Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
21 ŞUBAT KRİZİ
ZİRVEDE KRİZ
ECEVİT'İN GRUP KONUŞMASI (28.2.2001)

ÇİLLER'İN GRUP KONUŞMASI...
"Bunalımın sebebi siyasidir. Dolayısıyla çözümün de siyasi olması gerekir"
 
14 Mart 2001
DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, ekonomik krizin nedeninin siyasi olduğunu savunarak, "Dolayısıyla çözümün de siyasi olması gerekir" dedi.
 
Başbakan Bülent Ecevit'i istifa etmeye çağıran Çiller, "Bir başbakan düşünün ki her sözü, her kaprisi finans krizi içindeki ülkeye milyarlarca dolar kaybettiriyor. Ama o gönül rahatlığı içinde koltukta oturmaya devam ediyor. Neden çünkü eğer ayrılırsa millete ve tarihe bunun hesabını veremezmiş. Eğer tarih ve millet önünde hesap verecekseniz Sayın Ecevit, ilk önce tahrip ettiğiniz demokrasinin, siyasi sistemin hesabını verin. Eğer hesap verecekseniz Sayın Ecevit kapanan kepenklerin, yürüyen polisin, yeniden hortlayan terörün tarih önünde hesabını verin. Af çıkardınız, boşalttınız hapishaneleri. Onların yerine SSK primlerini ödeyemediği için kovulan vatandaşların acısının hesabını verin. Çiftçinin hesabını verin. Açlık sınırının altına indirdiğiniz vatandaşlarımızın bozulan gelir dağılımının hesabını verin. Analar var. Çocuklarını evlatlık olarak vermeye başlamışlar. Sayılarını yazıyor. Gazeteler yazıyor. Babalar var, çocuklarının okul masraflarını ödeyemiyor diye intihar ediyor. Bunların hesabını verin tarih önünde..." dedi.
 
DYP Genel Başkanı Çiller'in, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma şöyle:
(14 Mart 2001)

DYP’nin çok değerli milletvekilleri, değerli dava arkadaşlarım hepinizi sevgiyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. 

Sözlerime başlamadan önce geçmiş Kurban Bayramı'nızı yürekten kutluyorum. Ayrıca bugün Tıp Bayramı. Sağlık kesiminde çalışan başta doktorlarımız olmak üzere bütün vatandaşlarımın bayramını ayrıca kutluyorum. 

Ülkemiz cumhuriyet tarihinin belki de en ağır bunalımını yaşıyor. Son krizin yol açtığı hasarın boyutlarını henüz Türkiye tespit edebilmiş değil. Ancak görünen o ki söylendiğinden, ortaya çıktığından, telaffuz edildiğinden çok daha ağır bir bunalım ile karşı karşıyayız. Zaman zaman karşılaştığımız krizlerden çok daha farklı nitelikte bir bunalımla Türkiye karşı karşıya. Çünkü sisteminin tümünün bir bitkisel yaşama sokulduğu bir döneme Türkiye etap etap, adım adım gidiyor. Öylesine sıkıntılı bir durum var ki bu bunalımın sentomlarını bir çok alanda görüyoruz. Ekonomide görüyoruz, dış politikada görüyoruz her gün bir başka yerde çıkan sözde Ermeni soykırımı tasarılarında görüyoruz. Ülkenin itildiği zafiyetten faydalanmaya çalışan dış güçlerin siyasi manevralarında görüyoruz ve endişemiz o ki, gelinen noktada Türkiye’nin IMF’ye, dış borca şu veya bu ülkenin yardımına muhtaç duruma getirildiği ve bu ihtiyacın, bu zafiyetin bizzat iktidarca telaffuz edildiği bir ortamda artık siyasi ipotek konulacak konular Türkiye’nin dış politika alanlarına doğru kaymaktadır.

Önümüze konacak olan her imkanın çok ciddi bir siyasi faturası olması, Türkiye’nin sadece kendine özel bir durumu değildir. Zafiyette olan her ülke böyle faturaları sadece ekonomik boyutlarıyla değil, aynı zamanda da siyasi boyutlarıyla da öder. Ödetilmeye mecbur bırakılır.

Şimdi bugün gelinen noktada biraz önce ifade ettiğim bu ağır bunalımın değişik sentomlarının farklı alanlarda kendini gösterdiğini ifade ettim. Ancak bu bunalımların her biri kriz noktası olmasına rağmen dış politika, bankaların batması, yolsuzluklarda Türkiye’nin şampiyonluğunun adeta uluslararası kurumlarca ifade edilmesinin her birinin ayrı bir kriz alanı olmasına rağmen bu ağır bunalımı daha da ağırlaştıran önemli bir faktör bu hükümetin Türkiye’nin üzerine çöken enkazdır.

Çünkü birileri eğer bu ölünün yeniden canlanmasını, canlılık emaresi göstermesi bekleniyorsa bilsinler ki bu mümkün değildir. Bugünün şartlarında bu mümkün değildir. Bir başka ifadeyle bu hükümet enkazını tahammül etmek demek daha çok büyük tahribatların, daha çok yaygın fakirleşmenin daha çok derin ve kronik krizlere peşinen razı olmak anlamına gelecektir. Şimdi bütün bunlar doğru ve ortaya çıkan sentomlar bu ağır bunalımın sentomları farklı alanlarda kendini gösteriyor. Dış politikada özellikle ekonomide, insanlarımızın canını adeta acıtır hale geliyor.

Ancak bunların hepsi sentomdur. Bu sentomların gerçek bir nedeni var. Bu kriz ekonomide kendini gösteriyor, dış politikada kendini gösteriyor ama özde siyasi bir bunalım var. 

Bu aslında bir ekonomik krizden daha çok bir siyasi krizdir. İşi doğru tespit etmek lazım. Bu bir siyasi bunalımdır. Nedenleri gördüğümüz sentomların her biri aslında bir işarettir. Bu işaret asıl kaynağını siyasi bunalımdan ve siyasi bir sıkıntıdan almaktadır.

Tespiti iyi yapmazsak bunun teşhisini de iyi yapmazsak endişemiz odur ki çıkışı bulmak mümkün olmayacaktır. Ne dediysek bugüne kadar hepsi haklı çıkmıştır. Bugün söylediklerimize de o kulakla dinlemek ve o kulakla dikkatle altını çizerek bunları beyinlere nakşetmek gereği vardır. Tekrar ediyorum ortaya çıkan ekonomik sentomlar dahil olmak üzere her şeyin asıl nedeni bugün yaşanmakta olan siyasi bunalımdır. 

Mesela deniyor ki, ekonomiden çıkmak için piyasa çarklarını döndürmek için mutlaka bir dış kaynağa gerek var. Tespit bu. Pekiyi bu bir sentom. Bu bir gösterge. Ekonomide kendini gösteriyor. Ama kim sağlayacak bunu ? Bu kaynağı kim sağlayacak ? Oran şehri ile başbakanlık koltuğu arasına sıkışıp kalmış bir başbakan mı yapacak bunu ? Yoksa başbakanlığın merdiven altından bütün dünyaya her gün mesaj verdiğini zanneden bir başbakan görüntüsü mü bunu yapacak ? 

Bu yükü taşıyamayınca ne olacak ? Bu yükü birilerine ihale edeceksiniz ? Kime ihale edeceksiniz ? IMF’ye ihale edeceksiniz, IMF’nin memuruna ihale edeceksiniz, Cottaralli’ye ihale edeceksiniz. O olmadı çöktü, bu defa Dünya Bankası’nın bir memuruna ihale edeceksiniz. Ancak Türkiye gibi bir ülkeyi bu tür hayali girişimlerle, ortaya konacak olan rüyalarla, ortaya koymakta sıkıntınız olur. Bunu gerçekleştirmekte sıkıntınız olur. Türk milletinin kaderini bu tür hayallerle ipotek altına alamazsınız. Şimdi burada açıkça ilan ediyorum. Bu ülkenin başbakanlık makamı hemen hemen boştur. 

Açıkça görülüyor ki bu zafiyet Sayın Ecevit’in kişisel bir sorunu olmaktan da çıkmıştır. İki sene de koskoca bir Türkiye acınacak bir hale getirilmiştir. Koskoca bir imparatorluk bakiyesine bu elbette yakışmıyor. 

Daha dört yıl öncesine kadar bir yıldız ülke olarak ilan edilen Türkiye’ye bu yakışmıyor. Türkiye öylesine bir sorumsuzluğa kilitlenmiştir ki, artık hiçbir felaketten etkilenmeyen bu sorumsuzluk hali adeta ülkeyi ve onu idare edenleri bir onursuzluğa doğru itmektedir. Şimdi Sayın Ecevit’in kafasında görülüyor ki bir başarısızlık ölçütü yok. Ne olursa olsun bunun bir anlamı da yok. Ancak bedel devamlı millete çıkarılmaktadır. Her beceriksizliğin, her cehaletin bedelini millet ödemektedir ve uzun bir süre IMF’nin ağzına baktılar. Dedik ki bu ülkeyi tanıyan. Yıllardır tecrübesi olan, ülkeyi krizlerden çıkarmış bir ekibin başı olarak söylüyoruz. Dikkat edin. 1999 aralık ayında bu program ortaya ilk çıktığında, dedik ki bakın bilinen 12 tane deneme vardır. Aslında bunların sayıları 14-15 de bulur. Ama sonuca vardırılmış, IMF programının 12 tecrübesinden 10 tanesinde çok ciddi başarısızlık olmuştur. Diğer ikisinin başarılı olduğu düşünülen diğer ikisinde çok ciddi fakirleşme olmuş ve nispeten de ufak ülkelerdir. İsrail. 

Dolayısıyla programda çok ciddi sıkıntı var. Bu programı 1994 krizinde bir ulusal programımızı götürdüğümüz zaman hayır o olmasın da bu olsun demişler bugün. Biz bunu kabul etmedik. Elimizin tersiyle ittik. Bütün bunları anlattık. Tek tek söyledik. Ama hayır siz mi bileceksiniz, IMF mi bilecek diyenler sonra dönüp bu programlar işe yaramıyor. IMF’de bu işleri bilmezmiş ve de IMF çağdışıymış demişlerdir. Bu hem suçlu hem de güçlü olmanın bir tezahürüdür. Madem öyleydi bu millet IMF’ye mi verdi bu oyları. Size verdi. Orada oturan sizsiniz. Eğer yanlıştıysa yapmasaydınız. Yok doğru idiyse doğru dürüst uygulasaydınız. 

Şimdi madem ki IMF çağdışı imiş, madem ki bunu şimdi farkettik. Şimdi ne yapacağız ? Millet ödesin bütün bunların hepsini. Biz ne yapalım biz de IMF’nin memurunu değiştirelim. Dünya Bankası’nın bir bürokratını getirelim. Pekiyi bu çöpe atılan milyarlarca doların hesabını kim verecek ? Kapanan kepenklerin hesabını kim verecek? Yürüyen memurların hesabını kim verecek ? Milyarlarca doların kaybının hesabını kim verecek ? Çöken banka sisteminin hesabını kim verecek ? Ekonominin beyni, merkezi çöküyor. Daha meseleyi farkettiklerini dahi zannetmiyorum. İşin boyutlarının daha farkına varıldığını dahi tespit etmiş değilim. 

Değerli arkadaşlarım,

Bütün bunlardan sonra çıkıyor ve o hesabı verecek ? Merkez Bankası’nın başkanı ve hazine müsteşarı. Daha ne var ? Yolsuzluk ekonomisi. Bir arkadaşımızın ifadesine göre hırsızlık ekonomisi. O kime yüklenecek ? Eh onu da Merkez Bankası'na yükleyin. Aslında Ecevit haklıdır. Çorbada tuzu yok ki siyasi sorumluluğu olsun. Bir kurtarıcı oldu. Hükümet de bir kurtarıcı arıyor aslında. Bütün bunlara birileri gelecek sihirli deneğini vuruverecek ve Sayın Ecevit bir sabah uyanacak bakacak ki her şey güllük gülistanlık olmuş. Beklenen bu. Aslında böyle bir yola girmekle Türkiye son iki yıldır hatta daha uzun bir süredir bürokratik hükümetlerle, teknokrat hükümetlerle idare edildiğini sadece tescil etmiyor. Aynı zamanda bir başka kurtarıcıya kendilerini emanet ederek Sayın Ecevit, Sayın Bahçeli ve Sayın Yılmaz bir başka şeyi tescil ediyor. Diyorlar ki, biz bu işi bilmiyoruz. Biz bu işi beceremedik. Daha vahim olanı bundan sonra da becereceğimize dair en ufak bir özgüvenimiz yok. Onun için birilerini bulmaya çalışıyoruz. O bulduğumuz birisi çökerse eğer başka birilerini bulmaya çalışıyoruz. Bu söyledikleri şey açıkça budur. Ancak bu sadece cehaletin, beceriksizliğin tescili değildir. Bu aynı zamanda demokrasiyi çökerttiklerinin tescilidir. Çünkü eğer siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurları ise burada çökertilen demokrasidir. Yerine getirilen sandıksız demokrasidir.

Madem millet kendini şu veya bu bürokrata emanet edecekti, IMF’den Dünya Bankası'ndan. O zaman sizin işiniz ne orada ? O koltukta siz ne yapıyorsunuz ? Ama görülüyor ki halen yapılan siyasi tahribatın ve demokratik sisteme verilen zararın farkında oldukları bir ortam doğmamış. Nereden anlıyoruz ? Çünkü bir başbakan yardımcısı çıkıyor diyor ki evet biz Dünya Bankası'ndan birilerine bu işi emanet ediyoruz, ihale ediyoruz. Bu bizim için bir fedakarlıktır. Bakın şimdi belki seçilmiş olmasına rağmen cumhuriyet tarihimizde atanmışlığı içine sindirebilen ve koltuk uğruna demokrasiden vazgeçebilen yegane başbakan bunu anlamayabilir, ama bu demokrasiden tavizdir. Demokrasiden fedakarlık olmaz. Demokrasi dışında da hiçbir çıkar tanımı olamaz.

İkinci demokrasi programında yıllardır bunu en önemli ilkemiz olarak ortaya koyduk ve diğer başbakan yardımcısı çıkıyor diyor ki, evet bu işin siyasi sorumluluğu bizde. Bugün okuyoruz. Eğer bu olumlu bir tespit olacaksa, onurlu bir davranış olacaksa, bunu mutlaka bir başka yaptırımla, bir başka aksiyonla tamamlanması lazım. Nedir o ? Çıkacaksınız ‘sorumluluk’ benim diyeceksiniz, çünkü sizde onun gereğini yapıp istifa edeceksiniz. Aksi halde demokratik olması da mümkün değil. 

Şimdi görüyoruz aslında böyle bir iktidar anlayışı komedi filmlerine bile fazla gelir. Bir başbakan düşünün ki her sözü, her kaprisi finans krizi içindeki ülkeye milyarlarca dolar kaybettiriyor. Ama o gönül rahatlığı içinde koltukta oturmaya devam ediyor. Neden çünkü eğer ayrılırsa millete ve tarihe bunun hesabını veremezmiş. Bizzat kotasyon Sayın Başbakan’ın ağzından. Eğer tarih ve millet önünde hesap verecekseniz Sayın Ecevit, ilk önce tahrip ettiğiniz demokrasinin, siyasi sistemin hesabını verin. Eğer tarih önünde hesap verecekseniz ilk önce o borç diye aldığınız yeni 11 milyar doların hesabını verin. Çünkü 18 ay sonra o borcu millet ödeyecek, ama o borcun gittiği yerler içi boşaltılmış bankalar dahil olmak üzere alınan dış kredilerin garantisine gitmektedir. Eğer hesap verecekseniz Sayın Ecevit kapanan kepenklerin, yürüyen polisin, yeniden hortlayan terörün tarih önünde hesabını verin. Af çıkardınız, boşalttınız hapishaneleri. Onların yerine SSK primlerini ödeyemediği için kovulan vatandaşların acısının hesabını verin. Çiftçinin hesabını verin. Açlık sınırının altına indirdiğiniz vatandaşlarımızın bozulan gelir dağılımının hesabını verin. Analar var. Çocuklarını evlatlık olarak vermeye başlamışlar. Sayılarını yazıyor. Gazeteler yazıyor. Babalar var, çocuklarının okul masraflarını ödeyemiyor diye intihar ediyor. Bunların hesabını verin tarih önünde. 

Eğer giderse bunalım olurmuş. Onun için gitmiyormuş. Bizzat Sayın Başbakan’ın kendi ifadeleri. Tarih tescil ettirmiştir ki sizin her iktidarınız bir bunalım vakasıdır. Türkiye bunalımdan çıksın mı istiyorsunuz, yapacağınız şey gayet açıktır. Demokrasinin kuralları da gayet açıktır. Tarih önünde milletten özür dileyin ve çekilin sayın başbakan. Demokrasinin gereği budur. Yapamayan gider, yapabilen gelir. 

Ama hangi yapabilen gelir ? Milletin önüne çıkıp, milletin iradesiyle ve millet tarafından seçilerek gelen gelir ve o yeni bir başlangıç yapar. Bunun başka yolu yoktur. Başkası olursa ne olur ? Başkası olursa, sandıksız bir demokrasi olur. Millet ve Meclis birbirinden kopar. Millet, o Meclis’e "benim meclisim" demez, diyemez. Nitekim, bugün de olan odur.

Şimdi geliyorum, bu bunalımın bu ağır siyasi bunalımın ekonomide baş gösteren sentomlarına. Tekrar ediyorum, bunalımın özü, temeli siyasidir. Bu siyasi bunalım o kadar derindir ki, her alanda krize yol açmaktadır. 

Şimdi belki hiçbir ekip bütün tespitlerinde tarih önünde bu kadar haklı çıkmamıştır. Yıl 1999 aralık ayı Meclis konuşmam. İnternette mevcut. Açıkça ifade ediyoruz. Bu programın içine Türkiye’yi sokarsanız 18 ay sonra gelecekleri şimdiden söylüyoruz. Gelecek olan bir devalüasyondur ve sonra tekrar dalga dalga gelecek enflasyondur. 18 ay önce söylüyoruz. Yani aralık ayında, tam 18 ay değil, ondan biraz az. Yani ilk program ortaya açıldığında ve rakamları veriyoruz. Diyoruz ki, 2.8 milyar dolar diyorsunuz dış açığa. Bu 10 milyar dolar. 9.7 milyar dolar olarak kapanıyor. 2.8 diyorlar, 10 diyoruz. 9.7. Ancak bütün dış dünya aslında bunun 10 milyar doların üzerinde olduğunu konuşuyor. Finans çevreleri konuşuyor. Neden ? Hata ve noksanlarda çok farklı oynamalardan bahsediliyor. Bunu bir kenara bırakıyorum. Ona rağmen 9.7. 10 milyar dolar demektir. Ne zaman söylüyoruz ? Aralık ayında. 1999 ve diyorlar ki, 14 milyar dolar ticaret açığı olur. Olmaz diyoruz. 24 – 25 olur diyoruz. 27 oluyor. 27 milyar dolar kapanıyor. Diyoruz ki, bununla siz yabancı sermayeyi getiremezsiniz. Çünkü bu açılan açıklardan sonra kaçar bu yabancı sermaye. Başka ülkelerde de öyle oldu. Nitekim aynen oldu. Diyoruz ki, banka kesimini çökertirsiniz. Açın okuyun. Meclis konuşmaları, grup konuşmaları. Diyoruz ki, fakirleştirirsiniz ülkeyi ve sonunda devalüasyon olur ve enflasyon dalgaları gelir. Kriz ardına kriz gelir, sürdüremezsiniz. Bu enflasyonun düşüşünü sürdüremezsiniz. Bunlar geçicidir ve netice itibariyle her yerde krizin patlama nedeni bir ufak siyasi etken. Tüm dünyanın diğer ülkelerinde de öyle.

Şimdi nihayet o gün 1999 aralıkında cehaletin alaycı yüzleri dün baktım, önlerine bakıyorlardı. “siz mi bilirsiniz, IMF mi bilir ?” Diyenler, dün söyleyecek lafları olmayan mahcup yüzlerdir. Ancak bunun bedelini çok ağır ödedi Türkiye. Türkiye’deki bütün işçiler ödedi. Türkiye’nin 4,5 milyon işçisi var. Bunların aileleriyle birlikte 20 milyon işçi eder. Çiftçi yüzde 40’dır. Bunlar ödedi. Memurlar ödedi. Bu ülkenin 2.2 milyon memuru ödedi. Aileleriyle birlikte bunlar 10 milyon eder. Bunlar ödedi. Gençliğimiz ödedi. İşsizlikle ödedi, tahribatla ödedi. Daha neyin ne olacağını bilmeyen bir hükümetle karşı karşıyayız. 

Bir kriz çıktı kasımda. 15 gün uyanıyorlar, sonra tekrar uykuya yatıyorlar ikinci bir kriz çıkana kadar. İkinci bir kriz çıktı. Haftalar geçti. Bu krizde anında hemen hareket etmeniz lazım. Haftalar geçti, daha program bekliyoruz ve Türkiye’yi hiç tanımayan birileri gelecek bir program yapacak. Endişem odur ki ve bunu çok üzülerek, ancak samimi duygularla ifade ediyorum. Çıkacak program sadece bir bütçe revizyonundan ibaret olmasın inşallah. Çünkü eylül-ekim’de Türkiye’nin bütçe hazırlıkları için yapılan revizyonun aynısı yapılırken, bir program çıkıyormuşcasına bir hava gündeme getirilebilmektedir ve endişem odur ki, bugün 11 milyar dolar borçtadır. 18 ay sonra ödeyecek. Bunun birkaç ayı geçti. 15 ay sonra, 14 ay sonra Türkiye’nin önünde. Bu para gitti, Türkiye’nin bankalarının içi boşaltılmış dahil olmak üzere Türkiye’ye getirip bu sıcak paranın yüksek faizden kullanmak için aldıkları dış kredilerin garantilerine gidiyor. Bunun için verilir bu para. Bundan memura bir şey yok, bundan çiftçiye bir şey yok. Bundan işçiye bir şey yok, bundan emekliye, açlık sınırının altında hiçbir şey yok. Pekiyi ekonomi için bir şey var mı ? Bu da yok. Çünkü hedef Türkiye’yi daha küçülteceğiz. Hedef bu konacak ortaya. Ülke daha fakirleşecek. Ama o fakirleşen millet o borcu da ödeyecek. 

Şimdi endişem o ki, Türkiye dış kaynak bulamadan bunun içinden çıkamaz, ama gelinen noktada o gidecek dış kaynak da buralara gelecek. Ama o borcu da millet ödeyecek. Yani gelen her dış kaynak da aslında bu millet için ayrı bir yüktür ve bugün maalesef insanlarımız şaşkın. O kadar kötü durumda ki, çiftçi gübre bulamıyor. 150 bin lira olmuş kilosu, vermeye hazır. Yüzde 60-70 zamlar. Ama bulamıyor. 15 gün içinde buldu, buldu, bulmadı gübre kullanmayacak, bitti. Bunu dinleyecek kulak yok. Gidip konuşacakları hiç kimse yok. Böyle bir ortamda ulusal program, nasıl bir ulusal programsa bu ? Çünkü gelip bu defa da IMF ve IMF’nin ekibi gidiyor, Dünya Bankası’nın ekibi geliyor beraberce çalışıyorlar. Biz bunların hiçbirine karşı değiliz. Ne IMF, ne Dünya Bankası’na. Ama biz bu milletin kendi öz güveniyle bunu yapmasını istiyoruz. Kendi ekibiyle, bilenle, seçilenle ve ulusal programın temel direğinin ne olduğu ortaya çıkıyor. Temel direği nedir ? Zam.

Bakın size bu ikinci kriz öncesinden itibaren başlayarak zamları bir okuyayım. Vahim olmanın ötesinde vahşet derecesinde. Böyle bir şeyi hiçbir ülke kolay kolay yaşamamıştır. Cumhuriyet tarihinde de bizim yaşadığımız dönemi ben bilmiyorum. 

Bakın, başlıyoruz. Tarihleri tek tek, gün gün var ama bunu gruplandırarak söyleyeceğim. Çünkü çok uzun. 18-24 Aralık’ta kriz öncesinden başlıyorum. Telefon konuşmaları ücretine yüzde 14.5 zam. Sonra döviz ve nakit ücretlerine yüzde 25 zam. Arkasında elektrik ücretlerine yüzde 21 zam, arkasından elektrik ücretleri tarifesine yüzde 8 zam, arkasından bunlar 18 ile 24 aralık arası olanlar. Linyit kömürüne ortalama yüzde 10 zam, arkasından eti alüminyum  yüzde 7.7 zam. Ocak’a geliyoruz. 1 ile 7 ocak arasında elektrik fiyatlarına zam, taşkömür ürünlerine tekrar zam, akaryakıt ürünlerine tekrar zam, otoyol geçiş ücretlerine yüzde 25 zam, boğaz geçişine yüzde 50 zam. Geliyoruz 15 ile 21 ocak arasına. Alüminyuma bir zam 6.6 daha, telefon kontür ücreti ve ayrıca bütün telefon ücretlerine yüzde 2.2, 3.6,  telefon bantlarına yüzde 3 zam. Derken elektrik ücretlerine akaryakıta tekrar zam. Uçak iç hat biletlerine yüzde 10  zam, tekrar demir ve çelik ürünlerine zam. Arkasından 25 Şubat’a geliyoruz. Krizden sonra. Tekel sigaraya yüzde 10 zam, akaryakıt ürünlerine bir yüzde 10 zam daha. Tüpgaz ürünlerine yüzde 13.4 zam, telefon konuşma ücretlerine tekrar zam yüzde 19.8. Şekere zam yüzde 10, alüminyum ücretlerine yüzde 52.5 zam. Taşkömür ürünlerine tekrar zam, akaryakıt ürünlerine tekrar zam. Taşkömür ürünlerine yüzde 12 tekrar zam, demir – çelik ürünlerine yüzde 19.9 tekrar zam. Derken, bugün motorine zam ve kalorifer yakıtına yüzde 9.8 zam. 

Şimdi böyle bir şeyi Türkiye nasıl kaldıracak ? Vergiler ayrıca, her alanda vergi ve deprem vergilerini artırma, KDV’yi artırma her alanda. Bu meseleden zam silsilesi olarak ulusal program bu. Ulusal programın görünürdeki görüntüsü Türkiye biraz daha dış borç alacak. Pekiyi ne olacak bu dış borçlar ? Dış borçta ne olacak ? Türkiye 25 milyar dolar sadece son krizin bankalar sistemine faturası. Dedik ki, bakın bu yapılacakları geciktirirseniz maliyet büyür. Neden ? O dövizi tutmak için söylemedim mi burada  defalarca ? Yüksek faiz ödüyorsunuz. Bu çok yüksek faizler bütçeyi büsbütün açacak. Reel kesimi büsbütün düşürecek. Ama devalüasyon yine gelecek. Sadece onu geciktirmenin maliyeti Türkiye’yi büsbütün çökertir. Cumhurbaşkanı’na kadar çıktım. Sayın Cumhurbaşkanı’na ifade ettim. Dedim ki, bakın Türkiye’de devalüasyon geliyor. Kaçınılmaz. Ancak bunu geciktirmenin tek yolu var. 40 katır mı, 40 satır mı ? Yüksek faizlere girilirse bu geciktirilir. Ama tahribat daha büyük olur. "Sayın Cumhurbaşkanı el koyun meseleye" dedim. Çünkü tahribat o kadar büyük olacak ki, Türkiye’de ondan sonra bu meseleyi düzeltmek de mümkün olmayacak. Devalüasyon kötü. Kötü tabii. Ama mecbur ettiniz. Bu programın sonunda gelecek nokta bu. 

Bir de bunu geciktirmek için Türkiye’yi ayrıca tahrip ettiniz. 20 Mart’ta 2.8 katrilyon borçlanacak Türkiye. Nereden borçlanacak ? Kamu açıkları, kamu bankalarının açıklarının 25 milyar lira ile 30 milyar arasında oynadığını görüyoruz. Rakamlar yok. 50 milyar dolarlık sadece fondaki mevduatların, Türkiye’de Türk tasarrufçuların mevduatlarının garantisi. Bunların tasfiye edilmesi gündemde. 35 katrilyon Türkiye’nin iç borç bulması lazım. Nereden bulacak ? 7 milyar dolar dış borç ödeme servisi. Sadece 1 milyarın altında bir şey bulunabildi bugüne kadar. Nereden bulacak Türkiye ? Program var mı ? Yok. Devalüasyon oranı nedir belli değil. 950, bir milyona yaklaşıyor. Yüzde 40 devalüasyon demek.  Bu belli değil. Enflasyonu düşüreceklerdi, şimdi enflasyon hedefinden dahi vazgeçiliyor. Yani ifade dahi edilmeyecek enflasyon. Enflasyonu düşüreceğiz diye gelmedi mi ? 20 Mart’ta Türkiye’de iç borçlanma ertelemesi oldu. Program yok. Açıklanmıyor. Birisi Türkiye’yi öğrenecek ne kadar iyi olursa olsun, 25 yılımızı biz akademik yaşama verdik. Yurt içinde, yurtdışında 10 yıl. Bu ülkenin kriz dönemleri dahil her meselesiyle meşgul olduk. Ancak Türkiye’ye bütün bunları yapabilir bir konuma geldiğimizi düşünüyoruz. Ancak bu kadar büyük bir kapsamlı meseleden çıkabilmek için. Birisi gelecek 20 yıldır Türkiye ile ilgisi yok. Öğrenecek hepsini. Cottarelli de daha az bir iktisatçı değildi ki. O da gayet iyi bir iktisatçıydı. 

Mesele Türkiye’yi tanımak, tümüyle tanımak, sistemi tanımak. Bununla haşır neşir olmuş  olmak. Krizlerden çıkarmış olmak, devleti tanımak. Bunların hepsini öğrenecek, öğrenemediği için de gecikiyor devamlı program. Bu programı açıklayın, bir an önce açıklayın. Tahribatı büyütüyorsunuz. Çok büyütüyorsunuz. Bu program anında açıklanır. Kriz ne zaman ? Şubat mı ? Ertesi gün, bilemediniz 3 gün sonra. Günler geçmez, haftalar geçmez. Haftalar geçiyor, bayramlar geçiyor bekleyin. Bekleyelim, pekiyi ne çıkacak ? Revizyonu yapın demedik mi ? Şu revizyonu yapın. Bunlar sürdürülemez. Çıka çıka endişe ederim ki, bir bütçe revizyonu çıkacak. 

Şimdi bütün bunlardan sonra gelinen noktada yine üzülerek görüyoruz ki millet yeniden aldatılmaya çalışılıyor. Yani millete yeniden pembe tablolar. O geldi sihirli değneğini vurdu, bu yaptı vesaire ve zaman zaman 5 Nisan kararları tartışılıyor. Bakın işte ulusal program bu, ulusal program oydu. Ne yaptık ? Bir kere çok büyük farklılığı var. Biz Sayın Ecevit gibi 5 yıldır iktidarda falan değildik. Bize bırakılan ekonominin çöktüğü, bize onun bırakılan Sayın Yılmaz tarafından tescil edilerek bırakılmıştı. Nasıl bırakılmıştı ? 18 aydan fazla zaman var. Meclis’te tek başına iktidar Sayın Yılmaz. Meclis’in büyük çoğunluğu, yani sadece çoğunluğu değil, çoğunluğun üstünde çok büyük bir rakam, emrinde. 1,5 yıldan fazla zamanı var. Sayın Yılmaz dedi ki, "ekonomi çökmüştür, krizdedir. Ben bu işi 1,5 yılda falan yapamam. Bu kadar vahimdir durum. Ben seçime gitmeye mecburum" dedi. Açıkladı. Gitti, o çökerttiği ekonomiyi birkaç aylık başbakan iken bize kaldı. Biz ondan önce Sayın Ecevit gibi 1997’de iktidara gelip 1998 krizini, 1999 krizini, 2000 krizini, 2001 krizini kriz ardı kriz yaratmadık. Geldik birkaç aylık başbakandık. Bunun üzerine raporlar yazılmıştır, TÜSİAD açıklamaları yapılmıştır. Aynı bugünkü gibiydi. Üstelik daha vahimdi. Döviz rezervi 3 milyar dolardı değerli arkadaşlarım. Bunun bir büyük çoğunluğu 3 ayda ödenecekti. İç açık, dış açık büyümüştü. Enflasyon hiperenflasyona doğru gitmekteydi. Yüzde 149 ve programı hazırladık, ulusal program odur. Hazırlamadan önce IMF’ye, Dünya Bankası’na falan gitmedik. Hazırladık gittik. "biz bunu yapacağız" dedik. Bize dediler ki, "bu olsun, ama asıl sizin yapmanız gereken şimdi bu Sayın Ecevit hükümetinin uyguladığı program. Bunu yapın." Onu yapmıyoruz dedik. Yapmayız dedik. 3 milyar dolarınız var, yüzde 3 milyar dolarınız var ve bunun bir büyük çoğunluğunu 3 ay içinde ödeyeceksiniz ve diyorlar ki, "sana bu parayı veririz, ama şimdi Ecevit’in uyguladığı programı kullan." Hayır diyoruz. 

Benim milletime biz bunu yapmayız.  Bir dolar dış kaynak verilmiyordu. Bir dolar dış borç yok ve 1994’te bunu uyguluyoruz., nisan ayında. Niye o zamana kadar geciktirdin ? Çünkü ortağım Sayın İnönü. Sayın İnönü "ben gideceğim, yapmam" diyor. Sayın Karayalçın geliyor, "mahalli seçimleri bekleyelim" diyor. Mart’ta mahalli seçimler bitiyor, 5 Nisan’da açıklıyoruz. Erteleyerek açıklıyoruz ve netice itibariyle 3 milyar döviz rezervi 17-18 milyar dolara çıkıyor 1,5 yılda. 18 milyar dış borç ödüyoruz. Yüzde 149 enflasyonu yüzde 65’e düşürüyoruz ve Türkiye yüzde 8 büyümeyle bir yıl sonra OECD birincisi oluyor ve yetmiyor, Türkiye gümrük birliğine giriyor ardından 95’te... Ona rağmen yüzde 8 büyüme devam ediyor.

Şimdi bunun karşısında gelelim Sayın Ecevit hükümetine. 1997’de iktidara geliyorsunuz, yanınıza bir suskun ortak alıyorsunuz. 1998 krizine Türkiye’yi götürüyorsunuz. O bitiyor, 1999’da milleti aldatıyorsunuz. Her şey çok iyi, güllük gülistanlık, cumhuriyet tarihinin vergi reformları, bilmem eğitim reformları millet beyni yıkanıyor. Bizimle ilgili büyük haksızlıklar, inanılmaz haksızlıklar... Her birinin ne kadar haksızlık olduğu ortaya bugün çıkıyor ve diyorsunuz ki, yolsuzluğu yoksulluğu bitireceğiz. Apo’nun cezasını biz vereceğiz. Geliyorsunuz Apo’yu infaz edilemeyecek hale getiriyorsunuz. İnfaz edilemeyecek hale getiriyorsunuz yargı kararları. O yetmiyor, yolsuzluğun şampiyonluğuna götürüyorsunuz Türkiye’yi. O kadar ki, uluslararası kurullar ayağa kalkıyor. Davos’ta kurumlar 35 ülke içinde Türkiye’yi dördüncü ilan ediyoruz diyor. Yoksulluğun en kötüsünü Türkiye’ye getiriyorsunuz. İnsanlar açlık sınırının altında ve ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda yüzde 90’nı Tübitak’ın son raporu. Bu hale getiriyorsunuz. Yalan üstüne yalanlarla gelip bu iktidara el koyuyorsunuz ve geliyorsunuz, 2000 yılında bir kriz kasımda, geliyorsunuz 2001’de bir kriz şubatta. 

Millet iki tane şunun bunun idaresinde değil ki, bu milletin tümü rahatsız. Çiftçisi rahatsız, işçisi rahatsız, memuru rahatsız, hepsi rahatsız, emeklisi rahatsız. Siz bunların her birinin desteğini aldığınızı nasıl söyleyebilirsiniz ? Bugün bu hükümetin artık arkasında destek kalmamıştır. Dolayısıyla çözüm nedir ? Çözüm, bunalımın çıktığı yerden başlayacağız. Bunalımın sebebi siyasidir. Dolayısıyla çözümün de siyasi olması gereği vardır. Çıkar herkes programını koyar 4 yıllık, 5 yıllık. Milletten onun üzerine destek ister ve yeni bir başlangıç yapılır. Ancak o zaman o Meclis, milletin Meclis’i olur. Bugünkü Meclis değil. Neden değildir ? Bir kere bir, millet kandırılmıştır. İkincisi, millet Seçim Yasası’nda ve Siyasi Partiler Yasası’nda değişiklik istiyor, bütün Türkiye istiyor, herkes konuşuyor. Çözüm siyasidir. Çünkü bunalım siyasidir. Çözüm, bir Siyasi Partiler Yasası değiştirilecek, Seçim Yasası değiştirilecek. Hiç olmazsa bir tercih sistemi getirilecek ve millet "bu benim milletvekilim" diyecek. Meclis ile millet bütünleştirilecek. Ondan sonra hemen bir sandık olacak ve Türkiye seçimlere gidecek.

Değerli arkadaşlarım,

Milletimiz son derece rahatsızdır. Demokrasi sadece sandık da değildir. Sandıktan sandığa giden yoldan milletin meselelere el koymasıdır. Reaksiyon, tepki koymasıdır aynı zamanda. Milletimiz yalnızdır. Önümüzdeki günlerde Temsilciler Meclisi’ni toplayacağız ve milletin hakkını aramak için yollara düşmenin startını vereceğiz.  sonra çarıkları giyeceğiz, ülkenin her bir köşesini meydan meydan dolaşacağız. Ne zamana kadar ? Ta ki o sandığı getirene kadar. Bugüne kadar sustuk. Bugüne kadar bu ülkenin ari menfaatleri adına bekledik. Ancak bugün ülkenin yüksek menfaatleri bu hükümetin mutlaka ve en kısa zamanda gitmesini gerektirmektedir. Onun için bugün ertelediğimiz gensoruyu veriyoruz. Arkasından Temsilciler Meclisimizi topluyoruz ve onun arkasından da meydanlara dökülüyoruz. Milletle Meclis’i yeniden birleştirerek ve yeni bir başlangıç Türkiye için yapılana kadar o sandığı getirene kadar da Meclis ile millet arasındaki köprü olabilmek için köy köy, ilçe ilçe, meydan meydan dolaşıyoruz. Hepimizin Allah yardımcısı olsun. Milletimizin Allah yardımcısı olsun. Millet için çırpınanların Allah yardımcısı olsun. 

Hepinize saygılarımı sunuyorum.
 



KAYNAK: DYP BASIN MERKEZİ
 (14 MART 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş