Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (29.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (15.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (8.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (25.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (14.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
8 Temmuz 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, Kuzey Irak-Süleymaniye'de Türk askerlerinin gözaltına alınması olayı, Irak'taki gelişmeler ve Türkiye-ABD ilişkileri konularına değindi.
 
BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...

"11 subayımızın ve astsubayımızın Amerikan askerlerince Kuzey Irak’ta, Süleymaniye’de, kendi karargahlarından zor kullanılarak alınmaları, başlarına çuval geçirilip, elleri bağlanarak, aşağılayıcı muamelelere tabi tutulmaları, Bağdat’a götürülerek sorgulanmaları, Türk Milletinin onurunu rencide etmiştir, devletimizin itibarını çok ciddî biçimde zedelemiştir. "

"ABD Türkiye'ye karşı yaptığı bu haksız muameleden dolayı özür dilemelidir. Türkiye'yi ancak bu tatmin eder"

"Türk askerlerinin hangi gerekçeyle Bağdat'ta 60 saat tutulduğunu biz bilmiyoruz ve Hükümet'in de bildiğini sanmıyoruz. Hangi gerekçeyle bu iş yapılmıştır, bununla ilgili spekülasyon yapmak bizim işimiz değildir. Bunun izah edilmesi lazım. Orada bizim askerimiz yanlış yapmışsa bunu bilmeliyiz, yanlış yoksa ABD askerleri bu yanlışı yaptıysa bunu da bilmeliyiz. Askerlerimizin yaka paça, terörist gibi gözaltına alınmalarının gerekçesi neyse bu ortaya konmalıdır."

"Başbakanın bu konudaki tavrı üzüntü vericidir. Sayın başbakan notayla ültümatonu birbirine karıştırıyor. Böyle bir ortamda nota gerekmez de ne zaman gerekir? Sayın başbakanın laubali değerlendirmesi, durumun ciddiyetinden ne kadar uzak olduğunun göstergesidir. "

"Hükümet Meclis'in 1 Mart'ta aldığı kararı sahiplenememiş, omuzlarında taşıyamamış, kararın gereğini yerine getirememiştir. Bu da son dönemde yaşanan olayların zaaf noktası olmuştur. "

"Türkiye 1 Mart'ta aldığı bu kararla kişilikli, onurlu, kendi yararını tespit edip ona göre davranabilen demokratik bir ülke olduğunu bütün dünyaya göstermiştir. Dünya bu kararın önemini anlarken, biz ezik, boyun eğen, pişmanlık gösteren, baskıların sonuç verdiği bir ülke konumuna sürükleniyoruz."

"Hükümet, üniversitelere savaş açma kararını almıştır. Şimdi, ortaya çıkan üniversite sorunu, üniversitenin gerçek sorunlarının yönelimine dönük bir arayıştan kaynaklanmıyor. Üniversiteyi tutma, üniversiteyi kontrol altına alma, üniversite üzerinde iktidarın açıkça söylediği, söylemediği zihniyetini zaman içinde etkin kılacak uygulama şansını elde etme zihniyeti ve anlayışı yatıyor."

"Ortada bir üniversite sorunu değil, bir rejim kavgası yapılmakta olduğunu herkesin bilmesini istiyorum."
 

CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(8 Temmuz 2003)

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta içinde Kuzey Irak’ta yaşanan olaylar, milletimiz için derin bir üzüntü kaynağı olmuştur. 11 subayımızın ve astsubayımızın Amerikan askerlerince Kuzey Irak’ta, Süleymaniye’de, kendi karargahlarından zor kullanılarak alınmaları, başlarına çuval geçirilip, elleri bağlanarak, aşağılayıcı muamelelere tabi tutulmaları, Bağdat’a götürülerek sorgulanmaları, Türk Milletinin onurunu rencide etmiştir, devletimizin itibarını çok ciddî biçimde zedelemiştir.

Değerli arkadaşlarım, müttefik ülkeler arasında böyle vahim bir olayın örneğine rastlamak olanağı yoktur. İttifak ilişkileriyle bağlı olan ülkelerin öncelikle dikkat etmeleri gereken şey, birbirlerine saygı göstermektir. İttifak kurmuş olmak, yabancı bir tehlikeye, tehdide karşı birbirine güvenerek dayanışma içinde olmak, işbirliği içinde olmak, birbirine değer vermek, saygı göstermek demektir. Amerikalıların Türk birliklerinin karargahına yaptıkları saldırı tam bir sorumsuzluk ve pervasızlık örneği olmuştur.

Öyle anlaşılıyor ki, Amerikan hükümetinin Türkiye’nin dostluğunu kaybetmemek, Türk Halkının husumetini çekmemek gibi bir kaygısı yoktur. Onlar güçlüdürler, her şeyi yapmaya haklıdırlar, kimseye hesap vermek zorunda değildirler anlayışıyla davrandıklarını ve bu anlayışla müttefik ülkelere karşı da davranışlarını sürdürdüklerini büyük bir üzüntüyle görmüş bulunuyoruz. Değerli arkadaşlarım, bu anlayış, Amerika’ya bugüne kadar çok zarar vermiştir, öyle anlaşılıyor ki, bu anlayış, Amerika’ya bundan sonra da daha çok zarar verecektir.

Değerli arkadaşlarım, Türk Hükümetinin bu vahim olay karşısındaki tutumu da, maalesef, tam bir basiretsizlik örneği olmuştur. Hükümet, bu kadar ciddî bir saldırı karşısında Amerikalılara bir protesto notası verme cesaretini bile gösterememiştir. Amerikalıların bir protesto notasını hak ettiklerinden hiç kuşku yoktur. Türk askerinin meşru olarak bulunduğu bir karargaha kabaca bir baskın yapılması, silah tehdidiyle orada bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup subayları ve astsubayların tutsak olarak alınmaları ve bir terörist muamelesine tabi tutularak başlarına çuval geçirilerek oralardan alınıp götürülmeleri ve 60 saat boyunca devletin bütün girişimlerine rağmen bırakılmamaları, hiçbir şekilde mazur görülemez, buna karşı Türk Devletinin duygularının, Türk Milletinin hissiyatının etkili bir biçimde Amerika Birleşik Devletlerine iletilmesi, bu devleti yönetenlerin kaçınılmaz bir borcu idi.

Bu konuda kendisine soru sorarak, hatırlatma yapanlara Sayın Başbakanın takındığı tavır, gerçekten üzüntü verici olmuştur. Sayın Başbakanın, diplomatik notanın ne anlama geldiğini bilmediğine tanık oluyoruz. Sayın Başbakan, notayı ültimatomla karıştırıyor. Nota, ülkelerin her gün birbirilerine defalarca verdikleri, düşüncelerini, düşüncelerini ifade eden bir yazılı metindir. Notanın bunun ötesinde bir anlamı yoktur; ama, yazılı bir metindir. Bu, metni yazan ülkeyi bağlayan, o notanın muhatabı olan ülkeyi etkileyecek olan, tarihe geçecek olan bir tespittir. Böyle bir tespite, Süleymaniye’de ihtiyaç yoksa, acaba, nota ne zaman verilir, kim verir, kime verir, niçin verir? Böyle bir ortamda nota gerekmezse, ne zaman gerekir?!

Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanın bu konudaki laubali değerlendirmesi, notayı, müzik notasına paralel bir şekilde yorumlama çabası, durumun ciddiyetinden ne kadar uzak olduğunun bir göstergesidir. Sayın Başbakan ve Dışişleri Bakanı, Türk Milletini galeyana getiren bu olay karşısında, önceden belirlenmiş günlük sıradan programlarını bile değiştirme gereğini duymamışlardır ve ikili düzeyde bilgi almaya çalışmışlar, muhatap bulamamışlar; muhatapları görüşme isteğini 24 saat sonra değerlendirmeye almış ve bu konuda karşısında sadre şifa bir tavır sergilemekten kaçınmışlardır.

Türkiye’nin böyle bir vahim tablo karşısında Amerika ile ikili ilişki kurmakta güçlüğe maruz kalması halinde yapması gereken şey, derhal NATO Konseyini toplantıya çağırmaktı ve ikili ilişkiyle iletemediği düşüncesini ittifak çerçevesi içinde ve diğer müttefiklerin gözü önünde Amerika’ya anlatmaktı. Maalesef, bu konuda da tam bir sessizlik içinde kalmışlardır, hiçbir girişim gerçekleştirmemişlerdir.

Değerli arkadaşlarım, Amerikan askerlerinin, Türk askerlerini hangi gerekçeyle 60 saat tuttuklarını şu anda biz bilmiyoruz, Hükümetin bildiğinden de emin değilim. Bu bilgisizliği anlamak, kabul etmek mümkün değildir. Böyle bir harekâta gerekçe olarak gösterilebilecek ne vardır? Hangi gerekçeyle, hangi ihtiyaçla, hangi sebeple Amerika Birleşik Devletleri, Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup 11 subayımızı, astsubayımızı orada tutuklama gereğini, hakkını, yetkisini kendisinde bulmuştur?

Değerli arkadaşlarım, bu kararın hangi düzeyde alındığı ile ilgili spekülasyon yapmak bizim işimiz değildir. Bu karar Bağdat’tan mı alınmıştır, Katar’daki merkezî komite kumanda merkezinden mi alınmıştır, Washington’dan mı alınmıştır bunu tespit etmek işi bizim işimiz değildir. Karşımızdaki askerler, Amerikan Birleşik Devletleri ordusuna mensup olan askerlerdir. Onların eylemine muhatap olanlar da Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup olan askerlerdir; bu durumun izah edilmesi lazımdır. Niçin alındıklarını öğrenmek bizim hakkımızdır. “Efendim, bir komite kuracağız, komite kendi arasında bunu değerlendirecek...”

Değerli arkadaşlarım, demokratik bir ortamda yaşıyoruz. Orada bizim askerlerimiz böyle bir müdahaleyi haklı gösterecek ne yapmışlarsa, bunu bilmek Türkiye’nin hakkıdır. Eğer bizim askerlerimizin orada bir yanlışı varsa, o yanlışı hep beraber bilmeliyiz. Eğer, böyle bir yanlış yok da, Amerika böyle bir girişim yaptıysa, onu da bilmeliyiz. Ortada bir yanlış varsa, o yanlış, böyle davranmayı hiçbir biçimde mazur göstermez, onu da herkesin bilmesine gerek vardır. Ortada bir yanlış varsa, bu yanlışın müttefik ülkeler arasında nasıl çözüleceği usule bağlanmıştır, bunun mekanizması vardır, ortada haklı bir şikâyet konusu varsa bile, o şikâyetin gereğinin nasıl yapılacağı bilinmelidir ve o mekanizma işletilmelidir. Oradaki bir grup Amerikan askerinin Türk birliklerinin karargahını basarak, onları terörist gibi yaka paça çuvalların içine sokarak alıp götürmeye hakları yoktur; ama, bu yapılmıştır. Bunu yapılmamış  kabul etmek mümkün değildir.

Değerli arkadaşlarım, askerlerimizin salınmasıyla bu olay bitmiş değildir. Askerlerimizin salınmasıyla şimdi olay bütün boyutlarıyla ortaya çıkmıştır. O askerler elbette salınacaktır, alınıp öldürülecek değildir ya da Guantanoma’daki terörist üssüne taşınıp, orada sorgulanacak değildir, elbette bırakılacaktır; maalesef, 60 saat sonra bırakılmıştır. Bırakılınca konu bitmemiştir; niçin alınabilmiştir, alınmayı haklı gösteren nedir? Alınmanın gerekçesi nedir, bunu bilmek hepimizin hakkıdır.

Değerli arkadaşlarım, bu konu hızla aydınlığa kavuşturulmalıdır ve derhal, Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’den, yaptığı bu haksız muamele nedeniyle özür dilemelidir.

Orada yaşanmış olabilecek hiçbir olay, hiçbir istihbarat, orada söz konusu olabilecek hiçbir tehdit, tehlike, Amerika Birleşik Devletleri askerlerinin, Süleymaniye’de Türk karargahına yaptıkları muameleyi haklı ve mazur göstermeye yetmez, hiçbir olay, bunu haklı ve mazur göstermez. Eğer bizim bir yanlışımız varsa, o yanlışımızın gereğini yapmak bize düşer, bilelim, onun gereğini biz yaparız; ama, bu davranış dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’den özür dilemek zorundadır.

Değerli arkadaşlarım, bu, Türkiye’nin bundan sonraki siyasetine, dünyaya bakışına, çevreye bakışına, geleceğe bakışına çok önemli etkiler taşıyacak bir olaydır. Bu içinde bulunduğumuz tabloyu, acı bir biçimde kavramamıza yardımcı olan bir deney olarak ortaya çıkmıştır. Bu olayı yok saymak mümkün değildir, bunu yok saymanın tek yolu Amerika Birleşik Devletlerinin yapılan yanlışlığı kabul ederek Türkiye’den özür dilemesi ve bu olayın sorumlularından hesap sormasıdır; ancak bu Türkiye’yi tatmin eder.

Böyle bir olayın gerçekleşmesi, Türkiye’nin çok değer verdiği Amerika Birleşik Devletleriyle ittifak ilişkisinde gereken tutumu izlemesine yardımcı olacak bir açılımı sağlar. Buna Amerika’nın ihtiyacı vardır, buna dünyanın ihtiyacı vardır.

Değerli arkadaşlarım, bizim, bu manzara karşısında hükümet olarak içinde bulunduğumuz tablo, milletimiz için bir yaradır, manevî bir ıstırap konusudur. Maalesef, bir süredir Türkiye, bu hükümetin yönetiminde, hiçbir zaman hak etmediği büyük sıkıntıları yaşamak zorunda kalmıştır. İktidara geldikten hemen sonra uygulamaya başladıkları politika, sürekli tutarsızlıkları ortaya koymuştur, çelişkileri ortaya koymuştur; bizi, savunulması çok güç sorunlarla, sıkıntılarla, tutumlarla karşı karşıya bırakmıştır. Hükümetin bu tavrının altında Türkiye’nin konumunu anlamakta, Türkiye’nin dünyadaki yerini anlamakta bir büyük zafiyet içine girmiş olması temel nedeni oluşturmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, bu anlayış, bu yaklaşım bugüne kadar Türkiye’ye büyük sıkıntılar doğurdu; bundan sonra da çok büyük sorunların, sıkıntıların ortaya çıkması kaçınılmaz gözüküyor. Bakınız, 1 Mart’ta, Türkiye Büyük Millet Meclisi çok önemli bir karar aldı ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkisini, Irak Savaşı dolayısıyla nasıl geliştireceğine Türkiye Büyük Millet Meclisi karar verdi. Dedi ki “Türkiye’de 60 000 Amerikan askerinin yerleştirilmesini uygun görmüyorum. Türkiye üzerinden bir kara harekâtının, bir saldırının Irak’a yönelik olarak yapılmasını, bunun sorumluluğunu üstlenmeyi uygun görmüyor.” Bu karar, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararıdır. Hükümet, böyle bir kararın alınmasını istiyor muydu, istemiyor muydu bilmiyorum; bu kararın alınabileceği konusunda Amerikalıları zamanında uyardı mı, uyarmadı mı bilmiyorum; Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkacak karar konusunda Amerikalılara hangi umutları, hangi güvenceleri verdi bilmiyorum; ama, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu kararı aldığı bir gerçektir. Bu kararı almasını sağlamak üzere, bu konuda net bir tavrı hükümetin sergileyemediği doğrudur. Bu karar alındıktan sonra hükümetin bu kararı sahiplenerek, onun sorumluluğunu üstlenerek, onun gereğini yapma anlayışı içine girerek dünya ile ilişkilerini o doğrultuda sürdürdüğünü söylemek olanağı da, maalesef, yoktur. 1 Mart kararından sonra hükümet, bir büyük eziklik içine girmiştir; Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararını omuzlarında taşıyamamıştır, onun altında ezilmiştir, mahcup düşmüştür, çelişkiye düşmüştür ve bu kararın gereğini yerine getirmekte büyük sıkıntılara sürüklenmiştir.

Değerli arkadaşlarım, işte bu ruh hali, 1 Mart’ta Türkiye Büyük Millet Meclisinin aldığı kararı taşımakta, hükümetin sıkıntıya girmiş olması, bir ezikliğe sürüklenmiş olması, ondan sonra yaşanan olayların altında yatan temel zafiyet noktası olmuştur ve bir pişmanlık duygusu içinde hükümet “hata ettik, yanlış yaptık, kusura bakmayın, üzerimize düşeni yerine getiremedik, bundan sonra ne isterseniz yapalım” anlayışı içine girmeye çalışmıştır ve bu anlayış içinde oradan oraya Türkiye’yi büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakmıştır.

Bakınız, bir süre önce üs ve havaalanlarının kullanılmasıyla ilgili olarak bir Bakanlar Kurulu kararı alınmıştır. Bu karar, Birleşmiş Milletlerin 1483 sayılı kararına dayanmaktadır; yani, insanî yardım çerçevesi içinde bütün ülkelerin Irak’ta yardımcı olmasını öngören bir karara dayanarak Bakanlar Kurulu bir karar almıştır. Bu, çok doğaldır. Bu karar, gerçekten insanî yardım çerçevesinde alınmış bir karar mıdır yoksa onu aşan nitelikte bir karar mıdır? Bu karar henüz yayımlanmamıştır, bu karar gizli bir karar durumundadır, Bakanlar Kurulunun aldığı karar Resmî Gazetede açıklanmamıştır. Bu kararın, sadece insanî yardım çerçevesi içinde bir karar olduğu Türkiye’de ifade edilmiştir; ama, Dışişleri Bakanı Washington Post’a verdiği bir demeçte “biz, bunu geniş yorumlayarak uygulayacağız” demiştir. Bu geniş yorumlama neyi kapsamaktadır, nereye kadar uzanmaktadır, neleri içine almaktadır, bunlar daha netleştirilebilmiş değildir. Bu kararın altında da, 1 Mart’ta alınan kararı taşıyamama tablosu vardır.

Değerli arkadaşlarım, eğer hükümet, 1 Mart’ta alınan kararı taşıyamayacaktıysa, o kararın alınmasını önlemek durumundaydı. Eğer, o karar alınmışsa, hükümetin görevi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararını taşıyabilmektir. Üstelik, o kararın Türkiye açısından ne kadar doğru bir karar olduğu her geçen gün daha iyi ortaya çıkmaktadır.

1 Mart’ta Türkiye’nin aldığı kararın, Türkiye’nin kişilikli, onurlu, kendi yararını, kendi hesabını kendisi yapan demokratik bir ülke olduğu görüntüsünün, izleniminin bütün dünyada paylaşılmasına yardımcı olan bir karar olduğunu herkesin çok iyi değerlendirmesi lazımdır. Türkiye’nin dünyadaki konumu 1 Mart’la birlikte değişmiştir; Avrupa Birliği karşısında Türkiye’nin durumu değişmiştir, Amerika’daki geniş kamuoyu, sorumlu, aklı başında yöneticiler dahil olmak üzere, Amerika’nın uzun vadeli çıkarlarını doğru değerlendiren pek çok insanın nezdinde de Türkiye kendi yararlarına olan ve bu şekilde kabul edilmesi gereken bir ülke olarak görülme noktasına gelmiştir, gelmelidir, yeter ki, bunu sağlayacak bir anlayış Türkiye’de iktidarda olsun.

Dünya, bu kararın önemini, değerini anlamaya başlarken, biz, kendi kararımızı sahiplenemez, o kararı aldığından dolayı boynu eğik, mahcup, ezik, pişman bir görüntü içine giriyoruz. O durumda Türkiye’yi, dünyada büyük sıkıntıların içine sokuyor, tutarsızlıkların içine sokuyor ve haklarına sahip çıkamayan, ne yaptığını bilemeyen çelişkili, boynu eğik, her tarafa yönlendirilebilecek baskıların işleyebileceği bir ülke konumuna sürükleniyoruz. Bu yanlıştır değerli arkadaşlarım ve bu tehlikelidir. Türkiye’nin, bir an önce, kimseye saygısızlık yapmadan, ittifak ilişkilerine ihanet etmeden; ama, kendi ulusal yararlarını da düşünme konusundaki hakkına sonuna kadar sahip çıkarak dünya ile ilişkilerini belirleme sorumluluğu vardır; Türkiye, olaya böyle yaklaşmalıdır. Yani, biz, kendi yararımızı gözeteceğiz. Biz, Ortadoğu’da istikrar istiyoruz, Irak’ta istikrar istiyoruz, barış istiyoruz.

İstikrarın ve barışın Irak’ta çok kolayca sağlanamadığı ortadadır. Bu barışı sağlamanın çok kolayca mümkün olamayacağı ortadadır. Türkiye’nin Ortadoğu’da barışı ve istikrarı sağlamakta oynayabileceği rol, 1 Mart kararıyla ortadan kalkmış değildir; 1 Mart kararıyla Türkiye, Ortadoğu’da ve Irak’ta gerçek bir barışı ve gerçek bir istikrarı sağlama konusunda özel bir saygınlığa, özel bir ağırlığa kavuşmuştur. Türkiye, bu ağırlığını, bu rolünü çok sorumlu bir biçimde kullanabilecek bir ülkedir. Buna kimsenin kuşku duymasına neden yok; ama, bu, bizim “siz bilirsiniz, emret Başbakanım” anlayışı içinde yönetilecek bir ülke olmadığımızı dünyaya göstermemize bağlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu doğrultuda aldığı kararla iftihar etmemize, ona sahip çıkmamıza bağlıdır. Değerli arkadaşlarım, maalesef, bu anlayıştan, bu sorumluluktan yoksun bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. Bir süreden beri dünya ile ilişkilerimizde bir eziklik duygusunun, ulusal onurumuzu sık sık rencide eden durumların ortaya çıkmasının sıkça önümüze geldiğine tanık oluyoruz.

Şimdi, bakınız, bu Irak’taki olay, neresinden baksak bizi çok ciddî şekilde kaygılandırıyor. Irak’ta bu olayların altında hangi somut gerçekler yatıyor bunları bilemiyoruz, inşallah öğreniriz; ama, bu olayların arkasında Amerika gibi bir büyük ülkenin Irak’ta, Kuzey Irak’ta Peşmerge güçlerine teslim olmuş, onların penceresinden Irak’a, Kuzey Irak’a ve bölgeye bakan bir konuma sürüklenmiş olmasının önemli bir neden oluşturduğunu görüyoruz. Bu, şimdi ortaya çıkan bir tablo da değildir; ta olayın başından beri sezilmiş olan ve Türkiye’nin, Irak’ta Amerika ile ciddî bir işbirliği yapmasının önüne en büyük engel olarak çıkan temel neden olmuştur. Bunu yeterince işbirliğini 1 Mart’ta yapmadık, onun için böyle bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz diye açıklamak mümkün değildir. Türkiye, 1 Mart’ta, bu tabloyu gördüğü için yeterince işbirliği yapmamıştır. Bu da, önemli bir faktör olmuştur.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, hükümetin bize, bu Irak olaylarıyla ilgili olarak şu açıklamaları yapmasını bekliyorum, şu sorulara cevap bekliyorum:

Amerika Birleşik Devletleri yetkililerinin, Kuzey Irak’ta, PKK ve KADEK yetkilileriyle görüştüğü haberleri doğru mudur? Türk Hükümetinin bu konudaki değerlendirmesi nedir?

Amerika Birleşik Devletleri, PKK ve KADEK’i bir terör örgütü olarak ilan etmiştir, hiçbir terör örgütüyle Amerikalı yetkilinin konuşmayacağı bir temel prensip olarak belirtilmiştir. Bu bilgilerin ışığında şimdi, Kuzey Irak’ta, Amerika Birleşik Devletleri yetkililerinin, PKK ve KADEK temsilcileriyle buluşup, görüşme yapıp yapmadığını öğrenmek istiyorum. Böyle bir durum var mıdır? Bu konuda bizim hükümetimizin istihbaratı nedir? Böyle bir görüşme yapılmış mıdır?

Eğer böyle görüşmeler yapıldıysa, bu görüşmelerin içeriğinden bizim hükümetin bilgisi var mıdır? Amerika Birleşik Devletleri bizim müttefikimiz; PKK, KADEK bir terör örgütü –Amerika’nın anlayışına göre- Amerika’nın anlayışına göre biz Amerika’nın bir müttefikiyiz;  böyle bir görüşme yapıldı mı, yapılmadı mı, yapıldıysa bizim hükümete bilgi verildi mi, verilmedi mi?

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin önüne çeşitli kararlar geliyor, çeşitli düzenlemeler geliyor; bunların bizim onaylamamızı istiyor. Bunlar nereden geliyor, nasıl hazırlanıyor, bunları bilmek bizim hakkımızdır.

Şimdi, bir süre sonra Parlamento, eskiden Pişmanlık Yasası olarak bildiğimiz; ama, şimdi, bir büyük dil cambazlığıyla farklı bir izlenim vermek üzere nitelendirilen bir yasayı görüşme durumunda olacaktır. Değerli arkadaşlarım, bu yasa tasarısı nerede hazırlanmıştır? Bu, kimin teklifidir? PKK, KADEK yetkilileriyle Amerika Birleşik Devletleri yetkililerinin yaptıkları görüşmelerde vardıkları mutabakatın Türkiye’de uygulanması sadedinde bizim önümüze sunulan bir yasa teklifiyle mi karşı karşıyayız? Bunu anlamak bizim hakkımızdır. Bunun sahibi kimdir: İçişleri Bakanı mı hazırlamıştır, Adalet Bakanı mı hazırlamıştır, nereden gelmiştir?

Değerli arkadaşlarım, bu ve buna benzer daha pek çok konu, önümüze bundan sonra gelecek konular, bilmelisiniz ki, milletimizin onurunu, şerefini ciddî şekilde sıkıntıya sokuyor. Türkiye’de toplumumuz itilip kakılmaktan artık usandı. Milletimizin onuruyla, milletimizin kendi iradesini, kendi kararlarını kendisinin alma alışkanlığıyla bağdaşmayacak uygulamalara bu kadar sık maruz bırakılmamızın, bu milletin içinde bir tepkiye yol açmaya başladığını dost düşman herkesin bilmesini istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu milletle artık çok fazla oynamayınız. Hepimiz çok sorumlu bir anlayışla Türkiye’nin bu güç dönemi aşmasına katkı vermek istiyoruz. Türkiye’nin çok fazla itilip kakılmasına artık olanak yoktur. Milletimizin onuru sözünün bu kadar sık kullanılmaya başlanmış olması, kendi başına bir tehlikeyi, bir tehdidi ortaya koymaktadır. Önümüzde şimdi yeni olaylar var, yeni sınavlar var; önümüze Kıbrıs gelecek, başka konular gelecek...

Değerli arkadaşlarım, ciddî olmak lazımdır. Türkiye, tarih karşısında bir büyük sınav veriyor. Ona buna yaranarak, onun bunun çizgisine teslim olarak Türkiye’nin yararlarının güvence altına alınmasına olanak yoktur. Türkiye, kendi hesabını kendisi yapmalıdır, ayakları üzerinde durmalıdır ve birikimine ihanet etmemelidir. Güç günler yaşıyoruz, daha güç günlere gireceğiz; ama, bu tablo içinde en büyük sorun, en büyük sıkıntı dıştan karşılaştığımız güçlüklerden gelmiyor, dıştan karşılaştığımız güçlükler karşısında Türkiye’ye sahip çıkacak bir iktidarı içeride görememekten kaynaklanıyor.

Değerli arkadaşlarım, hükümetin şimdi bu ortamda üstünde durduğu konulardan birisi üniversiteler sorunudur. Hükümet, üniversitelere savaş açma kararını almıştır. Uzun süreden beri hükümet ve üniversiteler arasında bir gerginliğin şekillenmekte olduğunu görüyorduk ve hükümete, bu gerginliğin süratle ortadan kaldırılması gerektiğini, bu konuların Türkiye’yi ciddî sıkıntılarla, sorunlarla karşı karşıya bırakacağını ifade ediyorduk. Şu ana kadar bu doğrultuda bir zaman kazanmak olanağı doğmuştur; ama, iktidarın, artık bu yaklaşımını sürdürmekte ciddî güçlüklerle karşı karşıya kalacağı görülmektedir ve şimdi önümüzde yeni bir üniversite hükümet kavgası dönemi gelmek üzeredir.

Değerli arkadaşlarım, bu üniversite kavgasının altında ne yatıyor? Üniversite ülkenin geleceğini oluşturan, gençliğimizin eğitildiği temel kuruluşumuz; yani, üniversite sorunu, ülkemizin geleceği sorunu demektir, ülkemizin yarını demektir. Üniversitelere yön veren anlayış ve zihniyet, ülkemizin geleceğini belirleyecek anlayış ve zihniyet olacaktır. O nedenle üniversite konusu, siyasetçilerin sürekli ilgisini çekmiştir. Hangi siyasetçilerin?.. Eğer üniversite, Anayasamızın temel değerlerine, Atatürk devrimlerine, Türkiye’nin çağdaş bir toplum olma anlayışına yönelikse bundan rahatsız olan çevrelerin en öncelikli hedefi bunu değiştirmek, ülkenin geleceğini kendi anlayışlarına uygun olarak şekillendirmek, bunun için de üniversiteleri denetim altına almak olmuştur. Üniversite kavgası budur. Üniversitede çok sorun var; üniversitelere ayrılan kaynaklar yetersiz, üniversitelerde öğretim üyelerinin malî durumları kesinlikle kabul edilemez durumda, öğrenci sayısıyla, ona sunulan hizmet arasında büyük oransızlık var. Üniversitelerde ekonomik gücü yerinde olmayan çocuklarımızın okuma olanağı yok. Eğitimin kalitesini yükseltme, laboratuvarları geliştirme, kütüphaneleri geliştirme, bilgisayar sistemini yaygınlaştırma ihtiyacı var. Üniversitelerimizin kalitesini uluslararası düzeye çıkarma ihtiyacı var. Her hükümetin önünde temel sorun olarak anlaşılması gereken konular bunlar; ama, şimdi, ortaya çıkan üniversite sorunu, üniversitenin bu gerçek sorunlarının yönelimine dönük bir arayıştan kaynaklanmıyor. Üniversiteyi tutma, üniversiteyi kontrol altına alma, üniversite üzerinde iktidarın açıkça söylediği, söylemediği zihniyetini zaman içinde etkin kılacak uygulama şansını elde etme zihniyeti ve anlayışı yatıyor. O nedenle üniversitelerin yapısını değiştirme, denetleme öncelikli bir sorun olarak ortaya çıkıyor.

Değerli arkadaşlarım, eğer iktidar, bu doğrultuda adım atmayı gerçekleştirirse biliniz ki, bu, sadece bir üniversite sorunu olarak kalmayacaktır, Türkiye’nin medeniyet çizgisi, Türkiye’nin temel doğrultusuyla ilgili kaygıların, tereddütlerin yaygınlaşmasına da yol açacaktır. Bunun bu şekilde değerlendirilmesi lazımdır. Ortada bir üniversite sorunu değil, bir rejim kavgası yapılmakta olduğunu herkesin bilmesini istiyorum.

O nedenledir ki, üniversite yasası, gizli gizli kapalı odalarda sızdırılmaması için önlemler alınarak, askeri bir strateji planı hazırlanırcasına bir kapalılık içinde oluşturulmak isteniyor. Hâlâ ortada yok, Bakanlar Kurulunda, Türkiye bilmiyor, üniversite bilmiyor, öğretim üyesi bilmiyor, öğrenci bilmiyor, Türkiye bilmiyor, hiçbirimiz bilmiyoruz; bölük pörçük, orasından burasından bir yaz tatilinin rehaveti içinde gizlice hazırlayıp, aniden bir baskınla vurup kaçabilir miyiz, bu meseleyi toplumdan kaçırabilir miyiz anlayışıyla uygulanıyor. Bir defa bu güven vermiyor. Ne yapacaksanız, açıkça çıkın, anlatın, bilelim, konuşalım, tartışalım; ne yapacaksanız Millî Eğitim Bakanlığını üniversitenin patronu yapacağız, patronu, üniversiteyi biz yönlendireceğiz, yöneticilerin işine son vereceğiz, yenilerini biz atayacağız, atama mekanizmasını biz kontrol edeceğiz, üniversiteleri birbirinden kopuk anlayışlar içinde bütünsellikten uzak bir yaklaşıma sürükleyeceğiz ve Türkiye’de bir kültür kavgasını, Türkiye’nin tarihi doğrultusuyla, geleceğiyle ilgili bir temel anlayışı tekrar önemli bir gerginlik, bir tartışma, çekişme konusu haline dönüştüreceğiz.

İyi yapmazsınız değerli arkadaşlarım, iyi yapmazsanız... Bu kavgayı Türkiye aştı, bırakınız aşsın. Bu kavgayı tekrar açmanın kimseye getireceği bir yarar yoktur. Üniversiteler Türkiye’nin çağdaş bilim yuvalarıdır. Bakınız, Başbakan, geçenlerde parti kongresinde konuşuyor, üniversitelere yönelik şikâyetini şöyle ifade ediyor: “Üniversitelerimize bir ideolojinin deli gömleğini giydirdiler” diyor. “Bir ideolojinin deli gömleğini üniversitelere giydirdiler” diye şikâyet ediyor Sayın Başbakan. Hangi ideolojiymiş bu?.. Hangi ideolojiyi üniversitelere giydirmişler de, Başbakan şikâyet ediyor? Sen, o ideolojiyi kaldıracaksın da, hangi akıllı gömleği giydireceksin? O çıkardığını söylediğin millî görüş gömleğini mi tekrar orada üniversitelere giydirmeyi düşünüyorsun?

Değerli arkadaşlarım, bu hükümetin niyetleriyle gerçekler birbirinden çok farklı. Hep öyle oldu, hep öyle oldu ve yedi ay sonra bugün, bu hükümetin samimiyeti ve niyetleriyle uygulamaları arasındaki fark giderek açılmıştır. Çok açık bir gerçek; bir şeyi söylüyorlar, başka bir hedefi amaçlıyorlar. Bu, sadece böyle temel, hassas, ülkenin yarını, rejimi, demokrasi, Atatürkçülük, laik cumhuriyet konularında değil, her konuda bu kendisini gösteriyor. “Doğrudan gelir desteğini veriyoruz” diyorlar, uygulamaya bakıyorsun ki, doğrudan gelir desteği tamamen perişan olmuş. “Çiftçiye mazot desteği vereceğiz” diyorlar, bakıyorsun, nedir bu mazot desteği diye, getirdikleri hiç ilgisi yok, çiftçi şaşırıyor; “bunlara mı inanayım, cebime girene mi inanayım, şimdi destek mi aldım, mazotu ucuz mu kullanıyorum, peki bu tablo ne?!” çiftçi, bu şaşkınlık içinde. “Orman köylüsünün sorununu çözeceğiz” diyorlar, rantçıların önünü açıyorlar, orman köylüsünün sırtından Hazineye kaynak bulmaya çalışıyorlar.

Değerli arkadaşlarım, daima her alanda, her konuda bu tutarsızlıklar, bu çelişkiler hep yaşandı, geldi. “Emeklilere 75-100 milyon vereceğiz” dediler, vatandaş “ne güzel, bize verilmeyen sosyal desteği alıyoruz” dedi, bir süre sonra dediler ki “sizin yasa gereği alacağınız TÜFE artışı var ya, onu keseceğiz, kusura bakmayın.” Öyleyse, ne verdin?.. Ne verdin?.. Verdiğin para, emekli işçinin, zaten alma hakkına sahip olduğu şey, veriyormuş gibi yapıyorsun. Senden önce verenler vermiş onu, onu kaldırıyorsun, veriyormuş gibi gözüküyorsun. Oynama milletle, kimseyi aldatmaya kalkma; aldatamazsın.

Değerli arkadaşlarım “hortumları kestik, kaynak yarattık” diyor. Rakamlara bakıyorsunuz, ortada kaynak, daha fazla borçlanmadır. Bundan önceki hükümetlerin hepsinden daha çok borç yapmaya başlamış olan bir hükümetle karşı karşıyayız. Kaynak diye kullandığı, yarın başkalarının yüksek faizle ödemek zorunda olacağı borç paradır; el kesesinden yiyor, yarınki kuşaklardan yiyor, ülkenin geleceğinden yiyor, Türkiye’nin borcunu azaltacağına borcunu artırıyor.

Sayın Başbakanın, son günlerde iki şikâyet konusu var; birisi “bizim adımız AKP değil, adımızın kısaltılmışı AKP değil, AK Parti” birinci şikâyet konusu bu. Süleymaniye birbirine girmiş, 11 askerimiz orada, herkes “acaba, Başbakan ne söyleyecek” diye bakıyor, çıkmış parti kongresinde Başbakan “bizim adımız Adalet ve Kalkınma Partisi, kısaltılmışı da AKP değildir” bunu anlatıyor 15 dakika. Değerli arkadaşlarım, buna niye bu kadar önem veriyor? Yani, o olmuş, bu bitmiş, ne fark eder?! Adın, Adalet ve Kalkınma Partisi AKP; Cumhuriyet Halk Partisi CHP; Demokrat Parti DP, Demokratik Sol Parti DSP, Milliyetçi Hareket partisi MHP; Doğru Yol Partisi, DYP... Bunların hiçbirisi rahatsız olmuyor da, acaba, sen, niçin adının baş harflerinin bir araya gelmesinden rahatsız oluyorsun?! Niye rahatsız oluyorsun; AKP’den niye rahatsızsın?.. “Efendim, ben AKP’den rahatsız değilim de, benim AK Parti diye anılmaya ihtiyacım var, ben AK kavramına muhtacım, AK kavramına mecburum, benden bunu esirgemeyin, ben, bana AK denilsin istiyorum” diyor. Canım, sana “AK” denilsin istiyorsan; bir, adını ona göre al, iki, o Maliye Bakanının kulağından tut, o Ulaştırma Bakanının kulağından tut ve... Parlamentoya, ikide bir kendi kendinizi aklamak için kanun getirmekten vazgeç de, bir tane Anayasa değişikliği getir; milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması için gereken düzenlemeyi getir, onu çıkaralım. Bak, o zaman bunları yaparsan, sana “AK Parti” denilse de “AKP” denilmese de, sen aldırmaz olursun. Sen, AK görünme kompleksi içerisindesin; senin sorunun bu. Sen, AK görünmek istiyorsun. AK görünmek güzel bir şey de, gereğini yaparak görün. Adın, öyle olmuş, böyle bitmiş; adıyla davranışı arasında insanların çoğu kere tutarsızlık vardır. Adamın adı Mülayim’dir, sekiz kişiyi öldürmüştür; adamın adı, hâşâ minhuzur, Onur’dur, her türlü rezilliğin içindedir. Bunlar olur. Sen de AK gözükmek istiyorsan, AK Parti diye ısrar etme. Bırak, dürüst ol, dürüst ol; aldatma, verdiğin sözün arkasında dur, vaatlerinin arkasında dur, kendi çıkarını düşünme, bakanların oğlunun çıkarını düşünmesine izin verme. Adam, Maliye Bakanı, İstanbul’da 52 dönüm yeri çevirmiş, tapusu yok. Canım, olur. Tapusu yok, olabilir, Türkiye’de tapusuz alanlarda yaşamak zorunda olan, köyünden, kasabasından, kentinden koptuğu için, ailesiyle başını sokacağı bir yere muhtaç olduğu için, parası pulu olmadığı için, bedelini, mülkiyetini alamayacağı için ne bulursa oraya sığınmak zorunda olan göçmüş varoşlarda yaşayan yüz binlerce, milyonlarca insanımızı anlıyorum da, seni anlamıyorum Sayın Maliye Bakanı?! Sen, hangi akılla, tapusu olmayan, mülkiyete konu olmayan, ormanla ihtilaflı, hazine ile ihtilaflı yerde yer tutuyorsun ve sonra, haydi bunu yaptın, nasıl oluyor da, sen, bunu kitabına uydurmak için bir yasa değişikliğinin, Anayasa değişikliğinin arkasında duruyorsun, bu söylendiği zaman pişkin pişkin gülümsüyorsun, işte bunu anlayamıyorum. Bunu, gerçekten anlayamıyorum. Bu anlayıştaki, bu mizaçta birisinin Maliye Bakanı olmasını, olabilmesini anlamıyorum. Başbakanımızın bu anlayışla birisine “ağabey, ağabey” diye peşinde dolaşmasını anlamıyorum. Böyle, çekeceğiz, manzara bu, Türkiye’nin tablosu bu.

Hazineyi emanet ettiğimiz insan bu. Kaçak bina yapmış, kaçak bina olduğunu komşuları ihbar etmişler, belediye yıkmak zorunda, yıkmazsa suç oluşturacak. Belediye “aracım gerecim yok, yıkamam. Yıkma işini ihaleye çıkarayım” demiş, ihaleye çıkmış, ihaleye kimse katılmamış. Görüyorsunuz, kimse ihaleye katılmıyor, bir şey yapamam” demiş, falan falan, şimdi, bize bunları anlatıyorlar.

Değerli arkadaşlarım, olur mu böyle bir şey?! Böyle bir şey oluyorsa, bunu yapan insan, Türkiye’de Maliye Bakanı olur mu?! Türkiye’de bu Maliye Bakanı olursa, Türkiye’de yaşananlara şaşırılır mı?! Sonra da Başbakan çıkacak, diyecek ki “bize AK Parti deyin” Haydi canım sen de, haydi, AK Partiymiş!..

Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakan, her partinin adının baş harflerinden kısaltılmasının oluşturulması karşısında Anavatan’ı bulmuş, diyor ki “haydi, CHP’yi anladık, DYP’yi anladık, MHP’yi anladık, peki ANAP’a ne diyorsunuz? O, nasıl ANAP oldu? O nasıl ANAP olduysa, ben de böyle olurum” Değerli arkadaşlarım, önce, bir defa Başbakana, bir dilbilgisi öğretmeninin Anavatan Partisinin tek kelime halinde yazıldığını anlatması lazım¸yani, Ana, Vatan Partisi değil, Anavatan Partisi; yani, ANAP.

Peki, niye AP değil diyorsan; AP’yi almak yasak o zaman; ama, partiyi kuranlar AP olmak istiyorlar, o nedenle “Anavatan Partisi”demişler; ama, kısaltılmasına “AP” yapmalarına hukuken de imkân yok, onun için “ANAP” demişler. Değerli arkadaşlarım, manzaramız bu.

Ciddî olarak son bir noktaya dikkati çekmek istiyorum. Bu YÖK konusu, eğer bu iktidar bir olup bittiyle, bir emrivakiyle Cumhurbaşkanını devre dışında bırakarak, tasarının iç yüzünü kamuoyundan saklayarak, hükümeti, Millî Eğitim Bakanını, üniversitelerin mutlak hakimi haline getirecek şekilde üniversiteleri bir yüksekokul, bir lise haline dönüştürecek şekilde bir düzenlemeyi getirip Türkiye’ye dayatırsa, bu bizi büyük sıkıntılarla, sorunlarla karşı karşıya bırakır. Şimdi, içinde bulunduğumuz tablo karşısında iktidarın bu yaklaşıma girmesi, olağanüstü vahim bir hatadır. Türkiye’nin şimdi, ulusal dayanışmaya, kaynaşmaya ve bütünleşmeye ihtiyacı var, herkesin el ele vermesine ihtiyaç var. Türkiye’nin, bölgemizde, dünyada maruz kaldığı muameleler, bizi birbirimize yakınlaştırmalıdır, birbirimize sahip çıkma mecburiyetimizi bize hatırlatmalıdır. İçeride siz, üniversitelere savaş açacaksınız, üniversiteleri hasım bileceksiniz, Amerika’ya veremediğiniz notayı üniversitelere vermeye kalkacaksınız, bu doğru bir yaklaşım olmaz.

Türkiye’de işçisiyle işvereniyle, üniversitesiyle, iş dünyasıyla, siyasî partileriyle, iktidarıyla, muhalefetiyle herkesin Türkiye’nin ulusal yararları etrafında kaynaşmasına, bütünleşmesine ihtiyaç var. İktidar, içeride kendi vatandaşlarımıza karşı kabadayılık yapma hakkına sahip değildir. Bu anlayıştan bir an önce kendisini Başbakan kurtarmalıdır, buna şiddetle ihtiyaç var. Bu uyarıyı bir kez daha ifade etmek istiyorum, bundan önce çeşitli vesilelerle bunu Sayın Başbakana özel buluşmalarımızda da söylemiştim, bir kez daha burada ifade etmek istiyorum.

Son bir noktaya da dikkati çekerek sözlerimi bitireyim. Son günlerde Başbakanın, Telekom davasıyla ilgili olarak sık sık böbürlendiğine tanık oluyoruz. İşte “Telekom konusunda dava sonuçlandı. Bu davada aylık 50 trilyon bir kazancı Telekom’a sağlıyoruz. İşte bu, Türkiye’de hortumları kesme mücadelemizin bir eseridir” falan diye anlatıyor. Bu sözlerinden de anlıyoruz da, konu bir hukuki karardır, bir mahkeme kararıdır; ama, halkımızın bilmediği bir nokta var, buradan onu da duyurmak istiyorum. Bu davayı açanlarla Sayın Tayyip Erdoğan’ın, onun Ulaştırma Bakanının, bu hükümetin zerrece bir ilişkisi yoktur; o dava, Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliğinin açtığı bir davadır, TMMOB’nin bir davasıdır. Onun, Türkiye’nin haklarına sahip çıkmak için açtığı dava sonucunda o kazanç sağlanmıştır. Bunu söylerken Sayın Başbakan, hiç olmazsa TMMOB’ye bir teşekkür borcu vardır; onun sonuçlarıyla iftihar etmeye, caka satmaya kalkan Başbakanın, TMMOB’nin hakkına da saygı göstermesini beklemek durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, hepinize teşekkür ediyorum; sevgiler, saygılar sunuyorum, başarılı bir hafta diliyorum.
 


(1 AĞUSTOS 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.