Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
Adana'da yaptığı konuşma şöyle:
(30 Ekim 1982)
Sevgili Adanalı Hemşehrilerim,
Evvela hepinize şahsım, Konsey üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına,
gösterdiğiniz bu büyük sevgiden, tezahürattan dolayı, candan teşekkür ediyorum.
Biliyorsunuz, 16 Ocak 1981 günü Adana'ya gelmiş ve çok yağmurlu bir
havada sizlere yine hitap etmiştim. O gün yaptığım konuşmada, daha ziyade
sendikalar üzerinde durmuş ve bir kısım sendika ağalarının yaptıklarını,
sizlerden kesilen paralarla neler yapıldığını, neler alındığını, nasıl
çarçur edildiğini anlatmaya çalışmış ve gelecekte bunları önleyici tedbirler
getireceğimizi, sendikaların Devlet tarafından denetleneceğini söylemiştim.
Bugün, yine ağırlığı işçi sorunları ve sendikalar olmak üzere Anayasamızda
yer alan birkaç noktaya temas edeceğim.
Sevgili vatandaşlarım, hemen peşinen şunu söyleyeyim ki, her yerde ifade
etmeye çalıştığım, o yalan makinelerinden mütemadiyen yalanlar çıkaran,
ona buna çamur sıçratan, malum çevreler şöyle bir haber yaymaya başlamışlar:
Sözde, bu Anayasa kabul edilirse, işçilerin hiçbirisi siyasetle uğraşamayacak
ve seçimlerde de oy veremeyecek, aday olamayacakmış. Hepsi yalandır, hem
de kuyruklu yalandır.
Bizim temiz işçilerimiz ne bilsin, herkesi kendisi gibi kabul ediyor.
Bazen öyle yalanlara da kanabiliyor. Nitekim, bir grup işçi, ta Ankara'ya
kadar gelerek, bunu öğrenmek istemiş. Hakikati öğrendikten sonra da müsterih
olup dönmüşler. Bir sürü de yol parası vermişler zavallılar.
Bu hususu peşinen söylüyorum ki, bir kısım işçi arkadaşların arasında
bu gibi yanlış haberlere inananlar varsa, doğruyu bilsinler.
Sevgili Adanalılar, geçmişte bu memleketin, işçi olaylarından ne büyük
zararlara uğradığını sizler de biliyorsunuz. Yalnız İzmir TARİŞ İplik Fabrikasında
100 milyon lira civarında, tahribattan mütevellit zarar- ziyan olmuş ve
bu zarar - ziyanı Devlet ödemiştir.
Fabrika tamir edilinceye kadar geçen aylar içerisinde uğradığı zarar
ve memleket ekonomisine yüklediği yük, bunun dışındadır. 100 milyonun dışındadır.
Buna benzeyen kanunsuz grevler ve kanunsuz işgaller ve bunların sonucunda
yine uğranılan zarar ve yurdun bu yüzden çektiği ekonomik sıkıntıları hep
beraber yaşadık.
Bu konuda birkaç misal vereceğim sizlere. Biliyorsunuz bu memleket tütün
yetiştirir. Hatta yetiştirdiğinin fazlasını dışarıya ihraç eder, satar.
Yurt içindeki vatandaşlarımızın sigara ihtiyacını karşılayacak kadar fabrikası
da var. Fakat gelin görün ki, seneler ve senelerce, her gelen iktidar döneminde
bu sigara problemi çözülemedi. Vatandaş, sigarasını karaborsadan almak
zorunda kaldı. O tarihlerde 35 lira olan bir paket sigarayı karaborsadan
60 - 70 lira arasında zorla bulabiliyordu. Bulabilirse o da. Bunun sebebi
neydi?
Sebebi, fabrikaların tam kapasiteyle çalışmaması, işlerin yavaşlatılması,
sigara kaçakçılarının ve karaborsacıların da bunları teşvik etmesiydi.
Bugün, yeni fabrika devreye girmeden bütün yurdun sigara ihtiyacı karşılandığı,
yapılmış olarak dış ülkelere satılabildiği gibi, ayrıca, depolar da sigara
ile dolu bir vaziyette bulunuyor.
Yine, bir zamanlar memlekette elektrik ampulleri bulunmuyor ve herkes
Türkiye dışından temin etme yarışına girişiyordu.
Memlekette ampul fabrikası mı yok? Ürettiği kafi mi gelmiyor? Hayır,
ama memleket ekonomisini gittikçe daha kötüye sürüklemek isteyenler, ideolojik
maksatlı greve başvuruyorlar.
Aylarca ve senelerce fabrikalar kapalı kalıyordu. Üstelik işsiz kalan
işçilerimizin ücretleri, ilgili sendika tarafından verilmiyordu. Hatta
yarısı verilse, işçi katlanabilecekti. Fakat ne gezer. Ayda bin veya iki
bin lirayı vermek suretiyle işçiyi de perişan duruma sokarlardı. O işyerindeki
işçiler grevde ise, ücretlerini alamazlar veya biraz evvel söylediğim gibi
bin - iki bin lira alırlar, ama, işyerinin bağlı olduğu sendikanın idareci
ve yöneticileri, aylıklarını muntazaman alırlardı.
Türkiye'de bütün askeri birliklerin pillerini karşılayan bir pil fabrikası,
iki sene grev yüzünden imalat yapamamış ve Silahlı Kuvvetler, pil ihtiyacını
döviz vererek dışarıdan almak zorunda kalmıştı. Sebebi yine ideolojik ve
biraz da pil imal eden diler fabrikaların bunu teşvik etmeleridir.
Daha buna benzer, yüzlerce misal vermek mümkündür.
Sevgili vatandaşlarım, şimdi yeni hazırladığımız Anayasada çalışma hayatını
düzenleyen esaslardan bahsedeceğim.
Bu esaslar yeni Anayasanın en fazla eleştirisine uğramış hükümleri arasında
bulunmaktadır.
Yeni Anayasanın bu konudaki bir kısım hükümlerine yapılan itirazlar,
benim ve Konsey üyesi arkadaşlarımın da hassasiyetini üzerine çekmiştir.
Evvela dikkatinizi bir gerçek üzerinde yoğunlaştırmanızı isterim. Bizler
askeriz. İşçi hayatının da, işveren hayatının da içinde yetişmiş değiliz.
O halde bu alandaki meselelere tamamen objektif olarak yüzde yüz tarafsız
bir gözle bakabilecek bir mevkide bulunuyoruz. İki taraftan hiçbirine özel
bir mensubiyetimiz bulunmadığına göre, sadece objektif bilgilerin, geçmiş
tecrübelerin ve özellikle memleket menfaatlerinin ışığı altında meseleleri
ele alabilmek imkanına sahip bulunuyoruz.
Anayasanın her maddesi ve maddelerdeki her bir hüküm üzerinde büyük
hassasiyetle durmuşuzdur. Bundan kimse şüphe etmesin. Bilhassa çalışma
hayatına ilişkin esaslar biraz aşırı sayılabilecek eleştirilere hedef olunca,
bu esaslar üzerinde hassasiyetimiz daha da yoğunlaştırılmıştır.
Biz, iki taraftan hiçbirine mensup olmadığımıza göre, belki çalışma
hayatına uzaktan baktığımız söylenebilecektir. Hayır, çalışma hayatına
uzaktan değil, aksine çok yakından bakıyoruz. Yüzde yüz tarafsız bir gözle,
bu münasebetlerin tarihi gelişimi içinde geçirdiğimiz tecrübelerin ve milletçe
alınan derslerin ışığında sadece ve sadece vatandaşlarımızın ve memleketin
menfaatleri yönünden meseleye bakıyoruz.
Bunu ispat etmek ve meselelere gerçekten ne kadar tarafsız bir gözle
baktığımızı ortaya koymak bakımından, bütün mevzuatı, tarihi gelişiminden,
yani başlangıcından ele alıp tahlil etmek istiyorum sizlere.
Biraz zamanınızı alacağım ama, işçi ve işveren münasebetlerinin tarihine
kadar gideceğim, onun için iyi dinleyin.
Hepiniz bilirsiniz ki, üretimin iki ana unsuru vardır. Biri emek, diğeri
sermayedir. Bu iki ana unsur, iki tip insanın şahsında tecelli eder. Biri
işçidir, yahut diğer bir tabirle çalışandır, diğeri sermaye sahibi, yani
işveren veya diğer bir tabirle çalıştırandır. İşçi, ekonomik bakımdan işveren
karşısında güçsüzdür. İşveren ise ekonomik bakımdan güçlüdür. En azından
işçiye karşı güçlü durumdadır. Fakat bu iki insanın, ikisi de birbirine
muhtaçtır. Çünkü yalnız emekle üretim olmaz, muhakkak sermaye de lazımdır.
Bunun gibi yalnız sermaye ile üretim olmaz, muhakkak emek de lazımdır.
Dünyadaki ilk sanayileşme hareketlerinde, işçi ve işveren birbirlerine
karşı tam bir hürriyet içinde karşı karşıya ve yalnız bırakılmışlardır.
Zira sanayileşme devri aynı zamanda temel hak ve hürriyetlerin de artık
nazari olmaktan çıkmaya ve fiiliyata dökülmeye başladığı bir devrin başlangıcı
ile hemen hemen ayın tarihe rastlar. Bu sebeple o zamanın hürriyet anlayışı
içinde "Bırakalım bu iki insanı, yani işçi ve işveren kendi hak ve ilişkilerini
kendileri düzenlesinler. Aralarındaki bu ilişkileri kendileri serbest pazarlıkla
kursunlar" denilmiştir o tarihte.
Fakat, bunun sonucu ne olmuştur bilir misiniz? İktisaden güçlü olan
işveren, zayıf olan işçiyi istismar etmeye başlamıştır. Bu tarihi bir gerçektir.
İşveren işçiyi sömürmüştür.
Bütün toplumlarda zengin insanların sayısı, orta halli ve hele fakir
insanlardan daha azdır. işverenler üretimde bulunabilmek için, işçiye kesinlikle
muhtaç durumda olmalarına rağmen, işveren az, işçi daha çok olduğu için
basit tabiriyle arz ve talep kanunu işlemiş, işçi sayısı istihdam imkanlarından
fazla olunca, bir iş için pek çok insan aynı zamanda başvurunca, işçi ücretleri
düşmüş, bunun yan sıra iş şartları da ağır tutulmuştur. Yani işçi boğaz
tokluğuna çalıştırılmaya başlanmıştır.
Bu alanda işçi - işveren münasebetleri insanca bir şekil alıncaya kadar
pek çok acı, üzücü, insanlık namına esef verici, hatta utandırıcı mücadeleler
cereyan etmiştir.
Neticede bakılmıştır ki, eğer Devlet koruyucu tedbirlerle işçinin yanında
yer almazsa, eğer Devlet koruyucu tedbirlerle çalışma hayatını düzenlemezse,
işçi ezilmektedir.
Zira aslında her iki taraf da bütün hürriyetlerden istifade etmektedir.
Ama, birinin dayanma gücü vardır, diğerinin dayanma gücü yoktur. Bu itibarla
nice esef verici olaydan ve tecrübeden ders alan devletler, işçiyi korumak
ve onun haklarını kaptırmamak için işçinin yanında yerlerini almışlardır.
Bizim toplumumuz, henüz sanayileşme bakımından geri kalmış bir toplumdur.
Bu sebeple de bizim tarihimizde Batıdaki üzücü çatışmalar ve mücadeleler
geçmişte görülmemiştir. Çünkü o tarihlerde sermayedar, yani işveren yok
denecek kadar azdı Türkiye'de. İşçi ise sanayi işçisi değil, tarım işçisiydi.
Tarım alanında da ilişkiler tarihi birtakım esaslara göre sürüp gitmekteydi.
Türkiyemizde büyük tarım işletmeleri de bulunmadığı için tarımda bilhassa
büyük rençber aileleri, kalabalık çiftçi aileleri, üretimdeki emek unsurunun
en büyük kısmını meydana getirmekteydiler.
Memleketimizde sanayileşme, Cumhuriyet devriyle başlamıştır. Ve halen
de devam etmektedir. Sanayileşme Cumhuriyet devrinde başlayınca, işçi -
işveren ilişkilerini yüzüstü bırakmamak ve Batıda cereyan etmiş çatışmaların
memleketimizde tekrarlanmasını önlemek için 1936 yılında 3008 Sayılı İş
Kanunu çıkarılmış, tam bir sanayileşme dönemine girilmeden evvel bizzat
Devlet iş hayatını ve çalışma münasebetlerini düzenlemek suretiyle işçi
ve işverenin arasına girmiştir.
Bu suretle de çalışma hayatının münasebetleri toplumda diğer münasebetler
gibi ikili münasebetler şeklinden çıkmış, Batı'nın birçok ülkelerinde de
görüldüğü üzere üçlü münasebet halini almıştır. Yani artık çalışma hayatımızda
işçi ve işveren tek başlarına karşı karşıya değildirler . Aralarında Devlet
vardır.
Sevgili vatandaşlarım, işçi işverene nispetle daha ziyade korunmaya
muhtaç olduğu için Devlet, işverenden ziyade esas itibariyle işçiyi korumak
amacıyla işçi - işveren münasebetlerine müdahale etmiş ve bunların arasına
girmiş bulunuyor.
Bu suretle iş hukuku yeni bir gelişme yönünü tutmuştur.
Hatırlatmak isterim ki, iş hukukunun en önemli kuralı, işçi - işveren
münasebetlerini düzenleyen hukuk kaidelerinin yorumlanmasında bir tereddüt
hasıl olursa, yorumun daima işçi lehine yapılacağı hususundaki kuraldır.
Bu, hukuk kuralıdır. Bir anlaşmazlık çıkarsa daima işçi lehine bir kural
işler.
Çalışma hayatımız bu suretle gelişirken, sendikaların kurulması, toplu
iş sözleşmelerinin, grev ve lokavtın kabulüyle iş münasebetleri daha da
sağlıklı bir gelişme imkanına kavuşmuş, ama ne çare ki çok kısa bir süre
sonra da rayından çıkacak duruma gelmiştir.
Bunun sorumluları katiyetle söylüyorum ki, işçilerimiz değildir. Bunun
sorumluları olarak sendikacılarımızın hepsini de gösteremeyiz. Bunu söylemek
büyük bir haksızlık olur. Vatansever ve memleketini düşünen sendikacılarımız
çoğunluğu teşkil etmektedir.
Ama, bu arada bazı sendikacıların eliyle de sendikacılık, asıl gaye
ve maksatlarından saptırılmıştır.
Devlet, işçi - işveren münasebetlerindeki mevkiine ve hakemlik ve arabuluculuk
görev ve yetkilerine rağmen hükümetlerin zaafları, kanunların yetersizliği
ve yetmezliği ve 1961 Anayasası'ndaki boşluklar ve eksiklikler yüzünden
çalışma hayatının rayından çıkmasını önleyememiştir.
Grevler, gerçek maksatlarından saptırılarak, "ideolojik mücadele" silah
ve vasıtası haline getirilmiştir. Bir sendika rekabeti başlatılmıştır.
Kim daha fazla koparacak yarışına girişilmiştir.
Ekonomik imkanlar elverdiği müddetçe, elbet daha yüksek ücretler ve
daha iyi iş şartları için bir mücadele olur. Buna kimse kalkıp da "Haksızdır"
diyemez. Ama, grev tehditleri ve ardı arkası kesilmez grevler ve türlü
direnişlerle üretim hacmi ve kalitesi düşürülür, bu yüzden milyonlarca
tüketici vatandaş bunalımlara sokulur, hastalık tehlikesiyle karşı karşıya
kalınır, hiçbir malın dış pazarlara sevkine ve orada rekabete girişilmesine
imkan verilmezse, sonunda bu işten kim karlı çıkar?
İş hayatı içinde, işçinin gerçek menfaatlerini, memleketin çıkarlarını
düşünmeyen, yalnız ve yalnız kendi menfaatlerinin veya ideolojik mücadelelerinin
peşinden koşan ve sendika ağaları denilen bir sınıf insan türemiştir. Bunlar
işçilerimizi olur - olmaz sebeplerle derhal grevlere sürüklemişler, ama
başlangıçta da söylediğim gibi grev boyunca da aç ve yoksul bırakmışlardır.
Çalışmak isteyenin çalışmasına zorla ve şiddetle karşı koymuşlardır.
Dünyanın hiçbir yerinde çalışmıyoruz diye sevinç ifade eden davullu - zurnalı
grev yapılmaz.
Ama bizde grev yapılan o işyerinin önünde günlerce davul - zurna çalınmıştır.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir gösteri yapılmaz. Çünkü çalışmamak bir
hüner değildir. Çalışmak hünerdir. İnsan çalışmak için yaratılmıştır.
İşçiyi, dayanılmaz derecede asap bozucu, iş huzurunu ve çalışma barışını
kökünden kazıyan bir mücadelenin içine itmişlerdir. İş hayatı ile ilgili
olmayan sebeplerle grevler yaptırmışlardır. Bu arada, grevler sırasında
işçiler perişan olmuşlardır. Üretim düşmüş, hatta belli mallarda üretim
tamamen durmuştur.
Bu sendika ağaları, işçilerimize, işyerlerini işgal ettirmişler, işyerini
tahrip ettirmişler, hammaddeleri yaktırmışlar, stokları yaktırmışlar, tahrip
ettirmişlerdir. Kendileri perde arkasında olarak, vatansever işçilerimizi,
işçi haklarıyla hiçbir ilişkisi bulunmayan bu gibi mücadelelere sevketmişlerdir.
Bunların bu tahripkar gayretlerinden kendi siyasi ikballeri için medet
umanlar da çıkmıştır. Onlar da bu mücadeleye girişerek iş hayatım azami
bir huzursuzluğa sürüklemişler ve siyasi nüfuzları ile devleti büsbütün
aciz durumlara düşürmüşlerdir.
12 Eylül öncesindeki manzarayı kim inkar edebilir? Kim unuttum diyebilir?
Biz her bakımdan bu Anayasada aldığımız tedbirlerle 12 Eylül öncesinin
tekerrürünü önlemeye çalışıyoruz. Sadece çalışma hayatında tedbir alıyor
değiliz. Devletin, toplumun, fertlerin hayat ve münasebetlerinin her kesiminde
yeni tedbirleri öngördük.
Eğer bu tedbirler gereksiz ise söyleyiniz vazgeçelim. Ve tekrar 12 Eylül
öncesi olduğu gibi, hatta bu sefer daha beter bir halde geri gelinsin.
Buna razı olacak mısınız?
Buna, yani 12 Eylül öncesine, asil ruhlu, temiz kalpli, vatanını, milletini,
devletini seven ve korumak için çırpınan hiçbir Türk vatandaşı ve Türk
işçisi razı mıdır?
Elbette razı değildir. O halde, aldığımız tedbirler nelerdir? Ve bunlar
haksız ve gereksiz tedbirler midir? Şimdi bunları gözden geçirelim.
Çalışma hayatıyla ilgili hükümler şunlardır vatandaşlarım. Anayasa der
ki "Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini
yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için, çalışanları korumak, çalışmayı
desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak
için gerekli tedbirleri alır". Devlete bu görevi vermiştir Anayasa. Ve
devam eder, "Devlet işçi - işveren ilişkilerinde çalışma barışının sağlanmasını
kolaylaştırıcı ve koruyucu tedbirler alır".
Demin dediğim gibi, işçi ve işvereni karşılıklı bırakmaz, devlet müdahale
eder. "Kimse yaşına, cinsiyetine, gücüne uygun olmayan işlerde çalıştırılamaz".
Küçücük bir çocuk, ağır işlerde çalıştırılamaz. Bir kız çocuğu, bir kadın
ağır işlerde, ona yaraşmayacak işlerde çalıştırılamaz.
"Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma
şartları bakımından özel olarak korunurlar. Dinlenmek, çalışanların hakkıdır
. Ücretli hafta ve bayram tatili ile, ücretli yıllık izin hakları ve şartları
kanunla düzenlenir".
Şimdi sevgili vatandaşlarım, biraz da, sendika kurma hakkına değineceğim.
Ondan bahsetmek istiyorum. İşçiler ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde
ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için, önceden
izin almaksızın sendikalar ve sendika üst kuruluşları kurma hakkına sahiptirler.
Sendika, serbestçe kurulabilir. Sendikalara üye olmak ve üyeliğinden
ayrılmak serbesttir. İsteyen sendikaya üye olur, isteyen olmaz. İsteyen
sendikadan çıkar, istemeyen çıkmaz.
Hiç kimse sendikaya üye olmaya, üye kalmaya, üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
İşçiler ve işverenler ayın zamanda birden fazla sendikaya üye olamazlar.
Herhangi bir işyerinde çalışabilmek, işçi sendikasına üye olmak veya olmamak
şartına bağlanamaz. "Sen burada çalışacaksın ama illa şu sendikaya üye
olacaksın" diye kimse baskı yapamaz. İsteyen istediği yerde çalışabilir.
İşçi sendika ve üst kuruluşlarına yönetici olabilmek için en az 10 yıl
bilfiil işçi olarak çalışmış olma şartı aranır. Eskiden bu şart yoktu.
Dışarıdan bir kişi, hiç işçilikle alakası olmadığı halde, gelip sendikanın
başına otururdu.
Madem ki, bu bir işçi sendikasıdır, işçinin haklarını, sosyal haklarını,
ekonomik haklarını koruyacaktır. O halde işçinin içinden gelen bir temsilci
oraya gelebilir. 10 sene çalışmadan oraya kimse gelemez.
"Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Anayasada
belirlenen Cumhuriyetin niteliklerine ve demokratik esaslara da aykırı
olamaz".
Şimdi de sevgili vatandaşlarım, sendikal faaliyetlere geçiyorum.
Sendikalar, 13'üncü maddedeki genel sınırlamalara aykırı hareket edemeyecekleri
gibi - ki bu 13'üncü maddeyi ben birkaç yerde anlatmıştım. Devletin, milletin
bölünmezliği, bütünlüğü, Cumhuriyeti, vesaireyi tahrip edecek hareketlerdi
onlar. siyasi amaç güdemezler, siyasi faaliyette bulunamazlar, siyasi partilerden
destek göremezler ve onlara destek olamazlar.
Çünkü sevgili vatandaşlarım, bu sendikadır. Sendika, işçinin ekonomik
ve sosyal haklarını koruyacaktır, Eğer siyasetle uğraşmak istiyorsa, gider
bir parti kurar veya bir partiye girer. Bu sendikadır. Hem sendika, hem
parti olmaz. Onun için sendika sendikalığını, parti partiliğini, devlet
devletliğini bilecektir. Derneklerle kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları
ve vakıflarla, bu amaçla ortak hareket edemezler.
Şimdi burada biraz daha duralım, Biraz daha izah etmek istiyorum bu
konuyu, "Sendikalar siyasi amaç güdemezler, siyasi faaliyette bulunamazlar"
diyoruz,
Bu hükme kimsenin itirazı olur mu? Tabii olur. Ancak kimin olur? Sendikanın
başına geçip de siyasi menfaat umanların olur.
Sendikalar siyasi amaç güdemezler, siyasi faaliyette bulunamazlar. Çünkü
o sendikadır. Siyasi parti değildir. Sendika, dünyanın her yerinde aynı
şekilde tarif edilir. Sendika demek, çalışanların çalışma faaliyet ve ilişkilerinde,
iktisadi ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak üzere kurulmuş bir teşekküldür.
Sendikalar, iktidara gelmek için kurulmuş bir siyasi parti değildir.
Herkesin olduğu gibi, işçi vatandaşlarımız da siyasi haklarını kullanmak
istedikleri zaman, ya tek başlarına hareket ederler veya bir siyasi partiye
üye olurlar. Buna engel olacak hiçbir hüküm yoktur Anayasada. Herkes istediği
partiye girebilir.
Bir sendikanın siyaset yapması, günümüzde, o sendikanın ideolojik faaliyetlere
geçmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Maalesef böyle oluyor. Sendika üyelerinin
ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak başka şeydir, ideolojik
faaliyet ve siyaset yapmak başka şeydir vatandaşlarım.
Biz sağlam ve istikrarlı bir toplum ve devlet düzenine muhtacız. Kimin
kim olduğunu, kim olmadığını bilmek mecburiyetindeyiz.
Ya siyasi partidir, bu takdirde siyasetle uğraşması tabiidir, veyahut
siyasi parti değildir, o zaman da siyasetle uğraşamaz. Gayesi ne ise o
gaye ve maksat için faaliyette bulunabilir. .
Derneklerle, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıflarla
da bu amaçla ortak hareket edemezler. Çünkü onlar da sendika değil dernektir,
vakıftır, meslek kuruluşudur. Hepsinin kendine göre vazifesi vardır.
Şimdi sendikal faaliyetlere devam ediyorum. Anayasa diyor ki, "İşyerinde
sendikal faaliyette bulunmak, o işyerinde çalışmamayı haklı göstermez".
Yani bir fabrikada bir işçi temsilcisi var. İşçi temsilcisi olmakla, "Ben
burada çalışmayacağım" diyemez. Hem çalışacaktır, hem de işçi temsilciliğini
yapacaktır.
Ayrıca, Anayasada yine bir kayıt vardır; "Sendikalar üzerindeki devletin
idari ve mali denetimi ile gelir ve giderleri, üye aidatının sendikaya
ödenme şekli kanunla düzenlenir". Evvelce sendikalar üzerinde devletin
idari ve mali denetimi yoktu. Ne gibi olaylar olduğunu ne gibi rezaletler
ortaya çıktığını, İzmit'teki konuşmamda dile getireceğim.
Hatırımda kaldığı kadarıyla, bir sendika üst kuruluşunun, ismini vermeyeyim,
221 milyon lira açığı var.
"Sendikalar gelirlerini amaçları dışında kullanamazlar. Tüm gelirlerini
devlet bankalarında muhafaza ederler". Devlet bankasında diyoruz, diğer
bankalar demiyoruz. Sebebi, bir kere, garantiye alıyoruz işçinin parasını.
İkinci olarak, başka bankalara gidip de, sendika üst yöneticilerinin "Ben
sana şu kadar para yatıracağım, sen bana şu kadar para verir misin?" gibi
bazı pazarlıklarını önlemek için bu paralar, Devlet bankalarına yatırılacak.
Ancak şimdi bankalardan paralar çekilmesin diye, bir sene daha sonraya
bıraktık. İşçilerin paralarını garantiye almak için.
Grev hakkıyla işverenin lokavta başvurması hallerini başka bir şehrimizde
açıklayacağım. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, grev hakkı yine vardır,
fakat lokavt bir hak değil, greve karşı uygulanan bir durumdur.
Onun içindir ki, Anayasaya koyarken grev ve lokavt hakkı diye değil,
grev hakkı ve lokavt dedik. Lokavt bir hak değildir. Ama grev bir haktır.
Görüyorsunuz ki sevgili Adanalılar, yalnız işçi hakları ile ilgili açıklamalarım
bu kadar zaman aldı.
Bu Anayasadaki işçi haklarıyla ilgili kısımları hazırlarken o kadar
titiz davrandık ki, bütün ilgililerin, ayrı ayrı fikirlerini dinledik ve
yazılanları okuduk. Yazılanlardan maksatlı olanları artık çok iyi biliyoruz.
İşçi hakları deyip ağızlarına ve kalemlerine başka hakkı almayanların,
esas maksatlarının ne olduğunu bilmeyen kalmadı.
Bunlardan bir kısmının maksadı, memlekete sosyalizmi getirmektir. Bütün
çabaları budur. Onun için de en büyük kitle hangisidir? İşçidir. O halde
onlara çengel atalım, onların haklarının koruyormuş gibi görünerek maksadımıza
ulaşalım düşüncesindedirler.
Bugüne kadar bunun üzerinde çok çalıştılar. Birçok sendikaların başlarına
böylelerini geçirmeye de muvaffak oldular. Temiz işçilerimizi sokaklara
da döktüler. Ellerine kızıl bayraklar da verdiler. Başka ülkelerin liderlerinin
resimlerini de verdiler. Fakat bundan sonra yapamayacaklar.
Artık bunların yüzlerindeki maskeler düşmüştür. İşçilerimiz de bu gibilerini
artık iyi tanımaktadır.
Şunu iyi bilesiniz ki, bunlar, demin söylediğim bu gibi kişiler henüz
tamamen temizlenmemiştir. İstesek hepsini temizlerdik. Lakin 12 Eylül'den
sonra vaktiyle bu çirkin olaylara karışanların hepsini sokağa atsaydık,
aileleri ve çocukları da sefil ve perişan olacaklardı.
Kaldı ki bu uygulamayı yapacaklar da, yani sokağa atacak müesseseler
de, bazı haksızlıklara sebep olabileceklerdi. Bunları düşünerek bu yola
başvurmadık. İstedik ki zamanla doğru yolu öğrensinler. Maksadımız insan
harcamak değil, insan kazanmaktır. Bu vatanın evlatlarını doğru yola getirmek,
onları o yola sevketmek bizlerin vazifesidir. Yoksa insan harcamak çok
kolaydır.
12 Eylül'den sonra bize bu konuda çok müracaatlar oldu. Fakat biz suç
işleyenler hariç, diğerlerine bir şey yapmadık. İstedik ki onlar da zaman
geçtikçe hatalarını anlasınlar ve doğru yolu bulsunlar.
Biliyorsunuz, Ziya Paşa'nın meşhur bir beyti vardır. Şöyledir: "Nusk
ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir".
Şimdi genç nesiller belki bunu anlamamıştır. İzah edeyim. "Nusk ile
uslanmayanı etmeli tekdir", yani evvela nasihat et diyor, nasihatle uslanmazsa,
o zaman çıkış ona, bağır - çağır, eğer ondan da adam olmazsa, o zaman "Döv"
diyor. Şimdi, biz evvela nasihatle, eğitimle doğru yolu göstermeye çalışıyoruz.
Adana Türkiye'nin önemli bir sanayi kesimi olduğundan ve burada daha
çok işçi vatandaşlarımız bulunduğundan bu konulara ağırlık verdik. Diğer
konular üzerindeki açıklamalarımı radyo ve televizyonlardan izliyorsunuz.
Bundan sonra da izleyeceksiniz.
Bugüne kadar bize karşı yöneltilen tenkitleri dinledik. Bunlardan makul
olanları, memleket yararına olanlarını dikkate aldık. Ancak, memleket yararına
olmadıklarına inandıklarımızı da dikkate almadık ve aylar ve aylarca çok
titiz çalışma sonucu, 7 Kasım'da sizlerin tasvibine sunulacak olan bu Anayasayı
hazırladık. Bu Anayasanın, memleket gerçeklerine en uygun ve Türkiye'yi
tekrar 12 Eylül öncesine getirmeyecek bir Anayasa olduğuna inanıyoruz.
Takdir yüce milletindir, sizlerindir sevgili vatandaşlarım. Sizin takdirlerinize
sunuyoruz. Bugün biliyorsunuz, zamanım çok kısıtlı olduğundan dolayı hemen
yemeği müteakip Antalya'ya hareket edeceğim. Onun için konuşmamı burada
kesmek zorunda kaldım.
Tekrar sizlere, hepimiz adına sevgiler ve saygılar sunuyorum ve mutlu
yarınlar diliyorum. Hepiniz sağolun. Allahaısmarladık.
|