Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (25.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (14.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
8 Nisan 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, ormanlar konusunda Anayasa'da yapılmak istenen değişiklik ve Irak savaşı konularına değindi.
 

 
CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(8 Nisan 2003)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım;

Geride bıraktığımız hafta pek çok açıdan aydınlatıcı, açıklayıcı bir hafta oldu. Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, iktidarın attığı her adımın kendisini daha net bir biçimde kamuoyu karşısında tanımlamasına yardımcı oluyor. Gelişmeler, iktidarın, olaylar karşısındaki tavrı, tutumu, onun gerçek kimliğinin, niteliğinin ortaya çıkmasına yol açıyor. O açıdan toplumsal bir aydınlanma sürecinin içinden geçiyoruz. İktidarın gerçek hedefleri, yöntemleri, anlayışı, kimliği, bu süreç içinde daha net bir biçimde kendisini gösteriyor.

Geride bıraktığımız hafta içinde önemli olaylar yaşandı, bir Anayasa değişikliği konusu Meclisimizin gündeminde yerini aldı ve bu konuyla ilgili bir girişim gerçekleştirildi. Bunun değişik yönlerinin ayrıntılı biçimde ele alınmasına, tartışılmasına ihtiyaç var. Bu Anayasa değişikliği, iktidarın yöntemlerinin, kimliğinin, niteliğinin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Bu açıdan da dikkati çekmek istiyorum. Tabiî, ele almamız gereken başka konular da var, o konular da çok yararlı oldu, aydınlatıcı oldu; ama, önce bu Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bildiğiniz gibi, hükümet, orman konusunda Anayasamızda yer alan düzenlemeleri ve seçmen yaşıyla ilgili yine Anayasamızda yer alan düzenlemeyi değiştirmek amacıyla bir tasarı hazırlamıştır ve bu tasarı Genel Kurulumuza geçen hafta intikal etmiştir. Değiştirilmesi söz konusu olan iki konu var; birisi ormanla ilgili Anayasal düzenleme, öbürü de seçmen yaşıyla ilgili düzenleme. Tabiî, bu ikisi nereden böyle birden bire ortaya çıktı ve ikisi, niçin birbiriyle ilişkili olarak ele alındı diye insan, ister istemez sorma gereğini duyuyor. Seçilme yaşını 25'e indiren Anayasa değişikliği ve ormanların kullanım biçimini köklü biçimde değiştiren bir Anayasa değişikliği bir arada gündeme getirildi. Sanıyorum, bizatihi bu yaklaşım, bu iki birbirinden kopuk konunun bir arada ele alınmış olması, iktidarın iş tutma yöntemi açısından çok açıklayıcı olmuştur.

Değerli arkadaşlarım, konunun içeriğine bir bakalım:

Önce, ormanlarla ilgili getirilmek istenilen değişiklik. İktidar ne yapmak istiyor; ormanlarımızın, içinden geçmekte olduğumuz ekonomik bunalım döneminde Türkiye'nin malî sıkıntısına çare olacak şekilde değerlendirilmesine imkân verecek bir değişiklik arayışı içine giriyor; yani, ormanlarımızın işletiliş biçimini, değerlendiriliş biçimini değiştirelim ve Türkiye'nin içinden geçmekte olduğu ekonomik kriz döneminde bu değişiklik, bize, malî güç katsın anlayışıyla, bunu engelleyici diye düşündükleri Anayasal düzenlemeleri değiştirmek istiyorlar. Türkiye'de orman düzeninin, maalesef, bir türlü sağlıklı biçimde işletilemediği doğrudur, halkla orman idaresi arasındaki ilişkilerin olması gereken düzeyde geliştirilemediği doğrudur; ormanlarımızın yeterince değerlendirilemediği doğrudur, bütün bu konularda yapılması gereken çok yönlü ciddî işler vardır. Bu konunun, dört başı mamur bir anlayışla ele alınmasına ihtiyaç vardır. Orman, sadece bir parasal değer olarak düşünülebilecek bir konu olarak anlaşılamaz; orman, ülkenin bugününün, geleceğinin, topraklarının, ikliminin, mutluluğunun güvencesi niteliğindedir.

Ormanlarımızı sahiplenmek, geliştirmek, güçlendirmek ve değerli biçimde işletilmesini sağlamak önde gelen bir sorumluluğumuzdur. Ormanlarımızla ilgili olarak ortaya çıkan sorunların başında orman köylülerinin sorunları, sıkıntıları vardır. Ne yazık ki, orman köylülerimiz, Türkiye'nin bu büyük zenginliğinin yanı başında yaşadıkları halde Türkiye'nin en çok ıstırap çeken, en büyük yoksulluk çeken, orman varlığını bir yandan korumaya çalışırken öbür taraftan da ormanların kurbanı haline dönüşmek zorunda kalan insanlarımızdır. Onların sorunlarına çözüm bulmak, öncelikli bir görevimizdir. Ormanlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor, orman varlığımızı geliştirmemiz gerekiyor, orman varlığımızı güçlendirmemiz gerekiyor, orman köylülerine sahip çıkmamız gerekiyor. Orman deyince akla gelen temel konular bunlardır; ormanlarımızın geliştirilip, güçlendirilmesi, daha iyi işletilmesi ve orman köylülerinin mutluluğuna katkı yapar hale ormanlarımızın dönüştürülmesi. Her türlü düzenlemesinin öncelikli çıkış noktası bu olmak durumundadır. Ormanlarımızı malî muzayakaya düşmüş, ekonomik sıkıntıya sürüklenmiş bir ülkenin sorunlarının çözümü için satılacak bir kaynak gibi düşünme anlayışıyla konuya yaklaşma, bu, fevkalade önemli ve Türkiye'nin gerçekten çok büyük konusuna yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Ormanlarımızın bir ekonomik boyutu vardır; o ekonomik boyutunun daha iyi değerlendirilmesi için yapılması gereken şeyler vardır, tüm bunları anlıyorum; ama, sıkıştık, çaremiz yok, paraya ihtiyacımız var, ne satalım, neyi paraya çevirelim, haydi, ormanları satalım, ormanları paraya çevirelim yaklaşımı, bizi, bu konuda en yanlış istikametin içine sokar. Maalesef, iktidarın konuya yaklaşımı bu olmuştur. Bu yaklaşımına gerekçe olarak, kentleşmiş, iskâna açılmış, orman vasfını kaybettiği için orman dışı amaçlarla kullanılır hale gelmiş olan arazilerin hukuki durumundaki belirsizliği çıkış noktası yapmaktadır. Bu, önemli bir sorundur; biz, bu sorunun farkındayız, bizim de seçim bildirgemizde, sorunun bu yönünün çözülmesine yönelik düzenleme teklifleri yer almıştır.

Gerçekten, Türkiye'de orman tanımının, artık gerçekleri yansıtmadığı tablolar,durumlar ortaya çıkmaya başlamıştır, bunlarla ilgili olarak atılması gereken ciddî adımlar vardır, bu konuda bir düzenlemeye ihtiyaç vardır; ama, ne yazık ki, iktidarın konuya yaklaşımı, artık orman vasfını kaybetmiş olan alanların bu durumunu kabul ederek, orada yaşayan insanları rahatlatmaya dönük bir arayış olmanın ötesine geçmiştir, orman varlığımızı parasal bir kıymete dönüştürme arayışı haline gelmiştir. Bu tabiî, dikkatle izlenmesi gereken çok önemli sonuçlar doğurabilecek bir olaydır. Bu alanda bir kapının açılması, Türkiye'de ormanların çok çeşitli amaçlarla kullanılmasına, mafyanın eline geçmesine, orman arazileri üzerinde terör yaratılmasına, orman alanlarının kentleşmenin en çarpık şekilde kullanıldığı alanlar haline dönüşmesine neden olmaktadır. Bütün bunları dikkate alarak konuya ciddî soğukkanlı bir şekilde yaklaşma ihtiyacı vardır. Ne yazık ki, önümüze getirilen tasarı bu nitelikte olmamıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu, bu tasarıyla ilgili olarak çok yapıcı, iyi niyetli değişiklik önergeleri ortaya atmıştır; yani, orman köylüsünü devreden çıkarmaya yönelik bir tasarı olduğunu tespit ederek, orman köylüsünü orman konusunda söz sahibi kılmaya yönelik değişiklik önergeleri Cumhuriyet Halk Partisi Grubu tarafından Meclise sunulmuştur; ama, maalesef, AKP çoğunluğu, orman köylüsünü de devreden çıkarmaktadırlar. Orman köylüsünün parası yoktur, mesele orman köylüsünün refahını, mutluluğunu sağlamak değil, ormanı, orman köylüsünün elinden alarak, onu tarım dışı, orman dışı amaçlarla kullanmaya hazır çevrelerin, rant çıkarlarına açmak, tahsis etmektir. İşte, bu yanlıştır. Bu, ormana saygı anlayışıyla, ormana sevgi anlayışıyla, orman köylüsüne değer verme anlayışıyla bağdaştırılamayacak olan bir yaklaşımdır.

Ormanı, ormanın dışına, orman köylüsünün dışına, çarpık kentleşmenin emrine, hizmetine sunmaya yönelik bir rant arayışının yansıdığı bir Anayasa değişikliği olarak ortaya çıkmıştır. Bu, tabiî kabul edilebilir bir değişiklik değildir. Çaremiz yok, sıkıştık, güç durumdayız, paraya ihtiyaç var, neyi satalım; eee, ormanlar işte, ormana hevesli çok insan var, orman için para verecek bir sürü çevre var, bu ormanları bize verseniz ne güzel villalar yaparız, şu Boğazın etrafında, Beykoz'unda, Boğazı gören yerlerde ne güzel siteler kurarız, kooperatifler kurarız, bunu ne engelliyor; Orman Kanunu engelliyor. Canım, zaten, tam da engelleyemiyor, bak, işte, kaçak inşaatlar yapılmış, yazık değil mi o adamlara, o kaçak inşaatları yapanlar, şimdi haraç, rüşvet veriyorlar, onları kurtaralım, yenilerini de bunlara veriverelim, o arada da biz para kazanalım... Bu anlayışla devlet yönetilmez değerli arkadaşlar. Devletin görevi, Türkiye'nin en temel varlıklarını, zenginliklerini bu tip baskılar karşısında gözden çıkarmak, elden çıkarmak ve onlardan beklenilenin ötesinde amaçlarla kullanılır hale onları dönüştürmek değildir, olamaz, olmamalıdır. Ama, gördüğümüz, böyle bir anlayışın bu Anayasa değişikliğine yansıdığıdır. Bunu değiştirmeye çalıştık. Bu konuda, elde edilecek olan gelirin orman köylüsüne, ormanların geliştirilmesine,ormanlarımızın güçlendirilmesine, yeni alanların orman alanı haline dönüştürülmesine yönelik olarak harcanmasını istedik; "hayır, biz bununla meşgul değiliz" dediler, "biz, orman işiyle meşgul değiliz, biz ormanı satmakla meşgulüz, onu paraya tahvil etmekle meşgulüz." Bu ormanlar orman köylüsünün, eğer verecekseniz, devletin elinden çıksın diyorsanız, kişiye verecekseniz, vereceğiniz kişi orman köylüsüdür, verin orman köylüsüne dedik "hayır, orman köylüsüne veremeyiz, onun parası yok, o alamaz" dediler "biz, bunu satacağız" dediler.

Değerli arkadaşlarım, bu, bizim kabul edeceğimiz bir anlayış değildir.

Özü itibariyle Türkiye'ye, Türkiye'nin geleceğine, gelecek kuşaklarımıza, Türkiyemizin ormanıyla, çevresiyle, toprağıyla, suyuyla, ekolojik dengesine, mutluluğuna ters düşen bir anlayışı yansıtan bir düzenlemedir. Paraya yönelik, çıkara yönelik, para kazanmaya yönelik zihniyetin yansıdığı bir düzenlemedir. Hani, diyorlardı ya "biz tüccar siyaset yapacağız" işte, onun ilk tipik örneği budur. Ben de merak ediyordum, bunlar tüccar siyaset yapacaklar da, ne satacaklar diye; ormanları satacaklarmış.

Değerli arkadaşlarım, orman varlığımızı koruyup, güçlendireceğiz. Ormanları satış konusu gibi anlamak doğru değildir. Ormanın mülkiyeti değişebilir, ormanın işletme tarzı değişebilir, ormanla ilgili hukuki yapı değişebilir; ama, bir şeyden emin olmak isteriz, bugünkünden daha çok ormanımız olacak, bugünkünden daha sağlıklı ormanımız olacak ve o ormanın içinde yaşayan insanlar daha mutlu olacak, daha müreffeh olacak. Eğer bunu sağlayacak bir düzeni arıyorsak, ele ele verelim, arayalım; buna yardımcı olmak isteriz, bunu gerçekleştirmek isteriz. Ormanı bir defa satarsın, sattın mı elinden çıkar, ondan sonra da o, orman olmaktan çıkar, o, arazi mafyasının, şehir mafyasının, varoş mafyasının, ticaret, tarikat ilişkilerinin, İstanbul'un çevrelerinde gördüğümüz çarpık hukuk düzenlerinin, çarpık ahlak düzenlerinin, çarpık kent düzenlerinin ortaya çıktığı bozulmuş, çürümüş bir toplumsal tabloyu bize getirir. Bunu istemiyoruz; ormanımızı seviyoruz, ormanımızı korumak istiyoruz, ormanımızı güçlendirmek istiyoruz, orman köylümüzün hakkını korumak istiyoruz, ormanlarımızın daha iyi işletilmesini istiyoruz. Bugünkü düzeni ancak bunu güvence altına alan anlayışlarla değiştiririz.

Hukuken orman niteliğinde gözüken; ama, fiilen orman olmaktan çıkmış yerlerde yaşayan insanlarımızın sorunlarını, sıkıntılarını da çözmek istiyoruz, onlara da her türlü katkıyı, desteği de vermek istiyoruz. Gerçekte orman olmayan; ama, ormanmış gibi kabul edilen ve bu yüzden de evi barkı, okulu, camisi orman sayılan yerlerde gözüken insanlarımızın bu sorunlarını da çözmek istiyoruz. Makilikler orman kabul edilerek, makiliklerin üzerinde seracılık yapmak isteyen, bahçe yetiştirmek isteyen insanlarımızın, muz yetiştirmek, portakal yetiştirmek isteyen insanlarımızın sorunlarına da çare olmak istiyoruz. Ama, herkes şunu bilsin ki, onlara çare olmak, devlete para kazandırmaz; sen, para kazandırma anlayışıyla onlara yaklaşırsan oradan para kazanamazsın; ama, o insanları rahatlatırsan, onun elini kolunu serbest bırakırsan, onun çiftçilik yapmasına, onun seracılık yapmasına, bahçecilik yapmasına, ekmeğini taştan çıkarmasına fırsat verirsen, olanak verirsen, o, toplumu güçlendirir, ekonomiyi güçlendirir, devleti güçlendirir, senin hazinene doğrudan belki para girmez; ama, Türkiye daha iyi olur. Onların önünü kesme, onların elini kolunu serbest bırakalım, onu arayalım, onları rahatlatalım, onları rüşvetten kurtaralım, bütün bunlara varız; ama, ormanları satalım, oradan para kazanalım, o kazandığımız parayla bütçe açığını dengeleyelim... Bunu bu yıl yaptın, gelecek yıl ne yapacaksın? Gelecek yıl ne yapacaksın; gelecek yıl da öbür ormanları mı satacaksın? Bunun sonu yok, bu yol değil!..

Değerli arkadaşlarım, orman konusunun özü budur. 25 yaş konusu, bizim çok temel bir anlayışımızı yansıtan bir konudur. Biz, gençlerimizin, seçme ve seçilme haklarının olabildiğince engellerden arındırılmasına, gençlerimizin doğrudan oy kullanma olanaklarının onlara sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Bu konuda çok ciddî ve her türlü katkıyı vermeye hazır bir noktada duruyoruz. Gençlerimizin seçilme yaşının 25'e indirilmesi, Cumhuriyet Halk Partisinin bir temel tercihidir; bunda hiç kuşku yok.

Bu konudaki anlayışımızı, bundan önceki Anayasa değişikliği sırasında da ortaya koyduk, bundan sonra yine koyacağız; ama, şunu anlamak istiyorum: Daha seçimlere dört buçuk yıl süre var, dört buçuk yıl süre varken, bugün, bu ormanla ilgili Anayasa değişikliği sırasında daha bir ay önce reddettiğim bir tasarıyı, birden bire ormana bağlayarak niçin getiriyorsun acaba?.. Hangi iyi niyetle bu geliyor? Senin derdin, gençlere seçilme hakkını mı vermek, yoksa ormanları mı kapıp, götürmek? Niye, bunu ona bağlıyorsun? Efendim, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu, bu konuda kararlıdır. Cumhuriyet Halk Partisi, gençlere oy verme konusunda içtenlikle inançlıdır, onun gereğini yapacaktır. Gençlere 25 yaş jelatinine sararak, orman hapını Meclise yutturalım; bu mu anlayışınız, bu mu taktiğiniz?!

Değerli arkadaşlarım, biz de biliyoruz, gençler de biliyor, o 25 yaşında seçilme hakkını vereceğiniz gençler de biliyorlar, onlar da bu ülkenin ormanlarının satılmasını istemiyorlar. Ve kendilerinin bu amaçla kullanılmak istenmesini, üzüntüyle gözlemliyorlar. O iş ayrı, bu iş ayrı; önümüzde seçimler kadar daha çok zaman var, o zaman içinde getirin 25 yaşı tek başına, burada birlikte oylayalım, getirin, hemen, yarın getirin, yarın oylayalım. Eğer maksadınız, 25 yaşındaki gençlerin seçilmesine olanak vermekse, niçin onları sıkıntıya sokuyorsunuz, niçin yokuşa sürüyorsunuz, niçin onları ormana gönderiyorsunuz? Açıverin yolu, getirin Meclise, Mecliste hep beraber çıkaralım.

Samimiyet yok, samimiyet yok; tüccar siyaset dedikleri bu işte. Al gülüm ver gülüm, 25 yaşı sana vereyim, sen, ormanı bana ver. Yahu, kimin sırtından, kim, neyin pazarlığını yapıyor; Türkiye bu, Türkiye'nin ormanı... Ben, ne hakla veririm, sen ne hakla onu alırsın. Gençlerin 25 yaşında oy kullanması, seçilmesi haklarıdır, onları vereceğiz, onu niye buna bağlıyorsun, ne biçim oyunlar bunlar, ne biçim anlayışlar! Bizim aklımız ermiyor buna; tüccar siyaset, işte bu... Gençlere, bedava 25 yaşında seçilme hakkı yok, ormanı verirse, biz de sana veririz. Hayır, ormanı vermeyeceğiz, onu da alacağız.

Değerli arkadaşlarım, konunun esası bu. Ormanda da, konuyu ayrıca getirin, demin söylediğimiz kaygılarla bir düzenleme yapalım; yani, orman vasfını gerçekten kaybetmiş alanlarda kurulmuş olan kasabaları, kentleri, köyleri rahatlatacak, onları tapularına kavuşturacak, ormanla ihtilaflı durumda olmaktan onları çıkaracak, onları huzura kavuşturacak düzenlemeyi gelin, hep beraber yapalım. Orman köylülerinin refahının önünü açacak düzenlemeleri getirin, hep beraber yapalım. Ormanlarımızın geliştirilmesini, güçlendirilmesini, yaygınlaştırılmasını, daha verimli, daha etkin işletilmesini güvence altına alacak düzenlemeleri getirin, yapalım. Eğer siz getirmiyorsanız, gelin, biz hazırlık yapalım, sizi ikna edelim, birlikte yapalım. Bizim bu konuda hazırlıklarımız var; ama, ormanı satma, ormanı paraya çevirme anlayışını bırakınız. Ormanı paraya çevirmeye başladın mı orman kalmaz. Orman paraya dönüştürülmek üzere bakılacak değil, parayı pulu oraya sokma, tüccar anlayışını ormana kadar getirme, bırak orayı, o, o ülkenin varlığı, toprağımızın güvencesi, vatanımızın güvencesi, suyumuzun güvencesi, nefes almamızın güvencesi, yarınımızın güvencesi, bunu bozmayalım. Canım, kenarından, köşesinden müsaade edin, dokunuverelim, hayır, dokunmayın kardeşim, dokunmayın; ama, sorunu da çözelim, sorun da belli. Nedir sorun; İstanbul'undan bütün Karadeniz bölgesine, Akdeniz, Ege Bölgesine kadar Türkiye'nin her yerinde ormanın yanındaki köyler, ormanla ihtilaflı, tapuları yok, camileri, okulları, evleri, işyerleri, dükkânları, çarşıları, meydanları orman iddiasının tehdidi altında; huzursuz, yatırım yapamaz... Bunun çözülmesi lazım. Bunun çözülmesi için Anayasa değişikliği gerekirse, Anayasa değişikliğini de yapalım; ama, lütfen, bu ormanları paraya çevirmek için bunu yapıyoruz demeyelim. Orman köylüsünü düşünerek yapalım, ormanların acısını çekmekte olan insanları düşünerek yapalım. Beykoz'da villa kurmak isteyen insanlara, orman açmak için bunu yapmayalım.

Değerli arkadaşlarım, bu Anayasa değişikliği, demin söylediğim amaçla bir araya getirildi. Bizim oyumuzu daha kolay alırız, CHP'nin oyunu böylece daha kolay alırız, hele bir de bu Anayasa değişikliği paketinin altına, bu Anayasa değişikliği referanduma birlikte sunulur diye bir madde koyarsak, böylece, Cumhurbaşkanı da, bu ikisini birlikte onaylamak durumunda kalır, halkoyuna, referanduma konu giderse, vatandaş da, bunu böyle oylamak zorunda kalır, gençler, 25 yaşında seçilme hakkını elde etmek için her halde ormanları da bırakırlar, oy verirler, o sayede biz, bu konuyu da çözeriz diye bir plan yapıldı.

Değerli arkadaşlarım, AKP'liler böyle planlar yapıyorlar da, çok temel noktalara takılıyorlar. Bu plan işlemez; çünkü, Sayın Cumhurbaşkanı, uygun gördüğü takdirde, önüne gelmiş olan iki Anayasa değişikliğinden bir tanesini uygun görüp, öbürünü referanduma sunabilir; yani, 25 yaşla ilgili Anayasa değişikliğini, Sayın Cumhurbaşkanı uygun görüp, onu yayımlanmak üzere Resmî Gazeteye gönderir de, referanduma gitsin diye ormanla ilgili Anayasa değişikliğini ayırırsa, AKP yönetiminin bel bağladığı, gençlerin oyuyla orman değişikliğini yaparız umuduna böylece bir engel çıkar. Benden söylemesi, hesaplarını öyle yapsınlar. Hesaplarını öyle yapsınlar, işi normal zemininde götürsünler, oyunu bıraksınlar, açıkça gelsinler, Anayasa değişikliğini birlikte yapalım desinler.

Değerli arkadaşlarım, Anayasa değişikliği hiçbir siyasî partinin, Parlamentoda tek başına çoğunluğu olsa bile, ben iktidarım, sayım yetiyor, öyleyse yaparım anlayışıyla ele almaması gereken bir konudur. Sayı yetse dahi, toplumda bir genel uzlaşmanın, bir kanaat bütünleşmesinin oluşturulmasına önem vermek, özen göstermek ihtiyacı vardır. Parlamentodaki muhalefet partisiyle bu konuyu müzakere etmek ihtiyacı vardır, toplumla, bu işi tartışmaya, değerlendirmeye ihtiyaç vardır. Bütün bunların hiçbirisine ihtiyaç yok, ben, sadece istediğimi yaparım, benim istediğime "evet" derse istişare ederim, benim istediğime "evet" demeyeceklerse istişareye de gerek yok, bildiğimi uygularım anlayışıyla bu sorunların çözülmesi mümkün değildir. Türkiye'de Anayasa değişikliği konusunu gündeme getiriyorsunuz, biz, taa başından beri bir noktayı ısrarla söylüyoruz, o zamanlar siz de söylüyordunuz, seçimden önce her beraber çıktık milletin karşısına "ilk yapılması gereken Anayasa değişikliği milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılmasıdır" dedik. "Milletle, milletin vekili arasındaki hukuk farklılaşmasını ortadan kaldırmaktır. Eşitliği, demokrasinin özü olan eşitliği, hukuk önünde eşitliği, milletvekillerini de, vatandaş statüsüne dönüştürerek gerçekleştirmektir. Dokunulmazlığın kalkanı arkasında saklanmaktan vazgeçmektir.  Yargıdan kaçmaktan, savcıdan kaçmaktan, yargıçtan kaçmaktan vazgeçmektir. Parlamentoya, siyasete saygınlık getirmenin yolu budur. Dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiye'deki gibi imtiyazlı hukuki statü, hiçbir milletvekiline verilmiş değildir. Biz istemiyoruz bunu, istemeyeceğiz" dedik. Bütün Cumhuriyet Halk Partili milletvekili arkadaşlarım, o zaman aday olarak belge verdiler, imza verdiler "biz gelirsek bunu değiştireceğiz" diye. Sayın Tayyip Erdoğan ile birlikte çıktık ekranlara "evet, bunu derhal değiştireceğiz" dediler. Ne oldu?.. Niye olmadı?.. "Onu bir yıl sonra yaparız..." Canım, niye bir yıl sonra yaparsın, bir yıla niye ihtiyacın var?.. Bir yılda neyi ayarlamayı düşünüyorsun Allahaşkına?! Niçin bir yıl, niçin derhal değil?.. "Bir yıl, beni sıkıntıya sokar, biraz zamana ihtiyacım var, o zaman içinde belki bir düzenleme yapar, kendime bir güvence oluştururum mu?" diyorsun. Böyle bir şey olur mu? Bir yıl sonra dokunulmazlığa sıra gelecekmiş. Dört buçuk yıl sonra yapılacak seçimlerde seçilme hakkını vermek için, seçilme yaşını 25'e düşürmek üzere şimdi harekete geçeceksin, dört buçuk yıl öncesinden harekete geçeceksin, şu anda gereken milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması konusunda kıpırdamayacaksın ve bunu da samimi siyaset, dürüst siyaset, halkçı siyaset diye bize anlatacaksın.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, Sayın Tayyip Erdoğan'ın yasaklarının kalkması, siyasetimizin normalleşmesi, oy alan insanın milletvekili de olabilmesi, başbakan da olabilmesi için biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak içtenlikle, inançla görev yaptık, katkı verdik, ısrarla bu konunun çözülmesi için üzerimize düşen görevi örnek bir muhalefet partisi olarak gerçekleştirdik. Bizim bir numaralı Anayasa değişikliğimiz dokunulmazlık dediğimiz halde bunu yaptık, bir an önce o sorun çözülsün diye yaptık. Şimdi, yeni bir Anayasa değişikliği konusunda Cumhuriyet Halk Partisinden katkı isteyecek olanların, öncelikle yapması gereken iş, dokunulmazlığın kaldırılması için Cumhuriyet Halk Partisi ile işbirliği yapmaktır. Türkiye'nin önündeki, bizim anlayışımıza göre, ilk Anayasa değişikliği konusu dokunulmazlıktır, önce o konuyu çözeceğiz. O konuyu çözmeye hazır olanlar gelecek, o konuyu çözmeye hazır olmayanlar bizi köşeye sıkıştıracaklarını zannederek tertiplere başvurmayacaklar; başvururlarsa, o tertiplerin altında, geçen hafta olduğu gibi kalacaklar.

Değerli arkadaşlarım, Anayasa değişikliğine evet, gelin, şu dokunulmazlığı kaldıralım. Bunu talep etmekte haksız mıyız, yanlış bir şey mi istiyoruz?. Türkiye'ye bir sıkıntı mı getiriyoruz Allahaşkına?!. Demokrasinin icabı bu değil mi? AKP'nin sözü bu değil mi? Türkiye'de siyasetin saygınlığının bağlı olduğu nokta bu değil mi? Dürüst devlet yönetiminin güvencesi bu değil mi? Bunu istiyoruz, çok mu istiyoruz? Siyasî hak eksikliğini onlara vermek için her türlü mücadeleyi yapmış bir siyasî parti olarak şimdi diyoruz ki; bırakın, şimdi her konuyu, gelin, şu işi çözelim; sonra, başka ne ihtiyacınız varsa gelin, onları da değerlendirelim, bir paket halinde onları da ele alalım.

Değerli arkadaşlarım, bizim temel anlayışımız budur ve o noktada olmaya devam ediyoruz, uzlaşmaya açığız, işbirliğine açığız, hepsine katkı veririz; ama, dediğimiz gibi, öncelikle milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması gerektiğini AKP yönetimi kabul etsin, bunu içine sindirsin, onun yolunu bulalım, onu gerçekleştirelim, arkasından ihtiyaç duyulan Anayasa değişikliklerini, 25 yaş başta olmak üzere, ele alalım, ormanlarla ilgili konuyu da, demin söylediğim çerçevede, orman mağduru olmuş insanları rahatlatacak şekilde, orman civarındaki köylüleri rahatlatacak şekilde ele alalım, onu da çözelim. Bu oylama, Anayasa değişikliği oylaması, umarım, AKP'nin, gerçekleri görmesine yardımcı olmuştur.  Türkiye'nin gündemini, Türkiye'nin ihtiyaçlarını dikkate alarak ve o ihtiyaçları temsil eden muhalefet partisinin değerlendirmelerini gözönünde tutarak belirlemek gerektiğini onlara öğretmiştir, öğretmiş olmaları lazımdır. Benim çoğunluğum var, gerekeni yaparım, Cumhurbaşkanını köşeye sıkıştırırım, halkı, iki Anayasa değişikliğini bir arada sunarak köşeye sıkıştırırım, Anayasa değişikliğini bir arada sunarak köşeye sıkıştırırım, istediğimi elde ederim yaklaşımlarıyla, tertipleriyle bir yere gelmek imkânı yoktur. Dürüst olacaksınız, açık olacaksınız, ne istiyorsanız söyleyeceksiniz, istediğinizi temellendireceksiniz, bu toplum, siyasetiyle, toplumuyla size yardımcı olacak.

Değerli arkadaşlarım, tabiî bu işin olağan, doğal siyasal tartışma çerçevesi. Bu çerçevede bir bakış açısı farklığımız var. Buradan gerekli dersler çıkarılmalıdır. Anayasa değişikliği konusu önemlidir. Halktan yüzde 35 oy almış, sadece yüzde 35 oy almış bir parlamento çoğunluğunun, tek başına Anayasayı, herkesi karşısına alarak değiştirme, tertipler yaparak değiştirme hakkı yoktur, olmadığı umut ederim, yaşanan olaylarla daha iyi görülecektir.

Bu ihtilafın ötesinde asıl önemli olan, Parlamentoda Anayasa değişikliği oylaması sırasında cumartesi yaşadıklarımızdır. Maalesef, cuma günü, Türk Parlamento tarihinin en acı olaylarından birisi gerçekleşmiştir. Bunu ne söylediğimi bilerek söylüyorum. Parlamentoda tartışma olur, Parlamentoda ileri tartışma olur, Parlamentoda kavga olur; ama, hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında oy çalınmaz. Maalesef, Cuma günü, AKP, seçimlerin üzerinden altı ay geçmeden Türkiye'ye bunu yaşatmıştır. Bu, çok acı bir olay olmuştur, çok derin bir gözlem konusudur; yani, kendilerini çaresiz hissettikleri zaman neler yapabilecekleri konusunda çok açıklayıcı bir örnek olmuştur.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten, Parlamentomuzun kara bir günüydü. Meclis Başkanı yönetimini sürdürüyor, oylama aşamasına gelindiğini ilân ediyor, oylamaya geçildiğini ilân ediyor, oy kullanmak üzere milletvekilleri çağrılıyor, bu çağrı doğrultusunda milletvekilleri gidiyorlar ve oylarını kullanıyorlar, arkasından,  AKP'li 2 milletvekili geliyor, oy kullanılan sepeti  kaldırıyor, içinden oy zarfını çıkarıyor, zarfın içinden o oy pusulasını alıyor, zarfı yırtıyor. Değerli arkadaşlarım, bu, televizyonlarda kayıt altındadır, bu sahne aynen böyle yaşanmıştır; yani, aklın, sağduyunun, sorumluluk duygusunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi sıraları içinde, çatısı altında milleti temsil eden milletvekilleri tarafından bu kadar kaybedilebileceğini tasavvur etmek mümkün değildir. Yani, Anayasa değişir değişmez, kanun çıkar çıkmaz, istediğin olur olmaz; ama, sen, nasıl olur da, istediğin olmuyor diye, o anda oylamaya geçilmesini sen uygun görmüyorsun diye, Başkanın kararı doğrultusunda oy kullanmaya başlamış olanların oylarına elini uzatabilirsin. O uzattığın oy, milletin iradesidir. Buraya geliyorsun, millî iradeden, demokrasiden söz ediyorsun, millî iradenin, demokrasinin gereğini yerine getiren oy hakkını kullanan milletvekilinin, oy hakkına en büyük saygısızlığı sen yapıyorsun.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten acı bir gün olmuştur. Bunu çok büyütmek istemedik; ama, araya biraz zaman koyduktan sonra, Grubumda hiç olmazsa, duygularımı sizlerle paylaşmak istedim; yani, zannetmesinler ki, bu olayı, bu yönüyle görmüyoruz; ama, Türkiye'yi bu ortamda daha ileri bir sıkıntıya sokmak istemiyoruz. Yapılan iş, hiçbir şekilde savunulamaz, çok ayıp bir iş yapılmıştır ve bunu yapan insanlar, milletvekili olarak AKP sıralarında yerlerini almaya devam ediyorlar. Zorbalık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altında bir süre egemen olmuştur; bize, bu günü de yaşattılar. Niye; çünkü, kafalarında kurguyu yapmışlar, hak onların, ne isterlerse o olacak. Ortada Anayasa var, hukuk var, İçtüzük var, Meclis var, milletvekilleri var, muhalefet var, hepsini içine sindireceksin... Anlıyorum ki, köşeye sıkıştıkları zaman, bunların tümünden vazgeçmeye hazırdırlar. Bir tercihin değil, mecburiyetin sonucu olarak bunlara tahammül etmek durumunda olduklarını anlıyorum. Bu zihniyet, geçen hafta ortaya çıkmıştır, AKP'nin bu yüzünü ilk kez gördük, başka yüzlerini biliyorduk da, bu, başka bir yüzdü, bunu ilk kez gördük. Demek ki, AKP, köşeye sıkıştığı zaman, oydu, çoğunluktu, hukuktu, usuldü, tüzüktü hepsini bir kenara atabilecek halde, vatandaşın oyuna elini uzatacak bir anlayış noktasında; bunu gördük. Tabiî, bütün AKP'yi bununla suçlamak istemiyorum; ama, beni rahatsız eden şudur: Böyle bir olay karşısında AKP yönetimi sessiz kalmıştır. Bunu yapan insanlara karşı "ne yapıyorsun sen" diye öncelikle onlar tedbir almak durumundayken, hiç bunu yapmamışlardır; bundan büyük üzüntü duyuyorum; yani, demek ki fırsat bulsalar, buna benzer her şeyi yapabilecekler, yapabilecekler aralarından çıkacak, onlar öyle yapınca diğerleri de görmezlikten gelmeyi siyaset yöntemi diye kabul edecekler. Çok sağlıksız tabloyla karşı karşıyayız; gerçekten büyük üzüntü içindeyim.

Değerli arkadaşlarım, Anayasa değişikliği konusu açıktır. Şimdi, Sayın Cumhurbaşkanı kararını alacak. Sayın Cumhurbaşkanı, ister Anayasa değişikliği tasarısını Meclise iade edecek, isterse referanduma sunacak; isterse Anayasa değişikliği tasarısı içinden bir maddeyi onaylayacak, bundan sonraki aşamalarda, bu aşamada değil, daha sonra eğer Meclisten aynen geçerse, isterse birini ya da ikisini de birden referanduma sunacak. Artık, Sayın Cumhurbaşkanının alacağı karar büyük önem kazanmıştır bu aşamada, daha sonra da AKP yönetiminin alacağı karar önem kazanacaktır. Eğer Sayın Cumhurbaşkanı, bu tasarıyı Meclise iade ederse, AKP yönetimi, aynen tekrar, zorlamalarla, dayatmalarla, tertiplerle bunu Meclisten geçirirse, o zaman ya ikisi birden halkoyuna gidecektir veya bir tanesi halkoyuna gidecektir veya hiçbirisi gitmeyecektir; takdir Cumhurbaşkanının  olacaktır. Bu gelişmeleri her beraber izleyeceğiz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak çok ciddî bir görev yapıyoruz, gerçekleri yansıtıyoruz, AKP yönetiminin, Anayasa değişikliği konusunda uzlaşma ihtiyacını bir an önce kavramasını bekliyoruz. Uzlaşma ihtiyacı içine girmesi halinde yapılacak şey çok açıktır; önce, milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili Anayasa değişikliğini kabul etmek, milletvekili ve bakanların sorumsuzluğu ile ilgili Anayasa değişikliğini kabul etmek, onun gereğini hep beraber yerine getirmek ve ondan sonra da ihtiyaç duyulan Anayasa değişiklikleri konusunda işbirliği içine girmek; yapılması gereken budur; biz, bu anlayıştayız, bunu bir kez daha ifade etmekte yarar görüyorum.

Geçen hafta, yine, gerçeklerin ortaya çıkması bakımından önemli oldu. Geçen hafta, Amerikan Dışişleri Bakanının Türkiye'ye ziyareti dolayısıyla çok önemli bir açıklama yapıldı. AKP İktidarı, resmen ilân etti, ifade etti ki "biz koalisyonun, Irak'ta, Irak'a karşı savaşan koalisyonun içindeyiz" dedi. AKP'nin resmî açıklaması, Irak'a karşı savaşan güçlerin biz içindeyiz açıklamasının yapılması. Bu, fevkalade açıklayıcıdır, fevkalade önemlidir; yani, bugüne kadar biz, AKP yönetiminin, çok gönüllü olmadan, içine sindirmeden, şartların, olayların zorlamasıyla çeşitli işbirliklerine sürükleniyor olduklarını düşünmek istiyorduk, kendileri de, bize, bunu düşünmemizi ister bir biçimde yaklaşıyorlardı; yani, bu savaşa inanmıyoruz, bu savaş doğru değildir, hukuki değildir, meşru değildir, ahlaklı değildir; ama, ne yapalım, bu savaşa biz de, çeşitli ilişkilerimiz nedeniyle yardımcı olmak durumunda bırakılıyoruz, bunu anlayın dercesine bir tavırları vardı; ama, ilk kez, geçen hafta, resmen ilân edildi ki "biz, Irak'a karşı savaşan güçlerin içinde yer alıyoruz." Bu, tabiî çok önemli bir açıklama. Bir defa, bunun anlamı üzerinde durmak lazım. Bu ne demektir? Bu, Türkiye'nin, Irak'a savaş ilânı anlamına mı geliyor? Bu, Irak'a, Türkiye'nin savaş ilân etmesi mi demektir? Anayasamıza göre, savaş ilânına yetkili olan merci, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, resmen, Irak'a karşı savaş ilân etmemiştir, hatta, Irak'a karşı savaş konusunda Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliğini reddetmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanı, bu savaşın meşru olmadığını söylüyor; Sayın Genelkurmay Başkanı "bu, bizim savaşımız değildir" diyor; peki, AKP hükümeti "biz, bu savaş koalisyonunun içindeyiz" derken neye dayanıyor? Bu ne demektir?... Yani, biz, Irak'a karşı açılan bu savaşı haklı, meşru, doğru, yerinde görüyoruz mu demektir? Herhalde, en azından bu demektir; değil mi? Resmî bir savaş ilânı anlamına gelir mi gelmez mi  bilmiyorum; ama, hükümetin bir savaş ilânı tercihini yansıttığı açıktır, onun ötesinde, herhalde bu savaşın, Türkiye'nin huzur içinde yer alabileceği haklı bir savaş olduğunu kabul etmek, ifade etmek demektir. Türkiye, bir savaşın sonucuna bakarak, onun içinde yer alıp almamayı kararlaştıracak ülke değildir; Türkiye, o savaşın prensiplerine bakarak, o savaşın moral içeriğine bakarak, hukuki özüne bakarak, ahlaki özüne bakarak, kendisini o savaşta tarif edip etmemeyi özgürce, bağımsız bir ülke olarak kararlaştırması gereken bir ülkedir. Böyle mi yaptık? Özgür irademizle, bu savaşın içindeki siyasî, hukuki, ahlaki özü paylaşarak, ona hak vererek, bu savaşın yürütülüş biçimi, bu savaşın yol açacağı gelişmeleri uygun gördüğümüzü ifade ederek biz bu koalisyonun içindeyiz diyoruz. Bunu gerçekten anlamak çok zordur. AKP, safını böylece seçmiştir. Uzun bir arayıştan, tereddütlerden sonra AKP, safını seçmiştir, bu savaşta hukuku, siyasî özü, İlkeyi, her türlü insanî mülahazayı bir tarafa bırakarak "biz yerimizi aldık" demiştir; bu, fevkalade önemlidir.

Değerli arkadaşlarım, bir yandan koalisyonun içinde yer aldığımızı böylece ilân ettik, Meclisin kararı olmadan, Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı ve Türkiye'deki halkın ezici çoğunluğu, yüzde 90'ından fazlası, bu savaşı uygun görmediğimizi, ülkemizi bu savaşla tarif etmeyi reddettiğimizi, bu savaşın içinde yer almama kararında olduğumuzu açıkça ortaya koyarken, her kesimiyle ortaya koyarken, bütün vatandaşlarımız, Güneydoğusundakiler, Karadenizdekiler bunu söylerken, Güneydoğusundaki Arap kökenlileri söylerken, Kürt kökenlileri söylerken, bütün vatandaşlarımız, hiçbir etnik ayırım gözetmeden bu savaşa karşı tam bir kararlılıkla karşı tavır almışken, şimdi, AKP iktidarı "biz, bu savaşın içindeyiz" diye kendisini tarif etmiştir. Herkes bilsin ki "savaşın içindeyiz, koalisyonun içindeyiz" diye AKP iktidarının tarif ettiği sadece kendisidir; Türk Milleti bu savaşın içinde değildir, bu savaşın bir parçası değildir.

Değerli arkadaşlarım, Amerika Birleşik Devletleri haklı olarak, anlayışla karşılanacak şekilde kendi etrafında çok ülke olduğunu ilân etme gayretini sergiliyor. O nedenle "şu şu ülkeler beni destekliyor, onlarla biz koalisyon halindeyiz" diyor; ama, Amerika'nın ilân ettiği ülkelerin bir kısmı, bundan rahatsız oluyor, tepki gösteriyor.Mesela, Malezya, koalisyona dahil bir ülke olarak ilân edildi ve Malezya çıktı "hayır, ben bu koalisyonun içinde yokum" dedi. Dünyada bu koalisyonun içine girebilmek için çırpınan bir tek ülke var, bir tek iktidar var, bir tek hükümet var; AKP hükümeti, sadece onlar "biz bu savaşın içindeyiz, aman unutmayın" diye gönüllü olarak gayret gösteriyorlar. Bütün ülkeler "eyvah, bizi de bulaştırmasa bari" diye kenarda durmaya çalışıyor, bulaştırılanlardan bazıları "ben yokum" diyor, bizim ki "ben varım, ben de bu savaşın içindeyim" diyor. Allah selamet versin.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin önündeki temel konulardan birisi olarak, kadrolaşma konusu bütün hızıyla devam ediyor. AKP iktidarının kadrolaşma konusunda hiç fren falan tutmadığı, tam bir kararlılıkla gözü kara bir biçimde kadrolaşmak için ne mümkünse her şeyi yaptığı ve yapacağı anlaşılıyor. Gerçekten, çok kaygı verici bir tablo vardır. Dikkat ediniz, bu kadrolaşma anlayışı, sadece eşi dostu siyanet etme, partici arkadaşlarımıza, yakınlarımıza bir ekmek kapısı açma anlayışının ötesinde bir düşünceyle sürdürülüyor; yani, kadrolaşma, alışılmış partizanlığın ötesinde bir kadrolaşmadır. Bir nüfuz etme, ele geçirme, belli bir zihniyetle, belli bir anlayışla kuşatma ve devlet kudretini, o anlayışın, o zihniyetin emrine geçirme çabasının ürünü bir kadrolaşma anlayışıyla karşı karşıyayız; buna dikkatinizi çekiyorum. Bakınız, her alanda arayışlar bizi bu noktaya taşıyor. Mesela "bakanlıkları birleştirelim" diyorlar. Bakıyorsunuz, bakanlıkları birleştirme anlayışının altında bu kadrolaşma düşüncesi var. Bakanlıkları birleştirelim, birleşecek bakanlıkların üst kadroları görevden uzaklaştırılmış sayılsın, yeni birleşen bakanlığa yeniden biz atama yapalım; yani, iki ayrı bakanlığın üst kadrolarından kolayca kurtulmanın, dava, Danıştay, hukuk yollarını tıkamanın, bir hamlede iki bakanlık iktidarını elde etmenin kestirme yolu olarak bunları birleştiriverelim ve kadroları işbaşından uzaklaştıralım anlayışı yatıyor. Öte yandan, üniversiteleri parçalayalım düşüncesi... Bakanlıkları birleştirirken de kadrolaşma peşindeler  "üniversiteleri bölelim, parçalayalım, bu üniversite çok büyük, bundan üç üniversite çıkar" derken de, yine kuşatma, kadrolaşma anlayışı peşindeler.

"Efendim, 65 yaş çok oluyor, bazı kamu görevlilerini 61 yaşında emekli edelim" derken de, kadrolaşma anlayışının peşindedirler. Biliniz, olay budur. Kadrolaşma ihtiyacının gereği olarak devletin üst kademelerinde uzun bir deneyimden, birikimden sorumluluk üstlenmeye başlamış olan insanları uzaklaştırmanın kestirme yolu... Danıştayla kim uğraşacak, bölge idare mahkemesiyle kim uğraşacak, aldıydı verdiydi, 61 yaş derim, 61-65 arasındakilerin tümünü biçerim. Duygu bu, düşünce bu, tüccar siyaseti işte bu, kestirmeci siyaset bu, toptancı siyaset bu, perakende ne onu alayım, bunu vereyim diye uğraşayım, toptan temizlerim, götürürüm. Değerli arkadaşlarım, zihniyet bu. Bu, gerçekten üzüntü verici bir manzaradır; yani, bir dar kadro, şimdi, yavaş yavaş İstanbul Belediyesinden Ankara'ya zıplamıştır, Ankara'da bakanlıklara, iktidara, parlamentoya ve bütün devlet kadrolarına el koymaya başlamıştır. Bu kadronun bir kısmı, hakkında açılmış davalarla uğraşma durumundadır. Mesela af yasaları çıkıyor, af yasaları da bu kadrolaşma anlayışının bir gereğidir. Dikkat ediniz, af yasaları da odur, genel malî af yasası da odur, son günlerde sürpriz bir şekilde çıkarılan özel malî af yasası da odur. Bir yakın şirketin, vergi barışı yasasından bir yük altına girmemesini sağlamak mükellefiyetini azaltmak için getirilen son düzenleme de, yine o kadrolaşma anlayışının gereğidir. Kadrolaşma, bazen "benim adamımı şu kuruluşun başına geçireceğim" diye yapılıyor, bazen "benim adamımı vergi vermekten kurtaracağım" şeklinde yapılıyor; hepsi aynı kapıya çıkıyor, hepsinin geldiği nokta aynıdır.

Değerli arkadaşlarım, şu manzaraya bir bakın, Parlamentoda, Bakanlar Kurulunda ve Mecliste bu kadro yer alıyor. Şimdi, son günlerde bakınız, bir biri ardından yine o kadro, İstanbul kadrosu, Türk Hava Yolları Genel Müdürlüğüne, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğüne, TÜPRAŞ Yönetim Kurulu Başkanlığına, Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığına, Vakıflar Genel Müdürlüğüne, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğüne, İstanbul İl Sağlık Müdürlüğüne, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri Yönetim Kurulu Başkanlığına, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğüne atlamışlardır. Bu genel müdürlerin hepsi İstanbul Belediyesinden transfer olan kadrolardır.

Eş dost akraba tayinleri yapılmıştır. Bir bakanımızın yeğeni Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığına, bir bakanımızın kayınbiraderi Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığına, bir bakanımızın kardeşi Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğüne, bir bakanımızın kardeşi Erdemir Yönetim Kurulu Başkanvekilliğine, bir bakanımızın kayınbiraderi yine bakanlık danışmanlığına ve bir milletvekilimizin eniştesi de Etibor İşletmeleri Genel Müdürlüğüne tayin edilmişlerdir; eş dost, hısım akraba, 65 milyonluk Türkiye, bu Türkiye'nin okumuş yazmış, yetişmiş milyonlarca evladı, kimisi işsizlikten, kimisi çeşitli engellerden ülkesine hizmet etme olanağını bulamayan insanlar ve bir saltanat, bir hanedan, eş dost, hısım akraba, enişte, kayınbirader, yeğen, kardeş iktidarı gözlerimizin önünde şekilleniyor. Bir bakanımızın oğlu, bir telekomünikasyon şirketinin yönetim kurulu üyeliğinde,  AKP'nin İstanbul İl Başkan Yardımcısı yine orada,  AKP'nin bir milletvekili adayı yine oralarda falan...

Değerli arkadaşlarım, AKP iktidarının atamalarında liyakat değil, sadakat esastır; liyakat değil, ehliyet değil, sadakat esastır. Bunu anlıyorum da, neye sadakat, bunu anlayamıyorum; neye sadakat esas?! Yani, kişiye mi sadakat, düşünceye mi sadakat, neye sadakat?! Bu arkadaşlarımız, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye'yi tepeden tırnağa kendi yakınlarıyla, kendi ölçüleriyle yeniden oluşturmak niyetindedirler; ama, şunu bilmelerini istiyorum: Türkiye'yi tanımlamaya AKP'nin gücü yetmez. Türkiye, AKP'ye sığdırılamaz; AKP, bu çabasını sürdürdüğü sürece, Türkiye'yi karşısına alacaktır, Türkiye'den kopacaktır. Bu eş dost, yakın iktidarı, gerçekten Türkiye ile AKP'nin ilişkisini kökünden bozacaktır; bu, giderek daha iyi teşhis edilecektir. Bakınız, ilk hükümet kurulduğu zaman hatırlarsınız, Başbakanlıktaki şişkin kadrolardan şikâyet ediliyordu, o günden bu yana Başbakanlığa 62 atama yapıldı. 62 kişiden 40'ı açıktan atamayla görevlendirildi; yani, çok fazla... "Başbakanlık koridorlarında ona buna çarpmadan yürüyemiyoruz, bankamatik memurları bunlar, bunlarla bu memleket nasıl sömürülmüş" diye isyan ederek başlamışlardı, 62 yeni atama yaptılar ve bunun 40'ı açıktan atama oldu. 20 kişi, naklen tayin yoluyla başka bir kurumdan Başbakanlığa getirildi -yeter personel yok herhalde- diğer kuruluşlardan aktarıldı, lise mezunu 7 kişi de, Başbakanlık müşaviri olarak görevlendirildi, 14 kişi de özel kalem müdürlüğü kadrosuna alındı. Değerli arkadaşlarım, bu, AKP'nin içyüzünün ortaya çıkmaya başladığını, hepimize bir kere daha gösteriyor.

Son haftanın en önemli olaylarından birisi, nihayet, AKP'nin IMF'ye bir niyet mektubunu imzalamış olmasıdır. AKP, savaşan cephenin içinde olduğunu ilân etti, IMF'ye niyet mektubunu imzaladı ve Anayasa değişikliği sırasında içyüzünü ortaya koydu. Değerli arkadaşlarım, IMF'ye niyet mektubu, tarihi bir olaydır tabiî, AKP tarafından imzalanması. 5 ay tereddüt ettiler, 5 ay geciktirmeye çalıştılar, acaba savaş dolayısıyla bir para bulur muyuz, acaba bir sürpriz kaynak çıkar mı, acaba bir başka yöntem bulunabilir mi anlayışlarıyla ayak sürüdüler, engel çıkardılar, direndiler; fakat, sonunda çaresiz kaldılar ve IMF'yle niyet mektubunu imzaladılar. Bu andan itibaren, artık bu hükümetin IMF'den şikâyet etmeye hiçbir hakkı kalmamıştır, hiçbir hakkı kalmamıştır. IMF'yle tam işbirliği içine girmişlerdir, yapılan taahhütler ortadadır, 45 000 kişinin görevine son vermek dahil, o şikâyetçi oldukları özel kuruluşlara sahip çıkmak dahil, bütün taahhütleri benimsemişlerdir ve artık, AKP, IMF'nin yakın işbirliği içinde çalıştığı bir hükümet haline dönüşmüştür. Bunu da tespit etmekte, ortaya koymakta yarar vardır.

Tabiî, ayrıca bir nokta da şu: Bu hükümet, sürekli bir güven krizi yarattığı için, AKP hükümeti gereken güveni kimseye tam telkin edemediği için, bu anlaşma karşılığında verilecek olan paralar da, bundan önceki uygulamaların hepsinden farklı olarak taksit taksit, üç ayda bir yapılacak denetimler şartına bağlanmıştır; yani, toptan ödeme yapılmıyor, sizin ne yapacağınız belli olmaz, size güvenemiyoruz, hadi bakalım bir uygulamanızı da görelim, üç ay bir gidin gelin, üç ay sonra size öbür taksiti öderiz uygulamasına da tabi tutulmuş bulunuyorlar.

Değerli arkadaşlarım, manzara budur. AKP, aldı başına gidiyor, gerçekler de ortaya çıkıyor. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz de görevimizi çok iyi bir şekilde yapıyoruz, iyi bir şekilde yaptığımız her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Cumhuriyet Halk Partisi muhalefetiyle ilgili olarak toplumda bir yüksek bekleyiş olduğunu biliyorum, buna da çok saygı duyuyorum, bundan da mutluluk duyuyorum; ama, bir acı gerçek var; yani, seçimde kullanılan oydan kısa bir süre sonra pişmanlık içine düşen seçmenin, sorununu muhalefet partisinden çözmesini istemesi, maalesef, mümkün değil... Yani, vatandaş oyunu kullanıyor, üç ay sonra pişman oluyor ve dönüyor muhalefete "hadi bakalım" diyor. Yani, ah, keşke... Bizim o konuda, maalesef, yapabileceğimiz fazla bir şey yok; yani, biz görevimizi yapmaya çalışıyoruz. Muhalefet partisinin görevi, iktidarı ikame etmek değildir, iktidarı ikame edemeyiz; çünkü, iktidar değiliz, biz muhalefetiz. "İktidar kötü, ne yapalım, umudumuz sizsiniz, hadi bakalım, şu işi halledin..." Ah, işte onu, üç ay, dört ay, altı ay sonra düşünmeye başladın. Şimdi geldiğimiz tablo bu; ama, muhalefetin ciddî görevi var. O görevi biz biliyoruz ve el hak, o görevi çok iyi yapıyoruz, hiç kuşku yok, Türkiye'nin bütün sorunlarına sahip bir siyasî partiyiz. Her sorunun nasıl ele alınması gerektiğini ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuş bir siyasî partiyiz, yaşanacak olayları, yaşanmadan öngören ve toplumu uyaran ve görevini yapan bir siyasî partiyiz. Bu kimliğimizle de çalışmaya devam ediyoruz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu çok başarılı bir çalışma haftasını geride bıraktı, önümüzdeki günlerde de başarılarınızın devamını diliyorum.

Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.
 


(9 NİSAN 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.