Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, Ankara Hipodromu'nda
yaptığı konuşma şöyle:
(29 Ekim 1982)
Sevgili Vatandaşlarım, Aziz Ankaralılar,
Bugün sizlere hitabım iki maksatlı olacaktır.
Birinci maksadım huzur, güven ve gelecek için büyük umutlarla dolu olarak
idrak ettiğimiz Cumhuriyetimizin 59 uncu kuruluş yıldönümü dolayısıyla
Ankaralılar ile birlikte bütün vatandaşlarıma tebriklerimi ve mutluluk
dileklerimi sunmak,
İkinci maksadım ise, 7 Kasım'da oylarınıza sunulacak olan yeni Anayasa
metninin vatandaşlarımıza tanıtılması maksadı ile bir kısım illerimize
yaptığım ve yapacağım ziyaretlerdeki Devlet görevimi, sevgili Ankaralı
hemşehrilerim için de yerine getirmek olacaktır.
Böylece asıl diyeceklerime; Cumhuriyetimizin kuruluşunun 59'uncu yıldönümünün
aziz milletimize kutlu olması dileği ile başlıyorum.
Birinci Cihan Savaşı sonunda, toprakları bölünüp ülkesi parçalanmış
ve hatta, anavatan yer yer işgal altına alınarak, halkı esarete mahkum
edilmiş ve Devleti, iç ve dış düşmanların tahripleriyle bilfiil çökertilmiş
bulunan Türk varlığını ve anayurdunu kurtarmak, Türk milletinin "Devleti
ve ülkesi ile bölünmez bütünlüğünü" tekrar kurmak ve bağımsızlığına tekrar
kavuşturmak için, ölümsüz önderimiz, eşsiz kahraman Atatürk'ün başlattığı
Milli Hakimiyet ve Kurtuluş Savaşı sonunda, milletimiz, Devlet idaresi
tarzlarının en mükemmeli olan Cumhuriyet idaresine sahip kılınmış ve “Türkiye
Devletinin Hükümet Şekli, Cumhuriyettir” hükmü, 59 yıl önce bugün ilk Cumhuriyet
Anayasasında yer almıştır.
Gerçekten, yüzyıllar boyunca süren mücadeleler sonunda millet iradesini
kullanarak, kendi kaderini tayin yetkisini kendi eline alan ve bu suretle
“Milli Egemenlik” devrini açan büyük Türk milletinin, Cumhuriyetten başka
bir idare biçimi altında yaşayabilmesi düşünülemezdi.
Felaketlerin en büyüğüne uğradığı ve bütün dünyanın, onun kurtuluşundan
ümidini kestiği bir zamanda, kendi bağrından Atatürk gibi bir evlat çıkaran
ve kendi kaderini kendi eline alıp, vatanın bütünlüğünü, hürriyet ve istiklalini,
yeniden binlerce ve onbinlerce şehit vererek kurtarıp, kendi milli Devletini
kuran Türk milletinin, millet egemenliğini, artık hiç kimse ile paylaşabilmesi
mümkün değildi. Halkın, halk tarafından ve halk için idaresi demek olan
Milli Egemenlik Devri, Hürriyetçi Demokrasi Devri demektir.
Hürriyetçi demokrasi idaresi ise, ancak Cumhuriyet ile taçlanır ve tamam
olur.
Bu sebepledir ki, 29 Ekim 1923'de Cumhuriyetin ilanı ile Türk Milleti,
hürriyet ve istiklalini tam olarak gerçekleştirmiş, kendi tabiatına, kendi
hayat anlayışına ve hürriyet aşkına en uygun olan yönetim biçimini bulmuş
ve aziz Atatürk'ün söylediği gibi, ilelebet payidar olmak üzere, Cumhuriyeti
kurmuş ve sonsuza dek yaşatmaya ant içmiştir.
Bugün, genç Cumhuriyetimizin 59 uncu yıldönümünü kutluyoruz. Fakat dünya
durdukça, Türk Milleti hürriyet ve istiklali ile var olacak, yaşayacak
ve gelecek nesillerin Türk evlatları daha nice yıllar, Cumhuriyetimizin
yıldönümlerini hürriyet, istiklal, demokrasi, huzur ve mutluluk içinde
kutlayacaklardır. Çünkü büyük Atatürk'ün değerlendirdiği gibi Türkiye Cumhuriyeti
her manası ile büyük Türk Milletinin öz ve aziz malıdır.
Aziz Atatürk'ün söylediği gibi, Cumhuriyet fazilettir. Cumhuriyet, faziletli
evlatlar yetiştirir. Cumhuriyet, faziletli evlatlarının elinde korunur,
onların elinde payidar olur, yükselir ve yücelir.
Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar olacak, yükselecek ve yücelecektir.
Çünkü, Türk Milleti, onu yükseltecek ve yüceltecek faziletli vatan
evlatlarını her zaman yetiştirmiş, her zaman yetiştirebilecek, faziletli
büyük bir millettir.
Atatürk yanılmıyor.
Türk Milleti, 59 yıldır, Cumhuriyete ve onun Anayasalaşmış niteliklerine
yönelen her saldırının karşısına milli birlik ve beraberliği ile çıkmış,
her fedakarlığı göze alarak ve göstererek, Türkiye Cumhuriyeti’ni liyakatle
korumuştur.
Bunun en son ve en büyük örneği 12 Eylül 1980 Harekatıdır.
Atatürk döneminde de, ondan sonra da Cumhuriyete ve onun niteliklerine
ve Devletin temel yapısına karşı zaman zaman bazı saldırılar, bazı suikast
teşebbüsleri olmuşsa da, bunların hiçbiri 12 Eylül öncesindeki ölçüye varmamış
ve memleketi bir iç savaş tehlikesi ile, böylesine yakından karşı karşıya
getirmemişti. Hiç şüphe yoktur ki, Cumhuriyete, Atatürkçülüğe Cumhuriyetin
niteliklerine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına, özetle son Türk Devletinin
varlığına karşı Cumhuriyet tarihinde görülen en büyük ve kanlı suikast,
12 Eylül öncesinde vuku bulmuştur.
Şöyle anlatayım :
27 Mayıs 1960 müdahalesi sonucu, ülkemize bütün müesseseleri ve hukuku
ile, daha ileri bir demokrasi idaresi getireceği, temel hak ve hürriyetleri
daha iyi belirleyerek teminat altına alacağı, kuvvetler ayrımı esasını,
İkinci Cihan Savaşı sonrasının demokrasi gelişmelerine daha uygun bir surette
gerçekleştireceği ümidi ile, şüphesiz iyi niyetlerle, fakat pek çok hükümleri
eksik ve gedik bırakılarak kabul edilen 1961 Anayasasının, bu açık kapıları
ve boşlukları, Cumhuriyete ve onun niteliklerine düşman mihraklarca süratle
istismar edilmeye başlanmıştır.
Yaklaşık on yıl süren bir uygulama sırasında, 1961 Anayasasının gerçekten
kişi hürriyetini, sosyal ve siyasi hakları ve hürriyetleri 1924 Anayasasında
görülmedik bir genişlik getirmesine mukabil, hak ve hürriyet gibi bir nimetin
karşılığındaki “Sorumluluğa” yer vermediği de ortaya çıkmıştır. Aynı suretle,
hak ve hürriyetlere karşılık Devlete ve Cumhuriyete, kendi kendisini koruyabilme
imkanlarını bahşetmediği de görülmüştür. 1961 Anayasası ile, “Sosyal Bir
Hukuk Devleti” tesis edilmiş, fakat kimisi “Sosyal Devlet” kavramını “Sosyalist
Devlet” şeklinde yorumlayarak vatandaşın temel hak ve hürriyetlerinin inkarına
kalkışmıştır. Kimileri çıkıp, “Hukuk Devleti” ilkesini; Devletin,
her türlü eylem ve işlemlerinde Anayasa ve kanunlarla belirlenmiş bulunan
hukuk düzenine saygılı olacağı anlamının tamamen aksine, kanunların da,
Anayasanın da, Devletin de üzerine çıkarak kendi hislerinin ve o andaki
düşüncelerinin tesiri ile her gün birbirine benzemez ve zıt uygulamalarla
bir nevi “Keyfi Hukuk” şekline sokmuşlardır. Vatandaş, uymak mecburiyetinde
olduğu hukukun hangi gün, nasıl bir hukuk olduğunu bilememiştir. Hakimler,
hangi hadiseye hangi hukuk kuralım nasıl tatbik edeceklerini şaşırmışlardır.
Millet kendi milli iradesi ile belirlediği hukuk düzenini tanıyamaz olmuştur.
Devlet kendisinin Anayasa ve kanun olarak “Yazdığı” hukuk kurallarının
hiçe sayıldığını görmüştür.
Vatandaş hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınması ve Devlet faaliyetlerinin
“Gelişmiş hürriyetçi demokrasi” esaslarına daha uygun biçimde düzenlenmesi
için öngörülen kuvvetler ayırımı ilkesi, 12 Eylül 1980 tarihindeki konuşmamda
belirttiğim gibi, beklenenin tersine bir kuvvetler çatışmasına dönüşmüştür.
Devlet organlarının, Devlet yetkilerini nasıl kullanacaklarım belirleyen
“iş bölümü” ve “işbirliği” ilkesi, bu organların birbirlerine üstünlük
iddia ve mücadeleleri haline gelmiştir.
Sevgili Vatandaşlarım,
Devlet yetki ve görevlerinin hukuk düzeni içinde işlemesini önemli ölçüde
tahrip etmiş bulunan bir anlayışı ortadan kaldırmak için, yeni Anayasada
kuvvetler ayırımını, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına
gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bunlarla
sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa
ve kanunlarda bulunduğu temel prensibine bağlamış bulunuyoruz. Kimse Anayasada
gösterilenlerin üstüne çıkamayacaktır.
Türlü kurumlara tanınan özerklik; ülkede, Devlet diye bir üstün otoritenin
varlığını reddetme şeklinde yorumlanmıştır. ödenekleri milletten toplanan
vergilerle sağlanan, görecekleri kamu hizmeti Devletçe tespit edilen esaslara
göre yerine getirilmek icap eden bu özerk kuruluşların yönetici şahıs ve
heyetleri, kendilerine Anayasa ve kanunlarla ve sırf gördükleri hizmet
için tanınan ve bahşedilen Devlet yetkilerini, sanki kendi şahıslarına
mahsus zati ve ferdi haklar gibi görmeye ve o yolda kullanmaya kalkışmışlardır.
Yeni Anayasada özerklik kavramı Devlet aleyhinde faaliyette bulunmaya,
Devlete karşı gelmeye, Devlet içinde Devletçikler yaratmaya, keyfiliğe,
başıboşluğa ve sorumsuzluğa yer vermeyecek şekilde geliştirilmiş ve ilgili
kurum ve kuruluşlar için, görev ve teşkilat esasları saptanmıştır. Artık
Devletin radyosundan, televizyonundan Devleti batırmaya imkan ve fırsat
verilmeyecektir. Geleceğimizin teminatı Türk gençliğinin ilim mabetleri
üniversitelerimize bir daha anarşi giremeyecektir.
Her Devletin, temel organlarından biri olan, fakat 1961 Anayasası ile
ikinci plana itilerek “Yetkisiz ve çalışamaz” bir duruma sokulmuş bulunan
yürütme ve idare teşkilat ve faaliyeti, yetmişli yılların sonlarına doğru
üzerine düşen hizmetleri ifa edemez hale girmiş, idarenin yürütmesi gereken
kamu hizmetini ve gerçekleştirmesi icap eden kamu menfaatini düşünen kamu
hizmetlisine rastlamak, büyük bir mazhariyet halini almıştır.
1961 Anayasasının kabulünden yaklaşık 10 yıl sonra, Cumhuriyetin ve
niteliklerinin vahim bir tehlikeye düştüğü görülerek Silahlı Kuvvetlerce
12 Mart 1971 'de verilen muhtıra ile demokrasiye inancın ve bağlılığın
bir kanıtı olarak Anayasal demokratik organlara dokunulmadan sadece Anayasada
gerekli değişiklikler yapılarak, Cumhuriyetin tehlikeden kurtarılması istenilmiştir.
Muhtıranın sonucu olarak Anayasada geniş ölçüde bir değişiklik yapılmış,
zihniyetlerin de değişeceği umularak, 1961 Anayasasının ikinci uygulama
dönemine geçilmiştir. O dönemde hürriyetleri kötüye kullanarak, Atatürk'ün
bizlere emanet ettiği ve nice can ve kan pahasına kurulmuş bulunan Cumhuriyeti,
ülkesi ve milleti ile bölüp parçalayarak, sınıf kışkırtmacılığı ile vatandaşı
birbirine düşman ederek ortadan kaldırmayı amaçlayan ve suçları mahkemelerce
sabit görülüp mahkum edilenler, üç yıl sonra bir Af Kanunu ile salıverilmiş,
böylece Anayasa değişikliklerinin hiçbir işe yaramadığı ve zihniyetlerde
de en ufak bir değişme olmadığı görülmüştür.
Mesela, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması, Anayasanın açık emri
olduğu halde, bunları tesis eden kanun, şekli bir sebeple Anayasa Mahkemesi
tarafından iptal edilmiş, kurulan mahkemeler kısa sürede o tadan kalkmış,
yeniden kurulmaları için teşebbüse geçildiği zaman da, bu mahkemelerle
hiçbir ilişiği bulunmaması gereken başta belirli şahıslar olmak üzere toplum
ve hizmet kesimleri, grevler, direnişler ve sokak hareketleri ile ayaklandırılmış,
Anayasa emrine rağmen, bu mahkemeler kurulamamıştır. Bu karanlık günlerden
alınan dersler sonucu. sendikaların siyası amaç güdemeyecekleri, siyasi
faaliyette bulunamayacakları, siyasi partilerden destek göremeyecekleri,
onlara destek olamayacakları, derneklerden kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşları ve vakıflarla siyasal amaçlı ortak harekette bulunamayacakları
yeni Anayasada yeni hükümler olarak yer almıştır. Bu süreyi Cumhuriyet
tarihinin en zayıf, en aciz ve istikrarsız Hükümetler dönemi olarak niteleyebiliriz.
Nitekim Devleti ve Cumhuriyeti yok etmeğe kararlı, büyük kısmı dış düşmanlardan
silah ve para yardımı alan ve her türlü himayeyi gören bölücü güçler, sınıf
çatışmalarından mezhep çatışmalarına kadar her türlü tahrikçilikte, Cumhuriyet
tarihinin görmediği bir yıkıcılığa girişmişlerdir. Devlet ve toplum hayatında
yeniden başlatılan anarşi, silahlı teröre dönüşmüş, kamu hizmetlerinde
hayır kalmamış, Devlet organları çalışamaz hale girmiş, vatandaşın can
ve mal emniyeti, tamamıyla ortadan kalkmıştır .
Bu durum karşısında ve giderek vehamet kesbeden ve çok kanlı olacağı
görünmekte bulunan iç savaş tehlikesi önünde, nöbetleşe iktidar ve muhalefet
değişiklikleriyle memleketin kaderine hakim bulunan siyasi partiler, çareler,
tedbirler arayacakları yerde, gerek anarşi ve terörün, gerek bu durumda
kaçınılmaz bir şekilde tecelli eden çok vahim ekonomik kriz ve perişanlığın
karşısında, sanki bunlar günlük, geçici olaylardanmış gibi, Devleti ve
Cumhuriyeti kökünden tehdit eden olayları, birbirlerine karşı “Siyasi oyun”
mevzuları addetmişlerdir. Vatandaş, “Memleket elden gidiyor, Devlet nerede?”diye
feryat ederken, onlar, birbirlerine karşı günlük siyasi oyunlarını, bir
de büyük bir marifetmiş gibi televizyon ekranlarında milletimizin karşısına
fütursuzca çıkarak sürdürüp durmuşlardır. Hele iktidar olabilmek için parlamento
aritmetiği üzerindeki oyunları, partilerin birbirinden milletvekili kaydırmalarını
parlamento tarihimizin en yüz kızartıcı olayları olarak hatırlamamak mümkün
müdür?
Hiç şüphe yoktur ki, günü gelince, millet ve tarih kendilerine şu kaçınılmaz
sualleri soracak ve yakalarına yapışarak cevap isteyecektir: “Ne yapıyordunuz
beyler?” diyecektir. “Ne düşünüyordunuz.. Memleketin halini görmüyor muydunuz?
Basın ve vatandaş feryat etmekte idi, işitmiyor muydunuz? Silahlı Kuvvetler,
Milli Güvenlik Kurulunda en sert, en ciddi şekilde ikazlarda bulunuyorlardı,
duymuyor muydunuz? Zamanın Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları sizlere
muhtıra veriyorlardı, okumuyor muydunuz? Ne umuyordunuz? Ne bekliyordunuz?”...
Hiçbir ilgi, hiçbir endişe, hiçbir telaş eseri göstermediğinize göre,
hiçbir tedbir düşünmediğinize, hazırlamadığınıza ve anlamadığınıza göre,
nereden ne gelecek, nasıl bir şey olacak, nasıl bir mucize gerçekleşecek
de, memleketin şu feci gidişi duracak ve iyiliğe dönecek diye bekliyordunuz?.
Hiçbir şey yapamıyorsanız, istifa etmeyi de mi düşünmüyordunuz?”
Tarih, bunlardan bunu sormayacak mı?
Elbette tarih görevini yapacaktır aziz vatandaşlarım, ancak biz tarihin
tekerrür etmemesi için yeni Anayasaya bir takım yeni güvenceler koyduk.
Öncelikle hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk
varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi
ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin
karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din
duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı
temel kavramını Anayasaya hakim kıldık.
Buna ilaveten siyasi ahlakın müesseseleştirilebilmesi için de yeni Anayasaya
koyduğumuz hükümlerle, partisinden istifa ederek başka bir partiye giren
veya bu şekilde bakanlar kurulunda görev alan Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyelerinin, üyeliklerinin düşmesine Meclisin üye tam sayısının salt çoğunluğu
ile karar verilebilecektir. Partisinden istifa eden milletvekili bir sonraki
seçimde istifa tarihinde mevcut herhangi bir partinin genel merkez organlarınca
aday gösterilemeyecektir.
Ayrıca Anayasa Mahkemesince temelli kapatılan siyasi parti üyesi milletvekillerinin
üyeliği de sona erecektir.
Bugün dahi kılı kırk yararak, bunca göz nuru dökerek Cumhuriyetin, Devletin,
hürriyetçi demokrasinin, vatan bütünlüğünün, millet bölünmezliğinin velhasıl
Türk varlığının huzur ve selamet içinde mutlu günlere kavuşması için hazırlanmış
yeni Anayasayı, el altından sinsi propagandalarla sabote ederek, vatandaşın
gözünden düşürerek sadece şahsi ihtiraslarını ve kinlerini tatmin etmek
için reddettirmeğe çalışan bu efendilere, gene bir gün gelecek, tarih ve
millet sormayacak mıdır?
“Anayasayı reddettirmeye çalıştınız... Kazara buna muvaffak olabilseydiniz,
bundan ne gibi bir netice, nasıl bir hayır umuyordunuz?. Anayasayı reddettirecektiniz
de, ne yapacaktınız? Sizler ki bu memleketi, milletin gözleri önünde batırıyordunuz,
sizler ki Cumhuriyet tarihinde, Cumhuriyete karşı girişilmiş en korkunç
suikastın, üstelik de Devlet elinizde olduğu halde sadece seyircisi idiniz,
Anayasayı reddettirmekle acaba kendiniz için ne umuyordunuz?”
Millet ve tarih, bunlara bu soruyu sormayacak mıdır?
Acaba ne cevap vereceklerdir?.
Bunlar kadar basireti bağlanmış insanları bu millet görmemiştir.
Basiretleri dün bağlı idi.. Bugün de hala bağlıdır.
Ve düşününüz ki bunlar, istikbalde de, bu memleketi sadece ve sadece
kendilerinin idare edebileceklerine inanmaktadırlar. Zira Tanrı bu yeteneği
sadece bu kişilere bahşetmiştir !
Salahiyetli ve mesuliyetli “siyasi yöneticiler” olarak yapmaları gereken
pek çok görevi yerine getirmeyen, memleketin süratle felaket uçurumuna
doğru gidişine karşı tamamen lakayı kalan, şahıslarının ve partilerinin
siyasi menfaatlerini, Devletin ve memleketin menfaatleri üstünde tutmuş
olan eski siyasi liderlerin ve bunların yakın yardımcılarının, şimdilik
cezai müeyyidelere bağlanmamış olsa bile ülkenin 12 Eylül 1980 öncesi duruma
gelmesindeki siyasi ve vicdani sorumlulukları inkar ve gözardı edilemez.
Bunların, açılacak yeni devirde de siyasete devam etmelerinin, yeni Anayasanın
getirmeye çalıştığı siyasi bünye ve fonksiyonların kurulmasına ve yaşatılmasına
imkan vermeyeceği aşikardır.
Yeni siyasi hayatta huzur ve sükunun sağlanabilmesi için bu eski siyasi
yöneticilerin bir süre siyasi faaliyet dışında tutulmaları milli arzunun
bir ifadesi olarak yeni Anayasanın geçici maddeleri arasında yer almıştır.
Aziz yurttaşlarım,
Sizlerin böyle mutlu bir yıldönümünde, bu hazin manzarayı gözlerinizin
önüne bir daha sererek acılarınızı tazelemek istemezdim.
Fakat unutmayınız ki, biz toplum ve millet olarak daha epey bir müddet
12 Eylül'den önce çektiğimiz ıstırabı zaten unutamayız... Ve, memleketimize
gerçekten mutlu bir gelecek hazırlamak ve gerçekleştirmek istiyorsak, aslında
da katiyen unutmamalıyız.
Bugün, Cumhuriyetin 59'uncu yıldönümünü kutluyoruz. Şahsen sizlerin
ve bizlerin, daha böyle kaç mutlu yıldönümü kutlayacağımızı, ömürlerimizin
daha kaç yıldönümüne yeteceğini hiçbirimiz bilemeyiz.
Ama hepimiz biliriz ki, bizler gelip geçici iken, Türk Milleti ve Türkiye
Cumhuriyeti, dünya durdukça payidar olacak ve yaşayacaktır...
Bugün bizlere düşen en büyük vatan görevi, insan olarak, Türk olarak,
analar ve babalar olarak düşen en kutsal görev, memleketimizin, milletimizin,
genç nesillerin, evlatlarımızın, yavrularımızın istikbalini düşünmek ve
onlara mutlu bir istikbal hazırlamaktır.
Bunun yegane çaresi, Devlete ve memlekete sahip olmak, sahip çıkmaktır.
Bu yönde, bugün için elinizdeki ilk imkan, atılacak ilk adım, Anayasa
için 7 Kasım'da mutlaka sandık başına gidip vicdanınızın sesine göre oylarınızı
kullanmanızdır.
Türkiye Cumhuriyetinin şu 59'uncu yıldönümünde, aziz Atatürk'ün ruhu,
muhakkak ki bizlerle beraberdir, müsterihtir ve mesuttur.
Çünkü O'nun en büyük, en kutsal eseri olan Türkiye Cumhuriyeti, bir
kere daha kurtarılmıştır... Ve sizlerin iradenizle, milli iradenin koruyuculuğuyla,
artık bundan sonra bir defa daha kurtarılmasına da ihtiyaç kalmadan güçlü,
kuvvetli, huzurlu, mutlu ve müreffeh yaşayacaktır.
Bütün vatandaşlarıma sevgiler, saygılar sunuyorum.
|