|
"Katılım
Ortaklığı Belgesi" tartışmaları...
Bahçeli:
Helsinki Zirvesi kararlarından daha geri bir belge
AB
Katılım Ortaklığı Belgesi'nin açıklanmasından sonra, başta "ana dilde yayın"
ilkesi olmak üzere belgede yer alan bazı unsurlar kamuoyunda tartışılmaya
başlandı.
MHP
Genel Başkanı, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, 14
Kasım 2000 tarihinde partisinin TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada,
"KOB'un, Helsinki Zirvesi kararlarından daha geri bir belge olduğunu" söyledi.
Bahçeli, "Türkiye'nin etnik çatışma ve ayrışmayı körükleyecek 'kültürel'
ya da 'etnik haklar'a sıcak bakmasının da mümkün olmadığını" bildirdi.
Bahçeli:
"Herhangi bir tartışmalı konuda, meseleyi yok saymak kadar, hafife almak
da çözümsüzlüğe eşdeğer bir durumu ifade eder. En az bunun kadar yanlış
olan bir başka durum ise, meseleye tek taraflı ya da ön yargılı yaklaşmaktır.
İşte uluslararası muhataplarımızın bu üç hayati konuya yaklaşımı genellikle
ikinci kategoriye girmektedir. Maalesef ülkemiz içinde de meseleye bu gözle
yaklaşanlar bulunmaktadır. Hatta, meselenin karşı tarafını oluşturanların
argümanlarını konunun esası olarak takdim etme pişkinliğini gösterenlere
de rastlanmaktadır" dedi.
Bahçeli'nin
TBMM Grup Konuşması konuşması şöyle: ( 14 Kasım 2000)
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Saygıdeğer Basın Mensupları,
Grup toplantımızın açılış
konuşmasına başlarken öncelikle hepinizi en iyi dileklerimle selamlıyorum.
Huzurlarınızda, Büyük Kongremizin
ardından yaptığımız bu ilk grup toplantısında, uzun bir süredir gündemde
yer eden ve ülkemiz için hayati öneme haiz konularla ilgili görüşlerimizi
kamuoyunun dikkatlerine sunmak istiyorum.
Bilindiği gibi, partimizin
5 Kasım 2000 tarihinde yapılan 6. Olağan Büyük Kongresi, birçok bakımdan
dikkat çekici olmuş, halkımızın takdirlerini toplamıştır.
Her şeyden önce şunu ifade
etmek isterim ki, kongremiz, gerek organizasyonuyla, gerekse verdiği mesajlarıyla
Türk siyasetinde bir dönüm noktası olmuştur. Siyasi partilerin bundan sonra
yapılacak büyük kongrelerinde partimizin kurultayının örnek teşkil edeceğine
şüphe yoktur. Hem öncesinde hem de sonrasında gördüğü geniş ilgi, bu durumun
açık bir delilidir.
Milliyetçi Hareket, her türlü
ciddi ve samimi eleştiriyi katkı olarak telakki eden ve onlardan yararlanmayı
önemseyen bir partidir. Bunun için, böyle bir mahiyet arzeden bütün görüş
ve önerileri dikkate almaya devam edecektir.
Bazı hususların daha iyi
anlaşılması bakımından kongremizin anlam ve önemi üzerine kısa bir değerlendirme
yapmayı gerekli görüyorum.
Tarihi 5 Kasım 2000 buluşmamız,
partimizin iktidar ortağı olarak yaptığı ilk kongre olmasının yanında,
yeni bir yüzyılın başlangıcında toplanması ve küreselleşme sürecinin hız
kazandığı bir konjonktürle örtüşmesi, dikkatlerin üzerimizde yoğunlaşmasına
yol açmıştır.
Kongremizde, sadece tüzük
ve programın yeniden düzenlenmesi ve iç siyasi mesajlarla yetinilmemiştir.
Bunun yanında, ülkemizin belli başlı kritik sorunlarını ele alınmış ve
yeni ufuklara uzanmanın önemi ve gerekliliği ortaya konmuştur.
Bir başka deyişle, ülkelerini
karşılıksız seven Türk Milliyetçileri, gönülden bağlı oldukları Türk Milleti
adına yeni "yüzyılla sözleşme" yapmışlardır. Bu yaklaşımın özünü, yeni
çağın dinamiklerinin çok iyi kavranmasını sağlamak, ülkemizi yeni yöntem
ve teknolojilerle kucaklaştırmak için gerekli olan duyarlılıklar ile atılım
ruhu oluşturmaktadır.
İşte, Milliyetçi Hareket
Partisi'nin büyük kongresinde yaptığı tam olarak budur. Zaten ön yargısız
olan herkes bu gerçeği kavramıştır.
"Yüzyılla sözleşme" iddiamız,
ülkemizin ve dünyanın geldiği bugünkü aşamanın çok yönlü bir muhasebesini
yaparak, milletimizin ilgisini çağ değişimine ve insanlığın ortak geleceğine
yöneltme düşüncemizi ve çabamızı yansıtmaktadır. Bu düşüncemizin birbiriyle
iç içe olan iki temel sebebi bulunmaktadır.
İlk olarak, dünyanın her
tarafında olduğu gibi, ülkemizde de siyaset kurumunun küreselleşme sürecinin
boyutları, açmazları ve muhtemel sonuçlarını ciddiye ve dikkate alma zorunluluğundan
kaynaklanmaktadır.
İkinci sebebi ise, milletlerin
kaderini yakından etkileyen gelişme ve değişmeler zinciriyle ilgili olarak,
"söz hakkımız"ı kullanmak ve katkı sağlamak düşüncesi oluşturmaktadır.
Bizim açımızdan, böyle bir
çaba, hem insani, hem de milli bir görev haline gelmiştir. Partimiz, Türk
Milleti'nin 21. yüzyıldaki konumu ve saygınlığının pekişmesi ve önünü görebilmesi
için üzerine düşeni yapmaya gayret sarfetmiştir. Bundan sonra da, mümkün
olanın en iyisini yapmaya devam edecektir.
Sözün kısası, Milliyetçi
Hareket, milletinin ve ülkesinin önünde yeni bir ufuk açmaya, Türk siyasetinin
önündeki vizyonsuz ve iddiasız yapıyı dönüştürmeye dair görev ve sorumluluklarının
idraki içinde kararlılığını ve çabalarını sürdürmektedir.
Bunun için diyoruz ki, Milliyetçi
Hareket Partisi'nin kimsenin merkezinde gözü ve gönlü yoktur. Bizim açımızdan
önemli ve öncelikli olan, bütün milletimizin gönlünde taht kurmak ve geleceğimizi
daha yaşanır ve görünür kılmaktır.
Yine biliyor ve inanıyoruz
ki, siyasetteki mevkiilerin bir tek tayin ve tespit mercii vardır. O mercii
de bizzat milletin kendisidir. Milletin gönlünde yer edip merkezinde olmak
için de, önce fikirde ve hizmette merkez olmak gerekir. Milliyetçi Hareket,
bu anlayışını her zaman muhafaza edecek, her şartta milletinin emrinde
ve hizmetinde olacaktır.
Değerli Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Hatırlanacağı üzere, dış
politika gündemimizde üç kritik konu son birkaç aydır ağırlığını korumaktadır.
Bunlar, Kıbrıs meselesi, sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve Türkiye-Avrupa
Birliği ilişkileridir. Uzun bir tarihi arka plana sahip her üç mesele,
sadece ülkemizin saygınlığını ve geleceğini yakından ilgilendirmemektedir.
Aynı zamanda, giderek önem kazanan adil ve insani bir küresel düzen talebinin
test edildiği bir derinliğe ve öneme sahiptir.
Herhangi bir tartışmalı konuda,
meseleyi yok saymak kadar, hafife almak da çözümsüzlüğe eşdeğer bir durumu
ifade eder. En az bunun kadar yanlış olan bir başka durum ise, meseleye
tek taraflı ya da ön yargılı yaklaşmaktır.
İşte uluslararası muhataplarımızın
bu üç hayati konuya yaklaşımı genellikle ikinci kategoriye girmektedir.
Maalesef ülkemiz içinde de meseleye bu gözle yaklaşanlar bulunmaktadır.
Hatta, meselenin karşı tarafını oluşturanların argümanlarını konunun esası
olarak takdim etme pişkinliğini gösterenlere de rastlanmaktadır.
Bu durum, bir milletin ve
devletin hayatında görülebilecek en üzüntü verici ve düşündürücü tablolardan
biridir. Ama ne olursa olsun, ezici bir çoğunluğa sahip sağduyulu vatandaşlarımız,
bu ve benzeri çarpıklıkların hayat bulmasını mümkün kılmayacak kadar duyarlı
ve kararlıdır.
Bir gerçek herkes tarafından
çok iyi bilinmelidir. Milletimizin tarihi geçmişi gibi, Kıbrıs meselesi
de, Türkiye'nin üzerinde ne kamburdur ne de yüktür. Bu zamana kadar hiçbir
Türkiye Cumhuriyeti hükümeti de meseleye bu şekilde yaklaşmamıştır. Bundan
sonra da yaklaşmayacaktır.
Kıbrıs Türklüğünün haklı
ve onurlu davasını yok farzetmek elbette mümkün değildir. Geçmişte yaşanan
acı olaylardan, yapılan zulümlerden herkesin gerekli dersleri çıkarması
lazımdır.
Aynı şekilde, Kıbrıs'ta var
olan iki toplumlu, iki devletli yapıyı inkâr edip, bir tarafı tek muhatap
olarak kabullenmenin barışa ve istikrara hizmet etmeyeceği açıktır.
Bu zamana kadar yapılan dolaylı
Kıbrıs görüşmelerinde iyi niyet ortaya koyan, soruna adil ve kalıcı çözüm
bulunmasını arzulayan tarafın Kıbrıs Türk Halkı'nın temsilcileri olduğuna
şüphe yoktur. Ancak buna rağmen, anlaşmazlıkla suçlanan ve köşeye sıkıştırılmaya
çalışılan taraf, sürekli Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmuştur.
Tek yanlı ve gayri adil yaklaşımın
en son örneğini, 8 Kasım tarihinde açıklanan Katılım Ortaklığı Belgesi'ndeki
Kıbrıs yaklaşımı oluşturmaktadır. Geçtiğimiz yıl toplanan Helsinki Zirvesi'nde
alınan kararları bile hiçe sayan yeni yaklaşımın çözüme değil, çözümsüzlüğe
hizmet edeceği unutulmamalıdır.
Huzurlarınızda bu yaklaşımı
hiçbir şekilde kabul edilemez buluyor ve kınıyorum.
Katılım Ortaklığı Belgesi'nin
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geleceği bakımından ifade ettiği mânâ
da, ne yazık ki tatminkâr olmaktan uzaktır. Bunun temel sebebi, Belgenin,
Avrupa Birliği Komisyonu'nun iyi niyetinden şüphe etmemize yol açan bir
mahiyet arzediyor olmasıdır.
Her şeyden önce, Katılım
Ortaklığı Belgesi, hem sistematiği, hem de muhtevası bakımından Helsinki
Zirvesi kararlarından daha geri bir belgedir. Bazı Avrupa Birliği sözcülerinin
belge metnini yumuşatmaya yönelik yorumları bu gerçeği değiştirmeye yetmemektedir.
En başta, Helsinki'de kurulan
Türkiye-Yunanistan dengesi bozulmuş, Kıbrıs meselesi bir ön şart olarak
takdim edilmiştir. 8 Kasım tarihine kadar "Helsinki mantığı"nın korunmasını
zorunlu gören birlik yönetimi, kendi kurguları olan bu mantığı delik deşik
etmekte bir beis görmemişlerdir. Tabii, bu farklılaşmayı ve Yunanistan
gölgesini izah etmeleri kolay olmayacaktır.
Kıbrıs meselesinin çözümünün
bir ön şart olarak takdim edilmesinin yanında, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin
tam üyelik yolunun açılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Burada bir art
niyet aramamak mümkün değildir.
Katılım Ortaklığı Belgesi,
bütün bunların yanında, bazı başka çarpık ve müphem ifadeleri de içermektedir.
Metinde altı ısrarla çizilen "kültürel haklar" ile "köken farklılıkları"
gibi ifadeler yan yana konduğunda ortaya ilginç bir bir tablo çıkmaktadır.
Hem kısa hem de orta vadeli
öncelikler listesinde yer alan bazı hususların sadeceTürkiye'nin hassasiyetlerini
değil, demokratik rejimin temel dinamiklerini de yeterince dikkate almayan
bir anlayışla ele alındığı görülmektedir.
Birçok Avrupa Birliği ülkesinde
dahi tartışma ve sıkıntı kaynağı oluşturmaya devam eden kritik konuların
altının ısrarla çizilmeye çalışılması, dostane bir yaklaşım olmamıştır.
Gerek demokratik bir düzenin tahammül edemeyeceği, gerekse sosyal dokunun
kaldıramayacağı düzenlemeleri Türkiye'den ısrarla istemeyi ve bunları olmazsa
olmaz şart olarak sunmayı kabul edemeyeceğimizi ifade etmek istiyorum.
Bugün, demokratik sistemini
ve ülke kalkınmasını ileri düzeylere taşımış, bölgesel sorunları iyice
azalmış Avrupa ülkelerinin bile meseleye yurttaşlık kültürü ve siyasi eşitlik
bazında yaklaştığı bilinmektedir. Buna rağmen, uzun yıllardır ülke kaynaklarını
eriten bölücü-yıkıcı faaliyetlere muhatap olmuş ülkemizden azınlık haklarının
talep edilmesini anlamak imkansızdır. Böyle bir durumda; Avrupa Birliği
Komisyonu'nun iyi niyetli bir yaklaşım içinde olduğunu ifade etmek imkânsızdır.
Türkiye'nin etnik çatışma
ve ayrışmayı körükleyecek "kültürel" ya da "etnik haklar"a sıcak bakması
mümkün değildir. Ayrıca, belgede bu tür ifadelerin üstü örtülerek muğlak
hale getirilmesi de, bu sonucu değiştirmemektedir.
Bize göre, doğru ve dostane
olan, demokrasilerini geliştirmeleri 100 yılı bulan, iki büyük dünya savaşını
yaşayan ve daha hâlâ mezhep ve etnik kavgalara sahne olan ülkelerin yöneticilerinin,
Türkiye'nin hassasiyetlerini küçümsemesi değil, bilakis çok iyi anlaması
gerekir. İnsan haklarının etnik köken farklılıklarını derinleştirip keskinleştirecek
şekilde tanımlanması durumunda özünü ve değerini kaybedeceği açıktır. Böyle
bir durumda ayrımcılığı meşrulaştıran ve toplumsal dayanışmayı baltalayan
bir muhteva kazanacaktır. Bu gerçeği, Avrupalı dostlarımız en az bizim
kadar iyi bilmektedir.
Görüldüğü gibi, Türkiye'nin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü konusunda kararlı ve duyarlı olması,
sadece kendi varlığını koruma isteğinin tabii bir sonucu değildir. Aynı
zamanda, ülke sorunlarını demokratik düzen içinde çözme kararlılığımızın
bir sonucu, demokrasimizi geliştirme düşüncemizin bir gereğidir. Çünkü,
hem demokrasinin, hem de Türkiye'nin geleceğini ve sağlığını düşünmek bizim
temel varlık sebebimizdir.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri
konusunda sonuç olarak bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum.
Birliğe tam üyeliğin gerçekleşmesi için Türkiye'ye önemli görev ve yükümlülükler
düştüğü açıktır. En az bunun kadar doğru olan bir başka husus, Avrupa Birliği
yönetimine de benzer görev ve sorumlulukların düştüğüdür. Çünkü ilişkilerin
geleceği, hiçbir zaman tek taraflı iyi niyete ve çabalara bağlı olarak
inşa edilemez. Üye olmak isteyenlerin yanında, üyeliğe kabul edecek olanların
da esas niyetinin bu yönde olması şarttır.
Bu gerçek, her türlü uluslararası
ilişkinin ana kuralıdır ve ülkemizin Birliğe tam üyelik süreci de bu kurala
bir istisna teşkil etmemektedir.
Kıymetli Arkadaşlarım,
Saygıdeğer Basın Mensupları,
Bugün son olarak bir konuya
daha temas etmek istiyorum. Bilindiği üzere, 57. Hükümetin kurulmasıyla
birlikte yoğun olarak Türkiye gündemine gelen, ancak, tam bir uzlaşmaya
varılamayan af konusunda inşallah önümüzdeki günlerde neticeye ulaşmak
mümkün olacaktır.
Zira, iki yıla yakın bir
süreden beri meselenin gündemde kalması, hem mahkumları, hem mahkum yakınlarını
büyük bir beklenti içerisine çekmiştir. Hükümetimizin, bu beklentileri
dikkate almayarak, görmezden gelmesi elbette ki mümkün değildir.
Fakat, gerek geçmişte yapılan
benzer af uygulamalarının neticeleri, gerekse masum ve mağdur
vatandaşlarımızın adalete olan güven duyguları da burada hesaba katılarak,
affın sınırlarının çok iyi ve dikkatle belirlenmesi gerekmektedir.
Bir taraftan, toplumda suç
ve suçlularla mücadele sürdürülürken, diğer yandan da, cezaevlerinde toplumdan
soyutlanan bir çok suçlunun serbest kalmasının beraberinde getirebileceği
sıkıntılar üzerinde titizlikle durulması önem arz etmektedir.
Özellikle, yolsuzlukla, örgütlü
suçlarla, mafya ve terör odaklarıyla mücadelenin büyük bir kararlılıkla
sürdürüldüğü günümüzde sergilemekte olduğumuz hassasiyetin gerekliliği
daha iyi anlaşılacaktır.
Ancak, af konusunun toplumda
oluşan beklenti dışında önem ve aciliyet kazanmasının başka sebepleri
de vardır.
Bu gün, 67 bin toplam kapasiteli
ceza ve tutukevlerimizde 72 binin üzerinde hükümlü ve tutuklu bulunmaktadır.
Bu durumda, ceza ve tutukevleri, bir taraftan suçluların cezalandırıldığı,
diğer yandan topluma kazandırıldığı kurumlar olmaktan çok uzak biçimde
karşımızda durmaktadır. Hatta, mevcut yapısıyla, yeni suçlular üreten,
topluma yönelik tehditleri keskinleştiren odaklara dönüşmektedir.
Yine, ceza ve tutukevlerinin
fiziki şartları ve kapasiteleri günümüz ihtiyaçları açısından çok yetersiz
kalmaktadır. Yaklaşık 80 kişilik koğuşlarda ne mahkumlara yönelik rehabilitasyon
programları uygulanabilmekte, ne de dış bağlantıları sınırlanarak, cezalarını
çekmeleri sağlanabilmektedir. Ayrıca, ceza ve tutukevleri kamu vicdanının
rahatlatılması, cezaların infazı ve suç işleme eğilimlerine karşı caydırıcı
olmak gibi fonksiyonlarını yerine getirmekten uzaklaşmaktadır.
Bu çerçevede "F" tipi cezaevlerinin
yapımının da bir an önce bitirilmesi gerekmektedir. Böylece, hükümlü ve
tutukluların daha elverişli şartlarda barınmaları sağlanarak, mevcut ortamın
olumsuzluklarından kurtulmaları mümkün olacaktır. Burada, başta hükümlü
ve tutuklu yakınları olmak üzere tüm kamuoyunu hapishaneleri örgütlü suç
ve terör merkezi olmaktan çıkaracak bu projeye destek vermeye davet ediyorum.
Bütün bu ve benzeri sebeplerle,
konuya, bir defaya mahsus "af" olarak yaklaşmak yerine, daha yargılama
aşamasından itibaren adaletin tam ve zamanında tesis edildiği, dolayısıyla
cezanın caydırıcı yönünün belirginleştiği; suçluların cezalarını çekme
süreçlerinde ıslah edilerek topluma kazandırıldığı bir yapıyı inşa etme
çerçevesinde ele almak gerekir.
Dolayısıyla, affa ilişkin
yaklaşımları, sadece bir kısım mahkumların cezalarının indirilmesi ve cezaevlerinden
salıverilmesine indirgemek doğru değildir. Bu durumu, aynı zamanda ceza
infaz ve tutukevi sistemimizi gözden geçirmemiz, suçla ve suçlularla mücadele
yöntemlerimizi geliştirmemiz için bir fırsat telakki etmemiz önem taşımaktadır.
Değerli Milletvekilleri,
Sayın Basın Mensupları,
Görüldüğü gibi meclisimizi
ve hükümetimizi başta bütçe olmak üzere, toplumu yeni çağa hazırlayacak
yapısal reform çalışmaları beklemektedir. Bu çerçevede önümüzde öncelikle,
adalet, sağlık ve tarım reformları, mahalli idareler yasası gibi çok önemli
gündem maddeleri bulunmaktadır. Kısacası bir taraftan yılların birikimi
olan ülke sorunları, diğer taraftan da çok hayati dış politika konuları
üzerinde gece gündüz çalışarak, ciddi bir mesai harcamamız gerekmektedir.
Bizler, büyük Türk Milleti’nin
desteğini arkasına alan yüce meclisin ve hükümetimizin, ülke çıkarlarını
en iyi şekilde gözeterek bütün bu sorunların üstesinden geleceğine yürekten
inanıyoruz.
Bilinmelidir ki, böyle bir
inanç ile çalışma azmi bir araya geldiğinde, Türkiye'nin milli rotasından
hiç şaşmadan süratle yol alması mümkün olacaktır. Partimiz de bu konuda
öncü rolünü oynamaya, ülke dinamizmini geliştirmeye devam edecektir.
Bu duygu ve düşüncelerle,
yüksek heyetinizi bir kez daha selamlıyor, sevgi ve saygılar sunuyorum.
KAYNAK:
MHP
İNTERNET SİTESİ
(15 KASIM 2000)
  |