhep kışkırtıcılığı olmadan,
ayni ve tek olan Allah’a inanmış Müslümanlar olarak, mezheplerimiz her
ne olursa olsun, tam bir İslam kardeşliği içinde yaşayabilecek miyiz? Dinimiz,
diyanetimiz, ibadet ve ayinlerimizi yerine getirebilecek miyiz? Yoksa bizi
hala mezhep ayrılığıyla kınayanlar, birbirimize düşürüp kırdıranlar, bu
türlü melanetler için gene zemin ve fırsat bulabilecekler mi?
Vatandaşlarımız yine soracaklardır : Binlerce yıllık milletimizin bütünlüğü
korunacak mı? Yoksa milletimiz sınıf, zümre gibi ayrımlarla böldürüp birbirine
düşman edilebilecek mi? Bin yıllık vatanımızın bütünlüğü korunacak mı?
Yoksa bize hayat ve ekmek veren yurdumuzu bölüp parçalayarak yeni Devletler,
beylikler, "Kurtarılmış bölgeler" kurmağa kalkanlar çıkacak mı? Vatanımızı
düşmanlarımıza peşkeş çekmek için bölüp, parçalayıp bizi evsiz, topraksız,
yurtsuz bırakmak için köylerimizi basanlar, kasabalarımızı yakanlar, şehirlerde
mahalle ve sokaklarımızı bombalayanlar, evlerimizi kurşunlayanlar çıkacak
mı? Devlet gücünün bile girmeğe cesaret edemediği kurtarılmış sokaklar,
kurtarılmış mahalleler, kurtarılmış şehirler yine olacak mı? Her Allahın
günü fidan gibi delikanlılarımız, evlatlarımız, kardeş kavgaları içinde,
ellerine verilmiş türlü silahlarla birbirlerini vuracak, kan revan içinde
birbirlerinin canına kastedecekler mi? İleride yine bir zaman gelecek,
her gün 20 - 30 anarşi ve terör kurbanı delikanlılarımızın cenaze namazını
kılacak mıyız?
Ve nihayet vatandaşlarımız soracaklardır : Düzen ve huzuru iç ve - dış
düşmanlarımızla bozulmuş bir toplumda ekonomik düzenin de temelinden sarsılıp,
yokluğun, aşırı pahalılığın ve enflasyon canavarının yeniden canlandığını
görecek miyiz?
Vatandaşlarımızın en başta soracakları elbette bunlar olacaktır...
Şu Anayasa metnini eline aldığı ve sandık başında ona oy vermeğe gittiği
gün, her bir vatandaşımızın, yerden göğe haklı olarak, kendi kendisine
ve gıyabımızda da bize soracağı ilk sualler şüphesiz ki, bunlar olacaktır
ve olmalıdır da...
Ben bu suallere, güvençle, inançla şöyle cevap veriyorum:
Aziz vatandaşlarım; sizler titiz ve dikkatli olur ve bu Anayasayı korursanız,
Anayasanın çıkarılmasını emrettiği kanunların çıkarılıp çıkarılmadığını
takip ederseniz, bu Anayasa ile kurulacak Devlet ve Hükümetlerinize vatan
ve millet sevgisiyle destek olursanız, bir daha 12 Eylül öncesindeki o
felaketli günleri yaşamayacaksınız.
Bu Anayasa pek çok haksız, yersiz ve insafsız tenkitlere hedef olmakta,
beri taraftan da vatandaşın zihnini çelmek için bazı çevrelerce elden gelen
bütün gayret gösterilmektedir. Kendi mesleğinizle ilgili bir iki yerini
beğenmemiş olabilirsiniz. Ancak onun niye öyle yapıldığını iyi değerlendirirseniz
doğruyu bulursunuz. 177 maddesi bulunan bir Anayasada birkaç maddeyi beğenmeyip,
Anayasanın tümüne hayır demenin doğru bir hareket tarzı olmadığını takdir
edersiniz.
Ben, sizlerin vatan ve millet sevginize güvenerek, Devlete bağlılığınıza,
Cumhuriyete sadakatinize güvenerek, bu Anayasaya kefalet ediyorum, kefil
oluyorum. Kışkırtmalara, zihin bozucu, fikir çelici maksatlı ve yanlış
telkinIere kulaklarınızı tıkayınız.
Bu Anayasaya karşı, daha onun esasları ve hükümleri açıklanmadan önce
dahi bir karşı propaganda kampanyası açıldığı gibi, şahit olduğunuz üzere,
17 Temmuz günü, Anayasa ön - tasarısı metninin Danışma Meclisi Anayasa
Komisyonunca açıklanmasını müteakip ve 3 - 4 saat bile geçmeden başlatılmış
bir muhalefet kampanyası da görülmüştür. Ön- tasarıyı okumadan, anlamadan,
hükümlerinin birbirleriyle bağlantısını ve sebeplerini bile kavramağa vakit
bulamadan başlatılmış bir kampanya... Anayasa Komisyonu, Danışma Meclisini
ve hatta bizi sindirmek ve yıldırmak üzere açılmış bir kampanya...
Bu muhalefet propagandasının sebeplerini çeşitli gruplara ve zümrelere
göre şu suretle tasnif edebiliriz:
Bazıları, bu Anayasayı halkın gözünde küçük düşürmek ve neticede halk
oylamasında reddettirmek suretiyle, 12 Eylül Hareketinin meşruiyetini de
reddettirmek ve Türk Silahlı Kuvvetlerini sanki bozguna uğratarak akıllarınca
memleketi sahipsiz bıraktırmaya çalışmaktadırlar. Eğer muvaffak olurlarsa,
sahipsiz kalacak zannettikleri bu memleketi akıllarınca bölüp parçalayacaklar,
vatanımızı kimbilir kaç kısma ayırarak, milletimizi parçalayıp, onun bağımsızlığını
ve hürriyetini elinden alarak, bu ebedi Türk yurdunda, esir ve kukla bir
takım devletçikler kurarak Türkiye Cumhuriyetini haritadan sileceklerdir.
Karşı propagandalarla besledikleri ve bekledikleri "Tatlı hayalleri"
budur. Türk milleti bölünüp esir edilecek, Türk vatanı parçalanıp bir takım
kukla Hükümetler kurulacak, Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti yeryüzünden
kaldırılacaktır.
Bunlara verilecek cevabı biz 12 Eylül'de ve ondan sonrasında vermiştik.
Şimdi bir kere daha tekrarlayalım: Anayasanın reddi şöyle dursun, bu aziz
topraklar üzerinde, bir tek vatansever Türk evladı kaldığı müddetçe dahi,
bu "Türklük düşmanları" ve bu beyinleri yıkanmış ve "Satılmış" hain ve
soysuzlar, Türk vatanının bir karış toprağına dahi ellerini süremeyeceklerdir.
Bunu, iyice zihinlerine yerleştirmeli ve hain emellerini terketmelidirler.
Anayasayı reddettirmek için, diğer bir anti - propaganda kampanyasını
başlattıranlar da, kendi çevrelerinin ve zümrelerinin menfaatlerinin bu
Anayasadaki hükümlerle zedeleneceğini, bütün vatandaşların üzerindeki "Dokunulmaz
ve imtiyazlı durumlarına" halel geleceğini, milletin ve Devletin sırtından
sağladıkları çıkarlarının bozulacağını, belki de çalıp çırptıkları milyarlık
vurgunların kendilerinden hesabının sorulacağını, canlarına ot tıkanarak
işlerinin yokuşa sürüleceğini düşünenlerdir. Bu gibilerinin vatanın bütünlüğü,
Türk milletinin bölünmezliği, Türk evlatlarının istikbali, gelecekteki
refah ve saadetleriyle bir ilişkileri yoktur. Bunlar şimdiye kadar vurdukları
vurgunları, yaptıkları soygunları, aynen devam ettirmeyi becerip beceremeyeceklerinin
telaşı içine düşmüşlerdir. Bunlar pek iyi bilmektedirler ki, güçlü iktidarlar
devri açılır ve tarafsız ve güçlü bir Cumhurbaşkanının yönetimi başlarsa,
eski soygunculuklar, eski vurgunculuklar eskiden olduğu şekliyle devam
edemeyecektir. Bunlar için en karlı ortam, milletin birbirini kırdığı,
aciz Hükümetlerin "Sözde iktidar" mevkilerinde ne yapacaklarını şaşırmış
bir halde, olaylara seyirci kaldığı, anarşinin, terörün, kargaşanın kol
gezdiği ve kendilerinin anarşistleri, anarşi örgütlerini "Maaşa bağlayabildikleri"
dönemlerdir. İşte bunlar da, bu sebeple Anayasaya ve bize karşı cephe almış
ve bütün güçleriyle bir muhalefet kampanyası açmışlardır. Bunlar zannetmektedirler
ki, şayet Anayasa reddedilecek olursa, o eski aciz şaşkın ve zayıf Hükümetler
devri geri gelecek ve kendileri de o hükümetler üzerindeki ipoteklerini
sürdürerek hıyanetlerine, soygunlarına, vurgunlarına devam edebileceklerdir.
Hayır... Katiyyen hayır... Bunlara da, alıştıkları o hıyanet, soygun
ve vurgun hayatını bir an önce unutmalarını tavsiye ederim.
Bir üçüncü zümre, şimdi milletimizin onayına sunmakta olduğumuz bu Anayasanın
onda birini dahi hayalinden geçiremeyen, böyle bir Anayasayı rüyasında
dahi görse inanmayacak olan bir siyasetçiler zümresidir. Bunların bir süreden
beri başlattıkları ve el altından gizlice, sinsice yürütmeğe çalıştıkları
muhalefet kampanyasının asıl hedefi, bu Anayasa değildir, bu Anayasayı
ortaya koymuş olan Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Bunlar, aslında bu Anayasanın
reddini istemiyorlar, istedikleri şey bu Anayasanın kabulü, fakat bizim
reddedilmemizdir. Biz reddedilirsek, kendileri gelecek ve hayallerinden
bile geçiremedikleri mükemmellikte bir Anayasanın, yürütme kuvvetine tanıdığı
yeni yetkilerle akılları sıra memleketi kıskıvrak avuçlarına alacaklar
ve istedikleri gibi yöneteceklerdir.
Aziz Vatandaşlarım,
Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül 1980'de, otuz yıllık bir dönem içinde,
üçüncü defa iktidara müdahale etmek mecburiyetinde kalmıştır. Her seferinde
de Silahlı Kuvvetler kışlasına dönmüştür ve bu sefer de dönmek üzeredir.
Fakat, rejimi, demokrasiyi, Devleti her on senede bir rayından çıkaran
ve hele bu sefer, Devletimizi, Cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş bir
yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmış bulunanlar, Türk milletinden
af dileyecekleri yerde, şimdi karşımıza çıkıp da "Geldiniz, anarşiyi yok
ettiniz, terörün belini kırdınız, bölücülüğü ortadan kaldırdınız. Fakat
artık işiniz bitmiştir. Siz çekilip, kışlanıza gidiniz, bizim Devletimizi
bize bırakınız" derlerse, biz bunu böyle bir mantık sebebiyle kabul edemeyiz.
Bu Devlet ve bu memleket, sahipsiz değildir. Bu Devlet de, bu memleket
de, ezeli ve ebedi Türk milletinindir ve Türk Silahlı Kuvvetleri de, sadece,
ayrılmaz bir parçası olduğu Türk milletinin iradesinde ve emrindedir.
Biz, aziz milletimizden aldığımız güven ve inançla, bu Devlet için yeni
bir Anayasa hazırlamış ve onu milletimizin onayına sunmuş bulunuyoruz.
Ancak, bir hususun çok iyi bilinmesinde yarar vardır:
Biz, Devletin, memleketin ve bu Anayasanın kaderini, Türk milletinin
hayatını ve istikbalini, bir takım kötü niyetli kişilerin ve memleket düşmanlarının
keyiflerine ve başıboşluğuna terkedecek değiliz. Çünkü onların arzu ettiği
ve özlemini duydukları Anayasayı yapmamız mümkün değildir. Esasen nasıl
bir Anayasa yapılırsa yapılsın mutlaka eleştirenler bulunacaktır. Hatta
bu Anayasayı eleştirenlerin dahi birbirleriyle uyuşamadıkları bir gerçektir.
Bu itibarla hazırlanan Anayasanın, halkoyu sonucunda bir miktar (Red)
oyu olması bizim için sürpriz değildir. Önemli olan Türk milletinin büyük
çoğunluğunun bu Anayasaya (Evet) demesidir. 12 Eylül öncesinin olayları
yeniden yaşanmak istenmiyorsa, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmesi
arzu edilmiyorsa, her vatandaşın güven ve huzur dolu günler yaşaması bekleniyorsa
ve netice olarak Devletçe güçlü, milletçe mutlu olmak ve rejimce demokratik
hakları fert, millet ve Devlet kavramları ile bağdaşır bir biçimde ve ölçüde
kullanmak isteniliyorsa, yarınlara umutla bakmak ve emin olmak ihtiyacı
duyuluyorsa Anayasa'ya (Evet) denilmelidir.
Aziz Vatandaşlarım,
Yarından itibaren çıkacağım yurt gezisinde, her gün aynı saatlerde Televizyon
ve Radyolardan sizlere seslenerek oyunuza sunacağımız yeni Anayasamızın
çeşitli yönlerini sizlere tanıtacağım.
Hepinize huzur ve güvenlik içinde mutlu yarınlar diler, sevgi ve saygılar
sunarım.
|