DYP Genel Başkanı Çiller'in, partisinin grup toplantısında
yaptığı konuşma şöyle:
(14 Mart 2001)
DYP’nin çok değerli milletvekilleri, değerli dava arkadaşlarım hepinizi
sevgiyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime başlamadan önce geçmiş Kurban Bayramı'nızı yürekten kutluyorum.
Ayrıca bugün Tıp Bayramı. Sağlık kesiminde çalışan başta doktorlarımız
olmak üzere bütün vatandaşlarımın bayramını ayrıca kutluyorum.
Ülkemiz cumhuriyet tarihinin belki de en ağır bunalımını yaşıyor. Son
krizin yol açtığı hasarın boyutlarını henüz Türkiye tespit edebilmiş değil.
Ancak görünen o ki söylendiğinden, ortaya çıktığından, telaffuz edildiğinden
çok daha ağır bir bunalım ile karşı karşıyayız. Zaman zaman karşılaştığımız
krizlerden çok daha farklı nitelikte bir bunalımla Türkiye karşı karşıya.
Çünkü sisteminin tümünün bir bitkisel yaşama sokulduğu bir döneme Türkiye
etap etap, adım adım gidiyor. Öylesine sıkıntılı bir durum var ki bu bunalımın
sentomlarını bir çok alanda görüyoruz. Ekonomide görüyoruz, dış politikada
görüyoruz her gün bir başka yerde çıkan sözde Ermeni soykırımı tasarılarında
görüyoruz. Ülkenin itildiği zafiyetten faydalanmaya çalışan dış güçlerin
siyasi manevralarında görüyoruz ve endişemiz o ki, gelinen noktada Türkiye’nin
IMF’ye, dış borca şu veya bu ülkenin yardımına muhtaç duruma getirildiği
ve bu ihtiyacın, bu zafiyetin bizzat iktidarca telaffuz edildiği bir ortamda
artık siyasi ipotek konulacak konular Türkiye’nin dış politika alanlarına
doğru kaymaktadır.
Önümüze konacak olan her imkanın çok ciddi bir siyasi faturası olması,
Türkiye’nin sadece kendine özel bir durumu değildir. Zafiyette olan her
ülke böyle faturaları sadece ekonomik boyutlarıyla değil, aynı zamanda
da siyasi boyutlarıyla da öder. Ödetilmeye mecbur bırakılır.
Şimdi bugün gelinen noktada biraz önce ifade ettiğim bu ağır bunalımın
değişik sentomlarının farklı alanlarda kendini gösterdiğini ifade ettim.
Ancak bu bunalımların her biri kriz noktası olmasına rağmen dış politika,
bankaların batması, yolsuzluklarda Türkiye’nin şampiyonluğunun adeta uluslararası
kurumlarca ifade edilmesinin her birinin ayrı bir kriz alanı olmasına rağmen
bu ağır bunalımı daha da ağırlaştıran önemli bir faktör bu hükümetin Türkiye’nin
üzerine çöken enkazdır.
Çünkü birileri eğer bu ölünün yeniden canlanmasını, canlılık emaresi
göstermesi bekleniyorsa bilsinler ki bu mümkün değildir. Bugünün şartlarında
bu mümkün değildir. Bir başka ifadeyle bu hükümet enkazını tahammül etmek
demek daha çok büyük tahribatların, daha çok yaygın fakirleşmenin daha
çok derin ve kronik krizlere peşinen razı olmak anlamına gelecektir. Şimdi
bütün bunlar doğru ve ortaya çıkan sentomlar bu ağır bunalımın sentomları
farklı alanlarda kendini gösteriyor. Dış politikada özellikle ekonomide,
insanlarımızın canını adeta acıtır hale geliyor.
Ancak bunların hepsi sentomdur. Bu sentomların gerçek bir nedeni var.
Bu kriz ekonomide kendini gösteriyor, dış politikada kendini gösteriyor
ama özde siyasi bir bunalım var.
Bu aslında bir ekonomik krizden daha çok bir siyasi krizdir. İşi doğru
tespit etmek lazım. Bu bir siyasi bunalımdır. Nedenleri gördüğümüz sentomların
her biri aslında bir işarettir. Bu işaret asıl kaynağını siyasi bunalımdan
ve siyasi bir sıkıntıdan almaktadır.
Tespiti iyi yapmazsak bunun teşhisini de iyi yapmazsak endişemiz odur
ki çıkışı bulmak mümkün olmayacaktır. Ne dediysek bugüne kadar hepsi haklı
çıkmıştır. Bugün söylediklerimize de o kulakla dinlemek ve o kulakla dikkatle
altını çizerek bunları beyinlere nakşetmek gereği vardır. Tekrar ediyorum
ortaya çıkan ekonomik sentomlar dahil olmak üzere her şeyin asıl nedeni
bugün yaşanmakta olan siyasi bunalımdır.
Mesela deniyor ki, ekonomiden çıkmak için piyasa çarklarını döndürmek
için mutlaka bir dış kaynağa gerek var. Tespit bu. Pekiyi bu bir sentom.
Bu bir gösterge. Ekonomide kendini gösteriyor. Ama kim sağlayacak bunu
? Bu kaynağı kim sağlayacak ? Oran şehri ile başbakanlık koltuğu arasına
sıkışıp kalmış bir başbakan mı yapacak bunu ? Yoksa başbakanlığın merdiven
altından bütün dünyaya her gün mesaj verdiğini zanneden bir başbakan görüntüsü
mü bunu yapacak ?
Bu yükü taşıyamayınca ne olacak ? Bu yükü birilerine ihale edeceksiniz
? Kime ihale edeceksiniz ? IMF’ye ihale edeceksiniz, IMF’nin memuruna ihale
edeceksiniz, Cottaralli’ye ihale edeceksiniz. O olmadı çöktü, bu defa Dünya
Bankası’nın bir memuruna ihale edeceksiniz. Ancak Türkiye gibi bir ülkeyi
bu tür hayali girişimlerle, ortaya konacak olan rüyalarla, ortaya koymakta
sıkıntınız olur. Bunu gerçekleştirmekte sıkıntınız olur. Türk milletinin
kaderini bu tür hayallerle ipotek altına alamazsınız. Şimdi burada açıkça
ilan ediyorum. Bu ülkenin başbakanlık makamı hemen hemen boştur.
Açıkça görülüyor ki bu zafiyet Sayın Ecevit’in kişisel bir sorunu olmaktan
da çıkmıştır. İki sene de koskoca bir Türkiye acınacak bir hale getirilmiştir.
Koskoca bir imparatorluk bakiyesine bu elbette yakışmıyor.
Daha dört yıl öncesine kadar bir yıldız ülke olarak ilan edilen Türkiye’ye
bu yakışmıyor. Türkiye öylesine bir sorumsuzluğa kilitlenmiştir ki, artık
hiçbir felaketten etkilenmeyen bu sorumsuzluk hali adeta ülkeyi ve onu
idare edenleri bir onursuzluğa doğru itmektedir. Şimdi Sayın Ecevit’in
kafasında görülüyor ki bir başarısızlık ölçütü yok. Ne olursa olsun bunun
bir anlamı da yok. Ancak bedel devamlı millete çıkarılmaktadır. Her beceriksizliğin,
her cehaletin bedelini millet ödemektedir ve uzun bir süre IMF’nin ağzına
baktılar. Dedik ki bu ülkeyi tanıyan. Yıllardır tecrübesi olan, ülkeyi
krizlerden çıkarmış bir ekibin başı olarak söylüyoruz. Dikkat edin. 1999
aralık ayında bu program ortaya ilk çıktığında, dedik ki bakın bilinen
12 tane deneme vardır. Aslında bunların sayıları 14-15 de bulur. Ama sonuca
vardırılmış, IMF programının 12 tecrübesinden 10 tanesinde çok ciddi başarısızlık
olmuştur. Diğer ikisinin başarılı olduğu düşünülen diğer ikisinde çok ciddi
fakirleşme olmuş ve nispeten de ufak ülkelerdir. İsrail.
Dolayısıyla programda çok ciddi sıkıntı var. Bu programı 1994 krizinde
bir ulusal programımızı götürdüğümüz zaman hayır o olmasın da bu olsun
demişler bugün. Biz bunu kabul etmedik. Elimizin tersiyle ittik. Bütün
bunları anlattık. Tek tek söyledik. Ama hayır siz mi bileceksiniz, IMF
mi bilecek diyenler sonra dönüp bu programlar işe yaramıyor. IMF’de bu
işleri bilmezmiş ve de IMF çağdışıymış demişlerdir. Bu hem suçlu hem de
güçlü olmanın bir tezahürüdür. Madem öyleydi bu millet IMF’ye mi verdi
bu oyları. Size verdi. Orada oturan sizsiniz. Eğer yanlıştıysa yapmasaydınız.
Yok doğru idiyse doğru dürüst uygulasaydınız.
Şimdi madem ki IMF çağdışı imiş, madem ki bunu şimdi farkettik. Şimdi
ne yapacağız ? Millet ödesin bütün bunların hepsini. Biz ne yapalım biz
de IMF’nin memurunu değiştirelim. Dünya Bankası’nın bir bürokratını getirelim.
Pekiyi bu çöpe atılan milyarlarca doların hesabını kim verecek ? Kapanan
kepenklerin hesabını kim verecek? Yürüyen memurların hesabını kim verecek
? Milyarlarca doların kaybının hesabını kim verecek ? Çöken banka sisteminin
hesabını kim verecek ? Ekonominin beyni, merkezi çöküyor. Daha meseleyi
farkettiklerini dahi zannetmiyorum. İşin boyutlarının daha farkına varıldığını
dahi tespit etmiş değilim.
Değerli arkadaşlarım,
Bütün bunlardan sonra çıkıyor ve o hesabı verecek ? Merkez Bankası’nın
başkanı ve hazine müsteşarı. Daha ne var ? Yolsuzluk ekonomisi. Bir arkadaşımızın
ifadesine göre hırsızlık ekonomisi. O kime yüklenecek ? Eh onu da Merkez
Bankası'na yükleyin. Aslında Ecevit haklıdır. Çorbada tuzu yok ki siyasi
sorumluluğu olsun. Bir kurtarıcı oldu. Hükümet de bir kurtarıcı arıyor
aslında. Bütün bunlara birileri gelecek sihirli deneğini vuruverecek ve
Sayın Ecevit bir sabah uyanacak bakacak ki her şey güllük gülistanlık olmuş.
Beklenen bu. Aslında böyle bir yola girmekle Türkiye son iki yıldır hatta
daha uzun bir süredir bürokratik hükümetlerle, teknokrat hükümetlerle idare
edildiğini sadece tescil etmiyor. Aynı zamanda bir başka kurtarıcıya kendilerini
emanet ederek Sayın Ecevit, Sayın Bahçeli ve Sayın Yılmaz bir başka şeyi
tescil ediyor. Diyorlar ki, biz bu işi bilmiyoruz. Biz bu işi beceremedik.
Daha vahim olanı bundan sonra da becereceğimize dair en ufak bir özgüvenimiz
yok. Onun için birilerini bulmaya çalışıyoruz. O bulduğumuz birisi çökerse
eğer başka birilerini bulmaya çalışıyoruz. Bu söyledikleri şey açıkça budur.
Ancak bu sadece cehaletin, beceriksizliğin tescili değildir. Bu aynı zamanda
demokrasiyi çökerttiklerinin tescilidir. Çünkü eğer siyasi partiler demokrasinin
vazgeçilmez unsurları ise burada çökertilen demokrasidir. Yerine getirilen
sandıksız demokrasidir.
Madem millet kendini şu veya bu bürokrata emanet edecekti, IMF’den Dünya
Bankası'ndan. O zaman sizin işiniz ne orada ? O koltukta siz ne yapıyorsunuz
? Ama görülüyor ki halen yapılan siyasi tahribatın ve demokratik sisteme
verilen zararın farkında oldukları bir ortam doğmamış. Nereden anlıyoruz
? Çünkü bir başbakan yardımcısı çıkıyor diyor ki evet biz Dünya Bankası'ndan
birilerine bu işi emanet ediyoruz, ihale ediyoruz. Bu bizim için bir fedakarlıktır.
Bakın şimdi belki seçilmiş olmasına rağmen cumhuriyet tarihimizde atanmışlığı
içine sindirebilen ve koltuk uğruna demokrasiden vazgeçebilen yegane başbakan
bunu anlamayabilir, ama bu demokrasiden tavizdir. Demokrasiden fedakarlık
olmaz. Demokrasi dışında da hiçbir çıkar tanımı olamaz.
İkinci demokrasi programında yıllardır bunu en önemli ilkemiz olarak
ortaya koyduk ve diğer başbakan yardımcısı çıkıyor diyor ki, evet bu işin
siyasi sorumluluğu bizde. Bugün okuyoruz. Eğer bu olumlu bir tespit olacaksa,
onurlu bir davranış olacaksa, bunu mutlaka bir başka yaptırımla, bir başka
aksiyonla tamamlanması lazım. Nedir o ? Çıkacaksınız ‘sorumluluk’ benim
diyeceksiniz, çünkü sizde onun gereğini yapıp istifa edeceksiniz. Aksi
halde demokratik olması da mümkün değil.
Şimdi görüyoruz aslında böyle bir iktidar anlayışı komedi filmlerine
bile fazla gelir. Bir başbakan düşünün ki her sözü, her kaprisi finans
krizi içindeki ülkeye milyarlarca dolar kaybettiriyor. Ama o gönül rahatlığı
içinde koltukta oturmaya devam ediyor. Neden çünkü eğer ayrılırsa millete
ve tarihe bunun hesabını veremezmiş. Bizzat kotasyon Sayın Başbakan’ın
ağzından. Eğer tarih ve millet önünde hesap verecekseniz Sayın Ecevit,
ilk önce tahrip ettiğiniz demokrasinin, siyasi sistemin hesabını verin.
Eğer tarih önünde hesap verecekseniz ilk önce o borç diye aldığınız yeni
11 milyar doların hesabını verin. Çünkü 18 ay sonra o borcu millet ödeyecek,
ama o borcun gittiği yerler içi boşaltılmış bankalar dahil olmak üzere
alınan dış kredilerin garantisine gitmektedir. Eğer hesap verecekseniz
Sayın Ecevit kapanan kepenklerin, yürüyen polisin, yeniden hortlayan terörün
tarih önünde hesabını verin. Af çıkardınız, boşalttınız hapishaneleri.
Onların yerine SSK primlerini ödeyemediği için kovulan vatandaşların acısının
hesabını verin. Çiftçinin hesabını verin. Açlık sınırının altına indirdiğiniz
vatandaşlarımızın bozulan gelir dağılımının hesabını verin. Analar var.
Çocuklarını evlatlık olarak vermeye başlamışlar. Sayılarını yazıyor. Gazeteler
yazıyor. Babalar var, çocuklarının okul masraflarını ödeyemiyor diye intihar
ediyor. Bunların hesabını verin tarih önünde.
Eğer giderse bunalım olurmuş. Onun için gitmiyormuş. Bizzat Sayın Başbakan’ın
kendi ifadeleri. Tarih tescil ettirmiştir ki sizin her iktidarınız bir
bunalım vakasıdır. Türkiye bunalımdan çıksın mı istiyorsunuz, yapacağınız
şey gayet açıktır. Demokrasinin kuralları da gayet açıktır. Tarih önünde
milletten özür dileyin ve çekilin sayın başbakan. Demokrasinin gereği budur.
Yapamayan gider, yapabilen gelir.
Ama hangi yapabilen gelir ? Milletin önüne çıkıp, milletin iradesiyle
ve millet tarafından seçilerek gelen gelir ve o yeni bir başlangıç yapar.
Bunun başka yolu yoktur. Başkası olursa ne olur ? Başkası olursa, sandıksız
bir demokrasi olur. Millet ve Meclis birbirinden kopar. Millet, o Meclis’e
"benim meclisim" demez, diyemez. Nitekim, bugün de olan odur.
Şimdi geliyorum, bu bunalımın bu ağır siyasi bunalımın ekonomide baş
gösteren sentomlarına. Tekrar ediyorum, bunalımın özü, temeli siyasidir.
Bu siyasi bunalım o kadar derindir ki, her alanda krize yol açmaktadır.
Şimdi belki hiçbir ekip bütün tespitlerinde tarih önünde bu kadar haklı
çıkmamıştır. Yıl 1999 aralık ayı Meclis konuşmam. İnternette mevcut. Açıkça
ifade ediyoruz. Bu programın içine Türkiye’yi sokarsanız 18 ay sonra gelecekleri
şimdiden söylüyoruz. Gelecek olan bir devalüasyondur ve sonra tekrar dalga
dalga gelecek enflasyondur. 18 ay önce söylüyoruz. Yani aralık ayında,
tam 18 ay değil, ondan biraz az. Yani ilk program ortaya açıldığında ve
rakamları veriyoruz. Diyoruz ki, 2.8 milyar dolar diyorsunuz dış açığa.
Bu 10 milyar dolar. 9.7 milyar dolar olarak kapanıyor. 2.8 diyorlar, 10
diyoruz. 9.7. Ancak bütün dış dünya aslında bunun 10 milyar doların üzerinde
olduğunu konuşuyor. Finans çevreleri konuşuyor. Neden ? Hata ve noksanlarda
çok farklı oynamalardan bahsediliyor. Bunu bir kenara bırakıyorum. Ona
rağmen 9.7. 10 milyar dolar demektir. Ne zaman söylüyoruz ? Aralık ayında.
1999 ve diyorlar ki, 14 milyar dolar ticaret açığı olur. Olmaz diyoruz.
24 – 25 olur diyoruz. 27 oluyor. 27 milyar dolar kapanıyor. Diyoruz ki,
bununla siz yabancı sermayeyi getiremezsiniz. Çünkü bu açılan açıklardan
sonra kaçar bu yabancı sermaye. Başka ülkelerde de öyle oldu. Nitekim aynen
oldu. Diyoruz ki, banka kesimini çökertirsiniz. Açın okuyun. Meclis konuşmaları,
grup konuşmaları. Diyoruz ki, fakirleştirirsiniz ülkeyi ve sonunda devalüasyon
olur ve enflasyon dalgaları gelir. Kriz ardına kriz gelir, sürdüremezsiniz.
Bu enflasyonun düşüşünü sürdüremezsiniz. Bunlar geçicidir ve netice itibariyle
her yerde krizin patlama nedeni bir ufak siyasi etken. Tüm dünyanın diğer
ülkelerinde de öyle.
Şimdi nihayet o gün 1999 aralıkında cehaletin alaycı yüzleri dün baktım,
önlerine bakıyorlardı. “siz mi bilirsiniz, IMF mi bilir ?” Diyenler, dün
söyleyecek lafları olmayan mahcup yüzlerdir. Ancak bunun bedelini çok ağır
ödedi Türkiye. Türkiye’deki bütün işçiler ödedi. Türkiye’nin 4,5 milyon
işçisi var. Bunların aileleriyle birlikte 20 milyon işçi eder. Çiftçi yüzde
40’dır. Bunlar ödedi. Memurlar ödedi. Bu ülkenin 2.2 milyon memuru ödedi.
Aileleriyle birlikte bunlar 10 milyon eder. Bunlar ödedi. Gençliğimiz ödedi.
İşsizlikle ödedi, tahribatla ödedi. Daha neyin ne olacağını bilmeyen bir
hükümetle karşı karşıyayız.
Bir kriz çıktı kasımda. 15 gün uyanıyorlar, sonra tekrar uykuya yatıyorlar
ikinci bir kriz çıkana kadar. İkinci bir kriz çıktı. Haftalar geçti. Bu
krizde anında hemen hareket etmeniz lazım. Haftalar geçti, daha program
bekliyoruz ve Türkiye’yi hiç tanımayan birileri gelecek bir program yapacak.
Endişem odur ki ve bunu çok üzülerek, ancak samimi duygularla ifade ediyorum.
Çıkacak program sadece bir bütçe revizyonundan ibaret olmasın inşallah.
Çünkü eylül-ekim’de Türkiye’nin bütçe hazırlıkları için yapılan revizyonun
aynısı yapılırken, bir program çıkıyormuşcasına bir hava gündeme getirilebilmektedir
ve endişem odur ki, bugün 11 milyar dolar borçtadır. 18 ay sonra ödeyecek.
Bunun birkaç ayı geçti. 15 ay sonra, 14 ay sonra Türkiye’nin önünde. Bu
para gitti, Türkiye’nin bankalarının içi boşaltılmış dahil olmak üzere
Türkiye’ye getirip bu sıcak paranın yüksek faizden kullanmak için aldıkları
dış kredilerin garantilerine gidiyor. Bunun için verilir bu para. Bundan
memura bir şey yok, bundan çiftçiye bir şey yok. Bundan işçiye bir şey
yok, bundan emekliye, açlık sınırının altında hiçbir şey yok. Pekiyi ekonomi
için bir şey var mı ? Bu da yok. Çünkü hedef Türkiye’yi daha küçülteceğiz.
Hedef bu konacak ortaya. Ülke daha fakirleşecek. Ama o fakirleşen millet
o borcu da ödeyecek.
Şimdi endişem o ki, Türkiye dış kaynak bulamadan bunun içinden çıkamaz,
ama gelinen noktada o gidecek dış kaynak da buralara gelecek. Ama o borcu
da millet ödeyecek. Yani gelen her dış kaynak da aslında bu millet için
ayrı bir yüktür ve bugün maalesef insanlarımız şaşkın. O kadar kötü durumda
ki, çiftçi gübre bulamıyor. 150 bin lira olmuş kilosu, vermeye hazır. Yüzde
60-70 zamlar. Ama bulamıyor. 15 gün içinde buldu, buldu, bulmadı gübre
kullanmayacak, bitti. Bunu dinleyecek kulak yok. Gidip konuşacakları hiç
kimse yok. Böyle bir ortamda ulusal program, nasıl bir ulusal programsa
bu ? Çünkü gelip bu defa da IMF ve IMF’nin ekibi gidiyor, Dünya Bankası’nın
ekibi geliyor beraberce çalışıyorlar. Biz bunların hiçbirine karşı değiliz.
Ne IMF, ne Dünya Bankası’na. Ama biz bu milletin kendi öz güveniyle bunu
yapmasını istiyoruz. Kendi ekibiyle, bilenle, seçilenle ve ulusal programın
temel direğinin ne olduğu ortaya çıkıyor. Temel direği nedir ? Zam.
Bakın size bu ikinci kriz öncesinden itibaren başlayarak zamları bir
okuyayım. Vahim olmanın ötesinde vahşet derecesinde. Böyle bir şeyi hiçbir
ülke kolay kolay yaşamamıştır. Cumhuriyet tarihinde de bizim yaşadığımız
dönemi ben bilmiyorum.
Bakın, başlıyoruz. Tarihleri tek tek, gün gün var ama bunu gruplandırarak
söyleyeceğim. Çünkü çok uzun. 18-24 Aralık’ta kriz öncesinden başlıyorum.
Telefon konuşmaları ücretine yüzde 14.5 zam. Sonra döviz ve nakit ücretlerine
yüzde 25 zam. Arkasında elektrik ücretlerine yüzde 21 zam, arkasından elektrik
ücretleri tarifesine yüzde 8 zam, arkasından bunlar 18 ile 24 aralık arası
olanlar. Linyit kömürüne ortalama yüzde 10 zam, arkasından eti alüminyum
yüzde 7.7 zam. Ocak’a geliyoruz. 1 ile 7 ocak arasında elektrik fiyatlarına
zam, taşkömür ürünlerine tekrar zam, akaryakıt ürünlerine tekrar zam, otoyol
geçiş ücretlerine yüzde 25 zam, boğaz geçişine yüzde 50 zam. Geliyoruz
15 ile 21 ocak arasına. Alüminyuma bir zam 6.6 daha, telefon kontür ücreti
ve ayrıca bütün telefon ücretlerine yüzde 2.2, 3.6, telefon bantlarına
yüzde 3 zam. Derken elektrik ücretlerine akaryakıta tekrar zam. Uçak iç
hat biletlerine yüzde 10 zam, tekrar demir ve çelik ürünlerine zam.
Arkasından 25 Şubat’a geliyoruz. Krizden sonra. Tekel sigaraya yüzde 10
zam, akaryakıt ürünlerine bir yüzde 10 zam daha. Tüpgaz ürünlerine yüzde
13.4 zam, telefon konuşma ücretlerine tekrar zam yüzde 19.8. Şekere zam
yüzde 10, alüminyum ücretlerine yüzde 52.5 zam. Taşkömür ürünlerine tekrar
zam, akaryakıt ürünlerine tekrar zam. Taşkömür ürünlerine yüzde 12 tekrar
zam, demir – çelik ürünlerine yüzde 19.9 tekrar zam. Derken, bugün motorine
zam ve kalorifer yakıtına yüzde 9.8 zam.
Şimdi böyle bir şeyi Türkiye nasıl kaldıracak ? Vergiler ayrıca, her
alanda vergi ve deprem vergilerini artırma, KDV’yi artırma her alanda.
Bu meseleden zam silsilesi olarak ulusal program bu. Ulusal programın görünürdeki
görüntüsü Türkiye biraz daha dış borç alacak. Pekiyi ne olacak bu dış borçlar
? Dış borçta ne olacak ? Türkiye 25 milyar dolar sadece son krizin bankalar
sistemine faturası. Dedik ki, bakın bu yapılacakları geciktirirseniz maliyet
büyür. Neden ? O dövizi tutmak için söylemedim mi burada defalarca
? Yüksek faiz ödüyorsunuz. Bu çok yüksek faizler bütçeyi büsbütün açacak.
Reel kesimi büsbütün düşürecek. Ama devalüasyon yine gelecek. Sadece onu
geciktirmenin maliyeti Türkiye’yi büsbütün çökertir. Cumhurbaşkanı’na kadar
çıktım. Sayın Cumhurbaşkanı’na ifade ettim. Dedim ki, bakın Türkiye’de
devalüasyon geliyor. Kaçınılmaz. Ancak bunu geciktirmenin tek yolu var.
40 katır mı, 40 satır mı ? Yüksek faizlere girilirse bu geciktirilir. Ama
tahribat daha büyük olur. "Sayın Cumhurbaşkanı el koyun meseleye" dedim.
Çünkü tahribat o kadar büyük olacak ki, Türkiye’de ondan sonra bu meseleyi
düzeltmek de mümkün olmayacak. Devalüasyon kötü. Kötü tabii. Ama mecbur
ettiniz. Bu programın sonunda gelecek nokta bu.
Bir de bunu geciktirmek için Türkiye’yi ayrıca tahrip ettiniz. 20 Mart’ta
2.8 katrilyon borçlanacak Türkiye. Nereden borçlanacak ? Kamu açıkları,
kamu bankalarının açıklarının 25 milyar lira ile 30 milyar arasında oynadığını
görüyoruz. Rakamlar yok. 50 milyar dolarlık sadece fondaki mevduatların,
Türkiye’de Türk tasarrufçuların mevduatlarının garantisi. Bunların tasfiye
edilmesi gündemde. 35 katrilyon Türkiye’nin iç borç bulması lazım. Nereden
bulacak ? 7 milyar dolar dış borç ödeme servisi. Sadece 1 milyarın altında
bir şey bulunabildi bugüne kadar. Nereden bulacak Türkiye ? Program var
mı ? Yok. Devalüasyon oranı nedir belli değil. 950, bir milyona yaklaşıyor.
Yüzde 40 devalüasyon demek. Bu belli değil. Enflasyonu düşüreceklerdi,
şimdi enflasyon hedefinden dahi vazgeçiliyor. Yani ifade dahi edilmeyecek
enflasyon. Enflasyonu düşüreceğiz diye gelmedi mi ? 20 Mart’ta Türkiye’de
iç borçlanma ertelemesi oldu. Program yok. Açıklanmıyor. Birisi Türkiye’yi
öğrenecek ne kadar iyi olursa olsun, 25 yılımızı biz akademik yaşama verdik.
Yurt içinde, yurtdışında 10 yıl. Bu ülkenin kriz dönemleri dahil her meselesiyle
meşgul olduk. Ancak Türkiye’ye bütün bunları yapabilir bir konuma geldiğimizi
düşünüyoruz. Ancak bu kadar büyük bir kapsamlı meseleden çıkabilmek için.
Birisi gelecek 20 yıldır Türkiye ile ilgisi yok. Öğrenecek hepsini. Cottarelli
de daha az bir iktisatçı değildi ki. O da gayet iyi bir iktisatçıydı.
Mesele Türkiye’yi tanımak, tümüyle tanımak, sistemi tanımak. Bununla
haşır neşir olmuş olmak. Krizlerden çıkarmış olmak, devleti tanımak.
Bunların hepsini öğrenecek, öğrenemediği için de gecikiyor devamlı program.
Bu programı açıklayın, bir an önce açıklayın. Tahribatı büyütüyorsunuz.
Çok büyütüyorsunuz. Bu program anında açıklanır. Kriz ne zaman ? Şubat
mı ? Ertesi gün, bilemediniz 3 gün sonra. Günler geçmez, haftalar geçmez.
Haftalar geçiyor, bayramlar geçiyor bekleyin. Bekleyelim, pekiyi ne çıkacak
? Revizyonu yapın demedik mi ? Şu revizyonu yapın. Bunlar sürdürülemez.
Çıka çıka endişe ederim ki, bir bütçe revizyonu çıkacak.
Şimdi bütün bunlardan sonra gelinen noktada yine üzülerek görüyoruz
ki millet yeniden aldatılmaya çalışılıyor. Yani millete yeniden pembe tablolar.
O geldi sihirli değneğini vurdu, bu yaptı vesaire ve zaman zaman 5 Nisan
kararları tartışılıyor. Bakın işte ulusal program bu, ulusal program oydu.
Ne yaptık ? Bir kere çok büyük farklılığı var. Biz Sayın Ecevit gibi 5
yıldır iktidarda falan değildik. Bize bırakılan ekonominin çöktüğü, bize
onun bırakılan Sayın Yılmaz tarafından tescil edilerek bırakılmıştı. Nasıl
bırakılmıştı ? 18 aydan fazla zaman var. Meclis’te tek başına iktidar Sayın
Yılmaz. Meclis’in büyük çoğunluğu, yani sadece çoğunluğu değil, çoğunluğun
üstünde çok büyük bir rakam, emrinde. 1,5 yıldan fazla zamanı var. Sayın
Yılmaz dedi ki, "ekonomi çökmüştür, krizdedir. Ben bu işi 1,5 yılda falan
yapamam. Bu kadar vahimdir durum. Ben seçime gitmeye mecburum" dedi. Açıkladı.
Gitti, o çökerttiği ekonomiyi birkaç aylık başbakan iken bize kaldı. Biz
ondan önce Sayın Ecevit gibi 1997’de iktidara gelip 1998 krizini, 1999
krizini, 2000 krizini, 2001 krizini kriz ardı kriz yaratmadık. Geldik birkaç
aylık başbakandık. Bunun üzerine raporlar yazılmıştır, TÜSİAD açıklamaları
yapılmıştır. Aynı bugünkü gibiydi. Üstelik daha vahimdi. Döviz rezervi
3 milyar dolardı değerli arkadaşlarım. Bunun bir büyük çoğunluğu 3 ayda
ödenecekti. İç açık, dış açık büyümüştü. Enflasyon hiperenflasyona doğru
gitmekteydi. Yüzde 149 ve programı hazırladık, ulusal program odur. Hazırlamadan
önce IMF’ye, Dünya Bankası’na falan gitmedik. Hazırladık gittik. "biz bunu
yapacağız" dedik. Bize dediler ki, "bu olsun, ama asıl sizin yapmanız gereken
şimdi bu Sayın Ecevit hükümetinin uyguladığı program. Bunu yapın." Onu
yapmıyoruz dedik. Yapmayız dedik. 3 milyar dolarınız var, yüzde 3 milyar
dolarınız var ve bunun bir büyük çoğunluğunu 3 ay içinde ödeyeceksiniz
ve diyorlar ki, "sana bu parayı veririz, ama şimdi Ecevit’in uyguladığı
programı kullan." Hayır diyoruz.
Benim milletime biz bunu yapmayız. Bir dolar dış kaynak verilmiyordu.
Bir dolar dış borç yok ve 1994’te bunu uyguluyoruz., nisan ayında. Niye
o zamana kadar geciktirdin ? Çünkü ortağım Sayın İnönü. Sayın İnönü "ben
gideceğim, yapmam" diyor. Sayın Karayalçın geliyor, "mahalli seçimleri
bekleyelim" diyor. Mart’ta mahalli seçimler bitiyor, 5 Nisan’da açıklıyoruz.
Erteleyerek açıklıyoruz ve netice itibariyle 3 milyar döviz rezervi 17-18
milyar dolara çıkıyor 1,5 yılda. 18 milyar dış borç ödüyoruz. Yüzde 149
enflasyonu yüzde 65’e düşürüyoruz ve Türkiye yüzde 8 büyümeyle bir yıl
sonra OECD birincisi oluyor ve yetmiyor, Türkiye gümrük birliğine giriyor
ardından 95’te... Ona rağmen yüzde 8 büyüme devam ediyor.
Şimdi bunun karşısında gelelim Sayın Ecevit hükümetine. 1997’de iktidara
geliyorsunuz, yanınıza bir suskun ortak alıyorsunuz. 1998 krizine Türkiye’yi
götürüyorsunuz. O bitiyor, 1999’da milleti aldatıyorsunuz. Her şey çok
iyi, güllük gülistanlık, cumhuriyet tarihinin vergi reformları, bilmem
eğitim reformları millet beyni yıkanıyor. Bizimle ilgili büyük haksızlıklar,
inanılmaz haksızlıklar... Her birinin ne kadar haksızlık olduğu ortaya
bugün çıkıyor ve diyorsunuz ki, yolsuzluğu yoksulluğu bitireceğiz. Apo’nun
cezasını biz vereceğiz. Geliyorsunuz Apo’yu infaz edilemeyecek hale getiriyorsunuz.
İnfaz edilemeyecek hale getiriyorsunuz yargı kararları. O yetmiyor, yolsuzluğun
şampiyonluğuna götürüyorsunuz Türkiye’yi. O kadar ki, uluslararası kurullar
ayağa kalkıyor. Davos’ta kurumlar 35 ülke içinde Türkiye’yi dördüncü ilan
ediyoruz diyor. Yoksulluğun en kötüsünü Türkiye’ye getiriyorsunuz. İnsanlar
açlık sınırının altında ve ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda yüzde
90’nı Tübitak’ın son raporu. Bu hale getiriyorsunuz. Yalan üstüne yalanlarla
gelip bu iktidara el koyuyorsunuz ve geliyorsunuz, 2000 yılında bir kriz
kasımda, geliyorsunuz 2001’de bir kriz şubatta.
Millet iki tane şunun bunun idaresinde değil ki, bu milletin tümü rahatsız.
Çiftçisi rahatsız, işçisi rahatsız, memuru rahatsız, hepsi rahatsız, emeklisi
rahatsız. Siz bunların her birinin desteğini aldığınızı nasıl söyleyebilirsiniz
? Bugün bu hükümetin artık arkasında destek kalmamıştır. Dolayısıyla çözüm
nedir ? Çözüm, bunalımın çıktığı yerden başlayacağız. Bunalımın sebebi
siyasidir. Dolayısıyla çözümün de siyasi olması gereği vardır. Çıkar herkes
programını koyar 4 yıllık, 5 yıllık. Milletten onun üzerine destek ister
ve yeni bir başlangıç yapılır. Ancak o zaman o Meclis, milletin Meclis’i
olur. Bugünkü Meclis değil. Neden değildir ? Bir kere bir, millet kandırılmıştır.
İkincisi, millet Seçim Yasası’nda ve Siyasi Partiler Yasası’nda değişiklik
istiyor, bütün Türkiye istiyor, herkes konuşuyor. Çözüm siyasidir. Çünkü
bunalım siyasidir. Çözüm, bir Siyasi Partiler Yasası değiştirilecek, Seçim
Yasası değiştirilecek. Hiç olmazsa bir tercih sistemi getirilecek ve millet
"bu benim milletvekilim" diyecek. Meclis ile millet bütünleştirilecek.
Ondan sonra hemen bir sandık olacak ve Türkiye seçimlere gidecek.
Değerli arkadaşlarım,
Milletimiz son derece rahatsızdır. Demokrasi sadece sandık da değildir.
Sandıktan sandığa giden yoldan milletin meselelere el koymasıdır. Reaksiyon,
tepki koymasıdır aynı zamanda. Milletimiz yalnızdır. Önümüzdeki günlerde
Temsilciler Meclisi’ni toplayacağız ve milletin hakkını aramak için yollara
düşmenin startını vereceğiz. sonra çarıkları giyeceğiz, ülkenin her
bir köşesini meydan meydan dolaşacağız. Ne zamana kadar ? Ta ki o sandığı
getirene kadar. Bugüne kadar sustuk. Bugüne kadar bu ülkenin ari menfaatleri
adına bekledik. Ancak bugün ülkenin yüksek menfaatleri bu hükümetin mutlaka
ve en kısa zamanda gitmesini gerektirmektedir. Onun için bugün ertelediğimiz
gensoruyu veriyoruz. Arkasından Temsilciler Meclisimizi topluyoruz ve onun
arkasından da meydanlara dökülüyoruz. Milletle Meclis’i yeniden birleştirerek
ve yeni bir başlangıç Türkiye için yapılana kadar o sandığı getirene kadar
da Meclis ile millet arasındaki köprü olabilmek için köy köy, ilçe ilçe,
meydan meydan dolaşıyoruz. Hepimizin Allah yardımcısı olsun. Milletimizin
Allah yardımcısı olsun. Millet için çırpınanların Allah yardımcısı olsun.
Hepinize saygılarımı sunuyorum.
|