Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
UYUM YASA TASARISI
BAHÇELİ'NİN GRUP KONUŞMASI (22.1.2002)
BAHÇELİ'NİN GRUP KONUŞMASI (31.1.2002)
BANKALAR YASASI (4739)
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ (Ekim-2001)

YILMAZ'IN GRUP KONUŞMASI...
30 Ocak 2002

ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, "mini demokrasi paketi" olarak nitelenen uyum yasa tasarısı, AB ile ilişkiler ve Bankalar Yasası ile ekonomide kaydedilen gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
 
Mesut Yılmaz, Uyum Yasa Tasarısı'nda yasak sınırını genişleten tanımlar bulunduğunu söyledi. Yılmaz, hem koalisyon ortaklarının uzlaşabileceği, hem de Türkiye'yi Avrupa Birliği  hedefine yaklaştıracak bir formül bulunması gerektiğini belirtti.

Yılmaz, "Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliği yolundan saptıracak her adımın ülkemizin ve milletimizin geleceğini olumsuz yönde etkilemesi kaçınılmazdır. Bir takım haklı gerekçelerin arkasına sığınarak geleceğimizi geçmişin endişelerine feda edemeyiz. Avrupa’yla bütünleşme konusunda 1970’leri, 1980’leri, 1990’ları kaçırdık; hiç değilse 2000-2010 diliminde bu hedefimize ulaşmalıyız" dedi. 
 

Yılmaz'ın ANAP Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle: 
(30 Ocak 2002)

Değerli arkadaşlarım,

Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. 

Avrupa Birliği'ne üyeliğimiz bakımından büyük öneme sahip uyum yasaları konusunda yeni bir sürece girilmiştir. 

Bilindiği gibi, bu konuda hazırlanan yasa değişiklikleri, bir süre önce hükümet tasarısı olarak Meclis'e gönderilmiştir. 

Bu yasa değişiklikleri, Anavatan Partisi başta olmak üzere, bir çok çevreyi tatmin etmemiş, birtakım kuşkulara yol açmış ve eleştirilere hedef olmuştur. 

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, meclise gönderilen hükümet tasarısı, benim veya Anavatan Partisi'nin görüşlerini aynen yansıtan bir metin değildir. 

Söz konusu tasarı, koalisyon partilerinin, her biri çok farklı düzeyde ve nitelikte olan görüş ve yaklaşımlarının karma bir ürünü olup, ancak asgari düzeydeki zorunlu bir mutabakatı yansıtmaktadır. 

Böyle olunca, ortaya çıkan tasarı, uyum yasalarıyla amaçlanan açılımları sağlayamadığı gibi, bir çok yeni endişe ve tereddütleri de beraberinde getirmiştir. 

Tasarı meclise geldikten sonra gördük ki, bunlar sadece bizim endişelerimiz değildir. 

Sivil toplum örgütleri başta olmak üzere, toplumun hemen hiçbir kesimi, tasarının meclise giden biçiminden memnun kalmamıştır. 

Bilhassa tasarıdaki muğlak ifadeler ve yasak sınırlarını genişleten yeni tanımlar endişe kaynağı olmuştur. 

Kanun tasarısının dili ayrı bir problemdir. Kanun tasarısının dili düzeltilmelidir. 

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğim yurt dışı seyahatim sırasında yaptığım temaslarda, Avrupa Birliği üyesi ülkeler ve birlik organlarının da aynı düşüncede olduklarını gördüm. 

Diğer alanlarda olduğu gibi düşünce ve ifade özgürlüğü açısından Avrupa Birliği normlarına uyumu hedefleyen bir ülkeyiz. 

Yapacağımız düzenlemelerin bu alandaki temel normlar olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9 ve 10’ncu maddelerine ve bu iki maddeyle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatlarına uygun olması esastır. Bu esası gözden kaçıran her düzenleme, bir gün yeniden değiştirilmeye muhtaç eksik bir düzenleme olacaktır. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi düşünce ve ifade hürriyetiyle ilgili kararlarında bu konudaki düzenlemelerin açık, kesin ve net ifadeler taşımasının gerekliliğine işaret etmektedir. Türkiye olarak, 1999 yılı aralık ayında yapılan Helsinki zirvesinden beri kararlılık ve cesaretle sürdürdüğümüz Avrupa Birliği üyeliği sürecinde, ilk defa tereddütlü ve beklentileri karşılamayan bir adımla karşı karşıyayız. 

Pazartesi günü yapılan liderler zirvesinde, bu konu ele alınmıştır. Bu tasarılar konusunda koalisyon partileri gruplarının yeniden çalışma yapması kararlaştırılmıştır. 

Bu karar, Avrupa Birliği üyeliğimiz sürecinde ortaya çıkan bir eksikliğin giderilmesi bakımından önemli bir fırsattır. 

Önümüzdeki günleri çok iyi kullanmalı, hem koalisyon ortaklarımızla uzlaşabileceğimiz ve hem de hedeflerimize yaklaşmamızı sağlayacak bir formül geliştirmeliyiz. 

Ülkemizin ve partimizin gelecek yönetimi stratejisinin en önemli unsuru olarak gördüğümüz Avrupa Birliği üyeliği perspektifine sıkı sıkıya sarılmak zorundayız. 

Bilmeliyiz ki, Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliği yolundan saptıracak her adımın ülkemizin ve milletimizin geleceğini olumsuz yönde etkilemesi kaçınılmazdır. 

Birtakım haklı gerekçelerin arkasına sığınarak geleceğimizi geçmişin endişelerine feda edemeyiz. Avrupa ile bütünleşme konusunda 1970’leri, 1980’leri, 1990’ları kaçırdık; hiç değilse 2000-2010 diliminde bu hedefimize ulaşmalıyız. 

Madem ki mevcut düzenleme üzerinde insanlarımızın endişeleri var ve uyumla ilgili beklentileri de karşılamıyor, o zaman siyasetin yapması gereken iş işten geçmeden gerekeni yapmaktır. 

Genel kurul çalışmaları bunun için iyi bir fırsattır. Siyaset, bu ülke insanlarına biçilen dar gömlekleri yırtabilecek yegane makamdır. 

Koalisyon partilerinin tamamının ve bütünüyle siyaset kurumunun Türkiye’yi daha ileriye taşıyacağına, daha iyisini, daha doğrusunu yapmanın gayreti içinde olacağına inanıyoruz.. 

Değerli arkadaşlarım,

Uyum yasaları tartışmaları sırasında ortaya çıkan bir hususlara da dikkatlerinizi çekmek istiyorum. 

Bu tartışmalar sırasında görülmüştür ki, bazı kesimler, ülkede yaşayan herkesi potansiyel vatan haini olarak kabul etmektedir. 

Türkiye’de yaşayan herkesi vatan haini olarak görmeye kimsenin hakkı yoktur. 

Esasen Türkiye’de hiç kimse devlet, millet, cumhuriyet düşmanı da değildir. 

70 milyonu bulan ülkemiz nüfusunun hepsi de devleti ele geçirmek, cumhuriyeti yıkmak, milleti bölmek niyeti ve çabası içinde değildir. 

Elbette vatan hainleri de, devlet-millet-cumhuriyet düşmanları da, bölücü ve yıkıcı niyetleri olanlar da vardır. 

Ama bunlar fevkalade marjinal gruplardır ve genel nüfusa oranları dünyadaki herhangi bir devletten daha fazla değildir. 

Hastalıklı 3-5 ağacı kurutmanın yolu koskoca bir ormanı ateşe vermek olmamalıdır. 

Her problemi kendi gerçek boyutu içinde değerlendirmeliyiz. 

Esas olan sorunlu bölgenin diğer alandan tecrit edilip, çözümün orada geliştirilmesidir. 

Çağdaş dünyada uygulanan yöntem budur. 

Kabul etmeliyiz ki, Türkiye’nin yaşadığı sorunların temelinde devletle toplumun frekansları arasında hep varolan, kimi zaman fevkalade derinleşen ayrılığın da önemli payı vardır. 

Ekonomik, sosyal, siyasal ve diğer tüm sorunlarımıza bir de bu gözle bakmalıyız. 

Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinde atacağımız ekonomik, sosyal ve demokratik adımlar, devletle toplum arasındaki kaynaşmayı da sağlayacaktır. 

Devlet bireylere karşı olan ekonomik ve demokratik yükümlülüklerini, bireyler de devlete karşı ödevlerini yerine getirdiği zaman bir çok sorunun kendiliğinden çözüldüğünü göreceğiz. 

Çağdaş ülkelerin refahının ve huzurunun gerisindeki en önemli unsurlardan biri, bu ilişkinin sağlam bir şekilde kurulması ve sağlıklı olarak işletilmesidir. 

Vatandaşını kendine hasım, toplumu yöneticilerine düşman, bireyleri kurumlara köle gibi gören devlet anlayışını terk etmek zorundayız. 

Uyum yasaları başta olmak üzere, Avrupa Birliği üyeliğinin bu bakımdan da bize önemli fırsatlar sunduğunun bilincinde olmalıyız. 

Aslında kendi irademizle gerçekleştirmemiz gereken bu buluşmayı, Avrupa Birliği üyeliği sürecinin bize sağlayacak olmasının gerisindeki ironiyi de takdirlerinize sunuyorum. 

Değerli arkadaşlarım,

Meclis çatısı altında alınan her karar milletvekillerinin, hükümet bünyesinde gerçekleştirilen her düzenleme de siyasi iradenin inisiyatifinin ürünüdür. 

Bu süreçte, irade mutlak olsa da, kimi zaman öncelikler değişebilmektedir. 

Yaşadığımız ekonomik krizden kurtulabilmek için verdiğimiz mücadele de önceliklerimizin belirlenmesinde etkili olmaktadır. 

Ekonomik krizden kurtulabilmek için uluslararası finans kuruluşlarının desteğine ve onların desteğiyle oluşacak güven ortamına ihtiyacımız vardır. 

Bu çerçevede en büyük desteği ve kaynağı aldığımız kuruluşların başında IMF gelmektedir. 

Türkiye, IMF’den destek alırken, yapısal nitelikli düzenlemelerin hayata geçirilmesi konusunda çeşitli taahhütlerde de bulunmaktadır. 

Esasen, bunlar, zaten Türkiye’nin ihtiyacı olan, er ya da geç yapması gereken düzenlemelerdir. 

IMF’e verilen niyet mektuplarında bu düzenlemeler bir takvime bağlanmakta ve bir çerçeveye oturtulmaktadır. 

Türkiye, bu süreçte serbest piyasa ekonomisinin bel kemiği niteliğinde bir çok çağdaş kuruma ve mevzuata kısa sürede sahip olmuştur. 

Bankacılık Yasası da bunlardan biridir. 

Sayın Cumhurbaşkanı, daha önce de örneklerine rastlandığı üzere, çeşitli mülahazalarla söz konusu yasanın bir kısım maddelerini onaylamış, bir kısmını ise veto etmiştir. 

Türkiye demokratik bir devlettir. Demokratik sistem içinde cumhurbaşkanının bu yetkisi vardır. 

Ama meclisin çıkardığı yasaya sahip çıkma, hükümetin ortaya koyduğu iradenin arkasında olma, Türkiye’nin de uluslararası taahhütlerini yerine getirme sorumluluğu bulunmaktadır. 

Bunu söylerken, meclis ve hükümet olarak cumhurbaşkanlığı makamı ile gereksiz ve anlamsız bir çekişmeye girme niyetimizin olmadığını da belirtmek isterim. 

Biz Türkiye için doğru, yararlı ve mantıklı olan ne ise onu yapmanın peşindeyiz. 

Bankacılık yasasının cumhurbaşkanının vetosu sebebiyle eksik kalan yönlerinin tamamlanması gerekmektedir. 

İnşallah en yakın zamanda bu sorunu da çözecek ve daha sonraki adımlar için hazır hale geleceğiz. 

Değerli arkadaşlarım,

Ekonomi hassas bir alandır. 

Negatif enerji saçan her tutum, eylem ve söylem ekonominin dengelerini bozma potansiyeline sahiptir. Kriz dönemlerinde ekonominin hassasiyeti daha da artar; beklentiler ve tepkiler keskinleşir. 

Örneğin ülkemizde dövizin aşırı değerlenmesinde, borsanın dibe vurmasında, üretimden tüketime her alanda ciddi bir daralmanın meydana gelmesinde, rasyonel ve somut sebeplerden ziyade, sözünü ettiğim hassasiyet etkili olmuştur. 

Yaşadığımız ekonomik krize yol açan sorunlar, 2000 yılı kasım veya 2001 yılı şubat ayında bir anda ortaya çıkmış değildir. 

Sosyal güvenlik kurumlarının açıklarından bütçe uygulamalarındaki hatalara kadar, her bir sorunun kökleri yıllar öncesine dayanmaktadır. 

Sorunlar artık ertelenemez hale gelince de adeta patlamış ve gerçek boyutlarından çok daha büyük hasarlara yol açmıştır. 

Türkiye henüz hasarlarını tamir etme sürecindedir. 

Bu vesileyle de, gelecekteki hedeflerimize ulaşmamızı sağlayacak sağlam bir altyapı kurmanın gayreti içindeyiz. 

Her iki konuda da ümit verici gelişmeler yaşanmaktadır. 

Ancak, bırakın güçlü bir altyapı kurmayı, henüz hasar tamiri süreci dahi tamamlanmamıştır. 

Küçük düzelme işaretlerine bakarak kararlılığımızdan ve programımızdan taviz anlamına gelecek tutum ve uygulamalardan uzak durmak zorundayız. 

En küçük bir gevşeme, en küçük bir rehavet Türkiye’yi, bugün adımızın birlikte anılmasını bile istemediğimiz ülkelerin durumuna düşürür. 

Öncelikle şunun anlaşılması lazımdır. Ekonomide gözlenen olumlu gelişmeler, sorunların çözüldüğünün değil, sorunların çözüleceğine dair piyasalarda umut doğmaya başladığının işaretidir. 

Bu gelişmeleri sorunların çözüldüğü şeklinde değerlendirerek, farklı hedefler peşine düşenler yanlış yapıyorlar. 

Bu yanlışın faturası, sadece onlar değil tüm Türkiye için ağır olabilir. 

Ekonomik aktörleri ve kurumlarını yeniden aşırı duyarlı hale getirmekten kaçınmak zorundayız. 

Zorlukla, büyük sosyal ve siyasal maliyetle oluşturduğumuz güven ortamını, ekonomik sorunlara kalıcı çözümler bulmak için kullanmalıyız. 

Bu ortamı, siyasi hesaplar için kullanma düşüncesi dahi felaketimiz olur. 

Hepinize saygılarımı sunuyorum. 
 


(31 OCAK 2002)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2002 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.