Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde Kayseri'de
yaptığı konuşma şöyle:
(30 Ekim 1982)
Sevgili Kayserili Vatandaşlarım,
Şükür bizi size kavuşturana. Bugüne kadar bir türlü gelememiştik. Biliyorum
çok davet aldık, ama olmadı. Hatta Valiye ve Garnizon Komutanına soruyormuşsunuz,
"Acaba Devlet Başkanı bize dargın mı, neden gelmiyor Kayseri'ye?" diye.
Hayır, ne Valiye, ne Garnizon Komutanına, ne de size dargınım. Ben de bugüne
kadar Kayserinize gelemediğimden dolayı hakikaten üzgündüm. Bu üzüntümü
şimdi gidermiş oluyorum. Bütün vatan sathında yaşayan vatandaşlarımın bizde
ne kadar kıymetli yerleri varsa, sizlerin de aynı derecede bir yeri, bir
değeri vardır.
Sevgili hemşehrilerim, Anayasayı tanıtma gezisine çıkmadan evvel yaptığım
programımda, buraya da yer vermek suretiyle şimdiye kadar yerine getiremediğim
görevimi, böylece yerine getirmiş oluyor ve içimde bir rahatlık hissediyorum.
Dün bütün Türkiye sathında mu önder Atatürk'ün kurup, bize emanet ettiği
Cumhuriyetimizin 59'uncu yıldönümünü, milletçe büyük bir coşku içerisinde
kutladık. Hepimiz mutluyuz.
Gerçi dün yaptığım konuşmamda bütün vatandaşlarımın bu mutlu günlerini
kutladım, ama, burada bir kere daha sizlerin Cumhuriyet Bayramını kutluyor
ve hepinize Cumhuriyet idaresi altında rahat, huzur ve güven içerisinde
ömür boyu mutlu yarınlar diliyorum.
Sevgili Kayserililer,
Atatürk bize bu Cumhuriyeti armağan etti, emanet etti. Hayatta iken
çok partili demokrasiye geçmek için iki tecrübe yaptı. iyi netice alamayınca
vazgeçmek zorunda kaldı. Vazgeçmeseydi, taptaze, gencecik olan Cumhuriyet
idaresi de tehlikeye düşebilecek ve memleket parçalanabilecekti.
Eğer erken vefat etmeyip de daha uzun yaşasaydı, muhakkak ki zamanı
geldiğinde çok partili sisteme geçecekti. İşte O'nun arzu edip de, gerçekleştiremediği
bu çok partili sisteme, İkinci Cihan Harbinden hemen sonra, 1946 senesinde
geçildi. Geçildi ama, ne badireler geçirdik, ne çalkantılar oldu. İçinizde
genç yaşta olanlarınız bunları bilmezler. O günleri yaşayanlar çok iyi
hatırlarlar. Onlar tarihe maloldu. Biliyorsunuz, sonunda, 27 Mayıs 1960
Harekatı yapıldı. Yapılmasaydı ne olurdu? Belki de daha, millet, çok partili
hayata alışık değildi. Millet birbirine girdi, baba ile evlat bile birbiriyle
konuşmaz oldu. Camiler ve köylerdeki kahveler dahi ikiye bölündü. Binaenaleyh,
bu idare tarzına paydos diyelim denilebilecek ve o zamana kadar demokrasi
için verilen mücadele boşa gidebilecekti.
İşte bunu önlemek, Silahlı Kuvvetlere düşmüştü. Düşmüştü ama, bu hareket
alttan geldiği için de memleket 22 Şubat ve 21 Mayıs tehlikelerini atlattı.
Nihayet, 1961 Anayasası yapıldı ve tekrar normal, çok partili döneme
dönüldü. 1967 senesine kadar bir şey olmadı. Olmadı ama, bu memleketi ve
milleti parçalamak, bölmek isteyen dış ve iç güçler Anayasayı çok iyi incelemişler,
onun açık kapılarını tespit etmişler ve bu açık kapılardan sızmaya başlamışlardı.
En müsait yeri de üniversitelerimizde bulmuşlardı. Ufak ufak talebe hareketleri
şeklinde başlayan, derslere girmeme, boykotlar, okul işgalleri, yollarda
toplu yürüyüşler, gittikçe hızını artırarak sonunda bir sağ - sol çatışması
haline dönüşmüştü.
Sevgili Vatandaşlarım,
Bir yerde bir hareket, yani bir aksiyon varsa, mukabil bir hareket,
yani reaksiyon da muhakkak olacaktır. İşte üniversitelerde sol hareketler
başlayınca, karşısında sağ hareketler de başladı ve sonunda silahlı çatışmalara
kadar dönüştü.
Ne gariptir ki, üniversitelerde bu olaylar olurken ve içeride yani üniversitenin
içerisinde adam öldürülür, öğrenciler birbirleriyle kıyasıya dövüşürlerken,
üniversitelerin idaresinden mesul kişiler üniversite içine devletin polis
kuvvetini sokmuyorlardı. Çünkü Anayasada üniversitelerin özerk olduğu yazılıydı.
Orası yani üniversite, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait bir üniversite değil
de sanki başka bir ülke toprakları içerisinde bir üniversiteydi.
Olaylar gittikçe büyüyüp, adam öldürmeler, diplomat kaçırmalar çoğalıp,
devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ve kamu güvenliği tehlikeye
girince, 12 Mart'ta zamanın Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları,
Cumhurbaşkanına, Parlamento ya ve yönetime bir uyarı mektubu verdiler.
Görev yine Silahlı Kuvvetlere düşmüştü.
Anayasada yapılan bazı değişiklikler ve çıkarılan kanunlar ve alınan
sıkı güvenlik tedbirleri sayesinde memleket tam huzur ve sükuna kavuşmuşken,
sanki başka yapılacak bir iş yokmuş gibi, o zamanın yönetimi bir Af
Kanunu çıkardı ve hapishanelere giren o azılı anarşistler ve teröristler,
daha tecrübeli olarak sahneye atıldılar, yeniden teşkilatlanmaya başladılar.
Olaylar olayları kovaladı, 1960 ve 1971 olaylarından ders almayan siyasilerimiz
nihayet yurdu 11 Eylül 1980 tarihine getirdiler. Yine memleket idaresinde
söz sahibi olanlar, milletten vekalet alarak Meclise gelenler, geçmişten,
yani tarihten ders almamışlardı. Memleket yine elden gidiyordu. Bu vatanın
bekçisi, koruyucusu Silahlı Kuvvetler, bu sefer eskisinden çok daha fazla
sabır göstermişti. Tekrar bir müdahale yapılmasını hiç arzu etmiyorduk.
Bu yüzden de tarizkar mektuplar alıyor ve hatta yüzümüze karşı dahi "Ne
duruyorsunuz?" diyorlardı.
Asıl garibi nedir biliyor musunuz? Bunları söyleyenler arasında milletvekilleri
ve senatörlerin de olmasıydı. İşin garibi buydu. Biraz daha sabredelim
desek, memleket elimizden kayıp gidecekti. Buna Türk Silahlı Kuvvetleri
göz yumamazdı, yummadı ve milletin arzusuna uyarak, 12 Eylül Harekatını
gerçekleştirdi.
Bize 12 Eylül'den sonra çeşitli çevrelerden çok telkinler yapıldı. Eğer
bu milletin rahat ve huzura kavuşmasını ve memleketin düzelmesini diliyorsak,
en aşağı beş sene ayrılmamamızın gerektiği, hatta bunu 10 seneye çıkarmamızın
en doğru hareket olacağı söyleniyordu. Ben ve arkadaşlarım, bu telkinlerin
hiçbirisine kapılmadık. Zira, biz bu milletin artık kafi siyasi tecrübeye
sahip olduğunu biliyorduk.
Bugüne kadar çıkartılmamış kanunlar çıkartılır ve Anayasa da Türk Milletine
uygun bir şekle getirilirse, asgari üç sene içerisinde tekrar demokratik
parlamenter sisteme dönebileceğimize inanıyorduk. Programımızı da ona göre
yapmıştık. Nitekim, bugüne kadar 409 kanun çıkarılmış ve en mühimi de,
bizi bir daha 12 Eylüllere getirmeyecek bir Anayasa hazırlanmıştır .
Sevgili vatandaşlarım, bugüne kadar iki sene içerisinde, 409 kanun çıkarıldı.
12 Eylül'den evvelki bir sene içerisinde ise 49 kanun çıkarılmıştı, siz
bu ikisi arasındaki mukayeseyi kendiniz yapın.
12 Eylül'den hemen sonra, sağcısıyla, solcusuyla bize alkış tutanlar,
bu Harekatın yapılmasının zaruri olduğunu söyleyenler, baktılar ki Anayasa
hazırlanmaya başlandı, baktılar ki bu Anayasada, 1961 Anayasası'nda bulunan
o hudutsuz özgürlükler ve özerkliklerin bazı kısıtlamalara tabi tutulduğunu
öğrendiler, etekleri tutuşarak, bu Anayasayı - kendi tabirleri ile - bombardımana
başladılar. O kadar yazdılar ve söylediler ki, eski Anayasanın aynı olan
maddelerine bile saldırmaya başladılar.
Sanki bu Anayasanın hiçbir olumlu ve iyi maddesi yokmuş gibi, yazdılar
da yazdılar. Dikkat ederseniz, bu geziye çıkıncaya kadar, bu konuda konuşmadım.
Yalnız, birkaç yerde, "Acaba 1961 Anayasasının aynını veya ondan
daha fazla özgürlükleri ve özerklikleri ihtiva eden bir Anayasa mı bekliyorlardı?"
diye konuştum. Biliyorsunuz bu gezim sırasında Anayasada mevcut bir kısım
hükümleri izah ettim. Burada da birkaç noktaya daha temas edip, eleştirileri
cevaplayacağım.
Sevgili Kayserili Kardeşlerim,
1961 Anayasamızda Olağanüstü Hal Durumu kabul edilmişti. Bu, 1961 Anayasamızda
da vardı. Ancak, bu olağanüstü hal, sel baskını, zelzele ve yangın gibi
tabii afetlere inhisar ettirilebiliyordu.
1961 'den beri bir türlü buna ait kanun çıkarılamadığından, o hallerde
dahi, olağanüstü durum ilan edilemiyordu. Böyle bir Olağanüstü Hal Kanunu
olmayınca da, yurdun bir veya birkaç yerinde cereyan eden anarşik olaylar
üzerine Sıkıyönetim ilan etmek mecburiyetinde kalınıyordu.
Şimdi hazırlanan bu Anayasa ile olağanüstü hal kabul edilmiş ve ikiye
ayrılmıştır.
Birisi, tabii afet ve ağır ekonomik bunalım sebebine dayanıyor, diğeri
ise şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması
sebebine dayanıyor.
Her iki halde de Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanacak olan Bakanlar
Kurulu, yurdun bir veya birkaç bölgesinde veya bütününde olağanüstü hal
ilan edebilecek, fakat, hemen bu kararı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin
onayına sunacaktır.
Meclis isterse olağanüstü hal süresini değiştirebilir, kaldırabilir
ve her defasında, dört ayı geçmemek üzere, Bakanlar Kurulunun istemiyle
uzatabilir.
Bakanlar Kurulu, olağanüstü hal süresince kanun hükmünde kararnameler
çıkarabilir. Ancak, bu kararnameler yine aynı gün Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne sunulur. Meclis isterse, bu kararnameyi değiştirebilir, kaldırabilir.
Bu olağanüstü halin ilanında vatandaşlara getirilecek yükümlülükler,
temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlandırılacağı veya nasıl durdurulacağı,
kamu görevlilerine ne gibi yetkilerin verileceği, olağanüstü yönetim usulleri,
çıkarılacak bir kanunla düzenlenecektir.
Böylece sık sık sıkıyönetim ilanına gerek kalmayacaktır. Evvela olağanüstü
hal ilan edilecek, olağanüstü hal ile olaylar önlenemezse o takdirde sıkıyönetim
ilan edilecektir.
Bu husus, eski Anayasamızda bir noksanlık idi ve her gelen iktidar bu
noksanlıktan yakınırdı. Yakınırdı ama, Anayasada bir değişiklik için
de hiçbir girişimde bulunmazdı. Hoş, girişimde de bulunsa, muhalefetteki
partiler muhakkak karşısına çıkarlardı. iktidar onu bildiğindendir ki,
girişimde bulunamazdı. Çünkü, bizde yerleşmiş bir gelenek var. Muhalefet
demek, iktidarın her yaptığına muhakkak hayır diyecek, onun karşısına dikilecek
bir parti demektir.
O, kanunun veya kanun değişikliğinin millet yararına olduğuna inansa
da muhalefet edecektir. İşte onun için bir türlü Olağanüstü Hal Kanunu
çıkarılamamıştır.
Sevgili Hemşehrilerim,
Biraz da meslek teşekküllerinden bahsetmek istiyorum sizlere. Toplum
hayatımızda, bazı mesleki faaliyetler, o derece önemlidir ki, bunlar fertler
tarafından tek başlarına yürütülen faaliyetlerden olmakla beraber, birer
kamu hizmeti gibidir.
Avukatlık, hekimlik, eczacılık, çeşitli branşlarda mühendislik ve bunlara
benzer diğer başka faaliyetler, alelade mesleki dernekler eline de terk
edilmemiştir. Devlet bunları kamu tüzelkişisi niteliğindeki mesleki kuruluşlar
içinde toparlamış ve tanzim etmiştir.
Bunların kendilerine mahsus kanunları vardır. Bu kanunlarla kendilerine
tanınmış devlet yetkileri ve imtiyazları vardır. Gerçi bunların hepsi birer
meslek kuruluşudur, ama, kamu tüzelkişisi olmaları dolayısıyla devletin
unsurları, parçaları durumundadırlar.
12 Eylül'den önce bunların bazıları da rayından çıkmıştı. Tamamen kanunlarında
gösterilen mesleki gayeler ve faaliyetler içinde olmaları gerekirken, siyasi
ve hatta ideolojik maksatlar peşinde koşan ve bu türlü faaliyetlere girişenler
çok görülmüştür. Bunlardan bir kısmını, küçük bir grup eline geçirmiş,
ondan sonra da akla, hayale gelmez oyunlarla, hep kendi ellerinde muhafaza
etmiş, siyasi partilere, ideolojilere peşkeş çekmişlerdir. Mesleğin diğer
mensupları, bu kendi teşekküllerini, o küçücük grupların elinden çoğu kere
kurtaramamışlardır. Yöneticileri seçecek olan Genel Kurul toplantıları,
o suretle tertiplenmiştir ki, pek çok meslek mensubu bu toplantılara katılamamış,
katılsa bile çekindiğinden oy kullanamamış veya kasten uzayıp giden toplantıların
sonuna kadar beklemeye imkan göremeyip ayrılmış, onlar ayrılır ayrılmaz
da siyasetçi veya ideolojik küçük grup, derhal yöneticilerin seçimlerine
geçerek, meslek teşekkülünün üzerindeki hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir.
Mesela, 2500 üyesi olan bir meslek teşekkülü, 100 - 150 kişilik bir
grup tarafından bu türlü oyunlarla, senelerce zaptedilmiş vaziyette tutulmuş
ve böylece siyasete ve ideolojiye alet edilmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması için bir kanun mu hazırlanıyor,
bu meslek teşekküllerinin hemen hepsinin başkanları veya başkan yardımcıları,
bütün meslek teşekkülü adına beyanat verip, bu kanun tasarısına karşı çıkar.
Ve işin en garip tarafı ise bu beyanatın, radyo ve televizyondan verilmesidir.
Bunlar sanki meslek teşekkülü değil de, birer siyasi parti temsilcileri.
Aynı onlar gibi hareket ederler. Şimdi yeni hazırlanan ve sizin tasvibinize
sunulan Anayasa bu konuyu da ele almış ve bu kuruluşların, yalnızca belli
bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılayan, mesleki
faaliyetlerini kolaylaştıran, mesleğin genel menfaatlerine uygun olarak
gelişmesini sağlayan, meslek mensuplarının birbirleriyle ve halk ile olan
ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini
ve ahlakını koruyan, birer kuruluş olmasını ve ancak bu yönde çalışmasını
hükme bağlamıştır.
Bundan sonra bu kuruluşlar seçimlerini hakim önünde ve gizli oyla yapacaklar
ve bütün mensuplarının seçime katılması için gerekli tedbirleri alacaklardır.
Devletin kamu kurumu ve kuruluşlarında çalışanlarla, kamu iktisadi teşebbüslerinde
çalışanların, bu meslek kuruluşlarına girmeleri mecburi tutulmamıştır.
Bundan evvel, eğer, bu meslek teşekküllerine girmezse, oraya üye olmazsa,
mesleğini yapamazdı.
Devlette çalışan, kamu kurumunda çalışanlar, bu gibi teşekküllere girmek
mecburiyetinde değildirler. İster girer, ister girmez.
Yine bu meslek kuruluşları, bundan böyle kuruluş amaçları dışında faaliyet
gösteremeyecekler; siyasetle uğraşamayacaklar; siyasi partiler, sendikalar
ve derneklerle ortak hareket edemeyeceklerdir. Bu konuda bazı kötü niyetli
kişiler, menfi propaganda yapıyorlar. Yani "Sizler artık siyaset yapamayacaksınız"
diyorlar. Hayır, kuruluş olarak, meslek teşekkülü olarak yapamaz. Herkes,
bir siyasi partiye girmekte, şahsen siyasetle uğramakta serbesttir. Ama
kuruluş olarak, o kuruluş olarak siyasetle uğraşamaz.
Ayrıca, bu meslek kuruluşları devletin idari ve mali denetimine tabi
olacaktır. Bugüne kadar bunlar hiçbir denetime tabi olmazlardı. Eğer bu
kuruluşlar, amaçları dışında faaliyet gösterirlerse, sorumluların görevlerine
mahkeme kararıyla son verilebilecektir.
Türk Devletinin, varlık ve bağımsızlığının, ülkenin ve milletin bölünmez
bütünlüğünün, toplumun huzurunun korunması ve devletin Anayasada belirtilen
temel niteliklerini tehdit edici faaliyetlerin önlenmesi maksadıyla gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde, mahallin en büyük mülki amiri, bu organları geçici
olarak görevden uzaklaştırabilecektir.
Bu uzaklaştırma kararı, üç gün içinde mahkemeye bildirilecek, mahkeme
de bu kararın uygun olup olmadığını en geç 10 gün içinde karara bağlayacaktır.
İşte bir kısım kişilerin karşı çıktıkları noktalar bunlardır. Zira,
1961 Anayasası'nda bu kısıtlamaların hiçbirisi yoktu. Hatta şu kayıt vardı:
"idare, seçilmiş organları bir yargı mercii kararına dayanmaksızın geçici
veya sürekli olarak görevden uzaklaştıramaz". Böyle bir kayıt vardı. Başka
hiçbir kayıt yoktu. Önlerinde meydan boştu. istedikleri gibi at oynatıyorlardı.
Evet, at oynatıyorlardı. Şimdi, bazı disipline edici, evvelce yaptıklarına
mani olucu kayıtlar getirince, "Bu Anayasa çağ dışıdır" demeye başladılar.
Bu Anayasanın hiçbir maddesi, doğru dürüst çalışan, kuruluş maksadı
dışına çıkmayan, memleketi bölmek ve parçalamak isteyen örgütlerle işbirliği
yapmayan, terörist ve anarşistleri arasında barındırmayan hiçbir kuruluşa,
hiçbir kısıtlama getirmemektedir.
Eğer yukarıda saydığım faaliyetlerin içinde bulunacaklar ise neden çekiniyorlar?
Neden gocunuyorlar? Anlamak mümkün değil.
Demek ki, gizli bazı emelleri var. Bizim 1961 Anayasası'nı aynen kabul
edeceğimizi mi hayal ediyorlardı? O zaman 12 Eylül Harekatına ne gerek
vardı?
Bizim vazifemiz, yurdun huzur ve güveni sarsıldıkça meydana çıkıp, kirletilen
tencereyi temizleyip, tekrar pisletmeleri için yeniden aynı şartlar içinde
teslim mi etmektir?
Biz bu kirli tencere temizleyiciliğinden artık kurtulmak ve tam manasıyla
yurt savunmasına dönük, görevlerimizin başında olmak istiyoruz. Dünyanın
içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumu görüyorsunuz. Her gün, dünyanın
bir veya birkaç yerinde tehlikeli durumlar meydana çıkıyor. İçinde bulunduğumuz
Ortadoğu’nun hali de hepinizce malum. Yarının daha iyi olacağından endişeliyiz.
Bölgede bazı güçlerin atacakları yanlış bir adım, bütün bölgeyi kan
ve ateş deryasına dönüştürebilir. Böyle bir durumda biz, içerdeki pisletilen
tencereyle mi uğraşacağız?
Sevgili Hemşehrilerim, Sevgili Vatandaşlarım,
Şimdi biraz da toplantı ve gösteri yürüyüşleri ile ilgili bölümden bahsetmek
istiyorum. 1961 Anayasamız'da bununla ilgili yalnız şu kadarcık bir hüküm
vardı:
"Herkes önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma ve
gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir. Bu hak ancak, kamu düzenini korumak
için kanunla sınırlanabilir".
1980'den önceki yıllarda, en çok kötüye kullanılan haklardan birisi
de bu idi. Bilhassa, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizde,
hemen hemen her hafta bir toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılırdı.
Biz bu hakkı da Batıdan aldık. Ancak, Batıdaki bu hak bizdeki gibi kullanılmıyor.
Gösteri yürüyüşü yapanlar, ellerinde pankartlarla yolun sağındaki kaldırımdan
ikişerli kollarla yürürler ve hiç kimseyi rahatsız etmeden, şehir düzenini
ve trafiğini aksatmadan sona erdirirler. Batıda bunları gördük biz, görüyoruz.
Bir de bizdekine bakınız. Eğer o gün bir toplantı ve gösteri yürüyüşü
varsa, bir kere o şehrin bütün emniyet kuvvetleri, hatta civar illerden
getirilen emniyet kuvvetleriyle, askeri birlikler seferber edilmişlerdir.
Çünkü her an bir olay çıkabilir. Her an yakma, yıkma olayı çıkabilir. Her
an kavga çıkabilir. Nitekim, geçmişte bunlar çok olmuştur.
Yeni Anayasamızda, bununla ilgili ne gibi hükümleri getirdik, şimdi
onları söyleyeceğim.
Bir kere, yine herkes önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız
toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilecektir. Ancak, istediği yerde değil.
Gerekirse şehir düzeninin bozulmasını önlemek amacıyla idari merci, gösteri
yürüyüşünün yapılacağı yer ve güzergahı tespit edebilecektir.
Ayrıca, kamu düzenini ciddi şekilde bozacak olayların çıkması veya milli
güvenlik gereklerinin ihlal edilmesi veya Cumhuriyetin ana niteliklerini
yok etme amacım güden fiillerin işlenmesinin kuvvetle muhtemel bulunması
halinde, kanunun belirleyeceği yetkili mercii, -ki bu yetkili mercii muhakkak
mülki amir olacaktır,- belirli bir toplantı ve gösteri yürüyüşünü yasaklayabilecek
veya iki ayı aşmamak üzere erteleyebilecektir.
Ayrıca, dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu niteliğindeki
meslek kuruluşları, kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve gösteri yürüyüşü
düzenleyemeyeceklerdir.
Bir misal vereyim: Eğer o dernek, bir güzelleştirme derneği ise, onunla
ilgili bir toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyebilir. Siyasi amaçlı bir
gösteri yapamaz. Pahalılıkla mücadele derneği kurulmuşsa ve eğer herhangi
bir şey pahalılanmış, hayat pahalılanmışsa bununla ilgili gösteri
ve yürüyüşü o dernek yapabilir. Başka dernek bu toplantıyı yapamaz. İşte
bunun manası budur.
İşte, sevgili vatandaşlarım, bu maddeye de sataşmalar var. Sebebi malum.
Eskiden olduğu gibi mütemadiyen tansiyonu gergin tutmak ve halkı bizar
edip, "lanet olsun, böyle düzen olacağına her gün tetik üzerinde durup
yaşayacağımıza, hangi rejim gelirse gelsin, yeter ki rahat ve huzur içinde
yaşayayım" dedirtmektir. Vatandaşa bunu dedirtmektir.
Sanki onların özledikleri o rejim gelse, böyle gösteri yürüyüşü yapabileceklermiş
gibi, bunu maşa olarak kullanıyorlar.
Şimdi, o melunca emellerine ulaşamayacaklarını anlayınca, tabii buna
da karşı çıkacaklardır. Nitekim çıkıyorlar.
Sevgili vatandaşlarım, Diyarbakır konuşmamda siyasi partilerin gençlik
kolu, kadın kolu gibi kollarının olmayacağını söylemiştim. Bu konuda -
şimdi burada kadınlarımız da var - yanlış propaganda yapıyorlar. Diyorlarmış
ki, "Artık bundan sonra kadınlarımız siyasetle uğraşamayacaklar".
Hayır, biz partiler içerisinde muhtelif kolların olmasına karşıyız.
Erkek - kadın ayrımı yoktur. Erkek kolu yok ki, kadın kolu olsun. Bir parti
bütündür. Onun içinde kadın da vardır, erkek de vardır. Genci de vardır,
ihtiyarı da vardır. Böyle bölünmelere karşıyız biz. Hatta kadınlarımızın
partilerde vazife almasından sevinç duyarız. Bir çok ülkelerde başbakanlar
dahi kadınlardan, Devlet Başkanı kadınlardan. Bizde niye olmasın? İnanmayınız
bu gibi propagandalara.
Sayın kardeşlerim, sizlere de Anayasamızın birkaç hükmünü izah ettim.
Bizler bu Anayasayı hazırlarken, geçmişten büyük ders aldık. Hangi hususlarda
sıkıntı çekmiş isek, onları giderici bazı tedbirler öngördük.
Biraz evvel de ifade ettiğim gibi, kötü niyetli olmayan, kanun ve nizamlara
saygılı kişi ve kuruluşlar için bu Anayasa, hak ve hürriyetlerde hiçbir
kısıtlama getirmemektedir. Onlar, her türlü hak ve hürriyetlerden istifade
edebileceklerdir. Bu hak ve hürriyetleri tahrip etmek veya ülkeyi kargaşa
ortamına çekmek isteyenlere de mani olacak ve ensesinden tutup kanunun
gösterdiği mercie teslim edecektir.
Bilmem sizleri kafi derecede aydınlatabildim mi?
Sizleri de bir hayli ayakta tuttum. Ancak, hepinizin sahip olacağı ve
tasvibinizle yürürlüğe girecek olan bu Anayasayı doğru olarak anlatmak
benim görevimdi. Ben de sizler kadar yoruluyorum. Ama bu yorgunluk vatan
ve millet uğruna çekildiği için bana huzur vermektedir.
Gerekirse, arkadaşlarımla beraber bu yolda hayatımızı dahi feda edebiliriz.
Feda olsun. Bu yaştan sonra bir insan ne bekleyebilir ki? Bir fani için
en büyük mutluluk, vatan ve milletine yararlı hizmet yapmaktır. Bunu yapabiliyorsak
ne mutlu bizlere.
Bir noktaya daha dikkatinizi çekmek isterim. 1961 Anayasası'nın halk
oylamasına sunulmasıyla bu Anayasanın halkoyuna sunulması arasında büyük
bir fark vardır. O zaman, o Anayasanın arkasında bir parti vardı. Biz böyle
bir partiyi arkamıza almadık. Bizim Anayasamızın dayandığı yer, partiler
değildir. Zira, biliyorsunuz ki onlar kapatıldı. Biz partilerin gücüyle
değil, milletin gücüyle bu Anayasayı sizin tasvibinizden geçirmek istiyoruz.
Kapatılan partilerin üst yönetici durumunda olanlar ve bilhassa lider
kadrosu, eski teşkilat mensupları vasıtasıyla bu Anayasaya menfi oy verilmesi
için propaganda yaptırmaktadırlar. Merak etmeyin, bunlardan haberimiz var.
Bunlara mani olmak isteseydik, elimizde çeşitli imkanlar vardı. Fakat istemedik.
İstemedik çünkü; istedik ki onların bu menfi tutumlarına rağmen, bu Anayasa
büyük bir ekseriyetle tasvip görsün ve onlar da yaptıklarından, eğer pişmanlık
duyma hisleri varsa, pişman olsunlar, utansınlar.
Biz hiç kimseyi arkamıza alıp, destek aramadık. Bizim desteğimiz sizlersiniz.
Sizler, bu millet, bizi göreve çağırdı. Sizlerin isteğine uygun olarak
bu Harekatı gerçekleştirdik. Zannediyorum ki, bize karşı olan güveninizi
sarsacak bir durum yaratmadık.
Biz diyoruz ki : Bu Anayasa uzun süre Türkiyemize rahat ve huzur getirecektir.
Biz buna inanıyoruz. Sizlerin de inanmanızı rica ediyoruz.
Şimdi biraz evvel, Vali ve Belediye Başkanınız bana şehrin fahri hemşehrilik
beratını ve anahtarım takdim ettiler. Altın anahtar değil ha, bronz anahtar.
Bundan büyük bir mutluluk duyduk. Ben de sizlerin hemşehriniz olmakla,
Kayserili olmakla büyük kıvanç duyuyorum.
Kayserililer her sahada çalışkandır ve bütün Türkiye sathında Kayserililerin
çalışkanlığı bilinmektedir. Bu çalışkanlığınızı devam ettirirseniz, Kayseri
örnek bir şehir olacaktır. Ayrıca, yeni Anayasayı pirinç plaketler üzerine
yazmışlar, bana hediye ettiler. Ondan da büyük bir memnuniyet duydum. İnşallah
bu Anayasanın o pirinç kadar ömrü uzun olur, memlekete huzur ve güven getirir.
Biz huzur ve güven getireceğine inanıyoruz. Sizlerin de inanmanızı rica
ediyoruz.
Hepinize şahsım, Konsey üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına sevgiler,
saygılar sunuyorum. Sağolunuz.
|