Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
21 ŞUBAT KRİZİ
ZİRVEDE KRİZ

TİSK'TEN HÜKÜMETE MEKTUP... 
TİSK, yeni ekonomik programa ilişkin görüşlerini hükümete bildirdi... 
13 Mart 2001
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), hükümete yeni ekonomik istikrar programına ilişkin görüş ve önerilerini içeren bir mektup gönderdi.
TİSK tarafından Başbakan Bülent Ecevit, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcıları Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz ile ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’e  gönderilen mektupta, yeni ekonomik istikrar programının sosyal tedbirler ve özellikle istihdamı teşvik edici unsurları içermesinin gerektiği belirtildi.

Ekonomik istikrarın temel koşulunun siyasi istikrar olduğu vurgulanan mektupta, bundan ötürü devletin zirvesinde kalıcı nitelikte uyumlu ilişkiler kurularak, topluma ve piyasalara güven verilmesi istendi. 
 

TİSK'in 13 Mart'ta hükümete gönderdiği ve 14 Mart'ta kamuoyuna açıkladığı mektup şöyle:

TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU’NUN
YENİLENECEK İSTİKRAR PROGRAMI’NA İLİŞKİN
GÖRÜŞ VE ÖNERİLERİ



Türkiye 2000-2002 yılları arasını enflasyondan kurtulma dönemi olarak ele almış ve bu amaçla 2000 yılı başında 36 aylık IMF destekli bir istikrar Programını yürürlüğe koymuştur. Konfederasyonumuzun da desteklediği bu programın ilk uygulama yılında enflasyon ve faiz oranlarının azaltılması, kamu maliyesinin disipline edilmesi gibi temel hedefler doğrultusunda bazı cesaret verici sonuçlar alınmıştır. Ancak, ilki 2000 yılı Kasım ayında, ikincisi 2001 yılı Şubat ayında patlak veren iki mali kriz, söz konusu programı büyük ölçüde yıpratmış ve hedeflerini gerçekleştirilebilir olmaktan çıkartmıştır. Bugün gelinen noktada, Hükümetçe yeni bir İstikrar Programı’nın hazırlanması kaçınılmaz hale gelmiştir.

Konfederasyonumuzun, Yeni Program’ın hazırlanması sırasında değerlendirilmesini gerekli gördüğü tespit ve önerileri aşağıda sunulmaktadır.
 

SİYASİ İSTİKRAR VE DEVLETİN ZİRVESİNDE UYUMLU ÇALIŞMA ORTAMI SAĞLANMALIDIR.

19 Şubat 2001 tarihinde cereyan eden olayların da gösterdiği gibi, ekonomik istikrarın temel koşulu, siyasi istikrardır. Bu nedenle, özellikle devletin zirvesinde kalıcı nitelikte uyumlu ilişkiler tesis edilerek topluma ve piyasalara güven verilmesi, her aşamada hayati önem taşımaktadır.

Bu çerçevede, ekonomi yönetiminde koordinasyonun etkin biçimde sağlanabilmesi de amaçlanarak, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın başına Sn. Kemal Derviş gibi uluslararası bilgi ve deneyim birikimine sahip bir uzmanın getirilmesi olumlu bir aşama yaratmıştır,

Öte yandan, önceki Program’ın uygulanışı sırasında yapılan hatalar tekrarlanmamalı, Yeni Program tüm Koalisyon Ortaklarınca siyasi anlamda sahiplenilmelidir.

KRİZDEN KURTULMA YOLU, SOSYAL UZLAŞMA VE SOSYAL İŞBİRLİĞİNDEN GEÇMEKTEDİR.

İstikrar Programı’nın yürürlüğe konulduğu 2000 yılı başından bu yana ısrarla yinelediğimiz, sosyal uzlaşma ve işbirliği şartı, Hükümetçe yerine getirilmelidir. Programın detaylarının görüşülebilmesi için Ekonomik ve Sosyal Konsey toplanmalıdır. Yenilenecek istikrar Programı, sosyal tarafları temsil eden sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte masaya yatırılmalı; Program halka iyi anlatılmalı ve ulusal konsensüs yaratılmalıdır.

Enflasyonun yeniden kontrol altına alınabilmesi için, 2001 yılında bağıtlanacak ve yaklaşık 500.000 işçiyi kapsayacak kamu toplu iş sözleşmelerinde uyuşmazlıklara meydan verilmeden, uzlaşma sağlanması da son derece önemli görülmektedir.

TÜRKİYE’NİN TEMEL SORUNU YATIRIM YETMEZLİĞİDİR.

Türkiye’nin temel sorunu üretimin yeterli olmaması ve yatırımların yapılamamasıdır. Bu anlamda ulusal rekabet gücünü artıracak yeni bir yatırım programına ihtiyaç duyulmaktadır. Gerek yerli, gerek yabancı sermayenin hissettiği güvensizliğin giderilerek yeniden güven kazandırılması fevkalade önem taşımaktadır. Bu yapılırken, geriye dönük vergileme gibi anlaşılması mümkün olmayan uygulamalardan da itinayla kaçınılmalıdır.

PROGRAM MUTLAKA SOSYAL TEDBİRLER VE ÖZELLİKLE İSTİHDAMI TEŞVİK EDİCİ DESTEK PROGRAMLARI İÇERMELİDİR.

Bugün ülkemizde işsizlik hızla artmaktadır.

Son gelişmeler karşısında yatırımlar yurtiçinde durma noktasına gelmiştir. Yatırım mecburiyetinde olanlar ise yurtdışında yatırıma yönelmiştir.

Yabancı kaçak işçilik sorunu yaşanmaktadır.

Kayıtdışı ekonomi ve kayıtdışı istihdam sorunu ağırlaşmıştır.

İşletmeler SSK primlerini ödeme konusunda ciddi zorluklar içindedir.

İflaslar ve bununla bağlantılı işsizlikte çok önemli artış vardır.

Bu olumsuz gelişmelerin gerisinde;

     -  İstihdama ilişkin işletme yükümlülüklerinin, özellikle SSK primlerinin aşırı oranlarda artırılması,

     - Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın çağdaş ülkelerin aksine “istihdam Bakanlığı” şeklinde faaliyet göstermemesi,

     - işçi çalıştırmanın devletçe teşvik edilmemesi, aksine SSK ve Maliye Bürokrasisi tarafından caydırılması,

     - Çalışma mevzuatının katılığı ve daha da maliyetli ve katı yapma yolunda girişimlerin sürekli gündemde tutulması,

yatmaktadır.

Belirtilen olumsuz gidişi durdurmak için, istihdamın artırılması konusunda Avrupa Birliği üyesi ülkelerde görüldüğü gibi bir “Ulusal Eylem Programı” süratle hazırlanıp yürürlüğe konmalıdır. Bu program, sosyal taraflar ve sosyal taraflarla merkezi hükümet kuruluşlarından başlayıp en küçük yerel yönetim birimlerine kadar tüm kamu kuruluşları arasında çok yoğun bir işbirliğine dayandırılmalıdır.

Program çerçevesinde toplu iş sözleşmesi bağıtlayan işletmelere ve bu işletmelerde istihdam edilen işçilere şu destekler sağlanmalıdır:

     > Sosyal sigorta işçi ve işveren prim oranlarında 5 puanlık indirim,

     > İşsizlik sigortası işçi ve işveren prim oranlarının %50 oranında azaltılması,

     > Özelleştirme sonucu işsiz kalmış olanları istihdam eden işverenlerin sosyal sigorta primlerinden muaf tutulmaları,

     > İşverenlerin sosyal amaçlı fonlar için yaptıkları ödemelerin %50 oranında azaltılması,

     > İşletmelerin hizmetiçi eğitime yaptıkları harcamaların vergiden muaf tutulması,

     > İşyerlerinin enerji girdilerine uygulanan vergilerin %50 oranında azaltılması.

Yine, program çerçevesinde ilave istihdam yaratmaya hazır ve hevesli işverenler teşvik edilmelidir:

Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla göre %30 oranında artıran işyerlerinin ilave istihdam ettiği işçilerinin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin işveren katkısına ait bölümünün %20’si devletçe karşılanmalı ve bakiye %80’nin %30’u bir yıl ertelemeye tabi kılınmalıdır.

Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla nazaran yüzde 30 nispetinde artıran işyerlerine EXIMBANK kredilerinin dağıtımında öncelik tanınmalıdır.

Çalıştırdığı işçi sayısının yarısına tekabül edecek miktarda işçi istihdamıyla yeni bir işyeri açan işverenin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin yarısı bir yıl muafıyete tabi kılınmalı, ikinci yıl primleri ise 1 yıl süreyle ertelenmelidir.

Yıllık üretimini geçmiş yıla nazaran %30 artıran ve/veya ihracatını geçmiş yıla oranla %50 artıran işyerlerinin Kurumlar Vergisi %25 oranında indirime tabi kılınmalıdır.

Organize Sanayi Bölgelerinin kuruluşu ve genel olarak girişimcilik önünde yer alan bürokratik engeller kaldırılmalıdır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işsizliği artıran yapısal faktörlerin tedavisine (aktif işgücü politikaları, eğitim vb.) yönelmelidir

Sosyal taraflar Eğitim ve İstihdam Anlaşmaları uygulamalıdır.

ULUSAL REKABET GÜCÜ POLİTİKASI OLUŞTURULUP UYGULANMALIDIR.

Başarısız olan Programın en önemli eksiklerinden biri de reel ekonomiye ilişkin arz yönlü tedbirleri içermemesiydi. Yeni dönemde Hükümet, ekonomi bürokrasisi ile özel sektörü temsil eden kuruluşlar arasında kalıcı bir işbirliği platformu ve kanalları yaratarak ihtiyaçların icraata yansımasını sağlamalıdır. Öte yandan reel sektörde üretim, yatırım, istihdam ve ihracat artışını teşvik edecek önerilerimizin benimsenmesi ulusal çıkarlarımıza hizmet edecektir.

Ulusal rekabet gücü politikası oluşturularak uygulanmalı, reel sektör işletmelerinin vergi ve sosyal güvenlik yükleri hafifletilmeli, çalışma hayatında özel sektörün dinamizmini azaltacak yeni yasal yükler getirilmemelidir. Çalışma mevzuatı esnekleştirilmelidir.

Özelleştirme ve tarım sektörüne yönelik tedbirler gibi yapısal programlar daha fazla geciktirilmemelidir.

İŞ GÜVENCESİ YASA TASLAĞI’NIN MEVCUT ŞEKLİYLE YASALAŞMASI, REEL SEKTÖR İÇİN BAŞLI BAŞINA BİR KRİZ SEBEBİDİR.

Yaşanan mali krizlerin reel sektördeki yansıması; işyerlerinin küçülmesi, kapanması, işsizliğin artması, ihracatta azalma ve yatırımlarda zayıflama, başta vergi ve sigorta primlerini ödeme güçlüğü ve genel olarak sanayinin rekabet gücünün azalması şeklinde görülmektedir.

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin yarattığı olumsuz gelişmeler üretimi ve istihdamı yaralamıştır.

İş Alemi, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu sürecin daha da vahim hale gelebileceği konusunda ortak görüş sahibidir.

Bu ortamda, tüm koşullar sanayinin sağlıklı büyümesine olanak tanıyacak yönde olsa dahi, başlı başına kriz yaratabilecek nitelikte bulunan "İŞ GÜVENCESİ YASA TASLAĞI" nın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nca gündeme getirilmesi, son derece yanlış ve zamansız olmuştur.

Söz konusu Taslak mevcut şekliyle yasalaştığı takdirde işçilere iş güvencesi sağlamak yerine, sendikalara üye güvencesi sağlamanın ötesine geçemeyecek; reel sektörün mevcut sorunlarına yenilerinin eklenmesine yol açacaktır. Unutulmamalıdır ki, ancak “İş’in güvencesi” sağlandığı takdirde “iş güvencesi” fiilen mümkün olabilecektir.

Dolayısıyla bu konu mutlaka, İş Kanununun çağdaş hale getirilerek esnekleştirilmesi ve kıdem ve ihbar tazminatlarının yeniden düzenlenmesi ile birlikte değerlendirilmelidir.

Çeşitli ülkelerde yaşanan deneyimlerin de gösterdiği gibi, ekonomik kriz ve durgunluk dönemlerinde yoğunlaşan işsizlik tehdidine, çalışma hayatında esneklik uygulamalarına yer verilerek başarıyla karşı koyulabilir.

EKONOMİK SIKINTILAR YAŞANAN BIR DÖNEMDE, REEL SEKTÖR SOSYAL ŞARJLARLA BOĞUŞMAK ZORUNDA BIRAKILMAMALIDIR.

İstihdamın artırılması ve işsizlikle mücadele ülkemizin en önemli gündem konusunu oluşturmaktadır. Buna karşılık istihdam teşvik edilmemekte, önlenmektedir.

Dünyada uygulanan çağdaş tedbirler; işyeri yükümlülüklerinin azaltılması ve kolaylaştırılması şeklindedir. Oysa ülkemizde çağdaş anlayışa taban tabana zıt bir kamu politikası uygulanmaktadır.

İşyeri yükümlülükleri arttırıldıkça genişleyen kayıtdışı ekonomi karşısında yine kayıtlı sektör üzerindeki yükümlülüklerin artırılması yoluna gidilmekte, yaratılan bu kısır döngü, istihdamdan kaynaklanan toplam kamu gelirinin daha da azalması sonucunu doğurmaktadır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanan, İş Kanunundaki Para Cezalarının Artırılmasına ilişkin Kanun Taslağı bu anlayışın tipik bir örneğini ortaya koymaktadır. Taslak, her yıl yeniden değerleme oranında artan idari para cezalarını yetersiz görerek mevcut cezaların %200.000 (yüzde ikiyüzbin)’lere varan oranlarda artışını öngörmektedir.

Cezaların bu şekilde astronomik ölçüde artırılması, suç ile ceza arasındaki illiyet bağı ilkesine aykırı olduğu gibi, yatırımcının ve girişimcinin istihdam yaratmasını da engelleyecek niteliktedir.

"MİNİMUM BÜROKRASİ" İLKESİ HAYATA GEÇİRİLMELİDİR.

Yatırım yapan, üreten, istihdam yaratan ve ihraç eden, ülkeye gelir getiren müteşebbistir. Bunları gerçekleştirmek için yüzlerce yere başvurmak, yüzlerce belge ve imzayı toplamak zorunda kalan, bir yatırıma başlayabilmek için yıllarca uğraş veren de müteşebbistir.

Teşebbüs azmini kıran, yatırım, üretim ve istihdamı zayıflatan bürokratik engellerden biran önce kurtulmamız, “minimum bürokrasi” ilkesini hayata geçirebilmemize bağlıdır.

Bir kişiye istihdam yaratmanın maliyetinin 2000 yılında, ortalama 46.4 Milyar liraya yükseldiği dikkate alındığında, bunu göze alarak yatırıma yönelen müteşebbislere destek olacak bir bürokratik yapının ve zihniyetin tesisi, kaçınılmazdır.

Kamu yönetimi bilgi tabanlı “yeni ekonomi’ye uyumu sağlayacak, kapsamlı bir verimlilik ve etkinlik reformuna tabi tutulmalıdır. Çağdaş bir ekonomi ancak çağdaş bir kamu yönetimi ve etkin bürokratik işleyişle mümkün olabilir.
 



KAYNAK: TİSK BASIN BİLDİRİSİ (14.3.2001)
(14 MART 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş