MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli'nin,
partisinin TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmanın metni şöyle:
(17 Eylül 2001)
Değerli Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Yüce Meclisimizin yeni yasama yılına başlayacağı bu günde sizlerle birlikte
olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyor, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Huzurlarınızda, yeni yasama yılında da Meclisimizin ve grubumuzun ülkemizin
sorunları ve ihtiyaçları doğrultusunda hayırlı çalışmalar gerçekleştireceğine
olan inancımla, tüm değerli milletvekili arkadaşlarıma başarılar diliyorum.
Tatil döneminde, uzun yıllar boyunca milletvekili ve bakan olarak milletimize
hizmet eden, değerli siyaset adamı Elazığ Milletvekili Ali Rıza Septioğlu’nu
kaybetmiş bulunuyoruz. Burada merhum Septioğlu’na Yüce Allah’tan rahmet;
ailesine, yakınlarına, Doğruyol Partisi Camiasına ve milletimize başsağlığı
dileklerimi iletiyorum.
Bilindiği gibi, Meclisimizin bu yıl da kısa tuttuğu tatil süresince
siz değerli milletvekillerimiz büyük ölçüde seçim bölgelerinde vatandaşlarımızla
iç içe olmuş ve ülke gündemindeki sıcak sorunları yerinde görmek ve değerlendirme
fırsatına kavuşmuş bulunmaktadır. İnşallah, bu çalışma döneminde vatandaşlarımızın
Meclisimizden ve siz milletvekillerimizden beklentilerine elbirliği ile
cevap verme imkânımız olacaktır.
Mâlum olduğu üzere, tatil sürecinde ülke gündemindeki sıcak gelişmelere
paralel olarak, dünyada çok önemli olaylar yaşanmıştır. Bunların en başında
da, şüphesiz ki terörün acımasız yüzünü dünya kamuoyuna taşıyan Amerika
Birleşik Devletleri’ndeki facia gelmektedir.
Bu gün, sizlerle birlikte değerlendirmek istediğim konular arasında
öncelikle bu terör vahşeti yer alacaktır. Ayrıca, ülke gündeminde olduğu
gibi, Milliyetçi Hareket nezdinde de önemini artırarak koruyan yoksulluk
ve yolsuzlukla mücadele ile Hükümet ve parti grupları olarak önemli ölçüde
mutabakat sağlanan anayasa değişikliği üzerinde de durmak istiyorum.
Kıymetli Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
ABD’de meydana gelen korkunç ve insanı dehşete düşürecek derecedeki
vahşi eylemler, terörü yeniden dünyanın gündemine taşımış bulunmaktadır.
Yaşanan bu olayla birlikte, terörizmin lanetli yüzünün çok iyi tanınması
gereği bir kere daha ortaya çıkmıştır.
İnsanlığın çok ciddi ve dramatik bir vahşetle karşılaştığı bir gerçektir.
Bu sebeple hepimizin bildiği gibi, bir çağrı yaparak "11 Eylül’ün Dünya
Terörle Mücadele ve Terör Mağdurlarını Anma Günü" olarak kabul edilmesini
teklif etmiş bulunuyoruz. Bu teklifimizi bir kere de burada tekrar ederek,
yeniliyoruz.
Terör, hangi ülkede ortaya çıkarsa çıksın, hangi gerekçelerle kendisini
haklı çıkarmaya çalışırsa çalışsın, insanlık dışı olduğu gerçeğini gizleyemez.
Yine, utanç verici, aşağılık bir eylem olduğu gerçeğini değiştiremez.
Amerikan halkına ve hedeflerine yönelik eylemler, büyük bir katliamdır,
bir insanlık suçudur. Hiçbir gerekçe ve hedef, sivil ve masum insanların
hunharca öldürülmesini hiçbir şekilde haklı ve meşru kılamaz. Öncelikle
bu gerçeğin, bu şekilde anlaşılması ve kabul edilmesi lazımdır.
Terörün mahiyeti, onun gerekçelerinde değil; tahrip ettiği, insan hayatına
yönelttiği yıkıcı etkilerde, yani neticelerinde ortaya çıkar ve anlaşılabilir.
Terör insanın varlığını ve yaşama hakkını, vahşice ortadan kaldırma
eylemi olduğu için, dünyanın her tarafında kendilerini nasıl göstermeye
çalışırlarsa çalışsınlar teröristler, aşağılık eylemleri gerçekleştirenlerden
başkaları değildir. Bundan dolayıdır ki, terör bir insanlık ayıbıdır ve
insanın kendi türüne karşı yönelttiği en ahlaksız, en acımasız eylem biçimidir.
İnsanlığın binlerce yıllık tarihi içerisinde yaşanan acı olaylardan
elde ettiği makûl çözüm yollarını, yöntem ve amaçlarını reddederek, en
ilkel yöntemlerle şiddete ve şiddet eylemlerine bağımlı yaşayan teröristlerin
sosyal psikolojileri; onların hastalıklı ve marazi ruh yapısının ve çok
çeşitli faktörlerin ürünü olarak görülebilir.
Burada unutulmaması gereken husus, bu hastalıklı ruh yapısının teröre
yönelmesini sağlayan, onları terörist yapan faktörlerdir.
Eğer bir toplumda, hatta uluslararası camiada, terörün insan hayatına
yönelen, insanı yok etmeyi amaçlayan aşağılık bir eylem biçimi olduğu konusunda
bir bilinç yoksa, hatta teröristi "siyasi mücadele" yürüten birisi olarak
görme eğilimi varsa, bu durum hastalıklı, marazi tiplerin teröre yönelmelerini
sağlar. Bu da, bir nevi terörü teşvik ederek ödüllendirmek anlamını taşır.
Bugüne kadar değişik terör hareketleri karşısında takınılmış olunan
tavır, genellikle teröristleri cesaretlendiren bir yönde cereyan etmiştir.
Bunun için, terörizme karşı ortak bir anlayış ve tavır geliştirmek,
günümüzde çok daha önemli hale gelmiş bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde
vuku bulan trajedi, bir taraftan terörizmle mücadele ederken, diğer taraftan
batı ülkelerinin de bir özeleştiri yapması, çifte standartlardan şiddetle
kaçınması bakımından da bir dönüm noktası olmalıdır.
Kıymetli Dava Arkadaşlarım,
Saygıdeğer Basın Mensupları,
Bilindiği gibi, yeryüzünde terörden en fazla zarar gören, teröre en
ağır bedeli ödeyen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.
Ülkemizin geçtiğimiz yıllarda teröre çok ağır bir fatura ödemesinin
arkasında Türkiye’yi uluslararası siyaset sahnesinde yalnız bırakmak, kuşatmaya
almak isteyen bazı ülkelerin teröre verdikleri destek ve terörü bir "siyaset"
aracı gibi kullanma yaklaşımları vardır.
Siyaseti, yöntem ve amaçlarını meşruiyet dışı bir yaklaşımla, yani terörle
barıştıran bu anlayışın, terörün hangi ülkede ortaya çıkarsa çıksın, tahrip
ettiği temel hedefin insan olduğu, insanlık onuru olduğunun göz ardı edilmiş
olmasıdır.
İnsanlığın bugünü ve yarını için, yaşanılan büyük acılardan dersler
almak çok önemlidir. Türkiye olarak, geçen 20 yıl boyunca yaşadığımız ve
çok acı çektiğimiz olaylardan elde ettiğimiz tecrübeleri dünya ile paylaşmak
istiyoruz. Bugün ABD’de yaşanan büyük insanlık dramından da elde edeceğimiz
neticeler ve dersler vardır. Bu acıların unutulması mümkün değildir.
Fakat, insanlık, bu olaylardan elde ettiği tecrübe ve değerlendirmelerini
daha güzel bir dünya için kullanabilmeyi başarabilirse, acılar hafifletilebilir,
unutulmasa da teselli bulunabilir.
Yaşanılan büyük terör olaylarının muhasebesinden elde edilmesi gereken
neticeler ve değerlendirmeler şu hususları kapsamalıdır.
1- Siyasi mücadele ve araçları, şiddet ve şiddet araçlarından tamamen
farklı mahiyet taşırlar. Bu bakımdan terör, bir siyasi faaliyet değil;
meşruiyeti olmayan, ahlâki değer taşımayan, bir yöntemi ifade eder. Terörist
ise, insanlık düşmanı canilerin kollektif adıdır. Dolayısıyla, terör örgütlerinin
boyutları ile eylem alanlarının ve biçimlerinin niteliği, terörizm gerçeğini
değiştirmeyecektir.
2- Terörü uluslararası siyasetin bir aracı olarak görmek, terörü uluslararası
hale getirmek ve vahşeti küreselleştirmek anlamını taşır. Terör, dünya
çapında bir tehdit ve insan hayatına yönelmiş yok etme eylemi olduğu için,
teröre karşı uluslararası müeyyidesi olan bir siyasi, hukuki ve pratik
eylem zemini oluşturmaya ihtiyaç vardır. Bu çerçevede, terörizmle ilgili
kavram ve yöntemler netleştirilmeli, çok zayıf durumdaki uluslararası işbirliği
ağı güçlendirilmelidir. Bunun için en kısa zamanda Birleşmiş Milletler
Teşkilatı’nın öncülüğünde bir "Uluslararası Terörizmle Mücadele Konferansı"
toplanmalı, kavramlar ve yöntemler üzerinde uzlaşma temin edilmelidir.
3-Terörü destekleyen ülkelere karşı uluslararası toplum yaptırımlar
uygulamalı, terör suçlularını insanlık suçlusu ilan edip bireysel suçların
dışında bütün insanlığa karşı işlendiği için bu eylemden dolayı da ayrıca
yargılanmalıdır. Hatta ölüm cezasının, ülkelerin ceza sistemlerinden
bütün adi suçlar için çıkarılsa bile, terör suçları için yer alması sağlanmalıdır.
Kıymetli Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Amerikan halkına yönelik insanlık dışı eylemle birlikte medeniyetler
ya da dinler çatışması senaryolarının da, tekrar çok hızlı bir biçimde
ve düşüncesizce tedavüle sokulduğu görülmektedir.
Bu, her şeyden önce beşeriyetin varlığına yönelik bir tehdittir ve gerçeklerle
hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü, böyle bir anlayış ve propaganda, bütün insanlığın
dayanışma içinde bulunması gerçeğine, küresel barış ve huzura yönelik bir
tecavüz olacaktır. Bunun yanında uluslararası terörizmle etkin mücadeleyi
zaafa uğratacak, teröristlerin ekmeğine yağ sürülmesi anlamına gelecek
yanlış ve tehlikeli bir yaklaşımı ifade etmektedir.
Ayrıca, terörü bir yöntem olarak kullananların, hoşgörü ve yardımlaşma
dini olan İslam ile ilişkilendirilmesi, hangi kimliği kullanırsa kullansınlar
uluslararası teröristlerin müslüman toplumları temsil ettiği iddiasının
dile getirilmesi, çok vahim ve çarpık bir anlayıştır. Bütün ülkelerin böyle
bir tarihî ve insanî hataya düşmekten şiddetle kaçınmaları zorunluluğu
vardır.
Hiç kimsenin, dinler ya da medeniyetler çatışmasına çanak tutarak bütün
insanlığın ortak yaşama alanı olan yeryüzünü yaşanılmaz kılmaya hakkı yoktur.
Çok Değerli Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Günümüzde, terör gibi toplumları tahrip eden, ülkeleri yıpratan başka
olaylar da vardır. Hiç şüphesiz, bunlardan birisi yoksulluk, diğeri ise
yolsuzluklardır.
Terör, insanlığın hayat hakkına, toplumların varoluşuna yönelik bir
tehdit iken; yolsuzluk ise, toplumun güven duygusunu yıkan, organize olma
kabiliyetlerini zaafa uğratan işbirliği ve dayanışma zeminlerine zarar
verip ekonomik ve toplumsal gelişme motivasyonlarını ezip yok eden bir
engeldir.
Bizim parti olarak yolsuzlukla mücadeleyi siyaset sahnesinde bir prensip
olarak benimsemiş olmamız, toplumun güven bilincini güçlendirip, gelişmeyi
motive edecek sağlam ahlâki temellere dayalı bir kalkınma hareketine duyulan
ihtiyaca işaret etmektedir.
Dürüst siyaset ve siyasetçi, yolsuzlukla mücadeleyi, toplumsal dinamizmi
harekete geçirmenin ön şartlarından biri olarak kabul eder. Bu sebeple,
bu 57. Hükümet döneminde çok önemli bir sayfa açılmıştır. Daha önce örtbas
edilen her konunun üstüne gidilmiş, ister eski, isterse yeni her türlü
şaibeli konular karşısında ciddi bir mücadele başlatılmıştır.
Bu dönemde ortaya çıkarılan yolsuzluk dosyaları, devlet kurumunun ne
kadar zaafa uğratılmış olduğunu, devlet işlerinin ne hale getirildiğini
gösterdiği gibi; kamu gücünü suistimal eden anlayışın nasıl yaygınlık kazandığını
göstermesi bakımından da oldukça düşündürücüdür.
Burada açıkça tekrar ediyorum ki, yolsuzlukla mücadeleye kime ve nereye
ulaşırsa ulaşsın devam edeceğiz. Hangi konuda olursa olsun kesintisiz sürdüreceğiz.
Devlet gücünün istismar edilmesine asla müsamaha etmeyeceğiz. Bu mücadeleyi
yaparken dürüst hareket eden ve kamu çıkarlarının gerektirdiği gibi davranan
kamu görevlilerine de sahip çıkacağız.
Onları çıkar gruplarının baskı ve şantajları karşısında yalnız bırakmayacağız.
Kısaca kamu yönetiminde adaletten ve etkinlikten şaşmayacağız.
Milliyetçi Hareket Partisi, yolsuzlukla mücadeleyi bir şiar olarak kabul
ettiği için bu konuda aşırı derecede hassas ve tavizsizdir. Her kurumda,
her siyasi partide böyle bir anlayışın hakim olması zorunluluğu vardır.
Zaten temiz yönetimi gerçek kılmanın başka bir yolu yoktur.
Bilindiği gibi, Hükümetimiz döneminde, irili ufaklı onlarca yolsuzluk
operasyonu yapılmış, milletimizin trilyonlarca lirasının heba olması önlenmiştir.
En son olarak, partili bakanımızın sorumluluğu altında olan Bayındırlık
ve İskan Bakanlığı bünyesinde başlayan operasyonlarla ilgili yargı süreci
başlamış bulunmaktadır.
Sayın bakan, partimizin temiz siyaset prensibi ve siyasi sorumluluk
anlayışı gereği görevinden ayrılmıştır. Bunun da ötesinde, Türk demokrasi
tarihinde örnek teşkil edecek bir davranış daha sergileyerek milletvekilliğinden
de istifa etmiştir.
Şimdi huzurlarınızda bu konuyla ilgili olarak yapılan çeşitli spekülâsyonlara
değinmeyi zorunlu görüyorum. Milliyetçi Hareket Partisi, bu zamana kadar
birçok parti ve politikacının yaptığı gibi şov yapmamış, milletine karşı
sorumluluğunu yerine getirmiş, samimiyetini ve kararlılığını ortaya koymuştur.
Parti grubumuz, Meclis gündemine geldiğinde, ilkelerinin gereğini yaparak,
Sayın Koray Aydın’ın milletvekilliğinden istifasının kabulü yönünde oy
kullanacaktır.
Milliyetçi Hareket’in bu yaklaşımı, bütün partilere ve politikacılara
örnek teşkil etmelidir. Dün Milliyetçi Hareket’i bu konuda muvazaa yapmakla
itham etmeye çalışanlar, şimdi kendilerine yönelik iddia soruşturmaları
bir çırpıda siyasi olarak tanımlama gayreti içine girmişlerdir. Bu tavır,
temiz ve ilkeli siyaseti ciddiye alanların, yolsuzlukla mücadele de samimi
ve kararlı olanların tavrı olamaz.
Milliyetçi Hareket Partisi, bütün siyasi parti ve kuruluşları, her konuda
olduğu gibi, yolsuzlukla mücadelede de, daha açık, kararlı ve tutarlı olmaya
davet etmektedir.
Ülkemiz yaşadığı büyük ekonomik krizden çıkarken, toplumun güven ve
dayanışma bilincine ihtiyacı varken, bizim yapmamız gereken parlamento
olarak güveni tesis etmek, örnek olmak ve toplumun önünü açacak çalışmaları
yapmaktır.
Özellikle yolsuzlukla mücadele ve ekonomik sorunların aşılması konusunda
ortaya koyacağımız çalışmalar, Türkiye’nin kalkınması ve yoksullukla mücadele
için mesafe katedilmesini sağlayacaktır.
Önümüzdeki yasama döneminde hem yoksullukla mücadele de, hem de ülkenin
ihtiyaç duyduğu yasaları çıkarma konusunda kararlılıkla çalışacağımızdan
kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Kıymetli Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Konuşmamın bu bölümünde, anayasa değişikliği süreci ve tartışmaları
üzerinde durmak istiyorum.
Hatırlanacağı üzere, bugüne kadar 1982 Anayasasında benzer değişiklikler
yapılmış ve daha demokratik siyasi yapı arayışları devam etmiştir. 1982
Anayasası da, diğerleri gibi, önemli ölçüde yapıldığı dönemin şartlarını
ve anlayışlarını yansıtan bir özelliğe sahip olmuştur.
İkinci olarak, ülkemizde temel kural ve değerlerde güçlü bir konsensusun
bir türlü oluşmaması, hem anayasa yapımızı, hem de değiştirilme süreçlerini
yakından etkilemiştir. Bugünkü anayasa polemiklerine bakıldığında, hukuk
adamları ile yasa uygulayıcıların bile oldukça ilginç benzetme ve eleştiriler
yönelttikleri, bir kısmının ise savunma argümanları geliştirdikleri gözlenmektedir.
Dünyanın her demokratik ülkesinde anayasal yapılar tartışılır ve eleştirilir.
Ancak bunlar, hiçbir zaman, ne yürürlükteki anayasanın yerin dibine batırılması
ne de değişmez kutsal metinler olarak tanımlanması şeklinde olmamaktadır.
Gerek daha demokratik bir anayasa özlem ve talebinin anti-demokratik
bir söylemle dile getirilmesi, gerekse ülke ihtiyaçlarının göz ardı edilmesi,
Türkiye’de sıkça gözlenen bir gerçeği ifade etmektedir.
Çarpık bir demokrasi kültürü ve tartışma ikliminin yansımaları olan
bu durum, ülkemizin, bu gününü ve geleceğini doğrudan ilgilendiren hayati
bir sorun olarak ortada durmaktadır. Anayasa değişiklikleri ve demokratikleşme
arayışlarının hız kazandığı günümüzde, bu sorunun gözardı edilmemesi gerektiği
açıktır. Çünkü, yeryüzünün en mükemmel anayasa sistematiğini oluşturmanın,
yeryüzünün en mükemmel demokratik yapı ve ortamına kavuşmayı garanti etmeyeceği
kesindir.
Tabii ki, meşruiyeti yüksek ve iyi düzenlenmiş bir anayasal çerçeve,
demokratik hukuk devletine ulaşmanın ön şartlarından biridir. Ancak hiçbir
zaman yeterli şartı değildir. Herşeyden önce güçlü bir yurttaşlık kültürünün
varlığını, daha sonra da siyasi ve hukukî elitlerin özenli ve ahlakî yaklaşımlarını
zorunlu kılar.
Hem uygulaması, hem de vazettiği kurallar ile ortaya çıkan anayasa olgusu,
siyasi ve idari sistemin çatısını oluşturur. Böyle bir çatı oluşturulurken,
bir yandan dünya ve ülke gerçekleri göz önünde bulundurulur, diğer yandan
da toplumsal hayatın sağlıklı ve demokratik biçimde sürdürülebilirliği
güvence altına alınır.
Her anayasa, bireysel hak ve özgürlükler ile müşterek değer ve çıkarlar
arasında en uygun dengeyi kurmak ve bunu da demokratik sistem zemininde
başarmayı öngörmek durumundadır. Anayasa, bu anlamıyla bir "toplum sözleşmesi"
mahiyeti kazanır, bütün tüzel ve özel şahsiyetleri bağlayıcı bir nitelik
arzeder.
İşte Milliyetçi Hareket Partisi’nin anayasa olgusuna ve tartışmalarına
yaklaşımlarını belirleyen temel bakış açısı budur. Ancak buna rağmen, anayasa
tartışmaları ve demokratikleşme çabalarının yoğunlaştığı son zamanlarda,
bazı önyargılı çevreler partimizin tutumuna yönelik gelişi güzel eleştiriler
yöneltmeye çalışmışlardır. Yine, kendi ideolojik ve ahlakî kabullerini
"evrensel doğru" olarak kabul ettirmenin arayışı içinde olmuşlardır. Bunu
da, her zaman olduğu gibi, demokrasi ve insan hakları makyajıyla süsleyerek
yapmaya gayret etmişlerdir.
Partimizin, sadece milli varlığımızı değil, aynı zamanda demokrasimizin
garanti altına alınması mânâsına gelen duyarlılığını anlamak istememişlerdir.
Bunların bir kısmı biraz daha ileri giderek, Milliyetçi Hareket’in anayasa
değişikliği ve demokratikleşmenin önünde engel teşkil ettiğini söyleme
yarışı içine girmişlerdir.
Hiç şüphe yok ki, ülkemizin birlik ve dirliğini sürekli gözönünde bulundurma
sorumluluğunu yani Türk vatanını koruma duyarlılığını önemsemeyenlerin,
böyle düşünmesi normaldir. Dünya ve Türkiye gerçeklerini doğru dürüst okumaktan
mahrum oldukları içindir ki, onların Milliyetçi Hareket’i anlayıp takdir
etmeleri mümkün değildir.
Eğer Türkiye bugün, anayasasında ileriye dönük ciddi bir adım atmanın
eşiğine gelmiş ise, bunda Milliyetçi Hareket Partisi’nin katkısı çok büyüktür.
Eğer bugün, Türkiye, dünya ve bölge tarihinden ve tecrübelerinden gerekli
dersler çıkartarak, milli hassasiyetlerini gözeterek adımlar atıyorsa,
bunda da Milliyetçi Hareket’in rolü ve önemi çok büyüktür.
Bugün, Meclisimizin resmen açılışıyla birlikte yasama sürecinin bir
parçası haline gelecek olan anayasa değişikliği paketi, demokratik hukuk
devletini geliştirecek önemli bir değişiklik projesi anlamına gelmektedir.
Bu süreç, aynı zamanda 1982’den bu yana yapılan en kapsamlı değişiklik
paketini ifade etmektedir.
Buna göre, sivil toplumun güçlendirilmesi, bireysel hak ve özgürlükler
ile sendikal hakların geliştirilmesi, milli güvenlik kurulunun yapısı ve
işlevinin açık bir hale gelmesi mümkün olacaktır. Yeni değişiklerle birlikte,
anayasamız daha çağdaş ve demokratik bir nitelik kazanacaktır. Bu durumun,
tartışma ve uzlaşma kültürünün zayıf olduğu ülkemiz açısından çok önemli
bir kazanımı ifade edeceği kesindir.
Kısacası, Partimiz, milli çıkar ve değerlerin korunması zorunluluğu
ile demokratikleşme ihtiyacını karşı karşıya getirmeyerek, hem ülkemizin
milli varlığını koruyup yüceltmenin, hem de çağın değer ve ihtiyaçlarını
dikkate almanın mümkün olduğuna inanmaktadır. Zaten örnek alınması istenen
ülkelerin yapmaya çalıştıkları da bundan çok farklı değildir. Ayrıca, bölücülüğü
ve yıkıcılığı körüklemeyi kolaylaştırmanın demokrasiyle de hiçbir ilgisi
bulunmamaktadır.
Gerçekleri gizleyerek ya da gerçeklere tek gözle bakarak mesafe alınamayacağı
gibi, Türk Milletine iyilik yapılması da mümkün değildir. Türkiyemizin,
hangi ağır bedelleri ödeyerek, hangi büyük badireleri atlatarak bugünlere
geldiğini başkaları unutsa bile, Milliyetçi Hareket hiç unutmayacaktır.
Sadece, unutmakla da kalmayacak, her zaman bu yaklaşımını savunacak
ve unutanlara hatırlatmaktan kaçınmayacaktır.
Biliyor ve inanıyoruz ki, hem vatanımız ve milletimiz, hem de demokrasimiz,
sorumluluk bilinci yüksek insanların omuzlarında yükselecektir.
Yine biliyor ve inanıyoruz ki, ülkemizin birliği ve dirliği üzerinde
titremeyenlerin, ne tarih önünde, ne de milletimiz nezdinde hiçbir değeri
olmayacaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle, konuşmama son veriyor, yeni yasama döneminin
başta aziz Milletimiz olmak üzere, demokrasimiz ve partimiz için hayırlara
vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
Hepinize bir kez daha başarılı çalışmalar diliyor, saygıyla selamlıyorum.
|