Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı" çerçevesinde
Antalya'da yaptığı konuşma şöyle:
(30 Ekim 1982)
Sevgili Antalyalı Hemşehrilerim,
Dün biliyorsunuz Kayseri'deydik. Kayseri'de üzerimizde paltolar, parkalarla
dolaştık ve öyle konuştuk. Şimdi buraya geldik, bu ceket bile fazla geliyor.
Şu Türkiyemizin, şu vatanımızın, cennet vatanımızın kıymetini bilelim.
Biz bir günde dört mevsim yaşıyoruz. Bir tarafta kar yağarken, kayak
sporu yapılırken, bir yerimizde de deniz sporu yapıyoruz. Böyle cennet
vatan az bulunur.
Sevgili kardeşlerim, Antalya'yı ne kadar sevdiğimi, kısa süreli istirahatlerimi
dahi burada geçirmeyi tercih etmemden biliyorsunuz. Her Antalya'ya gelişimde,
Vali ve Belediye Başkanımız, sizlere hitap etmem için bana her defasında
öneride bulundular. Özel olarak davet ettiler. Onun da zamanı geleceğini,
böyle dinlenmeye geldiğim bir yerde, ayaküstü konuşmak istemediğimi, bu
maksatla bu şirin Antalya'ya muhakkak geleceğimi söylemiştim.
Bütün Türkiye sathında turizm bakımından pilot bölge seçilen Antalya
yöresine gelmemezlik edemezdik. Kaldı ki, anarşi ve terörden neler çektiğinizi
çok iyi biliyoruz.
Bugüne kadar yaptığınız bütün davetlerden dolayı, şahsım ve Konsey üyesi
arkadaşlarım ve Başbakan adına teşekkür ediyorum.
Allah ömür verirse ve kısmet de olursa bu görevimi tamamladıktan sonra,
eğer kabul ederseniz, bütün yorgunluklarımı gidermek ve rahmetli, kıymetli
eşimin de hatıralarını yaşatmak üzere, bir süre için Antalya'ya gelmek
istiyorum. Bu sebepten dolayıdır ki Anayasaya, (Eski cumhurbaşkanları Meclisin
tabii üyesi olur) kaydını koydurtmadım. Ben istemiyorum. Eğer bu büyük
millete karşı olan borcumu ödemiş isem, bu benim için en büyük bahtiyarlıktır.
Gerekiyorsa ileride Anayasaya ilave ederler. Sonraki cumhurbaşkanlarını
Meclisin tabii üyesi yaparlar. Konsey üyesi arkadaşlarım da aynı düşünce
ile 7 senelik bir süre için Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak kalmayı
arzu ettiler. Onlar da hayat boyu bu görevde kalmayı istemediler.
18 Eylül 1980 günü içtiğimiz And'da da hiçbir menfaat beklemeden görevimizi
yerine getireceğimize işaret etmiştik. Bu işe hep beraber geldik, görevimiz
bittikten sonra da hep beraber gideriz.
Sevgili vatandaşlarım, önümüzde yapılacak seçimlerden sonra da gidebilirdik.
Ancak gerçekleştirdiğimiz bir harekatın sonunda meydana getirilen Anayasanın
kısa bir süre içerisinde rafa kaldırılmaması ve onun kökleşmesi için bu
kadar bir zaman Anayasanın ve diğer icraatın savunuculuğunu ve bekçiliğini
yapmamız lüzumludur. Aksi takdirde tekrar eski Anayasayı getirmeye kalkışanlar
olabilir. Nitekim, 1971'de tutuklananlar, 1974 senesinde çıkarılan bir
afla, salıverildi. Gene gelenler bu Anayasayı rafa kaldırabilirler. Bu
bakımdandır ki, o kadar bir süre görev başında kalmayı uygun bulduk.
Nitekim, bu hazırlanan Anayasaya bile daha son şekli verilmeden ne kadar
taarruzlar olduğunu gördünüz. Hiç kimse, devrilen arabayı hep beraber nasıl
kaldırırız da, çağdaş medeniyet yolunda bir daha devrilmeden ve arıza yapmadan
ilerleriz diye düşünmüyor da, her kuruluş kendime nasıl bir çıkar ve imkan
sağlarım diye orasından burasından didikliyor, taarruz ediyor. İstiyor
ki, herkes kendisine en fazla yarar sağlayacak bir hüküm konsun. Tabii
bu arada, memleketin 12 Eylül'e gelmesinde büyük sorumlulukları olanlar
da boş durmuyorlar. Menfi propagandalarına ellerinden geldiğince devam
ediyorlar. El altından eski teşkilatlarına haber gönderiyorlar. Zannediyorlar
ki, hala daha millet onların bir dediğini iki yapmayacaktır. Hazırladığımız
bu Anayasayı beğeniyorlar ve hatta "Biz bunu çıkaramazdık, onlar çıkartsınlar,
noksan taraflarını biz tamamlarız" diyorlar.
Ama baktılar ki eski partilerin üst kademelerinde görev alanlara 10
sene müddetle parti kurma, partiye girme ve seçilme hakkından mahrumiyet
hükmü getirildi, işte o zaman evvelce mevcut menfi tavırlarını ve tutumlarını
büsbütün açığa vurdular.
Bir kişi, kendisinden başkasını sinek gibi görür, her şeyi kendisinin
bildiğini zanneder, devleti kendisinden başka idare edecek kabiliyette
bir kimse olmadığına inanırsa, o gibi kimselerden çekinmek lazım. Zira,
onlar için yalnız kendileri vardır. Onlar, benden sonra tufan derler.
Bu millet, bugüne kadar böylelerini çok görmüştür, yine de görmektedir.
Bu, neden böyle oluyor biliyor musunuz sevgili vatandaşlarım? Çok uzun
süre bir işin başında kalmaktandır. Demek ki uzun süre devletin üst kademelerinde
bulunanlar, kendisinden başka hiç kimsenin o yere layık olamayacağı inancına
kapılabilmektedirler. Böylelerinden bu millet çok çekmiştir. Ben 12 Eylül'den
sonra Ağrı'ya gittiğimde, Ağrılılar çok büyük tezahüratta bulundular, alkışladılar.
Alkışladılar sizler gibi. O zaman, Ağrılılara şöyle seslenmiştim; "Fazla
alkışlamayın, daha evvel de çok alkışladınız, onları bu hale getirdiniz,
biz de insanız, biz de şımarabiliriz". demiştim.
Sevgili vatandaşlarım, 12 Eylül'den evvelki diğer parlamento üyelerine
yalnız parti kuramama ve bir partinin yönetim kadrosunda görev alamama
kısıtlaması getirdik. Herhangi kurulacak bir partiye girme ve aday olma
serbestliğini tanıdık. Zira, bunların içinde suçsuz olanlar da vardı. Hepsine
bu yasağı getirmiş olsaydık, haksızlık etmiş olabilirdik. Gerçi, ilk Konya
konuşmamda, hepsine bu yasağı getireceğimizi söylemiştim ama, sonradan
bu hal tarzının, yani şimdiki yaptığımız bu hal tarzının daha adilane olacağına
inandık ve öyle yaptık.
Şimdi bununla ilgili olarak yanlış haber yayıyorlar. Diyorlar ki, "illerde,
ilçelerde bulunan parti teşkilat üyeleri de parti kuramaz, partiye giremez".
Gerçi Anayasanın 69'uncu maddesinde böyle bir hüküm var, ama o şöyle uygulanacak:
Bundan sonra kurulacak partiler Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılırsa,
o takdirde o partiye mensup bütün kuruluşlardaki ilgililer, yeni bir parti
kuramayacak.
Henüz daha Anayasa kabul edilmediğine göre, o illerdeki ve ilçelerdeki
partilerin mensupları veya başkanları, il - ilçe başkanları partiye girebilirler.
Bunlara teşmil edilmeyecektir bu yasaklar.
Yeni hazırladığımız bu Anayasaya insafsız eleştiri yöneltenlerden bir
kısmını biz de biliyoruz, sizler de biliyorsunuz. Onların arzuladıkları
rejim bambaşka, bunu biliyorsunuz. 12 Eylül'den evvel o hedefe çok yaklaştıklarını
zannetmişlerdi ama bir şeyi iyi hesap edememişlerdi. O da bu milletin,
bu devletin sahipsiz olmadığı. İşte bu yanlış hesap içerisinde olanlar
acaba yine 1961 Anayasasında olduğu gibi, birtakım arzularına ileride ulaşabilecek
hükümler, koydurabilmek amacıyla çabaladılar, didindiler. Fakat oyunlarına
gelinmedi. Onlara hangi anayasayı hazırlarsanız hazırlayın, beğendiremezsiniz.
Zira ya kendileri hazırlayacaklar, veya kendi düşüncelerini paylaşan kişiler
hazırlayacak. "Ancak o anayasalar çağdaştır. Başka türlü çağdaş olamaz"
demektedirler. Ağızlarında bu çağdaş kelimesi o kadar sakız olmuş ki, onların
benimsemediği, beğenmediği bütün işler çağ dışıdır. Hatta sevgili vatandaşlarım,
onlar Atatürk'ü bile çağ dışı görürler ve derler ki, "O bir eylem adamıydı,
fikir adamı değildi". O'nu da milletin gözünden düşürmeye çalışırIar. Ancak
milletteki Atatürk sevgisinden korktuklarındandır ki, daha fazla ileri
gidemezler; gidemeyince de, Atatürk'ün muhtelif tarihlerde söylediklerini,
kendi düşünceleri istikametinde tefsir eder dururlar.
Sevgili Antalyalılar, belki birçoklarınız radyolardan dinlemişsinizdir
öğle ajansında; Adana'daki vatandaşlarıma işçi hakları üzerinde izahatta
bulundum. Ancak hepsini bitiremedim. Bitiremediğim grev hakkı ile lokavt
hakkındaki görüşlerimi burada açıklamak istiyorum.
Yeni Anayasa, grev hakkı ve lokavta bazı sınırlamalar getirmiştir. Grev
ve lokavt, ancak toplu iş sözleşmesi yapılırken taraflar arasında anlaşmazlık
çıkarsa uygulanabilecektir. Yoksa durup dururken eskiden olduğu gibi grev
veya lokavta gidilemeyecektir. Anayasa şunu da getirmiştir: Grev ve lokavt
hakkı verirken, iyi niyete aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti
tahrip edecek şekilde kullanılamaz. Ayrıca, şu hususu da Anayasa öngörmüştür:
"Grev esnasında, greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya
kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddi
zarardan, sendika sorumlu olacaktır".
Eğer, kanunun gösterdiği hallerde grev veya lokavt yasaklanmış veya
ertelenmiş ise ertelemenin sonunda iki taraf arasındaki uyuşmazlık, Yüksek
Hakem Kurulunca çözülecektir. Ayrıca, uyuşmazlığın her safhasında da taraflar
anlaşarak yine Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilirler . Bu halde, Yüksek
Hakem Kurulunun vereceği karar kesin olacaktır.
Siyasi amaçlı grev, genel grev ve lokavt, işyeri işgali gibi hareketler
yapılamayacaktır.
Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından
hiçbir şekilde engellenemeyecektir.
En son söylediğim bu hususa itiraz edenler var. Diyorlar ki, "O takdirde
grev muvaffak olamaz". Ancak sevgili vatandaşlarım şunu düşünmüyorlar :
Birisinin, bir kişinin belli şartlarda grev yapmak hakkı ve hürriyeti varsa,
ötekinin de çalışmak hak ve hürriyeti yok mu?
Buna karşılık diyorlar ki, "Çalışmak isteyenlere müsaade edilirse o
zaman, o grev başarısız olur, kırılır".
Eğer çalışmak isteyenler, bu kadar çok sayıda olursa, demek ki o grev
haksız bir grevdir. Çünkü "çalışıyoruz" diyen o kadar çok ki, fabrika onlarla
dahi çalıştırılabilecek. İşçilerin çoğunluğunun rızaları hilafına, kendilerine
zorla yaptırılan bir grevdir. Bu ise kişinin çalışma konusundaki temel
hak ve hürriyetini tahrip edip ortadan kaldırmak değil midir?
Kendi hakkı için başkalarının hakkını inkar etmek, imha etmek olur mu?
Birisi "Ben grev yapacağım" diyor, peki yap. Ama, öteki de diyor ki, "Ben
çalışacağım". E, sen de çalışacaksın.
Siyasi amaçlı grev de yasaklanmıştır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruluyor
diye vaktiyle otobüs şoförlerini greve sürüklediler hep bilirsiniz. Hiçbir
alakası yok. Otobüs şoförlerinin Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ne alakası
var? Ama Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulacak diye o şoförleri greve sürüklediler
ve Ankara'da yolları kapadılar. Kimse de haklarında bir muamele yapmadı.
Yaptıklarıyla kaldılar.
Sanayileşme ve kalkınma yolunda olan bir memlekette haklı ve hakiki
sebeplere dayanmadıkça, bu türlü grevlere hoşgörü ile bakılamaz. Çünkü
gayet iyi biliniyor ki bu gibi grevlerden neticede yararlanan işçi değildir.
Hem işçi, hem işveren zarar görüyor. Sonuçta da memleket, zararını çekiyor.
Kazananlar sadece işçiyi bu haksız greve sürükleyen bir kısım sendika yöneticileridir.
Danışma Meclisi'nin hazırladığı Anayasa Tasarısında, 5 işçi çalıştıran
işyerlerinde toplu sözleşme, grev ve lokavt yapılamayacağına dair bir hüküm
vardı. Biz bunu çıkardık. Şundan dolayı çıkardık. Eğer "5 işçiden daha
az çalıştıran bir yerde grev yapılamaz" deseydik, belki şöyle hadiseler
olacaktı: 8 tane, 7i tane işçi çalıştıran bir işyeri, "Aman ben bu toplu
sözleşmeden yakamı kurtarayım, grevden kurtulayım" diye 2 - 3 işçi çıkaracak,
5'ten aşağıya düşürebilecekti. Bunu düşündük. Bu zaten Anayasaya konacak
bir madde değil; bu ilerde kanunla düzenlenebilir. 4 işçi mi olur, 3 işçi
mi olur, 5 işçi mi olur? Ayrıca Hakkari'deki bir tamirhanenin 5 işçi çalıştırması
başkadır, İstanbul'da bir tamirhanenin 6 işçi çalıştırması başkadır. Yani
biz bu sayının şehirlere göre tespitini kanuna bıraktık, Anayasadan bunun
için çıkardık.
Sabahleyin Adana'da, şimdi de burada işçi - işveren ilişkilerinde Anayasaya
koyduğumuz hükümleri yeterince izah ettiğimi zannediyorum. Adana'da da
ifade ettiğim gibi, Milli Güvenlik Konseyi üyesi olarak hiçbirimiz ne bir
işvereniz ve ne de bir yerde işçi olarak çalıştık. Bu bakımdan işçi ve
işveren konularını tam bir tarafsızlıkla ele aldık. Birçok kişiyi dinledik
ve yazılanlara, söylenenlere, fakat iyi niyetle yazılan ve söylenenlere
kulak verdik. Ondan sonra da son şeklini verdik Anayasaya. Ve zannederim
ki, her iki tarafı da tatmin edecek bir şekle soktuk. Bizim hazırladığımız
Anayasanın, yani Konseyin hazırladığı Anayasanın yayınlanmasından sonra
da Türk - İş Başkanının yapmış olduğu açıklama, benim söylediklerimi büyük
ölçüde haklı göstermektedir.
Daha evvelki birçok konuşmalarımda ifade ettiğim gibi biz hiçbir zaman
işçilerimizin karşısında olmadık. Olamazdık, çünkü biz orta halli ailelerin
birer çocuğuyuz. Neler çektiğimizi biz biliriz. Ancak, dürüst, namuslu
olmak kaydıyla çok kazananların da karşısında değiliz. Onlar da çok çalışmışlar,
müteşebbis kişiler olarak veya babasından kalan işletmeleri çalıştırıyor
ve memleketin. ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Dış ticarete yardımcı oluyorlar.
Servet düşmanı değiliz. Sizler de olmayın. Servet düşmanlığı, neticede
bizi başka türlü rejimIere götürür. O türlü rejimle idare edilen birçok
ülkelerde vaktiyle uyguladıkları katı sistemin zararlarını görerek, onlar
da özel teşebbüse ve mülkiyet hakkına saygı göstermeye başladılar. Özel
teşebbüs ile devletin işlettiği işletmeler arasındaki farkı eğer anlamak
isterseniz, devletin ürettiği malın satıldığı, ama yine devletin mağazalarına
gidiniz. Bir de özel teşebbüsün işlettiği mağazaya gidiniz. Aradaki farkı
derhal göreceksiniz.
Bir tarafta yüzünüze bile bakmazlar, diğer tarafta ise kapıdan karşılarlar.
Devlet, ülke ekonomisine büyük katkıları olan ve üretimden alıkonulmaları
halinde ekonomimize zararı dokunacak özel teşebbüsleri de teşvik edici
ve onu icabında destekleyici tedbirleri almak durumundadır. Bu bizde böyle
olduğu gibi, Batı ülkelerinde de böyledir. Bazen karşı çıkıyorlar. Mesela
bir fabrika iflas etmek üzere, büyük bir fabrika, büyük bir işletme. İçinde
beş binden fazla işçi çalışıyor. Şimdi devlet, bankalar vasıtasıyla buna
el attı. Yüzde 80'ine bankalar ortak oldu. Yüzde 80'ini alınca idare onların
eline geçti ve o işletme faydalı, hayırlı çalışmalara başladı, dışarıya
ihracat yapıyor.
Şimdi efendim, bırakın ne hali varsa görsün diyemezdik. 5400 işçiyi
sokağa atamazdık. Sevgili vatandaşlarım, her devlet, ülke ekonomisine büyük
katkıları dokunabilecek büyük işletmeleri korur. Onların iflasını önleyecek
bazı tedbirler alır. Bu, Almanya'da da böyledir, Amerika'da da böyledir.
Ama bu demek değildir ki, her iflas eden fabrikaya el atacaktır. Hayır.
Ona devlet bakar, hangisi rantabl işletilebilecektir, hangisi değildir,
ona göre kararını verir.
Şimdi sevgili Antalyalı kardeşlerim, biraz da Anayasanın başka hükümlerine
değineceğim.
Bilhassa bu bölge ile ilgili kıyılardan yararlanma üzerinde duracağım.
Bu konuda, Anayasamız şöyle der: "Türkiye'deki bütün kıyılar devletin
hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyıları ile deniz
ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada, öncelikle
kamu yararı gözetilir".
Bu, şu demektir sevgili vatandaşlarım: Hiç kimse deniz, göl ve akarsu
sahil şeridine sahip çıkamaz. "Benim malik olduğum bu evin önünde kimse
denize giremez" diyemez. Denize girme, göle girme veya oralarda dolaşma
herkesin hakkıdır. Bu kıyılarla sahil şeritlerinin kullanılış amaçlarına
göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla
düzenlenecektir. Yeni bir kanun çıkacaktır. Bu kanun ya bu yasama döneminde
veya ondan sonra gelecek Meclisin yasama döneminde muhakkak çıkarılacaktır.
Zira, bu Anayasanın, hazırlanmasını, emrettiği bütün kanunlar, azami iki
sene içerisinde çıkarılmış olacaktır.
Toprak mülkiyeti konusunda da Anayasa şu hükmü getirmiştir : "Devlet,
toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla
kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan,
çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri
alacaktır" .
Ancak, bunun için hazırlanacak kanun, öyle hazırlanacaktır ki, toprağın
genişliği, tarım bölgeleri ve çeşitlerine göre tespit edilecek, aynı zamanda
toprak küçük parçalara bölünmek suretiyle üretimin düşmesine de sebep olunmayacaktır.
Dağıtılan bu topraklar tekrar bölünemeyecek, miras dışında başkalarına
devredilemeyecek ve ancak mirasçıları tarafından yine üretimde kullanılacak;
bunlara riayet edilmezse toprak o çiftçinin elinden alınacak, başkasına
verilecektir.
Sevgili vatandaşlarım, bu şu demek: Topraksız bir çiftçiye, Devlet farzedelim
ki, 100 dönüm bir toprak verdi. O hayattan ayrıldığı zaman evlatlarına
intikal edecektir tabii. Evlatlarına intikal edecek ama toprak bölünmeyecektir.
Eğer evlatları o toprağı yine tarımda kullanıyor, işliyorsa kullanmaya
devam edecektir. Hayır, evlatları gitmiş, birisi İstanbul'da, birisi İzmir'de
başka işlerle uğraşıyor. Tarla da boş kalıyor. İşte bu olmaz. Devlet toprağı
onlara işletsin diye verdi. Bu durumda onun elinden alacak, işletebilecek
başka topraksız bir köylü ye verecek. Bunun manası bu demektir.
Devlet, bu toprakları kamulaştırırken, bedelinin ödenmesinde şu hususları
dikkate alacaktır:
Evvela vergi beyanına bakacak, ondan sonra kamulaştırma tarihindeki
resmi makamlarca yapılmış kıymet takdirlerini dikkate alacaktır. Bu toprağın
veya taşınmaz malın, birim fiyatlarını veya bu maliyet hesaplarını ve diğer
objektif ölçüleri hesaba katacaktır. Yani yalnız vergi değeri değil, biraz
evvel saydığım hususları da göz önünde tutarak öyle kamulaştıracaktır,
parasını da peşin ödeyecektir. Eğer bu kamulaştırılan toprak veya taşınmaz
mal, tarım reformunun uygulanması, büyük barajlar, büyük iskan projelerinin
gerçekleştirilmesi, yeni orman sahalarının yapımı, kıyıların korunması
ve turizm maksadıyla kamulaştırılıyor ise, bu takdirde devlet, ödemeyi
beş yıl içerisinde eşit taksitlerle yapacaktır. Şimdi büyük barajlar yapıyoruz
sevgili vatandaşlarım. O kadar köy, hatta bazen şehirler sular altında
kalıyor ki, bu kadar geniş toprak alanlarını ve şehirlerin parasını devlet
bir seferde ödeyemez. Burada dedik ki, beş eşit taksitte ödeyeceğiz. Ancak,
Devlet en yüksek faizi de verecek. Yani birinci sene ödedi, daha dört taksidi
var. O dört taksidi öderken en yüksek faizi ile beraber ödeyecek.
Ancak bir nokta daha var; eğer bu büyük kamulaştırmalarda küçük çiftçinin
elinden toprağı alınmışsa, yani o bir küçük çiftçi ise, onunla geçiniyorsa,
parası muhakkak peşin ödenecektir.
İşte sevgili vatandaşlarım, Anayasamızın bir kısım hükümlerini de sizlere
izah etmiş bulunuyorum. Müteakip günlerde de geri kalan kısımlarından önemli
olanlarını ve eleştiri mevzuu yapılanlarını, diğer şehirlerimizdeki vatandaşlarıma
izah edeceğim. Onları da radyo ve televizyonlarınızdan izleyecek olursanız,
Anayasamızın ne olduğunu ve ne olmadığını iyice öğrenmiş olacaksınız. Ve
zannediyorum ki, bugüne kadar hiçbir Anayasa bu şekilde izah edilmemiştir.
Ondan sonra da elinizi vicdanınızın üzerine koyacaksınız, bu Anayasa
bize ne getiriyor, bizden ne götürüyor? Götürdükleri haklı mı, değil mi?
12 Eylül'den evvel Türkiye nereye gidiyordu? Eğer hayır dersem Türkiye
nereye gider? Memleketimizin ve milletimizin menfaati nerededir? Bana menfi
propaganda yapanlar kimlerdir? Bayram tebriklerinin, kapıların altından
atılan kağıtların, Avrupa'nın muhtelif yerlerinden o malum komünist örgütler
tarafından gönderilen adressiz ve imzasız mektup ve bildirilerin ne için
gönderildiğini de düşünür, ona göre bu Anayasaya oyunuzu verirsiniz sevgili
vatandaşlarım.
Bu Anayasanın kabulünden sonra da göreviniz bitmiyor. Bu Anayasaya sizler
gibi sağduyu sahibi vatan ve milletin çıkarlarını her türlü şahsi çıkarlarının
üstünde tutanlar sahip çıkarsa, ona el sürdürtmezseniz, o zaman bir faydası
olur. Aksi takdirde ileride bunu kötü maksatlı kişiler bozmaya, orasından
- burasından delik açmaya çalışacaklardır. Onlara bu imkanı vermeyeceksiniz.
Elbette zaman ilerledikçe diğer kanunlarımızda olduğu gibi Anayasamızın
da bazı kısımları değişikliğe uğrayabilecektir. Bu değişiklikler memleketin
menfaati istikametinde midir? Yoksa bazı örgütlere mi menfaat sağlayacaktır?
Bunu iyi tartacak ve gerekirse bunlara karşı çıkacaksınız. Esasen vatandaşlar
her konuda haklarına sahip çıksalardı, bu durumlara düşmezdik.
Bir çok dernek kuruyoruz, meslek kuruluşu kuruyoruz, sendika kuruyoruz,
kooperatif ve şirket kuruyoruz. Ondan sonra da ona sahip çıkmıyoruz. Sahip
çıkmayınca da ufak bir grup, bu kuruluşu ele geçiriyor. İstediği istikamete
sürükleyebiliyor. Kötü niyetliler çok iyi ve kurnazca çalışıyorlar. İyi
niyetliler ise daima pasif kalıyorlar. Biraz evvel saydığım kuruluşlara
sahip olmuş olsanız onların da kontrollerini ağzı kalabalıklara, bağırıp
çağıranlara ve namusu mücessemmiş gibi kendisini gösterenlere değil, doğru
dürüst, çalışkan, az konuşup çok iş yapanlara vermelisiniz. .
Sevgili hemşehrilerim, bizler ve sağduyu sahibi vatandaşlarımız, bu
Anayasanın Türkiye'nin şartlarına en uygun bir Anayasa olduğuna inanıyoruz.
Yalnız Anayasa bir milleti kurtarmaz. O Anayasaya uygun kanunlar çıkarılmaz
ve doğru dürüst tatbik edilmezse ve sizler de bunu takip etmezseniz yine
12 Eylül öncesine gelebiliriz.
Anayasa kadar mühim iki kanunumuz daha hazırlanacak. Bunlar da Partiler
Kanunu ile Seçim Kanunudur. Bu konuda da geçirilmiş tecrübelerden yararlanılarak
bize en uygun şekli bulacağımıza inanıyoruz. Ben bize oy vermenizi değil,
Anayasaya oy vermenizi istiyorum. Bizler faniyiz. Bugün varsak yarın yokuz.
Ama bu Anayasa her zaman varolacaktır.
Sevgili Antalyalı hemşehrilerim, şu güneş altında ben gelmeden evvel
de bir hayli ayakta kaldınız, benim için de beklediniz. Programıma göre,
evvela valiye uğrayacak ve ilin problemleri hakkında bilgi alacaktım. Ondan
sonra Belediye Başkanınız bana lütfedecekler, Antalya'nın fahri hemşehrilik
beratını vereceklerdi. Ama kendilerine dedim ki, "Vatandaşlarımı daha fazla
ayakta bekletemem. Zaten 15 - 20 dakika geç kaldık. Evvela onlarla konuşacağım,
ondan sonra geleceğim". Benim için Antalyalı olmak, Antalya'nın hemşehrisi
olmak büyük bir gurur vesilesidir. Bununla övünüyorum ve bunu büyük bir
memnuniyetle kabul ediyorum.
Hepinize bu gösterilen alakadan, bu sevgiden ve tezahürattan dolayı
teşekkür ediyorum. Hem kendi namıma, hem Konsey üyesi arkadaşlarım, hem
Başbakan adına teşekkür ediyorum. Hepiniz sağolunuz, varolunuz.
|