Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın
Savunma Sanayii Sempozyumu açış konuşması:
(26 Eylül 2001)
Değerli konuklarımız,
Sayın dinleyiciler,
Baylar, bayanlar,
Basınımızın değerli mensupları.
Seçkin konuklarımızın ve konuşmacıların katılımı ile icra edilecek bu
sempozyumun açış konuşmasını yapmaktan büyük bir mutluluk duymaktayım.
Bu sempozyumu düzenleyen Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı ve
Savunma ve Havacılık Dergisinin değerli yöneticilerine huzurlarınızda teşekkür
etmeyi bir borç biliyorum. Ayrıca bildiri sunarak sempozyuma katkıda bulunacak
değerli konuşmacılara teşekkürlerimi iletiyorum.
Bu toplantının; ABD'de vuku bulan menfur saldırıdan hemen sonra icra
edilmesi, sanıyorum bu toplantıya ayrı bir anlam ve önem kazandırmış bulunmaktadır.
Konuşmamın başlangıcında; hepimizin ve hepinizin duygularına tercüman
olarak; ABD'de vuku bulan menfur terörist saldırı sonucu hayatlarını kaybeden
insanların aziz hatıraları önünde saygı ile eğiliyor, yakınlarına sabırlar
diliyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına bu kör terörü şiddetle ve nefretle
kınıyorum.
Değerli konuklar;
Sempozyum sırasında yapılacak olan takdim konularından da anlaşılacağı
üzere, bir taraftan politik, stratejik ve teknolojik açıdan yeniden yapılanma
aşamasında olan dünya düzeni, Türkiye'nin bu yeni düzen içindeki rolü ve
yeri üzerinde görüş alışverişi yapılırken, diğer taraftan da ülkemizin
savunma politikası ve savunma sanayii hakkındaki görüşlerinin uluslararası
bir platformda tartışılması imkanı yaratılmış olacaktır.
Hiç şüphesiz ki; savunma sanayii alanında Türkiye ile işbirliği yapan
dostlarımızın kendi bakış açılarından yapacakları açıklamalar da bizim
bundan sonraki çalışmalarımıza katkıda bulunacaktır.
Tarihin başlangıcından beri insanlık, bilim ve teknolojinin ilerlemesi
yönünde yaptığı çalışmalardan elde ettiği kazançların, insanın refah ve
huzur içinde yaşaması için kullanılması yönünde ne yazık ki, iyi bir sınav
verememiştir.
Dünyamız, doğal afetlerin yanı sıra, sürekli olarak çatışmalara ve savaşlara
sahne olmuş, üretilen değerlerin büyük bir kısmı ile birlikte pek çok insan
da bu savaşlarda yitirilmiştir. Çağın teknolojisi ile gelen bütün yenilikler,
bu savaşlardan galip çıkabilmek uğruna öncelikle insanlık aleyhine kullanılmıştır.
Daha önceki yüzyıllarda, imparatorlulardan sonra yaratılan ulus-devlet,
egemenlik ve güç dengesi kavramları, dünya düzeninin kurulmasında önemli
rol oynamışlardır. Ancak, sürekli olması umuduyla kurulan her yeni düzen
bir süre sonra yeni anlaşmazlıkların ve çatışmaların nedeni haline gelmiştir.
Bununla birlikte, insanlık, Birinci Dünya Savaşı ile yaşanan ilk büyük
felaketten ders çıkarmasını bilmiş ve bugünkü Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın
temelini oluşturan Milletler Cemiyetini kurmayı başarmıştır. Fakat, atılan
bu adımların yetersizliği kısa bir süre sonra patlak veren II nci Dünya
Savaşıyla kanıtlanmıştır.
II nci Dünya Savaşının sonu, insanlığı, bloklaşma ve yaklaşık kırk yıl
sürecek olan soğuk savaş dönemiyle tanıştırmıştır. Bu dönem içinde Avrupa
kıtası, karşılıklı olarak kurulan ittifaklar ve kolektif savunma anlayışı
sayesinde, nükleer dehşet dengesinin de etkisiyle tarihinin en uzun süreli
sıcak savaşsız sürecini yaşamıştır.
Ancak, özellikle uydu haberleşmesi, internet gibi iletişim alanındaki
büyük teknolojik ilerleme, dünyanın herhangi bir bölgesinde meydana gelen
gelişmelerin diğer bölgelere süratle sirayet etmesine ve her alanda etkileşimin
artmasına neden olmuştur. Gelişen teknolojinin büyük katkısıyla küreselleşme
adı altında ortaya çıkan oluşum, yalnız politik ve ekonomik boyutları ile
değil, güvenlik politikalarında da yeni yaklaşımları gündeme getirmiştir.
Güçlü merkez ülkeler, kendi içlerinde ulus-devlet yapılarını muhafaza ederken;
daha az güçlü çevre ülkelere daha çok, küreselleşmenin ekonomik ve siyasi
boyutları ile yaklaşmaya başlamışlardır. Buna karşılık; çevre ülkeler ulus-devlet
yapılarının korunması yönünde çaba göstermeye özen gösterme eğilimine girmişlerdir.
Bu yaklaşım ve etkileşimler; ülkelerin ulusal güvenlik politikalarını
algılamalarında farklı yaklaşımlar göstermelerini zorunlu hale getirmiş
bulunmaktadır.
Bu farklı yaklaşımlar; gelişmekte olan ülkelerde bazen bir ekonomik
sıkıntı, bazen etnik terör, bazen her ikisinin koalisyonu olarak ortaya
çıkmasına sebep olabilmektedir.
Başka bir ifade ile "savunma kollektif olabilir; ancak, ülke güvenliği
ulusaldır."
Yaşadığımız günler bu yargının çok keskin bir kanıtıdır.
Gerçekleşen bu büyük değişiklikler, soğuk savaşın olumsuz etkilerini
bütçelerinde, öz kaynaklarının kullanımında ve insanlarının hayat tarzında
yakından hisseden ülkeleri, politik, ekonomik ve askeri stratejilerini
değiştirmek için yeni arayışlara sevk etmiştir. İşte bu sebepledir ki,
soğuk savaşın bitmesi, Varşova Paktı'nın ve Sovyetler Birliği'nin dağılması
genel olarak büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır.
Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte özellikle Batı Avrupa'ya
yönelik klasik anlamdaki askeri tehdit çok büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
Ancak, bunun yerini uluslar arası terörizm, mikro milliyetçilik, kitle
imha silahlarının kontrolsüz olarak yayılması, çevre sorunları, kökten
dincilik, organize suçlar, uyuşturucu kaçaklığı gibi çok yönlü riskler
ve tehditler almıştır. ortaya çıkan yeni düzende; refah düzeyine ulaşmış
merkez ülkeler bir yandan refahlarını geliştirme çabalarına devam ederken;
uyguladıkları ekonomik ve sosyo-politik politikalar ile çevrede yer alan
gelişmekte ve / veya gelişme çaşaları içinde olan ülkelerde mikro-milliyetçilik
ve etnik çatışma akımlarını teşvik ve destekleme çabası içine girmişlerdir.
Balkanlarda vuku bulan olaylar bu yaklaşımın tipik örneği olarak verilebilir.
İfade edilen bu yaklaşım; çevre ülkelerde terör dahil yeni çatışma ortamları
yaratmış, güvenlik politikalarına yeni boyutlar kazandırmıştır.
Sadece bir devletin veya kuruluşun çözümleyebileceği türden olmayan
bu risk ve tehditlerle mücadelede, daha aktif ve yakın uluslar arası işbirliği
ihtiyacı belirmiştir. Söz konusu risk ve tehditlerle, bölgesel olmaktan
çok küresel düzeyde mücadele edilmesi, güvenliğin ülke sınırlarının çok
ötesinden itibaren sağlanması ve bu kapsamda, çok uluslu ve kriz yönetimine
yönelik farklı yapılanmalara ihtiyaç duyulması, Birleşmiş Milletler, AGİT
ve NATO gibi organizasyonları eskisinden daha fazla ön plana çıkarmıştır.
Nitekim NATO, soğuk savaş dönemindeki hasımlarıyla bugün artık işbirliği
içindedir. Bütün bunlar son derece olumlu gelişmeler olmakla beraber, Avrupa,
hemen yanı başında Bosna-Hersek'deki ve Kosova'daki insanlık dramına karşı
uzun süre hareketsiz kalmıştır. Genel savaş tehlikesi minimuma indirilebilmiş,
ancak bölgesel çatışmalar dünyanın gündeminden çıkarılamamıştır.
Barışı, güvenliği ve istikrarı tehdit eden unsurların, aynen salgın
hastalıklar gibi, bir biri ardına ortaya çıkarak devam etmekte olduğunu
görmekteyiz. Maalesef bu tehditlerin, daha uzun bir süre uygar dünyanın
gündeminden çıkmayacağı değerlendirilmektedir.
Bütün bu risklere karşı tedbir getirmek de, konvansiyonel askeri tehdidi
karşılayacak klasik harbe hazırlanmaktan çok daha zor görünmektedir.
Zira çok yönlü tehdit karşısında, mücadeleler de çok yönlü olmak durumundadır.
Yani artık bölgesel savaşlara ilave olarak, düşmanın imkan ve kabiliyetlerini
eskisine oranla daha zor tahmin edebileceğimiz tehlikeler ortaya çıkmıştır.
Bu tehlikelerin türleri arttıkça, bunlara karşı alınması gereken tedbirlerde
farklılıklar görülecek ve bütün bu tedbirlerin önlemi olan savunma sanayii
ürünleri de çeşitlilik arz edecektir.
Büyük bir hızla gelişen teknoloji, iletişim sistemleri, mesafe ve zaman
kavramında büyük değişikliklere yol açmakta, politik, ekonomik ve askeri
alanda yeni düşüncelerin oluşmasına zemin hazırlamakta, demokrasi, insan
hakları, hukukun üstünlüğü gibi yüksek değerlerin de daha hızlı yayılmasına
yardımcı olmaktadır.
Ancak, bu gelişim bir yandan refaha ve insanların mutluluğuna hizmet
ederken, diğer taraftan da kötü niyetli liderler, örgütler ve kişilere,
alışılmışın çok dışında, şimdiye kadar örnekleri görülmemiş hareket tarzları
ile emellerine ulaşma yolunda da yeni ufuklar açmaktadır.
Bunun sonucu olarak insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi yüksek değerler;
gelişmekte olan çevre ülkelerde, etnik çatışmaların, bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin
iç dinamikleri olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Tüm hedefleri ve sahip oldukları temel felsefeleri; bu yüksek değerleri
ortadan kaldırmak olan gruplar; amaçlarına; bu değerleri kullanarak ulaşma
gayreti içine girmiş bulunmaktadırlar.
Bu durum ülke güvenliğinden ve savunmasından sorumlu olanları çok farklı
yelpazede çalışmaya, çok değişik konulara çözüm bulmaya, hatta hayal güçlerini
zorlayacak tehdit senaryoları üreterek, bunlara tedbir getirmeye yönlendirmektedir.
Pek çok ülke, soğuk savaş sonrası güvenlik endişelerindeki azalmanın
avantajlarını yaşarken, insanlık aleminin terör konusunda ne büyük bir
tehlike ile karşı karşıya bulunduğuna son 25 yıldır ısrarla dikkatleri
çekmek isteyen Türkiye, bu konuda bazı dost, komşu ve müttefiklerinden
dahi yeterli desteği görememiştir. Hatta destek görmek şöyle dursun, terör
örgütünün başı himaye edilmiş; terörist örgütlere eğitim desteği verilmiş;
insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi ulvi değerler bu insanlık düşmanlarının
önüne kalkan edilmiştir.
Tüm uygar dünyanın teröre daha fazla kurban vermeden gerçekleri bir
an önce objektif olarak görebilmesi, tedbir alabilmesi, bunun için ülkelerin
ve uluslararası kuruluşların dayanışma ve işbirliği içerisinde olmaları,
öncelikli arzularımızdır. Bu konuda önemli tecrübeler yaşayan bir ülke
olarak, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan son terör olaylarından
sonra, güvenlik alanında bilgi paylaşımına, işbirliğine ve yardımlaşmaya
silahlı kuvvetleri ilgilendiren boyutlarıyla hazır olduğumuzu bu vesile
ile bir kez daha belirtmek isterim.
Değerli konuklarımız, değerli dinleyiciler;
Konuşmamın bu noktasında önemli bir hususu dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Terörü, insanlığa karşı en büyük tehdit olarak gören batı dünyası; maalesef
uluslararası boyutta genel kabul görmüş bir şekilde henüz terörü tanımlayamamış,
ortak bir anlayışta birleşememiştir. Terör hiç şüphesiz uluslararası bir
boyut kazanmış bulunmaktadır.
Uluslararası boyutta en üst düzeyde organizasyon olan Birleşmiş Milletler'de;
akla gelen her konuda sözleşme mevcut olup; ülkelerin bu sözleşmeleri imzalamaları
üzerinde hassasiyetle durulmaktadır.
Bu duyarlılığa rağmen, Birleşmiş Milletler'de de, üzerinde çalışılmakla
beraber terörün tanımı konusunda henüz bir görüş birliğine varılamamış,
"terörle mücadele" konusunda bir sözleşme ortaya konulmamıştır. Umarım
ve temenni ederim; vuku bulan son insanlık dışı terörist saldırıdan sonra
bu sözleşme süratle sonuçlandırılır ve uygulamaya koyulur.
Önemli olan bulunabilecek çözümlerin evrensel boyutlarda ve kabul edilebilir
içerikte ve ölçekte olmalarıdır. Sadece kendi ülke ve veya ülke gruplarını
ve çıkarlarını düşünerek ortaya konulacak çözümler, yeni soruların da kaynağını
oluşturacaklardır.
Unutulmaması gereken bir gerçektir ki; terörün ve teröre destek verme
suçunun zaman aşımı olmaz. Bu nedenle; önümüze açılan yeni dönemde insanlığa
karşı suç işlemiş tüm örgütler ve ülkelerden, yaptıklarının ve hala yapmakta
olduklarının hesabı; tarihin sonsuz derinliğine bırakılmadan sorulur. Genelde
Türkiye, özelde Türk Silahlı Kuvvetleri bu konuda günümüze ve tarihe bilgi,
tecrübe ve belgeleriyle tanıklık yapmaya yetkili ve sorumludur diye düşünmekteyim.
ABD'de vuku bulan insanlık dışı saldırı, pek çok ülkeye pek çok şey
öğretecektir. Çünkü, bazı ülkelerin pek çok şey öğrenmeye ihtiyaçları vardır.
Öğrenmeye ihtiyacı olmayan ülkelerin başında ise Türkiye gelmektedir. Çünkü
Türkiye; çok uzun yıllardır terörü tanımakta ve tanıtmak için çaba sarf
etmektedir.
Bu bağlamda; NATO'nun, son terör saldırısından sonra, bu tür eylemleri
NATO
Antlaşması'nın 5 nci maddesi kapsamına alması son derece anlamlıdır.
Türkiye'nin yıllardır NATO platformlarında savunduğu bu tezin haklı bulunmasının
böylesine acı bir tecrübeden sonra benimsenmesi ise düşündürücüdür.
Değerli dinleyiciler;
Bu kürsüye açış konuşması yapmak üzere çıktım. Hiç bir kimse veya ülkeyi
suçlama amacım yok. Ancak, bazı düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum.
Bu salonda bulunan herkes, sanıyorum benimle aynı fikirdedir; terör
bir insanlık suçudur! Terörü desteklemek de terör kadar insanlık suçudur.
terörist neyse, terörü destekleyen de o'dur. Bu bağlamda bazı bilinen gerçekleri
ifade etmek istiyorum;
Türkiye fiilen 16 yıldır terörle mücadele etmiş, 30 binin üzerinde can
kaybetmiştir. Bu terör; ülke dışından yöneltilmiş ve bir çok ülkeden destek
görmüştür, üzülerek ifade edeyim, halen görmektedir.
Cezaevlerinde ölüm oruçlarının emirleri; kanlı bir terör örgütü tarafından
yurt dışından verilmektedir ve bu eylemler yurt dışından desteklenmektedir.
Laik düzene karşı çağdışı bir rejimi özleyenler yurt dışında örgütlenmekte,
1998 yılında Anıtkabir'e uçakla yapılacak bir saldırı bile yurt dışında
dost ülkelerde düzenlenebilmektedir.
Bu söylediklerim tamamen gerçektir. Ancak, bizi asıl üzen; teröre yataklık
yapan ülkelerin - kim yapıyorsa - Türkiye'ye insan hakları dersi vermeye
kalkmalarıdır.
Yaşadığımız çağın vebası terörizmdir. Ve veba gibi bulaşıcıdır. Unutulmamalıdır
ki; bu mikroba kucak açanlar, er ya da geç bu hastalıktan nasiplerini alacaklardır.
Türkiye'nin, terörle mücadelenin yanı sıra, içinde bulunduğu coğrafyanın
bir gereği olarak, bölge ve dünya barışı için yüklendiği önemli sorumluluklar
vardır. Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu istikrarsızlık üçgeninin
ortasında bir istikrar adası olmakla kalmamakta, geleneksel devlet anlayışı,
laik, demokratik rejimi ve güçlü silahlı kuvvetleriyle yarattığı güvenilir
devlet imajı ile istikrarı yayma gayretlerini de sürdürmektedir ve sürdürmeye
devam edecektir.
Değerli konuklar;
İnsanlık tarihi ile başlayan çatışmaların, çıkar çekişmelerinin ve harplerin
önümüzdeki kısa dönemde dünya sahnesinden silineceği ihtimali zayıf görünüyor.
sadece klasik harplerin gündemde olduğu dönemde düşmanın kim olduğunu,
ne zaman nerede, ne yapabileceğini tahmin edebilmek, harbin hangi vasıtalarla,
nerede, ne kadar süreli yapılabileceğini kestirmek hiç bir zaman bugünkü
kadar zor olmamıştır.
Klasik askeri tehdidin yanı sıra ortaya çıkan yeni potansiyel risk ve
tehditler ile, bu risk ve tehditlere sebep olabilecek kişi ve grupların
kullandıkları yüksek teknoloji, strateji uzmanları için dahi ufkun ötesini
görebilmeyi eskisine oranla daha zor hale getirmiştir.
Tehdidi belirlemeyi müteakip uygun tedbirler geliştirme konusu da aynı
değerleri savunan ülkelerin strateji uzmanlarının, askerlerinin, teknik
personelinin daha yakın iş birliği içerisinde çalışmasını gerektirmektedir.
Bu husus demokrasi ve hukukun üstünlüğüne saygılı devlet anlayışı, güçlü,
güvenilir ve istikrarlı yapısıyla bölgesinde barış ve istikrarı yayma çabası
içinde olan türkiye için daha büyük önem arz etmektedir.
Bu bakımdan, bu ve benzeri sempozyumlar, konferanslar ve beyin fırtınalarının
organizasyonu, daha karmaşık meselelerin uluslar arası bir platformda gündeme
gelmesine ve bu meselelerin çözüme kavuşturulması için gerekli olan ortak
hal tarzlarının belirlenmesine büyük ölçüde yardımcı olacaktır.
Bu düşüncelerle sempozyumu düzenleyen kuruluşlarımıza ve siz değerli
konuklara ve konuşmacılara teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar diler,
saygılar sunarım.
|