Cumhur Ersümer'in istifasını açıkladığı basın toplantısında
yaptığı açıklamalar ve sorulara yarıtları şöyle:
(27 Nisan 2001)
Değerli basın mensupları, bugün sizlerle kısa bir sohbet yapacağım,
bazı konulardaki görüşlerimi dile getirme çabası içinde olacağım. Tabii,
gündem maddemiz, geçtiğimiz günlerde açıklanan Devlet Güvenlik Mahkemesi
Başsavcılığınca düzenlenen iddianame.
Tabii, Sayın Başsavcının İddiannameyle ilgili sizlere yaptığım sunumla
söze başlamak istiyorum. Şimdi, Sayın Başsavcı, gizlilik ilkesi gözetilmeden
ve hiçbir sorumluluk taşımadan, konunun haber yapıldığını üzülerek izlediklerini
belirterek, uyarılara rağmen, bazı basın ve televizyon kuruluşlarının duyarlılık
göstermediğini ileri sürmüştür.Tabii, bu duyarlılık aslında Türkiye’nin
beklediği bir duyarlılıktı. Bazı basın ve yayın kuruluşlarından biz bu
duyarlılığı göremedik.
Başsavcılığın soruşturmayı başlatıp deliller toplayıp mahkeme önüne
getirmekle olduğunu belirtiyor Sayın Başsavcı ve yine devam ediyor “gizli
kalması gereken belgelerin, basında ve televizyonlarda yer almasının soruşturmayı
olumsuz yönde etkilediğini” belirtiyor. Tabii, bir avukat arkadaşım bana
not göndermiş, diyor ki, basın kanunun 30 uncu maddesine göre, ceza kovuşturmalarına
ait talep ve iddianame ve kararların ve her türlü vesikanın aleniyet yayınlanması,
Basın Kanununa aykırıdır. Yine devam ediyor nota, diyor ki, 4422 sayılı
kanunun 10 uncu maddesine göre suç işlenmiştir. Yine bu 10 uncu maddeye
göre de, 4422 sayılı Kanun Kapsamındaki işlerle ilgili yayın yapılması,
mahkeme evraklarının yayınlanması, iki yıldan başlayıp üç yıla kadar devam
eden bir suçtur diyor.
Tabii, bu avukat arkadaşıma ben bir cevap vermedim. Netice itibarıyla
bir suçun işlendiğini, DGM Başsavcısı açıkça belirtiyor; ama, ne DGM savcısının
bu beyanlarını biz basında izleyebildik, ne gereği gibi yer verildi. Türkiye’nin
asıl tartışması gereken konulardan biri budur. Türkiye Büyük Millet Meclisinde
bütün milletvekili arkadaşlarımız, büyük bir çoğunluğu, Meclisin küçük
düşürüldüğünden, Meclisteki milletvekillerinin tavır ve davranışlarının
aşağılayıcı bir biçimde basında yer aldığından, Meclisle milletin karşı
karşıya getirilmek gibi bir çaba içinde olunduğundan bahsediyorlar. Yani,
bir başka türlü ifade edersek, yasama, basından bu manada şikayetçi.
Yürütmeye gelip dönersek, yürütmeyle ilgili yazılanlar, çizilenler,
hepimiz hakkında, çeşitli vesilelerle yer alan haberler, hiç bir husus
gözetilmeden, Sayın savcının belirttiği gibi, hiçbir sorumluluğa riayet
edilmeden yapılanlar, herkesin gözleri önünde, bütün Yüce Türk Milletimizin
izlediği hususlar. Neticede, yürütme de basından şikayetçidir. Sayın Başsavcının
bu beyanlarından anlıyoruz ki, yargı da basından şikayetçi. Yani, bugün
basın, yasamanın da, yargının da yürütmenin de önünde. Bir dönemler, bir
basın kuruluşu sahibinin belirttiği gibi, Türkiye’de basın birinci güç
müdür, Türkiye’de basın dördüncü güç müdür, bunun değerlendirilmesi lazım.
Bu, tabiidir ki, yaklaşık dört aydır, basın kuruluşlarından ve özellikle
belli bir grubun hedef tahtası haline getirilen yerli yersiz, haklı haksız
bir çok saldırılara hedef olan biri olarak ben de şikayetçiyim.
Ümit ediyorum, Sayın Başsavcımızın bu tespitleri ve bizlerin de yargıya
intikal ettireceğimiz şikayetler çerçevesinde, hatta bizim şikayetimiz
olmadan, şu anda savcılığın şikayet ettiği bir konu konusunda, diğer savcılarımız
da zannedersem harekete geçeceklerdir. Örnek olmaması bakımından, yapılanın
kimsenin yanına kâr kalmadığının gösterilmesi bakımından da ciddi bir ihtiyaçtır.
Tabii, yine, Sayın Başsavcımızın açıklamalarıyla devam ediyorum. “Enerji
ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer hakkında soruşturma yapmalarının,
takipsizlik kararı vermelerinin ve fezleke hazırlamalarının Anayasa gereğince
mümkün olmadığını” belirtmiştir Sayın Başsavcımız . Ama, düzenlenen iddianameye
baktığımızda, eğer bu iddianamede benimle ilgili hususlar Sayın Başsavcılığın
beyanlarıysa, o zaman Anayasaya aykırı bir iddianame düzenlenmiştir. Yok,
bu beyanlar Sayın Başsavcılığın beyanları değilse, bizim bakımımızdan yine
Sayın Başsavcının yaptığı açıklamada belirtildiği gibi, tanık, sanık ve
bilirkişi beyanlarıdır.
Ben, açıklamalarımı, Anayasaya aykırı bir iddianame düzenlenmeyeceği
düşüncesiyle ve bana yüklenilmeye çalışılan suçların da gerçekten hukuki
bir süzgeçten geçmemiş olmasını biraz sonra tespit edeceğim gibi, bunların
daha ziyade bilirkişi beyanları olduğu düşüncesinden hareketle yapacağım.
Tabii, sayın bilirkişiler, bunların kim olduğu, nitelikleri, nicelikleri
ve katiyen tarafsız olmadıkları noktasında devam eden silsile içinde gerekli
açıklamalar yapılacaktır. Sayın bilirkişiler, iddianamenin belli bir bölümünde,
genel olarak enerji politikalarını tartışmışlardır. Işte, belli projeler
tenkit edilmiştir, DPT, Hazine ve Enerji Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından
ortak olarak karar verilen 29 tane projeyle ilgili yine çeşitli suçlamalar
iletilmiştir. Fakat, en çarpıcı olanı, bu sayın bilirkişilerin, kendilerini,
Anayasa mahkemesi yerine koyarak yaptıkları bir açıklamadır. Açıkça şu
ifade edilmektedir; yani, Bakanlar Kurulunca hazırlanan bir hükümet tasarısı
Meclise intikal etmiştir, Meclisten geçerek kanunlaşmıştır. Denilmektedir
ki, işte, şu veya bu projede, getirilen bu kanunda, geriye doğru bir zararın
doğması engellenmeye çalışılmaktadır; ama, bu kanunun bu maddesi Anayasaya
aykırıdır. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecektir, bir dava açılırsa
iptal edilecektir ve o nedenle bir zarar doğacaktır. Yani, düşünebiliyor
musunuz, doğacak olan zararın belirtilmesinde kıstas alınan husus, Hükümetin
sevk ettiği, meclisin kabul ettiği bir yasanın, Anayasa Mahkemesince iptaline
bağlı olarak doğacak bir zarardan bahsedilmektedir. Zaten genellikle bu
iddianamede doğacağı belirtilen zararlar, doğmuş zararlar değildir, biraz
önce belirttiğim gibi, ileriye matuf doğacağı iddia edilen birtakım suçlamalar
yöneltmeye çalışmaktadırlar.
Tekraren söylüyorum, yani, hükümetin tasarısı, Meclis kabul ediyor,
Sayın Cumhurbaşkanımız onaylıyor; ama, sayın bilirkişiler, bu yasanın,
bu hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal olacağını ilan ediyorlar.
Hükümetin yerine, Meclisin yerine, Sayın Cumhurbaşkanının yerine geçip
kararlar veriyorlar.
Tabii, iddianamenin yoğunlaştığı ve netice itibariyle bize suçlama yöneltilen
projelerle ilgili konuşmalarımı sürdüreceğim. Çünkü, şöyle bir baktığınızda,
iddianamenin birinci bölümünde, TEAŞ’ta yer alan hususlarda, Bakanlık,
Bakan 3,5 ay dinlenmiştir, bu dinlenilen 3,5 aylık süre zarfında ve 4 aydır
yapılan bütün soruşturmalar sonucunda, TEAŞ’ta kurulmuş olan rüşvet organizasyonuyla
ilgili şahsıma yönelik hiçbir suçlama yöneltilememiştir. Oradaki tahikat
da bu şekilde iddianamede yer almıştır.
Tabii, iddianamenin diğer bölümünde de belli projelerle ilgili değerlendirmeler
yapılmıştır bilirkişiler tarafından ve bu değerlendirmeler sonucunda da,
başta ben olmak üzere, Bakanlığın belli lemanlarına suçlamalar yöneltilmiştir.
Bunlardan biri, Kırklareli Doğalgaz Santrali. Tabii, artık iddianame
internette ve hemen hemen hepimizin elinde olduğu için ve vatandaşımızın
da neticede bu değerlendirmeleri mutlaka dikkate alacağı düşüncesiyle bunları
belirtmek istiyorum. Şimdi, İddianamede, işte enerji planlamasında politika
olmadığı, Kırklareli projesinin bu plansızlık sonucu olduğu iddiası vardır.
Oysa, Kırklareli Projesi, Devlet Planlama Teşkilatı tarafından 4.6.1998
tarihinde uygun görülmüştür.yani, DPT onaylı bir projedir.
Yine bir başka husus, işte, Bulgaristan’la 2008 yılına kadar…….elektrik
verileceği taahhüt edildi, bu nedenle 2008 yılına kadar söz konusu projesinin
ertelenmesinin TEAŞ tarafından talep edildiğine dair bir iddia vardır .
Bulgaristan’la aramızda bir anlaşma vardır. Ancak, Bulgaristan, taahhüt
ettiği enerjiyi halen verememiştir ve hazırladığımız izole bölgede yeterli
enerjiyi alamamaktayız ve hatta, biz bu enerji açığımız nedeniyle, Bulgaristan’ın
taahhütlerini yerine getirememesi dolayısıyla bir girişimde bile bulunamamaktayız.
Onun için, burada enerjiye ihtiyaç olmadığı noktasındaki tespit, tamamen
hilafi hakikattir.
Yine, yönetmeliklere uyulmadığından bahsedilmektedir ve burada bir serbest
rekabet ortamının yaratılmadığı ve bu serbest rekabet ortamının yaratılmaması
nedeniyle de, burada bir efendim işte ihaleye fesat karıştırma suçu işlenmiş
olacağı iddia edilmektedir. Şimdi ben size biraz sonra bunlarla ilgili
belgeleri dağıtacağım. Bunun kronolojik dizisine baktığımızda, 1994 yılında,
ön başvuruda bulunmuştur. Şirket. 1996 yılında, makam oluru ile şirketten
fizibilite raporu istenmiştir. 8.10.1996 tarihinde fizibilite raporu bakanlığımıza
teslim edilmiştir. Bu tarihe kadar, ben görevde değilim, burada üç tane
bakan arkadaşımız görev yapıyorlar. Bir başka husus, yap-işlet-devret projelerinde,
zaten bir ihale söz konusu değil. Olmayan bir ihaleye nasıl fesat karıştıracağız?!
Yap-işlet-devret projelerinin özelliği şudur:
Şirket müracaat ediyor, bir ön başvuruda bulunuyor, eğer Bakanlık uygun
görürse, kendisinden fizibilite istiyor. Fizibilitenin onaylandığı olurun
içinde şirkete verilen bir sure var, dört ay, beş ay, altı ay, bu sure
içinde de, diğer bütün şirketlerin başvurma imkânı var. Eğer, birden fazla
şirketin başvurusu olursa, doğal olarak bu şirketlerin teklifleri, bu fizibilitede
değerlendiriliyor. Yani, burada, bir ihale söz konusu değil.
Siz diyeceksiniz ki, yahu dönüp de sana ne 1994, 96 ve 97 yılları içinde
yapılan işlerle ilgili, niye bunları söylüyorsun, niye o dönemlerin avukatlığını
yapıyorsun. Bu benim borcum, ben burada bunu tespit etmek ve sizlere iletmek
zorundayım.
Bir başka husus daha var. Burada iddia edilen, 366 ncı maddenin zamanaşımı
beş yıl. Yani, geriye dönüp bakın, eğer 1994 yılında alınan bir fizibilite
alınması esnasında, serbest rekabet şartlarına riayet edilmediyse, burada
bir olmayan ihaleye fesat karıştırıldığı söz konusu ise, bunlar, o dönemdeki
arkadaşlarımız meydanda ve aradan beş yıl geçmiştir. Bugün, o gün bir suç
işlendiyse dahi zamanaşımına uğramıştır; ki dönüp de, aradan yaklaşık yedi
yıl geçtikten sonra ve aradan bu süreç içinde yapılan işlere baktığınızda,
işte Danıştay'a gidiyor, Danıştay onaylıyor, geliyor, tekrar gibi bir süreç
içinde, şu anda görevde bulunan Bakanı ve yönetimi suçlayabilmenin hukuki
mesnedini ben bulamadım. Hiç kimse de bulamadı üç gündür.
Yine buradaki Kırklareli Santraliyle ilgili, yani iddianamede bizim
tespit edebildiğimiz, sayın bilirkişilerin yüklemeye çalıştıkları suçlar
bunlar.
Bir başka önemli husus daha var. Doğrudur, daha önce tek teklif alınarak
yapılan işler mevcuttur. Yani, serbest rekabet ortamında yapılmayan, tek
teklif alınarak yapılan işler mevcuttur. Şimdi, ben daha önceki döneme
herhangi bir suçlama yöneltmek için konuşuyor değilim. Sadece durumu tespit
etmek için belirtiyorum. Mesela, Trakya’da şu anda faaliyette bulunan,
yap-işlet-devret projelerinin sayıyoruz tabii, Marmara Ereğlisi Ünit Santrali,
Enron Santrali, Urfa Birecik Santrali yine aynı şekilde Ova enerjinin,
Doğa Enerjinin santralleri tek teklif olarak yapılmıştır. Burada, ihaleye
fesat karıştırıldığı iddiasını ileri sürmek mümkün değildir. Ha, burada
şu suçlama olabilir: Tek teklif işlerde, doğrudur, fiyat bir yarışma ortamı
olmaması nedeniyle biraz yüksek tecelli etmektedir. Bir yarışmanın olması
daha doğrudur. Kırklareli santralindeki ortalama fiyat 5.187 senttir. Diğer
tek teklif santrallerdeki fiyatlarda, sizler artık bu işleri çok iyi biliyorsunuz,
9-10 sentler mertebesindedir. Yani, dönüp bize, bugünün şartları itibariyle
tek teklif olmasına rağmen 5,18 sentlik bir teklifi alabildiniz diye teşekkür
etmek lazım.
Biz, Enerji Bakanlığı olarak, bir başka şey daha yaptık. Yap-işlet-devret
projelerinde, ben göreve geldikten sonra, 1998 yılından itibaren, bir ihale
süreci başlattık. Yani, 1994’te bu işler yapılmış, neticede serbest fiyat
oluşmamış, doğrudur. 1998’de biz ihaleye çıktık, Resmi Gazetede ilan ettik.
Nitekim, bu ilan sonucunda da, bize verilen tekliflerde, biz defa sayılar
çok fazla arttı. Mesela, Silivri Doğalgaz santralinde 11 firma müracaat
etti. Çanakkale Doğalgazda 14, Gemlik’te 6, Filyos’ta 4, Düzce’de 6 firma
fizibilite için müracat etti. Ortalama satış fiyatları da, 3,73; 3,87;
4,38; 3,21; 3,42 ; 4,16; 4,32 gibi fiyatlardır. Yani, bizim dönemimizde
biz bu işlerde bir rekabetin oluşabilmesini sağlamak bakımından hiç de
yasada olmamasına rağmen ilanlar yaparak bu imkanı sağlamaya çalıştık.
Kırklareli Santraliyle ilgili kısa değerlendirmem bundan ibaret.
Diğer bir konu İzmir Alaçatı Rüzgar Santrali. Şimdi, burada, Bakan oluruyla
imtiyaz sözleşmesinin uygulanamaz hale geldiğinden bahsedilmektedir. Efendim,
leasing yöntemi niye uygulanmış?! 3096 sayılı kanunu açıp bakarsanız, leasing
yönteminin bu kanunda uygulanmasını engelleyecek hiçbir hüküm sözkonusu
değildir. Peki, leasing hükmü uygulanıp, yani finans kiralama yöntemi uygulanıp,
3096 sayılı kanunun ve Danıştay’dan geçmiş imtiyaz sözleşmesinin hükümlerine
aykırı bir işlem mi yapılmıştır; hayır. Önemli olan, bu sözleşmede belirtilen
hükümlerin ortadan kaldırılmamasıdır. Bunu sağlamaya yönelik tedbirler
alınmıştır. Finansal kiralama süreci içinde sözleşmeye konu olan rüzgar
santraliyle ilgili makine ve ekipmanlar hiçbir kurum ve kuruluşa devredilmeyecektir.
Finansal kiralama anlaşmasının bitimi olan 3.12.2003 tarihi itibariyle
Alaçatı Rüzgar Enerjisi Santrali, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve
Bakanlığın göstereceği herhangi bir kurum ve kuruluşa devredeceğinin gayri
kabili rücu olduğuna dair taahhüt alınmıştır. Yani, neticede, burada, 75
yıl sonra, Türkiye’nin ilk bu manadaki rüzgar santralinin yapılması sağlanmıştır.
Tabii, bir başka husus da –çok vaktinizi almak istemiyorum da, özet
olarak geçmek istiyorum- leasing metoduna onay verilerek imtiyaz sözleşmesine
uygun davranılmadığı iddiasıdır ve bu leasing sisteminin Danıştay’dan geçmesi
gerekir tarzında bir iddiadır. Şimdi, şirket tarifede hiçbir değişiklik
yapmayacağını, kredi maliyetleriyle ilgili değişikliklerin tamamen kendine
ait olacağına dair taahhütte bulunmuştur. Bu nedenle, bizim, sözleşmede
bir revizyon yapmak gibi bir ihtiyacımız da olmamıştır.
Şimdi, fiyatının pahalı olduğu iddiası var. Deniliyor ki, işte TEAŞ’ın
fiyatları 3,5 sentken, 9 sentten elektrik alınmaktadır. TEAŞ’ın fiyatlarının
3,5 sent olduğu iddiası, uzun zamandan beri, çeşitli platformlarda dile
getiriliyor. TEAŞ’ın 3,5 sentlik maliyeti, paçal maliyettir. Yani, hidrolik
barajlardaki 1 sentlik, 1,5 sentlik ,2 sentlik maliyetlerin diğer enerji
santrallerindeki maliyetlerle ortaya çıkan bir ortalama, bir paçal maliyettir.
Ama, ben size, TEAŞ’ın, 1998 yılında resmi raporlarında yer alan bir-iki
maliyetini belirtmek istiyorum. Çayırhan Termik Santralinde 11 senttir
bizim maliyetimiz ve yine Aliağa Gaz Tribünleri için, 12,98 sent hesaplanmaktadır.
Engilvan Gaz Tribünleri için, 19,13 sentlik maliyet hesaplanmaktadır. Yani
TEAŞ’ın 3,5 sente elektrik mal ettiğine dair bilirkişilerin yapmış olduğu
bu tespit gerçeğe aykırıdır.
Tabii, bir başka husus da, işte enerji üretilemediği dönem itibariyle,
niye bu santrale ceza uygulaması yapılmıştır. Şimdi, öncelikle şunu belirtmek
istiyorum: Danıştay onayından geçen imtiyaz sözleşmesinin 17 nci maddesinde
aynen şu ibare vardır: Rüzgara bağlı olarak eksik üretim yapılması durumu
cezadan muaf tutulmuştur. Yani, bu bizim kendi keyfi bir kararımız değil
ki. Tespit edilmiş, Danıştay’a gitmiş, Danıştay’dan onaylanıp gelmiş ve
uygulanmış ve doğrudur da, onu da belirtmek istiyorum. Çünkü, rüzgar santralleri,
siz de çok iyi biliyorsunuz ki, rüzgarın esme gücüne, esme süresine göre
elektrik üretebilecek santrallerdir. Ha, biz burada eksik üretilen sorumluluğu,
şirketin üzerine bırakılmasını –bir tabiat olayıdır rüzgar- uygun görmedik.
Uygun görmediğimiz hususu Danıştay da uygun görmedi netice itibariyle.
İmtiyaz sözleşmesinin leasingle ilgili bütün çelişkileri, alınan taahhütlerle
giderilmiştir. Burada, herhangi bir çelişki söz konusu değildir. İki husus
birleştirilmiştir; Leasing de bir finans modelidir. 3096 sayılı Kanun da
bir finans kanunudur. Arada, bu manada çelişen hükümler, alınan taahhütlerle
ortadan kaldırılmıştır.
Tabii, yine, bir başka husus, Bakan onayında makine ve teçhizatın gümrükte
beklemekte olduğunun belirtildiği, bu ifadeyle şirketin teşvik almadan
makine ve teçhizatı getirdiği ve onayın mutlak alınacak olduğu anlaşılmaktadır
gibi bir suçlama bize yüklenmeye çalışılmaktadır. Şimdi, ülkenin içinde
bulunduğu enerji darboğazı hepimizin malumu. Her türlü kaynağı harekete
geçirmek, bütün alternatif enerji kaynaklarını kullanmak, değerlendirmek
gibi bir yükümlülük içindeyiz. Bakanlığımızın bilgi ve onayı dışında firmanın
gümrüğe getirdiği malzemenin kullanımı suretiyle bir an önce enerji darboğazının
giderilmesine yönelik olarak yapılan ve sözleşme imzasından itibaren üç
ay içinde faaliyete geçirilen bir işte, bürokratların teklifine olur verilmiştir.
Kamu yararına iş yapılma çabası içinde olunmuştur. Yani, bu santral, üç
ay içinde faaliyete geçmiştir. Yapılan iş, örnek bir iştir. Burada, sanki
anlaşılarak önceden alınmış veya sonradan verilmiş birtakım sözlerin olduğu,
herhangi bir delil serdedilmeden, tamamen afaki olarak dile getirilme çabası
vardır. O nedenle bilirkişilerin bu tespitine de katılmamız mümkün değildir.
Tabii, bir başka husus da, bizim yapmış olduğumuz, uyguladığımız bu
yöntem, hazinemiz tarafından tasdik görmüştür, kabul görmüştür. Ben, genel
olarak şunu ifade etmek istiyorum: Ben, Danıştay kararı olmadan hiçbir
imtiyaz sözleşmesini imzalamadım. Danıştay’ın karar altına almadığı. Yine,
Danıştay kabulü olmadan, hiçbir imtiyaz sözleşmesinde hiçbir değişiklik
yapmadım.
Bir başka husus, özellikle işletme verilerini kastederek konuşuyorum,
yani Bakanlar Kurulu Kararına dayanmayan bir işletme hakkıyla ilgili girişimde
bulunmadım ve yine, biraz önce belirtirken tekrar edeceğim, Hazinenin onayı
olmadan hiçbir elektrik satış sözleşmesine, hiçbir uygulama sözleşmesini
de uygulamadım. Yani, sanki Enerji Bakanlığında keyfi birtakım işler yapılıyormuş
gibi hazırlanan bu bilirkişi raporları, gerçekten rencide edicidir.Yani,
yaklaşık dört aydır bütün evraklarımız didik didik edilmektedir; ama, bulunup
da önümüze getirilen bu suçlamalar, maalesef hukuki mesnetten yoksundur.
Bir başka husus da, işte bu oluru hazırlayan bürokratların, yani olur
dediğimiz şey, benim genel müdürüm imzalıyor, müsteşar yardımcım imzalıyor,
müsteşarım imzalıyor, benim onayıma geliyor. Yani, benim talimatımla böyle
bir düzenlemenin yapıldığına dair bir iddia var. Şimdi, bir Bakanın nasıl
talimat vereceği, hangi talimatları vereceği herkesin malumudur. Ben, şimdiye
kadar, çok net hatırlayarak ifade ediyorum, bu Alaçatı Santraliyle ilgili
hiçbir talimat vermedim. Yani, siz şunu şöyle düzenleyin veya böyle düzenleyin,
şu gün getirin, bu gün götürmeyin diye bir talimatım söz konusu olmadı.
Şimdi, bilirkişi raporunda talimatla deniliyor ama, nasıl bir talimat,
nasıl verilmiş; yok.
Yine, bir başka husus var. İşte, devlet memurlarının uymak zorunda olduğu
yasanın 11 nci maddesi şöyle diyor: Devlet memuru amirinden aldığı emri,
Anayasa, kanun, tüzük ve yönetmelik hükümlerine aykırı görürse yerine getirmez
ve bu aykırılığı o emri verene bildirir. Amir emrinde ısrar eder ve bu
emri yazıyla yenilerse, memur bu emri yapmaya mecburdur. Ancak, emrin yerine
getirilmesinden doğacak sorumluluk emri verene aittir. Konusu suç teşkil
eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez. Yerine getiren kimse sorumluluktan
kurtulamaz. Şimdi, bu bir amirin memura emrinin nasıl olduğunu, nasıl olması
gerektiğini, talimatın nasıl olacağını çok net bir şekilde tarif eden bir
husus.
Tabii, ben şunu yadırgamıyorum: Benim görevden aldığım, haklarında dava
açtığım, yer değiştirdiğim, çeşitli disiplin cezalarını uyguladığım birtakım
memur arkadaşlarımızın bana yönelik bu husumetlerini de anlayışla karşılıyorum
ve bu husumet, zaten iddianamenin belli bölümlerinde, kendi aralarındaki
konuşmalarıyla da çok net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Özellikle, bu
projede bana suçlama yönelten olduğunu tahmin ettiğim memur arkadaşlarımızın
da birini görevden almışım, dava açmaya bile gerek görmemiş gitmiş, diğeriyle
ilgili aynı işlemi yapmışım, yetmemiş Bakanlıktan bazı evrakları götürürken
yakalamışız, sen bu evrakları nasıl götürürsün diye tekrar bir ceza uygulamışız,
diğerleriyle ilgili bir başka tespitimiz esnasında kınama cezası vermişiz,
uyarma cezası vermişiz. O nedenle, burada, bu suçlamaların da bu şekilde
değerlendirilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Tabii, yine burada da, 366 ncı maddeyle ilgili birtakım suçlar yöneltilme
çabaları var. Ama, hiçbir zaman unsurları oluşmayacak bu suçlamalar yargılama
safhasında gerekli cevabı alacaktır.
Şimdi, bir diğer proje Afşin-Elbistan A santrali. Şimdi, bu projeyle
de ilgili başlangıçta aynı iddialar var. Şimdi tekrar etmek istemiyorum,
kronolojiyi elime alarak konuşuyorum, şirketin Bakanlığa fizibilite hazırlama
başvurusu 1992 yılı. Yani, 9 yıl önce şirket müracaat etmiş. Yine, bu şirketten
fizibilite istenmiş1992 yılının 10 ncu ayında, 9 yıl önce. Yine, 1993 yılında
üç ayrı konsorsiyumdan daha fizibilite istenmiş. Yani, burada başka firmalardan
da teklif istenmiş. Şimdi, burayla ilgili de, yine 1994 yılında değerlendirme
raporu alınmış. Yine 1994 yılında diğer işler yapılmış. Yine, 1994’te DPT’den
olumlu görüş alınmış. Bu süreç devam edip geliyor. Ne zamana kadar; ben
göreve gelmişim, 1998 senesine kadar. Yani, bu geçen süreç içinde, bu geçen
zaman içinde, bu yapılan işlerin hepsi yok kabul ediliyor, ben göreve gelmişim,
görevim devam ederken deniliyor ki, efendim bu işin ihalesinde de serbest
rekabet şartı oluşmamıştır, TCK’nın 366 ncı maddesine göre ihaleye fesat
karıştırılmıştır. Yine tekraren ifade ediyorum, 3096 sayılı kanunda bir
ihale söz konusu değildir ve burada da, aslında diğer firmalardan teklifler
alınarak, rekabet ortamı da oluşturulmaya çalışılmıştır ve yine ifade ediyorum,
eğer 1992 yılında, 1993 yılında, 1994 yılında bir suç işlendiyse, zaten
beş yıllık zamanaşımı vardır. Peki, bütün bunları göz ardı edeceksiniz;
yani, bana 1998 yılına gelene kadar, bütün bu işleri yok kabul edeceksiniz,
Böyle bir bilirkişi raporu olur mu? Böyle bir bilirkişi raporuna itibar
edilir mi?
Sonra ne olmuş; Danıştay’a gönderilmiş. Ne zaman; 1996 yılında. Sayın
Kutan döneminde, 25.10.1996’da Danıştay’a gönderilmiş. İki yıl Danıştay’da
kalmış, iki yıl sonra, 1998 yılında, Danıştay’dan tasdik görmüş, benim
dönemimde bana gelmiş. Ben, 18 ay imtiyaz sözleşmesini tasdik etmemişim,
imzalamamışım. Peki, niye imzalamamışım; çünkü, bu imtiyaz sözleşmesiyle
ilgili olarak, Bakanlar Kurulu kararının iptaliyle ilgili3 tane dava açılmış
Danıştay’da. Ben bu davaların sonucunu beklemişim. Birinci açılan dava,
10.6.1997’de reddedilmiş, diğer dava yine 2.4.1997’de reddedilmiş, diğer
dava 26.7.199 tarihinde bize tebliğ edilmiş, idari dava daireleri genel
kurulunda davacının temyiz istemi reddedilerek. Ben de, ondan sonra, bu
süreci, yani burada yürütmeyi durdurma kararı olmamasına rağmen, dava yargıya
intikal etmiş bir husus vardır diyerek, bu davanın sonuçlarını beklemişiz
ve neticede biz bu dava sonucundan sonra, 15.12.1999’da sözleşmeyi imzalamışız.
Yaptığımız iş budur. Yani, aradan geçen sure, çok net bir şekilde belirttiğim
süredir. Bunlarla ilgili yazıları da size zaten vereceğim biraz sonra.
Birinci suçlama bu.
Duyuruların yapıldığını söyledik.
Şimdi, asıl önemli iddia, işte bu görev verme sözleşmesinden sonra,
aradan geçen zaman içinde TEAŞ buraya birçok yatırım yapmıştır, TEAŞ’ın
yapmış olduğu bu yatırımlara rağmen şirketin yapması gereken birtakım yatırımları
da yapmıştır, TEAŞ’ın yapmış olduğu bu yatırımlara rağmen, bunlar göz önüne
alınmamıştır, devlet zarara uğratılmıştır. Şimdi, kısaca ifade etmek istiyorum.
Fizibilite, 1993 yılında alınmış, aradan geçen sure zarfında yeni yatırımlar
doğru, tabii büyük de arızalar yaşanmıştır. Bunda ... yer alan üretim ve
elektrik satış fiyatları revize edilecektir. Bu ne demektir; yani, devir
başlayacağında, yani devir zamanı geldiğinde –ne zaman olacağını bilemiyoruz,
halen devam ediyor çünkü işler fizibilitedeki durum tespit edilecek ve
yine üretim elektrik satış fiyatları revize edilecek o gün. Yani, Danıştay’dan
geçen imtiyaz sözleşmesinde, aradan geçen süre zarfında yapılan değişikliklere
uygun olarak fizibilitenin revize edileceği zaten yer alan bir husus .
peki, burada zarar nasıl doğacak ; yani, buradaki şudur; Siz ileride bu
santrali devrederken, zamanı geldiğinde siz bu santrali devrederken , bu
geçen zaman içinde yapılan yatırımları dikkate almayacaksınız, burada şirkete
bir avantaj sağlamayacaksınız ! Tam aksine, açıkça ifade ediyorum, Danıştay’dan
geçen imtiyaz sözleşmesinde, böyle bir şeyin yapılmasını önlemek bakımından
hüküm sözkonusudur.
Bir başka şey daha, bu zarar nasıl doğmuştur; yani, şu anda santral
devredilmemiştir, şu anda şirketle elektrik satış sözleşmeleri görüşmeleri,
uygulama sözleşme görüşmeleri devam etmektedir, imzalanan sadece imtiyaz
sözleşmesidir. Şu anda Hazine o0nayına sunulmuş, Hazineden onay beklenmektedir.
O nedenle burada zararın, şu anda bir zararın doğması söz konusu olmadığı
gibi, devredileceği zaman da bir zararın söz konusu olması mümkün değildir.
Buradaki suçlama, işte siz bu santrali devrederken, bu hususa dikkat etmeyeceksiniz,
onun için de devlete zarar vereceğiniz suçlamasıdır. Tamamen afaki ve mesnetsiz
bir suçlamadır.
Bilirkişilerin böyle bir değerlendirmeyi nasıl yaptıklarını, böyle bir
hususu nasıl dikkate aldıklarını anlamak mümkün değil.
Tabii, neticede, bu üç projeyle ilgili, yoğunlaşan üç projeyle ilgili
ve genel değerlendirmeyle ilgili bunları söylemekle yetineceğim.
Tabii ben, bilirkişilerin şahıslarıyla ilgili, kişilikleriyle ilgili
daha önce bakanlıkla olan husumetleriyle ilgili bir tartışma açmak istemiyorum.
Ama, burada bilirkişilik yapan, avukat diye bahsedilen arkadaşımız, bana,
1998 yılında bir mektup yazmış ve buradaki iddialarının en çarpıcı olanı
da, gerçekten düşünce tarzını belirlemesi bakımından ifade ediyorum, vahşi
liberalizasyon ülkeyi riske ve uluslar arası müdahalelere açıcı hale getirebilir
diye değerlendirmesi var. Yani, başka türlü ifade edersem, burada, maalesef,
bilirkişilerimiz, Türkiye’nin özelleştirmede attığı adımların ve özellikle
enerji özelleştirmesinin, enerji üretim, dağıtım ve iletiminin özel sektörle
yapılabilmesi noktasındaki hükümetimizin ısrarlı tavırları sonucunda ve
uzun yıllar bunlar TEAŞ’ta TEDAŞ’ta görev yapmış kişilerdir ve geçmişlerinde
devamlı olarak bu yatırımlara, bu tarz yatırımlara özelleştirmeye karşı
çıkmalarıyla tanınan insanlardır. Burada bir hesaplaşma içine girilmiştir.
Yani, elektriğin özel sektör tarafından üretimi, dağıtımı ve üretimiyle
devlet tarafından yapılması noktasındaki çelişki, maalesef, DGM iddianamesine
taşınmıştır. Yani, burada âdeta bu bilirkişiler, şimdiye kadar yapılan
uygulamayla bir hesaplaşma içindedirler.
Biz, 57 nci Hükümet olarak, çok net ifade ediyorum, önce Anayasamızı
değiştirdik. Anayasaya hüküm ekledik, dedik ki, özelleştirme Anayasal bir
hükümdür ve oraya yine şunu yazdık: Elektriğin üretiminin, dağıtımının
ve üretiminin özel sektör eliyle yapılabilme imkânı getirdik, bunu yasayla
düzenleneceğini belirttik, iki-üç uyum yasası çıkardık.
Yine devam ediyorum. Işte, bilirkişilerin hesaplaştığı başka bir konu
da , Elektrik Piyasası Kanunudur. İddianameyi dikkatli okursanız, biraz
önce sadece bir maddesiyle ilgili bir değerlendirme yaptım. Elektrik Piyasası
Kanunuyla da bir hesaplaşma içindedirler. Netice itibariyle, biz, geçtiğimiz
günlerde Doğalgaz Yasasını çıkardık. Neyse ki, doğalgazla ilgili bölüm
değerlendirmeye tabi tutulmamış, eğer olsaydı herhalde o yasayla da ilgili
bir hesaplaşma içine girilecekti.
Bu, biraz önce de belirttiğim, bir liberasyonla, bir ülkenin uluslar
arası piyasalarla, uluslar arası platformla, dünyayla bütünleşmesiyle ilgili
bir hesaplaşma olmuştur. Maalesef, bu hesaplaşmayı, çeşitli platformlarda
sürdüren kişiler, şimdi bu iddianamenin içine taşımışlardır.
Ben sözlerimi çok seçerek kullanma çabası içinde oluyorum. Kimseye bir
suçlama yöneltmek istemiyorum ve tamamıyla bu yaptığım iş bir durumun tespitidir;
yani, bir başka türlü ifade edersek , şu anda Enerji Bakanlığında 300’ün
üzerinde proje vardır. Bu projelerle ilgili çalışmalar sürdürülmektedir.
Benim Bakanlığım döneminde yapılan işler, hem Türkiye hem dünya tarafından
bilinmektedir. Bula bula sadece ve sadece üç – dört proje içerisinde ve
böylesine mesnetsiz suçlamalara hedef olmak, tabii hiç hedef olmasaydım
çok daha mutlu olurdum, beni gerçekten üzmüştür.
Ben, Bakanlık yaptığım sure içinde, bir fazla işi nasıl yapabiliriz,
bir fazla katkıyı nasıl sağlayabiliriz çabası içinde oldum. O çabamı da
devam ettirdim.
Benim yapacağım açıklamalar bu kadar, kısa. Arkadaşlardan rica ediyorum,
bizim o dosyalarımızı, notlarımızı basın mensubu arkadaşlarımıza dağıtsınlar.
Siz onları da incelersiniz.
Benim endişem şu: Yani, biraz önce basınla ilgili bir değerlendirmede
bulundum. Benim bu söylemlerimin de yine basının girdapları içinde kaybolacağı
noktasında endişelerim var. Ama, emin olun ki, bunların Türkiye tarafından
bilinmesi lazım. Yani, Enerji Bakanlığına, benim şahsıma çok ciddi bir
haksızlık yapılmıştır.
Neticede bunlar hepsi geçecektir. Yapılan bu işlerin gerçek yüzü anlaşılacaktır.
Bu konuda hiçbir endişe içinde değilim. Gerçekten, büyük huzur ve rahatlık
içindeyim. Tabii, sizlerden bir-iki soru alacağım. Bu kadar uzun sunuştan
sonra soruların içine girip sizlerle de böyle bir sohbeti çok fazla uzatmak
istemiyorum. Ne soracağınızı çok iyi biliyorum ben. Onun için...
SORULAR VE YANITLARI
SORU: …. İstifanızı verdiniz mi? …. Bu konuda ne yapılacak.
ERSÜMER: Çok ifade edeyim. Ben, ilk bu olay ortaya çıktığında,
yani Bakanlıktan dosyalar götürülmeye, bürokratlar götürülmeye başlandığında
ben istafa etmeyi planlamıştır ve o günden itibaren de, her zaman ne zaman
takdir edilirse o zaman istifa edebileceğini her platformda çok yüksek
sesle söyledim. Hatta, Meclis kürsüsünden söyledim. Ne dedim; benim, ne
ahlaken, ne hukuken istifa etmemi gerektiren herhangi bir hususu tespit
etmiş değilim; ama, siyaseten… Siyaseten istifama da ben karar veremem.
Tabii, dünkü tarih itibariyle istifamı Sayın Genel Başkanıma teslim
ettim. Kendi takdirleridir. Benim, bu saatten sonra bu Bakanlıkta huzurlu
ve verimli bir hizmet yapabilmem söz konusu değil. Doğru da değil. O nedenle,
bu merak ettiğiniz sorunun da cevabını vermiş olayım. Geçen dönem Bakanlıktan
ayrıldım gittim, tekrar geldim. Şimdi giderim, yine tekrar gelirim diye
düşünüyorum. Takdir sayın liderlerindir. Onlar mutlaka bu istifamızı değerlendireceklerdir,
bir sonuca varacaklardır.
SORU: Efendim, size bir şey…
ERSÜMER: Bana hiçbir şey söylenmedi.
SORU: Soruşturma komisyonu…
ERSÜMER: Ben, dokunulmazlık zırhının arkasına falan saklanmam.
Dün de bunu birkaç yerde ifade ettim. Hiç öyle bir ihtiyaç içinde değilim.
|