Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nin, Sezer'in
Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı iptal ve yürürlüğün durdurulması istemine
ilişkin açıklaması ve başvuru metni şöyle:
(21 Mayıs 2002)
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER; bugünkü Resmi Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe giren 4756 sayılı "Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları
Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un kimi maddelerinin iptali
ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuşlardır.
Başvuru dilekçesi ilişikte sunulmaktadır:
T.C.
CUMHURBAŞKANLIĞI
SAYI : B.01.0.KKB.01-18/B-1-2002-339 21 Mayıs 2002
YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMİ VARDIR
ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
| I- İPTAL DAVASINI AÇAN : |
Ahmet Necdet SEZER,
Cumhurbaşkanı |
II- İPTAL DAVASININ KONUSU : Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel
Kurulu'nca 15.05.2002 gününde kabul edilen ve 21.05.2002 günlü, 24761 sayılı
Resmi Gazete'de yayımlanan 4756 sayılı "Radyo ve Televizyonların Kuruluş
ve Yayınları Hakkında Kanun, Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar
Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un kimi madde, fıkra,
bent ve kurallarının Anayasa'ya aykırılığı nedeniyle iptali ve yürürlüklerinin
durdurulması istemi.
III- İPTAL İSTEMİNİN GEREKÇESİ :
1- 4756 sayılı Yasa'nın 2. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı
Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa'nın 4. maddesinde,
radyo, televizyon ve veri yayınlarında uyulması gereken yayın ilkelerine
yer verilmiştir.
Anılan maddenin ikinci fıkrasının,
- (k) bendinde, "..... korku salacak yayın yapılmaması",
- (v) bendinde de "Yayınların karamsarlık, umutsuzluk, .......eğilimlerini
körükleyici ....... nitelikte olmaması",
yayın ilkeleri arasında sayılmıştır.
a- Anayasa'nın 38. maddesinin birinci fıkrasında, hiç kimsenin
yasanın suç saymadığı bir eylemden dolayı cezalandırılamayacağı; üçüncü
fıkrasında da, ceza ve ceza yerine geçecek güvenlik önlemlerinin ancak
yasayla konulabileceği kurala bağlanarak, ceza hukukunun temeli olan "kanunsuz
suç ve ceza olamayacağı" ilkesi benimsenmiştir.
Bu ilkenin gereği olarak, yasaklanan ve yaptırım öngörülen eylemlerin
öğelerinin yasada açık biçimde belirtilmesi ve bu eylemlerin, kuşkuya yer
bırakmayacak belirginlikte düzenlenmesi zorunludur.
Oysa, yukarıda belirtilen bentlerde düzenlenen yayın ilkeleri, başka
bir anlatımla yasaklar açıkça tanımlanmamış, içeriği tartışmalı genel kavramlarla
anlatılmıştır.
Gerçekten, bir yayının korku salacak ya da karamsarlık ve umutsuzluk
eğilimlerini körükleyici nitelikte olması kişilere göre değiştiğinden bu
ilkeler, belirgin ve açık olmayan, nesnel içerikten yoksun ve soyut ilkelerdir.
Üstelik, 3984 sayılı Yasa'nın 4756 sayılı Yasa ile değişik 33. maddesinde,
yukarıda belirtilen ilkelere aykırı olarak yapılan yayınlar için uyarıdan,
programın yayından kaldırılmasına, yayın ilkesi ihlalinin yinelenmesi durumunda
yüksek tutarlarda idari para cezasına ve son aşamada yayının durdurulmasına
kadar varan ağır yaptırımlar öngörülmüştür. Bu tür ağır yaptırımların yargı
organlarınca hükmolunan cezalarla benzer etki ve sonuç yaratacağı kuşkusuzdur.
Bu nedenle, söz konusu bentlerdeki anılan kurallar, Anayasa'nın 38.
maddesindeki "kanunsuz suç ve ceza olamayacağı" ilkesine aykırı düşmektedir.
b- Anayasa'nın 12. maddesinde, herkesin, kişiliğine bağlı dokunulmaz,
devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtilmiş;
26. maddesinde düzenlenen düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile 28.
maddesinde düzenlenen basın özgürlüğüne temel hak ve özgürlükler arasında
yer verilmiştir.
Anayasa'nın 26. maddesinde, herkesin, düşünce ve kanaatlarını söz, yazı,
resim ya da başka yollarla tek başına ya da toplu olarak açıklama ve yayma
hakkına sahip olduğu; bu özgürlüğün, resmi makamların müdahalesi olmaksızın
haber ya da görüş almak ya da vermek serbestliğini de kapsadığı vurgulanmıştır.
Yine, Anayasa'nın 28. maddesinde, basının özgür olduğu belirtilmiş;
Devlet'e basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak önlemleri alma görevi
verilmiştir.
Öte yandan, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğünün
sınırları Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde gösterilmiştir. 26. maddenin
değişik ikinci fıkrasına göre, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün
kullanılması, ulusal güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyet'in
temel nitelikleri ve Devlet'in ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünün
korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı
olarak yöntemince belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret
ve haklarının, özel ve aile yaşamlarının ya da yasanın öngördüğü meslek
sırlarının korunması ya da yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine
getirilmesi amaçlarıyla sınırlandırılabilecektir. 28. maddesinde de, basın
özgürlüğünün sınırlandırılmasında 26. madde kurallarının uygulanacağı belirtilmiştir.
Bu anayasal kurallar, basın ve yayın kuruluşlarının, yukarıdaki sınırlamalar
dışında, halkın haber alma özgürlüğüne uygun çalışma koşullarında hizmet
vermelerini gerektirmektedir.
Oysa, yukarıda da belirtildiği gibi açık, belirgin ve nesnel olmayan
ilkelere uyulması zorunluluğu, yayın kuruluşlarında tedirginlik yaratacağından,
radyo ve televizyonların doğru ve yansız yayın yapmalarına, yurt ve dünya
gerçeklerinin halka duyurulmasına engel oluşturacaktır. Böylece, toplumun
doğru ve yansız haber alma hakkı zedelenmiş olacaktır.
Bu nedenle, anılan bentlerdeki düzenlemeler Anayasa'nın 26. maddesindeki
"haber alma" ve 28. maddesindeki "basın" özgürlüklerine ilişkin kurallarla
da bağdaşmamaktadır.
2- 4756 sayılı Yasa'nın 3. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı
Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa'nın 6. maddesinin
birinci fıkrasında;
"Üst Kurul, en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş, meslekleriyle ilgili
konularda kamu veya özel kuruluşlarda en az on yıl görev yapmış, mesleki
açıdan yeterli bilgiye, deneyime ve Devlet memuru olma niteliğine sahip,
otuz yaşını doldurmuş kişiler arasından;
a- Siyasi parti gruplarınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık
Divanı oluşum formülüne göre belirlenecek kontenjan doğrultusunda gösterilecek
ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca seçilecek beş,
..........
Kişiden olmak üzere 9 üyeden oluşur.";
4756 sayılı Yasa'nın geçici 4. maddesinde de,
"Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilecek
beş üyesi, siyasi parti gruplarınca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık
Divanı oluşum formülüne göre belirlenecek kontenjan doğrultusunda Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, ....... bu Kanunun yayımı tarihinden
itibaren bir ay içinde bildirilir. Siyası parti gruplarınca gösterilen
adayların; Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca işaret oyuyla ayrı
ayrı oylanmaları suretiyle seçimleri yapılır. Seçilemeyen adaylar yerine
ilgili siyasi parti gruplarınca yeni adaylar bildirilir."
denilmektedir.
Görüldüğü gibi, 3984 sayılı Yasa'nın 4756 sayılı Yasa ile değiştirilen
6. maddesinin birinci fıkrasında, dokuz üyeden oluşan Radyo ve Televizyon
Üst Kurulu'nun beş üyesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce seçilmesi
öngörülmekte; 4756 sayılı Yasa'nın geçici 4. maddesinde de, yapılacak ilk
seçimin yöntemi belirtilmektedir.
Anayasa'nın değişik 87. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
görev ve yetkilerinin, yasa koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar
Kurulu'nu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kurulu'na belli konularda yasa
gücünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesinhesap yasa tasarılarını
görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilanına karar vermek;
uluslararası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak; Türkiye Büyük Millet
Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel
af ilanına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine
karar vermek ve Anayasa'nın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak
ve görevleri yerine getirmek olduğu belirtilmiştir.
Görüldüğü gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin görev ve yetkileri
87. maddede tek tek sayılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bu görev
ve yetkilerin dışına çıkması olanaklı görülmemektedir. Nitekim, 87. maddenin
gerekçesinde,
"Anayasa'nın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanma ve görevleri
yerine getirme şeklindeki hükümlerin genel nitelikteki görevleri düzenleyen
bu maddeye alınması uygun görülmüştür. Zira bu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
Anayasa'da gerek bu maddede gerek diğer maddelerinde düzenlenmiş olan bütün
görev ve yetkilerini kapsayacak şekilde düşünülmüştür."
denilerek, tüm görev ve yetkilerin bu maddede belirtildiği vurgulanmıştır.
Anayasa'nın bu maddesinde ve diğer maddelerinde, Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ne kamu görevlilerini seçme ya da atama görev ve yetkisi veren
açık bir kural bulunmamaktadır.
Bu durumda, Anayasa'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin görev ve yetkileri
arasında sayılmayan kamu görevlisini seçme ya da atama konusunun yasa ile
verilmesinin uygun olup olmadığının tartışılması gerekmektedir.
Anayasa Mahkemesi'nin 01.11.1990 günlü, 3677 sayılı "21.02.1967 tarih
ve 832 sayılı Sayıştay Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve
Bu Kanuna Bir Ek Madde Eklenmesine Dair Kanun"un kimi maddelerinin iptali
istemiyle açılan dava sonunda verdiği 11.07.1991 günlü, E.1990/39, K.1991/21
sayılı kararı bu konuya ışık tutacak niteliktedir.
Anayasa Mahkemesi'nin söz konusu kararında, Sayıştay Yasası'nın Başkan
ve üyelerin seçimine ilişkin 5. ve 6. maddeleri Anayasa'nın 87. maddesi
yönünden incelenirken;
" .....Anayasa'nın T.B.M.M.'nin görev ve yetkilerini belirleyen 87.
maddesi ile Sayıştay'ın görev ve yetkilerini düzenleyen 160. maddesinde
Sayıştay Başkan ve üyelerinin seçimleri ile ilgili herhangi bir hüküm getirilmemiştir.
Anayasa'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin görevleri arasında sayılmayan
bir konunun bir yasa ile Meclis'e verilmesinin Anayasa'ya uygun olup olmayacağı
öncelikle belirlenmelidir.
aa) Anayasa'nın 160. maddesinde, Sayıştay'ın Türkiye Büyük Millet
Meclisi adına denetleme yapacağı öngörülmüştür. T.B.M.M. ile Sayıştay arasındaki
bu ilişki, Sayıştay'ın kuruluşunu, üyelerinin seçimini, denetiminin kapsamını
ve böylece hukuksal yapısını belirler.
Anayasa Sayıştay Başkan ve üyelerinin seçimi konusunda açık bir kural
koymamıştır. Ancak, bu konuda yasa ile yapılacak düzenlemenin de Sayıştay'a
ilişkin Anayasa'nın 160. maddesi ile T.B.M.M.'nin görev ve yetkilerini
sayan 87. maddesinin özüne ve sözüne uygun olması gerekir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapan anayasal bir organın
Başkan ve üyelerinin seçimi Anayasa'da gösterilmemiş ise de, bu seçimlerin
T.B.M.M. Genel Kurulu'nca yapılması anayasal sistemin, diğer bir anlatımla,
T.B.M.M. ile Sayıştay arasındaki doğal ilişkinin sonucudur....."
yargısına varılmıştır.
Anayasa Mahkemesi'nin bu kararında; Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
görev ve yetkilerinin Anayasa'nın 87. maddesinde tek tek sayıldığı, bu
görev ve yetkiler arasında yasama dışındaki organlara üye seçme görev ve
yetkisinin bulunmadığı, böyle bir görev ve yetkinin yasa ile verilmesinin
de ancak, o organla Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında anayasal sistemden
kaynaklanan bir ilişkinin olması durumunda Anayasa'ya uygun görülebileceği
kabul edilmiş olmaktadır.
3984 sayılı Yasa ile, izin sisteminin gereği olarak, radyo ve televizyon
yayıncılığı ve bu yayınların iletiminde düzenleyici ve denetleyici olmak
üzere bağımsız ve yansız bir Radyo Televizyon Üst Kurulu oluşturulmuştur.
Bu Üst Kurul'un yürütme erki içinde yer aldığı kuşkusuzdur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi ile adı geçen Üst Kurul arasında, Anayasa
Mahkemesi'nin yukarıda değinilen kararında söz edildiği gibi, anayasal
sistemden kaynaklanan, doğal ve zorunlu bir ilişki bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4756 sayılı Yasa'nın 3. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı
Yasa'nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendindeki, Radyo ve Televizyon
Üst Kurulu üyelerinden beşinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık
Divanının oluşum formülüne göre belirlenecek kontenjan doğrultusunda siyasi
parti gruplarınca önerilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nca
seçilmesini öngören kural ile 4756 sayılı Yasa'nın geçici 4. maddesindeki,
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılacak ilk seçimin yöntemini gösteren
kuralın Anayasa'nın 87. maddesine aykırı olduğu düşünülmektedir.
3- 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları
Hakkında Yasa'nın 28. maddesinin, 4756 sayılı Yasa'nın 12. maddesiyle değiştirilen
sekizinci fıkrasında;
"Gerçek ve tüzel kişilerin ayrıca genel hükümlere göre ilgili yayın
kuruluşuna karşı tazminat davası açma hakkı saklıdır. Yayın kuruluşu ile
birlikte şirketin yönetim kurulu başkanı da müştereken ve müteselsilen
sorumludur. Zarar doğurucu fiilin işlenmesinden sonra yayın kuruluşunun
devredilmesi, başka bir kuruluşla birleşmesi veya sahibi olan şirketin
herhangi bir surette değişmesi halinde yayın kuruluşunu devralan, birleşen
ve her ne suretle olursa olsun yayın kuruluşunun sahibi veya hissedarı
olan şirket ve şirketin yönetim kurulu başkanı da bu fiil nedeniyle hükmedilen
tazminattan yayın kuruluşu ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.
Tazminat talebinin haklı görülmesi halinde tazminat miktarı, on milyar
liradan az olmamak üzere fiilin ağırlık derecesine göre belirlenir. On
milyar liralık alt sınır her yıl Maliye Bakanlığınca ilan edilen yeniden
değerleme oranında artırılır. Bu maddeye göre açılacak manevi tazminat
davalarında hakim tensip kararı ile birlikte bilirkişiyi de tayin eder
ve davayı en geç altı ay içinde karara bağlar."
denilmektedir.
Görüldüğü gibi anılan fıkrada, tazminat talebinin haklı görülmesi durumunda
tazminat tutarının, on milyar liradan az olmamak koşuluyla fiilin ağırlık
derecesine göre belirleneceği; bu maddeye göre açılacak manevi tazminat
davalarında yargıcın uygunluk (tensip) kararı ile birlikte bilirkişiyi
de atayacağı belirtilmiştir.
Yapılan değişiklikte, hüküm altına alınacak tazminatın alt sınırı yasa
ile belirlenmiş; böylece, yargıcın takdir hakkı sınırlandırılmış, hatta
tümüyle ortadan kaldırılmıştır.
Kişinin, kişilik değerlerine saldırıyla oluşacak zarar tutarının yasa
ile belirlenmesi, sorumluluk konusunu düzenleyen hukukun temel kurallarıyla
bağdaşmamaktadır. Manevi tazminat tutarı, her somut olayın özelliği ve
istem gözetilerek yargıç tarafından takdir edilmektedir. Manevi tazminat
davasına yol açan yayının gerçek olmasına karşın, kullanılan sözlerle sınır
aşılmış olabilir ve bu aşma derecesi her olayda farklılık gösterebilir.
Yine, böyle bir yayına, zarar görenin davranışı da neden olabilir. Bütün
bu olgular, istenecek ve hüküm altına alınacak tazminat tutarının belirlenmesinde
önemli etkenlerdir. Bu nedenle, hükmedilecek tazminat tutarının alt sınırının
yasayla belirlenmesi hukuk devleti ilkesine uygun düşmemektedir.
Ayrıca, kişilik haklarına saldırıya ilişkin tazminat davaları Borçlar
Yasası'nın 49. maddesinde düzenlenmiştir. Dava, özel hukuk alanında açılmış
bir tazminat davası niteliğindedir. Türk Hukuku'nda, özel hukuk alanındaki
tazminat davalarına yasakoyucunun karışması ve alt sınırı belirlemesi yolunda
bir uygulama yerleşmemiştir. Bu tür alt sınır tutarını belirlemek ceza
hukukuna özgü bir uygulamadır ve Devletin cezalandırma hakkından kaynaklanmaktadır.
Özel hukuk alanındaki bu düzenleme, tazminat yaptırımını, gerçek zararı
ve kimi durumlarda zarar gören kişinin istemini de aşan ve haksız zenginleşmeye
neden olan bir tür ceza yaptırımı niteliğine büründürecektir.
Öte yandan, yapılan değişiklikler, tazminat davalarında yargıca bilirkişi
atama zorunluluğu getirmektedir.
Oysa, teknik bir konuda da olsa, bilirkişilerin görüşü yargıcı bağlamamaktadır.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası'nın 275. maddesine göre, yargıçlık mesleğinin
gerektirdiği genel ve hukuksal bilgi ile çözümlenmesi olanaklı konularda
bilirkişi incelemesi yaptırılamaz.
Bu nedenle, hükmedilecek tazminatın alt sınırını belirleyen ve tazminat
davalarında bilirkişiye başvurulmasını zorunlu kılan fıkra kuralı Anayasa'nın
2. maddesindeki "hukuk devleti" ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Ayrıca, gerekli olmamasına karşın zorunlu bilirkişi atamasına ilişkin
kural, Anayasa'nın 141. maddesinin son fıkrasındaki, "davaların en az giderle
sonuçlandırılacağı" yolundaki ilkeye de uygun düşmemektedir.
4- 4756 sayılı Yasa'nın 13. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı
Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa'nın, radyo
ve televizyon yayın izni verilen ya da verilecek anonim şirketlerin pay
oranları ve şirket yapısıyla ilgili uyulması gereken diğer konuları düzenleyen
29. maddesinin (d) ve (e) bentlerinde;
"d) Üst Kurul tarafından düzenlenecek yönetmeliğe uygun olarak her yıl
yapılacak yıllık ortalama izlenme oranı ölçümlerine göre yıllık ortalama
izlenme veya dinlenme oranı % 20'yi geçen bir televizyon veya radyo kuruluşunda
bir gerçek veya tüzel kişinin veya bir sermaye grubunun sermaye payı %
50'yi geçemez. Gerçek kişinin hisselerinin hesaplanmasında üçüncü derece
dahil olmak üzere üçüncü dereceye kadar kan ve sihri hısımlara ait hisseler
de aynı kişiye aitmiş gibi hesaplanır.
e) Bir gerçek veya tüzel kişi veya bir sermaye grubu % 50'den fazla
hissesine sahip olduğu bir televizyon veya radyonun yıllık ortalama izlenme
veya dinlenme payı % 20'yi geçerse Üst Kurul tarafından yapılan bildirimden
itibaren doksan gün içinde, ortağı bulunduğu televizyon veya radyodaki
hisselerinin bir bölümünü halka arz ederek veya bir kısım hisselerini satarak,
sermaye payını % 50'nin altına indirir. Yıllık izlenme veya dinlenme oranının
aşımı birden fazla televizyon ve radyodaki hisselerin toplamı nedeniyle
meydana gelmişse, bu oranı % 50'nin altına indirecek biçimde yeterli sayıda
şirketi satar. Bu yükümlülüğün ihlali durumunda kuruluşun yayın izni iptal
edilir."
denilmektedir.
Maddenin değiştirilmeden önceki metninde;
- Aynı özel radyo ve televizyon kuruluşunda bir ile üçüncü dereceye
kadar (dahil) kan ve sihri hısımların aynı zamanda pay sahibi olamayacakları,
- Bir hissedarın,bir kuruluştaki pay tutarının, ödenmiş sermayenin %
20'sinden ve birden fazla kuruluşta pay sahibi olanların bu kuruluşlardaki
tüm paylarının toplamının da % 20'den fazla olamayacağı; bu kuralın, hissedarın
bir ile üçüncü dereceye kadar (dahil) kan ve sihri hısımları için de uygulanacağı,
- Belirli bir özel radyo ve televizyon kuruluşunda % 10'dan fazla payı
olanların Devletten, diğer kamu tüzel kişilerinden ve bunların doğrudan
ya da dolaylı olarak katıldıkları teşebbüs ve ortaklıklardan herhangi bir
taahhüt işini doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak kabul edemeyecekleri
ve menkul kıymetler borsalarında işlem yapamayacakları,
kurala bağlanmıştı.
Metinden çıkarılan kurallar ve yapılan yeni düzenlemeler ile,
- Sahip oldukları televizyon kanalları ya da radyoların yıllık ortalama
izlenme ve dinlenme oranı % 20'yi geçmemek koşuluyla bir gerçek ya da tüzel
kişi ya da sermaye grubuna, bir ya da birden fazla televizyon ya da radyo
kuruluşunun tümüne ya da bir kısmına sahip olabilme,
- Televizyon ya da radyo kuruluşu sahiplerine kamu ihalelerine girebilme
ve menkul kıymetler borsalarında işlem yapabilme,
olanağı sağlanmaktadır.
4756 sayılı Yasa'nın 13. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
29. maddesinin anılan bentlerindeki kurallar, özellikle büyük sermaye gruplarının
radyo ve televizyon alanında tekelleşmelerine yol açacak içeriktedir.
Sermayenin belli kişi ya da grupların elinde toplanmış olduğu gerçeği,
bu kişi ya da grubun, çok sayıda televizyon ve radyo kuruluşunu sahiplenebilme
olanağı ve ölçüsüz para cezaları uygulaması ile görsel ve işitsel medya
alanında tekellerin oluşması kaçınılmaz olacaktır.
Anayasa'nın 167. maddesinde, Devletin, para, kredi, sermaye, mal ve
hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici
önlemleri alacağı, piyasalarda eylemli ya da anlaşma sonucu doğacak tekelleşme
ve kartelleşmeyi önleyeceği belirtilmiştir.
Anayasa'nın anılan kuralı ile tekelleşme ve kartelleşme yasaklanmakla
kalmamış, Devlete de bunu engelleyici önlemleri alma görevi verilmiştir.
4756 sayılı Yasa ile yapılan ve yukarıda belirtilen düzenlemelerle görsel
ve işitsel medya alanında tekelleşme ve kartelleşmenin önlenmesi olanaksızdır.
Düzenlemeler, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemek bir yana, dolaylı olarak
olanaklı kılacak niteliktedir.
Gerçi, televizyon ya da radyo kuruluşunun yıllık ortalama izlenme oranının
% 20'yi geçmesi durumuna bağlı olarak bir sınırlama getirilmiştir. Ancak,
bir televizyon kanalı ya da radyo yayını için getirilen % 20 yıllık ortalama
izlenme ya da dinlenme oranı, kuramsal olarak olanaklı bulunsa da uygulamada
ulaşılması çok güç bir orandır. Yapılan araştırmalar, Türkiye'de en yüksek
izlenme oranının % 14-16 dolayında olduğunu ve bu orana da yalnızca bir
yayın kuruluşunun ulaştığını ortaya koymaktadır. Ölçümleme güçlükleri de
gözönünde bulundurulduğunda, getirilen sınırın uygulanabilir olmadığı açıkça
anlaşılacaktır.
Bu nedenledir ki, Batı'lı ülkelerde, yayının ulaştığı kişi sayısı ölçü
olarak alınmış ya da bir kişinin sahip olacağı kanal sayısı sınırlandırılmıştır.
Yayın izleme oranını ölçü alan ülkelerde ise bu oran çok düşük tutulmuştur.
Söz konusu oranın yüksek tutulması ve hiçbir televizyon ya da radyo
kanalının bu izlenme oranına ulaşamayacağı gerçeği karşısında, bu sınırlamanın
tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemesi olanaklı görülmemektedir.
Tekelleşen ya da kartelleşen görsel ve işitsel medya, bir yandan ekonomik
alanda haksızlık yaratabilecek bir güce ulaşırken, öte yandan da haber
alma özgürlüğünü kısıtlayabilecektir.
Yukarıda (1/b) ve (3/a) bölümlerinde de belirtildiği gibi, Anayasa'nın
26. maddesinde, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün haber almak ve
vermek özgürlüğünü de kapsadığı; 28. maddesinde de, basının özgür olduğu,
Devlet'in, basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak önlemleri alacağı
vurgulanmıştır.
Basın özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğünü tamamlayan ve onun kullanılmasını
sağlayan bir özgürlüktür. Düşünce özgürlüğü, düşüncelerin özgürce açıklanması
yanında bunların yayılması ve öğrenilmesi özgürlüğünü de içermektedir.
Bu nedenle, basın özgürlüğünün, okuyucuların, izleyicilerin ya da dinleyicilerin
haber alma ve görüşleri öğrenme olanağından yoksun kalmaları yönünden de
değerlendirilmesi gerekir.
Haber alma ve verme hakkı ya da haberlere ulaşma özgürlüğü, izleyici
ya da dinleyicinin bireysel hakkı olarak düşünülemez ve düzenlenemez. Bunlar,
izleyicilerin ve dinleyicilerin kollektif hak ve özgürlükleridir.
Basın özgürlüğü, kamu güçleri karşısında olduğu kadar özel güçlere karşı
da korunmalıdır. Bu bağlamda, medya tekelinin oluşmasına karşı gerçek sınırlamalar
koymak, medyanın çoğulculuğunu koruyucu önlemler almak Devlet'e düşen bir
ödevdir. Bağımsız ve yansız yayıncılığın sürdürülebilmesi için alınacak
önlemler de bu ödev kapsamındadır.
Sosyal görevini yerine getirebilmesi için basın özgürlüğü ile donatılan
medyanın sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gereklidir. Tekelleşerek,
sorumluluk bilincinden uzaklaşacak bir medya, her sorumsuz güç gibi er
geç amacından sapabilecek ve toplum yaşamını, ulusal güvenliği tehlikeye
sokan bir güç durumuna gelebilecektir. Bunu önlemek de Devlet'in görevidir.
Öte yandan, yapılan düzenlemeyle, bir gerçek ya da tüzel kişiye ya da
sermaye grubuna bir radyo-televizyon kuruluşunun tümüne ya da birden çok
radyo-televizyon kuruluşuna sahip olabilme olanağının yaratılmasının yanı
sıra, bu kişi ya da sermaye grubuna kamu ihalelerine girme ve menkul kıymetler
borsalarında işlem yapma yasağının getirilmemesi, medya gücünün kullanılarak
ihalelerde haksız rekabete, borsada çeşitli işlem oyunları yapılmasına
neden olabilecektir.
Her ne kadar, 4756 sayılı Yasa'nın 2. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı
Yasa'nın 4. maddesinin, yayın ilkelerine yer verilen ikinci fıkrasında;
"c) Yayıncılığın, gerek yayın organı, gerekse hisse sahipleri ve üçüncü
derece dahil olmak üzere üçüncü dereceye kadar kan ve sıhri hısımları veya
bir başka gerçek ve tüzel kişinin haksız çıkarları doğrultusunda kullanılmaması,
..........
j) Yayıncılığın haksız bir amaç ve çıkara alet edilmemesi ve haksız
rekabete yol açılmaması,....."
denilerek, medyanın haksız rekabete neden olabilecek gücü engellenmeye
çalışılmış ise de, bu soyut anlatımlı ilkelerin, kamu ihalelerinde yaratılabilecek
haksız rekabeti ve borsa işlemlerinde oynanacak oyunları engellemesi olanaksızdır.
Ayrıca, düzenlemelerin karşıt kavramından, yayın kuruluşlarının "haklı
çıkarları" destekleyici içerikte yayın yapabileceği sonucuna varılmaktadır.
Konuya yayın kuruluşlarının kamu ihalelerine giren sahipleri yönünden bakıldığında,
bu tür destekleyici yayınların "haklı çıkarı" savunduğu kolaylıkla öne
sürülebilecektir.
Böylece, kamu hizmetleri sözkonusu olduğunda kamu çıkarını ön planda
tutması gereken medyanın bireysel çıkarlara hizmet edecek ticari nitelik
kazanmasının önündeki tüm engeller kaldırılmıştır.
Oysa, günümüzde medya-serbest piyasa ilişkilerinin demokrasiler için
yozlaştırıcı tehlike ve tehditlerinden sözedilmektedir. Ülkemizde olduğu
gibi henüz demokrasisi yeterince gelişmemiş, sağlam temellere oturmamış,
özelleştirmesini tamamlayamamış ülkelerde medya sahiplerinin Devlete karşı
yüklenmeye girememesi yaşamsal önem taşıyan bir ilke olarak görülmektedir.
Devletle ticari ilişkilere giren medya sahiplerinin, siyasal iktidar
lehine yayın yaparak ya da tam tersine baskı oluşturarak kamu ihalelerini
alma avantajını sağlayabileceği kuşkusu, yukarıda sözü edilen ilkenin korunmasının
ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Serbest piyasa ekonomisinin en büyük özelliği rekabet ortamının yaratılmasıdır.
Bir çok radyo ve televizyon kuruluşuna sahip olan kişi ya da sermaye grubuna
kamu ihalelerine girebilme hakkının tanınması bu özellikle de bağdaşmamaktadır.
Görsel ve işitsel medyanın kamuoyunu etkileme gücü, dolayısıyla bu gücün
kötüye kullanılması olasılığının yüksekliği, Batı'lı ülkelerde medya sahipliğinin
diğer iş alanlarından ayrılmasına, bu ayrımı sağlayacak önlemler alınmasına
neden olmuştur.
Medya gücünü kötüye kullanma olasılığı kamu yararı ve kamu düzeni ile
doğrudan ilgilidir. Devletin bu gücü dengeleyecek önlemleri alması, kamu
yararı ve düzenini sağlamanın gereğidir.
3984 sayılı Yasa'nın 29. maddesinin değişiklikten önceki onuncu fıkrasında
yer verilen özel radyo ya da televizyon kuruluşlarında belli oranın üzerinde
pay sahibi olanların kamu ihalelerine girebilme ve menkul kıymetler borsalarında
işlem yapabilmesine ilişkin yasağın, korunması gerekirken tümüyle kaldırılmış
olması, yasaların kamu yararı amacıyla çıkarılması gerektiği ilkesiyle
bağdaşmamaktadır.
Bu nedenlerle, 4756 sayılı Yasa ile değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
29. maddesinin (d) ve (e) bentleri, Anayasa'nın 2. maddesindeki "demokratik
hukuk devleti" ilkesine, 26. maddesindeki "haber alma" ve 28. maddesindeki
"basın" özgürlüklerine ilişkin kurallara, tekelleşmeyi ve kartelleşmeyi
yasaklayan 167. maddesine aykırı düşmektedir.
5- 4756 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Radyo
ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa'nın 33. maddesinin
birinci ve ikinci fıkralarında;
"Üst Kurul, öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmeyen, izin şartlarını
ihlal eden, yayın ilkelerine ve bu Kanunda belirtilen diğer esaslara aykırı
yayın yapan özel radyo ve televizyon kuruluşlarını uyarır veya aynı yayın
kuşağında açık şekilde özür dilemesini ister. Bu talebe uyulmaması veya
aykırılığın tekrarı halinde ihlale konu olan programın yayını, bir ila
oniki kez arasında durdurulur. Bu süre içinde programın yapımcısı ve varsa
sunucusu hiçbir ad altında başka bir program yapamaz. Yayını durdurulan
programların yerine, aynı yayın kuşağında ve reklamsız olarak, ilgili kamu
kurum ve kuruluşlarına Üst Kurulca hazırlattırılacak eğitim, kültür, trafik,
kadın ve çocuk hakları, gençlerin fiziksel ve ahlaki gelişimi, uyuşturucu
ve zararlı alışkanlıklarla mücadele, Türk dilinin güzel kullanımı ve çevre
eğitimi konularında programlar yayınlanır.
Aykırılığın tekrarı halinde;
a) Ulusal düzeyde yayın yapan kuruluşlara ihlalin ağırlığına göre, yüzyirmibeş
milyar liradan az olmamak kaydıyla ikiyüzelli milyar liraya kadar,
b) Yerel, bölgesel ve kablo ortamından yayın yapan kuruluşlara;
1. Kapsadığı yayın alanı itibariyle, bir milyondan fazla nüfusa ulaşan
il ve ilçelere yayın yapanlara, ihlalin ağırlığına göre, altmış milyar
liradan az olmamak kaydıyla yüz milyar liraya kadar,
2. Kapsadığı yayın alanı itibariyle, beşyüz bin ila bir milyon arasında
nüfusa ulaşan il ve ilçelere yayın yapanlara ihlalin ağırlığına göre, otuz
milyar liradan az olmamak kaydıyla altmış milyar liraya kadar,
3. Kapsadığı yayın alanı itibariyle, ikiyüzelli bin ila beşyüz bin arasında
nüfusa ulaşan il ve ilçelere yayın yapanlara, ihlalin ağırlığına göre,
yirmi milyar liradan az olmamak kaydıyla kırk milyar liraya kadar,
4. Kapsadığı yayın alanı itibariyle, ikiyüzellibinden az nüfusa ulaşan
il ve ilçelere yayın yapanlara, ihlalin ağırlığına göre, beş milyar liradan
az olmamak kaydıyla on milyar liraya kadar,
c) Radyo yayınları için yukarıdaki miktarların yarısı kadar,
İdari para cezası uygulanır."
denilmektedir.
a- Maddenin birinci fıkrasında, Üst Kurul'un, öngördüğü yükümlülükleri
yerine getirmeyen, izin koşullarına uymayan, yayın ilkelerine ve bu Yasa'da
belirtilen diğer esaslara aykırı yayın yapan özel radyo ve televizyon kuruluşlarını
uyaracağı ya da aynı yayın kuşağında açık biçimde özür dilemesini isteyeceği;
bu isteme uyulmaması ya da aykırılığın yinelenmesi durumunda ilgili programın
yayınının bir ile oniki kez arasında durdurulacağı; bu süre içinde programın
yapımcısı ve varsa sunucusunun hiçbir ad altında başka program yapamayacağı
kurala bağlanmıştır.
Bu düzenlemede, uyarının içeriği konusunda bir açıklığa, özür dileme
konusunun ayrıntılarına yer verilmemiştir. Bu belirsizlik, uygulanan yaptırımın
onur kırıcı ve teşhir edici bir özellik taşımasına neden olabilecektir.
Fıkraya göre, Üst Kurul'un özür istemine uyulmaması durumunda programın
yayını bir ile oniki kez arasında durdurulabileceği gibi, bu süre içinde
programın yapımcı ve sunucusu hiçbir ad altında başka program yapamayacaktır.
Katkısı, başkalarınca hazırlanmış bir programı sunmaktan ibaret olan sunucu
hakkında böyle bir yaptırım öngörülmesi haksız uygulamalara yol açacak
niteliktedir.
Bu düzenlemelerle, idari nitelikteki Üst Kurul'a basın ve haber alma
özgürlüğünü sınırlayıcı yetkiler verilmekte, yargı alanına giren konularda
yönetim yetkili kılınmaktadır.
Yönetimin, düzenleme ve denetleme alanındaki konularda, kamu düzeni,
genel güvenlik, kamu yararı, genel ahlak, genel sağlık, ekonomik ve sosyal
ilişkilerin düzenli yürütülmesini sağlama gibi amaçlarla idari para cezası
uygulama ya da kişi özgürlüğünü kısıtlayıcı yaptırımlar dışında çeşitli
yasaklar koyma yetkisine sahip olmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Ancak, düşünceyi açıklama ve yayma, basın ve haber alma gibi temel hak
ve özgürlüklerin sınırlandırılması söz konusu olduğunda, yönetime tanınacak
yetkinin, Anayasa'da bu kavramlara verilen değerler çerçevesinde belirlenmesi
gerekmektedir.
Anayasa'nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, "Haber ve düşünceleri
yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların
yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin
sınırlanması sayılmaz"; 28. maddesinin ikinci fıkrasında da, "Devlet, basın
ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır" denilmektedir.
Aynı doğrultudaki kural, tüm özgürlükler için Anayasa'nın 5. maddesinde
yer almaktadır. Maddede, Devlet'in temel amaç ve görevinin, kişinin temel
hak ve özgürlüklerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak
biçimde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın
maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları hazırlamaya
çalışmak olduğu belirtilmiştir.
Ayrıca, Anayasa'nın 29. maddesinin üçüncü fıkrasında, yasada, haber,
düşünce ve kanaatlerin özgürce yayımlanmasını engelleyici ya da zorlaştırıcı
koşullar konulamayacağı; 30. maddesinde de, basın işletmelerinin, Devlet
bütünlüğüne yönelik kimi suçlar dışında işletilmekten alıkonulamayacağı
öngörülmektedir.
Bu kurallar, genelde yazılı basına yönelik olmakla birlikte, amaç düşünceyi
yayma ve haber alma özgürlüklerinin güvence altına alınması olduğuna göre,
aynı ilkelerin görsel ve işitsel medya yönünden de geçerli olması ve yönetime,
bu araçların kullanılmasını engellemeye varan nitelikte önlemler alma yetkisi
verilmesinden olabildiğince kaçınılması gerekmektedir.
Bu nedenle, Yasa'nın 16. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın
33. maddesinin birinci fıkrası, bu Anayasal kurallarla bağdaşmayan düzenlemeler
içermektedir.
Ayrıca, anılan fıkra düzenlemesinde öngörülen yaptırımlarla eylemle
önlem arasında bulunması gereken adil denge bozulmuş, yaptırım bir baskı
öğesi durumuna getirilmiştir. Üstelik, bu yaptırımlar yönetsel bir Üst
Kurul'un takdirine bırakılmıştır ki, bu sonuca yol açan düzenlemeleri Anayasa'nın
2. maddesindeki "hukuk devleti", 13. maddesindeki "demokratik toplum düzeninin
gerekleri" ve "ölçülülük" ilkeleriyle bağdaştırmak da olanaksızdır.
b- Maddenin ikinci fıkrasında, aykırılığın yinelenmesi durumunda
uygulanmak üzere idari para cezaları öngörülmüştür.
Fıkraya göre, ulusal düzeyde yayın yapan kuruluşlara 125-250 milyar
lira arasında, bölgesel, yerel ya da kablo ortamından yayın yapan kuruluşlara,
kapsadığı yayın alanındaki il ve ilçe nüfusuna göre 60-100, 30-60, 20-40
ve 5-10 milyar lira arasında idari para cezası uygulanabilecektir. Radyo
yayınları için uygulanacak para cezaları, bu tutarların yarısı kadar olacaktır.
Bu fıkrada öngörülen idari para cezalarının tutarlarının çok yüksek
olduğu açıktır. Para cezaları, basın ve yayın dışında bir gelir desteğine
sahip olmayan ulusal ve özellikle yerel ve bölgesel televizyon, radyo ve
basın kuruluşları için amaç-araç orantısını gözetmeyen boyuttadır. Cezaların
caydırıcı nitelikte olması; ancak, basın ve yayın kuruluşlarının yaşam
şansını ellerinden almaması gerekmektedir.
Söz konusu fıkra ile getirilen para cezalarının, Anayasa'nın 26. maddesinde
yer verilen haber alma özgürlüğü ve 28. maddesinde sözü edilen basın özgürlüğü
yönünden son derece ağır nitelik taşıdığı ve bu maddelerle bağdaşmadığı
kuşkusuzdur.
Anayasa'nın 13. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerle ilgili sınırlamaların
"demokratik toplum düzeninin gerekleri"ne ve "ölçülülük ilkesi"ne aykırı
olamayacağı belirtilmiştir.
Buna göre, hak ve özgürlükler, ancak demokratik toplum düzeninin gereklerine
uygun olarak sınırlandırılabilir. Demokratik hukuk devletinde, güdülen
amaç ne olursa olsun, sınırlamalar özgürlüğün kullanılmasını ölçüsüz biçimde
ortadan kaldıracak düzeyde olamaz.
Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, bir
sınırlama kuralının demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olabilmesi
için "ölçülülük" ilkesinin gözetilmesi, amaç ve sınırlama "orantısının"
korunması gerekmektedir.
Ölçülülük ilkesi, yasal düzenlemede sınırlama aracının, sınırlama amacına
ulaşmaya elverişli olmasını, sınırlama aracıyla amacı arasındaki oranın
ölçüsüz olmamasını anlatmaktadır.
Anılan fıkra ile getirilen, ulusal, bölgesel ve yerel çerçevede hizmet
veren bir çok görsel, işitsel ya da yazılı medya kuruluşunun kapanmasına
neden olacak tutarlardaki para cezalarını, haklı bir nedene dayandırmak,
Anayasa'nın 13. maddesindeki "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ve
"ölçülülük" ilkesiyle bağdaştırmak olanaklı değildir.
Bu nedenlerle, maddenin ikinci fıkrası, Anayasa'nın 26., 28. ve 13.
maddelerine aykırılık oluşturmaktadır.
6- 4756 sayılı Yasa'nın 20. maddesiyle değiştirilen 5680 sayılı
Basın Yasası'nın 17. maddesinin birinci fıkrasının ikinci ve dördüncü tümcelerinde;
"Tazminat talebinin haklı görülmesi halinde tazminat miktarı on milyar
liradan az olmamak üzere fiilin ağırlık derecesine göre belirlenir.",
"Bu maddeye göre açılacak manevi tazminat davalarında hakim tensip kararı
ile birlikte bilirkişiyi de tayin eder ve davayı en geç altı ay içinde
karara bağlar."
denilmektedir.
a- Fıkranın ikinci tümcesi, tazminatın alt sınırının yasada belirlenmiş
olması nedeniyle ve yukarıda (1/b), (3/a), (3/b), ve (5/b) bölümlerinde
açıklanan gerekçelerle, Anayasa'nın 2. maddesindeki "hukuk devleti" ilkesine,
26. maddesindeki "haber alma" ve 28. maddesindeki "basın" özgürlüklerine
ilişkin kurallara, 13. maddesindeki "demokratik toplum düzeninin gerekleri"ne
ve "ölçülülük ilkesi"ne,
b- Fıkranın, tazminat davalarında bilirkişiye başvurulmasını
zorunlu kılan dördüncü tümcesi de, yukarıda (3/b) bölümünde açıklanan gerekçelerle
Anayasa'nın 2. maddesindeki "hukuk devleti" ilkesine ve 141. maddesindeki
"davaların en az giderle sonuçlandırılacağı" yolundaki ilkeye,
aykırılık oluşturmaktadır.
7- 4756 sayılı Yasa'nın 22. maddesiyle değiştirilen 5680 sayılı
Basın Yasası'nın 20. maddesinde;
"4 üncü maddenin birinci ve ikinci fıkralarında yazılı hususları göstermeyen
sorumlular on milyar liradan elli milyar liraya kadar ağır para cezası
ile cezalandırılır.
Bu hususları gerçeğe aykırı şekilde gösterenler ile sorumluların belirlenmesini
veya mahkeme kararlarının uygulanmasını güçleştirecek şekilde değiştirenler,
otuz milyar liradan doksan milyar liraya kadar ağır para cezasına mahkum
edilirler. Verilen para cezası ertelenemez."
denilmektedir.
Söz konusu kural, içerdiği para cezaları tutarlarının çok yüksek olması
nedeniyle ve yukarıda (1/b), (3/a) ve (5/b) bölümlerinde açıklanan gerekçelerle,
Anayasa'nın 26. maddesindeki "haber alma" ve 28. maddesindeki "basın" özgürlüklerine
ilişkin kurallar, 13. maddesindeki "demokratik toplum düzeninin gerekleri"
ve "ölçülülük ilkesi" ile bağdaşmamaktadır.
8- 4756 sayılı Yasa'nın 25. maddesinde;
"5680 sayılı Kanunun 21 inci maddesinin birinci fıkrasındaki 'onbin
liradan otuzbin liraya' ibaresi, 'on milyar liradan otuz milyar liraya',
ikinci fıkrasındaki 'yirmibin liradan altmışbin liraya' ibaresi 'yirmi
milyar liradan altmış milyar liraya'; 22 nci maddesinde geçen 'yirmibin
liradan ellibin liraya' ibaresi, 'yirmi milyar liradan yüz milyar liraya';
23 üncü maddesindeki '100 liradan 500 liraya' ibaresi 'on milyar liradan
elli milyar liraya'; 24 üncü maddesindeki 'yirmibin liradan ellibin liraya'
ibaresi 'otuz milyar liradan yüz milyar liraya'; 25 inci maddesindeki 'yüzellibin
liradan' ibaresi 'onbeş milyar liradan'; 26 ncı maddesindeki 'yirmibin
liradan ellibin liraya' ibaresi 'elli milyar liradan yüz milyar liraya';
28 inci maddesindeki 'yirmibin liradan ellibin liraya' ibaresi 'yirmi milyar
liradan yüz milyar liraya'; 30 uncu maddesindeki '1 000 liradan 10 000
liraya' ibaresi 'yirmi milyar liradan yüz milyar liraya'; 31 inci maddesindeki
'ellibin liradan yüzbin liraya' ibaresi 'elli milyar liradan yüz milyar
liraya'; 32 nci maddesindeki '100 liradan 1 000 liraya' ibaresi 'beş milyar
liradan yirmi milyar liraya'; 33 üncü maddesindeki 'on milyon liradan otuz
milyon liraya' ibaresi 'on milyar liradan otuz milyar liraya'; 34 üncü
maddesindeki '1 000 liradan 10 000 liraya' ibaresi 'bir milyar liradan
on milyar liraya' şeklinde değiştirilmiştir."
denilerek, Basın Yasası'na aykırı davranışlar nedeniyle bu Yasa'nın
değişik maddelerinde öngörülen para cezaları çok yüksek oranlarda artırılmış
ve ödenemez duruma getirilmiştir.
4756 sayılı Yasa değişikliğinden önce, Basın Yasası'ndaki para cezalarının
hiçbir yaptırım gücünün kalmadığı bir gerçektir. Ancak, yapılan değişiklikle
cezaların çok büyük oranlarda yükseltilerek ödenemez duruma getirilmesi
de hukuken savunulamaz. Örneğin, iki gazeteyi gününde cumhuriyet savcılığına
ve/veya mülki amirliğe teslim etmeyen "tabi"ye yüz milyar liraya kadar
ağır para cezası öngörülmüştür.
647 sayılı Yasa'nın 5. maddesine göre, para cezalarının tutarı suçlunun
mali durumu, aile sorumluluğu, uğraşısı ve mesleği, yaş ve sağlık durumu,
cezanın sosyal etkisi ve uyarma amacı gibi hususlar gözönünde tutularak
saptanmaktadır. Para cezasının belirlenmesi konusunda bu kuralla yasakoyucunun
yargıdan beklediği duyarlılığı, cezaların alt ve üst sınırlarını belirlerken
kendisinin de göstermesi gerekmektedir.
Hukukumuzda, hiçbir dönemde bu tür suçlar için böylesine ağır para cezaları
öngörülmemiştir. Demokratik bir toplumda, basına ilişkin kimi biçimsel
yükümlülüklerin yerine getirilmemesi ya da yerine getirilmekte gecikilmesi
basın kuruluşunun yayından çekilmesi sonucunu doğuracak yaptırımlarla karşılanmamalıdır.
Basın Yasası'nda yapılan bu değişiklikler, öngörülen para cezaları nedeniyle
haber, düşünce ve kanaatlerin özgürce yayımlanmasını ve basın işletmelerinin
yaşamını sürdürmesini engelleyecektir. Bu cezalarla, basın sektörünün krize
sürüklenmesi ve sermaye birikimleri sınırlı gazetelerin yayın yaşamından
çekilmesi, böylece basında tekelleşmenin gerçekleşmesi kaçınılmaz olacaktır.
Bu nedenlerle ve yukarıda (1/b), (3/a) ve (5/b) bölümlerinde açıklanan
gerekçelerle, 4756 sayılı Yasa'nın 25. maddesi, Anayasa'nın 26. maddesindeki
"haber alma" ve 28. maddesindeki "basın" özgürlüklerine ilişkin kurallara,
13. maddesindeki "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ve "ölçülülük
ilkesi"ne aykırı düşmektedir.
IV- SONUÇ : Yukarıda açıklanan gerekçelerle, 15.05.2002 günlü,
4756 sayılı "Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun,
Basın Kanunu, Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun"un;
1- 2. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin
ikinci fıkrasının,
-
(k) bendindeki ".....veya korku salacak....",
-
(v) bendindeki ".....karamsarlık, umutsuzluk.....",
sözcüklerinin, Anayasa'nın 26., 28. ve 38. maddelerine,
2- 3. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın 6. maddesinin
birinci fıkrasının (a) bendi ile geçici 4. maddesinin yukarıda belirtilen
bölümünün, Anayasa'nın 87. maddesine,
3- 12. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın 28. maddesinin
sekizinci fıkrasının, Anayasa'nın 2. ve 141. maddelerine,
4- 13. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın 29. maddesinin
(d) ve (e) bentlerinin, Anayasa'nın 2., 26., 28. ve 167. maddelerine,
5- 16. maddesiyle değiştirilen 3984 sayılı Yasa'nın 33. maddesinin,
-
Birinci fıkrasının, Anayasa'nın 2., 5., 26., 28., 13., 29. ve 30. maddelerine,
-
İkinci fıkrasının, Anayasa'nın 26., 28. ve 13. maddelerine,
6- 20. maddesiyle değiştirilen 5680 sayılı Yasa'nın 17. maddesinin
birinci fıkrasının,
-
İkinci tümcesinin, Anayasa'nın 26., 28. ve 13. maddelerine,
-
Dördüncü tümcesinin, Anayasa'nın 2. ve 141. maddelerine,
7- 22. maddesiyle değiştirilen 5680 sayılı Yasa'nın 20. maddesinin,
Anayasa'nın 26., 28. ve 13. maddelerine,
8- 25. maddesinin, Anayasa'nın 26., 28. ve 13. maddelerine,
aykırı olmaları nedeniyle iptal edilmelerine,
Uygulanmaları durumunda doğacak giderilmesi güç ya da olanaksız hukuksal
sonuçlar ve kamusal zararlar gözönünde bulundurularak söz konusu kuralların
yürürlüklerinin durdurulmasına,
Karar verilmesini arzederim.
|