Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
Diyarbakır'da yaptığı konuşma şöyle:
(27 Ekim 1982)
Sevgili Diyarbakırlı Hemşehrilerim,
Hepinizi evvela sevgi ile en iyi dileklerle selamlıyorum. Sözüme evvela
civar illere gidemeyişimin sebebi ile başlamak istiyorum. Gönül arzu ediyordu
bütün vilayetlere uğramayı, ama hava meydanlarının olmayışı, bize bu imkan
vermedi. Bu bakımdan Mardin'e, Siirt'e, Bitlis'e, Hakkari'ye, Muş'taki
bütün vatandaşlarıma buradan selam ve sevgiler yolluyorum.
Önümüzdeki sene muhakkak oralara uğrayacağız. Hiç merak etmesinIer,
onlarla görüşeceğiz, onlarla kucaklaşacağız.
Sevgili Diyarbakırlı kardeşlerim,
12 Eylül Harekatından bir ay sonra, 14 Ekim 1980 günü yine Diyarbakır'a
gelmiş ve yine bu meydanda, bu kürsüden sizlere hitap etmiş ve en uzun
konuşmamı da burada yapmıştım, hatırlarsınız. O gün bizlere karşı gösterdiğiniz
büyük alaka ve misafirperverliğinizi hala hafızalarımızda muhafaza ediyoruz.
Bugün bizlere karşı gösterdiğiniz bu sıcak ilgi ve karşılamanızdan dolayı
yine hepinize teşekkür ediyor ve sevgiler sunuyoruz. O gelişimizde hatırlarsanız,
uçaktan indikten hemen sonra Türk Hava Yollarına ait bir uçak .Diyarbakır'a
kaçırılarak meydana indirilmişti. Aynı gün bizim vurucu timlerin gerçekleştirdiği
bir operasyonla anarşistler yakalanmış ve adalete teslim edilmişti. Onlar
cezalandırıldılar. Şimdi hapiste cezalarını çekiyorlar.
Hamdolsun o tarihlerde yurdun muhtelif bölgelerinde cereyan eden anarşik
olaylar bugün ortadan kalktı. Birçok şehir, kasaba ve köylerden can ve
mal korkusuyla yerini yurdunu terk edip başka şehirlere göç edenler, bugün
artık yok. Hatta evvelce göç etmişler de tekrar yuvalarına dönüyorlar ve
döndüler. “Devlet, bu gibi anarşistlerin ve teröristlerin hakkından gelecektir”.
demiştim ve geldi. Ama yine demiştim ki, "Yeter ki sizler yardımcı olunuz".
Görüyorsunuz, milletçe el ele verince bütün güçlükleri yenmek nasıl mümkün
oluyormuş.
Şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayınız ki, Türk Milletine karşı
hakiki dostluk hissi taşıyan ülkeler adedi fazla değildir. Bu milletin
birlik ve beraberlik içerisinde kalkınmasını, bir büyük devlet olmasını
hiçbir zaman arzulamayan ülkeler de vardır. İşte o gibi güçler her fırsatı
değerlendirecekler, Türkiye'nin yine 12 Eylül öncesine düşmesi için her
türlü çabayı sarf edeceklerdir. Yalnız dış güçler değil, içimizde dolaşan
ve bu dış güçlere yardakçılık yapanlar da az değildir. Bunlar müsait zaman
kollarlar. Normal düzene geçiş hazırlıklarının başladığı bugünlerde
de, o hain iç güçler, dış ortakları ile birlikte faaliyete geçmişlerdir.
Hele normal düzene geçtikten sonra bu faaliyetlerini daha çoğaltacaklardır.
Bundan hiç şüpheniz olmasın. Bunların yaptıklarını, bundan sonra yapacaklarını
da biz istemeye istemeye de olsa normal karşılıyoruz. Zira bunlar, kendilerini
artık muayyen bir ideolojiye angaje etmişler, beyinlerini yıkamışlardır.
Bu gibilere ne yapsanız, ne söyleseniz para etmez. Onların kafalarını kesseniz
inandıkları bu sapık ideolojilerden ayıramazsınız. Gerçi bunların içinde
olup da, sonradan hakikati görüp anlayanlar, doğru yolu görenler de mevcuttur.
Bunu inkar edemeyiz. Fakat bunlar maalesef azınlıkta kalmaktadırlar. Bu
gibi beyni yıkanmışlardan biz, hazırladığımız ve sizlerin tasvibinize sunduğumuz
Anayasaya (Evet) demelerini esasen beklemiyoruz.
Yine menfaatleri haleldar olan, çıkarları engellenen menfaat düşkünlerinden
de beklemiyoruz. Hayal aleminde gezen, Türkiye'nin şartlarını bilmeyen,
Türkiye'yi ikiyüz sene evvel demokrasiye geçmiş ülkeler gibi kabul ederek
“Onların Anayasalarına uymuyor” diye, bizim hazırladığımızı beğenmeyenler
gibi, iyi niyetli olup da bu milleti tanımayanların da menfi oy verebileceklerini
düşünüyor, bundan da üzüntü duymuyoruz.
Bizi esas üzen, nedir biliyor musunuz sevgili vatandaşlarım? Bizi üzen,
evvelce ellerinde Devlet güçleri varken, “Devlete kimse baş kaldıramaz,
kaldıranların elleri kırılır” deyip, bu elleri bir türlü kırmaya muvaffak
olamayanların ve hazırlanan bu Anayasanın, uygun bir Anayasa olmasını kabul
etmelerine rağmen, sırf partileri kapatıldığı ve bir daha o koltuğa oturamayacak
diye, sağa - sola, eski teşkilat üyelerine, bu Anayasaya (Hayır) deyin
diye haber gönderenlerdir. Bizim esas üzüldüklerimiz bunlardır. Biliyorum
sizler böyle telkinlere papuç bırakmazsınız, sağ duyunuzu kullanacaksınız.
Fakat bunların yaptıklarım bilesiniz diye söylüyorum. Her gün televizyon
karşısına çıkarak, arzıendam ettikleri ve yemek zamanı televizyonlarını
kıracak kadar sinirli anların yaşandığı o günlere bu millet bir daha dönmek
istemiyor artık.
Hatırlarsınız, 14 Ekim 1980 günü burada konuşurken, bir vatandaşımız
“Paşam bir daha partiler olmasın” diye bağırmış, ben de kendisine “iyi
ama partisiz demokrasi olmaz” demiştim. O zaman, o toplantıda bulunan arkadaşlarım,
vatandaşlarım, bunu hatırlarlar. Biliyorum, o vatandaşım, demokrasiye inanmadığından
dolayı onu söylemedi. Ancak, birbirleri ile kavga ede ede, birbirlerine
küfür ede ede, milleti o hale getirdiler ki, nihayet işte “öyle demokrasi
olacağına, olmasın daha iyi” dedirttiler. Vatandaşlarımızı da “Partiler
olmasın” diye bağırmak zorunda bıraktılar.
Sevgili Diyarbakırlılar,
Biliyorsunuz bundan evvel Trabzon'da, Erzurum'da, daha ziyade temel
hak ve ödevler, bunların sınırlandırılması şartları, kötüye kullanılmaması
üzerindeki bazı Anayasa hükümleri hakkında ileri sürülen tenkitlere değindim
ve yeni Anayasamız ile eskisi arasındaki farkları izah ettim.
Bugün de sizlere siyasi haklar ve ödevler ile siyasi parti faaliyetleri
hakkında bilgi vereceğim.
“Bir siyasi toplumda vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinden en
önemlileri, hangileridir” diye sorulsa, hiç şüphe yok ki kişi dokunulmazlığından
sonra, Devletin yönetimine katılma hakkı, bunun hemen arkasında yer alır.
Zira, Devletin ve memleketin yönetimine katılmak suretiyledir ki, vatandaşlar
diğer haklarını da kendileri tanzim edebilirler.
Gerçekten tarihte de bu böyle olmuştur. insanlar evvela kişiliklerine
dokunulmamasını istemişlerdir. Hatta bu husustaki hak ve hürriyetlerine
klasik haklar bile denilmiştir. Bildiğiniz gibi demokrasilerde vatandaş,
devletin ve memleketin yönetimine katılır, Devletin Anayasasının meydana
gelişinde söz sahibi olur. Yasama organını teşkil eden milletvekillerini
seçmek suretiyle, kanun ve nizamın da nasıl olması gerektiğini bu milletvekilleri
aracılığıyla kendisi belirler. Devletin diğer organlarını ve görevlilerini
doğrudan doğruya seçmez, onların belirlenmesini milletvekillerine bırakır.
İşte vatandaşın, Devletin ve memleketin yönetiminde söz sahibi olmasına
imkan veren haklara, siyası hak ve hürriyetler diyoruz.
Bu hak ve hürriyetlerin demokrasi denilen idare tarzına en uygun bir
biçimde kullanılabilmesi için birinci şart, vatandaşın çekimser davranmayıp
bütün seçimlere katılması ve her zaman Devletin ve memleketin gidişatı
üzerindeki fikirlerini, görüşlerini söyleyebilmesidir. O halde, demokrasinin
birinci şartı katılmadır. Yani vatandaşın siyası haklanın kullanmaya özen
göstermesi, istekli olmasıdır.
Ancak mutlu bir toplum hayatı için vatandaş, siyasi hak ve hürriyetlerine
karşı, büyük sorumluluğunu da asla unutmamalıdır.
Haklar ve hürriyetler bir nimettir. Her nimetin karşılığında da mutlaka
bir külfet vardır. Demokrasinin gerçekten mutlu bir yönetim olabilmesi,
demokratik bir idare altında vatandaşların hakikaten mutlu olabilmeleri
kendi ellerindedir. Bu mutluluğa ulaşabilmesi için her vatandaş memleket
meseleleri ile daima meşgul olmalıdır. Memlekette ne olup bittiğini devamlı
ve dikkatli bir şekilde kollamalıdır. “Seçim zamanında temsilcilerimi seçtim.
Artık onlar ne yaparlarsa yapsınlar, gelecek seçim gününe kadar ben memleket
meseleleri ile artık meşgul değilim” dememelidir. Fakat sürekli bir siyasi
mücadele içine de girmemeli; siyasi tartışmayı, çekişmeyi bir yana bırakmalı;
evde, işyerinde, sokakta, her gün siyasi meselelerle uğraşıp kendini bu
kavganın içine de atmamalıdır.
Buna mukabil, zaman zaman seçtiği milletvekillerinden izahat almalı,
onlara sual sormalı ve kendi görüşlerini bildirmelidir. Aynı zamanda sürekli
şekilde milletvekillerinin iyi çalışıp çalışmadıklarını, başarılı, ehliyetli,
kabiliyetli, enerjik kişiler çıkıp çıkmadığını da gözetlemelidir. Zira
unutmamak gerekir ki, demokrasi idaresinin can noktası, vatandaşların en
iyileri seçmeleri ve işbaşına getirmelerindedir. Devletin ve memleketin
idaresine katılmak gibi fevkalade kutsal bir hakkın karşılığındaki külfet
ve mesuliyet işte bu noktadadır. Eğer siz vatandaşlarım, Devletin ve memleketin
bütün kaderinin de, temsilcilerinizi seçerken göstereceğiniz titizlikte
ve dikkatte olduğunu düşünerek, ona göre hareket etmezseniz, neticesi çok
hazin olur. Demokrasi işte o zaman dejenere hale gelir. Ve neticede Devletin
ve memleketin her işi bozulur. Demokrasi rayından çıkar ve sonunda da demokrasi
idaresi tamamen yıkılabilir.
Milletimiz büyük ve köklü bir millettir. Büyük milletler, kurdukları
kültür ve medeniyeti, edindikleri dersleri, geçirdikleri tecrübeleri, bunlardan
çıkardıkları sonuçlan sürekli şekilde yeni yetişen nesillere aktarırlar.
Giderek büyüyen bu tecrübeler ve bu tecrübelerden elde edilen fikirler
ve dersler, nesilden nesile intikal ettikçe farkına bile varılmadan fertlerin
kalplerinde, zihinlerinde bir aklıselim, bir hüsnüselim halinde yer eder.
Millet, büyük ve köklü bir millet olunca, her zaman devlet kurmuş, büyük
işler başarmış, insanlık tarihine damgasını vurmuş, tarihe yön vermiş bir
millet olunca, onun bütün fertlerinde bir Devlet tecrübesi, bir Devlet
kavramı teşekkül eder. Sade vatandaşın tahsili olmasa, hatta okuma yazması
bulunmasa bile, onda bir devlet fikri, bir devlet kavramı, bir devlet tecrübesi
mevcuttur. O sade vatandaş bir dağ köyünde yaşasa bile, Türk milletinin
bir ferdi olarak, devlet kavramına, devlet fikrine sahiptir. Çünkü büyük
bir milletin evladıdır ve o milletin büyük tecrübelerinin mirasçılarından
biridir. O vatandaşın aklıselimi vardır, bir sevgisi, bir hissedişi, bir
hissiselimi vardır.
İşte sevgili vatandaşlarım, bundan dolayıdır ki, içten ve dıştan asırlar
ve asırlarca nice düşmanlıklara, nice suikastlere ne kadar acı ve ümitsiz
görünen mağlubiyetlere rağmen Türk Milleti hiçbir zaman yıkılmamış, hiçbir
zaman çözülüp dağılmamış, her zaman toparlanmasını, hür ve bağımsız devletini
kurarak, kendi bayrağı altında yaşamasını bilmiştir.
Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti bu şekilde kurulmadı mı? Eğer Türk milletinin
bu hasletleri olmasa, büyük önder Atatürk, tek başına bir fert olarak veya
birkaç arkadaşıyla birlikte giriştiği hareketi muvaffakiyete ulaştırabilir
miydi? Denebilir ki, Atatürk de olmasaydı bu millet, Kurtuluş yoluna ulaşamazdı.
Dünyada nice toplumların, nice bir kısım milletlerin sürekli bir vatan
veya istiklal mücadelesi içinde bulunduklarını görüyorsunuz. Hatta bunların
bazıları pek büyük imkanlara rağmen mücadelelerini yıllar ve yıllarca bir
türlü başarıya ulaştıramıyorlar. Onlara sebebini sorduğunuzda şöyle diyorlar:
“Sizin talihiniz vardı. çünkü bir Mustafa Kemal sizin önünüze düştü, başınıza
geçti, sizi kurtardı". Bu söz elbette doğrudur. Yalnız, kendilerinin bir
Atatürk yetiştirememelerinin sebeplerini gözden kaçırıyorlar.
Unutmamak gerek, Atatürkler de ancak onları anlayacak ve onların elinde
harekete geçebilecek kabiliyetteki milletlere nasip olur. Her millet Atatürk
yetiştiremez.
Atatürk bu memleketi, bu milleti kurtarmış, Cumhuriyeti kurmuş, inkılapları
yapmış ve ortaya çıkardığı eseri gençliğe ve bu milletin fertlerine emanet
ederek aramızdan ayrılmıştır.
Türk vatandaşları bu demokratik rejimde, siyasi haklarını, sahip oldukları
büyük vebal ve mesuliyet duygusu içinde kullanmakta kusur ederlerse, bunun
günahı da kendilerine ait olur. Fakat ne çare ki, bazen ufak- tefek yanılmalar
vuku buluyor. Ama bu yanılmaların sonuçlan da maalesef büyük olabiliyor.
Şu son yıllarda ve 12 Eylül öncesinde geçirdiğimiz tecrübelere bakın.
Devlet ve memleket içerden ve dışardan tertiplenen korkunç bir suikast
ile karşı karşıya kalmış; her gün 20 - 30 vatandaşımızın anarşist kurşunlarıyla
sokaklarda can vermiş olması adeta normal bir hale gelmiş; memleket, kurtarılmış
bölgelere ayrılmış; Türk Bayrağı yerine yabancı veya uydurma Devlet bayrakları
çekilmiş; vatandaşlar için ne evlerinde, ne işyerlerinde huzur ve güven
kalmamış; herkesi bir can korkusu almış; çocuklar, gençler okullarına gidemez
olmuşlar; emniyet kuvvetleri içinde taraf tutmadan mütevellit bölünmeler
başlamış ve emniyet kuvvetlerinin bizzat kendisi, karakolları bile basıldığından,
sığınacak üstün bir kuvvet aramaya başlamış; memlekette huzur ve asayişin
zerresi kalmadığı gibi, üstelik bir ümit ışığı da kalmamış; siyasi partiler
birbirlerine girmişler; Devlet, başsız; parlamento ortada duruyor, ama
Cumhurbaşkanı seçmeye muktedir değil. Parlamento bu yüzden kanun yapamıyor.
Hükümetler iş yapamaz durumda. Bir avuç milletvekili çıkmış, nerede siyasi
ikbal veya menfaat görürse o tarafa gitmek suretiyle hükümetler devriliyor.
Yenisi kurulup, o da bir müddet sonra sallanmaya başlıyor. Memlekette anarşi
ve terör gittikçe azmış, müthiş bir felaket halini almış. iktisadi durum
perişan, hiçbir ümit ışığı kalmamış, kimse ne yapacağını bilmiyor, ama
bir sürü siyaset oyunları, dolapları mütemadiyen çevriliyor. Halk her türlü
ümidini kaybetmiş, kendi başının çaresini arıyor. Ya şehri terk ediyor
veya yurdu terk ediyor. Biz, 12 Eylül Harekatına, biliyorsunuz bu şartlardan
dolayı mecbur olduk. El altından yapılan menfi propagandalarda “Silahlı
Kuvvetler niçin müdahale etti? Onlar sadece anarşiyle mücadele etselerdi,
üst tarafını biz hallederdik” gibi bir iddia öne sürülüyor.
12 Eylül'den sonra çıkardığımız kanunlara ve Konsey olarak yayınladığımız
bildiri ve verdiğimiz kararlara bir bakılsın. Meclisin o günkü durumu ve
ondan sonra dahi, ne suretle teşekkül edebileceği besbelli bir siyasi ortam
içinde, hukuk düzeni içinde, bizim bu kanun, karar ve bildirilerimizdeki
bir tek hükmü, acaba hangi partinin iktidarı yürürlüğe koyabilirdi?
Acaba Türk Silahlı Kuvvetleri müdahale etmese ne olur, nasıl olur, ne
gibi bir mucize olur da Devlet ve memleket işleri bir düzene girebilirdi
? Bu ve buna benzer sebepler ve şartlar dolayısıyladır ki, 12 Eylül Harekatını
gerçekleştirmekten başka hiçbir çare kalmamış ve yeni bir Anayasanın geçirilen
bunca tecrübeden ve alınan bunca derslerden yararlanılarak yapılması, kaçınılmaz
bir zaruret olmuştur.
Buna bütün vatandaşlarımız ve tarih şahittir.
Sevgili vatandaşlarım, siyasi partiler olmaksızın demokratik bir siyasi
hayat mümkün değildir. Bunda hiç şüphe yok. Zira artık bu derece genişlemiş
toplumlarda vatandaşların Devlet yönetimine katılmaları, 80 hanelik bir
köyde bir vatandaşın muhtarlığa veya ihtiyar heyetine seçilebilmesi kadar
kolay bir hadise değildir. Aslında her vatandaş, tek başına da şüphesiz
siyasi faaliyette bulunabilir. Fakat, aynı görüş, düşünce ve isteklerdeki
vatandaşların bir siyasi parti halinde toplanıp teşkilatlanmaları, başarı
kazanabilmenin şartı haline gelmiş gibidir. Siyasi parti üyesi olmasalar
dahi, -ki pek çok insan böyledir, bir siyasi partiye üye değildir- modern
demokraside vatandaşlar siyasi haklarım partilerin yardımı ve aracılığıyla
kullanabilmektedirler. Ancak, bu durumda da vatandaşın siyasi hak ve hürriyetlerinden
soyutlanarak demokrasinin bir partiler diktatöryasına dönüşmesi, demokratik
rejimin kaybolması demektir. Siyasi partiler, demokratik hayatın vazgeçilmez
unsurlarıdır. Bunda hiç şüphe yoktur. Fakat yegane unsuru da değildirler.
Memleketin siyasi kaderini ve milyonlarca vatandaşın siyasi hak ve hürriyetlerini
sadece bir- iki parti liderinin ve sayıları toplam 50 - 60'ı geçmeyecek
siyasi parti yöneticilerinin ellerine teslim edip de “Haydi siz bildiğinizi
okuyun” demek, bu sefer demokratik rejimden başka bir yönden vazgeçmek,
demokrasiyi başka türlü kaybetme sonucunu doğurur.
Siz, hiç bizim memlekette normal usullerle parti liderinin değiştiğini
ve ona körü körüne bağlı kul, köle olanların değiştiğini gördünüz mü? O
halde partiler demokrasisini, partiler diktatöryası haline getirmekten
alıkoyacak tedbirleri almak da bir mecburiyettir.
Demokrasiyle idare olunan bir ülkede partilerin o demokrasinin vazgeçilmez
unsurları olabilmeleri için kendi iç yapı ve faaliyetlerinde de gerçekten
demokratik esaslara uygun biçimde kurulmaları ve çalışmaları lazımdır .
Yeni Anayasamızın vatandaşlarca meydana getirilecek bütün teşekküller
için kabul ettiği bir ilke vardır. İster parti, ister dernek, ister sendika,
ister okul, ister meslek teşekkülü olsun, her teşekkül kendi maksat ve
gayesine uygun ve bahusus görev alanı içinde kalacaktır. Yani parti partiliğini,
dernek dernekliğini, vakıf vakıflığını, sendika sendikalığını bilecektir.
Dernek kılıfında parti, parti kılıfında dernek, sendika kılıfında meslek
teşekkülü ve vakıf kılıfında başka bir teşekkül olmayacaktır.
Siyaset yapmak, siyasi partilerin ehliyeti dahilinde ve onlara aittir.
Siyasi parti mahiyet ve hüviyetinde olmaksızın ve siyası partilerin tabi
bulunduğu düzenlemeler içinde ve bir siyasi parti statüsünde olmaksızın
hiçbir kurum siyaset yapamaz.
Nitekim, siyasi partiler de sendikacılık, dernekçilik yapamayacaklar;
meslek teşekkülü veya vakıflara ayrılan işlere girişemeyeceklerdir. Herkes
kendi çerçevesi içinde işleyecektir. Böylece her teşekkül kendisinin ne
olduğunu bilmiş olacaktır.
Yeni Anayasamıza göre, bölge esasına dayanan siyasi parti kurulamaz.
Bir veya birkaç sosyal sınıfa, belli cemaate, bir zümreye dayanan, belli
bir dini, dili, mezhebi, ırkı, cinsiyeti esas alan siyasi partiler kurulamaz.
Çünkü böyle olursa, bölücülük olur. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne aykırı düşer. Kurulan partiler bütün Türkiye sathında vatandaşlara
hizmet götürmek zorundadır. Muayyen bir bölgeye, muayyen bir zümreye hitap
edemez. O zaman, o teşekkül de parti değil, dernek olur.
Yine yeni Anayasamıza göre, siyasi partiler yabancı devletlerden, milletlerarası
kuruluşlardan, milletlerarası sendika, dernek ve gruplardan herhangi bir
suretle emir, talimat ve mali yardım alamazlar.
Bu ecnebi teşekküllerin kararlarıyla hareket edemezler. Aksi takdirde
yabancı bir kuruluşun emri ve diktası altına girer. Milletlerarası anlaşma,
ancak devletler arasında olur.
Yine bu Anayasaya göre, siyasi partiler kadın kolu, gençlik kolu ve
benzeri gibi ayırımcılık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremezler ve
yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamazlar. Ne demek gençlik kolu,
kadın kolu? O zaman bir de ihtiyar kolu, orta yaşlı kolu kurulsun. Böyle
şey olur mu?
Daha genç yaşta, lise çağında çocukları, alıyorlar, partilere sokuyorlar,
onları birer militan gibi etrafa dağıtıyor, daha o yaşta çocuğun kafasına
partizanlık sokuyorlar. Bütün bu söylenenlere aykırı hareket eden siyasi
partiler Anayasa Mahkemesinin kararıyla kapatılabilir. Böyle kapatılan
bir siyasi partiye mensup milletvekillerinin varsa Hükümet üyelerinin bu
sıfatları da kapatma kararının ilanı ile birlikte sona erer.
Ayrıca, partisinden istifa eden bir milletvekili, başka bir partiye
de geçemez. O dönemin sonuna kadar ancak bağımsız olarak kalabilir.
Bakın sizde ne kadar bundan bıkmışsınız. Bu hususları tasvip etmiyorsunuz
ki, alkışlarla karşılıyorsunuz.
Sevgili hemşehrilerim, Anayasadaki siyasi partilerle ilgili hükümlere
fazlaca değinmemin sebebi, konuşmamın başında söylediğim gibi, 14
Ekim 1980'de, burada sizlere hitap ederken, bir vatandaşımın –kim bilir,
ne sıkıntılar çekti de –“Paşam partiler olmasın” diye haykırmasındandır.
Bu gibi düşünen çok vatandaşım bulunabilir. O devirde kızgınlık dolayısıyla
söylenen bu sözün sahibi, zannediyorum şimdi normal bir ortam içerisinde
çok daha başka türlü düşünebilmektedir. Bu millet partisiz devirleri de
görmüş geçirmiştir. Diktatörlük bu milletin yaradılışına uygun düşmüyor.
Dünyada demokrasi daha başlamamışken, zaten başka türlü idare şekli olmadığından,
mecburen milletler krallık, padişahlıkla idare edilmişti. Ama demokrasiyle
idare edilen ülkeler çoğaldıkça Türkiye'nin bunun dışında bulunması düşünülemezdi.
Zira Atatürk geldi de, bize bu idare şeklini, Cumhuriyet idaresini armağan
etti.
O, “Türk Milletine en yaraşır idare şekli Cumhuriyettir” demişti. Biz
o emanete ihanet edemeyiz. Bir zamanlar Avrupalı dostlarımızdan bazıları
bizim verdiğimiz sözlere inanmadılar. Daha doğrusu inanmak istemediler
ve zannettiler ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu yönetimi devam ettirmek niyetindedir.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin hiçbir mensubu diktatörlük heveslisi değildir.
Zira onlar öyle bir eğitimden geçirilirler ki, Atatürk'ün bu emanetine
sımsıkı sarılır, ona sahip çıkarlar. Bunun aksi davranış içerisinde olanlar
hiç acımasız bu camiadan uzaklaştırılırlar.
Nitekim, 1976 yılından sonra Silahlı Kuvvetlerimize yeni katılan genç
subay ve astsubaylara hulül ederek, onları Atatürkçü yoldan ayırmaya muvaffak
olanlar tespit edilmiş ve bunlara uyanlar derhal bu temiz ocaktan uzaklaştırılmışlardır.
Esasen diğer bütün kuruluşlarımız da Silahlı Kuvvetler gibi, bu konuda
çok titiz ve hassas davranmış olsalardı, devlet daireleri 12 Eylül'den
evvelki duruma düşmezlerdi.
Gerçi oralara bilerek ve isteyerek öyle kimseler yerleştirmişlerdi.
Bu da bir hakikat. Bunu inkar etmemeli. Buna müsaade ve müsamaha edenlerin
kimler olduğunu sizler de bizim kadar biliyorsunuz. Onun için daha fazla
söylemiyorum.
Yurt sathındaki çeşitli konuşmalarımda ifade ettiğim gibi, görüyorsunuz
ki, demokrasiye Avrupalı dostlarımız istediği için değil, Türk milletine
en yaraşır bir idare şekli olduğu için geçiyoruz. Bu dostlarımız, bu Avrupalı
dostlarımız, bu konuda bizi daha rahat bıraksalardı, yapacaklarımızı belki
de daha kısa zamanda yapabilecektik.
Sevgili vatandaşlarım, sizleri bir hayli ayakta tuttuk, bu güneş altında.
Gerçi daha çok söyleyeceklerim var. Ama onları da diğer şehirlerdeki vatandaşlarıma
bırakıyorum.
Son olarak şunu söylemek istiyorum. Biz sizlere en uyan ve yurdu tekrar
12 Eylül'e getirmeyecek olan, kötü niyetli ve bu memleketi parçalamak isteyenlere
fırsat vermeyecek, her zaman sıkıyönetim ilanına gerek bırakmayacak, iyi
niyetli olanlara, anarşi, terör ve bölücülükle ilişkisi olmayanlara hiçbir
engel teşkil etmeyen, hürriyetçi, demokratik ve parlamenter sisteme dayalı
bir Anayasa takdim ediyoruz.
Sağdan, soldan vaki olacak yalan ve maksatlı haberlere inanmayınız.
Nasıl bugüne kadar sizlere vaat ettiklerimizi zamanında yerine getirmiş
ve icraatımızda bir isabetsizIiğe uğramamış isek, bu Anayasanın hazırlanmasında
da bir isabetsizliğe uğramadığımızı söyleyebilirim. Eğer bize inanıyor
ve güveniyorsanız, mesele yoktur. Hepiniz 7 Kasım'da Anayasa oylamasında
görevinizi yapınız, sandık başına gidiniz.
İstikbal, Türkiye için parlaktır. Bu Anayasa Türkiye Devletini ve Türk
milletini daha güçlendirecek ve böylece uluslararası alanda da saygısı
daha da artacaktır.
Sevgili vatandaşlarım, bu parlak ve nurlu günlerle, ömrünüzü tamamlamanızı
dileyerek, hepinize şahsım, Konsey üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına
en iyi dilekler sunuyor, hepinizi sevgi ile kucaklıyorum.
Hepiniz sağolun, varolun.
|