| TİSK'in 13 Mart'ta hükümete gönderdiği ve 14 Mart'ta
kamuoyuna açıkladığı mektup şöyle:
TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU’NUN
YENİLENECEK İSTİKRAR PROGRAMI’NA İLİŞKİN
GÖRÜŞ VE ÖNERİLERİ
Türkiye 2000-2002 yılları arasını enflasyondan kurtulma dönemi olarak
ele almış ve bu amaçla 2000 yılı başında 36 aylık IMF destekli bir istikrar
Programını yürürlüğe koymuştur. Konfederasyonumuzun da desteklediği bu
programın ilk uygulama yılında enflasyon ve faiz oranlarının azaltılması,
kamu maliyesinin disipline edilmesi gibi temel hedefler doğrultusunda bazı
cesaret verici sonuçlar alınmıştır. Ancak, ilki 2000 yılı Kasım ayında,
ikincisi 2001 yılı Şubat ayında patlak veren iki mali kriz, söz konusu
programı büyük ölçüde yıpratmış ve hedeflerini gerçekleştirilebilir olmaktan
çıkartmıştır. Bugün gelinen noktada, Hükümetçe yeni bir İstikrar Programı’nın
hazırlanması kaçınılmaz hale gelmiştir.
Konfederasyonumuzun, Yeni Program’ın hazırlanması sırasında değerlendirilmesini
gerekli gördüğü tespit ve önerileri aşağıda sunulmaktadır.
SİYASİ İSTİKRAR VE DEVLETİN ZİRVESİNDE UYUMLU
ÇALIŞMA ORTAMI SAĞLANMALIDIR.
19 Şubat 2001 tarihinde cereyan eden olayların da gösterdiği gibi, ekonomik
istikrarın temel koşulu, siyasi istikrardır. Bu nedenle, özellikle devletin
zirvesinde kalıcı nitelikte uyumlu ilişkiler tesis edilerek topluma ve
piyasalara güven verilmesi, her aşamada hayati önem taşımaktadır.
Bu çerçevede, ekonomi yönetiminde koordinasyonun etkin biçimde sağlanabilmesi
de amaçlanarak, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın başına Sn. Kemal
Derviş gibi uluslararası bilgi ve deneyim birikimine sahip bir uzmanın
getirilmesi olumlu bir aşama yaratmıştır,
Öte yandan, önceki Program’ın uygulanışı sırasında yapılan hatalar tekrarlanmamalı,
Yeni Program tüm Koalisyon Ortaklarınca siyasi anlamda sahiplenilmelidir.
KRİZDEN KURTULMA YOLU, SOSYAL UZLAŞMA VE SOSYAL
İŞBİRLİĞİNDEN GEÇMEKTEDİR.
İstikrar Programı’nın yürürlüğe konulduğu 2000 yılı başından bu yana
ısrarla yinelediğimiz, sosyal uzlaşma ve işbirliği şartı, Hükümetçe yerine
getirilmelidir. Programın detaylarının görüşülebilmesi için Ekonomik ve
Sosyal Konsey toplanmalıdır. Yenilenecek istikrar Programı, sosyal tarafları
temsil eden sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte masaya yatırılmalı; Program
halka iyi anlatılmalı ve ulusal konsensüs yaratılmalıdır.
Enflasyonun yeniden kontrol altına alınabilmesi için, 2001 yılında bağıtlanacak
ve yaklaşık 500.000 işçiyi kapsayacak kamu toplu iş sözleşmelerinde uyuşmazlıklara
meydan verilmeden, uzlaşma sağlanması da son derece önemli görülmektedir.
TÜRKİYE’NİN TEMEL SORUNU YATIRIM YETMEZLİĞİDİR.
Türkiye’nin temel sorunu üretimin yeterli olmaması ve yatırımların yapılamamasıdır.
Bu anlamda ulusal rekabet gücünü artıracak yeni bir yatırım programına
ihtiyaç duyulmaktadır. Gerek yerli, gerek yabancı sermayenin hissettiği
güvensizliğin giderilerek yeniden güven kazandırılması fevkalade önem taşımaktadır.
Bu yapılırken, geriye dönük vergileme gibi anlaşılması mümkün olmayan uygulamalardan
da itinayla kaçınılmalıdır.
PROGRAM MUTLAKA SOSYAL TEDBİRLER VE ÖZELLİKLE
İSTİHDAMI TEŞVİK EDİCİ DESTEK PROGRAMLARI İÇERMELİDİR.
Bugün ülkemizde işsizlik hızla artmaktadır.
Son gelişmeler karşısında yatırımlar yurtiçinde durma noktasına gelmiştir.
Yatırım mecburiyetinde olanlar ise yurtdışında yatırıma yönelmiştir.
Yabancı kaçak işçilik sorunu yaşanmaktadır.
Kayıtdışı ekonomi ve kayıtdışı istihdam sorunu ağırlaşmıştır.
İşletmeler SSK primlerini ödeme konusunda ciddi zorluklar içindedir.
İflaslar ve bununla bağlantılı işsizlikte çok önemli artış vardır.
Bu olumsuz gelişmelerin gerisinde;
- İstihdama ilişkin işletme yükümlülüklerinin,
özellikle SSK primlerinin aşırı oranlarda artırılması,
- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın
çağdaş ülkelerin aksine “istihdam Bakanlığı” şeklinde faaliyet göstermemesi,
- işçi çalıştırmanın devletçe teşvik edilmemesi,
aksine SSK ve Maliye Bürokrasisi tarafından caydırılması,
- Çalışma mevzuatının katılığı ve daha da maliyetli
ve katı yapma yolunda girişimlerin sürekli gündemde tutulması,
yatmaktadır.
Belirtilen olumsuz gidişi durdurmak için, istihdamın artırılması konusunda
Avrupa Birliği üyesi ülkelerde görüldüğü gibi bir “Ulusal Eylem Programı”
süratle hazırlanıp yürürlüğe konmalıdır. Bu program, sosyal taraflar ve
sosyal taraflarla merkezi hükümet kuruluşlarından başlayıp en küçük yerel
yönetim birimlerine kadar tüm kamu kuruluşları arasında çok yoğun bir işbirliğine
dayandırılmalıdır.
Program çerçevesinde toplu iş sözleşmesi bağıtlayan işletmelere
ve bu işletmelerde istihdam edilen işçilere şu destekler sağlanmalıdır:
> Sosyal sigorta işçi ve işveren prim oranlarında
5 puanlık indirim,
> İşsizlik sigortası işçi ve işveren
prim oranlarının %50 oranında azaltılması,
> Özelleştirme sonucu işsiz kalmış olanları
istihdam eden işverenlerin sosyal sigorta primlerinden muaf tutulmaları,
> İşverenlerin sosyal amaçlı fonlar için yaptıkları
ödemelerin %50 oranında azaltılması,
> İşletmelerin hizmetiçi eğitime yaptıkları
harcamaların vergiden muaf tutulması,
> İşyerlerinin enerji girdilerine uygulanan
vergilerin %50 oranında azaltılması.
Yine, program çerçevesinde ilave istihdam yaratmaya hazır
ve hevesli işverenler teşvik edilmelidir:
Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla göre %30 oranında artıran
işyerlerinin ilave istihdam ettiği işçilerinin SSK ve İşsizlik Sigortası
primlerinin işveren katkısına ait bölümünün %20’si devletçe karşılanmalı
ve bakiye %80’nin %30’u bir yıl ertelemeye tabi kılınmalıdır.
Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla nazaran yüzde 30 nispetinde
artıran işyerlerine EXIMBANK kredilerinin dağıtımında öncelik tanınmalıdır.
Çalıştırdığı işçi sayısının yarısına tekabül edecek miktarda işçi istihdamıyla
yeni bir işyeri açan işverenin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin yarısı
bir yıl muafıyete tabi kılınmalı, ikinci yıl primleri ise 1 yıl süreyle
ertelenmelidir.
Yıllık üretimini geçmiş yıla nazaran %30 artıran ve/veya ihracatını geçmiş
yıla oranla %50 artıran işyerlerinin Kurumlar Vergisi %25 oranında indirime
tabi kılınmalıdır.
Organize Sanayi Bölgelerinin kuruluşu ve genel olarak girişimcilik önünde
yer alan bürokratik engeller kaldırılmalıdır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işsizliği artıran yapısal faktörlerin
tedavisine (aktif işgücü politikaları, eğitim vb.) yönelmelidir
Sosyal taraflar Eğitim ve İstihdam Anlaşmaları uygulamalıdır.
ULUSAL REKABET GÜCÜ POLİTİKASI OLUŞTURULUP
UYGULANMALIDIR.
Başarısız olan Programın en önemli eksiklerinden biri de reel ekonomiye
ilişkin arz yönlü tedbirleri içermemesiydi. Yeni dönemde Hükümet, ekonomi
bürokrasisi ile özel sektörü temsil eden kuruluşlar arasında kalıcı bir
işbirliği platformu ve kanalları yaratarak ihtiyaçların icraata yansımasını
sağlamalıdır. Öte yandan reel sektörde üretim, yatırım, istihdam ve ihracat
artışını teşvik edecek önerilerimizin benimsenmesi ulusal çıkarlarımıza
hizmet edecektir.
Ulusal rekabet gücü politikası oluşturularak uygulanmalı, reel sektör
işletmelerinin vergi ve sosyal güvenlik yükleri hafifletilmeli, çalışma
hayatında özel sektörün dinamizmini azaltacak yeni yasal yükler getirilmemelidir.
Çalışma mevzuatı esnekleştirilmelidir.
Özelleştirme ve tarım sektörüne yönelik tedbirler gibi yapısal programlar
daha fazla geciktirilmemelidir.
İŞ GÜVENCESİ YASA TASLAĞI’NIN MEVCUT ŞEKLİYLE
YASALAŞMASI, REEL SEKTÖR İÇİN BAŞLI BAŞINA BİR KRİZ SEBEBİDİR.
Yaşanan mali krizlerin reel sektördeki yansıması; işyerlerinin küçülmesi,
kapanması, işsizliğin artması, ihracatta azalma ve yatırımlarda zayıflama,
başta vergi ve sigorta primlerini ödeme güçlüğü ve genel olarak sanayinin
rekabet gücünün azalması şeklinde görülmektedir.
Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin yarattığı olumsuz gelişmeler üretimi
ve istihdamı yaralamıştır.
İş Alemi, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu sürecin daha da vahim
hale gelebileceği konusunda ortak görüş sahibidir.
Bu ortamda, tüm koşullar sanayinin sağlıklı büyümesine olanak tanıyacak
yönde olsa dahi, başlı başına kriz yaratabilecek nitelikte bulunan "İŞ
GÜVENCESİ YASA TASLAĞI" nın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nca
gündeme getirilmesi, son derece yanlış ve zamansız olmuştur.
Söz konusu Taslak mevcut şekliyle yasalaştığı takdirde işçilere iş güvencesi
sağlamak yerine, sendikalara üye güvencesi sağlamanın ötesine geçemeyecek;
reel sektörün mevcut sorunlarına yenilerinin eklenmesine yol açacaktır.
Unutulmamalıdır ki, ancak “İş’in güvencesi” sağlandığı takdirde “iş
güvencesi” fiilen mümkün olabilecektir.
Dolayısıyla bu konu mutlaka, İş Kanununun çağdaş hale getirilerek
esnekleştirilmesi ve kıdem ve ihbar tazminatlarının yeniden düzenlenmesi
ile birlikte değerlendirilmelidir.
Çeşitli ülkelerde yaşanan deneyimlerin de gösterdiği gibi, ekonomik
kriz ve durgunluk dönemlerinde yoğunlaşan işsizlik tehdidine, çalışma hayatında
esneklik uygulamalarına yer verilerek başarıyla karşı koyulabilir.
EKONOMİK SIKINTILAR YAŞANAN BIR DÖNEMDE, REEL
SEKTÖR SOSYAL ŞARJLARLA BOĞUŞMAK ZORUNDA BIRAKILMAMALIDIR.
İstihdamın artırılması ve işsizlikle mücadele ülkemizin en önemli gündem
konusunu oluşturmaktadır. Buna karşılık istihdam teşvik edilmemekte, önlenmektedir.
Dünyada uygulanan çağdaş tedbirler; işyeri yükümlülüklerinin azaltılması
ve kolaylaştırılması şeklindedir. Oysa ülkemizde çağdaş anlayışa taban
tabana zıt bir kamu politikası uygulanmaktadır.
İşyeri yükümlülükleri arttırıldıkça genişleyen kayıtdışı ekonomi karşısında
yine kayıtlı sektör üzerindeki yükümlülüklerin artırılması yoluna gidilmekte,
yaratılan bu kısır döngü, istihdamdan kaynaklanan toplam kamu gelirinin
daha da azalması sonucunu doğurmaktadır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanan, İş Kanunundaki
Para Cezalarının Artırılmasına ilişkin Kanun Taslağı bu anlayışın tipik
bir örneğini ortaya koymaktadır. Taslak, her yıl yeniden değerleme oranında
artan idari para cezalarını yetersiz görerek mevcut cezaların %200.000
(yüzde ikiyüzbin)’lere varan oranlarda artışını öngörmektedir.
Cezaların bu şekilde astronomik ölçüde artırılması, suç ile ceza arasındaki
illiyet bağı ilkesine aykırı olduğu gibi, yatırımcının ve girişimcinin
istihdam yaratmasını da engelleyecek niteliktedir.
"MİNİMUM BÜROKRASİ" İLKESİ HAYATA GEÇİRİLMELİDİR.
Yatırım yapan, üreten, istihdam yaratan ve ihraç eden, ülkeye gelir
getiren müteşebbistir. Bunları gerçekleştirmek için yüzlerce yere başvurmak,
yüzlerce belge ve imzayı toplamak zorunda kalan, bir yatırıma başlayabilmek
için yıllarca uğraş veren de müteşebbistir.
Teşebbüs azmini kıran, yatırım, üretim ve istihdamı zayıflatan bürokratik
engellerden biran önce kurtulmamız, “minimum bürokrasi” ilkesini hayata
geçirebilmemize bağlıdır.
Bir kişiye istihdam yaratmanın maliyetinin 2000 yılında, ortalama 46.4
Milyar liraya yükseldiği dikkate alındığında, bunu göze alarak yatırıma
yönelen müteşebbislere destek olacak bir bürokratik yapının ve zihniyetin
tesisi, kaçınılmazdır.
Kamu yönetimi bilgi tabanlı “yeni ekonomi’ye uyumu sağlayacak, kapsamlı
bir verimlilik ve etkinlik reformuna tabi tutulmalıdır. Çağdaş bir ekonomi
ancak çağdaş bir kamu yönetimi ve etkin bürokratik işleyişle mümkün olabilir.
|