Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
YILMAZ'IN GRUP KONUŞMASI (1.5.2001)
JANDARMA G.K. AÇIKLAMASI (3.5.2001)
ANAP'IN AÇIKLAMASI (4.5.2001)

YILMAZ'IN BASIN TOPLANTISI...
30 Nisan 2001
ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, Beyaz Enerji Operasyonuna ilişkin iddianame ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer'in istifası ile ilgili olarak İstanbul’da basın toplantısı düzenledi.
ANAP İnternet Sitesinde yer alan metne göre, Yılmaz'ın açıklamaları ve sorulara yanıtları şöyle: 
(30 Nisan 2001)

Değerli Basın Mensupları; 

Bu basın toplantısında Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanımız Sayın Cumhur Ersümer’in istifasıyla ilgili değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz Ocak ayının başından bu yana Türkiye’de kamuoyunu işgal eden en önemli süreçlerden birisi “Beyaz Enerji Operasyonu” denilen ve Enerji Bakanlığımız’da yürütülen bir operasyon olmuştur. Yine hatırlayacağınız gibi, Ocak ayının ilk günlerinde bir büyük gazetemizde yayınlanan ve kimliğini açıklamaktan çekinen bir Jandarma yetkilisinin Sayın Bakanımız’la ilgili ‘onun üzerini çizin’ başlığıyla verilen haber kamuoyunda bu operasyonun asıl ilgi toplayan odak noktası olmuştur. 

Şimdi evvelâ bu konuda bir genel tutumumuzu bir defa daha dikkatlerine getirmek istiyorum. Bizim anlayışımıza göre eğer herhangi bir yerde birileri bir suç işlemişse, bu suçu ortaya çıkarmak ve gereğini yapmak devletin en başta gelen görevidir. Suçluyu bulup çıkarmak devletin emniyet birimlerinin görevidir, gereğini yapmak da devletin yargı kurumunun görevidir. Bu genel düşünce ışığında, bu genel kural ışığında bizim Enerji Bakanlığı’nda yapılan operasyona herhangi bir itirazımızın olması söz konusu olamaz. 

Ama hepimizin yakından izlediğimiz gibi eğer enerji operasyonu denilen bu süreç başından beri bir takım silüet yöntemlerle yürütülmüş zaman zaman hukukun en temel kavramları dahî gözardı edilerek mesele nihayet geçen hafta mahkemeye intikal etmiştir. Bu yapılan hukuka aykırı işlemleri, usulsüzlükleri burada sıralamak istemiyorum. 

Ama şurası bilinmelidir ki, netice itibariyle bu operasyonun asıl başlangıcı Enerji Bakanlığı’nda bu bakanlıkta görevli bazı kişilerle daha önce görev yapıp ayrılmış kişilerin karıştığı bir rüşvet olayı olmuştur. Bu rüşvet olayından hareketle girişilen operasyon sırasında Sayın Bakanımız dahil 3 ay süreyle çok sayıda kişinin telefonları dinlenmiştir. Bazı kişiler gözaltına alınmıştır, 600’ü aşkın kişinin ifadesine başvurulmuştur. Enerji Bakanlığımız’dan gerek bu rüşvet olayı ile ilgili olsun olmasın çok sayıda klasör, dosya kamyonlarla taşınmıştır. Aslında bilirkişi niteliği olmayan daha önce muhbir niteliğinde olan bazı kişiler bilirkişi olarak görevlendirilmiştir. Yasaya göre tamamen gizli yürütülmesi gereken ilk tahkikat fezlekelerin ayrıntılarına varıncaya kadar basında yer almıştır ve bu olayın kamuoyuna malolmasıyla birlikte bazı sanıkların Sayın Bakan’la çeşitli şekillerde niza halinde olan yani ya görevden uzaklaştırılmış, ya pasif göreve alınmış olan ve bu rüşvet olayına karışmış olan kişilerin beni, Partimi, Bakanımı ve kardeşimi izam eden bazı ifadeleri olmuştur. Bu ifadelerle gazetelere, televizyonlara yansımıştır. 

Şimdi bu tahkikatı yürüten savcının iddianamesinde ilk olarak açıklık getirmesi gereken husus bu iddiaların doğru olup olmadığıdır. Yani ortada bir rüşvet olayı vardır. Bu rüşvet olayının tarafları buna siyasî bağlantıları olduğunu ifade etmişlerdir. Savcı evvela bunu ortaya çıkarmak durumundadır. Bu tahkikat sırasında yürütülen devletin kurallarıyla, hukukun temel prensipleriyle bağdaşmayan bütün uygulamalar liderler toplantısında gündeme gelmiştir. Sayın Başbakan bu konuda devletin Adalet Bakanlığı’nın, İçişleri Bakanlığı’nın tahkikatın hukuka uygun şekilde yürütülmesini sağlayıcı bazı tedbirler almasını istemiştir. Ben buna karşı çıkmışımdır, karşı çıkmamın bir tek sebebi vardır; burada bazı usul hataları yapılabilir, bu tahkikat sırasında usul hataları yapılabilir, yanlışlıklar yapılabilir ama netice itibariyle ortaya konulan iddia beni izam eden bir iddiadır, benim partimi izam eden bir iddiadır, benim Bakanımı izam eden bir iddia, kardeşimi izam eden bir iddiadır bütün usulsüzlüklerin gözardı edilip evvelâ bu konuda varsa bir dedile ulaşılması lâzımdır. Bu iddiaların doğruluğunun tahkik edilmesi lâzım. 

Benim hareket ve düşünce tarzım bu olmuştu ve şimdi iddianame ortaya çıktıktan sonra açıkça görülmüştür ki bu konuda yani münferit bir suç olan rüşvet olayı ile ilgili Sayın Bakan’ı irtibatlandıracak veya diğer kişileri irtibatlandıracak hiçbir somut delil yoktur. Burada iddianamenin eksik gördüğüm en önemli hususunu dikkatinize getirmek istiyorum. Yapılan telefon kayıtlarında, dinlemelerde bu kişiler arasında yapılan telefon görüşmelerinin dinlenmesinde bu kişiler, Sayın Bakan’ın kendi fiilleri için engel olduğunu ifade etmişlerdir. Sayın Bakan’ın kendilerine karşı yaptığı tasarruflardan yakınmışlardır, ama Sayın Savcı iddianamesinde bunlara yer vermemiştir. Halbuki bunlar Sayın Bakan’la ilgili iddiaların geçersiz olduğunun en önemli kanıtları idi. 

Demek istediğim sırf işin ucu Sayın Ersümer’e dayandırılmak için gerek operasyon sırasında, gerekse soruşturma aşamasında bu kurallar, usuller, teamüller hepsi zorlanmıştır. Elbetteki bütün kamu görevlileri görevlerini yerine getirirken kendi sorumluluklarını en iyi şekilde yapmanın gayreti içinde olacaklardır. Ama bütün kamu görevlileri hukukun sınırları içinde ve hukukun kaidelerine uygun davranmak zorundadırlar. 

Enerji Bakanlığı’ndaki bu operasyona temelde hiçbir itirazımız olmadığı halde hatta yapılan bazı yanlışlıkların dahî daha önemli gerçeklerinin ortaya çıkması için gözardı edilebileceğini ifade etmemize rağmen bu soruşturmayla ilgili böyle bir zorlama, böyle bir yönlendirme tespit ettiğimizi bir defa daha ifade ediyorum. Ediyorum ki bugün Türkiye’de yolsuzluklar, hırsızlıklar kadar diğer gayri meşru işler kadar büyük bir tehlike yargının siyasallaşmasıdır. 

Değerli Arkadaşlarım, Değerli Basın Mensupları; 

Türkiye, Sayın Cumhur Ersümer’in Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı süresince enerji alanında Cumhuriyet tarihinin en büyük atılımlarından birisini gerçekleştirmiştir. Bakın devletin istatistiklerinde 1997 yılı ortasındaki Türkiye’nin enerji kapasitesi nedir? 1997 yılından bu yana yapılan yatırımların buna ilâve ettiği kapasite nedir? Göreceksiniz ki Cumhuriyet tarihimizin hiçbir döneminde Türkiye enerji alanında  bu kadar büyük bir atılımı gerçekleştirememiştir. 

Ama Türkiye’nin enerji sorununu çözebilmesi için, yani gelecek yıllarda ihtiyaç duyduğu enerjiyi üretebilmek için her sene 4 milyar dolar enerji yatırımı yapması zorunluluğu vardır. Türkiye’nin bütçesinden bu kaynakları ayırabilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin toplam yıllık bütçesinde enerji için ayırdığı yatırım miktarı bunun neredeyse onda biridir. Onun için Türkiye, bu enerji yatırımlarını yapabilmek için mutlaka yabancı sermayeyi enerji alanında yatırım yapmaya çekmek zorundadır. Yabancı sermayeyi enerji alanına çekebilmek için birçok düzenlemeler yapılmıştır. Hepimizin bildiği gibi benim Hükûmetim döneminde, 55’nci Hükûmet döneminde yap-işlet-devret modelini sistemimize getiren yeni bir yasa çıkarılmıştır, arkasından 57’nci Hükûmet döneminde uluslararası tahkim sistemini getirerek enerji yatırımlarının önündeki en önemli engeli kaldıran bir anayasa değişikliği gerçekleşmiştir. Bu reformlarla enerji sektöründe yabancı sermayenin Türkiye’ye rahatlıkla gelmesinin önü açılmıştır ve yabancı yatırımların bir anlamda yasal zemini yaratılmıştır. Gerek geçtiğimiz yıllarda, gerek bugün hâlâ Türkiye’de tıpkı 1980’li yıllarda olduğu gibi önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin bir enerji fazlası olacağını belirten görüşler vardır. Yani Türkiye bu yatırımları fuzulî yapmaktadır. Önümüzdeki yıllarda bu yatırımların devreye girmesiyle üretilecek enerji Türkiye’nin ihtiyacından fazla olacaktır görüşünde olanlar vardır. Ama bunlar unutmaktadırlar ki 1980’li yıllarda Anavatan iktidarı döneminde biz Türkiye’de enerji yatırımlarını yaparken, GAP’daki barajları gerçekleştirirken bizim siyasî  rakiplerimiz bu kadar enerji yatırımına ne luzûm var, enerjiyi toprağa mı vereceksiniz demişlerdi. Türkiye eğer bugüne önemli bir enerji açığıyla karşılaşmadan gelebildiyse bu bizim o zaman yaptığımız, gerçekleştirdiğimiz enerji yatırımları sayesindedir. 

Bugün yaptığımız enerji yatırımları da 21. Yüzyılın ilk çeyreğine enerji ihtiyacımız bakımından güvenle geçirmemizi sağlayacak olan yatırımlardır. Aslına bakarsanız 1980’li yıllarda bize fazla enerjiyi toprağa mı vereceksiniz diye soran zihniyetle bugün yapılan enerji yatırımlarını gereksiz olduğunu söyleyen zihniyet birbirinin aynısıdır. Bunlar Türkiye’nin kalkınma dinamiklerini kavramayan, Türkiye’nin gelişme yönünü göremeyen ve Türk insanının gücüne inanmayan çevrelerdir. Esasen yaptığımız hizmetlerden dolayı bizi suçlayanlar da bu zihniyetin sahipleridir. 

Değerli Basın Mensupları; 

Maalesef SEKA arazisinde yapılan Ford-Otosan yatırımının açılış töreninde de ifade ettiğim gibi, bu memlekette hizmet etmenin her zaman bir bedeli olmuştur. Hizmet eden insanlar maalesef bu bedeli Türkiye’de her zaman ödemişlerdir. Bu bedeli rahmetli Menderes gibi canıyla ödeyenler olmuştur, bu bedeli siyaseten halkın gözünden düşmek suretiyle, oy kaybı suretiyle kaybedenler olmuştur. 

Bir siyasetçi Türkiye’nin yönetimini üstlenen siyasetçi her gün birçok kararlar vermek zorundadır. Bu kararları en geniş şekilde ikiye ayırmak mümkündür. Bazı kararlar vardır ki bu kararlar ülke için mutlaka alınması gereken kararlardır, ülke için gerekli kararlardır. Ama bu kararları vermek sizin için risklidir, siyaseten risklidir. Buna mukabil bazı kararlar vardır ki bu kararlar sizin için gereklidir, siyaseten gereklidir bunları yaparsanız siz bundan kârlı çıkarsınız ama ülke için risklidir. Örnek mi istiyorsunuz; 1992 yılında Türkiye’de sosyal güvenlik sistemini değiştiren, emeklilik yaşını erkeklerde 43’e kadınlarda 38’e indiren düzenleme ikinci örnektir. O düzenlemeyi yapanlar millete sizi erken emekli edeceğiz diye bundan siyasî prim toplamışlardır. Ama bunun ülkeye maliyeti çok yüksek olmuştur. Primi ödeyenlere devlet gerekli sağlık hizmetini, gerekli emeklilik ödemesini yapamayacak duruma düşmüştür. Onun için Türkiye’de siyaset yapanlar zaman zaman kendileri açısından ne kadar riskli de olsa, kendilerinin ne kadar belaya sokacak kararlar da olsa ülke için gerekli kararları alabilme cesaretini göstermektir. 

Değerli Arkadaşlarım, Değerli Basın Mensupları; 

Sayın Ersümer’in istifasını doğru anlamak lâzımdır. Bu istifanın doğru anlaşılması lazımdır. Sayın Ersümer’in istifası savcının iddianamesinde yer alan bazı bülten, bazı zorlama ifadelerle ilgili değildir. Tam tersine bu ifadelerle yaratılmak istenen havanın Türkiye’ye zarar vermesini önlemeye mahsustur. Şuna herkesin dikkatini çekmek istiyorum bugün Türkiye’de birileri, suları bulandırarak hazırlamakta olduğumuz ekonomik programın uygulanmasını önlemeye çalışmaktadırlar. Diğer bazıları da bu bulanık suda adam avlamanın peşindedirler. Öte yandan Sayın Ersümer’in istifasını sağlayarak Enerji Bakanlığı’nda kendi işlerini bundan sonra daha kolay yürütebileceklerini düşünenler vardır. Buradan hepsini bir defa daha uyarıyorum ki bütün bu hesaplar da ters çıkacaktır. 

Değerli Basın Mensupları; 

Sayın Ersümer’i hedef alan kampanya sadece bugün ilk defa uygulanan, bugüne mahsus bir yöntem değildir. Türkiye’nin son 2 yüzyılına baktığınız zaman, Türkiye’de 2 yüzyıldan beri devam eden bir kavga var, bir mücadele var. Bu mücadelenin bir tarafında statükodan memnun olmayanlar var, statükoyu değiştirmek isteyenler var, bir tarafından da statükoyu korumak isteyenler var. Statükoyu yani mevcut durumu değiştirmek isteyenler ülkenin menfaatleri bunu gerektirdiği için, ülkenin menfaatlerini kendi menfaatlerinin önünde gördükleri için bunu değiştirmeye çalışırlar. Statükoyu korumak isteyenler; ise bugünkü statüko kendi menfaatlerine olduğu için, kendilerine makam, kendilerine güç, kendilerine paye, kendilerine para getirdiği için bu statükonun değişmesini istemezler. Onlar yani bu statükoyu korumak isteyenler ülkenin geri kalmışlığından, milletin fakirliğinden, insanımızın mağduriyetlerinden şimdiye kadar kendi menfaatleri için beslenmişlerdir. Onun için daima bu durumu korumak istemişlerdir. Unutmayın Türkiye 1920’li yıllarda Cumhuriyete, 1950’li yıllarda demokrasiye, 1980’li yıllarda da serbest piyasa ekonomisine statükoya rağmen kavuşmuştur. Statükoyu korumak isteyenler, statükocular kendilerini aşan, kendilerini aşmaya yönelen her harekete, her hamleye, her atılıma, her çabaya var güçleriyle karşı çıkmışlardır. Bunu yapmak isteyen insanlara çamur atmışlardır, iftira etmişlerdir. Onları engellemek için her yola başvurmuşlardır. Bu süreçte en fazla zarar görenler siyasetçiler ve siyaset kurumu olmuştur. Statükonun bütün bu mücadele sırasında kullandığı yöntemleri, bunu tezahür etme şeklini değişik biçimlerde görmek mümkündür. Statüko bazen hakim ve savcı kılığına bürünmüş ortaya çıkmıştır. Siyasetçiyi idam sehpasına çıkarmaya çalışmıştır, bazen de bunda muvaffak olmuştur. Statüko kimi zaman etkin bir bürokrat olup icraatın önünü tıkamaya çalışmıştır, bunda da çoğu zaman muvaffak olmuştur. Statüko bazen bilirkişi olmuş saldırısını bilirkişi raporlarıyla ortaya koymuştur, bazen medya mensubu olmuştur kalemini silah gibi kullanmıştır. 

Ama, hangi sıfatı taşırsa taşısın, hangi konumda olursa olsun statükocuların bir tane ortak amacı vardır. O da Türkiye’yi dünyadan tecrit etmek, Türkiye’yi içine kapatmak, Türkiye’nin ufkunu sınırlandırmaktır. Statükoyu değiştirmek isteyenlerin de bir tek amacı vardır o da Türkiye’yi dünyayla bütünleştirmek, Türkiye’nin ufkunu açmak, Türkiye’yi dünyaya açmak. Anavatan Partisi bu anlamda statükoyu değiştirmek isteyenlerin, Türkiye’nin ufkunu açmak isteyenlerin, Türkiye’yi dünyayla bütünleştirmek isteyenlerin simgesi olmuştur. 

Hiç kimse, siyasî rakiplerimiz dahî aksini söyleyemezler ki Anavatan Partisi Türkiye’de statükoya en büyük darbeyi vuran parti olmuştur. Bunun içindir ki kurulduğumuz günden bugüne kadar statükonun bir numaralı hedefi olduk. 1990’lara geldiğimiz de Anavatan Partisi’nin muhalefete geçmesini fırsat bilen statüko yeniden yürütmeden, yargıya kadar devletin tüm kurumlarında hakimiyet kurmaya yönelmiştir. Ama bununla kalınmamıştır. Anavatan Partisi’ne, ülkeye ve millete yaptığı hizmetlerin bedelini en ağır bir biçimde ödetmek için iftira ve çarpıtmalara dayalı yeni tezgahlar kurulmuştur. Allah’a şükür ki bu tezgahların hiçbiri bugüne kadar başarılı olamamıştır. Aslında Sayın Ersümer’in istifası dolayısıyla yaşadığımız bu son gelişmeler aynı oyunun yeni bir versiyonundan başka bir şey değildir. 

Değerli Basın Mensupları; 

Hadisenin bir başka boyutu da, bu süreç içerisinde siyaset kurumunun durumuyla ilgilidir. Statükoyu değiştirmek isteyenler çok iyi biliyorlar ki, Anavatan Partisi’nin yıpranması Türkiye’de siyaset kurumunun yıpranması demektir. Türk siyaseti maruz kaldığı bütün daraltma gayretlerine, kendisine yöneltilen bütün bu tezgahlara karşı bugünkü hareket genişliğini, icraat kabiliyetini büyük ölçüde Anavatan Partisi’ne borçludur. Siyaseten Anavatan Partisi’nin yıpratılmasına göz yumanlar, bize atılan çamurları kayıtsızlıkla ve belki de keyifle seyredenler aslında siyasetçi olarak kendi varlıklarını da inkâr etme durumundadırlar. Belki bugün kendisine en büyük zararı Anavatan Partisi verdiği için bu statükocular en fazla Anavatan Partisi’ne hücum ediyorlar. Ama unutulmamalıdır ki statükocuların asıl amacı tüm siyaset kurumunu işlevsiz ve itibarsız hale getirmektir. 

Yanlış basamaklardan doğru yola ulaşılabilmesi mümkün değildir. Anavatan Partisi’ne yapılanlar yanlıştır. Dolayısıyla kimsenin bunu bir fırsat bilerek bunun üzerine atlayarak bir yere ulaşması mümkün olamaz. Unutulmamalıdır ki karalama ve yıpratma kampanyası Anavatan Partisi ile bitmeyecektir. Bu anafor eninde sonunda mutlaka kendisine yeni hedefler belirleyecek ve onlara yönelecektir. Enerji Bakanımız Sayın Cumhur Ersümer hukukî, ahlakî ve siyasî hiçbir yanlışı, sorumlu olmadığı halde kendi üzerinden siyaset kurumunun ve Hükûmetin yıpratılmasına gönlü razı olmadığı için istifa etmiştir. 

Aslına bakarsanız Sayın Bakan, daha bu olay ilk ortaya çıktığı zaman istifaya hazır olacağını bana ifade etmiştir. Ama ben gördüm ki olur olmaz her iddîa karşısında sorumlu bakanın istifa etmesi gibi bir yol açarsak ileride bu ülkeye hizmet etmek için risk alacak insan bulmakta zorluk çekeriz. Maalesef Türkiye’de bugün siyasetçiler açısından ülkeye ve millete hizmet edebilecekleri alan giderek daralmaktadır. Bir yanda bazı insanlar Türkiye’de siyasetin kalitesinin düştüğünden şikayet ediyorlar, ama diğer yerde aynı insanlar kişilik haklarına kadar her şeylerine saldırarak onlara hayatı zindan etmeye çalışıyorlar. 

Bugün maalesef Türk siyasetçisi vaktini, enerjisini hizmete, üretime, yönetime değil kendisine yönelik mevcut ve potansiyel ithamlara cevap vermeye kullanmak mecburiyetinde bırakılmaktadır. Türkiye’nin devamlı bir krizler yumağına sürüklenmesinin sebebi sadece birtakım yöneticilerin dirayetsizliğine, ihmaline dayandırılamaz. Bunun en önemli sebebi Türkiye’de siyasetçinin önünün kesilmek istenmesidir. Bizim Anavatan Partisi olarak verdiğimiz mücadelenin en önemli amacı, bu kötü gidişin önüne geçebilmektir. Unutulmasın ki Türkiye’nin içe kapanmasından, Türkiye’nin dünyadan kopmasından, ekonomi de ve demokrasi de kendisini geliştirememesinden zararlı çıkacak olan Türk milletidir. Böyle bir durumdan kârlı çıkacak olan tek kesim ise statükoculardır. 

Anavatan Partisi, kendi bakanını görevi sırasında Yüce Divan’a gönderen Türk siyasetinin tek partisidir. Anavatan Partisi kendi bürokratlarını görevden alan, Meclis soruşturmalarında neredeyse bütün bakanları icraatlarının hesabını vermiş olan tek partidir. Dolayısıyla bizim hiçbir zaman hesap vermekten kaçmak, kendimizi gizlemek, saklamak gibi bir durumumuz olamaz. Her defasında içi boş çıkmış olmasına rağmen Anavatan Partisi’nin üzerine bu kadar gelinmesinde iyi niyet değil, tam tersine bitmeyen bir husumet söz konusudur. 

Değerli Arkadaşlarım, Değerli Basın Mensupları; 

Burada akıllara şöyle bir soru gelebilir. Acaba neden Türkiye’de statükocuların bu amansız düşmanlığına en başta Anavatan Partisi muhatap olmaktadır? Çünkü Anavatan Partisi; 1980’li yıllarda da son dönem hükûmetlerindeki sorumlulukları çerçevesinde daima milletin yanında, Türk insanının saflarında olmuştur. 

Onun için diyorum ki; Anavatan Partisi’ne karşı olanlar, Anavatan Partisi’ne karşı bu bitmez tükenmez husumeti yürütenler aslında ülkemizin ve milletimizin menfaatlerine karşı olanlardır. Günümüzdeki diğer bir anlamı ise Anavatan Partisi’ne karşı olanlar, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne karşı olanlardır. Anavatan Partisi’ne karşı olanlar, küreselleşme sürecinde Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşmesine karşı olanlardır. Yapılmak istenen Türkiye’de demokrasinin, özgürlüklerin, hukuk devletinin önünü kesmektir. Yapılmak istenen devletin aslî konumuna, yani milletin hizmetine dönmesini engellemektir. Yapılmak istenen bize ülke ve millet için ortaya koyduğumuz her hizmetin bedelini hem şahsen hem de siyaseten ödetmektir. Ama bütün bunları yapanların görmedikleri veya görmek istemedikleri bir gerçek vardır. Demokrasilerde yasal sınırlar içinde faaliyet gösteren siyasî partiler hesap verecekleri tek merci millettir. 

Anavatan Partisi’nin kendisine yöneltilen bunca saldırıya, iftiraya, tezgâha, kampanyaya rağmen 18’nci yaşına girerken dimdik ayakta olmasının tek sırrı da budur ve burada iddîa ediyorum ki; bu 18 yıllık geçmişimizde bize karşı yapılanlar eğer başka bir siyasî partiye yapılmış olsaydı, o parti şimdiye kadar çoktan yıkılıp giderdi. Ama biz meşruiyetimizin gücünü milletimizden aldığımız için hizmet mücadelemizi sürdürüyoruz ve milletimizin desteği sürdüğü sürece de bu mücadeleye devam edeceğiz. 

Hepinize saygılar sunuyorum. Partili arkadaşlarımdan, basın mensubu arkadaşlarımızın soracakları soruları ve onlara vereceğim cevapları sukûnetle dinlemelerini rica ediyorum. 

SORULAR – CEVAPLAR

SORU: Sayın Yılmaz, Cumhur Ersümer ile ilgili olarak TBMM’ye verilmiş bir soruşturma önergesi var. Burada Hükûmet ortağınız iki partinin bu önergeye sıcak yaklaşımı, olumlu oy vermesi durumunda sizin tavrınız ne olur? Hükûmet’in geleceği nasıl etkilenir? 

YILMAZ: Belki biliyorsunuz, belki bilmiyorsunuz soruşturma önergeleriyle ilgili olarak parti gruplarının karar alması mümkün değildir. Yani soruşturma önergeleri milletvekillerinin kendi vicdanlarına göre müstakil olarak karar verecekleri konulardır. Anayasa buna amirdir. Sayın Ersümer açıkça bu soruşturma önergesinin kabul edilmesini arzuladığını ifade etmiştir, kendi oyu da bu yönde olacaktır. Ama burada kamuoyunun eksik bildiği bir konu var, onun açıklığa kavuşmasını istiyorum. Türkiye’de bir takım iftira balonları uçuruluyor, bir takım yalan bombaları atılıyor bunun üzerine dayalı sanki bu gerçekmiş gibi de yorumlar yapılıyor. Bakın Türk Ticaret Bankası’nın satışıyla ilgili olarak bizim hükûmetimize karşı gensoru önergesi verildi o zamanki bir partinin de dışarıdan desteği ile bu gensoru önergesi kabul edildi ve hükûmet düşürüldü. Bugün hâlâ bu olayla ilgili olarak benim veya benim bir bakanımın sorumluluk taşıdığı görüşünde yazı yazan yazarlar var. Bu kişiler bilmiyorlar ki bu dava 3 seneden beri yargıda görülmektedir ve yargıda görülen herhangi bir dava sırasında Anayasa’nın 100’ncü maddesi işlemez. Yani şunu söylüyorum bizim mevzuatımıza göre, bizim yasalarımıza göre her kamu görevlisinin hakim de olsa, savcı da olsa her kamu görevlisinin tespit ettiği suçu mutlaka ilgili mercilere bildirme zorunluluğu vardır. 

Eğer bu davanın görülmesi sırasında Sayın Bakan’ı izam edecek herhangi bir suç ortaya çıkarsa burada yapılması gereken hadise Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık kanalı ile bunun Meclis’in bilgisine sunulmasıdır. Savcının Sayın Ersümerle ilgili olarak böyle bir talebi iddianamede yer almamıştır. Meclis’e böyle bir duyuru da yapılmamıştır. Ama mahkemede dava açılmıştır, şimdi bu dava görülecektir, o davanın görülmesi sırasında eğer Sayın Bakan’la ilgili olarak ileri atılan iddialar doğru çıkarsa o zaman Sayın Bakan’la ilgili Anayasa’nın 100’ncü maddesine göre gereği yapılmak üzere ilgili mahkemenin Sayın Bakan’ın durumunu tespit edip Meclis’e bildirmesi gerekir. 35’nci Madde bütün mahkemelerimizi, bütün kamu görevlilerimize bu konuda itibar etmektedir, yükümlü tutmaktadır. Sayın Savcı bu iddianamesinde bu yönde herhangi bir ifadeye yer vermemiştir. Aksine bir ifade de yer almadığı için iddianame bu açıdan her türlü spekülasyona malzeme haline gelebilmiştir. 

Şimdi buradan bir defa daha ilgili mahkemeye, yani bu davayı görecek olan mahkemeye o mahkemenin DGM mi yoksa başka bir mahkeme mi olacağını şu anda bilemiyorum hukuken tartışma konusudur, ama o mahkemeye çağrıda bulunuyorum. Anavatan Partisi’nin şimdiye kadar Meclis’te soruşturmaya, gensoruya muhatap olduğu bütün meselelerin, bütün davaların görüldüğü mahkemelere çağrıda bulunuyorum. Eğer benim veya benim partimden siyasî sorumluluk taşıyan herhangi birisinin bu işlerde en ufak kusuru olduğunu, suçu olduğunu, yanlışı olduğunu tespit ediyorlarsa Meclis’e bilgi versinler, gereğini biz orada yaparız. Bizimle ilgili olsa da yaparız. Ama maalesef Türkiye’de öyle bir noktaya gelinmiştir ki sadece iddiayı ortaya atmak insanları yıllarca gidip mahkemede hesap vermesi için gerekli sayılmaktadır. Biz Anavatan olarak bunun tecrübesini de yaşadık. Özel bakanlık kurdular, Soruşturma Bakanlığı, Yolsuzluk Bakanlığı kurdular Teftiş Kurulu’na rapor hazırlattılar, 2 tane Bakan arkadaşımızı Yüce Divan’a gönderdiler bu 2 tane arkadaşımızı 3 sene yargılandı sonunda aklandı, beraat etti ama bu iftirayı atanlar onlardan bir özür dilemeyi bile çok gördüler. Böyle siyaset olmaz. Buna siyaset bile denmez. O bütün elinde bilgisi olan, delili olan kim varsa ortaya koymaya çağırıyorum, olmadan bizi suçlayan herkesi de müfteri ilân ediyorum. 

SORU: Sayın Bakan’ın istifasına kadar olan süreçte ANAP’ın tutumu net ve açıktı. Hayır istifa etmeyecek şeklindeydi. Fakat istifa etti. Bu istifada MHP’nin tavrı mı ya da Koalisyon’un geleceği mi etkili oldu? 

YILMAZ: Şimdi bakın biraz öncede anlattım bir defa daha özetle tekrarlamak durumundayım. İddianame ortaya konuncaya kadar Bakan’ın bize hazır olduğu istifasını ben engelledim, engellememin sebibi şu idi; Sayın Bakan’la ilgili ahlakî bir suçlama var. Bu rüşvet olayında rüşvet alıp verenler ifadelerinde Sayın Bakanı izam edici bazı beyanlarda bulunmuşlar. Sadece onu değil beni, benim partimi izam edici beyanlarda bulunmuşlar. Bunların doğru olup olmadığını ortaya çıkarmak görevi savcınındı. Savcı eğer bunlarla ilgili en ufak bir delile rastlasaydı, hatta bir kademeye rastlasaydı bunu iddianamesinde zikretmek zorundaydı. 

Şimdi iddianame ortaya çıktı herkes gördü ki ne benim, ne partimin, ne bakanımın bu tür yolsuzluklarla bağlantısını ortaya koyacak en ufak bir delil, en ufak bir dayanak yok. Ama ne var Savcı tutuyor Türkiye’nin enerji politikasını tartışıyor, yapılan işlerin siyaseten doğru olup olmadığını tartışıyor, Meclis’ten çıkan bir kanun ileride Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi halinde devlete zarara uğrayabileceğini ifade ediyor. Bunlar Savcı’nın üzerine vazife olan işler değil. Savcı da, orada aranan husus bizimle ilgili bu iddiaların suç iddialarının doğru olup olmadığını ortaya koymaktır. Siyasî takdirin denetim yeri Meclis’tir. Yapılan işin siyaseten doğru olup olmadığını, bundan dolayı herhangi bir görev kusurunun olup olmadığını saptayacak olan yer Meclis’tir, daha doğrusu Meclis’in izni ile Yüce Divandır. Bu DGM değildir bu normal mahkeme değildir. Ama burada Savcı’nın öncelikle ortaya çıkarmak istediğimiz husus Sayın Bakan’a yönelik bu ahlakî suçlaması idi. Savcı o konuda hiçbir şey ortaya koyamamıştır. Tersine bu konudaki aksi delilleri de kullanmamak suretiyle meseleyi kamuoyunda spekülasyona bırakmıştır. 

Biz bu aşamaya gelinmesini zorunlu gördüğümüz için Sayın Bakan’ın istifasına yanaşmadık, kabul etmedik. Ama iddianame ortaya çıktıktan sonra bugünkü durumu ve bundan sonraki Enerji Bakanlığı’nın nasıl belirli şekilde yürütülebileceğini de değerlendirmek zorundayız. Maalesef Enerji Bakanlığı’nda şu anda hiçbir bürokrat normal rutin işler için dahî imza atmaya cesaret edememektedir. Enerji Bakanlığı’nda ki devletin en önemli kilit bakanlıklarından birisidir çok hayati yatırımlar sırf bu nedenle şu anda askıda beklemektedir. Enerji Bakanlığı’nın bu şekilde daha fazla mahmul halde sunulmasına izin veremezsiniz. Sayın Bakan’ın istifasının kabul etmemizin tek nedeni devletin Enerji Bakanlığı’nın yeniden eski şekilde işlemesini sağlayacak tedbirleri alabilmektir. 

Ama huzurlarınızda şunu da bir defa daha ifade ediyorum, bunu kamuoyuna taahhüt olarak da ifade ediyorum bütün bu önümüzdeki yargı süreci tamamlanıp Sayın Bakanla ilgili bugüne kadar ortaya konulamayan yeni hiçbir belge, delil ortaya konamadığı takdirde Sayın Bakan yargıdan bu süreçten aklanarak çıktığı takdirde onu yeniden hükûmete hem de sorumlu bir mevkiye almak da benim yükümlülüğümdür. 

SORU: Efendim, yargıyı eleştirdiniz. Yolsuzluk kadar yargının siyasallaşması tehlikelidir dediniz, sürekli statükoculardan söz ettiniz. Biraz daha net olabilir misiniz acaba. Hükûmet ortaklarınız mıdır? Askerler midir? Kimdir efendim? 

YILMAZ: Şimdi bu bir bulmaca gibidir. Ben size unsurlarını söylüyorum. Bunları birleştirmek için siz de biraz kendi yeteneğinizi kullanın. Ben size yapılan usulsüzlükleri, yapılan olayları anlatıyor, ben size bir fotoğraf çekiyorum. Fotoğrafı belki istediğiniz nitelikte çekemiyorum çünkü toplumsal olaylar her zaman buna izin vermiyor ama bu parçaları birleştirip hazırlayıp bütününü ortaya çıkarmak da sizin göreviniz. Ben yargıyı eleştirmiyorum, ben yargıyı olması gereken yere çıkarmaya çalışıyorum. Siyasetçiden beklediğimiz hukuk devletine saygılı olmasıdır. Türkiye’de bugün hiçbir iktidar anayasaya aykırı icraat yapamaz. Bizim sistemimiz içerisinde buna izin yoktur. Yaparsa Anayasa Mahkemesi’nden döner. Ama Türkiye’de siyasetin hukuk devletine saygılı olmaması kadar bir denge yargının siyasallaşmasıdır, yargının işleyişinin adalet kurallarına göre, hukuk kurallarına göre değil, siyasî tercihlere göre olmasıdır. Bu da bir tehlikeye işaret ediyor. 

SORU: Efendim, konuşmanızın temel argümanı statükodan yana olanlar ve statükoya karşı olanlar. Şimdi burada bir çatışma yok mu ki siz yaklaşık 3 yıldır iktidarda olan bir Hükûmetin bir Koalisyon ortağısınız. Siz kendinizi iktidardaki bir parti olarak mı görüyorsunuz yoksa muhalefette bir parti olarak mı? 

YILMAZ: Bakın ben şunu söylüyorum, Türkiye’de Anavatan Partisi 1983 yılında bir büyük değişimi, Rahmetli Özal’ın değimi ile transformasyonu başlattı. 1983’den 1991’e kadar 8 yıl içerisinde bu konuda çok büyük mesafe aldık, 8 yılda mukayese edilemeyecek ölçüde mesafe aldık. 8 yılın sonunda statükocuların büyük çabaları semere verdi Anavatan Partisi tek başına iktidarı kaybetti muhalefete geçti. Şimdi Türkiye’nin 1983’den 1991’e kadar ki gelişmesiyle 1991’den bugüne kadar ki gelişmesini bir karşılaştırın, bu karşılaştırmayı biz yaparsak Anavatan Partili olduğumuz için kendimizi kayırdığımızı düşünebilirsiniz ama ben size bu karşılaştırmayı başka birinin ağzından yapacağım. Hatta dışarıdan hükûmete bakan olduğu halde işte ortasol bir düşünceye sahip olduğunu ifade eden Sayın Derviş’in ağzından yapacağım. Şu anda ekonomik programdan ilgili olarak koordinasyon görevini yürüten bir bakan arkadaşımın ağzından yapacağım. Onun geçen gün yaptığı basın toplantısında da dikkat etmiş olmanız lâzım bugün Türkiye’nin kamu borç stoku millî gelirinin yüzde 65’ini geçmiştir, yüzde 70’e varmıştır. Anavatan Partisi iktidarının sonunda bu rakam sadece 20’ler düzeyindeydi. Yani borçlanmadaki katlanma Anavatan’dan sonra olan bir katlanmadır. 

Anavatan Partisi iktidarı bıraktığı zaman Türkiye’de kamu bankalarının görev zararı diye bir şey yoktu. Açıp bakın istatistiklere. Ne Ziraat Bankası’nın açığı vardır, ne Halk Bankası’nın açığı vardır, ne Sosyal Sigortaları’nın açığı vardır. Bugün bizi ekonomik krize götüren bütün kamu bankalarının ve KİT’lerin açıkları Anavatan Partisi’nden sonraki koalisyon iktidarları döneminde ortaya çıkmıştır. Biz bu koalisyon hükûmetleri içerisinde zaman zaman toplam 2-3-4 sene ortaklık yaptık. Ortaklık yaptığımız dönemde koalisyondaki gücümüz şiddetinde bu değişimi sürdürmeye çalıştık. 

İşte Avrupa Birliği ile ilgili olarak Ulusal Programı hazırladık. Bütün bunlar Türkiye’de statükoyu korumak isteyenlerin hoşuna gitmeyen gelişmelerdir. Bütün bunlar, bizim bazen başında, bazen içinde olduğumuz hükûmetlerin Türkiye’ye getirdiği ve Türk milletinin yürekten benimsediği bu değişim arzusunun kendi çıkarlarına aykırı olacağını görenlerin çabalarıdır. Bu mücadele daha önümüzdeki dönemde de sürüp gidecektir. 

Şunu söylüyorum; Türkiye bir yol ayrımındadır. Bu yol ayrımında yolumuzu seçerken bu mücadeleyi de sürdürmek durumundayız. Yolun bir tarafında bizim özlediğimiz, vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerini sağlamış onlara saygılı olan, serbest piyasa ekonomisi kurallarını uygulayan, dünyayla bütünleşen bir Türkiye var, öbür tarafta demokratik olmayan hak ve özgürlüklerin kağıt üzerinde kaldığı içine kapanmış, otoriter bir Türkiye var. Birinci Türkiye bizim götürmek istediğimiz Türkiye, dünyada lider ülke olmaya aday bir Türkiye’dir. Çok büyük potansiyele sahip olan, bu potansiyeli kullanacak olan bir Türkiye’dir. Statükocuların götürmek istedikleri Türkiye, dünyanın geri kalmış mahallesinde yaşayan bir Türkiye olacaktır. 

Milletimize yol ayrımında olduğumuzu ve bu yol ayırımındaki iki yolun niteliklerini doğru anlatmamız lâzım. Bugün siyasî parti olarak en önemli görevimizin bu olduğunu düşünüyoruz. Milletin hele basının yönlendirmeleri karşısında bu meseleyi doğru algılayıp, doğru karar verebilmesi her zaman mümkün olmuyor. Onun için işimiz çok zordur, bunu anlatmaktaki işimiz zordur. Bunu anlatırken bize bir sürü tuzaklar kurulacaktır, bir sürü tezgahlar kurulacaktır. Sayın Ersümer’le ilgili olan da bunlardan bir tanesidir. Bunların hepsini göze alıyoruz, ama şunu biliyoruz ki, eğer bu mücadeleyi biz kaybedersek, aslında kaybeden biz olmayacağız kaybeden Türkiye olacak. Karanlığa giden, geriliğe giden Türkiye olacak. Ama, eğer bütün Türkiye’nin menfaatinden konuşuyorsak, bütün milletin menfaatinden konuşuyorsak o zaman doğru olan bizim yolumuz. 

SORU: Ömer İzgi’nin resepsiyonunda Genel Kurmay Başkanı Sayın Kıvrıkoğlu, her ne pahasına olursa olsun bağımsızlıktan vazgeçemeyeceğimizi söyledi. ABD bize karışamaz dedi. Bir anlamda sizin dediğiniz tabirle statükoyu savundu. Böyle değerlendirebilir miyiz? 

YILMAZ: Başkasının sözüyle yorum yapıp da benimle bunları konuşmanıza gerek yok. Ben açıkça kendi görüşümü söylüyorum, herkes bu konudaki görüşlerini netleştirirse, o zaman karşılaştırma yapmak sizin göreviniz. 

Yani statükoyla bağımlılık-bağımsızlık arasında ne ilgi var. Böyle bir sözden nasıl böyle bir yorum çıkar. Bizim savunduğumuz Türkiye, F-16’larını kendi yapan bağımsız Türkiye’dir. 

SORU: Sayın Yılmaz, bu şartlar altında bütün bu süreci özetleyecek olursak koalisyon hükümetinden istifa edip bir erken seçime ülkeyi taşıma yönünde bir anlayış çıkartabilir miyiz? Parti olarak böyle bir düşünceniz var mı? 

YILMAZ: Eğer siz öyle anladıysanız ben boşuna konuştum demektir. Ben 1991 yılında daha normal seçimlere 1 sene süremiz olduğu halde, kendi kararımızla, Meclis’te tek parti çoğunluğuna sahip olmamıza rağmen erken seçime gitmiş olan bir siyasetçiyim. Eğer ülke menfaati gerektiriyorsa erken seçim her zaman yapılabilir. Ben bugünkü Türkiye’nin şartlarında erken seçimin ülkeye zarar vereceğini düşünüyorum. 

Bugün yapılması gerekenin her türlü popülist düşünceden uzak ortaya koyduğumuz ve hem ulusal, hem uluslararası destek gören ekonomik programın başarıya ulaşması için gerekli kararlılığı gösterecek uyumlu bir hükûmet modeli olduğunu düşünüyorum. Hükûmet içerisinde şu anda bu konuda gerekli uyum vardır, bunu devam ettirmek mümkün olduğu kadar herhangi bir seçim kaygısı taşımadan bu programı başarıya ulaştırmak Türkiye’ye yapılacak en büyük hizmettir. Türkiye’de şu anda erken seçim isteyenler ülkenin menfaatine olduğu düşüncesiyle değil, sadece ortalığı bulandırıp, bulanık sudan da kendilerine bir şey avlamak için bunu isteyenlerdir. 

SORU: Şimdi statükoculuktan bahsettiniz. DSP kongresinde bu statükonun fotoğrafını çekebildiniz mi efendim? 

YILMAZ: Başka partilerle ilgili yorum yapmak gibi bir görevim yok. Dün Sayın Bülent Ecevit’in yeniden parti başkanlığına seçilmesi dolayısıyla kendisini kutluyorum, kendisine başarılar diliyorum. Elbette ki bir koalisyon içerisinde 3 yılı aşkın bir süredir beraber olmamıza rağmen biz farklı partileriz, farklı görüşlere sahip olan partileriz. Benim burada ifade ettiğim görüşler Anavatan Partisi’nin görüşleridir. Ama hükûmet olarak ortaya koyduğumuz her icraat Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi olarak üzerinde uzlaştığımız hususları yansıtan icraatlardır. Dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmamak lâzım. 

SORU: ………………. 

YILMAZ: Evvelâ birincisi hatırlattığınız için teşekkür ederim. Elbette ki asılsız iddiaları ortaya atanlar müsterihtir. Bunu benim ilân etmeme de lüzum yok. Zaten müsterihtir, ama biz buna ilâveten Anavatan Partisi olarak olmayan bir ihalede, yapılmayan bir ihalede Anavatan Partisi’ne 50 milyon dolar rüşvet ödendiği şeklinde ifade veren bunu duyduğunu söyleyen, bu duyduğunu yazan gazeteciler hakkında, televizyonda bunu konuşan kişiler hakkında, bu iddiaları veren sanıklar hakkında parti olarak bir tazminat davasını bugün ilgili mahkeme nezdinde açtık. Dolayısıyla hukuken de bu süreci başlattık. 

Şimdi açıkça söylüyorum Mavi Akım Projesi Türkiye için fevkalâde önemli, stratejik olan bir projedir ve ben her zaman bu projeyi savunmaya devam edeceğim. Geçen gün Türkiye’yi ziyaret eden Türkmenistan Devlet Başkanı Sayın Türkmenbaşı bu konuyla ilgili daha önce de bildiğimiz bazı beyanlarda bulunmuş. Açıkça ifade ediyorum ki; Türkmenbaşı sopadaki elmalarla ağaçtaki elmaları birbirine karıştırmıştır. 

Anadolu’nun her tarafına doğalgazı götürecek olan evleri ısıtmasından, sanayinin çalışmasına kadar en önemli enerji kaynağını doğalgaz olarak gerçekleştiren bir büyük projeyi şu anda yürütüyoruz. Bu proje aşağı-yukarı yüzde 80 nispetinde ve tamamlanmış durumdadır. Ruslar bize bir teklifle geldiler. Mavi Akım denilen projeyi teklif ettiler. Tekliflerinin aslı şudur; Karadeniz’i geçmek için yatırımı biz yapacağız biz size gazı Samsun’da teslim edeceğiz. O yatırımın bütün maliyeti ve riski Ruslar’a aittir, 2 milyar dolarlık bir yatırım söz konusudur. Bana kendi kapımda Samsun’da üstelik doğu sınırda değil, tüketim merkezlerine daha yakın olan Samsun’da gazı teklif eden Rusya’nın, bu teklifi benim için cazip bir tekliftir. Mavi Akım Projesi’ni başlatan ben değilim, anlaşmayı imzalayan benim ama, bu konuda daha önce anlaşmaya varan, mutabakatları yapan benden önceki Erbakan başkanlığındaki 54’ncü Hükûmet’tir. Benim yaptığım anlaşma Meclis’te oy birliği ile kabul edilmiştir. 

Dolayısıyla şu anda bu anlaşma Meclis’in anlaşmasıdır, hükûmetin anlaşması değildir. Bu anlaşmaya göre Türkiye bu seneden itibaren Ukrayna-Romanya-Bulgaristan üzerinden değil doğrudan doğruya Rusya’dan gaz alabilecektir. En yüksek seviyeye geldiğinde 16 milyar metreküp alabilecektir. Şu anda aldığımız 10 küsur milyar metreküptür Bulgaristan üzerinden. Cezayir’den aldığımız 3-4 milyar metreküptür, İran’dan alacağımız 6 milyar metreküptür hepsini toplasanız dahî benim 50 milyar metreküplük ihtiyacım karşılanmamaktadır. Benim hâlâ 15-20 milyar arasında açığım vardır. Bunu almak için en fazla arzulu olduğum yer Türkmenistan’dır. Ama maalesef Türkmenistan gazı projesinin gerçekleşmesinde bizim irademizin dışında güçlükler var. Hazar’ın geçilmesi için Rusya’nın ve İran’ın muvaffakatı lâzım. Azerbaycan’la Türkmenistan arasındaki ihtilâfların çözümü lâzım, ondan sonra bunun finansmanının bulunması lâzım, bu finansman sağlandıktan sonra da bu inşaatın yapılması 2-3 sene gerektirecek. 

Biz bu 2 projeyi birbirine rakip projeler olarak görmüyoruz. Biz Türkmenistan gazının Türkiye’nin ihtiyacını hem karşılayacak hem de transit ülke olarak Avrupa’ya da gaz ihraç etmesini sağlayacak şekilde gerçekleşmesini arzuluyoruz. Ama bu bizim arzumuzdur, bu bizim hedefimizdir. Bir de kapıda olan ihtiyacımız var. 2 sene sonra bizim gaza ihtiyacımız var, Rusya’dan aldığımız gazın maliyeti Türkiye sınırında Samsun’da teslim olarak batıdan aldığımız gazın aynı fiyatıdır. Yani şu anda İstanbul’da kullandığımız doğalgaza kaç para ödüyorsak Bulgar sınırında, Samsun sınırında da aynı parayı ödeyeceğiz. Bütün riski de Ruslar karşılayacaklar. Karadeniz’in altındaki boruyu da onlar yapacaklar, Karadeniz sahiline kadar onlar getirecekler. 

Proje bizim millî menfaatlerimize uygun olan bir projedir. Ama bizim millî menfaatlerimize uygun olan başka ülkelerin menfaatlerine uygun olmayabilir. Türkiye’nin gaz açığını, Türkiye’ye gemi ile taşınacak likit gazları Türkiye’deki tesislerde tekrar gaza dönüştürerek vermek isteyen firmalar vardır, bu firmaların etkili olduğu ülkeler vardır. Bunların beni, benim bakanımı, benim partimi, benim hükûmetimi eleştirmesini çok iyi anlıyorum, kendi menfaatlerinin gereğini yapıyorlar. Ama bunların ağzından konuşan bizim yazarlarımızı anlamıyorum. 

Yani elma örneğini vermiş Türkmenbaşı. Ağaçtaki elma ile sopadaki elma nasıl aynı değilse, oradaki kuyunun başındaki gazla Türkiye’de teslim edilen gazın fiyatı arasında 2 misli fark vardır. Oradaki kuyudaki fiyatını bizim sınırda aldığımız gazın fiyatıyla karşılaştırırsanız o zaman Türkiye açısından zararlı iş yapmış gibi gözükürsünüz. Ama işi biraz inceleseniz, biraz bilseniz, biraz bilenlere danışsanız göreceksiniz ki Türkmen gazının, Türkiye sınırındaki maliyeti veya Türkiye’nin tüketim merkezlerindeki asıl önemli merkezlerindeki taşıma maliyeti dahil maliyeti, Rusya’dan aldığımızla eşit gelmektedir. Buna rağmen bizim tercihimiz Türkmen gazını almaktır. Ama bizim arzumuz yetmez, bunun gerçekleşmesi lâzım, bunu yapacak olan finansman kuruluşlarının oluşması lâzım, sınır ihtilaflarının çözülmesi lâzım. Meseleyi bir tek konuda tartışsak, yani meseleyi sadece Türkiye’nin çıkarları bazında tartışmak konusunda anlaşsak, aramızda hiçbir anlaşma kalmaz. 

SORU: Sayın Yılmaz, bir süredir bazı kesimlerde hükûmette bir revizyon gerekliliği konusundaki düşünceler dillendiriliyor. Cuma günkü liderler zirvesinde bu konunun gündeme gelmediğini ertesi gün -Cumartesi günü- siz Yalova’da söylediniz ama, siz hükûmet ortağı bir parti olarak bir revizyonu gerekli görüyor musunuz? Bunun için bir vade öngörüyor musunuz? 

YILMAZ: Revizyon her zaman yapılabilir, yapılmasında bazen fayda da olabilir ama, bir konuda anlaşılması lâzım. Bir konunun iyi anlaşılması lâzım, hiçbir hükûmet falan derneğin, falan kurumun, falan odanın baskısı ile revizyon yapmayı istemez, içine yediremez. Onun için gerçekten revizyon isteyenler bir süre revizyon meselesini unutsunlar. 

 




(1 MAYIS 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş