Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI AÇIKLAMASI (13.11.2001)
YILMAZ'IN AÇIKLAMALARI (13.11.2001)
ECEVİT'İN GRUP KONUŞMASI (15.11.2001)
BAHÇELİ'NİN AÇIKLAMASI (15.11.2001)
AB ANA SAYFA
AFGANİSTAN OPERASYONU (7.10.2001)

ÇİLLER'İN GRUP KONUŞMASI...
14 Kasım 2001
DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, partisinin TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, AB İlerleme Raporu ve Kıbrıs ile Afganistan'daki gelişmeler ve ekonomik kriz  konularında açıklamalarda bulundu.
 
"Türkiye'de yaşanan ekonomik çöküş, kabul edilebilir bir ekonomik kriz sınırını çoktan aşmıştır. Devleti ve devlet hayatını çökertmeye başlamıştır. Türkiye'nin stratejik vizyonunu çökertmeye başlamıştır. Dolayısıyla bu sadece salt ekonomik kriz olarak görülemez. Bu artık bir devlet krizi olma aşamasına gelmiştir." 

"Halkın yaptığı bütün fedakarlıklara rağmen ve dışarıdan inanılmaz ölçülerde borç alınmasına rağmen ve bugün Türkiye'nin IMF'den en fazla borçlanan ülke haline gelmiş olmasına rağmen çöküş üstelik de daha hızlı olarak devam etmektedir." 

"Yılmaz-Ecevit ikilisinin ve bu ikilinin her yaptığına sessizce baş eğen Sayın Bahçeli'nin, Türk milletinin ve Türk tarihinin önüne koydukları fatura Kıbrıs olmuştur. Yarım asırlık siyasi hayatına akılda kalan tek icraatı Kıbrıs Barış Harekatı olan Sayın Ecevit, yarattığı yönetim boşluğu nedeniyle Kıbrıs'ı altın tepsi içinde Rumlar'a sunmak üzeredir."

"Meselenin bu noktaya geleceği, yıllar öncesinden belliyken, yıllardır Türk dış politikasına Selanik'te sirtaki oynatan Sayın Cem, şimdi Türkiye'nin ağır bedeller ödemeyi göze alması gerektiğini söylüyor. Düşünün, bedel ödetmekten söz edebilen bir Türkiye gitmiş, bedel ödemekten söz eden bir Türkiye gelmiştir. Bunun Türkçesi şudur; "üstüme gelmeyin. Ben intihar ederim."

"Bırakalım Afganistan'ı kim ne yaparsa yapsın demek Afganistan'a da, Afgan halkına da yapılacak bir yardım değildir. Türk - Afgan dostluğuna hatta bir ihanet anlamına gelebilecek bir duruştur. Bu ülkeyi Taliban rejiminden kurtarmak, Afgan halkına yapılacak başlı başına bir hizmettir."

"Türkiye'nin kurtuluşu, bu hükümetten kurtuluşu ile başlayacaktır."

"Gelinen noktada tekrar ediyorum, Türkiye ne Kıbrıs'tan vazgeçmeli ne de AB vizyonundan. Bir büyük Türkiye her ikisini de birlikte yapmalı." 
 

DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma:
(14 Kasım 2001)

DYP'nin çok değerli milletvekilleri, değerli dava arkadaşlarım, değerli genç DYP'liler, Türkiye'nin her bir tarafından buraya akmış olan kadın kollarımızın, gençlik kollarımızın değerli demokratları hepinizi sevgiyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

DYP'nin iktidara yürüyüşündeki bu genç, dinamik, kararlı, demokrat gençlerimizin ayak sesleri bütün Türkiye'yi merkez sağın şahlanışına ve bu adresin DYP olduğuna dair en ufak bir tereddüt bırakmayacak bir inanç seline, bir şahlanışa doğru sürüklemektedir. Kutluyorum.

Bugün aynı zamanda bir büyük sevinci ve şuuru paylaşıyoruz. Bütün nehirlerin denize aktığı ve merkez sağ misyonunun liberal, demokrat, aynı zamanda milli ve manevi değerlerin gerçek temsilcisi bu büyük davanın, büyük tarihinin uzantısı olan bir son gelişmenin Meclis'te tavanda yaşanırken, halk arasında da tabanda yaşandığına tanık oluyoruz. Ne zaman bu dava şahlansa Türkiye rahat etmiştir. Ne zaman bu büyük davada zaaf olsa, zafiyete neden olacak güçler galip olsalar daima Türkiye'de de sıkıntı olmuştur.

Bugün merkez sağın tavanda köşe taşlarından biri olarak Meclis'te görüp takdir ettiğimiz Süha Tanık arkadaşımızı aramızda görmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Kendisine "aramıza hoş geldiniz" diyoruz. DP'den DYP'ye gelen bu büyük dava zaman zaman önü kesilmiş ve bu akarsular zaman zaman ayrılarak akmışlardır. Bu akarsulardan özellikle Özal misyonunun köşe taşlarını ve ağır toplarını aramızda görmenin anlamı şudur; bugün merkez sağ güçleniyor ve bunun tek adresi olarak kırat ve DYP meseleye el koyuyor. Bu misyondan şu veya bu nedenle, bu büyük davadan, bu büyük çınardan şu veya bu nedenle ayrı düşmüş olan bütün arkadaşlarımızı yine kucaklayarak onları da bu güçlenen davaya ancak tabandan coşarak gelen bu büyük davaya bir kez daha davet ediyoruz ve genciyle, tecrübesiyle siyasetin vizyonla tecrübeyi birleştirme sanatı olduğu bilinciyle bir yandan genç nesillerdeki bu tarih bilincini ayağa kaldırırken, diğer yandan yine bu büyük davanın büyük vizyonunu gerek tecrübeli gerek genç arkadaşlarımızla bütünleştirirken, Türkiye'ye sadece umut vaat etmiyoruz. Yeniden bir büyük Türkiye'yi, yeniden büyüyen, yeniden onurlu ve yeni bir binyılın yıldız ülkesini vaat ediyoruz. Bu nedenle, bugün aramızda bulunan Süha Tanık'ı bir kez daha kutluyorum ve bu büyük davanın daha nice önemli aşamaları başarıyla geçerek milletin meselelerine el koymaya ve iktidar yürüyüşünde ona güç veren, bugün aramızda bulunan bütün dava arkadaşlarıma, kadınlarımızla gençlerimize bir kez daha hoş geldiniz diyorum.

Değerli arkadaşlarım,

Bugün önemli bir meseleye işaret etmekle başlayacağım. Bu aslında özellikle yeni bir binyılın gerçeği olarak ve bilimsel bir açılımı olarak karşımıza zaman zaman ülkemizde bu şuurun tazelenmesinden, yenilenmesinde yarar görüyorum.

Klasik devlet düşüncesinde ekonomi yönetimi, devlet yönetiminin bir alt ilintisi olarak görülür. Türkiye'deki halen de yaygın görüş bu. Oysa yeni bir dünyanın yapılanmasında, yeni devlet anlayışında ekonomi yönetimi, devlet etmenin ta kendisi olarak yorumlanmaya başlanmıştır. Modern teoride siyaset bile bütçe üzerinden yürütülen bir faaliyet olarak ifade edilmektedir. Nitekim, Sayın Bush son terör mücadelesini dünya gündemine getirdiği gün, bunu ilk önce bir bütçeyle dünya kamuoyuna sunma ihtiyacını hissetmiş ve 23 ay süreceği ifade edilen terör mücadelesinin o yöredeki kapsamı altında 24 aylık bir bütçenin hazırlığının olduğu çeşitli yetkililer tarafından da açıkça ifade edilmiştir.

Şayet ekonomi yönetiminde başarısızsanız insan ve yaşam kalitesini koruyamazsınız, asayişi koruyamazsınız, standartlarınızı koruyamazsınız. Şayet iyi bir ekonomi yönetiminiz yoksa, iyi bir diplomasiniz de olmaz. Ekonominiz kötüye gidiyorsa, caydırıcılığınız azalır, neticede güvenliğinizi sağlamakta sıkıntılar olur. Eğitimden sağlığa, adaletten güvenliğe, bayındırlıktan dış politikaya kadar her devlet faaliyetinin yeterli bir ekonomik altyapıya ihtiyacı vardır. Altyapının sürdürülebilmesi için de her devlet faaliyetinin aynı zamanda ekonomik bir vizyonu içermesi de gerekir. Dünyanın, yeni dünyanın gerçeği budur.

Ülkesini ekonomik iflasa sürüklemiş bir başbakan, bazı çevrelerce hala "iyi devlet adamı" sayılabiliyorsa, bunu ayrı bir gözlükle okumak ve o gözlükle anlamak gerekir. Geçenlerde bu kürsüden ifade ettim. Bir kere daha tekrarlıyorum. Türkiye'de yaşanan ekonomik çöküş, kabul edilebilir bir ekonomik kriz sınırını çoktan aşmıştır. Devleti ve devlet hayatını çökertmeye başlamıştır. Türkiye'nin stratejik vizyonunu çökertmeye başlamıştır. Dolayısıyla bu sadece salt ekonomik kriz olarak görülemez. Bu artık bir devlet krizi olma aşamasına gelmiştir.

Tehdit altında olan sadece vatandaşın cebindeki para veya hatta sofrasındaki ekmek de değildir. O eşik çoktan aşıldı. Tehdit altında olan doğrudan doğruya bu ülkenin vizyonu, büyük devlet anlayışı, hatta devlet olma sanatı hali olunarak ortaya çıkmaktadır. Tehdit altında olan devletin varlığıdır. Çünkü çöküş önlenemiyor. Çünkü küçülme önlenemiyor.

Düzceli bir esnaf, "10 tane Düzce depremi bile bu kriz kadar tahrip edici olamazdı" diyorsa, yaşanan süreci anlatmak için bundan daha veciz bir sözcük aramayın.

Kasım krizinin üzerinden bir yıl daha geçti. 1998 krizinin üzerinden 4 yıl geçti. Ancak bu son krizden bir yıl içerisinde geçen bir sürede halkın yaptığı büyük fedakarlıklara rağmen, hatta 4 yıldır halkın yaptığı bütün fedakarlıklara rağmen ve dışarıdan inanılmaz ölçülerde borç alınmasına rağmen ve bu borçların devam etmesine rağmen ve bugün Türkiye'nin IMF'den en fazla borçlanan ülke haline gelmiş olmasına rağmen çöküş üstelik de daha hızlı olarak devam etmektedir.

Türkiye'nin borçlanma ihtiyacı azalacağı yerde artarak devam ediyor ve bu borç bulunmasını Türkiye "aman Allahım ilaç gibi geldi" diyerek karşılayabiliyor. Düşünün ki 9 milyar dolarlık bir imkan belki Dünya Bankası'nın sağlayacağı projelerle bunun 12 - 13 milyar dolara çıkabileceği bir imkan karşısında bugün Türkiye'nin bütün bunu 31 milyar doları almış olan banka kesimi daha geçenlerde aldığımız brifingde gördüğümüz gibi gerçek bir çöküntüyü durduramamış, düşünün ki alınan bütün borçlar banka kesiminin yapılanması için gitmiş, ama oradaki sosyalizasyon ve oradaki dolarizasyon devam etmiş. Karlılık düşmüş, ayakta duramayan bankalar giderek artan batık krediler karşısında değerleri sıfırlanan bir ortamda yabancılara satılmak için uğraşan bir banka kesimini Türkiye'nin gündemine getirmiş. Türk lirası olan mevduatlar azınlıkta kalmış. Dolar üzerinden olan mevduatlar toplam mevduatların yüzde 56'na çıkmış. Kamu kesiminin ağırlığı giderek artmış. Yani giderek liberal değil, giderek sosyal devlet anlamını da aşan sosyalizasyon dediğimiz bir olgu, dolarizasyonla başbaşa bütün banka kesimine el koymuş.

Batık krediler, her gün daha fazlalaşmış ve bu banka kesiminden üretime giden en ufak bir proje, en ufak bir destek bugüne kadar çıkmamış. Bugün gelecekten de çıkması mümkün değil. Çünkü unutmamak lazım ki, Türkiye'nin önümüzdeki yıl içerisinde ödemesi gerekli olan miktar 26 milyar dolardır. Bunun 16 milyar doları kamudadır ve bu 16 milyar karşısında alacağı 9 milyar dolar eğer öyleyse bu ödeyeceklerini karşılamadığı gibi özel kesimin de ödeme durumunda olduğu 10 milyar doları da karşılayamayacak ve Türkiye'nin dönmeyen üretim çarkları için ve yeniden dönmesini beklediğimiz işte tarımdaki üretim, KOBİ'lerdeki üretim, ihracat için kaynak ve bütün kesimler için kaynakta bundan hiçbir biçimde aktarılabilecek bir noktayı halen Türkiye dünyanın en fazla borçlu, IMF'ye borçlu ülkesi olarak yakalayamamıştır.

Bütün bunlar içinde Türkiye kriz yönetimi olan bir ülke değildir. Bütün milli varlığıyla krize teslim olmuş bir yönetimi aksettirmektedir. Krizin peşinden sürüklenen bir konuma gelmiştir. Kim gelmiştir ? Bu yönetim gelmiştir. Bu süreçte hiçbir yapı, hiçbir kurum, hiçbir statü, hiçbir sosyal siyasi değer ayakta kalamaz. En başta dış politikamız sürüklendi. Bundan 4 yıl önce yeni ekonomi yönetiminde ciddi bir inisiyatif boşluğunun ilk başladığı aylarda "Türkiye'yi her türlü diplomatik saldırıya açık hale getiriyorsunuz" dediğimiz zaman kimse ekonomi yönetimiyle dış politika arasındaki doğrudan ilişkiyi görmek istememişti. Ama işte görüyorsunuz ki, Yılmaz - Ecevit ikilisinin ve bu ikilinin her yaptığına sessizce baş eğen Sayın Bahçeli'nin, Türk milletinin ve Türk tarihinin önüne koydukları fatura Kıbrıs olmuştur.

Dün açıklanan AB İlerleme Raporu, bu konudaki işaretleri vermenin ötesinde artık çerçeveyi ve resmi ortaya koymuştur. Burada binlerce Kıbrıs Türkü'nün canı pahasına, Mehmetçiklerin kanı pahasına oluşturulan siyasi statü bugün ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Yarım asırlık siyasi hayatına akılda kalan tek icraatı Kıbrıs Barış Harekatı olan Sayın Ecevit, yarattığı yönetim boşluğu nedeniyle Kıbrıs'ı altın tepsi içinde Rumlar'a sunmak üzeredir. Bu bir diplomatik skandaldır. Yaşanmış tarih, sizin tezinizi doğrulayacak, fiili durum sizin tezinizi doğrulayacak, uluslararası anlaşmalar sizin tezinizi doğrulayacak, Zürih ve Londra anlaşmaları oralarda açık bir biçimde duracak, ama yine de siz Kıbrıs'ı kaybetme yolunda adım adım, hızla ilerleyeceksiniz. Nerede yapacaksınız bunu ? Masa başında. Öyle görülüyor ki, Sayın Dışişleri Bakanı'nın Yunan muhabbeti, Türk dış politikasının belkemiğini yok etmekten başka bir işe yaramamıştır.

Meselenin bu noktaya geleceği, yıllar öncesinden belliyken, yıllardır Türk dış politikasına Selanik'te sirtaki oynatan Sayın Cem, şimdi Türkiye'nin ağır bedeller ödemeyi göze alması gerektiğini söylüyor. Düşünün, bedel ödetmekten söz edebilen bir Türkiye gitmiş, bedel ödemekten söz eden bir Türkiye gelmiştir. Bunun Türkçesi şudur; "üstüme gelmeyin. Ben intihar ederim." Bu eşi benzeri görülmemiş caydırıcılığın bizim iktidarımızın hastalıklı idrakiyle uyuşan bir tarafı mutlaka olabilir. Ama dış politikanın kaya gibi sert gerçekçiliği ile uyuşan bir tarafı yoktur.

Türkiye'nin kendi kendine zarar vermesinden korkacak bir Yunanistan veya bir AB'nin olabileceği yatsa yatsa Sayın Ecevit'in aklına yatar. 1997 yılında iktidara geldiklerinde "biz Avrupa defterini kapattık" diyenler, Avrupa'yı önce PKK'ya sonra Ermeni lobisine ve nihayet Rum Kesimi'ne ve Yunanistan'a terk etmişlerdir. Dikkat ediniz, her üç konuda da Avrupa belgelerinde Türkiye mahkum edilmiştir. "Eğer bugün Kıbrıs'ı AB'ye alırsanız biz de AB'den vazgeçeriz" diyorsanız, ki bir anlamda buna getiriyorsunuz meseleyi, bunun Rum - Yunan persfektifine teslim olmaktan başka bir anlamı yoktur. Kimsenin de umurunda olmayacaktır. Kendi elinizle kendinizi Avrupa'dan izole edersiniz. Elinizdeki bütün kartlardan peşinen vazgeçersiniz. Dış politikada savaş tehdidi bir enstrümandır. Son el atılacak bir enstrümandır ama, ancak içeride yaşanan sefalet dışarıda nasıl algılanıyor ? Hasımlarınız sizi nasıl algılıyor ? Nasıl bir iktisadi güç olarak görülüyorsunuz ? Bütün bunlar can alıcı sorulardır ve soruların cevabıyla meşgul olmayanların dış politika üretmeleri Türkiye'nin dışarıdaki çıkarlarını ve dış güvenliğini korumaları da mümkün değildir. Kısacası devlet yönetmeleri mümkün değildir. Dış rekabetin vicdanı yoktur. Acıması da yoktur. Hele hele adaleti hiç yoktur.

Orada düşenler, düşürülenler bir anda yok edilebilir. Kimse size kendinizi toparlamak için zaman da tanımaz. Zamanın kıymetini siz kendiniz bileceksiniz. Türkiye kendini toparlaması gereken bir zamanı hovardaca harcamaktadır. Çöküş durdurulamıyor, süreç uzuyor. Dünya tarihinde bu duruma düşmüş bir tek ülke gösteremezsiniz ki, ağır bir bedel ödemiş olmasın. Yönetim yeteneği kalmamış, inisiyatif geliştirme yeteneği kalmamış, manipülasyon gücü kalmamış bir hükümete, siz tahammül etseniz bile tabiat tahammül etmez. Bir noktadan sonra egemenliğinizden yemeye başlarsınız.

Hiç kimse zannetmesin ki, bu fetret devrinin tek faturası da Kıbrıs olacaktır. İşte Afganistan, önce "hiçbir şey istemiyoruz" diye sevindiler. "Afganistan'a Allah'a şükür asker göndermiyoruz" dediler. "Allah'a şükür bizden bugün de kimse bir şey istemedi" dediler."Müslüman bir halkla mı savaşacağız ?" dediler. Kamuoyunun oluşmasını bu çerçevede oluşturdular ve arkasından Meclis'e gelip yetki istediler. Arkasından bu yetkiyi katiyen kullanmayacağız dediler. Daha sonradan asker göndermek kararı çıkardılar. Çıkardıktan sonra "ne yapalım, ABD böyle istedi" dediler. Oysa ABD Savunma Bakanı resmen açıkladı, "biz istemedik. Türkiye kendiliğinden bu kararı aldı" dedi. "Nedir?" diye bu soruldu. Yalanları yüzlerine vuruluyor. Pişkin pişkin susuyorlar. Türkiye'nin manevra kabiliyetinin bu kadar sınırlandığı bir dönemde yeniden dışa açılmak, yeniden dünya ile entegre, yeniden dünya politikalarında etkinlik sahibi olmak için altın bir fırsat çıkıyor, ama Türkiye'yi yönetenler Türkiye'nin jeopolitik konumunu jeostratejik bir yaklaşımla değerlendiremiyorlar. Uluslararası politika, terörle mücadeleyi, küresel bir konsep haline getiriyor. Terörle mücadele konusunda dünyaya liderlik yapacak bir vizyona ve tecrübeye sahip olan Türkiye neredeyse olup bitene sırtını çeviriyor, sonra kim kulaklarına fısıldadıysa sonra asker gönderirseniz sanki para alırsınız denmişçesine hemen bir anda her şeyi unutarak Afganistan'a asker gönderme kararı alıyorlar.

Sayın Başbakan sonra da bütün dünya televizyonlarında şunu söylüyor. Biz para istemeyiz, ama müttefiklerimiz herhalde bunu görürler. Yani yan cebine koyun duruşu. Bir büyük Türkiye bunu hak etmemiştir. Bu duruş bir büyük Türkiye'nin duruşu da olamaz. Türkiye elbette karşısındaki riskleri azaltan, fırsatları kullanma imkanını yükselten bir strateji izleyecektir. Ama bunu yapmanın yolu böylesine bütün milletin gözlerini önüne indiren bir yaklaşım olmamalıydı. Türkiye terörle mücadelede 15 yılını kaybetmiş bir ülke. 150 milyar dolara yakın maddi kaybı olmuş bir ülke. Hepsinden önemlisi 10 binlerce masum yurttaşımızı kaybetmişiz. Üstelik bu mücadele sürekli yalnız kalmışız, sürekli yalnız bırakılmışız.

Şimdi dünya bu meselede bir noktaya geliyor. Türkiye burada kaç dolar alırım hesabıyla ilk gün başbakanını değil oraya hazine bakanını gönderiyor ve Türkiye şimdi bütün milletiyle merak ediyor. Acaba hepimiz o acı tecrübeleri yaşarken, millet bu bedeli öderken, o ateş çemberinden geçerken sayın ecevit neredeydi ? Sayın Yılmaz neredeydi ? Bayın Bahçeli neredeydi ? Millet bunu soruyor.

Bir ülkeyi yönetenler, kendi ülkelerinin tecrübelerinden nasıl bu kadar kopuk olabilirler ? Dönüp halka diyorlar, şunu diyorlar, diyorlar ki "ne yapalım. Afganlarla mı savaşalım ?" Bu yanlış bir bakış açısıdır. Sorumsuzluğa kılıf aramaktır. Afgan halkı başka hiçbir halkın olmadığı kadar belki de bize yakın bir halktır, kardeşimizdir. Ama bir gerçek daha var. Savaşlar halklarla halklar arasında olmaz sadece. Savaşın bedelini ödeyenler genelde halklardır. Savaşanlar yönetenlerdir, politikalardır. Kimse size gidin savaşın demez. Ama kendinize gidip bir misyon çizersiniz ve gider o misyonu bir büyük devlet gibi ifal edersiniz. Afgan halkı yardımın her türlüsüne muhtaçken siz orada olursunuz. Afganistan'ın geleceği oluşturulurken siz orada olursunuz. Kardeşlik budur, dostluk budur.

Bırakalım Afganistan'ı kim ne yaparsa yapsın demek Afganistan'a da, Afgan halkına da yapılacak bir yardım değildir. Türk - Afgan dostluğuna hatta bir ihanet anlamına gelebilecek bir duruştur. Bu ülkeyi Taliban rejiminden kurtarmak, Afgan halkına yapılacak başlı başına bir hizmettir. Meselenin stratejik önemi ayrı bir konudur. Türkiye'nin stratejik çıkarları ayrı bir konudur. Yeni dünya düzeninde Afganistan'ın nasıl bir yer işgal ettiği ayrı bir konudur. Ama eğer sizin güncel bir vizyonunun yoksa bırakın orijinal vizyonu Atatürk'ün 1922'deki vizyonunun dahi anlayamamışsanız meseleyi İndikuş Dağları'nda savaşmak olarak algılarsınız. Meseleyi müslümanın müslümana savaşı olarak kamuoyuna anlatırsınız. O zaman da kendinizi taliban ile aynı safta bulursunuz.

Değerli arkadaşlarım,

Kimse bu konulardaki bu yönetimin vizyonsuzluğunu, din kardeşliği ya da komşularımızın egemenlik hakları gibi kavramlarla gizlemeye çalışmasın. Elalem Afgan kimliğini ve Afganistan kimliğini yeniden tanımlayacak. Irak kimliğini yeniden tanımlama aşamasına gelindiğine dair işaretler mevcut. Bu tanımlara uygun siyasi statüler gündemde. Onları yönetime getirecek bir yeni dünya yapılanması her gün adım adım karşımıza geçiyor. Türkiye bütün bunların dışında kalma stratejisi, görüntüsü vermekte. Bunu da dostluğun, kardeşliğin gereği olarak takdim etmekte. Kısacası Türkiye'nin çektiği ızdıraplar, Afgan halkının çektiği ızdıraplar, yaratılan istikrarsızlık sebebiyle islam dünyasının ödediği ağır bedeller halen 30 yıl öncesinde yaşayan Sayın Ecevit'in 3. Dünyacı değer yargılarına feda edilecektir.

Kendi yarattığı ekonomik sefalete gerekçe olarak kullanacak ve Türkiye bunu kabullenecek. Konuşmamın başına dönerek ifade etmeliyim ki bu kadar hafiflemiş bir devlet yönetimi anlayışıyla, bilgileri bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış bir devleti bir büyük devleti bu iktidarın ayakta tutması mümkün değildir. Türkiye'nin kurtuluşu, bu hükümetten kurtuluşu ile başlayacaktır.

Son çıkan AB raporu, Türkiye için hazırlanan İlerleme Raporu'nun başlangıç bölümü dikkatlerden kaçmayacak kadar önemlidir. Avrupa Parlamentosu'nca 5 Eylül 2001 tarihinde Kıbrıs için hazırlanan raporun dikkate alındığı ve Kıbrıs gezimizde de Sayın Denktaş ile o zaman açıkça ifade ettiğimiz gibi ve onların da açıkça bundan endişe ettiklerini bize duyurdukları gibi Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan bu rapora ilişkin, yani Jagboıss tarafından hazırlanan rapora ilişkin eleştirilerin şiddetle reddedildiği ifade edilmektedir. Bu son derece önemli bir husustur.

Ayrıca yine Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği içerisinde Türkiye'nin duruşu açıkça reddedilmektedir ve yine böyle bir ortamda bütün teröristlerin hatta Bin Ladin'in yakalandığı bir ortamda adalete teslim edileceği bütün dünyaca kabullenilmiş bir durumdayken ve bunun cezasının da açıkça çekileceği bütün dünyaca kabul edilmiş bir durumdayken, Türkiye'nin ölüm cezasının teröristler dahil tümüyle ve istisnasız kaldırılmasının istenmesi ve bütün bunlardan sonra da AB'den mesul başbakan yardımcısının "eğer açıkça ve gönül açıklığıyla ifade etmek gerekirse AB bu raporlarındaki yorumlarında haklıdır" demesi eğer bir siyasi diplomatik skandal değilse bir büyük gaflettir.

Yine Avrupa Birliği skandalı adı altında, AB'nin Türkiye'yi halen dışlıyor olmasını ve özellikle bu son raporda bütün ülkelerin dışında bırakılmış ve müzakere sürecine katılmasına imkan verilmemiş tek ülke olan Türkiye'nin bu müzakere aşamasından önceki süreci yani tarama sürecine dahi yeşil ışık yakmamasını Wosli Kornıl Avrupa Birliği skandalı altında verirken yine AB'den mesul başbakan yardımcısının bu tavrı gerçekten milletimiz tarafından kolayca anlaşılır bir duruş olmayacaktır.

Maalesef Türkiye bırakın bir müzakerelere başlamayı, bırakın bütün ülkelerle beraber başlamayı ki bunların hepsi başlamıştır. Bunların hepsinin tam üyeliği 2003 ve ondan sonraki yıllarda gündemdedir. Bu müzakerelere başlamayan yegane ülke Türkiye'dir. Bu müzakerelere başlamasından önceki tarama sürecinin dahi başlamasına müsaade etmeyen bir bakış açısı elbette ki ciddi eksikliklerin ve türk diplomasinin de bu konuda vermesi gerekli ehemmiyetli dikkati mutlaka gündeme getirmelidir.

DYP olarak anayasa değişikliğini destekledik. Türkiye'nin ihtiyacı olduğu için destekledik. Liberal ve düşünce özgürlüğüne imkan veren, onu genişleten, demokrasinin standartlarının yükseltilmesinin Türkiye için gerekli olduğuna inanan bir ekip olarak destekledik. AB'ye giden yolda bunun yardımcı olacağını da biliyorduk. Bunun için de destekledik. Ama her şeye rağmen gelinen bu nokta bir büyük aczin ve maalesef Helsinki'de o günkü uyarılarımıza rağmen Türkiye'yi Kıbrıs konusunda Avrupa Birliği ile karşı karşıya kalan yaklaşımın ki bu yaklaşım gümrük birliği anlaşmalarında tümüyle reddedilmiş ve bir tek satırlık Kıbrıs cümlesi dahi o anlaşmanın içine konulmamışken son Helsinki'de gelinen noktada bunun götüreceği gelişmelerden endişe ettiğimizi ifade etmiştik.

Gelinen noktada tekrar ediyorum Türkiye ne Kıbrıs'tan vazgeçmeli ne de AB vizyonundan. Bir büyük Türkiye her ikisini de birlikte yapmalı. Bir diğer önemli fırsatı dün akşam bütün dünya televizyonları Putin ile Sayın Bush'un canlı basın toplantısını dünyaya duyururken bir kez daha açık bir biçimde görme fırsatı buldu. Gelişen ve değişen dünyada Amerika ve Rusya arasındaki ilişki çok farklı bir konuma girmiş ve çok farklı bir biçimde tanımlanmıştır. İlk defa bir Amerikan Başkanı öylesine önemli bir dayanışma ve güven unsurundan bahsetmektedir ki karşılıklı olarak silahsızlandırma da büyük dev adımların güvene bağlı olarak çok daha hızlı gelişeceğini ifade etmekte bununla yeni bir dünya dayanışmasının ve yeni blokların ortaya çıktığını tüm dünyaya duyurmaktadır. Böyle bir ortamda kafkasya'nın da bu dayanışma içinde değerlendirilmesi kaçınılmazdır.

Değerli arkadaşlarım,

Kafkasya'yı Rusya, ABD ve Türkiye gibi başlıca oyuncuların çatıştığı değil, bölge meselelerinin halli için birlikte çalıştığı bir alan haline getirmek için Türkiye'nin de inisiyatif almasının son derece zamanlı olduğu bir süreçteyiz. Rusya ve Türkiye, ABD'nin de katılımıyla Kafkasya ve Orta Asya bölgelerini bir barış bölgesi haline getirmek için bir işbirliği çerçevesi oluşturmalıdırlar. Bugün bunu yapmanın önemli bir aşaması, bir ortamı var. Bunu Türkiye inisiyatif alarak gündeme getirmeli ve tekrar Pasifik Okyanusuna kadar, Avrupa'dan Pasifik Okyanusu'na kadar bir barış bölgesi projesi gibi bir anlayışla çeşitli konferansların düzenlenmesiyle başlayabilecek bir süreçte Türkiye aktif bir rol almaması durumunda endişe ederim ki bir rol almasının dahi mümkün olmadığı bir kafkas dönemine doğru dünya sürüklenebilir.

Değerli arkadaşlar,

Son olarak hepimizin içinde olduğu ekonomik durumla bir kez daha bütün bu yönetimi uyarma ihtiyacını hissediyorum. Dün genelde bizim söylediklerimizi televizyonlarda tekrarlayan kimi iktisatçıların açık bir biçimde nihayet Türkiye'nin bu iktidar döneminde gelir dağılımında dünya da dördüncü bozuk, bunları hep biz söylüyorduk da bu defa televizyonlarda iktisatçıların ağzından nihayet yıllar sonra duymanın aslında giderek bütün dünya kamuoyunda kabul edilmeye başlanan bir doğrunun tekrarını dinleme fırsatını bulduğumuz için bize hem hüzün hem de gerçeklerin uzun dönemde saklanamayacağı gerçeğini ortaya koydu.

Şimdi televizyonlarda bu iktisatçılar şunu söylüyorlar. Bunu 2 yıldır, 2,5 yıldır şu kürsülerden ve Meclis kürsüsünden tekrar ediyorum. Diyorlar ki gelir dağılımında Türkiye son yılda en fazla gelir dağılımı bozuk 4. ülke. Şeffaflıktan uzaklaşmada bütün dünya klasmanın da 5'nci konuma ve yolsuzlukta da dünya klasmanın da 6'ncılığa yükseldi. Bu rakamları bir çok kez benden dinlediniz. Dünya raporları, wather haus coopers'ın denetim şirketlerinin raporları olarak dinlediniz. Ama gerçekler çok uzun süre saklanamıyor. Nihayet televizyondaki iktisatçılar kendi ağızlarından bunu ifade ediyorlar. Diyorlar ki, 7 milyon dolar bir günde kayıp var. Nerede bankalara devralan fonlarda. Yani giderek sosyalizmin önünü açmış olan bu devlet anlayışında. Şimdi biz de soruyoruz. Bu fonlardaki yönetimin maliyeti olan 25 günlük maliyeti olan bir rakam için bütün köy hizmetlerini kapatıyorsanız, bunun anlamı sadece tarımı ve üretimi tasfiye ediyoruz değil bu ülkenin yüzde 40 - 45 nüfusuna hizmeti topyekün kesiyoruz demektir.

Her kararın Ankara'dan alınması doğru değildir. Bu defalarca ifade ettik. Bunların yerel yönetimlere devrolması da doğru bir yaklaşımdır. Ancak İl Genel Meclislerine bunları bir yerde pas edeceksiniz ve oralarda hiçbir kaynak olmayacak. Hiçbir imkan olmayacak sonra da dönüp diyeceksiniz ki "ne yapalım. Mesele bizim sorumluluğumuzdan çıktı. Mesele onların sorumluluğu. Dolayısıyla bu hükümetin, bu iktidarın bunda dahli yok" bu açık bir biçimde takiyyedir. Başka hiçbir şey değil. Bu takiyye sadece ülkedeki gelir dağılımını bozmakla kalmaz gerçekten suyuyla, göletiyle, yoluyla bir de üstelik ters göçün başlatıldığı bir ortamda yani artık şehirlerden millet yanına gidiyor. Büyük aileler gündeme gelmeye başladı. Yeniden aileler büyüyor, birbirlerinin yanına destek olarak aynı evin içine sığmaya başladıkları bir ortamda tümüyle gelir dağılımını Türkiye'nin büsbütün bozacak hizmet kavramını bu hükümetin elinden tümüyle çıkaracak bir olgudur. Nitekim, fındıkta da fiskobirlik'te özerklik denildi. Fiskobirliğin parası yok, hiçbir şeyi yok. "Fiskobirlik alamıyor ne yapalım? Hükümetin meselesi değil" demeye getirenleri, karadenizliler seçim platformunda elbette sandıkta boğacaklardır, cevabı vereceklerdir.

Şimdi bütün bunlardan sonra Türkiye'ye dolar yağıyor. IMF'nin en fazla borçlusu olduk. Millet fakirleşiyor, Türkiye küçülüyor, dünyanın en hızlı küçülen ülkesi ve bu fakirleşen ülke 31 milyar dolar son iki yıl içinde borç alındı. Bundan bir doları çiftçiye gitmedi, bir doları esnafa gitmedi, KOBİ'ye gitmedi, ihracatçılara gitmedi, sanayiciye gitmedi, memura gitmedi, emekliye gitmedi, işçiye gitmedi. Şimdi 9 milyar dolar daha gelecek ve bunun faturası kime ? Bunun faturası yine üreticiye, yine memura. İşte efendim resen emekli edilecek, yüzde 10 ücretler düşürülecek. Bunlar ilk haberler ve kit zamları başlayacak. Büyük ölçüde ara mamüllere zamlar olacak ve yeniden vergilerde ne yapılabilir o düşünülecek. Türkiye'nin 2002 yılı için önüne konan budur.

Şimdi size 2001 yılı için Türkiye'nin önüne ne konmuştur kısaca hatırlatmak istiyorum. 2001 yılı bütçesi için konuşurken önümüze verilen hedef şu idi; Türkiye yüzde 4 büyüyecek. Yüzde 300 - 400 sapmayla Türkiye eksi 8,5 küçülüyor. Geçen yıl 2001 bütçesinde önümüze konan hedef enflasyonda yüzde 10 ve 12 idi. Enflasyon bu yıl itibariyle yüzde 85 civarında olacaktır. Bu her iki rakamı da Meclis konuşmamızda ilk gün verdik. Aynen çıkmıştır. Ama sapma yüzde 800'dür. Bugün de bu hükümetin önümüze koyduğu ve bütün bu aldıkları kaynaklardan sonra önümüze koydukları, çünkü unutmayın ki, bu bütçe yapılırken bu varsayımlarla yapıldı. Yani Türkiye'ye 13 milyar dolar dış kaynak gelecek varsayımıyla yapıldı ve bu varsayımıyla yapılıp da yüzde 31 denen enflasyonun en az yüzde 100 sapmayla başlayacağı, aradaki farkın da yine çiftçinin, yine milletin fakirleştirilmesi için gerek desteklemede, gerek diğer ödemelerde kıstas olarak kullanılacağı bir başka sapmayı gündeme getirdiğini bir kez daha ifade ediyorum.

Ama hiç kimse Türkiye'de umutsuzluğa kapılmamalıdır. Bugün büyük ve inançlı genç kesimiyle, onun kendi içindeki demokrasisini yaşayan genç demokratlarıyla ve yine kendi içinde demokrasilerini yaşayan bütün kadın kollarımızla ve bütün derelerin, bütün nehirlerin denize aktığı bir büyük şahlanışla DYP ülke meselelerine el koymaya hazırdır ve geldiğimizde görülecektir ki, bir yıl içinde Türkiye yeniden yüzde 7 - 8 büyüyen bir büyük Türkiye olma yolunda hızla bıraktığımız yerden devam edecektir.

Hepinize saygılarımı sunuyorum, hepinize sevgilerimi sunuyorum. 
 


(16 KASIM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.