Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
Erzurum'da yaptığı konuşma şöyle:
(26 Ekim 1982)
Sevgili Erzurumlu Hemşehrilerim,
Hepinizi candan selamlarım. Sağolun.
Biliyorsunuz dün Trabzon'da, bir gün evvel de Televizyonda Anayasa konusunda
bazı açıklamalarda bulundum. Bu Anayasaya yöneltilen tenkitlerden bir kaçına
da değindim.
Esasen yurt sathında çıktığım bu gezinin maksadı da bu idi. 12 Eylül'den
sonra Erzurum'a bu üçüncü gelişimiz. İlk gelişimizde de size buradan yine
hitap etmiş, o gün başka konulara değinmiştim.
Bu gezim sırasında şimdiye kadar uğrayamadığım vi1ayetlere de uğramayı,
oralarda da konuşmayı arzu ediyordum. Bunlar arasında Kars, Artvin ve Tunceli
de
vardı. Fakat takdir edersiniz ki, bu kadar kısa süre içerisinde her vilayete
uğramam mümkün olmuyor.
Adı geçen vilayetlerimizde hava meydanlarının olmayışı, programımıza
bu vilayetleri de almamıza engel olmuştur. Fakat söz veriyorum, 1983 yılı
içerisinde bu vilayetlerimize de gideceğim ve vatandaşlarımla konuşacağım.
Sevgili ErzurumluIar,
Birbirine komşu iki büyük ve tarihi vilayetimiz olan Kars ile Erzurum'un
12 Eylül'den evvel birbirlerine adeta düşmanmış gibi muamele etmeye başladıklarını,
otobüslerini o şehir içinden geçirmediklerini, taşladıklarını hatırlıyorsunuz.
Ne kadar acı değil mi? Bunu kim yaptı, sizler mi? Haşa.
Bunu yapanlar ve yaptıranlar, özbeöz Türk olan ve bu vatanın birlik
ve beraberliği uğruna cephelerde dövüşmüş, kanını akıtmış, bir çok şehit
ve gazi vermiş evlatları arasına nifak sokarak bu temiz vatan ve milletin
parçalanmasını, birlik ve beraberliğin yok olmasını arzulayan ve bunun
için de var güçleriyle çalışan vatan hainleriydi.
Hamdolsun ki, yurdun her tarafında olduğu gibi, burada da bugün birlik
ve beraberlik, kardeşlik ruhu yatmaktadır. Ve inşallah bundan böyle de
ilelebet devam edecektir.
Biliyorsunuz, milletimizin birlik ve beraberliğini bozanlara imkan sağlayan
geçmiş Anayasamızın yeniden hazırlanacağını ve sizlerin tasvibine sunulacağını
söylemiş ve tarihini de vermiştim. İşte o verdiğim tarihte hazırlanan ve
7 Kasım'da sizin oylarınızla yürürlüğe girecek olan yeni Anayasanın bir
kısım maddeleri üzerindeki açıklamalarımı da burada yapacağım. Sizleri
fazla ayakta bırakacak olursam kusuruma bakmayınız.
O zaman geldiğimde biliyorsunuz Ramazandı. Çok da sıcaktı. Şimdi hamdolsun
Ramazan değil, rahat rahat su içiyorum artık.
Dün Trabzon'da açıkladığım gibi, biz bu Anayasayı Batılı ülkelerden
aynen almadık. Türk Milletine uygun bir Anayasayı hazırlamaya büyük bir
özen gösterdik. Bazıları diyorlar ki, Türk milleti Batı ülkelerinin sahip
oldukları gibi bir Anayasaya sahip olmaya layık değil midir? Elbette layıktır.
Layık olduğu içindir ki, biz birçok Batılı ülkelerin uyguladıkları Anayasalarda
olduğu gibi temel hak ve hürriyetlerde bir değişiklik yapmadık.
Dün Trabzon'daki vatandaşlarıma izaha çalıştığım gibi, bu temel hak
ve hürriyetleri, kanunların koyduğu çerçeve içinde kullananlara, bunları
yok etmek için kullanmayanlara, devleti bölmek ve parçalamak için haince
emeller içerisinde olmayıp, bu hak ve özgürlükleri o istikametlerde kullanmayanlara,
"Benim hak ve hürriyetlerim vardır, o hak ve hürriyetlerimi istediğim gibi
kullanırım" demeyenlere bu Anayasa bir kısıtlama getirmemektedir.
Kısıtlama dedikleri, bu gibi kişilere karşıdır. Kanunlardaki yasaklar,
iyi niyetli insanlara göre konulmaz. Biz de evvelce olduğu gibi, bir daha
böyleleri çıkmasın, çıkarsa cezasını bulsun diye bunları koyduk.
Bu Anayasaya karşı çıkanların bir kısmı şimdiye kadar neye karşı çıkmadılar
ki.? Bunlar 12 Eylül'den zamanımıza kadar yapılan hiçbir icraatı, hiçbir
kanunu, kurduğumuz hiçbir teşkilatı müspet olarak karşılamamışlardır. Ama
haklı, ama haksız, muhakkak ki bir noktasından tenkit etmişlerdir. Zira
onlar gözlerine kara gözlük takmışlar. Onun için de herşeyi kapkara görmektedirler,
öyle görmek istemektedirler. Çünkü, kendilerinin düşledikleri rejimin karşısında
ne varsa onlar için geçersizdir, kötüdür, karadır.
12 Eylül'den hemen sonra ilk ele aldığımız kanunlar arasında biliyorsunuz,
vergi kanunları vardı. 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye yeni bir ekonomik
model seçmişti. Bu modelin muvaffak olması için mevcut vergi kanunlarının
muhakkak değiştirilmesi ve bu kararlara uydurulması gerekli ve hatta zorunluydu.
O zamanki iktidar da bu değişikliği yapmak için çok girişimlerde bulundu.
Fakat Meclis aritmetiği bu kanunların çıkmasına imkan vermiyordu. İktidara
destek olacağım diyen birtakım partiler de bu desteği çekince, bildiğimiz
o korkunç enflasyon aldı başını yürüdü. Enflasyonu önlemek için bir an
evvel bu vergi kanun1arımn yürürlüğe konması gerekiyordu. Tamtakır bir
hazine ile enflasyonu önlemek imkansızdı. Geceli gündüzlü çalışarak bu
kanunlar çıkarıldı. Hemen cephe aldılar, çünkü işlerine gelmiyordu..
Mahkemelerimiz yürürlükteki kanunlarımızla ağır işliyor, bu yüzden vatandaş
senelerce mahkeme kapılarında perişan oluyordu. İlgili kanunlarda bazı
değişiklikler yapıldı. Hemen buna da karşı çıktılar.
Devlet Başkanlığına bağlı bir Devlet Denetleme Kurulu kurduk. Maksat
kamu kurum ve kuruluşlarında, kamu niteliğindeki meslek kuruluşlarında,
işçi ve işveren meslek teşekküllerinde, kamu yararına kurulu derneklerde
Devlet Başkanı namına denetleme ve incelemelerde bulunmak ve neticesini
Devlet Başkanı'na bildirmekti. Bir Devlet Başkanı icabında, bu denetlemeyi
yaptırmasın mı, kendisi mi gitsin yapsın? Buna da karşı çıktılar.
Hakimlerin özlük işlerine ayrı bir kurul, savcılarınkine ayrı bir kurul
bakardı. Her iki görevi birleştirdik ve adına Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu dedik. Buna da karşı çıktılar.
Sağlık hizmetlerinin yurt sathında dengeli dağılımına, biraz olsun fayda
sağlamak ve birçok kasabamızdaki doktor noksanlığını biraz olsun gidermek
için, doktor çıkan gençlerimize ve mütehassıs olan hekimlerimize mecburi
yurt hizmetini getirdik. Buna da karşı çıktılar. Halbuki gençlerimiz, o
Anadolu şehirlerine gidiyor ve memnun oluyorlar. Gençlerimiz memnun. Ama
bunlar karşı çıktı. Çünkü istiyorlardı ki, memlekette sağlık hizmetleri
doğru dürüst yapılmasın ve idareye karşı olanlar biraz daha çoğalsın. İstedikleri
buydu.
Üniversitelerimiz muayyen büyük şehirlerimizde toplanmış, bütün imkanlar
buralara akıtılmış, Ankara gibi, İstanbul gibi, İzmir gibi... Sözde yurdun
diğer bölgelerinde de üniversiteler açılmış, ama öğretim üyesi yok, kafi
ders aracı, gereci yok. öğretim üyesi buraya isterse gelir, istemezse gelmez.
Uçakla gelir. Eğer isterse hemen uçakla döner, gider. Uçak işlemezse o
da derse gelmez. Bu topraklar Türk vatanıdır. Bu vatan topraklar üzerinde
yaşayan Türk vatandaşlarının da her sahada olduğu gibi, eğitim ve öğretim
alanında aynı haklara sahip olması gerektiğini düşündük ve bunun için de
Yükseköğrenim Kurulu Kanunu'nu çıkardık. Aman efendim, neler yazmadılar,
neler söylemediler ki, buna da karşı çıktılar.
Belediyeler Kanununu çıkardık. Biliyorsunuz, Belediyeler Kanununun geçmiş
dönemlerde de çıkarılması için çok çaba sarfedildi. Fakat muvaffak olunamamıştı.
Buna da karşı çıktılar.
Daha sayayım mı sevgili vatandaşlarım? Ne yaptıysak karşımıza çıktılar.
Şimdi de Anayasaya karşı çıkıyorlar. Bu kadar kanunlara karşı çıktıktan
sonra, Anayasaya karşı çıkmazlar mı? Tabii karşı çıkacaklar.
Bakınız neler diyorlar?
Anayasanın ikinci maddesinde şöyle bir ifade yer alıyor: "Türkiye Cumhuriyeti,
toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına
saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir". İkinci maddesi
budur Anayasanın. Burada Atatürk milliyetçiliği dedik ya, itirazlar başladı.
Efendim, Atatürk'ün ismi niye Anayasaya konuyormuş diye.
Bu madde büyük sermaye grubuna, ortaklaşa Devlet yönetmelerine imkan
verecek şekilde hazırlanmış.
Maddenin ruhunda böyle birşey yok. Ama bir insan, bir kere özel sermayeye
karşı olunca, her kelimenin altında bunu araması doğaldır.
Sayın Vatandaşlarım,
Sayın Hemşehrilerim,
Şimdi, Anayasamızda yer almış bulunan birkaç noktaya burada temas edeceğim.
Yeni Anayasa, istisnasız her türlü hürriyeti tanımaktadır. Bazı maksatlı
çevrelerin koparmaya çalıştıkları feryada, açıkça yahut el altından sürdürmeye
çalıştıkları propagandalara kapılmayınız. Anayasamızın kabul ettiği ve
belirttiği temel hak ve hürriyetler, eskiden beri bizde mevcut olan hak
ve hürriyetlere, medeni dünyada yeni gelişmelerle ilave edilmiş bulunanları
da ihtiva etmektedir.
Birleşmiş Milletlerce ve Avrupa Konseyi'nin üyesi bulunan ve aralarında
memleketimizin de yer aldığı ülkelerce kabul olunup, milletlerarası temel
hak ve hürriyet beyannamelerine geçirilmiş olan her hak ve hürriyeti bizim
yeni Anayasamızda da görmekteyiz.
Ancak, bu temel hak ve hürriyetlere, gerek milletlerarası metinlerin
caiz gördüğü, gerek demokrasi tarihimizde ve bilhassa 1961 Anayasası'ndan
sonra geçirdiğimiz tecrübelerin, bize öğrettiği zaruretlerle, hiç şüphe
yok ki, bazı sınırlamalar getirilmiştir.
Zira insanlık tarihinde ve demokrasinin mazisinde, hudutsuz, sınırsız
birtakım hakların ve hürriyetlerin mevcut olabileceğini hiçbir kimse ve
millet kabul etmemiştir.
Hudutsuz ve sınırsız hak ve hürriyet olamaz.
Eğer böyle bir hak ve hürriyet anlayışı kabul edilirse, insanlar arasında
eşitlik ortadan kalkmış olur. Çünkü gerek kendisinin, gerek mensup olduğu
bir zümrenin kaba kuvveti veya ekonomik gücü sayesinde birtakım insanlar,
diğerlerinin hak ve hürriyet sahalarına girerler.
Onları hak ve hürriyetlerinden yoksun bırakırlar. Böylece vatandaşlar
arasında eşitlik de kalmaz. Adaletten de söz edilemez. Halbuki, bir toplumda,
bir memlekette insanların hür olduklarını, her çeşit hak ve hürriyetlere
sahip bulunduklarını söyleyebilmek için; bu insanların hepsinin ve herbirinin
aynı hak ve hürriyetlerden eşit surette ve aynı derecede yararlanabilmesi
lazımdır.
Hürriyetler tarihine bir bakacak olursak, şu ilkeyi görürüz: "Herkesin
hak ve hürriyeti, başkalarının hak ve hürriyetlerinin başladığı noktada
sona erer".
Bu sınır, bu saha, Anayasalar ve kanunlarla belirtilir ve kimsenin kendi
hak ve hürriyetlerinin sınırını aşmamasını devlet gözetir ve sağlar.
Hak ve hürriyetler bakımından, vatandaşlar arasında eşit sahalar ve
sınırlamalar bulunacağı gibi, vatandaşla millet ve Devlet arasında da böyle
sınırlar mevcuttur.
Madem ki, bir arada yaşamaya mecburuz. Madem ki, birlikte hür ve bağımsız
olarak yaşayabilmek için, bir Devlet kurmuşuz, o halde toplumun yararına
ve Devletin yararına olarak, bazı hak ve hürriyetlerimizin de belli sınırları
olması bir zarurettir. Nasıl ki, bir aile toplumu içerisinde, o aileyi
oluşturan ana, baba ve çocuklar, değişik hak ve hürriyetlere sahip oluyor,
çocuklar anne ve babanın sözlerine uyuyorlarsa, ailelerden oluşan bir millette
de fertlerin hürriyetlerinde bazı sınırlamalar olacaktır. Millet bütünlüğünü,
ülke bütünlüğünü, Devletin varlığını ve gücünü koruyabilmek için, temel
hak ve hürriyetlerimize o yönlerde de bazı sınırlamalar getirilmesi tabiidir,
zaruridir. Ve bu türlü sınırlamalar her zaman, her yerde, her Anayasada
mevcuttur. Aksi takdirde, bu hudutsuz hürriyetler, daha çok, kötü niyetlilerin
işine yarayacak ve masum vatandaşların hürriyetlerine zarar verecektir.
Bir misal vereyim: Bir kişi çıkıp da, "Ben harbe karşıyım, beni askere
alamazsınız, ben askere gitmeyeceğim" diyebilir mi? Milletin varlığı, toplumun
varlığı ve menfaati için o da bile bile ölüme gidecektir. Ama bazı ülkelerde
bu, maalesef var. "Ben ölüme karşıyım" diyor, askere gitmiyor. Türk milletinden
böyle vatandaş çıkmaz.
Huzurunuza getirdiğimiz ve tasvibinize sunduğumuz Anayasa, bir toplum
ve Türk milleti olarak sizin müşterek menfaatleriniz için, sizin Devletiniz
olan Türkiye Cumhuriyetinin menfaat ve selameti için, kişilerin temel hak
ve hürriyetlerine konulacak genel sınırlamaları 13'üncü maddesinde saymaktadır.
Bu sınırlamalar nelerdir? Şimdi onları sayacağım :
1. - Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü,
2. - Milli egemenlik ilkesi,
3. - Cumhuriyet ve onun nitelikleri,
4. - Milli güvenlik,
5. - Genel: asayiş,
6. - Kamu düzeni,
7. - Genel ahlak,
8. - Genel sağlık,
9. – Kamu yararıdır.
İşte bu saydığım amaçlar doğrultusunda hürriyetler sınırlandırılabilir.
Eğer bir kimse çıkar da, bunları yoketmeye çalışırsa elbette ona mani olunacaktır.
Bu sınırlamaları da, kanunlar, çerçevesini çizip belirteceklerdir. Ayrıca
gerekirse, muayyen hak ve hürriyetler de özel sebeplerle ve fakat gene
kanunla belli yönlerde sınırlandırılabilecektir.
Eğer bütün bu söylediklerimi, bir tek cümle içinde özetlemek gerekirse,
şöyle diyebiliriz: Toplumun yararları her zaman, her meselede kişilerin
yararlarından önce gelir. Aksi takdirde, anarşi gelir.
Bir kişinin veya muayyen bir grubun yararı için toplumun ve milletin
yararı feda edilemez.
Devlet dediğimiz kuruluş, Türk Milletinin hür ve bağımsız yaşayabilmesi
için, bu ülkede toplum yararının en yüksek derecede biçimlendiği kuruluştur.
Devletimiz bir Cumhuriyettir. Bu Cumhuriyetin nitelikleri de biraz önce
okuduğum ikinci maddede belirtilmiştir.
Sevgili vatandaşlarım,
Biliyorsunuz ki Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyetimizin en başta gelen niteliklerinden
birisi de laikliktir. Yani din ile Devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.
Laikliğin ne olduğundan ve ne olmadığından müteaddit konuşmalarımda bahsettim
ve sanırım ki, Cumhuriyetimizin bu niteliğine yeterince açıklık da getirdim.
Bütün geçmiş konuşmalarımda laikliğin din aleyhtarlığı, din düşmanlığı
olmadığını tekrar tekrar belirttim.
Nitekim, Anayasamızın 24 'üncü maddesi din ve vicdan hürriyeti başlığı
altında şöyle diyor:
"Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir”
"İbadetler, dini ayinler ve törenler serbesttir”
"Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya zorlanamaz. Dini inanç
ve kanaatlerini açıklamaya da zorlanamaz.”
"Kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz”
Anayasanın bu hükmüne birlikte göz gezdirirsek, bundan şu sonuçları çıkarabiliriz
:
Ne Devletin, ne de Devlet içinde herhangi bir kuruluş veya kişinin,
bir kimseye "Senin dinin var mıdır? Yok mudur? Varsa sen hangi dindensin?
O din içinde hangi mezheptensin?" diye sormaya hakkı ve selahiyeti yoktur.
Hele bu gibi sorulara cevap alabilmek için, kişileri zorlamak kimsenin
elinde değildir.
Din, kul ile Allah arasında bir mesele olarak kabul edilmiştir. Dinini
seçmek, bir din içindeki mezhebini seçmek kişinin kendi bileceği iştir.
Hiç kimse ve Devlet, bir kimseyi dininden ve mezhebinden dolayı kınayamaz,
suçlayamaz. Kişi isterse ibadetini yapar, istemezse yapmaz. İster gizli
yapar, isterse açık yapar.
Kişi isterse dini ayin ve törenlere de katılabilir. Ancak, laikliğin
gereği olan bir hüküm daha vardır. Bu hüküm şöyledir: Kimse, Devletin sosyal,
hukuki veya ekonomik nizamım kısmen de olsa, din kurallarına dayandırmaya
kalkamaz. Din ve Devlet ayrı ayrı işlerdir. Nasıl ki, laik bir Devlet,
dinlere, mezheplere, dini ibadet tarzlarına, dini ayin ve törenlere şekil
vermeye kalkamazsa, o kimse de Devletin, temel nizamlarının kendi dinine
ve mezhebine göre tertiplemesini istemeye kalkamaz.
Bununla beraber, yine evvelki konuşmalarımda değindiğim gibi, laik Devlet,
vatandaşlarının kendi inandıkları din içinde, o dini öğrenmeleri, kendi
inançlarını uygulamaları için onlara hizmet götürür. Gayrimüslim vatandaşlarımızın
kendi dini vakıfları ve cemaat idareleri vardır. Onlar, Lozan Antlaşmaları
hükümlerine göre bu hizmetleri kendileri görürler. Müslüman vatandaşlarımıza
gelince... Türkiye topraklan içinde yaşayan vatandaşlarımızın yüzde 98,5'i
Müslümandır. Bu Müslüman vatandaşlarımızın da, atalarımızdan kalmış dini
binaları, mabetleri, eserleri vardır. Bunları korumak, Devlete düşen bir
görev olmaktadır. Devletimiz, dinin esasına karışmıyor, ibadetlerimize
de karışmıyor. Fakat camilerimizi, mescitlerimizi ve diğer dini eserlerimizi
Devlet koruyor.
Sevgili Vatandaşlarım,
Yenilerine ihtiyaç olduğu zaman, bunu da Devlet yapıyor. Din görevlileri
de Devletin memurlarıdır. Devletten maaş alır.
Yeri gelmişken şunu da belirteceğim: "Laik Devlet, cami, mescit yaptıramaz,
bunların bakımına masraf edemez. Din görevlilerinin aylıklarını, ücretlerini
hazinesinden veremez" diyenler çıkıyor aramızdan. Bunların maksatları nedir?
Vatandaşlarımızı yer yer cemaatler halinde tertipleyip, Devlet içinde ikinci
bir Devlet mi kuralım? Dillerinin altında neyin yattığını bilmiyor değiliz.
Biz hiçbir sebeple asla milli bütünlüğümüzü feda edemeyiz. Bunu kafalarına
koysunlar.
Laikliği sanki bir din düşmanlığı imiş gibi göstermeye çalışanlar, yalnız
kendi dini inançları bulunmayanlar veya İslamiyeti ezmeye uğraşanlar da
değildir. Maalesef, dini inançları kuvvetli olduğu halde, dinimizin esaslarını
tamamen kavrayamamış olanların da laikliğe karşı cephe aldıklarını senelerden
beri görmekteyiz.
Bundan yararlanmaya kalkan bazı siyaset adamlarını ve çıkarcıları da
gördük.
Vatandaşın dini hislerini tahrik ederek, onun din bilgisinin noksanlığından,
yanlışlığından yararlanarak, şahsi veya siyasi nüfuz sağlamaya kalkanları
da gördük. Onun içindir ki, 1961'den beri Anayasalarımızda bu hususta da
hüküm mevcuttur.
Kimse siyasi veya şahsi nüfus veya menfaat maksadıyla veya sair surette
olsun din duygularını veya dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez
ve kötüye kullanamaz. Vaktiyle din devleti kurma sevdasına kendilerini
kaptıranlar ve halkın dini duygularını sömürerek iktidar peşinde koşanlar
da oldu. Daha saltanatın ve hilafetin kaldırılmasını müteakip bu işlere
giriştiler ve 12 Eylül'den kısa bir süre önce de işi doruk noktasına getirdiler.
Bunların içinden saltanat isteyenler de çıktı.
İslamiyet "Devletin başında bir hanedan veya bu hanedana mensup bir
hükümdar icap ettirir" dediler. Halbuki sevgili vatandaşlarım, İslami esaslara
göre, irsi Devlet Başkanlığı yoktur. Hazreti Peygamberden sonra gelen ilk
4 halifeden hangisi bir diğerinin oğlu veya akrabasıydı?
Aynı cahil kişiler, senelerce ve bilhassa 12 Eylül öncesinde, açıkça
Medeni Kanuna da karşı çıktılar. Kadınların kocaları tarafından "Boş Ol"
denilerek, evden atılamamasının, boşanmaya ancak mahkemelerin karar verebilmesinin
de aleyhinde bulundular. Hatta, bir kadından fazla kadınla evlenmek meselesini
de propaganda mevzuu yaptılar. Bunları biliyorsunuz..
Aziz ve Kıymetli Vatandaşlarım,
İşte şimdi burada, bu noktada din derslerimizi, okullarımızda niçin
okuttuğumuzun sebebi açıkça görülmüyor mu? Din sömürücüsü ve üstelik de
cahil politikacı, halkın arasına karışarak, "Dinimizde şu şöyledir, bu
böyledir" dediği zaman etrafta kendisine işin doğrusunu söyleyebilecek
kadar dini bilgi sahibi kimse çıkmıyordu ki..
Türk çocukları, Türk Milletinin dini hakkında, kendi ailelerinin ana
babaları, bizzat kendilerinin dinleri hakkında hiçbir bilgi sahibi olamıyorlardı.
Bu dini bilgileri, evde her aile evladına veremez. Esasen öğretmeye
kalkarsa bu da yerinde olmaz. Çünkü yanlış öğretebilir, eksik öğretebilir
veya sadece kendi görüşüne göre öğretebilir.
Erzurum'a ilk gelişimde yine sizlere burada hitap ederken, okullarımıza
din dersi koyacağımızı söylemiş, çocuklarımızı gizli Kur'an kurslarına
göndermemenizi istemiştim. İşte bunu Anayasaya da koyduk. Bu suretle çocuklarımıza
dinleri, diyanetleri, aziz Atatürk'ün söylediği gibi, Devletin okulunda,
Devletin eliyle öğretilecektir.
Bu suretle, acaba biz bir kısım din aleyhtarlarının söyledikleri gibi
laikliğe aykırı mı hareket ediyoruz? Yoksa bilakis laikliğe hizmet
mi etmiş oluyoruz?
Elbette laikliğe hizmet etmiş oluyoruz. Çünkü laiklik demek, Türk gencinin,
Türk vatandaşının din bilgisinden mahrum bırakılarak, kandırılmak, aldatılmak
üzere din sömürücüsü kişilerin ellerine terk edilmesi demek değildir.
Laiklik demek, vatandaşı din konusunda cahil bırakarak, onu mezhep çatışması
kışkırtıcılarının eline oyuncak etmek değildir. Mezhep kavgası tahrikçilerini
keşfedememesi, anlayamaması ve onların tahrikleri ile harekete geçecek
kadar cehalet içinde bırakılması demek değildir.
Sevgili vatandaşlarım,
Atatürk'ü ekseriya yanlış tanıtırlar ve Atatürk'ü "Din düşmanlığı" ile
isimlendirirler. O'na maalesef bu sıfatı takarlar. Okullarda din dersi
okutmak Atatürk ilke ve inkılaplarına da aykırı değildir. Bakın Atatürk
bir konuşmasında şöyle diyor:
"Arkadaşlar, din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına
imkan yoktur. Yalnız; şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır".
Ve yine Atatürk başka bir zaman şöyle söylüyor:
"Nasıl ki her hususta, meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazım
ise, dinimizin felsefi gerçeğini inceleme, araştırma ve öğretme bakımından
ilmi ve fenni kudrete sahip olacak, seçkin ve hakiki din bilginleri, yetiştirecek
yüksek müesseselere sahip olmalıyız".
Yine başka bir yerde, Atatürk, "Din lüzumlu bir müessesedir. Milletimiz
din ve dil gibi iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin
kalp ve vicdanından söküp alamamıştır ve alamaz" diyor.
En mühim olarak din derslerinin okulda okutulması lazım geldiğine dair
Atatürk bakın ne diyor: "Müslümanların toplumsal hayatında hiç kimsenin
özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde
böyle bir hak görenler, dini emirlere uygun bir harekette bulunmuş olamazlar.
Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak
öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için
bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir". İşte Atatürk'ün söylediği...
Böyle demek suretiyle de din eğitiminin bilgisiz veya yetkisiz kimseler
tarafından değil, okullarda belirli bir program çerçevesinde yapılmasını
işaret etmiş; bilgisiz kimselerin vereceği yanlış telkinatın zararlarını
da bu suretle belirtmiştir.
Sevgili Vatandaşlarım, Sevgili Hemşehrilerim,
Anayasanın bütün kısımlarını bu kadar kısa bir sürede izah etmek elbette
mümkün değildir. Ben sizlere önemli gördüğüm ve en çok eleştirilere maruz
kalan veya haksız saldırıya uğrayan kısımları üzerindeki görüşlerimizi
dile getiriyorum. Sağduyu sahibi vatandaşlarım elbette iyi ile kötüyü çok
iyi tartacaklar ve ona göre reylerini kullanacaklardır.
Kapatılan eski partilerin mensupları (Tabii mensupları derken, malum
kişiler; yoksa bütün mensuplarını kastetmiyorum), yakalanamayan anarşist
veya teröristler, Türkiye'ye başka bir rejimin gelmesi için bugüne kadar
olduğu gibi bundan sonra da menfi tutumlarını sürdürecek olanlar, sizlere
"Bu Anayasaya hayır deyin" diye telkinatta bulunabileceklerdir ve nitekim
de bulunuyorlar. Bunu biliyoruz. Etrafa haber salıyorlar.
Bu telkinlere kanmayın, bunlar maksatlı telkinlerdir. Menfaatleri haleldar
olduğu için yapılan telkinlerdir. Memleketin muhtaç olduğu huzur, güven,
sükun ve istikrarı istiyorsanız, bizlere güveniyor ve inanıyorsanız, bu
Anayasaya (Evet) dersiniz. İnanmıyorsanız (Hayır) dersiniz.
Sevgili kardeşlerim, buradaki açıklamalarım da, burada bitiyor. Bize
karşı gösterdiğiniz bu candan, bu gönülden karşılamaya, tezahürata ve sevgiye,
şahsım, Konsey üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına en içten teşekkürlerimi
sunuyorum.
Hepinize sağlık, saadet dileklerimi sunuyorum.
Nurlu yarınlar hepinizin olsun.
|