Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklama
şöyle:
(18 Haziran 2001)
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nda 07.06.2001 tarihinde kabul
edilen, 4676 sayılı "Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında
Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu İle Kurumlar Vergisi Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER tarafından
incelenerek, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 89. ve 104. maddeleri gereğince
bir kez daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na
geri gönderilmiştir.
Söz konusu Yasa'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na gönderilme
gerekçeleri aşağıda sunulmaktadır:
T.C.
CUMHURBAŞKANLIĞI
B.01.0.KKB.01
KAN.KAR. : 39-18/A-1-2001-427 18/06/2001
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
İLGİ : 08.06.2001 günlü, A.01.0.GNS.0.10.00.02-6031/14543 sayılı yazınız.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce 7.6.2001 gününde kabul edilen, 4676
sayılı "Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın
Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun" incelenmiştir:
1- 4676 sayılı Yasa'nın 2. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Radyo
ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa'nın 4. maddesinde,
radyo, televizyon ve veri yayınlarında uyulması gereken yayın ilkelerine
yer verilmiştir.
a- Maddede öngörülen yasaklara aykırı eylemler para cezaları ile cezalandırılmaktadır.
Cezaların idari para cezası niteliğini taşıması, özgürlüğü bağlayıcı cezaya
çevrilme olanağı bulunmaması ayrık tutulursa, yüksek tutarlara erişen bu
tür cezaların yargı organlarınca hükmolunan para cezalarıyla benzer sonuç
ve etkiler yaratacağı kuşkusuz olduğuna göre, Anayasa'nın 38. maddesindeki
suç ve cezalara ilişkin esasların ve ceza hukukunun genel ilkelerinin maddenin
düzenlenmesinde dikkate alınması gerekir. Ceza hukukunun temel ilkelerinden
olan "kanunsuz suç ve ceza olamayacağı" kuralının bir gereği olarak, ceza
alanında yapılan düzenlemelerde yasakların ve ceza gerektiren eylemlerin
öğelerinin açık ve kuşkuya yer bırakmayacak biçimde belirtilmesi zorunludur.
Oysa, maddedeki kimi yasaklar açıkça tanımlanmamış, içeriği tartışmalı
genel kavramlar ile yetinilmiştir.
Nitekim anılan maddenin ikinci fıkrasının (k) bendinde, "korku salacak
yayın yapılmaması"; (v) bendinde de, "Yayınların karamsarlık, umutsuzluk,
.... eğilimlerini körükleyici .... nitelikte olmaması" yayın ilkesi olarak
sayılmıştır.
Bir yayının korku salacak ya da karamsarlık ve umutsuzluk duygularını
körükleyici nitelikte olması kişilere göre değiştiğinden, bu ilkelerin
belirgin olmadığı, nesnel içerik taşımadığı açıktır.
Belirtilen ilkelere aykırı yayın yapılması, Yasa'nın 33. maddesi uyarınca
yüksek tutarlarda para cezaları uygulanmasını gerektirmektedir. Belirgin
ve nesnel olmayan ilkelere uyulması zorunluluğu, yayın kuruluşlarında tedirginlik
yaratacak, radyo ve televizyonların doğru ve yansız yayın yapmaları, yurt
ve dünya gerçeklerinin halka duyurulmasına engel oluşturacaktır. Böylece
toplumun doğru ve yansız haber alma hakkı zedelenecektir.
Ceza hukukunun "kanunsuz suç ve ceza olamayacağı" temel ilkesinin gereği
olarak, yasaklanan ve yaptırım öngörülen eylemlerin açık biçimde, kuşkuya
yer bırakmayacak belirginlikte düzenlenmesi gerekir. Oysa, yukarıda belirtilen
yayın ilkeleri içeriği tartışmalı genel kavramlarla anlatılmıştır.
b- Anılan maddenin ikinci fıkrasının (c) bendinde, "Yayıncılığın, gerek
yayın organı, gerekse hisse sahipleri ve üçüncü derece dahil olmak üzere
üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri hısımları veya bir başka gerçek veya
tüzelkişinin haksız çıkarları doğrultusunda kullanılmaması" öngörülmüştür.
Söz konusu bentte getirilen yasak,kim olursa olsun "bir başka gerçek
veya tüzel kişinin haksız çıkarları" yönünden de geçerli olduğuna göre,
ayrıca "hisse sahipleri" ve "onların üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri
hısımları"na metinde yer verilmesine gerek bulunmamaktadır.
2- 4676 sayılı Yasa'nın 3. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
6. Maddesinde,
a- Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyelerinin "meslekleriyle ilgili konularda
kamu veya özel kuruluşlarda en az on yıl görev yapmış, mesleki açıdan yeterli
bilgiye, deneyime .... sahip, otuz yaşını doldurmuş kişiler arasından"
seçileceği belirtilmiştir.
Maddenin önceki metninde, Üst Kurul üyelerinde "basın, yayın, iletişim
ve teknolojisi, kültür, din, eğitim, hukuk alanlarında birikimi" olma nitelikleri
aranmışken, bu niteliklere yeni metinde yer verilmemiştir. Yeni metindeki
"mesleki açıdan yeterli bilgiye ve deneyime sahip olma" koşulunun, önceki
metinde öngörülen niteliklere göre yetersizliği açıktır. "Mesleki" bilgi
ve deneyim, her zaman radyo ve televizyon yayıncılığı ile ilgili olmayabilecektir.
Radyo ve televizyon yayıncılığı konusunda çok önemli görevler üstlenen
Üst Kurul'a seçilecek üyelerde, "basın, yayın, iletişim ve teknolojisi,
kültür, din, eğitim ve hukuk" alanlarında birikimi olma niteliğinin aranmaması
bir eksiklik olarak değerlendirilmiştir.
b- Üst Kurul üyelerinden beşinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık
Divanı oluşum formülüne göre belirlenecek kontenjan doğrultusunda siyasi
parti gruplarınca önerileceği ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nca
seçileceği belirtilmiştir.
Bu yöntemle yapılan seçimlerde, genellikle siyasi kimliği olanların
yeğlendiği bilinen bir gerçektir. Radyo ve televizyon yayıncılığında çok
önemli yetkilerle donatılan ve yansız olarak görev yapması gereken Üst
Kurul'a siyasi kimlikli kişilerin seçimine olanak sağlayan yöntemin uygun
ve doğru olmayacağı açıktır.
c-Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nca, Başkanlık Divanı oluşum
formülüne göre belirlenecek kontenjan doğrultusunda siyasi parti gruplarınca
gösterilecek kişilerin Üst Kurul üyeliğine seçileceği belirtilirken, bu
kişilerin seçilmemesi durumunda nasıl bir yöntem izleneceği de açıklığa
kavuşturulmamıştır.
Gerçi, 4676 sayılı Yasa'nın geçici 4. maddesinde, "Siyasi parti gruplarınca
gösterilen adayların; Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca işaret
oyuyla ayrı ayrı oylanmaları suretiyle seçimleri yapılır. Seçilemeyen adaylar
yerine ilgili siyasi parti gruplarınca yeni adaylar bildirilir" denilmektedir.
Ancak, geçici madde düzenlemesi, yapılacak ilk seçimlere ilişkin olup,
sonraki seçimler yönünden bir anlam taşımamaktadır.
Bu nedenle,seçim yöntemi yönünden Yasa'nın 6. maddesinde gerekli düzenlemenin
yapılması uygun olacaktır.
3- 4676 sayılı Yasa'nın 5. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
9. maddesinin son fıkrasında, Üst Kurul'un, Başbakanlık Yüksek Denetleme
Kurulu'nun denetimine bağlı olduğu belirtilmiştir.
3984 sayılı Yasa'nın 5. maddesinde, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun,
kamu tüzel kişiliğine sahip, özerk ve yansız bir Kurul olduğu vurgulanmıştır.
Özerk ve yansız bir kamu tüzel kişiliğinin Başbakanlığa bağlı Yüksek
Denetleme Kurulu'nca denetlenmesi, "tarafsızlık" niteliği ile bağdaşmamaktadır.
Üst Kurul'un denetlenmesi görev ve yetkisinin, Anayasa'nın 160. maddesiyle
Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapma görev ve yetkisiyle donatılan
ve bağımsız bir Yüksek Denetleme Organı olan Sayıştay'a verilmesi, Üst
Kurul'un "özerk ve tarafsız" yapısına daha uygun düşecektir.
4- 4676 sayılı Yasa'nın 7. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
12. Maddesinin,
- Birinci fıkrasının (d) bendinde, radyo ve televizyon kuruluşlarına
33. madde uyarınca verilecek idari para cezaları Üst Kurul'un gelirleri
arasında gösterilmiş;
- Beşinci fıkrasında da, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun yıllık bütçesinden
harcanmayan tutarın, yıl sonunda yurt içinde kültür ve doğa varlıklarının,
yurt dışında Türk kültür varlıklarının korunması ve ihyası amacıyla Kültür
Bakanlığı adına bir kamu bankasında açılan hesaba aktarılacağı kurala bağlanmıştır.
4676 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
33. maddesinde, Üst Kurul'un, öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmeyen,
izin koşullarına uymayan, yayın ilkelerine ve bu Yasa'da belirtilen diğer
esaslara aykırı yayın yapan özel radyo ve televizyon kuruluşlarını uyaracağı;
aykırılığın yinelenmesi durumunda bu kuruluşlara idari para cezası uygulayacağı
belirtilmiştir.
Görüldüğü gibi, Üst Kurul'un gelirleri arasında gösterilen idari para
cezaları, Üst Kurul'ca verilen para cezalarıdır. Bu durum, Üst Kurul'un
idari para cezası verirken yanlı ve keyfi davranabileceği kuşkusuna neden
olabilecektir. Para cezalarının çok yüksek tutarlarda olması ve alt-üst
sınırları arasındaki genişlik, bu kuşkuyu daha da artıracaktır.
Bu nedenle, idari para cezalarının Üst Kurul'un gelirleri arasından
çıkarılarak Hazine'ye bırakılması uygun olacaktır. Üstelik bu yöntem, Yasa'nın
aynı maddesinde, "Üst Kurul, gerektiği takdirde her yıl için yapacağı işlerin
programını hazırlayarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bütçesinden
verilmesi gereken ödenek tutarını Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
sunar." düzenlemesi bulunduğuna göre bir sorun da yaratmayacaktır.
Öte yandan, anılan maddenin beşinci fıkrasında, Üst Kurul'un gelir fazlasının,
yıl sonunda, Kültür Bakanlığı adına bir kamu bankasında açılacak hesaba
aktarılacağı belirtilerek yeni bir fon yaratılmaktadır.
Kamu giderlerinin disipline edilebilmesi ve gider hesaplarının sağlıklı
tutulabilmesi, ülkemizin büyük sorunu olan enflasyonla savaşımda önemli
yer tutmaktadır. Bu nedenle, ekonomik programda, bütçe disiplini dışında
yaygın bir uygulama alanı bulan fon yönteminin sona erdirilmesi öngörülmüş
ve fonların tasfiyesi için yasa çalışmasına hız verilmiştir.
Bu aşamada yeni bir fon yaratılmasının ekonomik programla bağdaşmayacağı
gözönünde bulundurularak, Üst Kurul'un yıllık gelir fazlasının Hazine'ye
aktarılmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.
5- 4676 sayılı Yasa'nın 12. maddesiyle, 3984 sayılı Yasa'nın 28. maddesinin
altıncı ve sekizinci fıkraları değiştirilmektedir.
a- Maddenin değişik altıncı fıkrasında, gerçek ve tüzel kişilerin kişilik
haklarına saldırı niteliği taşıyan yayınlar ile gerçeğe aykırı olduğu savlanan
yayınlara karşı başvuru üzerine mahkemece düzeltme ve yanıt hakkının tanınmasına
karar verilmesine karşın, yayın kuruluşunun bu hakkın kullanılmasına ilişkin
yayını yapmaması ya da karara uygun biçimde yapmaması ya da geciktirmesi
durumlarında uygulanacak yaptırımlar düzenlenmiştir.
Fıkraya göre, bu durumda, ilgili kuruluşun yayınlardan sorumlu en üst
yöneticisi ile kuruluşun sahibi olan anonim şirketim yönetim kurulu başkanına
otuz milyar liradan doksan milyar liraya kadar ağır para cezası verilecek;
ayrıca, kuruluşa, Üst Kurul'ca, eylemin ağırlığına göre üç aya kadar gelir
getirici yayın yapma yasağı uygulanabilecektir. Fiilin ikinci kez yinelenmesi
durumunda yayın izni iptal edilecek ve en yüksek para cezasına hükmolunacaktır.
Bu fıkrada öngörülen para cezalarının tutarı, özellikle bölgesel ve
yerel yayın yapan kuruluş yönünden son derece yüksektir. Üst Kurul'un ayrıca
üç aya kadar gelir getirici yayın yasağı uygulaması durumunda, pek çok
radyo ve televizyon kuruluşu, altından kalkılamaz parasal sorunlar nedeniyle
yayınına son vermek zorunda kalacaktır.
Bu nedenle, altıncı fıkradaki düzenleme, ölçülülük ilkesine ve çoğulcu
demokrasinin gereklerine uygun düşmemektedir.
Öte yandan, fıkrada öngörülen para cezasının alt ve üst sınırları arasında
takdire bırakılan alanın tutar olarak genişliği, uygulamada, yorum ve değerlendirme
farklılıklarına dayalı olarak eşitsizlik, çelişki ve haksızlık yaratabilecek
ve keyfiliğe yol açabilecektir.
Para cezası ile bu cezaların uygulanmasını gerektiren eylemler arasındaki
oransızlık ve ölçüsüzlük ile cezaların alt ve üst sınırları arasındaki
dengesiz farklılık, 4676 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle değiştirilen 3984
sayılı Yasa'nın 33. maddesi ile yine 4676 sayılı Yasa'nın 17. maddesiyle
3984 sayılı Yasa'ya eklenen ek 2. maddede de bulunmaktadır. Bu nedenle,
yukarıda yapılan değerlendirmeler anılan düzenlemeler yönünden de geçerlidir.
b- Maddenin değişik sekizinci fıkrasında, tazminat talebinin haklı görülmesi
durumunda tazminat tutarının, on milyar liradan az olmamak koşuluyla fiilin
ağırlık derecesine göre belirleneceği; bu maddeye göre açılacak manevi
tazminat davalarında yargıcın uygunluk (tensip) kararı ile birlikte bilirkişiyi
de atayacağı belirtilmiştir.
Yapılan değişiklikte, hüküm altına alınacak tazminatın alt sınırı yasa
ile belirlenmiş; böylece, yargıcın takdir hakkı sınırlandırılmış, hatta
tümüyle ortadan kaldırılmıştır.
Kişinin, kişilik değerlerine saldırıyla oluşacak zarar tutarının yasa
ile belirlenmesi, sorumluluk konusunu düzenleyen hukukun temel kurallarıyla
bağdaşmamaktadır. Manevi tazminat tutarı, her somut olayın özelliği ve
istem gözetilerek yargıç tarafından takdir edilir. Manevi tazminat davasına
yol açan yayının gerçek olmasına karşın, kullanılan sözlerle sınır aşılmış
olabilir ve bu aşma derecesi her olayda farklılık gösterebilir. Yine, böyle
bir yayına, zarar görenin davranışı da neden olabilir. Bütün bu olgular,
istenecek ve hüküm altına alınacak tazminat tutarının belirlenmesinde önemli
etkenlerdir. Bu nedenle, hükmedilecek tazminat tutarının alt sınırının
bir yasal düzenlemeyle belirlenmesi hukukun genel ilkelerine uygun düşmemektedir.
Ayrıca, kişilik haklarına saldırıya ilişkin tazminat davaları Borçlar
Yasası'nın 49. maddesinde düzenlenmiştir. Dava, özel hukuk alanında açılmış
bir tazminat davası niteliğindedir. Türk Hukuku'nda, özel hukuk alanındaki
tazminat davalarına yasakoyucunun karışması ve alt sınırı belirlemesi yolunda
bir uygulama yerleşmemiştir. Bu tür alt sınır tutarını belirlemek ceza
hukukuna özgü bir uygulamadır ve Devletin cezalandırma hakkından kaynaklanmaktadır.
Özel hukuk alanındaki bu tür uygulamalar, tazminat yaptırımını, gerçek
zararı ve kimi durumlarda zarar gören kişinin istemini de aşan ve haksız
zenginleşmesine neden olan bir tür ceza yaptırımı niteliğine büründürecektir.
Öte yandan, yapılan değişiklikler, tazminat davalarında yargıca bilirkişi
atama zorunluluğu getirmektedir.
Oysa, teknik bir konuda da olsa, bilirkişilerin görüşü yargıcı bağlamamaktadır.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası'nın 275. maddesine göre, yargıçlık mesleğinin
gerektirdiği genel ve hukuksal bilgi ile çözümlenmesi olanaklı konularda
bilirkişi incelemesi yaptırılamaz.
Bu nedenle, tazminat davalarında bilirkişiye başvurulmasını zorunlu
kılan fıkra kuralı genel hukuk ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
Ayrıca, gerekli olmamasına karşın zorunlu bilirkişi atamasına ilişkin
kural, Anayasa'nın 141. maddesinin son fıkrasındaki, "davaların en az giderle
sonuçlandırılacağı" yolundaki ilkeye de uygun düşmemektedir.
4676 sayılı Yasa'nın 20. maddesiyle değiştirilen 5680 sayılı Yasa'nın
17. maddesinde de aynı düzenleme bulunmaktadır. Bu nedenle, yukarıda yapılan
değerlendirmeler anılan madde yönünden de geçerlidir.
6- 4676 sayılı Yasa'nın 13. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
29. maddesinin,
- (d) bendinde, Üst Kurul tarafından düzenlenecek yönetmeliğe uygun
olarak her yıl yapılacak yıllık ortalama izlenme oranı ölçümlerine göre
yıllık ortalama izlenme ya da dinlenme oranı % 20'yi geçen bir televizyon
ya da radyo kuruluşunda bir gerçek ya da tüzel kişinin ya da bir sermaye
grubunun sermaye payının % 50'yi geçemeyeceği; gerçek kişinin payının hesaplanmasında
üçüncü derece dahil olmak üzere üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri hısımların
paylarının da aynı kişiye ilişkinmiş gibi hesaplanacağı;
- (e) bendinde de, bir gerçek ya da tüzel kişi ya da bir sermaye grubunun
% 50'den fazla payına sahip olduğu bir televizyon ya da radyonun yıllık
ortalama izlenme ya da dinlenme payının % 20'yi geçmesi durumunda, Üst
Kurul'ca yapılacak bildirimden itibaren doksan gün içinde, ortağı bulunduğu
televizyon ya da radyodaki paylarının bir bölümünü halka arz ederek ya
da bir kısım paylarını satarak sermaye payını % 50'nin altına indireceği;
yıllık izlenme ya da dinlenme oranının aşımı birden fazla televizyon ve
radyodaki paylarının toplamı nedeniyle oluşmuşsa, bu oranı % 50'nın altına
indirecek biçimde yeterli sayıda şirketin satılacağı;
belirtilmiştir.
Maddenin değiştirilmeden önceki metninde;
- Aynı özel radyo ve televizyon kuruluşunda bir ile üçüncü dereceye
kadar (dahil) kan ve sıhri hısımların aynı zamanda pay sahibi olamayacakları,
- Bir hissedarın, bir kuruluştaki pay tutarının, ödenmiş sermayenin
% 20'sinden ve birden fazla kuruluşta pay sahibi olanların bu kuruluşlardaki
tüm paylarının toplamının da % 20'den fazla olamayacağı; bu kuralın, hissedarın
bir ile üçüncü dereceye kadar (dahil) kan ve sıhri hısımları için de uygulanacağı;
- Belirli bir özel radyo ve televizyon kuruluşunda % 10'dan fazla payı
olanların Devletten, diğer kamu tüzel kişilerinden ve bunların doğrudan
ya da dolaylı olarak katıldıkları teşebbüs ve ortaklıklardan herhangi bir
taahhüt işini doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak kabul edemeyecekleri
ve menkul kıymetler borsalarında işlem yapamayacakları;
kurala bağlanmıştı.
Metinden çıkarılan kurallar ve yapılan yeni düzenlemeler ile,
- Sahip oldukları televizyon kanalları ya da radyoların yıllık ortalama
izlenme ve dinlenme oranı % 20'yi geçememek koşuluyla bir gerçek ya da
tüzel kişi ya da sermaye grubuna, bir ya da birden fazla televizyon ya
da radyo kuruluşunun tümüne ya da bir kısmına sahip olabilme;
- Televizyon ya da radyo kuruluşu sahiplerine kamu ihalelerine girebilme
ve menkul kıymetler borsalarında işlem yapabilme;
olanağı sağlanmaktadır.
a- Maddenin (d) bendinde, "izlenme oranı" ölçütünün getirilmesine karşın,
(e) bendinde hem "izlenme payı", hem de "izlenme oranı" ölçütünün getirilmesi,
bentler arasında ve (e) bendinin kendi içinde çelişkili bir durum yaratmaktadır.
Bu iki kavram, radyo ve televizyon yayınları terminolojisinde farklı ölçümlemeleri
anlatmaktadır.
Uygulamada sorun yaratacak bu çelişkinin giderilmesi uygun olacaktır.
b- Bir televizyon kanalı ya da radyo yayını için getirilen % 20 yıllık
ortalama izlenme ya da dinlenme oranı, kuramsal olarak olanaklı bulunsa
da uygulamada ulaşılması çok güç bir orandır. Yapılan araştırmalar, Türkiye'de
en yüksek izlenme oranının % 14-16 dolayında olduğunu ve bu orana da yalnızca
bir yayın kuruluşunun ulaştığını ortaya koymaktadır. Ölçümleme güçlükleri
de gözönünde bulundurulduğunda, getirilen sınırın uygulanabilir olmadığı
açıkça anlaşılacaktır.
Bu nedenledir ki, Batı'lı ülkelerde, yayının ulaştığı kişi sayısı ölçü
olarak alınmış ya da bir kişinin sahip olacağı kanal sayısı sınırlandırılmıştır.
Yayın izleme oranını ölçü alan ülkelerde ise bu oran çok düşük tutulmuştur.
Uygulamacılar, "izlenme payı"nın, "izlenme oranı"ndan daha gerçekçi
bir ölçümleme ölçütü olduğunu belirtmektedirler. Bu durumda, düzenlemede
"izlenme payı" ölçütünün esas alınmasının ve izlenme yüzdesinin düşürülmesinin
uygun olacağı değerlendirilmektedir.
c- Anılan maddenin (d) ve (e) fıkralarında yapılan düzenlemeler, özellikle
büyük sermaye gruplarının televizyon ve radyoculuk alanında tekelleşmelerine
olanak yaratacak içeriktedir.
Sermayenin belli kişi ya da grupların elinde toplanmış olduğu gerçeği,
bu kişi ya da grubun, çok sayıda televizyon ve radyo kuruluşunu sahiplenebilme
olanağı ve ölçüsüz para cezaları uygulaması ile görsel ve işitsel medya
alanında tekellerin oluşması kaçınılmaz olacaktır.
Anayasa'nın 167. maddesinde, Devletin, para, kredi, sermaye, mal ve
hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
önlemleri alacağı, piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme
ve kartelleşmeyi önleyeceği belirtilmiştir.
Anayasa'nın anılan kuralı ile tekelleşme ve kartelleşme yasaklanmakla
kalmamış, Devlete de bunu engelleyici önlemleri alma görevi verilmiştir.
4676 sayılı Yasa ile yapılan ve yukarıda belirtilen düzenlemelerle görsel
ve işitsel medya alanında tekelleşme ve kartelleşmenin önlenmesi olanaksızdır.
Düzenlemeler, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemek bir yana dolaylı olarak
olanaklı kılacak niteliktedir.
Gerçi, televizyon ya da radyo kuruluşunun yıllık ortalama izlenme oranının
% 20'yi geçmesi durumuna bağlı olarak bir sınırlama getirilmiştir; ancak,
bu oranın yüksek tutulması ve hiçbir televizyon ya da radyo kanalının bu
izlenme oranına ulaşamayacağı gerçeği karşısında, bu sınırlamanın tekelleşme
ve kartelleşmeyi önlemesi olanaklı görülmemektedir.
Tekelleşen ya da kartelleşen görsel ve işitsel medya, bir yandan ekonomik
alanda haksızlık yaratabilecek bir güce ulaşırken, öte yandan da haber
alma özgürlüğünü kısıtlayabilecektir.
Anayasa'nın 26. maddesinde, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün
haber almak ve vermek özgürlüğünü de kapsadığı; 28. maddesinde de, basının
özgür olduğu, devletin, basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak önlemleri
alacağı belirtilmiştir.
Basın özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğünü tamamlayan ve onun kullanılmasını
sağlayan bir özgürlüktür. Düşünce özgürlüğü, düşüncelerin özgürce açıklanması
yanında bunların yayılması ve öğrenilmesi özgürlüğünü de içerir. Bu nedenle,
basın özgürlüğünün, okuyucuların, izleyicilerin ya da dinleyicilerin haber
alma ve görüşleri öğrenme olanağından yoksun kalmaları yönünden de değerlendirilmesi
gerekir.
Haber alma ve verme hakkı ya da haberlere ulaşma özgürlüğü, izleyici
ya da dinleyicinin bireysel hakkı olarak düşünülemez ve düzenlenemez. Bunlar,
izleyicilerin ve dinleyicilerin kollektif hak ve özgürlükleridir.
Basın özgürlüğü, kamu güçleri karşısında olduğu kadar özel güçlere karşı
da korunmalıdır. Bu bağlamda, medya tekelinin oluşmasına karşı gerçek sınırlamalar
koymak, medyanın çoğulculuğunu koruyucu önlemler almak devlete düşen bir
ödevdir. Bağımsız ve tarafsız yayıncılığın sürdürülebilmesi için alınacak
önlemler de bu ödev kapsamındadır.
Sosyal görevini yerine getirebilmesi için basın özgürlüğü ile donatılan
medyanın sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gereklidir. Tekelleşerek,
sorumluluk bilincinden uzaklaşacak bir medya, her sorumsuz güç gibi er
geç amacından sapabilir ve toplum yaşamını, ulusal güvenliği tehlikeye
sokan bir güç durumuna gelebilir. Bunu önlemek de devletin görevidir.
Bu nedenle, görsel ya da işitsel medyada tekel ya da kartel oluşturulmasını
önleyebilecek içerikte bulunmayan düzenlemeler, Anayasa'nın tekelleşme
ve kartelleşmeyi yasaklayan 167. maddesiyle; 172. maddesinde anlatımını
bulan tüketiciyi koruma ilkesiyle ve basın özgürlüğü kapsamında bulunan
haber alma ve verme özgürlüğü ile bağdaşmamaktadır.
d- Bir gerçek ya da tüzel kişiye ya da sermaye grubuna bir radyo-televizyon
kuruluşunun tümüne ya da birden çok radyo-televizyon kuruluşuna sahip olabilme
olanağının yaratılmasının yanı sıra, bu kişi ya da sermaye grubuna kamu
ihalelerine girebilme ve menkul kıymetler borsalarında işlem yapabilme
hakkının verilmesi, medya gücünün kullanılarak ihalelerde haksız rekabete,
borsada çeşitli işlem oyunları yapılmasına neden olabilecektir.
Her ne kadar; 4676 sayılı Yasa'nın 2. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı
Yasa'nın 4. maddesinin, yayın ilkelerine yer verilen ikinci fıkrasında;
"c) Yayıncılığın, gerek yayın organı, gerekse hisse sahipleri ve üçüncü
derece dahil olmak üzere üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri hısımları veya
bir başka gerçek ve tüzel kişinin haksız çıkarları doğrultusunda kullanılmaması,
.......
j) Yayıncılığın haksız bir amaç ve çıkara alet edilmemesi ve haksız
rekabete yol açılmaması,...."
denilerek, medyanın haksız rekabete neden olabilecek gücü engellenmeye
çalışılmış ise de, bu soyut anlatımlı ilkelerin, kamu ihalelerinde yaratılabilecek
haksız rekabeti ve borsa işlemlerinde oynanacak oyunları engellemesi zor
görünmektedir.
Ayrıca, düzenlemelerin karşıt kavramından, yayın kuruluşlarının "haklı
çıkarları" destekleyici içerikte yayın yapabileceği sonucuna varılmaktadır.
Konuya yayın kuruluşlarının kamu ihalelerine giren sahipleri yönünden bakıldığında,
bu tür destekleyici yayınların "haklı çıkarı" savunduğu kolaylıkla öne
sürülebilecektir.
Böylece, bir kamu hizmeti olan medyanın bireysel çıkarlara hizmet edecek
ticari nitelik kazanmasının önündeki tüm engeller kaldırılmıştır. Oysa,
dünyada medya-serbest piyasa ilişkilerinin demokrasiler için yozlaştırıcı
tehlike ve tehditlerinden sözedilmektedir. Ülkemizde olduğu gibi henüz
demokrasisi yeterince gelişmemiş, sağlam temellere oturmamış, özelleştirmesini
tamamlayamamış ülkelerde medyanın Devlete karşı taahhüde girmemesi yaşamsal
önem taşıyan bir ilke olarak görülmektedir. Devletle ticari ilişkilere
giren medya sahiplerinin, siyasal iktidar lehine yayın yaparak ya da tam
tersine baskı oluşturarak kamu ihalelerini alma avantajını sağlayabileceği
kuşkusu, yukarıda sözü edilen ilkenin korunmasının ne kadar önemli olduğunu
ortaya koymaktadır.
Serbest piyasa ekonomisinin en büyük özelliği rekabet ortamının yaratılmasıdır.
Bir çok radyo ve televizyon kuruluşuna sahip olan kişi ya da sermaye grubuna
kamu ihalelerine girebilme hakkının tanınması bu özellikle de bağdaşmamaktadır.
Görsel ve işitsel medyanın kamuoyunu etkileme gücü, dolayısıyla bu gücün
kötüye kullanılması olasılığının yüksekliği, Batı'lı ülkelerde medya sahipliğinin
diğer iş alanlarından ayrılmasına, bu ayrımı sağlayacak önlemler alınmasına
neden olmuştur. Medya gücünü kötüye kullanma olasılığı kamu yararı ve kamu
düzeni ile doğrudan ilgilidir. Devletin bu gücü dengeleyecek önlemleri
alması, kamu yararı ve düzenini sağlamanın gereğidir.
Bu nedenle, 3984 sayılı Yasa'nın 29. maddesinin değişiklikten önceki
onuncu fıkrasında yer verilen yasağın korunması gerekirken tümüyle kaldırılmış
olması kamu yararı açısından çok ciddi sakıncalar doğurabilecek bir gelişme
olarak değerlendirilmiştir.
7- 4676 sayılı Yasa'nın 14. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
31. maddesinin ikinci fıkrasında, "Her türlü teknoloji ile ve her türlü
iletişim ortamında yapılacak yayın ve hizmetlerin usul ve esasları, Haberleşme
Yüksek Kurulunun belirleyeceği strateji çerçevesinde Üst Kurulca tesbit
edilip, Haberleşme Yüksek Kurulunun onayına sunulur. Bu yayın ve hizmetlerin
mevzuata uygunluğu Üst Kurulca denetlenir." kuralına yer verilmiştir.
Ayrıca, yine aynı Yasa'nın 26. maddesiyle 5680 sayılı Yasa'ya eklenen
ek 9. maddede, "Bu Kanunun yalan haber, hakaret ve benzeri fiillerden doğacak
maddi ve manevi zararlarla ilgili hükümleri, bilişim teknolojileri ve internet
ortamında sayfa açılması veya elektronik gazete, elektronik bülten vb.
suretiyle yayınlanan her türlü yazı, resim, işaret, sesli veya sessiz görüntü
ve benzerleri hakkında da uygulanır." denilmektedir.
İletişim teknolojisinde bir devrim niteliğindeki internet yayıncılığının
en baskın yönü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün, özgün kanaat
oluşumunun günümüzdeki en etkin kullanım alanı olmasıdır. İnternet ortamındaki
yayıncılıkta; hukukun üstün kılınması, kişilik haklarının korunması ve
bunun yanında da yayın yoluyla düşünce ve ifade özgürlüğü gibi duyarlı
alanların dengelenmesi sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlar ancak, ifade
özgürlüğü esas alınarak ve yayınlar üzerindeki denetim yargıya bırakılarak
sağlanabilir. Dolayısıyla, internet yayıncılığına ilişkin ilkelerin ve
öteki düzenlemelerin özel bir yasa ile yapılması en doğru yol olacaktır.
Bu yola gidilmeyerek, yayınların düzenlenmesinin tümüyle kamu otoritelerinin
takdirine bırakılması ve Basın Yasası'na bağlı kılınması internet yayıncılığının
özelliği ile bağdaşmamaktadır.
8- 4676 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
33. maddesinin,
a- Birinci fıkrasında, Üst Kurul'un, öngördüğü yükümlülükleri yerine
getirmeyen, izin koşullarına uymayan, yayın ilkelerine ve bu Yasa'da belirtilen
diğer esaslara aykırı yayın yapan özel radyo ve televizyon kuruluşlarını
uyaracağı ya da aynı yayın kuşağında açık biçimde özür dilemesini isteyeceği;
bu isteme uyulmaması ya da aykırılığın yinelenmesi durumunda, ilgili programın
yayınının, bir ile oniki kez arasında durdurulacağı; bu süre içinde programın
yapımcısı ve varsa sunucusunun hiçbir ad altında başka program yapamayacağı
kurala bağlanmıştır.
Bu düzenlemede, uyarının içeriği konusunda bir açıklığa, özür dileme
konusunun ayrıntılarına yer verilmemiştir. Bu belirsizlik, uygulanan yaptırımın
onur kırıcı ve teşhir edici bir özellik taşımasına neden olabilecektir.
Fıkraya göre, Üst Kurul'un özür istemine uyulmaması durumunda programın
yayını bir ile oniki kez arasında durdurulabileceği gibi, bu süre içinde
programın yapımcı ve sunucusu hiçbir ad altında başka program yapamayacaktır.
Katkısı, başkalarınca hazırlanmış bir programı sunmaktan ibaret olan sunucu
hakkında böyle bir yaptırım öngörülmesi haksız uygulamalara yol açacak
niteliktedir.
Bu düzenlemelerle, idari nitelikteki bir üst kurula basın ve haber alma
özgürlüğünü sınırlayıcı yetkiler verilmekte, yargı alanına giren konularda
idare yetkili kılınmaktadır.
İdare, düzenleme ve denetleme alanındaki konularda, kamu düzeni, genel
güvenlik, kamu yararı, genel ahlak, genel sağlık, ekonomik ve sosyal ilişkilerin
düzenli yürütülmesini sağlama gibi amaçlarla idari para cezası uygulama
ya da kişi özgürlüğünü kısıtlayıcı yaptırımlar dışında çeşitli yasaklar
koyma yetkisine sahiptir.
Ancak, düşünceyi açıklama ve yayma, basın ve haber alma gibi temel hak
ve özgürlükler söz konusu olduğunda, idarenin yetkisinin Anayasa'nın bu
kavramlara yaklaşımı içerisinde değerlendirilmesi gerekir.
Anayasa'nın 26. maddesinin son fıkrasında, "Haber ve düşünceleri yayma
araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayınını
engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması
sayılmaz"; 28. maddesinin üçüncü fıkrasında da, "Devlet, basın ve haber
alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır" denilmektedir. Aynı doğrultuda
bir kural, tüm özgürlükler için Anayasa'nın 5. maddesinde yer almaktadır.
Ayrıca, Anayasa'nın 29. maddesinin üçüncü fıkrasında, yasanın, haber, düşünce
ve kanaatlerin özgürce yayınlanmasını engelleyici ya da zorlaştırıcı koşullar
koyamayacağı; 30. maddesinde de, basın işletmelerinin, Devlet bütünlüğüne
yönelik bazı suçlar dışında işletilmekten alıkonulamayacağı öngörülmektedir.
Bu kurallar, genelde yazılı basına yönelik olmakla birlikte, amaç basın
işletmelerini korumak olmayıp, düşünceyi yayma ve haber alma özgürlüklerinin
güvence altına alınması olduğuna göre, aynı ilkelerin görsel ve işitsel
medya için de geçerli olması ve idareye, bu araçların kullanılmasını engellemeye
varan nitelikte önlemler alma yetkisi verilmesinden olabildiğince kaçınılması
gerekir.
Yasa'nın 16. maddesi, bu kurallarla bağdaşmayan uygulamalar öngörmektedir.
Bu maddeye göre, yapılan uyarı üzerine özür dilemeyen radyo ve televizyon
kanalının ihlale konu olan yayını bir ile oniki kez arasında durdurulabilecek;
aykırılığın yinelenmesi durumunda, Ceza Yasası'nın öngördüğü üst sınırın
da çok ötesinde, 375 milyar liraya ulaşan para cezası verilebilecek; yayınlar
bir yıla kadar ya da süresiz durdurulabilecek ya da yayın izni iptal edilebilecektir.
Böylece, eylemle önlem arasında bulunması gereken adil denge bozulmuş,
yaptırım bir baskı öğesi durumuna gelmiş olacaktır. Üstelik bu yaptırımlar
idari bir üst kurulun takdirine bırakılmıştır.
b- Maddenin ikinci fıkrasında, aykırılığın yinelenmesi durumunda verilecek
idari para cezalarına yer verilmiştir.
Fıkraya göre, ulusal düzeyde yayın yapan kuruluşlara 125-250 milyar
lira arasında, bölgesel, yerel ya da kablo ortamında yayın yapan kuruluşlara,
kapsadığı yayın alanındaki il ve ilçe nüfusuna göre 60-100, 10-60, 20-40
ve 5-10 milyar lira arasında idari para cezası uygulanabilecektir. Radyo
yayınları için uygulanacak para cezaları, bu tutarların yarısı kadar olacaktır.
Gerek bu fıkrada öngörülen idari para cezalarının gerekse 4676 sayılı
Yasa'nın çeşitli maddeleriyle değiştirilen 3984 ve 5680 sayılı yasaların
çeşitli maddelerinde yer verilen diğer para cezalarının tutarlarının çok
yüksek olduğu açıktır.
4676 sayılı Yasa değişikliği ile düzenlenen para cezaları, belli sermaye
gruplarının elinde olmayan ulusal ve özellikle yerel ve bölgesel televizyon,
radyo ve basın kuruluşları için amaç-araç orantısını gözetmeyen boyuttadır.
Cezaların caydırıcı nitelikte olması, ancak televizyon, radyo ve basın
kuruluşlarının yaşam şansını ellerinden almaması gerekmektedir.
Anayasa'nın 13. maddesinin ikinci fıkrasında, temel hak ve özgürlüklerle
ilgili genel ve özel sınırlamaların " demokratik toplum düzeninin gerekleri"ne
aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
Buna göre, hak ve özgürlükler, ancak demokratik toplum düzeninin gereklerine
uygun olarak sınırlandırılabilir. Demokratik hukuk devletinde, güdülen
amaç ne olursa olsun, sınırlamalar özgürlüğünün kullanılmasını ölçüsüz
biçimde ortadan kaldıracak düzeyde olamaz.
Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, bir
sınırlama kuralının demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olabilmesi
için "ölçülülük" ilkesinin gözetilmesi, amaç ve sınırlama "orantısının"
korunması gerekmektedir.
Ölçülülük ilkesi, yasal düzenlemede sınırlama aracının, sınırlama amacına
ulaşmaya elverişli olmasını, sınırlama aracıyla amacı arasındaki oranın
ölçüsüz olmamasını anlatmaktadır.
Yasa ile getirilen para cezalarının, Anayasa'nın 28. maddesinde sözü
edilen basın özgürlüğü yönünden son derece ağır nitelik taşıdığı kukusuzdur.
Ulusal, bölgesel ve yerel çerçevede hizmet veren bir çok görsel, işitsel
ya da yazılı medya kuruluşlarının kapanmasına neden olacak tutarlardaki
para cezalarını haklı bir nedene dayandırmak ve demokratik toplum düzeninin
gerekleriyle ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırmak olanaklı değildir.
Ayrıca, para cezalarının alt ve üst sınırları arasındaki genişlik, takdir
hakkının kullanılmasında haksızlığa, adaletsizliğe ve keyfi uygulamaya
neden olabilecek boyuttadır.
Öte yandan, Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye
Ulusal Programı'nın "2.1. Siyasi Kriterler" bölümünün "2.1.1. Düşünce ve
İfade Özgürlüğü" alt bölümünde; ifade özgürlüğünün daha da geliştirilmesine
yönelik anayasal ve yasal güvencelerin güçlendirilmesi amacıyla, kısa erimde,
- Başta düşünceyi açıklama ve yayma, bilim ve sanat ile basın özgürlükleriyle
ilgili hükümler olmak üzere Anayasa'nın temel hak ve özgürlüklerle ilgili
bölümlerinin,
- Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası'nın,
gözden geçirilmesinin planlandığı belirtilmiştir.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik süreci içinde kısa ve orta
erimde gerçekleştirilmesi öngörülen çalışmaların genel çerçevesini çizen
ve yönlendirici nitelik taşıyan Ulusal Program'da, basın özgürlüğünün geliştirilmesi
için anayasal ve yasal güvencelerin güçlendirilmesi planlanırken; çok yüksek
para cezalarıyla görsel, işitsel ve yazılı medya kuruluşlarının görev yapamaz
duruma getirilmesi amaca uygun düşmeyecektir.
9- 4676 sayılı Yasa'nın 19. maddesiyle 5680 sayılı Basın Yasası'nın
basın yoluyla işlenen suçlardan dolayı ceza sorumluluğuna ilişkin 16. maddesinin
birinci fıkrasının 1. bendi değiştirilmiş, 5680 sayılı Yasa'nın cevap ve
düzeltme hakkına ilişkin 19. maddesine aykırı davranılması durumunda, sorumluluğun
sorumlu müdürle birlikte süreli yayının sahibi gerçek kişiye, süreli yayın
sahibi anonim şirketse yönetim kurulu başkanına, diğer şirket ve tüzel
kişilere ait süreli yayınlarda tüzel kişiliğin en üst yöneticisine de ait
olacağı belirtilmiştir.
Fıkrada yapılan bir başka değişiklikle, sorumlu müdürlerin özgürlüğü
bağlayıcı cezadan para cezasına çevrilen cezalarının ertelenmeyeceği öngörülmüştür.
Yasa'nın 21. maddesiyle de, 5680 sayılı Yasa'nın 19. maddesinin (l) numaralı
fıkrası değiştirilip, yalan haber verilmesi, hakaret ve sövme de fıkra
kapsamına alınmış, ayrıca, sorumlu müdüre düzeltme yazısını süreli yayın
sahibine, yönetim kurulu başkanına ve üst yöneticiye bildirmek zorunluluğu
getirilmiştir. Aynı konuya ilişkin olarak bir başka değişiklik cevap ve
düzeltme hakkıyla bağlantılı olarak ceza yaptırımları öngörülen 29. maddede
gerçekleştirilmiş ve mevcut para cezaları bin ila yedibin beşyüz kat arasında
artırılmış ve bu cezaların ertelenmesi de engellenmiştir.
Yasa'nın 25. maddesi ile de, Basın Yasası'na aykırı davranışlar nedeniyle
bu Yasa'nın değişik maddelerinde öngörülen para cezaları bir milyon ila
elli milyon kat arasında yükseltilmiştir.
Böylece, yasaklanan eylemlere aykırı davranışlar için öngörülen para
cezaları çok büyük oranlarda artırılmış ve ödenemez duruma getirilmiştir.
Cevap ve düzeltmenin şekil ve şartlara uygun olarak yeniden yayınlanması
yolunda verilen karara tam olarak uyulmaması durumunda elli milyar liradan
yüzelli milyar liraya kadar, süreli yayın sahibinin ölümünde bir ay içinde
yeni sahip beyanname vermezse, on milyar liradan otuz milyar liraya kadar,
beyanname içeriğindeki değişiklik mülki amirliğe beş gün içerisinde bildirilmezse
on milyar liradan elli milyar liraya kadar ağır para cezasına hükmedilebilecektir.
Bu cezalar, büyük bölümüyle önödemeye bağlı olduklarından, yapılacak
bildirime karşın ödenmemeleri durumunda, Türk Ceza Yasası'nın 119. maddesi
gereği ceza yarı oranında artırılacaktır.
Bu değişikliklerden önce, Basın Yasası'nda para cezalarının hiçbir yaptırım
gücü kalmadığı bir gerçektir. Ancak, yapılan değişiklikle cezalar elli
milyon kata kadar yükseltilmiştir. İki gazeteyi gününde cumhuriyet savcılığına
ve/veya mülki amirliğe teslim etmeyen "tabi"ye yüz milyar liraya kadar
ağır para cezası öngörülmüştür. 647 sayılı Yasa'nın 5. maddesine göre,
para cezalarının tutarı suçlunun iktisadi durumu, aile sorumluluğu, meşgale
ve mesleği, yaş ve sağlık durumu, cezanın sosyal etkisi ve uyarma amacı
gibi hususlar gözönünde tutularak saptanır. Para cezasının belirlenmesi
konusunda bu hükümle yasakoyucunun yargıdan beklediği duyarlılığı, cezaların
alt ve üst sınırlarını belirlerken kendisinin de göstermesi gerekir. Hukukumuzda,
hiçbir dönemde bu tür suçlar için böylesine ağır para cezaları öngörülmemiştir.
Demokratik bir toplumda, basına ilişkin kimi biçimsel yükümlülüklerin yerine
getirilmemesi ya da yerine getirilmekte gecikilmesi basın kuruluşunun yayından
çekilmesi sonucunu doğuracak yaptırımlara layık görülmemelidir.
Basın Yasası'nda yapılan bu değişiklikler, öngörülen para cezaları nedeniyle
haber, düşünce ve kanaatlerin özgürce yayınlanmasını ve basın işletmelerinin
yaşamını sürdürmesini engelleyecektir. Bu cezalarla, basın sektörünün krize
sürüklenmesi ve sermaye birikimleri sınırlı gazetelerin yayın yaşamından
çekilmesi, böylece basında tekelleşmenin gerçekleşmesi kaçınılmazdır.
Yukarıda önemli görülen kimi maddelerine ilişkin açıklanan gerekçelerle
kamu yararı ile bağdaşmayan, demokratik geleneklere, temel hak ve özgürlüklere,
hukuka ve Anayasal ilkelere uygun düşmeyen kurallar içeren 4676 sayılı
"Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu,
Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun", Anayasa'nın 89. ve 104. maddeleri uyarınca, yayımlanması uygun
görülmeyerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce bir daha görüşülmek üzere
ekte geri gönderilmiştir.
Ahmet Necdet SEZER
CUMHURBAŞKANI
|