Yılmaz'ın ANAP Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma
şöyle:
(30 Ocak 2002)
Değerli arkadaşlarım,
Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Avrupa Birliği'ne üyeliğimiz bakımından büyük öneme sahip uyum yasaları
konusunda yeni bir sürece girilmiştir.
Bilindiği gibi, bu konuda hazırlanan yasa değişiklikleri, bir süre önce
hükümet tasarısı olarak Meclis'e gönderilmiştir.
Bu yasa değişiklikleri, Anavatan Partisi başta olmak üzere, bir çok
çevreyi tatmin etmemiş, birtakım kuşkulara yol açmış ve eleştirilere hedef
olmuştur.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, meclise gönderilen hükümet tasarısı,
benim veya Anavatan Partisi'nin görüşlerini aynen yansıtan bir metin değildir.
Söz konusu tasarı, koalisyon partilerinin, her biri çok farklı düzeyde
ve nitelikte olan görüş ve yaklaşımlarının karma bir ürünü olup, ancak
asgari düzeydeki zorunlu bir mutabakatı yansıtmaktadır.
Böyle olunca, ortaya çıkan tasarı, uyum yasalarıyla amaçlanan açılımları
sağlayamadığı gibi, bir çok yeni endişe ve tereddütleri de beraberinde
getirmiştir.
Tasarı meclise geldikten sonra gördük ki, bunlar sadece bizim endişelerimiz
değildir.
Sivil toplum örgütleri başta olmak üzere, toplumun hemen hiçbir kesimi,
tasarının meclise giden biçiminden memnun kalmamıştır.
Bilhassa tasarıdaki muğlak ifadeler ve yasak sınırlarını genişleten
yeni tanımlar endişe kaynağı olmuştur.
Kanun tasarısının dili ayrı bir problemdir. Kanun tasarısının dili düzeltilmelidir.
Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğim yurt dışı seyahatim sırasında
yaptığım temaslarda, Avrupa Birliği üyesi ülkeler ve birlik organlarının
da aynı düşüncede olduklarını gördüm.
Diğer alanlarda olduğu gibi düşünce ve ifade özgürlüğü açısından Avrupa
Birliği normlarına uyumu hedefleyen bir ülkeyiz.
Yapacağımız düzenlemelerin bu alandaki temel normlar olan Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi'nin 9 ve 10’ncu maddelerine ve bu iki maddeyle ilgili
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatlarına uygun olması esastır.
Bu esası gözden kaçıran her düzenleme, bir gün yeniden değiştirilmeye muhtaç
eksik bir düzenleme olacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi düşünce ve ifade hürriyetiyle ilgili
kararlarında bu konudaki düzenlemelerin açık, kesin ve net ifadeler taşımasının
gerekliliğine işaret etmektedir. Türkiye olarak, 1999 yılı aralık ayında
yapılan Helsinki zirvesinden beri kararlılık ve cesaretle sürdürdüğümüz
Avrupa Birliği üyeliği sürecinde, ilk defa tereddütlü ve beklentileri karşılamayan
bir adımla karşı karşıyayız.
Pazartesi günü yapılan liderler zirvesinde, bu konu ele alınmıştır.
Bu tasarılar konusunda koalisyon partileri gruplarının yeniden çalışma
yapması kararlaştırılmıştır.
Bu karar, Avrupa Birliği üyeliğimiz sürecinde ortaya çıkan bir eksikliğin
giderilmesi bakımından önemli bir fırsattır.
Önümüzdeki günleri çok iyi kullanmalı, hem koalisyon ortaklarımızla
uzlaşabileceğimiz ve hem de hedeflerimize yaklaşmamızı sağlayacak bir formül
geliştirmeliyiz.
Ülkemizin ve partimizin gelecek yönetimi stratejisinin en önemli unsuru
olarak gördüğümüz Avrupa Birliği üyeliği perspektifine sıkı sıkıya sarılmak
zorundayız.
Bilmeliyiz ki, Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliği yolundan saptıracak
her adımın ülkemizin ve milletimizin geleceğini olumsuz yönde etkilemesi
kaçınılmazdır.
Birtakım haklı gerekçelerin arkasına sığınarak geleceğimizi geçmişin
endişelerine feda edemeyiz. Avrupa ile bütünleşme konusunda 1970’leri,
1980’leri, 1990’ları kaçırdık; hiç değilse 2000-2010 diliminde bu hedefimize
ulaşmalıyız.
Madem ki mevcut düzenleme üzerinde insanlarımızın endişeleri var ve
uyumla ilgili beklentileri de karşılamıyor, o zaman siyasetin yapması gereken
iş işten geçmeden gerekeni yapmaktır.
Genel kurul çalışmaları bunun için iyi bir fırsattır. Siyaset, bu ülke
insanlarına biçilen dar gömlekleri yırtabilecek yegane makamdır.
Koalisyon partilerinin tamamının ve bütünüyle siyaset kurumunun Türkiye’yi
daha ileriye taşıyacağına, daha iyisini, daha doğrusunu yapmanın gayreti
içinde olacağına inanıyoruz..
Değerli arkadaşlarım,
Uyum yasaları tartışmaları sırasında ortaya çıkan bir hususlara da dikkatlerinizi
çekmek istiyorum.
Bu tartışmalar sırasında görülmüştür ki, bazı kesimler, ülkede yaşayan
herkesi potansiyel vatan haini olarak kabul etmektedir.
Türkiye’de yaşayan herkesi vatan haini olarak görmeye kimsenin hakkı
yoktur.
Esasen Türkiye’de hiç kimse devlet, millet, cumhuriyet düşmanı da değildir.
70 milyonu bulan ülkemiz nüfusunun hepsi de devleti ele geçirmek, cumhuriyeti
yıkmak, milleti bölmek niyeti ve çabası içinde değildir.
Elbette vatan hainleri de, devlet-millet-cumhuriyet düşmanları da, bölücü
ve yıkıcı niyetleri olanlar da vardır.
Ama bunlar fevkalade marjinal gruplardır ve genel nüfusa oranları dünyadaki
herhangi bir devletten daha fazla değildir.
Hastalıklı 3-5 ağacı kurutmanın yolu koskoca bir ormanı ateşe vermek
olmamalıdır.
Her problemi kendi gerçek boyutu içinde değerlendirmeliyiz.
Esas olan sorunlu bölgenin diğer alandan tecrit edilip, çözümün orada
geliştirilmesidir.
Çağdaş dünyada uygulanan yöntem budur.
Kabul etmeliyiz ki, Türkiye’nin yaşadığı sorunların temelinde devletle
toplumun frekansları arasında hep varolan, kimi zaman fevkalade derinleşen
ayrılığın da önemli payı vardır.
Ekonomik, sosyal, siyasal ve diğer tüm sorunlarımıza bir de bu gözle
bakmalıyız.
Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinde atacağımız ekonomik, sosyal ve demokratik
adımlar, devletle toplum arasındaki kaynaşmayı da sağlayacaktır.
Devlet bireylere karşı olan ekonomik ve demokratik yükümlülüklerini,
bireyler de devlete karşı ödevlerini yerine getirdiği zaman bir çok sorunun
kendiliğinden çözüldüğünü göreceğiz.
Çağdaş ülkelerin refahının ve huzurunun gerisindeki en önemli unsurlardan
biri, bu ilişkinin sağlam bir şekilde kurulması ve sağlıklı olarak işletilmesidir.
Vatandaşını kendine hasım, toplumu yöneticilerine düşman, bireyleri
kurumlara köle gibi gören devlet anlayışını terk etmek zorundayız.
Uyum yasaları başta olmak üzere, Avrupa Birliği üyeliğinin bu bakımdan
da bize önemli fırsatlar sunduğunun bilincinde olmalıyız.
Aslında kendi irademizle gerçekleştirmemiz gereken bu buluşmayı, Avrupa
Birliği üyeliği sürecinin bize sağlayacak olmasının gerisindeki ironiyi
de takdirlerinize sunuyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Meclis çatısı altında alınan her karar milletvekillerinin, hükümet bünyesinde
gerçekleştirilen her düzenleme de siyasi iradenin inisiyatifinin ürünüdür.
Bu süreçte, irade mutlak olsa da, kimi zaman öncelikler değişebilmektedir.
Yaşadığımız ekonomik krizden kurtulabilmek için verdiğimiz mücadele
de önceliklerimizin belirlenmesinde etkili olmaktadır.
Ekonomik krizden kurtulabilmek için uluslararası finans kuruluşlarının
desteğine ve onların desteğiyle oluşacak güven ortamına ihtiyacımız vardır.
Bu çerçevede en büyük desteği ve kaynağı aldığımız kuruluşların başında
IMF gelmektedir.
Türkiye, IMF’den destek alırken, yapısal nitelikli düzenlemelerin hayata
geçirilmesi konusunda çeşitli taahhütlerde de bulunmaktadır.
Esasen, bunlar, zaten Türkiye’nin ihtiyacı olan, er ya da geç yapması
gereken düzenlemelerdir.
IMF’e verilen niyet mektuplarında bu düzenlemeler bir takvime bağlanmakta
ve bir çerçeveye oturtulmaktadır.
Türkiye, bu süreçte serbest piyasa ekonomisinin bel kemiği niteliğinde
bir çok çağdaş kuruma ve mevzuata kısa sürede sahip olmuştur.
Bankacılık Yasası da bunlardan biridir.
Sayın Cumhurbaşkanı, daha önce de örneklerine rastlandığı üzere, çeşitli
mülahazalarla söz konusu yasanın bir kısım maddelerini onaylamış, bir kısmını
ise veto etmiştir.
Türkiye demokratik bir devlettir. Demokratik sistem içinde cumhurbaşkanının
bu yetkisi vardır.
Ama meclisin çıkardığı yasaya sahip çıkma, hükümetin ortaya koyduğu
iradenin arkasında olma, Türkiye’nin de uluslararası taahhütlerini yerine
getirme sorumluluğu bulunmaktadır.
Bunu söylerken, meclis ve hükümet olarak cumhurbaşkanlığı makamı ile
gereksiz ve anlamsız bir çekişmeye girme niyetimizin olmadığını da belirtmek
isterim.
Biz Türkiye için doğru, yararlı ve mantıklı olan ne ise onu yapmanın
peşindeyiz.
Bankacılık yasasının cumhurbaşkanının vetosu sebebiyle eksik kalan yönlerinin
tamamlanması gerekmektedir.
İnşallah en yakın zamanda bu sorunu da çözecek ve daha sonraki adımlar
için hazır hale geleceğiz.
Değerli arkadaşlarım,
Ekonomi hassas bir alandır.
Negatif enerji saçan her tutum, eylem ve söylem ekonominin dengelerini
bozma potansiyeline sahiptir. Kriz dönemlerinde ekonominin hassasiyeti
daha da artar; beklentiler ve tepkiler keskinleşir.
Örneğin ülkemizde dövizin aşırı değerlenmesinde, borsanın dibe vurmasında,
üretimden tüketime her alanda ciddi bir daralmanın meydana gelmesinde,
rasyonel ve somut sebeplerden ziyade, sözünü ettiğim hassasiyet etkili
olmuştur.
Yaşadığımız ekonomik krize yol açan sorunlar, 2000 yılı kasım veya 2001
yılı şubat ayında bir anda ortaya çıkmış değildir.
Sosyal güvenlik kurumlarının açıklarından bütçe uygulamalarındaki hatalara
kadar, her bir sorunun kökleri yıllar öncesine dayanmaktadır.
Sorunlar artık ertelenemez hale gelince de adeta patlamış ve gerçek
boyutlarından çok daha büyük hasarlara yol açmıştır.
Türkiye henüz hasarlarını tamir etme sürecindedir.
Bu vesileyle de, gelecekteki hedeflerimize ulaşmamızı sağlayacak sağlam
bir altyapı kurmanın gayreti içindeyiz.
Her iki konuda da ümit verici gelişmeler yaşanmaktadır.
Ancak, bırakın güçlü bir altyapı kurmayı, henüz hasar tamiri süreci
dahi tamamlanmamıştır.
Küçük düzelme işaretlerine bakarak kararlılığımızdan ve programımızdan
taviz anlamına gelecek tutum ve uygulamalardan uzak durmak zorundayız.
En küçük bir gevşeme, en küçük bir rehavet Türkiye’yi, bugün adımızın
birlikte anılmasını bile istemediğimiz ülkelerin durumuna düşürür.
Öncelikle şunun anlaşılması lazımdır. Ekonomide gözlenen olumlu gelişmeler,
sorunların çözüldüğünün değil, sorunların çözüleceğine dair piyasalarda
umut doğmaya başladığının işaretidir.
Bu gelişmeleri sorunların çözüldüğü şeklinde değerlendirerek, farklı
hedefler peşine düşenler yanlış yapıyorlar.
Bu yanlışın faturası, sadece onlar değil tüm Türkiye için ağır olabilir.
Ekonomik aktörleri ve kurumlarını yeniden aşırı duyarlı hale getirmekten
kaçınmak zorundayız.
Zorlukla, büyük sosyal ve siyasal maliyetle oluşturduğumuz güven ortamını,
ekonomik sorunlara kalıcı çözümler bulmak için kullanmalıyız.
Bu ortamı, siyasi hesaplar için kullanma düşüncesi dahi felaketimiz
olur.
Hepinize saygılarımı sunuyorum.
|