Çiller'in Grup toplantısında yaptığı konuşma şöyle:
(21 Şubat 2001)
DYP’nin çok değerli milletvekilleri, değerli arkadaşlarım,
Hepinizi sevgiyle hepinizi saygıyla selamlıyorum ve yine bugün Ankara'mızın
içinden, Afyon’dan, Muğla’dan, ülkemizin her bir köşesinden buraya
gelmiş olan dava arkadaşlarıma hoş geldiniz diyorum. Saygıyla selamlıyorum.
Değerli dava arkadaşlarım
Ülkemiz son derece derin bir krizin içindedir. Bu kriz çok yönlü
bir biçimde ülkeyi kıskaca almış bir durumdadır. Böyle bir ortamda hepimizin
sağduyulu hareket etmesi, özellikle dün ve bugün itibariyle kendi menfaatlerimizin
ve siyasi mülazaların veya hesapların üzerine çıkarak ülke meselelerinin
yararına, milletin menfaati biçimde ele alma zaruriyeti bu merhametten
doğmuştur. Dolayısıyla dün ülkenin son derece önemli ve çözüm bulunması
gerekli meselelerini Meclis’e getirerek burada tartışmak, burada çözümler
aramak gibi bir nedenle vermiş olduğumuz gensoruyu dün geri çektik. Ancak
bugün, yarın ve önümüzdeki günlerde bu meselelerin ve değişik kesimlere
yaygınlaşmış olan bu krizin ele alınmaması veya tartışılmaması anlamını
da taşımamaktadır. Hassas dengelerin olduğu ve son derece vahim
gelişmelerin olduğu, dün bunu böyle gerekli gördük. Çünkü milli menfaat
ve ülkenin çıkarları her şeyin üzerindeydi.
Ancak bugün bu krizi belirli boyutları ile ele almayı gerekli görüyorum.
Bu krizi derinleşmiş boyutları ile aşağı yukarı Türkiye’nin bütün meselelerini
kıskaca almış, derinliği ile ele almak zaruri olmuştur. Önümüzdeki günlerde
yine bunu gerektiği biçimde Meclis’te tartışma gereğini de yine göreceğiz.
Öylesine çok yönlü bir siyasi boşlukla, bir irade boşluğu ile karşı karşıya
ki Türkiye, aşağı yukarı dış politikadan tutunda ekonomisini ve demokratik
sistemin işleyişini, kurumları ve kuralları ile çözüm üretecek şekilde
işleyişine kadar bir ciddi büyük tıkanma, sistemin işletilmemesinden doğan
bir tıkanıklık gündemdedir ve bütün bunların üzerine yine son 48 saatte
Türkiye devletin tepesinde adeta bir çekişme ve devletin tepesinde bir
kriz ve bir devlet krizini de kronikleşerek derinleşen bir biçimde Türkiye’nin
gündemine oturmuştur.
Şimdi niye böyle söylüyoruz? Acaba muhalefette olduğumuz için mi? Bu
tarzda bir yaklaşım içindeyiz. Bakmak lazım. Çok yönlü bakmak lazım. Türkiye’nin
dış politikasındaki sıkıntıları endişe ile izliyoruz. Bir ab meselesi,
hiç kimse kendisini aldatmasın. Öylesine uzaklara doğru fırlatılıp itilmiştir
ki, son zirvede Türkiye’nin 10 yıl daha AB’ye giremeyeceği ve 10 yıldan
sonra da ne olacağının belli olmadığı açıkça ifade edilmiştir. Böyle bir
ortamda Türkiye’ye devamlı yaptırım üzerine yaptırım ortaya koyan ama meseleleri
bir türlü halledemeyen bir irade yokluğu ile kronikleşen bir çıkmaz görüyoruz.
Türkiye bir 8. Beş yılı ele alabilirdi. Burada gen haritasını ortaya koyabilirdi.
Böyle daha sonradan illa şunları şunları yapacaksınız dendiği bir ortamda
onları yaptık mı yapmadık mı, hangi baskıya baş eğiyoruz , eğmiyoruz gibi
bir iradeyle değil daha doğrusu bir irade yoksulluğu ile değil, bu meselelere
çözümleri üretmiş, Başbakan’ı bütün Avrupa ülkelerini tek tek dolaşmış,
sabahleyin çıkıp akşam dönmüş bütün meselelerini ve çıkışlarını Türkiye’nin
ve iradesini çözümlenir ufkuna anlatmış sıkıntılarını, neleri yapamayacağını
ifade etmiş ona göre bir yol haritasını ortaya koymuş bir dönemle Türkiye
bugün AB’de çok daha farklı bir noktada olabilirdi.
Hem bu teslimiyetçiliği endişe ili izliyoruz, merak ediyoruz hem de
bu siyasi irade boşluğunun bıraktığı bu vahim tablo içerisinde Türkiye’nin
sıkıntılarına el koymayışının sıkıntısını hep birlikte milletçe yaşıyoruz.
Bütün bunlar olurken Türkiye farketmeli ki aslında Kafkaslardan koparak
Türkiye’nin yapacağı bir tercih değildir. Tam tersine onlarla birlikte
onları bir hinderlandı olarak görerek ve bir başbakanın yıllardır oraya
tek bir defa ziyaret etmeyişini simgeleyen bir dış politika anlayışı ile
değil oraya elini uzatan, oranın her meselesine kardeşçe uzanan ve yine
uçağına atlayarak her memleketini orada, her bağımsızlığını kazanmış Sovyetler’den
kopmuş Türk Cumhuriyetleri’ni tek tek dolaşarak göstermek mecburiyetinde
idi.
Türkiye bugün Kafkaslar’da yok. AB’de yok. AB’de olmayışının bir nedeni
de Kafkaslarda olmayışıdır ve üzülerek görüyoruz ki, Türkiye nihayet Rusya’nın
bütün meselelerine, Kafkasların el koyduğu hatta bir girişimle Kırgızistan’da
tek ordu, tek para anlaşmalarını imzalattığı bir ortamda Avrupa’ya Kafkasların
sorunlarını hatta Azerbaycan’ın sorununu bizzat sözcüsü olarak götürebilmiş
bir konumda nihayet görüyoruz ki NATO Genel Sekreteri Rubersan’ın Rusya’da
olduğu bugünlerde, Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Ivann diyor ki, Rusya
NATO’nun bir parçası olabilir ve duyumlar Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna
ile birlikte AB’ye girişinin ele alınması gündeme gelebiliyor. Türkiye
13. ülke. Bütün diğer adayların arkasında kalmış ve acaba şimdi Türkiye,
Rusya ve Ukrayna ile birlikte mi ele alınmalı? Şeklindeki sualler duyumlar
Türkiye’nin bıraktığı siyasi irade boşluğunun ve ufuksuzluğunun bir sonucudur.
Çünkü Türkiye son 1 yıldır unun için tek bir ciddi irade koymamıştır.
Türkiye böyle bir iradeyi arıyor, böyle bir başbakanı arıyor. Böyle bir
ekip anlayışını arıyor.
Değerli arkadaşlarım,
Mesele bununla da ibaret değil. Mavi akım bunun bir parçasıdır. Hep
söyledik burada yolsuzluk iddiaları elbette gündeme getirilecek, denetlenecek.
Ancak eğer bu bir gaflet değilse bir ihanettir dedik. Çünkü cesursunuz.
Bütün Türkmen doğalgazından hatta Bakü-Ceyhan’dan Türkiye’yi koparıyorsunuz,
farkında değilsiniz. Rusya’ya bağımlı kılıyorsunuz. Türkiye, Rusya ile
gayet iyi ilişkiler içinde olmalıdır. Ama Türkiye bunu başkalarından kopma
pahasına değil, çok yönlü ve çok uluslu ve çok global bir anlayış içerisinde
gündeme getirebilmeydi.
Bununla birlikte görüyoruz ki Türkiye Ermeni soykırımlarını, sözde Ermeni
soykırımlarını her gün adeta bir büyük devlet tarihini korumayan bir ortamda
hatta artık cevap bile veremediği bir durumda. İtalya bitti, Fransa bitti,
İngiltere’de tam manası ile değil ama davet edildiler. Biliyorsunuz bir
toplantı da özellikle daha doğrusu oradaki soykırımın kınanmasına ilişkin
yapılan toplantıya ermeni lobisi de davet edildi. O yetmedi Fransa Almanya’ya
bir çıkarma yaptı. Siz de bu işe müdahil olun dedi ve en sonunda Yunanistan
bir Rum soykırımı gibi bir başka meseleyi hiç olmayacak biçimde Türkiye’nin
gündemine sokmaya çalıştı ve Türkiye’de halen bunca büyük haksızlığa rağmen
bir Türk başbakanı çıkıp hiçbir yerde, hiçbir ülkede bu büyük ülkenin tarihini,
hakkını, bu milletin hakkını koruyan en ufak bir teşebbüste bulunmadı.
Bu derin kriz Ortadoğu’da devam etmekte. Türkiye Ortadoğu’dan da dışlanmıştır.
Türkiye bugün bir yalnızlık içindedir ve son olarak ırak saldırıları çerçevesinde,
çıkan savaş çerçevesinde belki de son müttefiki konumunda olan Amerika
ile de oldukça gergin bir ilişki içerisindedir. Nitekim Kohl, “inşallah
Türkiye’nin, Amerika ve Türkiye arasındaki dostluk ilişkileri bu türlü
devam etmez” demiştir. Bugün.
Değerli arkadaşlarım,
Bütün bunların içinde görüyoruz ki ekonomi keza derin bir sıkıntı içerisindedir.
Bu kriz adeta çifte bir kapana dönmüştür. Bu krizin içinde çifte kapan
hem iç açık hem dış açık olarak ve büyüyen açıklar olarak gündeme gelmektedir
ve dış açığı kapatmanın yegane yolunu bu program Türkiye’nin daha çok fakirleşmesine
bağlamıştır. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye iki kapanda olacak, çözümü
Türkiye’nin fakirleşmesi olacak. Türkiye’nin bu dış açığının 2.8 milyar
değil 10 milyar dolarlarda olacağını söyledik. 11 aylık sonuçlar 9.5 milyar
civarına çıktı. Ticaret açığının 24 milyar civarında olacağını söyledik
14 milyar dolar diyorlardı. 25 milyar dolar 11 aylık sonuçları çıktı.
Böyle bir ortamda Türkiye’nin elbette yabancı sermayeyi kaçırması kaçınılmazdır.
Nitekim kasım ayındaki olay yabancı sermayenin çıkışı ile gündeme geldi
ancak mesele orada kalmadı. Bugün Türkiye’nin bütün girişimcileri dışarı
çıkma planları içerisindeler. Banka kesimi öyle, tekstil kesimi öyle, sanayi
öyle. Böyle bir ortamda bu vahim bir tablodur. Nasıl düzelteceğiz? Türkiye’yi
küçülterek, Türkiye’yi fakirleştirerek çözeceğiz. Sanayi öylesine küçülecek
ki ithalat yapmayacak. Türkiye öylesine fakirleşecek ki insanlar hiç kimsenin
alım gücü kalmayacak dolayısıyla ithalatı durduracaksınız. Pekiyi ihracat
ne olacak? İhracatta büyüme yok. O daha da geriye. Yani Türkiye hiçbir
şeyini satamayacak, dışarıda satamayacak, içeride satamayacak, ama düzeltmenin
yegane yolunda bir şey alamayacak konumuna gelsin.
Sanayisi, insanları alamayacak konuma gelsin. Türkiye’yi daha fakirleştirelim.
Nasıl fakirleştirelim? Çiftçiye yüzde 10 verelim. Hiçbir şey vermeyelim.
Tütünü bıraktık diyelim. Ama tütüne bakacak olan bakanlığın kamu kesiminin
binaları daha büyüsün, daha gelişsin, devamlı Ankara genişlesin ve birtakım
partizanca atamalar devam edebilsin. Bu ürkütücüdür. Bakın söylüyorum Türkiye
belki de son sosyalist ülke konumuna gelmiştir. Rusya dahil. Rusya bile
çok daha hatta Çin, liberal bir ekonomiye doğru giderken Türkiye devamlı
Ankara’yı büyüten, devamlı Ankara’yı geliştiren kamu sektörünü geliştiren
bir ortamda nihayet Türkiye’nin iç açıkları çifte kapan milli gelirin yüzde
40’ları civarına gelmiştir. Türkiye’de milli gelirin yüzde 16-17’lere geldiğinde
kamu kesimi açığı Türkiye’de kriz var derdi. Türkiye her büyük rakamı cumhuriyet
tarihinin en büyük kriz rakamlarını hepsini katladı. Bu dış açıkta böyle,
cari işlemlerde böyle, bir yılda hepsini katladı ve böyle bir ortamda Türkiye’nin
yabancı sermaye çekmesi olmadığı bir ortamda görüyoruz ki kasım mali krizi
bu iki kapalı gören yabancılardan kaynaklanmıştır. Özellikle de dış açığı
gören yabancılardan kaynaklanmıştır.
IMF arkamızda. IMF gelir bize borç verir. Siz kendiniz üretmeyeceksiniz,
satmayacaksınız, rekabet gücünüzü kaybedeceksiniz sonra bekleyeceksiniz
IMF borç verecek. Gelmediniz mi kasım ayında ne güzel verdi IMF. Verdi
de 7.5 milyar dolar fazlayı ne için verdi ve hangi vadeyle verdi ve bunu
kim ödeyecek? 7.5 milyar doları verdi yabancı bankaların açtığı Türkiye
nezdindeki kredileri kapatsın diye verdi. Bizim kriz döneminde yaptıklarımızı
ama nasıl Türkiye’deki mudileri garanti altına alıp mevduatları garanti
altına alırsınız diyenler gittiler yabancıların kredilerini ve bu ülkenin
bütün vergilerini ödeyen bu fakir halkının üzerine bindirerek bunu verdiler
ve 18 ay sonra da ödeyecek o.
Kim ödeyecek? Bu millet ödeyecek.
Kim ödeyecek o kredileri? Sıcak paradan faydalanmak isteyenler. Türkiye’nin
içindekiler veya dışındakiler. Bu kredileri acaba KOBİ'ler mi kullanmış,
ihracatçılar mı kullanmış yoksa esnafa teknoloji transferi mi yapılmış.
Ne olmuş bununla? Türkiye’deki bankalar tutmuşlar dışarıdan kredi almışlar.
Sıcak para. Bu faizden faydalanmak için. Kurları dondurmuşsunuz bir yerde.
Reel faizler üste garanti kazanç bundan faydalanmak isteyecek.
Eğer sistemi böyle kurarsanız tutup da kimseye dışarıdakilere, “vay
sen benim düşmanımsın” demek bugünkü globalizmin mantığı ile de bağdaşmaz.
O sistemi kurma. O sistemi kuruyorsan o zaman bu olacak. Ama tutup bir
de övünme. IMF geldi de, bana kredi verdi de, ben de bunu aldım da, bundan
olsa olsa utanmak lazım. Ama utanmak için bilgi lazım.
Değerli arkadaşlarım,
Fakirleşme diyerek sadece global bir biçimde bu meseleyi anlamak mümkün
değildir. Çiftçiyi görmek lazım, halini görmek lazım. Halini görmek lazım.
Ege’ye gittiği zaman Ege’nin üreticisinden üzüldüm. Konya’ya gittiği zaman
Konya’nın ve İç Anadolu’nun üretim kesimi beni çok ciddi yaraladı. Halleri
üzdü. Bir iki gün içinde Karadeniz’e gideceğim. Orada da göreceğim. Bütün
bunların hepsi vahimdir.
Bu daha bıraktığımız Türkiye’de 1 kilogram pamuk ile 2 litre mazot alınırdı.
Bugün 1 litre alınıyor, alınmıyor. 2 kilogram buğday ile 1 litre mazot
alınırdı. Bugün 4 kilogram ile alınıyor. Mazotu söylüyorsun traktörü söyleyelim.
Traktör de iki misli. Tütün ile bakın traktör kalitelerine iki misli. Neye
istiyorsunuz bakın çünkü girdilerin fiyatları iki misli arttı.
Satacağı mal yüzde 10. O da alacak mı almayacak mı? Ne yapacak. Belli
değil. Esnaf ilanlar veriyor diyor ki, Türkiye esnafı kalmayan yegane ülke.
Tarımı tasfiye ediyoruz. Hem de hangi dönemde DNA reformlarının dünyada
4 nala geldiği bir dönemde.
Değerli arkadaşlarım,
Yepyeni bir bin yıldayız. İnsanların klonlandığı bir dünya. Hem de bu
yıl içinde. DNA reformunu siz tarımda düşünün diye söylüyorum bunu. Son
derece büyük atılımlar oluyor bütün dünyanın her tarafında. Bunun için
Avrupa çiftçisine özel sübvansiyonlar veriyor. 93’e kadar sübvansiyonları
arttırıyor. Keza Amerika öyle. Son derece farklı bir dünya geliyor ve Türkiye
kendi kendini besleyen 7 ülkeden birisi. Türkiye tarımını tasfiye ediyor.
Bir tek teknoloji yatırımı yok, bir tek eğitim programı yok. Bir tek buraya
kanalize edilmiş kaynak, ileriye yönelik bir program yok. Ne olacak bu
nüfusun yüzde 40’ı? Kim düşünüyor bunu? Nereye getireceksiniz bunları?
Bu gençleri ne yapacaksınız?
Bu bitiyor esnaf ikinci iş kapısının yeridir. Başka yeri yok. İlan veriyor.
Esnafı olmayan yegane ülke diye. Artık bir iki dükkandan bahsetmiyoruz.
Koca koca sokaklar kapanıyor. 300 bine yakın yeni işsiz olduğu açıklanıyor
sendikalarca. Herkes işten çıkarıyor. Bilen, bilmeyen. Daha henüz vurmuş
değil reel sektör. niye vurmuş değil? Çünkü asıl dalga bir defa da martta
gelecek. Mart sonunda gelecek. Niye bu faizleri ödeyecekler. Kasımda vurdu,
faizler yükseldi 3 aylık faizlerin ödemeleri mart sonunda. Kim ödeyecek
bunu? Reel sektör ödeyecek. Kimisine yüzde 200, kimisine yüzde 100, kimisine
yüzde 300. bunların notlarını bize gösteriyorlar.
Bu bitti şimdi bir ikinci darbe daha gelecek. O da bu son olayların
maliyetleri. Daha oraya gelmiş değilim.
Değerli arkadaşlarım,
İki kapan ve önünde de kırk katır mı, kırk satır mı çıkışlarıyla karşı
karşıyayız. Niye kırk katır mı, kırk satır mı? Ya faizleri yükselteceksiniz,
ya kurları bırakacaksınız. Talep geldiği zaman, ki gelmeye devam edecek
hazirana kadar değişim olduğu için. Ne yaparız ? Faizleri yükseltiriz.
Faizleri yükseltiriz ki, bir kur ayarlamasını durduralım. Faizleri yükseltmekle
kalmıyor, bunun yükü ülkeye. İç borç kapalı dedim, yüzde 40 dedim.
O daha büyüyecek. Onunla kalmayacak, böyle bir faiz ortamında nasıl ihracat
yapacaksınız ? O da mümkün değil.
Pekiyi sanayi nasıl üretim yapacak ? O da mümkün değil. “ne yapıyoruz
? programı uyguluyoruz. Programı başarıyla uyguluyoruz.” Eğer bu
bir gaflet değilse, cehalettir, cehalet. Başka hiçbir şey değil.
Değerli arkadaşlarım,
Maalesef Türkiye, bir sıcak para kıskacına girdi ve Brezilya,
Arjantin hep uyardığımız çerçevede ve oradaki problemlerin aynısını Türkiye
yaşamaya başladı. Faizi yükseltiyorsunuz, sıcak para geliyor düşürüyorsunuz
çıkıyor. Tekrar mecbur kalıyorsunuz ihracatı düzelmek yok ve iniş çıkışlar
yıllarca Latin Amerika ülkelerini son derece büyük tahribatlarla karşı
karşıya bıraktı.
Şimdi Türkiye’nin içine girmiş olduğu bu dönem, tipik Arjantin’in, tipik
Brezilya’nın yaşadığı dönemlerdir ve böyle bir ortamda devamlı artan vergiler
bunun yanında, o yetmiyormuş gibi SSK için bu milletin 1,5 katrilyon ödedi.
Bakın bakalım, SSK’da herhangi bir iyileşme var mı ? Yani yapısında bir
iyileşme var mı? Zararda bir iyileşme var mı? Ne var ? Milletten topladık.
Hem vergiyi topladık, yüzde 100 arttırdık. Hem bilmem harçları, bütün hepsini
pulları, harçları hepsinin yüzde 200 arttırdık. Kdv’leri arttırdık. O yetmedi,
deprem vergisi dedik, o yetmedi hayat standardı vergisi dedik. O yetmedi,
SSK dedik topladık. Mesele, biraz etkinleştirmektir. Etkinliği yükseltmektir.
Ben devamlı, salıveriyorum vergileri, salıveriyorum şunları, bunları değildir.
Mesele, etkinleştirmek, verimliliği artırmak. Ama görülüyor ki, Türkiye
bu yıl yine çok ciddi bir vergi salmasıyla karşı karşıyadır. Yalnız kimin
neyi ödeyeceği de belli değil.
Şimdi dış politikadaki ve ekonomideki krizden bahsettim ve verimliliğinden
bahsettim. Ama değerli arkadaşlarım, mesele bununla da sınırlı değil. Çünkü
meselenin daha da vahim tarafları var. Siyasi boyutta kriz var Türkiye’de.
Yani siyasi bir kriz. Derinleşen bir kriz, verim yok. Nedir bu ? Bunu görüyoruz.
İlk önce bir güven. Türkiye dış politikada, ekonomide güven kaybediyor
ve adalete olan güvenini kaybetmeye başladı. Bu çok vahim. Bunu da bu iktidar
özellikle af yasasıyla gündeme getirdi. Bu af yasasında endişelerimizi
ifade ettik ve gerçek bir tek muhalif olan parti bizdik. Çünkü bugünleri
gördük.
Bugün millet tedirgin. Masum insanlar tedirgin. Sokaklar, bir
çok sıkıntının olduğu dönemde, işsizliğin ekonomiye girdiği bir dönemde
eğitilmemiş, iş bulunmamış, iş önüne verilmemiş birçok mahkumun salınıvermesiyle
büsbütün mesele zorlaştı, karardı adeta. İnsanlar geceleri sokağa çıkmaya
korkar hale geldi ve her gün okuyoruz. Aftan yararlandı çıktı, bilmem yeni
bir cinayet, yeni bir hırsızlık. Bütün bunlar olurken bunlar affedildi
de o kepenkleri kapatanlar, o çiftçiler bugün tek tek gidip cezaevlerine
yerleştiriliyorlar. Asıl bunun ciddi bir tahribat olduğunu düşünüyoruz.
Bunun için Meclis’e bir yasa tasarısı verdik. Dedik ki, gelin şu mali affı
çıkaralım. Herkesi affettiniz, bunları ödeyebilecek halde değil. Ne yapalım
? Bir af çıkartalım. 1 milyar borcu mu var, ben sana yüzde 56, bilmem bir
milyar borcu mu var, ayda yüzde 6. Bu katmerlendi cezalar bir milyar olan
5 milyar haline geldi. Böyle bir ortam olmaz. Yani enflasyonu yüzde 10
– 12 diyeceksin, geçen yıl yüzde 20 diyeceksin, vergi toplarken yüzde 58
diyeceksin. Bu katsayı yüzde 56 diyeceksin.
Eğer vergini ödemediysen bu katsayı her ay yüzde 5 – 6 diyeceksin. Yani
böyle bir adalet duygusu olmaz. Bırakın ekonomiyi, yani bir enflasyon vardır
o herkese uygulanır. Hayır, ne istersem ona göre ayrı bir enflasyon, ayrı
bir katsayı. Bir de bu hale getirmişsin ekonomiyi, reel ekonomiyi. Biz
aftan yana değiliz. Bu affın tekrar ediyorum, af doğru bir olay değildir.
Vergisini veren herkes bundan faydalanamayacak, ama vergisini vermeyen
herkese bir af çıkaracaksın. Bu da doğru değil. Ama gelinen noktada bu
işin mesulü millet değil. Ödeyemez hale geldi çitçi, ödeyemez hale geldi
esnaf. Yani bu uygulanan programların mağdurları bunlar. Bunlar bilinçle
ben vergimi vermeyeyim diyen insanlar değil. Bunlar vergisini vermek isteyen
tarzda insanlar.
Dolayısıyla özellikle bunlar için yapın. Hayır, biz vergide kolaylık
yaptık ama, SSK için yapmayız, Bağ-Kur için yapmayız. Kolaylığı da yapmayız,
affı hiç yapmayız. Ne yaparız ? Biz bu programı başarıyla uyguluyoruz diye
kendi kendimizi aldatır, başımızı kumun altına gömmeye devam ederiz.
Değerli arkadaşlarım,
Bütün bunlarla birlikte bu adalet duygusuna olan tahribat, Türkiye’de
çok derinleşmeye başladı. Çünkü millet bu haldeyken bu iktidarın çok ciddi
yolsuzlukları, geçmişten çok farklı bir tarzda tek tek ortaya çıkmaya başladı.
Bu bir krizdir, kendi içinde bir krizdir ve gördük ki, bu iktidar kendilerine
verilen bütün raporlara rağmen, önlerine konulmuş bütün denetim uzmanlarının,
murakıpların raporlarına rağmen ve değişen bakanlar, başbakan yardımcıları
tekrar bakanlara rağmen günlerce değil, haftalarca değil, aylarca
bir ahbap – çavuş ilişkisi içerisinde bütün her şeyi örtmüşler. Bu ahbap-çavuş
ilişkisinin kısmi ortaklıklar olduğu bugün ortaya çıkmakta ve ilk önce
10 daha sonra 10’dan fazla banka fonlara aktarıldı. Bunlar 10,5 milyar
dolarlık zararı var diye ilan edildi. 40 milyar dolar olduğunu bunun Stand
and Plose söyledi ve Türkiye 1-2 milyar doları bulabilmek için bütün dünyayı
dört dönüyor ve bu faizlerle...
Böyle bir ortamda millet elbette son derece tedirgin. Ama tekrar
ediyoruz, bu işin bir miladı var. Bu milat kurulan havuzlardır. O havuzlara
toplanan paralardır. Bu paralarla yapılan milletvekili transferleridir.
Milletin vermediğini gasp edenlerin bugünkü ahbap-çavuş ilişkileridir.
Bu bununla da bitmiyor. Mavi akım projesi deniliyor. Avanslar, milyarlarca
dolar, mesnedi olmayan yetkisiz kişiler, her gün basılanlar ve bu arada
bir de beyaz enerji meselesi çıkıyor ve millet tedirgin. Millet tedirgin
olmakla kalmıyor, millet şaşkın. Çünkü millet aldatılmış.
Değerli arkadaşlarım,
Bunun çok farklı bir yanı var. Bugünkü olayların eski meselelerle son
derece farklı bir üslubu var. Neden? Bu artık değişik partilerin karşılıklı
birbirlerini karalama veyahutta karşılıklı birtakım dosyaları koltuklarının
altına koyarak birbirleriyle çekişmeleri vesaire değildir. Bunun hiç onunla
ilgisi yok. Bakın, mesele hangi boyutlarıyla çıkıyor ? Mesele dünya boyutlarıyla
çıkıyor. Meseleye dünya kurumları el koyuyor. Bizim tutup da şu şunu yaptı,
bu bunu yaptı dediğimiz meseleler değil bunlar. Dünya Bankası raporları
ortada. Murakıp raporları ortada. BM rapor hazırlıyor. Davos’a gidiyor
başbakan yardımcısı, başbakan yardımcısının önüne en büyük ulusal denetim
değil, uluslar arası denetim şirketleri, kurumları raporlar koyuyorlar.
35 ülke arasında yolsuzlukta, rüşvette dördüncüsünüz diyorlar, yıllarını
belirtiyorlar.
Diyorlar ki, “1998, 1999, 2000 yıllarında yıllarını söylüyor, yıllarında
Türkiye’de çok büyük yolsuzluklar oldu. Dünya dördüncüsü olmakla kalmadınız,
bu millet sizin milletiniz yüzde 36 ile 38 arasında daha fazla vergi ödedi
diyor.” Herkes yüzde 36 ile 38 arası 1998, 1999, 2000 yılları için vergi
ödedi diyor. Tanımı açıyorsunuz, bütün bunların raporlarını orada okuyorsunuz.
Yani biz de bunları alıp, gidip başbakana, başbakan yardımcısına, diğer
bütün liderlere bunların gereğini yapın diyoruz. Bu ülkenin bir onuru var,
bu ülkenin bir devlet olarak yapması gerekenler var.
Pekiyi ne yapıyor bu iktidar ? Bir sene önce gidiyoruz, hiçbir şey yapmıyor.
3 ay sonra gidiyoruz, “unuttuk” diyorlar. Nihayet en sonunda bu ülkenin
jandarması el koyuyor ve birden bire onca zaman bürokratların beyanlarının
arkasına saklanarak, hatta onları kullanarak, istismar ederek o başbakanlık
koltuğunu, iktidar koltuğunu kapmak isteyenler, birden bire demokrat kesiliyorlar.
Niye? Jandarma yolsuzlukların üzerine gidiyor diye. Demokratlık şimdi mi
aklınıza geldi ? Şimdi mi demokrat oldunuz?
Ülkenin savcısı el koyuyor meseleye, savcısına başbakan herkesin huzurunda,
kamuoyunun önünde adeta ona “haddini bil” diyor, baskı kuruyor. O yetmiyor,
bütün bununla birlikte bir bakıyoruz ki, beyaz enerji operasyonu için ta
Londra’lara insanlar, adamlar yollama durumunda kalınıyor. Bunlara baskılar
gelmeye başlıyor. Nihayet cumhurbaşkanı Devlet Denetleme Kurulu’nu görevlendiriyor.
Buna da tepki geliyor.
Şimdi değerli arkadaşlarım, mesele uluslar arası düzeyde çıkıyor. Uluslararası
raporlar ve Türkiye’de yargı bir baskı altına alınma çabası içinde oluyor.
İşte bu siyasi krizin ve demokratik bütün kurumların ve kuralların işlemesinin,
tıkanmasının resmidir. Çünkü demokrasinin temel ilkesi nedir ? Kuvvetler
ayrılığıdır. İcra, yasama ve yargı. Ama burada görüyoruz ki, icra demokrasi
tanımlarının, standardı yüksek demokrasi sistemlerinin bütün dışına çıkarak
taşıyor. Nereye taşıyor ? Yargıya baskı, yasamaya baskı. Yasamaya notlar
gönderiliyor. “Ali okut, oyla.” Yargıya herkesin önünde talimat ve baskı
veriliyor.
Değerli arkadaşlarım,
Burada açıkça söyleyelim ki, yargıya takdirlerimizi bir kez daha ifade
etmek durumundayız. Çünkü bütün baskılara rağmen muhalefet, iktidar demeden
doğruyu yapmanın yanında ve onun bütün baskılarının altında son derece
onurlu bir tavırla yapması gerekenler bütün bu ortamda dahi güçlerinin
yettiği ölçünün de üstüne çıkarak vazife bildikleri, görev bildikleri için
yapma çabası içindeler. Ama görülüyor ki, bu baskı her yönüyle devam ediyor
ve böyle bir ortamda nihayet demokrasinin sistemleriyle tıkandığı, durumlarıyla
ve kurallarıyla işletilmediği bir tıkanıklıkla bir siyasi krizin derinleşmesini
görüyoruz.
Nihayet, 2 gün önce G-20’ler Türkiye’de... Irak’ta son derece gergin
günler yaşanıyor ve ertesi gün tarihinin en büyük ihalesi yapılacak ve
bir ertesi gün yani bugün de en büyük tarihinin ödemeleri gündemde ve Milli
Güvenlik Kurulu önemli meseleleri ele alacak.
Değerli arkadaşlarım,
Böyle bir olayı cumhuriyet tarihinde hiçbir örnekle gösteremediğimiz
bir tarzı ve tavrı ortaya koyuyoruz, görüyoruz. Ne yapıyor sayın başbakan
? Sayın başbakan, Milli Güvenlik Kurulu’nu aniden terk ediyor. Orada olanları
kamuoyu önünde açıklıyor ve ondan sonra da diyor ki, “Türkiye’de kriz vardır”
diyor. Eğer kriz vardıysa sayın başbakan, o zaman gereğini yapsaydınız
ve istifa etseydiniz. Bunun gereği buydu. Yok eğer kriz değildiyse o zaman
bütün biraz sonra ortaya koyacağım, rakamlarla ortaya koyacağım bütün bu
yükün sorumlusu sizsiniz.
Tutup şimdi bu iktidar açıkladı. Bekliyorlarmış. Özür dilenmesini bekliyorlarmış.
Millet de bekliyor, sayın başbakan çıkıp da milletten özür dileyin, çıkın
milletten özür dileyin.
Değerli arkadaşlarım,
Eğer bu olay giderek daralan denetim kıskacını gevşetebilmek için planlanmış
bir taktik değilse, devlet geleneğinde hiç görülmemiş bir gaflettir. Endişemiz,
birincisinin de olabileceği doğrultusundadır. Çünkü böyle bir kıskacın
giderek daraldığını gören iktidarın Türkiye’yi değil, bitmiş ve tükenmişliğinin
idrakı için de kendini kurtarma aksiyon planı olabilir. Bu vahimdir. Ama
gelen birtakım duyum ve bilgiler bu doğrultuda birtakım yazar, çizerleri
düşünmeye sevk etmiştir.
Şimdi düşünün böyle bir günde G-20’ler falan burada. Irak’ta savaş.
En ekonominin ciddi gününde 3 katrilyon ödenecek bugün. Bir ihale yapılacak,
tarihinin en rekor rakamları. Hepsi tarihinin rekor rakamları ve bir gün
evvel, yani dün de bir ihale yapılacak. İhalede 3.3 katrilyon toparlanması
öngörülüyor. Biraz daha altında. Faizler bir evvelki ihalede en yüksek
yüzde 73, ortalama yüzde 70. Belki bunun 1-2 puan altında olabileceği piyasalarda
düşünülüyor. Ama piyasalarda yüzde 70 tescil olmuş. Böyle bir ortamda dün
nihayet bir ihale yapılıyor ve hazine yüzde 144’le borçlanıyor. Yüzde 144.
Enflasyon hedefi nedir ? Yüzde 10-12. Faiz nedir? Yüzde 144 ve bir gecede
5 milyar, ama son aldığımız duyumlara göre 7.6 milyar dolarlık bir talep
oluyor. 7.6 milyar dolar Merkez Bankası’na dışarı çıkmak için. Allah’tan
o gün Amerika’da tatil var ve o gün itibariyle alıp çıkacak bunu, 7.6 milyar
doları. Allah’tan o gün tatil. Dolayısıyla bir gün sonraki valörle işlemler
yapılıyor.
Şimdi böyle bir ortamda faizler salı günü itibariyle yüzde 1700, yüzde
2000. Dün yüzde 3000. 8000’lerde borsa ve yüzde 3000. Enflasyon hedefi
ne ? Yüzde 10-12. Yüzde 3000. Bu sabah borsa açılamıyor. 3.9 katrilyonluk
bir ödeme yapılacak. Aşağı yukarı bundan 1.7 katrilyon kadar daha az bir
para çekildi. Yani 1.6 katrilyon kadar likibilite bugün kalacak. 2000,
1700, yüzde 3000 faizle önleniyor. Hayır onunla da önlenmiyor. Sistemin
çöktüğü tescil ediliyor. Ona rağmen döviz talebi var. Halkbank, Ziraat
Bankası bu talebi karşılamıyor. Onun yerine sana 3000 faiz veriyor. Durum
bu ve bu sabah borsa açılamıyor. Ben buraya gelirken açılamamıştı daha.
Şu sırada ne oldu bilmiyorum. Ama ben buraya gelirken henüz açılmamıştı.
Şimdi canım ne yapalım? Bunun maliyeti bu milletin sırtında. Bunun maliyeti,
işsizlikle bu milletin sırtında, vergiyle bu milletin sırtında. Şimdi bu
biraz önce söylediğim mart sonu gelecek olan dalga kasımın krizinin reel
sektöre maliyetiydi. Şimdi bunun da olacak. Bu da ondan sonra gelecek.
Ondan sonra haziran, temmuzda kurlara ilişkin baskılar var.
Bakın, kur üzerindeki baskıyı yüzde 3000 veriyor. Ona rağmen talep var.
Diyor ki, ben sana bunu vermeyeyim, gel şu faizi al. Bunun iç borçlanmaya
olan yükü. Biraz sonra tekrar geliyor. Bitmedi yani geride kalmadı. Bir
ay sonra yeniden bu Türkiye’nin gündeminde, yeniden Hazine’nin gündeminde.
Niye? Efendim sayın başbakana nezaketsizlik yapılmış ve sayın başbakan,
çıkıp bunun gereğini yapmış. Değerli arkadaşlarım, bunun nezaketsizlik
mi, yoksa denetim korkusu mu olduğuna millet karar vermiştir.
Şimdi bütün bunlarla birlikte yine hepimiz sağduyulu hareket etme konumundayız
ve milletin menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğiz.
Ancak herkes şunu bilmelidir ki, Türkiye buna mahkum değildir. Türkiye
ve demokrasi alternatifsizliği kaldırmaz. Bu programın da alternatifi de
vardır. Fakat bizim söylediğimiz noktaya belki 6 ay sonra gelecekler ama,
çok büyük maliyet ödeyerek, tahribat daha büyük olarak gelecekler. Ne dediysek
doğru çıkmıştır. Bugün söylediklerimizin hepsi de doğrudur. Ama teşhisler
ve ortaya koyduğumuz çözümler Türkiye’nin gerçek alternatifidir. Başkası
da yoktur.
Bugün Türkiye’nin panik olmadan son derece siyasi akılla hareket etmesi
gereği vardır. Bir tıkanıklık var. Doğrudur. Çözüm aslında millettir. Çünkü
milletten büyüğü yoktur. Türkiye’nin bir yeni başlangıca ihtiyacı var.
Bu programın revizyona ihtiyacı var. Bu Meclis’in yeni bir başlangıca,
Türkiye’nin bir sandığa ihtiyacı var ve yeniden başlamaya ihtiyacı var.
Türkiye’nin gereği budur. “canım Çiller bir seçim kaldırır mı Türkiye?”
Ben de şunu söylüyorum, biz de şunu söylüyoruz, böyle 6 ay gitmek 5-6 seçimin
maliyetini 5-6 kez katlayacaktır. Bu istikrar anlayışı fakirlikte istikrar
ve bu iktidarın devamından başka bir şey değildir. Bunu söyleyenler, özellikle
iktidar tarafı Türkiye’yi falan düşünmüyor. Tek düşündükleri kendi koltuklarıdır.
Çünkü biliniyor ki, millete gidildiğinde bir daha buraya gelmeleri artık
hayaldir. Mesele budur.
Bunlar dolayısıyla Türkiye’yi kurtarmıyorlar. Kendilerini kurtarmanın
bedelini bu millete ödetiyorlar. Bizim de itirazımız işte bunadır. Ancak
bilinsin ki, Türkiye bunu hak etmemiştir ve yeni bir bin yılda, yeni
bir başlangıçla, yeni bir Meclis’le, yeni bir programla ve gerçekten dinamik,
global, rekabete açık, özel sektörün bütün arkasındaki güçleri ciddi ölçüde
ateşleyerek, onlara güç vererek ve Türkiye’yi bu sosyalist ülke görüntüsünden
kurtararak Türkiye kısa zamanda büyük adımlar yapacaktır, atacaktır ve
yeni bir bin yılın Türkiye yeniden yıldız ülkesi olacaktır.
Hepinize saygılarımı sunuyorum. |