| Vural Savaş'ın konuşması şöyle: (19.5.2000)
Sevgili Samsun’lular.
Değerli Konuklar.
Atatürkçü Düşünce Derneğinin Değerli Başkan ve Üyeleri.
ATATÜRK, büyük NUTUK’unun başlangıç sahifelerinde, Samsun’a çıktığı
gündeki ülkenin genel durumunu şöyle özetliyor :
(Düşman devletler, Osmanlı Devletine saldırmışlar. Onu yok etmeye ve
paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, hayatını
ve rahatını kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyor. Hükümet aynı durumda.
Başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde olup bitecekleri
bekliyor. Komutan ve subaylar yorgun. Yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle
yürekleri kan ağlıyor. Kurtuluş yolu arayanlar, İngiltere, Fransa, İtalya
gibi büyük devletleri gücendirmemeyi düşünüyor. Bu devletlerden yalnız
biriyle başa çıkılamayacağı tüm kafalarda yer etmiş).
Yine ATATÜRK, daha 1923 yılında şunları söylemiştir :
(Büyük devletler, şimdiye kadar bize şu veya bu sorunlarda gösterişli
yardımlarda bulunuyor görünüyorlar. Oysa, ekonomik tutsaklıkla bizi felce
uğratıyorlardı. Öteden beri, bize bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı
haklarımızı tanımış gibi bir durum alırlar. Gerçekte, ekonomide elimizi
kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan devlet ileri gelenleri hoşnuttu.
Çünkü görünüşte azametli bir istiklâl sağlamışlardı. Fakat gerçekte ulusu
manen yoksulluk çukuruna atmışlardı. Bunlar ekonomik mahkûmiyeti kavrayamamış
bedbahtlardı).
ATATÜRK, sanki bugünleri anlatmış ve ATATÜRK’ün <<düşman devletler>>
olarak nitelendirdiği devletler, başka güçlü devletleri de arkalarına alarak,
LOZAN’ın öcünü almaya hazırlanıyorlar.
Çünkü, başa çıkılamayacak kadar büyük ekonomik güçlerini, siyasî nüfuzlarını
kullanarak, ülkemizin her kesiminde ve kuruluşunda yerli işbirlikçilerini
yarattılar.
Gerektiğinde medyanın çok önemli bir kesimini, sözde aydınları ve bilim
adamlarını, bazı dernek ve meslek kuruluşu yöneticilerini amaçları doğrultusunda
kullanabiliyorlar. Sindiremedikleri veya doğruyu düşünemez hale getiremedikleri
aydın sayısı giderek azalıyor.
Artık siyasal islamcılarla, bölücüler Cumhuriyetimize karşı elele.
Neredeyse bize <<ne mutlu Türküm diyene>> demeyi yasaklayacaklar.
Bu ortamı yaratan güçler, bizi kaldıramayacağımız kadar ağır bir borç
yükü altına sokarak, İnsan Hakları Mahkemesinin yanlı ve amaçlı kararlarıyla,
<<ancak dediklerimizi körükörüne yaparsanız borçlarınızı erteleriz
ve ancak o zaman sizi Avrupa Birliğine alırız>> tehditleriyle Hükümetlerimizi
kuşatma altına almaya çalışıyorlar.
Hükümetlerimizin de, direnme güçlerinin giderek zayıfladığı anlaşılıyor.
Bundan sonra olacaklar bellidir. <<Küreselleşiyoruz>>, <<devleti
değil bireyi ön plana çıkarıyoruz>>, <<demokrasinin önünü açıyoruz>>
gibi parlak ambalajlarla sararak hazırlattırdıkları yasa ve Anayasa değişiklikleriyle,
yaptırdıkları ekonomik uygulamalarla, ülkemizde gelir dağılımını daha da
bozup, işsizliği artıracaklarından, köylümüzü perişan hale getirecekerinden,
kalkınma hızımızı yavaşlattıracaklarından, terörü azdırıp turizmimizi baltalayacaklarından,
Cumhuriyetimizi şeriatçı ve bölücü akımlara karşı yasal yollardan savunamaz
hale getireceklerinden, devletimize sadakatla hizmet eden Atatürkçü kişileri
görevlerinden uzaklaştırmaya çalışacaklarından, okullarımızı ve camilerimizi
olabildiğince tarikatların kontrolüne sokmaya çalışacaklarından; üniversitelerimizi
çağdışı medreseler haline getirmek, Türk Ordusunu Cumhuriyetimizi koruma
ve kollama görevini lâyıkıyla yapamaz hale getirmek, Atatürkçü kişi ve
partileri T.B.M.M.’ne sokturmamak için ellerinden gelen herşeyi yapacaklarından
hiçbir kuşkunuz olmasın.
Bunları yapmakla amaçladıkları şey, <<irtica>> ve <<bölücülük>>ün
önünü açmak ve böylece savunmasız kalan Türkiye Cumhuriyetini paramparça
etmektir.
Düşünce suç olmaktan çıkartılmalıdır>> diyorlar. Ülkemizde <<düşünce>>
suç değildir. Suç olan, ülkemizi bölmek için, dini esaslara dayanan bir
devlet düzeni kurmak için yapılan propaganda ve tahriklerdir. Benzer yasalar,
bütün demokratik Batı devletlerinde de vardır. Ülkemizde <<hukukun
üstünlüğü>>, Anayasaya aykırı eylemler, P.K.K. eylemleri önlenerek, çıkar
amaçlı suç örgütleriyle mücadele ederek sağlanabilir. Hukuk alanında gereksinimiz
olan şey, teröristi, mafya babalarını, Şevki Yılmaz’ları, İkinci Cumhuriyetçileri,
işbirlikçileri sevindirecek ve azdıracak bir hukuk düzeni değildir. Halkımız
artık Türkiye Cumhuriyetinde kamu düzeninin sağlanmasını istiyor. Şehit
cenazelerine katılmaktan, Hizbullahcıların kazdığı mezarları görmekten,
rüşvet söylentilerinden bıktı. Politikacılarının bir kısmının mafyayla
içli dışlı görünmesinden, ülkemizin bir suçlular cenneti haline getirilmesinden
rahatsız. Demokratik batı ülkelerinde olduğu gibi, delillerin kolaylıkla
toplanabildiği ve suç işliyenlerin mutlaka cezalandırıldığı bir hukuk düzeni
istiyor. Kısacası halkımız temiz toplum, temiz siyasetçi, huzurlu, düzenli
ve çağdaş bir yaşam istiyor. Cezaevi koğuşlarına bile girmekten çekinen
bir devletin, kamu düzenini sağlayamayacağını vatandaşlarımız çok iyi biliyor.
Düşmanlarıyla mücadele etmeyi beceremeyen bir demokrasi ayakta duramaz.
Cin çağırmayı, savunma mekanizmalarımızı felç etmeyi demokratlık
sayıyorlar. Göreceksiniz çağırdıkları cinlerin önünden önce kendileri kaçacak.
Kamu düzenimizi sağlayamazsak akan kanı durduramayız. Ekonomimizi felç
ederiz. Demokrasimizi koruyamayız.
Bu düşüncelerimiz, birkaç kişi istisna edilirse, aydın ve çağdaş hukukçularımızın
hemen hepsi tarafından paylaşılmaktadır.
Nitekim değerli bilim adamı, Türkiye Barolar Birliğinin değerli Başkanı
Prof.Dr. ERALP ÖZGEN, 10 Mayıs 2000 günü Danıştay’ın kuruluşunun 132. yıldönümü
dolayısıyla yaptığı tarihî konuşmada şöyle demiştir :
(Laiklik anlayışı, her ülkenin sosyal yapısına göre değişiklik gösterir.
Anayasa Mahkememiz bu konuda çok yerinde olarak şöyle diyor: “Laiklik ilkesinin,
her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi,
bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların laiklik
anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması
doğaldır.” Keza Anayasa Mahkememiz yine çok haklı olarak gerektiğinde dinsel
hak ve özgürlüklere sınır getirebileceğini bir kararında şöyle belirtiyor
: “Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatı ile, dinsel hak ve özgürlükler
konusunda devlete denetim yetkisinin tanınması; kamu düzeni, kamu güvenliği
ve kamu yararını korumak amacı ile sınırlar getirilmesi mümkündür.” Biz
de Anayasa Mahkememiz gibi düşünüyor, özgürlüklerin de sınırının olacağına
inanıyor ve bu nedenle demokrasinin, demokrasiyi yok etme özgürlüğünü de
içerdiği düşüncesine katılmıyoruz. Demokrasinin olanaklarını kullanarak
demokrasiyi yıkma hakkı yoktur. Dünyanın hiçbir ülkesi ve uluslar arası
insan hakları kuruluşlarının hiçbiri böyle bir hak tanımamaktadır. Ülkemiz
açısından, laikliği ortadan kaldırmak, aydınlanma devrimini yok ederek
tekrar karanlık bir teokratik rejime bizleri mahkum etmek isteyenlere her
türlü olanağı tanırsak, bunun adı demokrasiye hizmet değil, demokrasiye
ihanet olur. Bu nedenlerle, laikliği yok ederek demokrasiyi temelsiz bırakmak
ve dolayısı ile demokrasiyi, insan haklarını ortadan kaldırmak isteyenlere
olanak sağlama düşüncelerine karşıyız. Laik Cumhuriyetimizi ve demokrasimizi,
karşıtlarının olası “hoşgörüsü”ne dayandıran düşüncelerin gerçekçi olmadığına
inanıyoruz. Kanımca, Cumhuriyet ile demokrasiyi ülkemiz açısından farklı
kavramlar olarak kabul etmek de yanlıştır. Ülkemizde, tam ve mükemmel olmasa
dahi demokrasiyi getiren rejim laik Cumhuriyet rejimi olmuştur. Laik Cumhuriyet
yok edildiği takdirde demokrasi de, belki de bir daha gelmemek üzere gidecektir.
Son zamanlardaki Hizbullah olayı da bize laik Cumhuriyet düşmanlarının
neler yapabileceğini, örgütlenerek geniş bir çevreye nasıl yayılabileceklerini
ve ele geçen silahlar da artık bir “cihat” noktasına yaklaşmakta olduklarını
açıkça göstermiştir.
Büyük Atamız “gerçekleri söylemekten korkmayınız” diyordu. Ama gerçek
sadece kitaplarda yazan kuramsal gerçekler değildir. Ülke gerçeklerini
görmek, ayaklarını yere basmak ve kuramsal gerçekleri ülke gerçekleri ile
karşılaştırarak incelemek gerekir. Özellikle son derece farklı sosyal ve
dinsel yapıya sahip ülke yazarlarından alıntılar yaparak, kendi ülkemizin
gerçekleriyle bir değerlendirme yapmadan ileri sürülecek fikirler,
olumlu bir gelişmeyi değil, olumsuzlukları ve hatta ilerideki olası felaketleri
beraberinde getirirler. Biraz önce sözünü ettiğim Hizbullah örgütü, ülkemizin
gerçeğini göstermektedir. Sivas’ta Madımak otelinde “şeriat isteriz” diye
37 kişiyi yakanlar da ülkemizin bir başka gerçeğidir. Laiklik karşıtı bir
Belediye Başkanı “Laiklere zorla şeriat enjekte edeceğiz” diyerek kendi
yandaşlarının temel felsefesini açıklarken, şeriat düzenini savunmayı
serbest bırakmanın ne derece gerçekçi olduğunu takdirlerinize sunuyorum.
Devrim yasalarına aykırı olarak faaliyet gösteren tarikatların tamamen
serbest kalmasını, okullar açabilmesini isteyenler, demokrasiye mi, yoksa
şeriatçı bir diktatörlüğü mi hizmet ettiklerini iyi değerlendirmelidirler.
Atatürk “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirilmesini
istiyordu ve gerçekleştirdiği çağdaş eğitim reformu ile bunu sağlamaya
çalıştı. Şimdi bazılarımız tarikat okullarına meşruluk kazandırmak gayretlerine
giriyor. Sormak istiyorum, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşakları
tarikat okullarında mı yetiştireceğiz? Bu kişiler bir yandan Atatürk’e
övgüler düzerken, öte yandan onun ilkelerini ve özellikle aydınlanma devrimini
yok edecek bu tür önerilerde bulunuyorlarsa, bu en basit ifadesi ile samimiyetsizliktir.
Dinin, ulus birliğini sağlamada bir tutkal rolü oynayabileceğini ifade
edenler, büyük bir kavram kargaşası içine düşmüşlerdir.Dinler ulus birliğinin
değil, olsa olsa ümmet birliğinin tutkalı olabilirler.
Bazı aydınlarımız demokratik sistemi yıkacakları bahanesi ile dahi düşünceyi
açıklama özgürlüğünün sınırlanamayacağını ileri sürmektedirler. Kuşkusuz
düşünceyi açıklama özgürlüğü en temel özgürlüklerden birisidir, insan haklarının
en temel öğelerinden birisidir. Ancak her özgürlüğün sınırı olduğu gibi,
düşünceyi açıklama özgürlüğünün de sınırları vardır. Aslında hepsi
de birer düşünce açıklaması niteliğinde olan hakaret ve suça tahrik bütün
ülkelerce suç olarak kabul edilmiştir. Ayrıca bizlere örnek olarak gösterilen
Anglo-Sakson hukukunda da yakın ve muhakkak tehlike halinde özgürlüklerin
kısıtlanabileceği kabul edilmektedir. Demokrasiyi yıkma amacını güden düşüncelerin
açıklanmasının dahi sınırlanamayacağını ileri sürenler, bu kişilerin ancak
örgütlenip eyleme geçtikleri zaman cezalandırabileceklerini ileri sürmektedirler.
Bu düşüncelerin sonucu şudur : Bu kişiler ülkemizde şeriat düzenini yerleştirmek
için propaganda yaparak taraftar kazanacaklar, küçücük çocukları tarikat
okullarında beyin yıkayarak militan olarak yetiştirecekler, tarikat görüntüsü
altında Hizbulluh örneği gizli örgütler kuracaklar ve laiklik ilkesine
inanan bizler bunlara hep “demokratik hoşgörü” göstereceğiz. Ve nihayet
bu kişiler günün birinde demokrasiyi, laikliği, aydınlanma devrimini, Büyük
Atatürk’ün bizlere verdiği “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma” görevini
yok etmek için harekete geçtiklerinde biz onları cezalandıracağız. Geçen
zaman içinde herşeyi sınırsız düşünce açıklama özgürlüğü adı altında hoşgörü
ile karşılayıp, onların taraftar kazanmalarına, çocuklarımızı yani ülkemizin
geleceğini militan olarak yetiştirmelerine sessiz kalmamız sonucu harekete
geçtiklerinde biz mi onları cezalandırırız, yoksa Sivas Madımak Oteli örneğinde
olduğu gibi onlar mı bizi yok eder, iyi düşünmeliyiz.
Aydınlanma devrimini batı ülkeleri, ikiyüz yıla yakın bir süre içinde
ve çok kanlı olarak gerçekleştirdiler. Ülkemizde ise Atatürk gibi bir dahi
sayesinde aydınlanma devrimi kısa sürede ve kansız olarak gerçekleşti.
Tarikatlara özgürlük diyerek aydınlanma devrimini yok etme sonucu doğuracak
istemlerde bulunanlar, şeriat düzeni özlemcilerinin önündeki tüm engelleri
kaldırmak isteyenler acaba vaktiyle batıda yaşanmış kanlı olayların aynısının
ülkemizde de yaşanmasını mı istemektedirler?
Konuşmamda Atatürk’ten sıkça sözettim, onun sözlerinden aktarmalar yaptım.
Çünkü Kemalizmin ülkemizin geleceğini oluşturması gerektiğine inanıyorum.
Geçen yıl kaybettiğimiz değerli bilim adamı Ahmet Taner Kışlalı’nın dediği
gibi “Kemalizmi geçmişin bekçisi sananlar, geleceğin öncülüğünü yapmak
fırsatını kaçırmaya mahkûmdurlar.”).
Prof.Dr.ERALP ÖZGEN’in yukarıda açıkladığım görüşlerine aynen katılıyorum.
Aynı toplantıda konuşan Danıştay Başkanı EROL ÇIRAKMAN’da aynı toplantıda
:
(Türkiye bugün Avrupa’nın bir parçası sayılıp kabul ediliyorsa, bu,
uyguladığı laik, demokratik düzeninin bir sonucudur. 80 yıla varan demokratik
devlet yaşantısına rağmen, ilk çağlardaki dinsel yaşama özlem duyan, bağlı
olduğu devleti, şeriat hükümlerinin uyguladığı bir islami teokratik devlet
haline dönüştürebilmek için, ona karşı savaş açtığını açıklamaya kadar
varan, görüş, davranış ve hatta eylemlerin toplumumuzda hala mevcut olması,
Cumhuriyetimizi kuranların emanetinin, yeterince benimsenip korunamadığını
göstermektedir.
Yasa ve Anayasa hükümleri de toplumsal ihtiyaca göre kuşkusuz değiştirilebilir.
Yasama organı bunun için vardır. Ancak yapılmak istenen mevzuat değişikliklerinin,
laik düzenin korunmasına yönelik bir düzenlemenin yada bu amaçla uygulanan
bir yaptırımın ortadan kaldırılması şartına bağlı kılınmasını anlamak mümkün
değildir. Bu pazarlıkların, zaman zaman mevcut düzen aleyhinde ödünle sonuçlanması
ve bu sonucun, toplumda demokratik ve hür düşüncenin sağlanmasına yönelik
olduğunun ifade edilmesi ayrıca düşündürücüdür) demiştir.
Basınımız, yazarlarımız televizyonlarımız bu konuşmalara gerekli ağırlığı
vermemişlerdir. Çünkü artık Cumhuriyetimize sahip çıkan insanlardan hoşlanmıyorlar.
Neredeyse bize <<Mütareke Basını>>nı arattıracaklar.
Eskiden komünistler kendilerini <<demokrat>> olarak nitelendirirlerdi.
Şimdi cephe genişledi. Akın Birdal da demokrat, Abdullah Öcalan’ da demokrat,
Şevki Yılmaz da demokrat, İkinci Cumhuriyetçiler de demokrat, yabancı
devletlerin içimizdeki tüm işbirlikçileri de demokrat ve müthiş bir dayanışma
içindeler. O güzelim <<demokrat>> sözcüğü, Atatürk ve Cumhuriyet
düşmanlığının kamuflajı haline getirildi. Ama bunu gerçek Atatürk’çülere
yutturamazlar. Tanıdığım en demokrat kişi olan rahmetli Ahmet Taner Kışlalı’yı
bile <<ben demokrat değilim>> demek zorunda bıraktılar.
Ülkemizde de, gelişmesini tamamlayamamış diğer ülkelerde de, gerçekten
çağdaş ve demokrat insanlar Atatürkçülerdir. Çağdaş sömürgecilerin yeni
oyunlarını ancak onlar bertaraf edebilirler.
<<Aydın>> denebilecek kişinin en başta gelen özelliği, hangi şartlarda
olursa olsun gerici akım ve kişilerle işbirliği yapmayı asla kabul etmemesidir.
Hem gericiliğe, hem de çağdaşlığa hizmet edilemez.
Unutmayalım ki, biz Kurtuluş Savaş’ımızı Batılı devletlere rağmen yaptık
ve kazandık. Batılı devletler, hiçbir zaman bağımsız ve güçlü bir Türkiye
istememişlerdir. Keban ve Atatürk Barajları gibi bazı önemli yatırımlarımızı
bile batılı devletlerle çekişerek yapabildik. Onlar, bizim konumumuzda
olan ülkeleri daha bağımlı hale getirebilmek için, daima itrica ve bölücülük
yanlısı güçleri desteklerler. Onların her dediğini yaparak Avrupa
Birliğine gireceğimiz şüpheli ama, ülke bütünlüğünü koruyamayacağımız,
kanla ve irfanla kurduğumuz Cumhuriyetimizin geleceğini tehlikeye sokacağımız
gün gibi ortada.
Hiçbir zaman unutmamamız gerekir ki, Avrupa Birliğine ancak ve ancak
batılı devletlerin çıkaracağı engelleri aşarak girebileceğiz.
Yol haritasını da ATATÜRK çizmiş zaten. Başka bir devlet adamı bize
daha çağdaş, daha Batıya yönelik bir yol haritası önermedi. İzlemeyi bile
beceremiyoruz. Bizi affet ATAM.
Sözlerime ATATÜRK’ün büyük NUTUK’undan aldığım cümlelerle başlatmıştım.
Yine aynı kitaptan aldığım iki cümle ile son vereceğim :
(Milletimizin temel yararı ile ilgili konularda yabancıların bizce hiçbir
önemi yoktur. Biz gidişimizi yabancıların görüşlerine uydurma güçsüzlüğünü
kötü görenlerdeniz)
Hepinize saygılar sunuyorum. |