DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in, partisinin grup
toplantısında yaptığı konuşma:
(14 Kasım 2001)
DYP'nin çok değerli milletvekilleri, değerli dava arkadaşlarım, değerli
genç DYP'liler, Türkiye'nin her bir tarafından buraya akmış olan kadın
kollarımızın, gençlik kollarımızın değerli demokratları hepinizi sevgiyle,
hepinizi saygıyla selamlıyorum.
DYP'nin iktidara yürüyüşündeki bu genç, dinamik, kararlı, demokrat gençlerimizin
ayak sesleri bütün Türkiye'yi merkez sağın şahlanışına ve bu adresin DYP
olduğuna dair en ufak bir tereddüt bırakmayacak bir inanç seline, bir şahlanışa
doğru sürüklemektedir. Kutluyorum.
Bugün aynı zamanda bir büyük sevinci ve şuuru paylaşıyoruz. Bütün nehirlerin
denize aktığı ve merkez sağ misyonunun liberal, demokrat, aynı zamanda
milli ve manevi değerlerin gerçek temsilcisi bu büyük davanın, büyük tarihinin
uzantısı olan bir son gelişmenin Meclis'te tavanda yaşanırken, halk arasında
da tabanda yaşandığına tanık oluyoruz. Ne zaman bu dava şahlansa Türkiye
rahat etmiştir. Ne zaman bu büyük davada zaaf olsa, zafiyete neden olacak
güçler galip olsalar daima Türkiye'de de sıkıntı olmuştur.
Bugün merkez sağın tavanda köşe taşlarından biri olarak Meclis'te görüp
takdir ettiğimiz Süha Tanık arkadaşımızı aramızda görmenin mutluluğunu
yaşıyoruz. Kendisine "aramıza hoş geldiniz" diyoruz. DP'den DYP'ye gelen
bu büyük dava zaman zaman önü kesilmiş ve bu akarsular zaman zaman ayrılarak
akmışlardır. Bu akarsulardan özellikle Özal misyonunun köşe taşlarını ve
ağır toplarını aramızda görmenin anlamı şudur; bugün merkez sağ güçleniyor
ve bunun tek adresi olarak kırat ve DYP meseleye el koyuyor. Bu misyondan
şu veya bu nedenle, bu büyük davadan, bu büyük çınardan şu veya bu nedenle
ayrı düşmüş olan bütün arkadaşlarımızı yine kucaklayarak onları da bu güçlenen
davaya ancak tabandan coşarak gelen bu büyük davaya bir kez daha davet
ediyoruz ve genciyle, tecrübesiyle siyasetin vizyonla tecrübeyi birleştirme
sanatı olduğu bilinciyle bir yandan genç nesillerdeki bu tarih bilincini
ayağa kaldırırken, diğer yandan yine bu büyük davanın büyük vizyonunu gerek
tecrübeli gerek genç arkadaşlarımızla bütünleştirirken, Türkiye'ye sadece
umut vaat etmiyoruz. Yeniden bir büyük Türkiye'yi, yeniden büyüyen, yeniden
onurlu ve yeni bir binyılın yıldız ülkesini vaat ediyoruz. Bu nedenle,
bugün aramızda bulunan Süha Tanık'ı bir kez daha kutluyorum ve bu büyük
davanın daha nice önemli aşamaları başarıyla geçerek milletin meselelerine
el koymaya ve iktidar yürüyüşünde ona güç veren, bugün aramızda bulunan
bütün dava arkadaşlarıma, kadınlarımızla gençlerimize bir kez daha hoş
geldiniz diyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Bugün önemli bir meseleye işaret etmekle başlayacağım. Bu aslında özellikle
yeni bir binyılın gerçeği olarak ve bilimsel bir açılımı olarak karşımıza
zaman zaman ülkemizde bu şuurun tazelenmesinden, yenilenmesinde yarar görüyorum.
Klasik devlet düşüncesinde ekonomi yönetimi, devlet yönetiminin bir
alt ilintisi olarak görülür. Türkiye'deki halen de yaygın görüş bu. Oysa
yeni bir dünyanın yapılanmasında, yeni devlet anlayışında ekonomi yönetimi,
devlet etmenin ta kendisi olarak yorumlanmaya başlanmıştır. Modern teoride
siyaset bile bütçe üzerinden yürütülen bir faaliyet olarak ifade edilmektedir.
Nitekim, Sayın Bush son terör mücadelesini dünya gündemine getirdiği gün,
bunu ilk önce bir bütçeyle dünya kamuoyuna sunma ihtiyacını hissetmiş ve
23 ay süreceği ifade edilen terör mücadelesinin o yöredeki kapsamı altında
24 aylık bir bütçenin hazırlığının olduğu çeşitli yetkililer tarafından
da açıkça ifade edilmiştir.
Şayet ekonomi yönetiminde başarısızsanız insan ve yaşam kalitesini koruyamazsınız,
asayişi koruyamazsınız, standartlarınızı koruyamazsınız. Şayet iyi bir
ekonomi yönetiminiz yoksa, iyi bir diplomasiniz de olmaz. Ekonominiz kötüye
gidiyorsa, caydırıcılığınız azalır, neticede güvenliğinizi sağlamakta sıkıntılar
olur. Eğitimden sağlığa, adaletten güvenliğe, bayındırlıktan dış politikaya
kadar her devlet faaliyetinin yeterli bir ekonomik altyapıya ihtiyacı vardır.
Altyapının sürdürülebilmesi için de her devlet faaliyetinin aynı zamanda
ekonomik bir vizyonu içermesi de gerekir. Dünyanın, yeni dünyanın gerçeği
budur.
Ülkesini ekonomik iflasa sürüklemiş bir başbakan, bazı çevrelerce hala
"iyi devlet adamı" sayılabiliyorsa, bunu ayrı bir gözlükle okumak ve o
gözlükle anlamak gerekir. Geçenlerde bu kürsüden ifade ettim. Bir kere
daha tekrarlıyorum. Türkiye'de yaşanan ekonomik çöküş, kabul edilebilir
bir ekonomik kriz sınırını çoktan aşmıştır. Devleti ve devlet hayatını
çökertmeye başlamıştır. Türkiye'nin stratejik vizyonunu çökertmeye başlamıştır.
Dolayısıyla bu sadece salt ekonomik kriz olarak görülemez. Bu artık bir
devlet krizi olma aşamasına gelmiştir.
Tehdit altında olan sadece vatandaşın cebindeki para veya hatta sofrasındaki
ekmek de değildir. O eşik çoktan aşıldı. Tehdit altında olan doğrudan doğruya
bu ülkenin vizyonu, büyük devlet anlayışı, hatta devlet olma sanatı hali
olunarak ortaya çıkmaktadır. Tehdit altında olan devletin varlığıdır. Çünkü
çöküş önlenemiyor. Çünkü küçülme önlenemiyor.
Düzceli bir esnaf, "10 tane Düzce depremi bile bu kriz kadar tahrip
edici olamazdı" diyorsa, yaşanan süreci anlatmak için bundan daha veciz
bir sözcük aramayın.
Kasım krizinin üzerinden bir yıl daha geçti. 1998 krizinin üzerinden
4 yıl geçti. Ancak bu son krizden bir yıl içerisinde geçen bir sürede halkın
yaptığı büyük fedakarlıklara rağmen, hatta 4 yıldır halkın yaptığı bütün
fedakarlıklara rağmen ve dışarıdan inanılmaz ölçülerde borç alınmasına
rağmen ve bu borçların devam etmesine rağmen ve bugün Türkiye'nin IMF'den
en fazla borçlanan ülke haline gelmiş olmasına rağmen çöküş üstelik de
daha hızlı olarak devam etmektedir.
Türkiye'nin borçlanma ihtiyacı azalacağı yerde artarak devam ediyor
ve bu borç bulunmasını Türkiye "aman Allahım ilaç gibi geldi" diyerek karşılayabiliyor.
Düşünün ki 9 milyar dolarlık bir imkan belki Dünya Bankası'nın sağlayacağı
projelerle bunun 12 - 13 milyar dolara çıkabileceği bir imkan karşısında
bugün Türkiye'nin bütün bunu 31 milyar doları almış olan banka kesimi daha
geçenlerde aldığımız brifingde gördüğümüz gibi gerçek bir çöküntüyü durduramamış,
düşünün ki alınan bütün borçlar banka kesiminin yapılanması için gitmiş,
ama oradaki sosyalizasyon ve oradaki dolarizasyon devam etmiş. Karlılık
düşmüş, ayakta duramayan bankalar giderek artan batık krediler karşısında
değerleri sıfırlanan bir ortamda yabancılara satılmak için uğraşan bir
banka kesimini Türkiye'nin gündemine getirmiş. Türk lirası olan mevduatlar
azınlıkta kalmış. Dolar üzerinden olan mevduatlar toplam mevduatların yüzde
56'na çıkmış. Kamu kesiminin ağırlığı giderek artmış. Yani giderek liberal
değil, giderek sosyal devlet anlamını da aşan sosyalizasyon dediğimiz bir
olgu, dolarizasyonla başbaşa bütün banka kesimine el koymuş.
Batık krediler, her gün daha fazlalaşmış ve bu banka kesiminden üretime
giden en ufak bir proje, en ufak bir destek bugüne kadar çıkmamış. Bugün
gelecekten de çıkması mümkün değil. Çünkü unutmamak lazım ki, Türkiye'nin
önümüzdeki yıl içerisinde ödemesi gerekli olan miktar 26 milyar dolardır.
Bunun 16 milyar doları kamudadır ve bu 16 milyar karşısında alacağı 9 milyar
dolar eğer öyleyse bu ödeyeceklerini karşılamadığı gibi özel kesimin de
ödeme durumunda olduğu 10 milyar doları da karşılayamayacak ve Türkiye'nin
dönmeyen üretim çarkları için ve yeniden dönmesini beklediğimiz işte tarımdaki
üretim, KOBİ'lerdeki üretim, ihracat için kaynak ve bütün kesimler için
kaynakta bundan hiçbir biçimde aktarılabilecek bir noktayı halen Türkiye
dünyanın en fazla borçlu, IMF'ye borçlu ülkesi olarak yakalayamamıştır.
Bütün bunlar içinde Türkiye kriz yönetimi olan bir ülke değildir. Bütün
milli varlığıyla krize teslim olmuş bir yönetimi aksettirmektedir. Krizin
peşinden sürüklenen bir konuma gelmiştir. Kim gelmiştir ? Bu yönetim gelmiştir.
Bu süreçte hiçbir yapı, hiçbir kurum, hiçbir statü, hiçbir sosyal siyasi
değer ayakta kalamaz. En başta dış politikamız sürüklendi. Bundan 4 yıl
önce yeni ekonomi yönetiminde ciddi bir inisiyatif boşluğunun ilk başladığı
aylarda "Türkiye'yi her türlü diplomatik saldırıya açık hale getiriyorsunuz"
dediğimiz zaman kimse ekonomi yönetimiyle dış politika arasındaki doğrudan
ilişkiyi görmek istememişti. Ama işte görüyorsunuz ki, Yılmaz - Ecevit
ikilisinin ve bu ikilinin her yaptığına sessizce baş eğen Sayın Bahçeli'nin,
Türk milletinin ve Türk tarihinin önüne koydukları fatura Kıbrıs olmuştur.
Dün açıklanan AB İlerleme Raporu, bu konudaki işaretleri vermenin ötesinde
artık çerçeveyi ve resmi ortaya koymuştur. Burada binlerce Kıbrıs Türkü'nün
canı pahasına, Mehmetçiklerin kanı pahasına oluşturulan siyasi statü bugün
ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Yarım asırlık siyasi hayatına akılda
kalan tek icraatı Kıbrıs Barış Harekatı olan Sayın Ecevit, yarattığı yönetim
boşluğu nedeniyle Kıbrıs'ı altın tepsi içinde Rumlar'a sunmak üzeredir.
Bu bir diplomatik skandaldır. Yaşanmış tarih, sizin tezinizi doğrulayacak,
fiili durum sizin tezinizi doğrulayacak, uluslararası anlaşmalar sizin
tezinizi doğrulayacak, Zürih ve Londra anlaşmaları oralarda açık bir biçimde
duracak, ama yine de siz Kıbrıs'ı kaybetme yolunda adım adım, hızla ilerleyeceksiniz.
Nerede yapacaksınız bunu ? Masa başında. Öyle görülüyor ki, Sayın Dışişleri
Bakanı'nın Yunan muhabbeti, Türk dış politikasının belkemiğini yok etmekten
başka bir işe yaramamıştır.
Meselenin bu noktaya geleceği, yıllar öncesinden belliyken, yıllardır
Türk dış politikasına Selanik'te sirtaki oynatan Sayın Cem, şimdi Türkiye'nin
ağır bedeller ödemeyi göze alması gerektiğini söylüyor. Düşünün, bedel
ödetmekten söz edebilen bir Türkiye gitmiş, bedel ödemekten söz eden bir
Türkiye gelmiştir. Bunun Türkçesi şudur; "üstüme gelmeyin. Ben intihar
ederim." Bu eşi benzeri görülmemiş caydırıcılığın bizim iktidarımızın hastalıklı
idrakiyle uyuşan bir tarafı mutlaka olabilir. Ama dış politikanın kaya
gibi sert gerçekçiliği ile uyuşan bir tarafı yoktur.
Türkiye'nin kendi kendine zarar vermesinden korkacak bir Yunanistan
veya bir AB'nin olabileceği yatsa yatsa Sayın Ecevit'in aklına yatar. 1997
yılında iktidara geldiklerinde "biz Avrupa defterini kapattık" diyenler,
Avrupa'yı önce PKK'ya sonra Ermeni lobisine ve nihayet Rum Kesimi'ne ve
Yunanistan'a terk etmişlerdir. Dikkat ediniz, her üç konuda da Avrupa belgelerinde
Türkiye mahkum edilmiştir. "Eğer bugün Kıbrıs'ı AB'ye alırsanız biz de
AB'den vazgeçeriz" diyorsanız, ki bir anlamda buna getiriyorsunuz meseleyi,
bunun Rum - Yunan persfektifine teslim olmaktan başka bir anlamı yoktur.
Kimsenin de umurunda olmayacaktır. Kendi elinizle kendinizi Avrupa'dan
izole edersiniz. Elinizdeki bütün kartlardan peşinen vazgeçersiniz. Dış
politikada savaş tehdidi bir enstrümandır. Son el atılacak bir enstrümandır
ama, ancak içeride yaşanan sefalet dışarıda nasıl algılanıyor ? Hasımlarınız
sizi nasıl algılıyor ? Nasıl bir iktisadi güç olarak görülüyorsunuz ? Bütün
bunlar can alıcı sorulardır ve soruların cevabıyla meşgul olmayanların
dış politika üretmeleri Türkiye'nin dışarıdaki çıkarlarını ve dış güvenliğini
korumaları da mümkün değildir. Kısacası devlet yönetmeleri mümkün değildir.
Dış rekabetin vicdanı yoktur. Acıması da yoktur. Hele hele adaleti hiç
yoktur.
Orada düşenler, düşürülenler bir anda yok edilebilir. Kimse size kendinizi
toparlamak için zaman da tanımaz. Zamanın kıymetini siz kendiniz bileceksiniz.
Türkiye kendini toparlaması gereken bir zamanı hovardaca harcamaktadır.
Çöküş durdurulamıyor, süreç uzuyor. Dünya tarihinde bu duruma düşmüş bir
tek ülke gösteremezsiniz ki, ağır bir bedel ödemiş olmasın. Yönetim yeteneği
kalmamış, inisiyatif geliştirme yeteneği kalmamış, manipülasyon gücü kalmamış
bir hükümete, siz tahammül etseniz bile tabiat tahammül etmez. Bir noktadan
sonra egemenliğinizden yemeye başlarsınız.
Hiç kimse zannetmesin ki, bu fetret devrinin tek faturası da Kıbrıs
olacaktır. İşte Afganistan, önce "hiçbir şey istemiyoruz" diye sevindiler.
"Afganistan'a Allah'a şükür asker göndermiyoruz" dediler. "Allah'a şükür
bizden bugün de kimse bir şey istemedi" dediler."Müslüman bir halkla mı
savaşacağız ?" dediler. Kamuoyunun oluşmasını bu çerçevede oluşturdular
ve arkasından Meclis'e gelip yetki istediler. Arkasından bu yetkiyi katiyen
kullanmayacağız dediler. Daha sonradan asker göndermek kararı çıkardılar.
Çıkardıktan sonra "ne yapalım, ABD böyle istedi" dediler. Oysa ABD Savunma
Bakanı resmen açıkladı, "biz istemedik. Türkiye kendiliğinden bu kararı
aldı" dedi. "Nedir?" diye bu soruldu. Yalanları yüzlerine vuruluyor. Pişkin
pişkin susuyorlar. Türkiye'nin manevra kabiliyetinin bu kadar sınırlandığı
bir dönemde yeniden dışa açılmak, yeniden dünya ile entegre, yeniden dünya
politikalarında etkinlik sahibi olmak için altın bir fırsat çıkıyor, ama
Türkiye'yi yönetenler Türkiye'nin jeopolitik konumunu jeostratejik bir
yaklaşımla değerlendiremiyorlar. Uluslararası politika, terörle mücadeleyi,
küresel bir konsep haline getiriyor. Terörle mücadele konusunda dünyaya
liderlik yapacak bir vizyona ve tecrübeye sahip olan Türkiye neredeyse
olup bitene sırtını çeviriyor, sonra kim kulaklarına fısıldadıysa sonra
asker gönderirseniz sanki para alırsınız denmişçesine hemen bir anda her
şeyi unutarak Afganistan'a asker gönderme kararı alıyorlar.
Sayın Başbakan sonra da bütün dünya televizyonlarında şunu söylüyor.
Biz para istemeyiz, ama müttefiklerimiz herhalde bunu görürler. Yani yan
cebine koyun duruşu. Bir büyük Türkiye bunu hak etmemiştir. Bu duruş bir
büyük Türkiye'nin duruşu da olamaz. Türkiye elbette karşısındaki riskleri
azaltan, fırsatları kullanma imkanını yükselten bir strateji izleyecektir.
Ama bunu yapmanın yolu böylesine bütün milletin gözlerini önüne indiren
bir yaklaşım olmamalıydı. Türkiye terörle mücadelede 15 yılını kaybetmiş
bir ülke. 150 milyar dolara yakın maddi kaybı olmuş bir ülke. Hepsinden
önemlisi 10 binlerce masum yurttaşımızı kaybetmişiz. Üstelik bu mücadele
sürekli yalnız kalmışız, sürekli yalnız bırakılmışız.
Şimdi dünya bu meselede bir noktaya geliyor. Türkiye burada kaç dolar
alırım hesabıyla ilk gün başbakanını değil oraya hazine bakanını gönderiyor
ve Türkiye şimdi bütün milletiyle merak ediyor. Acaba hepimiz o acı tecrübeleri
yaşarken, millet bu bedeli öderken, o ateş çemberinden geçerken sayın ecevit
neredeydi ? Sayın Yılmaz neredeydi ? Bayın Bahçeli neredeydi ? Millet bunu
soruyor.
Bir ülkeyi yönetenler, kendi ülkelerinin tecrübelerinden nasıl bu kadar
kopuk olabilirler ? Dönüp halka diyorlar, şunu diyorlar, diyorlar ki "ne
yapalım. Afganlarla mı savaşalım ?" Bu yanlış bir bakış açısıdır. Sorumsuzluğa
kılıf aramaktır. Afgan halkı başka hiçbir halkın olmadığı kadar belki de
bize yakın bir halktır, kardeşimizdir. Ama bir gerçek daha var. Savaşlar
halklarla halklar arasında olmaz sadece. Savaşın bedelini ödeyenler genelde
halklardır. Savaşanlar yönetenlerdir, politikalardır. Kimse size gidin
savaşın demez. Ama kendinize gidip bir misyon çizersiniz ve gider o misyonu
bir büyük devlet gibi ifal edersiniz. Afgan halkı yardımın her türlüsüne
muhtaçken siz orada olursunuz. Afganistan'ın geleceği oluşturulurken siz
orada olursunuz. Kardeşlik budur, dostluk budur.
Bırakalım Afganistan'ı kim ne yaparsa yapsın demek Afganistan'a da,
Afgan halkına da yapılacak bir yardım değildir. Türk - Afgan dostluğuna
hatta bir ihanet anlamına gelebilecek bir duruştur. Bu ülkeyi Taliban rejiminden
kurtarmak, Afgan halkına yapılacak başlı başına bir hizmettir. Meselenin
stratejik önemi ayrı bir konudur. Türkiye'nin stratejik çıkarları ayrı
bir konudur. Yeni dünya düzeninde Afganistan'ın nasıl bir yer işgal ettiği
ayrı bir konudur. Ama eğer sizin güncel bir vizyonunun yoksa bırakın orijinal
vizyonu Atatürk'ün 1922'deki vizyonunun dahi anlayamamışsanız meseleyi
İndikuş Dağları'nda savaşmak olarak algılarsınız. Meseleyi müslümanın müslümana
savaşı olarak kamuoyuna anlatırsınız. O zaman da kendinizi taliban ile
aynı safta bulursunuz.
Değerli arkadaşlarım,
Kimse bu konulardaki bu yönetimin vizyonsuzluğunu, din kardeşliği ya
da komşularımızın egemenlik hakları gibi kavramlarla gizlemeye çalışmasın.
Elalem Afgan kimliğini ve Afganistan kimliğini yeniden tanımlayacak. Irak
kimliğini yeniden tanımlama aşamasına gelindiğine dair işaretler mevcut.
Bu tanımlara uygun siyasi statüler gündemde. Onları yönetime getirecek
bir yeni dünya yapılanması her gün adım adım karşımıza geçiyor. Türkiye
bütün bunların dışında kalma stratejisi, görüntüsü vermekte. Bunu da dostluğun,
kardeşliğin gereği olarak takdim etmekte. Kısacası Türkiye'nin çektiği
ızdıraplar, Afgan halkının çektiği ızdıraplar, yaratılan istikrarsızlık
sebebiyle islam dünyasının ödediği ağır bedeller halen 30 yıl öncesinde
yaşayan Sayın Ecevit'in 3. Dünyacı değer yargılarına feda edilecektir.
Kendi yarattığı ekonomik sefalete gerekçe olarak kullanacak ve Türkiye
bunu kabullenecek. Konuşmamın başına dönerek ifade etmeliyim ki bu kadar
hafiflemiş bir devlet yönetimi anlayışıyla, bilgileri bu kadar geniş bir
coğrafyaya yayılmış bir devleti bir büyük devleti bu iktidarın ayakta tutması
mümkün değildir. Türkiye'nin kurtuluşu, bu hükümetten kurtuluşu ile başlayacaktır.
Son çıkan AB raporu, Türkiye için hazırlanan İlerleme Raporu'nun başlangıç
bölümü dikkatlerden kaçmayacak kadar önemlidir. Avrupa Parlamentosu'nca
5 Eylül 2001 tarihinde Kıbrıs için hazırlanan raporun dikkate alındığı
ve Kıbrıs gezimizde de Sayın Denktaş ile o zaman açıkça ifade ettiğimiz
gibi ve onların da açıkça bundan endişe ettiklerini bize duyurdukları gibi
Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan bu rapora ilişkin, yani
Jagboıss tarafından hazırlanan rapora ilişkin eleştirilerin şiddetle reddedildiği
ifade edilmektedir. Bu son derece önemli bir husustur.
Ayrıca yine Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği içerisinde Türkiye'nin
duruşu açıkça reddedilmektedir ve yine böyle bir ortamda bütün teröristlerin
hatta Bin Ladin'in yakalandığı bir ortamda adalete teslim edileceği bütün
dünyaca kabullenilmiş bir durumdayken ve bunun cezasının da açıkça çekileceği
bütün dünyaca kabul edilmiş bir durumdayken, Türkiye'nin ölüm cezasının
teröristler dahil tümüyle ve istisnasız kaldırılmasının istenmesi ve bütün
bunlardan sonra da AB'den mesul başbakan yardımcısının "eğer açıkça ve
gönül açıklığıyla ifade etmek gerekirse AB bu raporlarındaki yorumlarında
haklıdır" demesi eğer bir siyasi diplomatik skandal değilse bir büyük gaflettir.
Yine Avrupa Birliği skandalı adı altında, AB'nin Türkiye'yi halen dışlıyor
olmasını ve özellikle bu son raporda bütün ülkelerin dışında bırakılmış
ve müzakere sürecine katılmasına imkan verilmemiş tek ülke olan Türkiye'nin
bu müzakere aşamasından önceki süreci yani tarama sürecine dahi yeşil ışık
yakmamasını Wosli Kornıl Avrupa Birliği skandalı altında verirken yine
AB'den mesul başbakan yardımcısının bu tavrı gerçekten milletimiz tarafından
kolayca anlaşılır bir duruş olmayacaktır.
Maalesef Türkiye bırakın bir müzakerelere başlamayı, bırakın bütün ülkelerle
beraber başlamayı ki bunların hepsi başlamıştır. Bunların hepsinin tam
üyeliği 2003 ve ondan sonraki yıllarda gündemdedir. Bu müzakerelere başlamayan
yegane ülke Türkiye'dir. Bu müzakerelere başlamasından önceki tarama sürecinin
dahi başlamasına müsaade etmeyen bir bakış açısı elbette ki ciddi eksikliklerin
ve türk diplomasinin de bu konuda vermesi gerekli ehemmiyetli dikkati mutlaka
gündeme getirmelidir.
DYP olarak anayasa değişikliğini destekledik. Türkiye'nin ihtiyacı olduğu
için destekledik. Liberal ve düşünce özgürlüğüne imkan veren, onu genişleten,
demokrasinin standartlarının yükseltilmesinin Türkiye için gerekli olduğuna
inanan bir ekip olarak destekledik. AB'ye giden yolda bunun yardımcı olacağını
da biliyorduk. Bunun için de destekledik. Ama her şeye rağmen gelinen bu
nokta bir büyük aczin ve maalesef Helsinki'de o günkü uyarılarımıza rağmen
Türkiye'yi Kıbrıs konusunda Avrupa Birliği ile karşı karşıya kalan yaklaşımın
ki bu yaklaşım gümrük birliği anlaşmalarında tümüyle reddedilmiş ve bir
tek satırlık Kıbrıs cümlesi dahi o anlaşmanın içine konulmamışken son Helsinki'de
gelinen noktada bunun götüreceği gelişmelerden endişe ettiğimizi ifade
etmiştik.
Gelinen noktada tekrar ediyorum Türkiye ne Kıbrıs'tan vazgeçmeli ne
de AB vizyonundan. Bir büyük Türkiye her ikisini de birlikte yapmalı. Bir
diğer önemli fırsatı dün akşam bütün dünya televizyonları Putin ile Sayın
Bush'un canlı basın toplantısını dünyaya duyururken bir kez daha açık bir
biçimde görme fırsatı buldu. Gelişen ve değişen dünyada Amerika ve Rusya
arasındaki ilişki çok farklı bir konuma girmiş ve çok farklı bir biçimde
tanımlanmıştır. İlk defa bir Amerikan Başkanı öylesine önemli bir dayanışma
ve güven unsurundan bahsetmektedir ki karşılıklı olarak silahsızlandırma
da büyük dev adımların güvene bağlı olarak çok daha hızlı gelişeceğini
ifade etmekte bununla yeni bir dünya dayanışmasının ve yeni blokların ortaya
çıktığını tüm dünyaya duyurmaktadır. Böyle bir ortamda kafkasya'nın da
bu dayanışma içinde değerlendirilmesi kaçınılmazdır.
Değerli arkadaşlarım,
Kafkasya'yı Rusya, ABD ve Türkiye gibi başlıca oyuncuların çatıştığı
değil, bölge meselelerinin halli için birlikte çalıştığı bir alan haline
getirmek için Türkiye'nin de inisiyatif almasının son derece zamanlı olduğu
bir süreçteyiz. Rusya ve Türkiye, ABD'nin de katılımıyla Kafkasya ve Orta
Asya bölgelerini bir barış bölgesi haline getirmek için bir işbirliği çerçevesi
oluşturmalıdırlar. Bugün bunu yapmanın önemli bir aşaması, bir ortamı var.
Bunu Türkiye inisiyatif alarak gündeme getirmeli ve tekrar Pasifik Okyanusuna
kadar, Avrupa'dan Pasifik Okyanusu'na kadar bir barış bölgesi projesi gibi
bir anlayışla çeşitli konferansların düzenlenmesiyle başlayabilecek bir
süreçte Türkiye aktif bir rol almaması durumunda endişe ederim ki bir rol
almasının dahi mümkün olmadığı bir kafkas dönemine doğru dünya sürüklenebilir.
Değerli arkadaşlar,
Son olarak hepimizin içinde olduğu ekonomik durumla bir kez daha bütün
bu yönetimi uyarma ihtiyacını hissediyorum. Dün genelde bizim söylediklerimizi
televizyonlarda tekrarlayan kimi iktisatçıların açık bir biçimde nihayet
Türkiye'nin bu iktidar döneminde gelir dağılımında dünya da dördüncü bozuk,
bunları hep biz söylüyorduk da bu defa televizyonlarda iktisatçıların ağzından
nihayet yıllar sonra duymanın aslında giderek bütün dünya kamuoyunda kabul
edilmeye başlanan bir doğrunun tekrarını dinleme fırsatını bulduğumuz için
bize hem hüzün hem de gerçeklerin uzun dönemde saklanamayacağı gerçeğini
ortaya koydu.
Şimdi televizyonlarda bu iktisatçılar şunu söylüyorlar. Bunu 2 yıldır,
2,5 yıldır şu kürsülerden ve Meclis kürsüsünden tekrar ediyorum. Diyorlar
ki gelir dağılımında Türkiye son yılda en fazla gelir dağılımı bozuk 4.
ülke. Şeffaflıktan uzaklaşmada bütün dünya klasmanın da 5'nci konuma ve
yolsuzlukta da dünya klasmanın da 6'ncılığa yükseldi. Bu rakamları bir
çok kez benden dinlediniz. Dünya raporları, wather haus coopers'ın denetim
şirketlerinin raporları olarak dinlediniz. Ama gerçekler çok uzun süre
saklanamıyor. Nihayet televizyondaki iktisatçılar kendi ağızlarından bunu
ifade ediyorlar. Diyorlar ki, 7 milyon dolar bir günde kayıp var. Nerede
bankalara devralan fonlarda. Yani giderek sosyalizmin önünü açmış olan
bu devlet anlayışında. Şimdi biz de soruyoruz. Bu fonlardaki yönetimin
maliyeti olan 25 günlük maliyeti olan bir rakam için bütün köy hizmetlerini
kapatıyorsanız, bunun anlamı sadece tarımı ve üretimi tasfiye ediyoruz
değil bu ülkenin yüzde 40 - 45 nüfusuna hizmeti topyekün kesiyoruz demektir.
Her kararın Ankara'dan alınması doğru değildir. Bu defalarca ifade ettik.
Bunların yerel yönetimlere devrolması da doğru bir yaklaşımdır. Ancak İl
Genel Meclislerine bunları bir yerde pas edeceksiniz ve oralarda hiçbir
kaynak olmayacak. Hiçbir imkan olmayacak sonra da dönüp diyeceksiniz ki
"ne yapalım. Mesele bizim sorumluluğumuzdan çıktı. Mesele onların sorumluluğu.
Dolayısıyla bu hükümetin, bu iktidarın bunda dahli yok" bu açık bir biçimde
takiyyedir. Başka hiçbir şey değil. Bu takiyye sadece ülkedeki gelir dağılımını
bozmakla kalmaz gerçekten suyuyla, göletiyle, yoluyla bir de üstelik ters
göçün başlatıldığı bir ortamda yani artık şehirlerden millet yanına gidiyor.
Büyük aileler gündeme gelmeye başladı. Yeniden aileler büyüyor, birbirlerinin
yanına destek olarak aynı evin içine sığmaya başladıkları bir ortamda tümüyle
gelir dağılımını Türkiye'nin büsbütün bozacak hizmet kavramını bu hükümetin
elinden tümüyle çıkaracak bir olgudur. Nitekim, fındıkta da fiskobirlik'te
özerklik denildi. Fiskobirliğin parası yok, hiçbir şeyi yok. "Fiskobirlik
alamıyor ne yapalım? Hükümetin meselesi değil" demeye getirenleri, karadenizliler
seçim platformunda elbette sandıkta boğacaklardır, cevabı vereceklerdir.
Şimdi bütün bunlardan sonra Türkiye'ye dolar yağıyor. IMF'nin en fazla
borçlusu olduk. Millet fakirleşiyor, Türkiye küçülüyor, dünyanın en hızlı
küçülen ülkesi ve bu fakirleşen ülke 31 milyar dolar son iki yıl içinde
borç alındı. Bundan bir doları çiftçiye gitmedi, bir doları esnafa gitmedi,
KOBİ'ye gitmedi, ihracatçılara gitmedi, sanayiciye gitmedi, memura gitmedi,
emekliye gitmedi, işçiye gitmedi. Şimdi 9 milyar dolar daha gelecek ve
bunun faturası kime ? Bunun faturası yine üreticiye, yine memura. İşte
efendim resen emekli edilecek, yüzde 10 ücretler düşürülecek. Bunlar ilk
haberler ve kit zamları başlayacak. Büyük ölçüde ara mamüllere zamlar olacak
ve yeniden vergilerde ne yapılabilir o düşünülecek. Türkiye'nin 2002 yılı
için önüne konan budur.
Şimdi size 2001 yılı için Türkiye'nin önüne ne konmuştur kısaca hatırlatmak
istiyorum. 2001 yılı bütçesi için konuşurken önümüze verilen hedef şu idi;
Türkiye yüzde 4 büyüyecek. Yüzde 300 - 400 sapmayla Türkiye eksi 8,5 küçülüyor.
Geçen yıl 2001 bütçesinde önümüze konan hedef enflasyonda yüzde 10 ve 12
idi. Enflasyon bu yıl itibariyle yüzde 85 civarında olacaktır. Bu her iki
rakamı da Meclis konuşmamızda ilk gün verdik. Aynen çıkmıştır. Ama sapma
yüzde 800'dür. Bugün de bu hükümetin önümüze koyduğu ve bütün bu aldıkları
kaynaklardan sonra önümüze koydukları, çünkü unutmayın ki, bu bütçe yapılırken
bu varsayımlarla yapıldı. Yani Türkiye'ye 13 milyar dolar dış kaynak gelecek
varsayımıyla yapıldı ve bu varsayımıyla yapılıp da yüzde 31 denen enflasyonun
en az yüzde 100 sapmayla başlayacağı, aradaki farkın da yine çiftçinin,
yine milletin fakirleştirilmesi için gerek desteklemede, gerek diğer ödemelerde
kıstas olarak kullanılacağı bir başka sapmayı gündeme getirdiğini bir kez
daha ifade ediyorum.
Ama hiç kimse Türkiye'de umutsuzluğa kapılmamalıdır. Bugün büyük ve
inançlı genç kesimiyle, onun kendi içindeki demokrasisini yaşayan genç
demokratlarıyla ve yine kendi içinde demokrasilerini yaşayan bütün kadın
kollarımızla ve bütün derelerin, bütün nehirlerin denize aktığı bir büyük
şahlanışla DYP ülke meselelerine el koymaya hazırdır ve geldiğimizde görülecektir
ki, bir yıl içinde Türkiye yeniden yüzde 7 - 8 büyüyen bir büyük Türkiye
olma yolunda hızla bıraktığımız yerden devam edecektir.
Hepinize saygılarımı sunuyorum, hepinize sevgilerimi sunuyorum.
|