Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
Trabzon'da yaptığı konuşma şöyle:
(25 Ekim 1982)
Sevgili Trabzonlu Hemşehrilerim, Kardeşlerim, Vatandaşlarım,
Belediye Başkanınız biraz önce bana Trabzon'un Fahri hemşehrilik beratını
ve anahtarını takdim ettiler. Bundan büyük bir gurur duydum. Zaten Trabzonluları
hemşehrim olarak kabul ediyordum. Hemşehri şehri olarak kabul ediyordum.
Bunu böyle bir plaketle simgelemek suretiyle, benim bu hemşehriliğim daha
da sağlamlaşmış oldu. Hepinize candan teşekkür ediyorum. Sağolunuz.
Sevgili kardeşlerim, Anayasayı tanıtma gezisine ilk defa Trabzon'dan
başlayışımın bir sebebi vardı. Tam 10 sene evvel 1972 senesinin Eylül ayında
buradan ayrılmıştım. Burada geçirdiğim bu iki senenin hatırası ne bende,
ne de rahmetli eşimde silinmemiştir. Burada geçirdiğimiz o tatlı günleri
her zaman kalplerimizde yaşatmışızdır. Bu bakımdan ilk durağımı Trabzon
olarak seçtim. Bu vesile ile bize karşı gösterilen bu büyük candan hüsnü
kabule ve karşılamaya hem şahsım, hem Konsey üyesi arkadaşlarım, hem de
Başbakan adına teşekkür ediyorum, sevgiler sunuyorum.
Sevgili hemşehrilerim, Anayasa üzerinde sırası gelince benim de konuşacağımı,
yurdun muhtelif yerlerinde yaptığım konuşmalarda dile getirdiğimi biliyorsunuz.
İşte onun zamanı geldi.
Bugüne kadar Anayasa üzerinde çok konuşuldu, çok söylendi, çok yazıldı.
Hatta o kadar çok söylendi ve o kadar çok yazıldı ki, "Türkiye'de bir askeri
idare var mı, sıkıyönetim altında bir ülke mi?" diye birçokları hayret
ettiler. Hiçbirisine ses çıkarmadık. Hatta bu işten anlamayanlar da yazdı,
çizdi, söyledi. Hepsini dinledik, okuduk. Faydalı olanlarını not ettik.
Muayyen ve belli zümrenin çıkarlarına değil de, ülke ve millet yararlarına
olanlarından istifade ettik ve Danışma Meclisimizden Milli Güvenlik Konseyi'ne
gönderilen Anayasaya son şeklini verdik ve yayınladık.
Biz bu Anayasayı hazırlarken falan ülkenin anayasası nasıl, filan ülkenin
nasıl diye kendimizi aşağılık duygusuna kaptırarak yabancı hayranlığı içerisinde
kopyacılığa sapmadık. Onlarınkini de tetkik ettik, bize uyanlarından yararlandık.
Fakat esas olarak, Türk milletinin bugüne kadar geçirdiği acı tecrübeleri
dikkate aldık. Bu millete nasıl bir anayasa, ananelerimize, geleneklerimize,
yapımıza uygun, ne şekilde bir anayasa yapılmalıdır ki, bir daha artık
bu millet 27 Mayıs'lara, 12 Mart'lara, 12 Eylül'lere gelmesin dedik ve
öyle hazırladık.
Sevgili vatandaşlarım, bugün dünyada kaç devlet varsa o kadar değişik
anayasa vardır. Eğer demokratik parlamenter sistemle idare edilen ülkeler
için bir tek Anayasa olsaydı, mesele yoktu. Her demokratik parlamenter
sistemle idare edilen millet, aynı anayasayı alır kullanırdı. Fakat böyle
olmuyor. Biraz evvel söylediğim gibi, her milletin kendine göre bazı özellikleri
vardır. Bizim de kendimize göre özelliklerimiz vardır. O halde bizim anayasamız
da bize göre olacaktır.
Peki bizim şimdiye kadar uyguladığımız Anayasada ne vardı ki, değiştirme
lüzumunu hissettik? Gerçi bu hususu genel hatlarıyla dünkü Radyo ve Televizyon
konuşmamda izah ettim. İçinizde bunu dinleyenler olmuştur ama, bu yurt
gezimde de siz vatandaşlarıma zamanın müsaadesi nispetinde bunları mümkün
olduğu kadar anlatmaya çalışacağım.
Eski Anayasamızın açık veren taraflarından birisi, iktidarda olan bir
partinin kurduğu hükümetlerin, bu Anayasa yüzünden bir çok noktalardan
elinin - kolunun bağlı olması idi. Devletin gücü, yetkileri kafi gelmiyordu.
Adeta bütün idareler, anarşi ve terör yaratan kişiler karşısında aciz bir
duruma düşüyor, çareyi sıkıyönetim ilanında buluyordu. Hatta sıkıyönetim
idaresi altında dahi problemler halledilemiyordu. Bütün hak ve hürriyetler
bunlardan kötü maksatlarla faydalanacaklara tanınmıştı. Vatandaşlar, kendilerini
idare etsin diye yetkilerini bir hükümete devretmiş ve haklı olarak bütün
işlerini bu hükümetten bekliyor. Bekliyor ama, ona gerekli yetkiyi Anayasa
ve kanunlar vermemiş ki! Hatta bir devrin Adalet Bakanı Sıkıyönetim Koordinasyon
toplantısında kendisine yöneltilen tenkitler karşısında dayanamamış, şunları
söylemek zorunda kalmıştır. Olayın şahidiyim, şöyle demiştir:
"Bunları bana niye soruyorsunuz? Benim Adalet mekanizması üzerinde hiçbir
yetkim yok ki. Ben bir gardiyanı bile bir hapishaneden alıp başka bir yere
nakledemem".
Adalet Bakanı'nın söylediği sözler buydu.
Sevgili vatandaşlarım, devletin gücü kazara bir vatandaşa dokunacak
olsa, başta Parlamento olmak üzere her tarafta kıyametler kopardı. Anarşist,
terörist veya bir cani kendisini yakalamak isteyen devletin güvenlik kuvvetleri
mensuplarına ateş eder de, ateş eden o anarşist ve teröriste eğer polis
veya jandarma ateş edecek olsa ve bu yüzden de terörist yaralansa veya
ölse, polis veya jandarma mahvoldu demektir. Hakim derhal o polis veya
jandarmayı tutuklar ve ekseriya da mahkeme sonunda mahkum olurdu.
Peki, sorarım size sevgili hemşehrilerim; ceza alacağını bile bile polis,
jandarma, eli silahlı eşkıyanın üzerine gidebilir mi? Siz aynı durumda
olsanız gider misiniz? Elbette gidemezsiniz. O dönemde yaşlı ve tecrübeli
polisler, mesleğe yeni giren diğer genç polislere şöyle tavsiyelerde bulunuyorlardı:
"Gel evladım, sakın ola ki olayların üzerine cesurane gitme. Mümkün olduğu
kadar, görmemezlikten gel, yan sokağa sap". Neden? Çünkü üzerine gitse,
ileride başı belaya girecek, mahkum olacak. Onun için, görmemezlikten gelmek,
onlar için daha evla idi. Şimdi bu nokta üzerinde biraz duralım.
Eski Anayasamız, kişi dokunulmazlığı maddesinde bakınız şöyle diyordu
:
"Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme haklarına ve kişi
hürriyetine sahiptir. Kişi dokunulmazlığı ve hürriyeti, kanunun açıkça
gösterdiği hallerde usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça kısıtlanamaz,
kimseye işkence ve eziyet yapılamaz. İnsan haysiyeti ile bağdaşmayan ceza
konulamaz." Eski Anayasanın dediği bu.
Şimdi, bizim yeni Anayasayı nasıl hazırladığımızdan, bu kişi hak ve
hürriyetlerini nasıl düzenlediğimizden bahsedeceğim. Çünkü Anayasa bunlarla
başlar ve onun için ben de Trabzon'da bunlarla başlıyorum.
Şöyle yazıyor yeni Anayasa: "Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahiptir".
"Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında kişilerin vücut
bütünlüğüne dokunulamaz. Yani birisi öldüğünde kendisinin bir vasiyeti
yoksa veya akrabalarından birisi kabul etmiyorsa, alınıp vücudu parçalanamaz.
Bundan istifade edilemez. Rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi
tutulamaz." Bunu ilave ettik.
Devam ediyorum. Bizde, kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan
haysiyeti ile bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.
Şimdi esas demin söylediğimiz mahzurları giderecek yere geliyorum.
Şunları ilave ettik. "Mahkemece verilen ölüm cezalarının yerine getirilmesi
haliyle, meşru müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine
getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma
veya isyanın bastırılması, olağanüstü ve sıkıyönetim veya savaş hallerinde
yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında, silah kullanılmasına
kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri
birinci fıkra hükmü dışındadır." Eski Anayasada bu yoktur. Bir hükümlüyü
götürüyor, kaçıyor, "Dur" diyor, durmuyor, onu vurabilir. Bir ayaklanma
olmuştur. Bir isyan var, bastırılacak ve bu emri verme selahiyetine haiz
mercii de ateş etme emrini vermiştir. Bundan mütevellit öldürme de birinci
fıkra hükümleri dışında kalacaktır. Şimdi aradaki fark bu.
Sevgili vatandaşlarım, şimdi, biraz da temel hak ve hürriyetler ile
bunların sınırlandırılması üzerinde duracağım. Zira bunun üzerinde çok
yazıldı, çok konuşuldu. Şimdi izah edeceğim bazı zaruri kısıtlamalar hepimizin
bildiği bazı çevrelerin işine gelmedi. Gelmedi çünkü, 12 Eylül'den evvel
serbestçe yaptıklarını tekrar edemeyeceklerinden, o imkanı bulamayacaklarından
korkuyorlar. Korksunlar, bizim de istediğimiz zaten bu değil mi?
Bakınız eski Anayasa bu konuda şöyle diyor: "Herkes kişiliğine bağlı,
dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlerine sahiptir."
"Devlet, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet
ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmayacak surette sınırlayan siyası,
iktisadı ve sosyal bütün engelleri kaldırır; İnsanın maddi ve manevi varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlar." Eski Anayasanın söylediği bu.
Şimdi yeni Anayasamıza gelelim. Onun da birinci cümlesi aynıdır. Yani
herkes kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak
ve hürriyetlere sahiptir. Sonuna şunu ilave ettik. "Temel hak ve hürriyetler
kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı olan ödev ve sorumluluklarını
da ihtiva eder." Yani kişi, "Benim dokunulmazlığım, devredilmez, vazgeçilmez
temel hak ve hürriyetim vardır" diye başkasının bu haklarını ortadan kaldıramaz.
Ailesine karşı bazı sorumlulukları vardır. Onu da yerine getirmekle mükelleftir.
Binaenaleyh bunu da ilave ettik.
Diğer sınırlamalar şöyle: Eski Anayasada, "Temel hak ve hürriyetler,
Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün, Cumhuriyetin, milli güvenliğin,
kamu düzeninin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması
amacıyla veya Anayasanın diğer maddelerinde gösterilen özel sebeplerle,
Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir."
Kanunun, burası mühim. Buraya dikkat edin. Kanun, temel hak ve hürriyetlerin
özüne dokunamaz. Eski Anayasada özüne dokunamadı mı ki, şimdi hiçbir şey
yapılamasın? Bu hak devam ediyor, eski Anayasadaki gibi. Bu Anayasada yer
alan hak ve hürriyetlerden hiçbirisi, insan hak ve hürriyetlerini veya
Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk,
sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanarak, nitelikleri Anayasada belirtilen
Cumhuriyeti ortadan kaldırmak kastıyla kullanılamaz.
Sevgili vatandaşlarım, yeni Anayasada ne yaptık? Birinci kısmı aynen
aldık. Ona Milli Egemenliğin ve genel asayişin de korunmasını ilave ettik.
Onda yoktu. Buna mukabil, şöyle dedik:
"Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar, demokratik
toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında
kullanılamaz." Yani, sana bu temel hak ve hürriyetleri veriyorum ama, demokrasinin
haricinde kullanamazsın. Ve bu yeni Anayasa sınırlamayı şöyle getiriyor:
"Bu Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi
ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin
varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek (Buraya
dikkat edin), Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya
sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak,
(Yani diktatörlüğe, komünizme, faşizme gidemezsiniz. Bunun manası odur)
veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan
bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar."
Ve son paragrafı da şöyledir : "Anayasanın hiçbir hükmü, bu Anayasada yer
alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını
verir şekilde yorumlanamaz."
İşte sevgili vatandaşlarım, bir kısım yazarların ve kişilerin "Temel
hak ve hürriyetler elden gidiyor" diye hemen hemen her gün yazıp söyledikleri
hususlardan bir kısmını sizlere izah ettim. Herkes elini vicdanına koysun,
öyle muhakeme etsin. Elbette bu tenkitleri ileri sürenlere, bu kısıtlamalar
uygulanmayacak. Zira onların böyle bir faaliyette bulunmaları beklenemez.
Bunu kendileri de biliyorlar. Ancak, bu hak ve hürriyetleri kötüye kullanarak,
vatanın ve milletin bölünmesi, Cumhuriyetin ortadan kaldırılması için yine
12 Eylül'den önce olduğu gibi çeşitli örgütler kuran, eli silahlı, bombalı
militanların, bu kısıtlamalardan rahatsız olmaları gerekir.
Acaba yine aynı hakları vererek, normal düzene geçer geçmez Türkiye'nin
12 Eylül öncesi duruma gelmesine imkan sağlayacak bir Anayasa mı bekliyorlardı?
Yağına yok sevgili vatandaşlarım.
İstedikleri kadar yazsınlar, istedikleri kadar söylesinler, biz doğru
bildiğimiz yoldan ayrılmayacağız. Çok çile çeken bu millete en uygun, en
layık hangisi ise onu yapacağız. Onların istediğini değil, rahat, huzur,
sükun isteyen, barış isteyen, kardeşlik isteyen sizlerin isteğini yerine
getireceğiz.
Sevgili hemşehrilerim, Karadeniz seyahatime Ordu vilayetinden başlamak
istiyordum. ilk programımı da ona göre yapmıştım. Fakat Ordu'da hava meydanı
bulunmayışı, karadan yapılacak seyahati bir güne sığdırmanın mümkün olmayışı,
helikopter ile yapılacak seyahat için ise en az 8 - 10 helikoptere ihtiyaç
oluşu dolayısıyla, programımı istemeye istemeye değiştirmek zorunda kaldım.
Bundan dolayı Ordulu kardeşlerimden benim bu ileri sürdüğüm mazeretleri
hoş karşılamalarını rica edeceğim. Ancak bir Karadeniz şehri olması sebebiyle
Trabzon'dan OrduluIara da hitap etmek istiyorum. Gerek Ordu, gerekse Giresun
ve Gümüşhane'ye ileride gideceğim. Rize'ye öğleden sonra gideceğim. Oraya
da gidemiyordum. Ama çok yakın olduğu için araba ile gidip geleceğim. O
zaman yine onlarla konuşacağım.
Ordu'yu programıma almamın sebebi vardı. Zira onların ve özellikle Fatsalı
kardeşlerimizin 12 Eylül'den evvel ne kadar sıkıntılı ve tahammülü zor
günler geçirdiklerini, içlerinden bir çoklarının evlatlarını, kardeşlerini,
babalarını veya akrabalarını kaybettiklerini çok iyi biliyorduk. Her gün
ölümle karşı karşıya bulunduklarını, işyerlerine, okula gitmekten, hatta
sokağa çıkmaktan korktuklarını, alın teri ile kazandıkları paralarının
veya mallarının, kendilerine devrimci adını veren bir takım haydutlar tarafından
silah zoruyla alındığını, vermeyenlerin tarlalarının tahrip edildiğini
veya öldürüldüğünü de biliyorduk.
Tarla tahribi dedim de aklıma geldi. Bu 12 Eylül'den sonra yapılan operasyonlarda,
onlar tarafından çekilmiş bir film elimize geçti. Hem de renkli çekilmiş
film. Bu filmde bir mısır tarlası olan, yahut fındık tarlası olan bir vatandaştan
para isteniyor. Parayı vermiyor. Ellerinde oraklar, baltalar, kazmalar,
küreklerle büyük bir grup böyle gösterişli olarak tarlaya gidiyorlar. O
haydutlar tarlayı yerle bir ediyorlar. Bunu da başka yerde gösteriyorlar.
"Eğer siz de böyle yaparsanız, sizin de sonunuz budur," diye böyle bir
film çekmişler. İşte tarlalarının elinden alınması, öldürülmesi hadisesi
böyle oluyordu. Bunu biliyorduk.
Ve yine biliyorduk ki, Fatsa kurtarılmış bir kasaba idi. Oralarda Devletin
kanunları işlemiyordu. Buralarda vatandaşlar sorunlarını, Devletin ilgili
makamlarına değil, mahalle komitelerine bildirmekte ve şikayetleri kendilerinin
taktıkları isimle buralardaki (Halk Mahkemelerinde) neticelendirilmekte
ve hatta bu halk mahkemelerinde ölüm cezaları dahi verilmekte ve bu cezalar
sokak ortasında herkesin gözü önünde kurşunlanarak icra edilmekteydi. Böyle
sokak ortasında, bu mahkeme kararlarının yerine getirildiği zamanları da
biliyoruz.
Eğer, 12 Eylül Harekatını biraz daha geciktirseydik, burada, yani Ordu'da
ayrı bir hükümetin, bir devletin ilan edildiğini görmek hiç de sürpriz
olmayacaktı. Gidiş o istikametteydi ve bu şekilde gidişi, yurdun başka
yerlerinde gıpta ile takip edenler ve bunu alkışlayanlar da vardı.
12 Eylül'den kısa bir süre önce ben ve Kuvvet Komutanları arkadaşlarım
Ordu'daki acıklı durumu yerinde görmek ve ilgililerden izahat almak için,
Ordu'ya gitmiştik.
Ne hazindir ki, Samsun'dan Ordu'ya helikopterle gelirken, bazı makamlar
bize Fatsa üzerinden geçerken, yüksekten uçmamızı, zira, yerden helikopterlere
silahla ateş edilmesi ihtimalinin bulunduğunu söylemişlerdi.
Yalnız bu misal bile, bu vilayetimizin ne feci bir durumda bulunduğunu
göstermeye yeterdir zannederim.
Düşününüz sevgili vatandaşlarım, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir
Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, kendi vatan toprakları üzerinden
geçecek ve onlara yerden bir takım haydutlar ateş edebilecek veya bu ihtimal
belirebilecek.. Sanki kendi yurdumuzdan değil de muharebe meydanında, düşman
mevzileri üzerinden geçiyoruz. İşte temel hak ve hürriyetlerden istifade
edenler, bu gibi haydutlar idi.
O gün, yerinde müşahade ettiğimiz ve dinlediğimiz bu korkunç durum üzerine
Ankara'ya döner dönmez, bölgede geniş çapta bir aramanın yapılması gerektiğini
ilgili makamlara söyledik. Bu arama operasyonu yapıldı. Fatsalı kardeşlerim
bunu çok iyi hatırlayacaklardır.
Bir tek kasabamızda, o kasaba halkının huzur ve güveni için yapılan
bu ufak operasyon sonunda, buradaki idare şeklini destekleyenler ve hatta,
birçok belediyelerimizde de böyle olmasını arzu edenler, bunun özlemini
çekenler neler yazmadılar, Meclis'te neler söylemediler ki...
Bu bir faşist baskı değil de ne imiş?
Burada halk, kendi kendini gül gibi idare ediyormuş... Hiçbir olay da
çıkmıyormuş, burada mevcut bütün parti başkanları da, bu idare şeklinden
şikayetçi değillermiş. Nasıl şikayetçi olsunlar? İsterse bir şikayetçi
olsun da ertesi gün başına ne geleceğini görsün.
Sevgili Vatandaşlarım,
Hazırlanan Anayasaya, daha hazırlanmaya başlandığı gün karşı çıkanlar
ve bu Anayasayı çağdışı olarak niteleyenler, bakınız o zaman, bu ufak operasyon
için neler yazdılar. Bunlardan bir kaçını okuyacağım. İyi dinleyiniz. Radyo
- Televizyon başında olan vatandaşlarımın da ibretle dinlemelerini rica
ediyorum. O tarihte neler yazdılar bu operasyon için...
Bunları yazanların ismini vermiyorum, onları siz bilirsiniz. Bunlardan
bir tanesi şöyle yazıyor bakın :
"Fatsa'da müthiş bir olay vardı. Bir belediye başkanı, halkla elele
vermiş, Karadeniz'in küçücük bir kasabasına, Ankara'daki politikacı kafasının
alamayacağı bir demokrasi anlayışı sokmuştur". Görüyor musunuz özlediği
demokrasi ne çeşit bir demokrasiymiş? Hükümet, Devlet olmayacak, bir belediye
reisi çıkacak, halkla elele verip yöreyi idare edecek. Halk komiteleri
kuracak, bütün kararları bu komiteler verecek ve bunun adına da Demokrasi
denilecek.
Yazar devam ediyor, daha bitmedi...
"Kadın, erkek, genç, ihtiyar, herkes konuşuyor"... Serbestçe konuşuyormuş
orada. "Herkes her konuda düşüncesini söylüyor". Fatsalılar iyi bilir,
söylüyor mu, söylemiyor mu? İşler böyle yürüyordu.
"Bu örnek, sağın gözüne batmaya başladı. Başka yerlerdeki kurtarılmış
bölge öyküsüyle, Fatsa'nın öyküsü bile bile bir tutulmaya, bu alışılmamış
demokrasi denemesi, anarşi etiketinin altına sokulmaya başlandı".
Yani burada da anarşi var dediğimizde "Bu etiketi yapıştırdınız" diyor.
Bölgede cereyan eden olayların, yurdun diğer bölgelerinde de cereyan ettiğini,
kurtarılmış bölgeler teşekkül ettiğini dile getirdikten sonra şöyle devam
ediyor bu yazar:
"Ama, Fatsa'da Türkiye'nin başka köşelerinde olmayan bir şey vardı.
İlçede 11 halk komitesi kurulmuştu". Yazar, bu makalesinde bir partinin
ismini vererek şöyle devam ediyor, O partinin ismini vermeyeceğim:
"Bu partinin de bir ara heves ederek, programına ve seçim bildirgesine
koyduğu, ama bir türlü gerçekleştiremediği bu komiteler, halkın oylarıyla
seçilmekte, her mahalledeki halk, şikayetlerini bu komitelere yapmakta,
komiteler, sorunları doğrudan doğruya çözmeye çalışmakta, çözemediklerini
de belediyeye aktarmaktaydılar".
Bu komitelerin nasıl seçildiğini, bunların hangi örgütlere mensup olduğunu
Fatsalılar da bilir, biz de biliyoruz. Sözde seçimle gelmiş. Yani Fatsalıların
hepsi bir araya gelmiş, seçimlerde bu komiteler teşekkül etmiş. Yalan....
Ve devam ediyor:
"Ne var ki, Fatsa'da yaratılan yönetim, halkı işin içine katmadan ülke
yönetmeye hevesli olanların keyfini kaçırmıştır". Hükümetin keyfini kaçırmış..
"Böyle olunca da burada seçimle işbaşına gelmiş bir yerel yönetim sorumlusunu,
sanki ezilmesi, yok edilmesi, yerin dibine batırılması gereken bir düşman
gibi görmeye başladılar"... Nasıl methediyor bakın belediye reisini. Şimdi
o belediye reisi mahkemelerde hesap veriyor.
Seçimle gelmiş ya belediye reisi, hükümetten de kuvvetli artık... Her
şeyi yapabilir. O ki seçimle gelmiş, mesele yok..
Başka bir yazar da şöyle diyor: "Bu operasyonu gerçekleştiren güvenlik
kuvvetlerine karşı en küçük silahlı veya silahsız bir direnme söz konusu
değildir". Yapamazdı ki, çünkü orada bir tabur asker vardı. Bu nokta önemlidir.
"Operasyon dendiği zaman akla gelen şey, direnen, ya da başkaldıran bir
güce karşı eylemdir. Fatsa'da böyle bir olay söz konusu değildir. Halk
ve yerel yöneticiler tedirgin ama, serinkanlı biçimde operasyonu izlemekle
yetinmişlerdir. Fatsa operasyonu, Çorum olaylarının hemen ardından ve ivedilikle
neden yürürlüğe konmuştur? Bu sorunun cevabını verecek durumda değiliz.
Fatsa'ya kent çapında ve çok büyük kolluk güçleriyle bir operasyon uygulanması
için ne gibi bir Devlet mantığı vardır. Bu soruyu da şimdilik cevaplamak
zordur". Bulamıyormuş cevabını.
Başka bir yazar da bakınız ne diyor? Bu da hukukçu, büyük bir hukukçu
bunu yazan da. "Operasyon Fatsa halkının Anayasa ve yasaların güvencesi
altında bulunan kişi dokunulmazlığını ortadan kaldırmıştır" diyor. Bakın
kişi dokunulmazlığını nasıl kullanıyorlarmış gördünüz.
Ondan sonra da özel yaşamın gizliliğini ortadan kaldırmış. Yani üstleri,
başları, eşyaları aranmış. Silah buldular bir sürü. Konut dokunulmazlığını
ortadan kaldırmış. Evlere girilmiş aranmış. Haberleşme özgürlüğüne halel
gelmiş. Telefon hatları falan kesilmiş ve devam ediyor sonra: "Bu kentimizde
sıkıyönetim olmadığına göre temel hakların askıya alınması veya durdurulması
yetkisini, Vali hangi yasalardan almaktadır? Sokağa çıkma yasağı kişiyi
özgürlüklerinden yoksun bırakan ağır bir işlemdir. Valiler, bu yetkiyi
hangi yasadan almaktadırlar?" Hangi yasa olduğunu bilir, gayet iyi bilir
o... İller İdaresi Kanunundan.
Bir ülke ki, kurtarılmış bölgeler olacak, kimse sokaklara çıkamayacak,
hergün sokaklarda silah sesleri, bomba sesleri duyulacak, buna rağmen bir
vali hiç kimseyi arayamayacak ve bu operasyonu yapamayacak. İşte bunların
zihniyeti bu...
Sevgili vatandaşlarım, bu misalleri daha çoğaltabilirim. Ama bu kadarıyla
yetiniyorum. Zira vaktim çok kısıtlı. Bunlara ait bende bir dosya dolusu
doküman var...
Sevgili hemşehrilerim,
12 Eylül'den sonra bölgede yapılan çeşitli operasyonlar sonunda meydana
çıkartılan örgütleri ve halka yaptıklarını, oğlunun bu örgüt içerisinde
bulunması dolayısıyla felç geçiren bir ananın samimi feryadını televizyondan
izlediniz. Bu örgütleri, halk komitelerini kuranlara vaktiyle methiyeler
düzenleyenler, "Bu durumu bilmiyorduk" diyebilirler mi acaba? Diyebilselerdi,
bugüne kadar derlerdi. O halde, bunları çok iyi biliyorlardı.
Şimdi sorarım sizlere, bunlar "Yeni hazırlanan Anayasa iyidir" derler
mi? Elbette demezler. Biraz evvel aktardıklarımdan, kişi hak ve hürriyetlerinden
kendi yararlarına nasıl faydalandıklarını gördünüz. Nasıl bir idare şekli
özlediklerini de dinlediniz. Bunlar elbette "Kişi hak ve hürriyetleri elden
gidiyor" diye yazacaklar ve konferanslarda söyleyeceklerdir .
Sevgili kardeşlerim, benim Burdur ve Isparta konuşmalarımda "Bu Anayasaya
karşı olanlar 12 Eylül'e de karşı olanlardır" dediklerim, işte bu gibilerdir.
Kastettiklerim bunlardır. Bayram tebriki namı altında "Anayasaya hayır
deyiniz" diye tebrikler atanlardır, kapıların altından bildiri atanlardır.
Veya Afyon konuşmamda. bahsettiğim gibi, hergün Türkiye aleyhinde çeşitli
yayınlar yapan ve Ermeni ASALA örgütü ile işbirliği halinde çalışan komünist
radyolardan direktif alanlardır.
12 Eylül'den evvelki devirlerde televizyondan açıkça komünizm propagandasının
yapılmasına müsaade edenler ve hatta böyle programları sık sık düzenleyenlerdir.
O zaman televizyon idaresinin yetkili makamında bulunup da, bu programlara
göz yumanlar, şimdi yüzleri kızarmadan "Biz neden 12 Eylül'e karşı olalım,
12 Eylül öncesini arayalım. Bu mümkün mü?" diyorlar. Buna kim inanır vatandaşlarım...
Bir misal daha vereceğim, bu televizyon programından. İşte o propagandaların
çok yapıldığı bir dönemde Pazar günleri biliyorsunuz, televizyon saat 10.00'da
başlar, akşama kadar devam ederdi. Ben de oturdum, seyrediyorum. Programlardan
birisi şuydu: Olay Seydişehir Alüminyum Fabrikasının bulunduğu yerde geçiyor.
Evvela bir çocuk parkını gösteriyor. Belki aynı programı başkaları da
seyretmiştir. Bu çocuk parkında zenginlerin çocukları sallanıyorlar, eğleniyorlar,
gülüyorlar, oynuyorlar. Bir tane işçi çocuğu pencerenin kenarına oturmuş,
basit bir evde, penceresi demir parmaklı, özlemle onları seyrediyor, gidemiyor.
Gece rüyalarına giriyor. Ondan sonra ertesi gün gece karanlığında kalkıyor,
gidiyor; kendi başına, çocuk tahteravallisine biniyor. Babası bunu görüyor.
Ertesi gün alıyor çocuğunu, bahçeye götürüyor. Giderken oradaki bekçi bunu
sokmuyor. "Yasak" diyor. "Buraya yalnız mühendislerin çocukları girer"
diyor. Çocuk ağlayarak eve geliyor. 12 Eylül'den sonra ben Seydişehir'e
gittim. O fabrikayı gezdim ve "Fabrikanın lojmanlarını da gösterin bana"
dedim. "O çocuk parkını da göreceğim" dedim.
Gittim, lojmanları dolaştım. 8-10 daireli lojmanlar var. Sordum burada
kimler oturuyor diye.. Bir dairesinde mühendis oturuyor. Bir dairesinde
işçi oturuyor. Bir dairesinde memur oturuyor. Karışıklar.. Yani işçiler
başka bir yerde, memurlar başka bir yerde değil. Hepsi ayın yerde oturuyor.
Sonra sordum birisine, "Sizin çocuklarınız çocuk bahçesine gidemiyor mu?”
dedim. "Gider efendim” dediler. "Ben böyle bir program seyrettim” dediğimde
"Yalan onlar" dediler.. Meğerse şehre uzak burası, şehirden çocukları a1mazlarmış
oraya. Almaz tabii, orası fabrika, 5-10 bin insanı var. Şehirden gelmeleri
de mümkün değil. Bakın nasıl propaganda yapıyorlar? O zaman bu işçiyle
mühendis arasındaki bu durumu nasıl dengeliyorlar; nasıl kötü propaganda
yapıyorlar, gördünüz mü vatandaşlarım?
Bu programı yapanlar, televizyonda gösterenler, şimdi çıkmış da yazı
yazıyor, "Ben 12 Eylül'e niye karşı olayım. Mümkün mü?" diyor. Kim inanır
buna?
Sevgili vatandaşlarım, bir noktaya daha temas edeceğim. Eski siyasi
parti mensuplarına niye yasak getirdik? Biz 12 Eylül Harekatını yaptıktan
hemen sonra, yeni hükümet teşkiline başladık, biliyorsunuz, gece-gündüz
çalışarak..
Bir de söz verdim. Pazar günü bitecek dedim. Ben de söz verdim mi muhakkak
yerine getiririm. Sabahlara kadar çalışıp uğraşıyoruz ve gayet hüsnüniyetle
çalışıyoruz. Dedik ki "Bu iki büyük parti bir araya gelemedi, birbirleriyle
anlaşamadı. Memleketi bu hale getirdiler. Hiç olmazsa, bunu biz yapalım:.
Bu kabineye iki bakan birisinden, iki bakan birisinden alalım. Böyle bir
kabine teşkil edelim". Ve bazılarına da bazı görevler vermek istedik. Aman
efendim liderlerden direktif almadan kimse bir şey yapamıyor.
Liderler Hamzaköy'de, hemen telefonla vesaire ile aranıyor "Bana bir
görev verecekler. Kabul edeyim mi?" diye soruyorlar. Karşıdaki de "Etme"
diyor. Adam, etmiyor.
Sanki, memleketi onlardan başka idare edecek kimse yok. Avuçlarının
içine almışlar. Baktık ki olmayacak. Eğer bunu biz böyle devam ettirirsek,
yine o parti hegemonyasından kurtulamayacaklar. Onun üzerine vazgeçtik
ve bildiğiniz gibi bu hükümeti kurduk.
Bitmedi. Direktifleri bitmedi. Onlara birşey yapmadık. Geldiler, geziyorlar,
dolaşıyorlar. Herşeyi yapıyorlar.
Hala daha, memleketin dört bucağına kendi elemanları vasıtasıyla haber
yayıyorlar. "Bu Anayasaya hayır deyin” diyorlar, daha başlangıçtan beri..
Neden? Çünkü kendileri önümüzdeki dönemde görev alamayacaklar diye.
Görüyor musunuz, menfaat, şahsi menfaat insanı nasıl hırslara kaptırıyor?
Nasıl hırs içerisindeler.
Düşündük. Bunlar büyük bir kitle. Esas yöneticiler, başta olanlar bunları
maşa gibi kullanıyor. Diğer milletvekilleri içinde çoğunlukla iyi arkadaşlar
var. Vaktiyle de gelirler, bizimle dertleşirlerdi. Memleketin gidişatını
beğenmezler, bize dertlerini yanarlardı. O halde onlara da bu yasağı getirirsek,
haksızlık yapacağız dedik. Onlara bu yasağı getirmedik.
İçinden de ayıklayamayız ki cımbız gibi, bu haklıdır, şu haksızdır diye.
Ben hakim de değilim. Mahkeme de değiliz biz. O halde dedik, onları serbest
bırakalım, ama bir parti kuramasınlar. Yeni kurulacak bir partiye girsinler,
adaylıklarını koysunlar, birşey demem. Ama yeni bir parti kuramazlar.
Diğerlerinden ise, bu millet artık bir 10 sene rahat etmeli. Hiç olmazsa
10 sene rahat etsin.
Bu memlekette, vaktiyle de söyledim, bu işlerin başına geçecek çok adam
vardır. Bu millet çok büyük adamlar yetiştirmiştir. Ya1nız kendilerini
zannedenler, daima yanılgı içerisindedirler.
Bu milletten büyük adam çok çıkmıştır. Hala da çıkar.
Lütfen bir kenara çekilsinler, "artık bizim devrimiz bitti, teşekkür
ediyoruz. Allah razı olsun" desinler.
Sevgili Hemşehrilerim,
Şu Allah'ın işine bakın. Gökyüzünde bir tek bulut yok. Halbuki Trabzon'da,
Rize'de, senenin 365 gününün 300 günü kapalı olur.
Allah, bu seyahatimizin de kolaylıkla geçmesi için bize yardımcı oldu.
Sizi biraz fazla ayakta tuttum. Bu gösterdiğiniz alakadan ve beni dinlendiğinizden
dolayı, bu geniş tezahürattan dolayı, bütün Trabzonlu hemşehrilerime, bütün
vatandaşlarıma teşekkür ediyorum.
Hem şahsım, hem arkadaşlarım hem de Başbakan adına teşekkür ediyorum.
Sağolun. Varolun.
Bu geceyi Trabzon'da geçireceğim. Trabzonluların misafiri olarak kalacağım.
Hepiniz hoşçakalın.
|