CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(8 Temmuz 2003)
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta içinde Kuzey Irak’ta yaşanan
olaylar, milletimiz için derin bir üzüntü kaynağı olmuştur. 11 subayımızın
ve astsubayımızın Amerikan askerlerince Kuzey Irak’ta, Süleymaniye’de,
kendi karargahlarından zor kullanılarak alınmaları, başlarına çuval geçirilip,
elleri bağlanarak, aşağılayıcı muamelelere tabi tutulmaları, Bağdat’a götürülerek
sorgulanmaları, Türk Milletinin onurunu rencide etmiştir, devletimizin
itibarını çok ciddî biçimde zedelemiştir.
Değerli arkadaşlarım, müttefik ülkeler arasında böyle vahim bir olayın
örneğine rastlamak olanağı yoktur. İttifak ilişkileriyle bağlı olan ülkelerin
öncelikle dikkat etmeleri gereken şey, birbirlerine saygı göstermektir.
İttifak kurmuş olmak, yabancı bir tehlikeye, tehdide karşı birbirine güvenerek
dayanışma içinde olmak, işbirliği içinde olmak, birbirine değer vermek,
saygı göstermek demektir. Amerikalıların Türk birliklerinin karargahına
yaptıkları saldırı tam bir sorumsuzluk ve pervasızlık örneği olmuştur.
Öyle anlaşılıyor ki, Amerikan hükümetinin Türkiye’nin dostluğunu kaybetmemek,
Türk Halkının husumetini çekmemek gibi bir kaygısı yoktur. Onlar güçlüdürler,
her şeyi yapmaya haklıdırlar, kimseye hesap vermek zorunda değildirler
anlayışıyla davrandıklarını ve bu anlayışla müttefik ülkelere karşı da
davranışlarını sürdürdüklerini büyük bir üzüntüyle görmüş bulunuyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu anlayış, Amerika’ya bugüne kadar çok zarar vermiştir,
öyle anlaşılıyor ki, bu anlayış, Amerika’ya bundan sonra da daha
çok zarar verecektir.
Değerli arkadaşlarım, Türk Hükümetinin bu vahim olay karşısındaki tutumu
da, maalesef, tam bir basiretsizlik örneği olmuştur. Hükümet, bu kadar
ciddî bir saldırı karşısında Amerikalılara bir protesto notası verme cesaretini
bile gösterememiştir. Amerikalıların bir protesto notasını hak ettiklerinden
hiç kuşku yoktur. Türk askerinin meşru olarak bulunduğu bir karargaha kabaca
bir baskın yapılması, silah tehdidiyle orada bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerine
mensup subayları ve astsubayların tutsak olarak alınmaları ve bir terörist
muamelesine tabi tutularak başlarına çuval geçirilerek oralardan alınıp
götürülmeleri ve 60 saat boyunca devletin bütün girişimlerine rağmen bırakılmamaları,
hiçbir şekilde mazur görülemez, buna karşı Türk Devletinin duygularının,
Türk Milletinin hissiyatının etkili bir biçimde Amerika Birleşik Devletlerine
iletilmesi, bu devleti yönetenlerin kaçınılmaz bir borcu idi.
Bu konuda
kendisine soru sorarak, hatırlatma yapanlara Sayın Başbakanın takındığı
tavır, gerçekten üzüntü verici olmuştur. Sayın Başbakanın, diplomatik notanın
ne anlama geldiğini bilmediğine tanık oluyoruz. Sayın Başbakan, notayı
ültimatomla karıştırıyor. Nota, ülkelerin her gün birbirilerine defalarca
verdikleri, düşüncelerini, düşüncelerini ifade eden bir yazılı metindir.
Notanın bunun ötesinde bir anlamı yoktur; ama, yazılı bir metindir. Bu,
metni yazan ülkeyi bağlayan, o notanın muhatabı olan ülkeyi etkileyecek
olan, tarihe geçecek olan bir tespittir. Böyle bir tespite, Süleymaniye’de
ihtiyaç yoksa, acaba, nota ne zaman verilir, kim verir, kime verir, niçin
verir? Böyle bir ortamda nota gerekmezse, ne zaman gerekir?!
Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanın bu konudaki laubali değerlendirmesi,
notayı, müzik notasına paralel bir şekilde yorumlama çabası, durumun ciddiyetinden
ne kadar uzak olduğunun bir göstergesidir. Sayın Başbakan ve Dışişleri
Bakanı, Türk Milletini galeyana getiren bu olay karşısında, önceden belirlenmiş
günlük sıradan programlarını bile değiştirme gereğini duymamışlardır ve
ikili düzeyde bilgi almaya çalışmışlar, muhatap bulamamışlar; muhatapları
görüşme isteğini 24 saat sonra değerlendirmeye almış ve bu konuda karşısında
sadre şifa bir tavır sergilemekten kaçınmışlardır.
Türkiye’nin böyle bir vahim tablo karşısında Amerika ile ikili ilişki
kurmakta güçlüğe maruz kalması halinde yapması gereken şey, derhal NATO
Konseyini toplantıya çağırmaktı ve ikili ilişkiyle iletemediği düşüncesini
ittifak çerçevesi içinde ve diğer müttefiklerin gözü önünde Amerika’ya
anlatmaktı. Maalesef, bu konuda da tam bir sessizlik içinde kalmışlardır,
hiçbir girişim gerçekleştirmemişlerdir.
Değerli arkadaşlarım, Amerikan askerlerinin, Türk askerlerini hangi
gerekçeyle 60 saat tuttuklarını şu anda biz bilmiyoruz, Hükümetin bildiğinden
de emin değilim. Bu bilgisizliği anlamak, kabul etmek mümkün değildir.
Böyle bir harekâta gerekçe olarak gösterilebilecek ne vardır? Hangi gerekçeyle,
hangi ihtiyaçla, hangi sebeple Amerika Birleşik Devletleri, Türk Silahlı
Kuvvetlerine mensup 11 subayımızı, astsubayımızı orada tutuklama gereğini,
hakkını, yetkisini kendisinde bulmuştur?
Değerli arkadaşlarım, bu kararın hangi düzeyde alındığı ile ilgili spekülasyon
yapmak bizim işimiz değildir. Bu karar Bağdat’tan mı alınmıştır, Katar’daki
merkezî komite kumanda merkezinden mi alınmıştır, Washington’dan mı alınmıştır
bunu tespit etmek işi bizim işimiz değildir. Karşımızdaki askerler, Amerikan
Birleşik Devletleri ordusuna mensup olan askerlerdir. Onların eylemine
muhatap olanlar da Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup olan askerlerdir; bu
durumun izah edilmesi lazımdır. Niçin alındıklarını öğrenmek bizim hakkımızdır.
“Efendim, bir komite kuracağız, komite kendi arasında bunu değerlendirecek...”
Değerli arkadaşlarım, demokratik bir ortamda yaşıyoruz. Orada bizim askerlerimiz
böyle bir müdahaleyi haklı gösterecek ne yapmışlarsa, bunu bilmek Türkiye’nin
hakkıdır. Eğer bizim askerlerimizin orada bir yanlışı varsa, o yanlışı
hep beraber bilmeliyiz. Eğer, böyle bir yanlış yok da, Amerika böyle bir
girişim yaptıysa, onu da bilmeliyiz. Ortada bir yanlış varsa, o yanlış,
böyle davranmayı hiçbir biçimde mazur göstermez, onu da herkesin bilmesine
gerek vardır. Ortada bir yanlış varsa, bu yanlışın müttefik ülkeler arasında
nasıl çözüleceği usule bağlanmıştır, bunun mekanizması vardır, ortada haklı
bir şikâyet konusu varsa bile, o şikâyetin gereğinin nasıl yapılacağı bilinmelidir
ve o mekanizma işletilmelidir. Oradaki bir grup Amerikan askerinin Türk
birliklerinin karargahını basarak, onları terörist gibi yaka paça çuvalların
içine sokarak alıp götürmeye hakları yoktur; ama, bu yapılmıştır. Bunu
yapılmamış kabul etmek mümkün değildir.
Değerli arkadaşlarım, askerlerimizin salınmasıyla bu olay bitmiş değildir.
Askerlerimizin salınmasıyla şimdi olay bütün boyutlarıyla ortaya çıkmıştır.
O askerler elbette salınacaktır, alınıp öldürülecek değildir ya da Guantanoma’daki
terörist üssüne taşınıp, orada sorgulanacak değildir, elbette bırakılacaktır;
maalesef, 60 saat sonra bırakılmıştır. Bırakılınca konu bitmemiştir; niçin
alınabilmiştir, alınmayı haklı gösteren nedir? Alınmanın gerekçesi nedir,
bunu bilmek hepimizin hakkıdır.
Değerli arkadaşlarım, bu konu hızla aydınlığa
kavuşturulmalıdır ve derhal, Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’den,
yaptığı bu haksız muamele nedeniyle özür dilemelidir.
Orada yaşanmış olabilecek hiçbir olay, hiçbir istihbarat, orada söz
konusu olabilecek hiçbir tehdit, tehlike, Amerika Birleşik Devletleri askerlerinin,
Süleymaniye’de Türk karargahına yaptıkları muameleyi haklı ve mazur göstermeye
yetmez, hiçbir olay, bunu haklı ve mazur göstermez. Eğer bizim bir yanlışımız
varsa, o yanlışımızın gereğini yapmak bize düşer, bilelim, onun gereğini
biz yaparız; ama, bu davranış dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’den
özür dilemek zorundadır.
Değerli arkadaşlarım, bu, Türkiye’nin bundan sonraki siyasetine, dünyaya
bakışına, çevreye bakışına, geleceğe bakışına çok önemli etkiler taşıyacak
bir olaydır. Bu içinde bulunduğumuz tabloyu, acı bir biçimde kavramamıza
yardımcı olan bir deney olarak ortaya çıkmıştır. Bu olayı yok saymak mümkün
değildir, bunu yok saymanın tek yolu Amerika Birleşik Devletlerinin yapılan
yanlışlığı kabul ederek Türkiye’den özür dilemesi ve bu olayın sorumlularından
hesap sormasıdır; ancak bu Türkiye’yi tatmin eder.
Böyle bir
olayın gerçekleşmesi, Türkiye’nin çok değer verdiği Amerika Birleşik Devletleriyle
ittifak ilişkisinde gereken tutumu izlemesine yardımcı olacak bir açılımı
sağlar. Buna Amerika’nın ihtiyacı vardır, buna dünyanın ihtiyacı vardır.
Değerli arkadaşlarım, bizim, bu manzara karşısında hükümet olarak içinde
bulunduğumuz tablo, milletimiz için bir yaradır, manevî bir ıstırap konusudur.
Maalesef, bir süredir Türkiye, bu hükümetin yönetiminde, hiçbir zaman hak
etmediği büyük sıkıntıları yaşamak zorunda kalmıştır. İktidara geldikten
hemen sonra uygulamaya başladıkları politika, sürekli tutarsızlıkları ortaya
koymuştur, çelişkileri ortaya koymuştur; bizi, savunulması çok güç sorunlarla,
sıkıntılarla, tutumlarla karşı karşıya bırakmıştır. Hükümetin bu tavrının
altında Türkiye’nin konumunu anlamakta, Türkiye’nin dünyadaki yerini anlamakta
bir büyük zafiyet içine girmiş olması temel nedeni oluşturmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, bu anlayış, bu yaklaşım bugüne kadar Türkiye’ye
büyük sıkıntılar doğurdu; bundan sonra da çok büyük sorunların, sıkıntıların
ortaya çıkması kaçınılmaz gözüküyor. Bakınız, 1 Mart’ta, Türkiye Büyük
Millet Meclisi çok önemli bir karar aldı ve Amerika Birleşik Devletleri
ile ilişkisini, Irak Savaşı dolayısıyla nasıl geliştireceğine Türkiye Büyük
Millet Meclisi karar verdi. Dedi ki “Türkiye’de 60 000 Amerikan askerinin
yerleştirilmesini uygun görmüyorum. Türkiye üzerinden bir kara harekâtının,
bir saldırının Irak’a yönelik olarak yapılmasını, bunun sorumluluğunu üstlenmeyi
uygun görmüyor.” Bu karar, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararıdır. Hükümet,
böyle bir kararın alınmasını istiyor muydu, istemiyor muydu bilmiyorum;
bu kararın alınabileceği konusunda Amerikalıları zamanında uyardı mı, uyarmadı
mı bilmiyorum; Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkacak karar konusunda
Amerikalılara hangi umutları, hangi güvenceleri verdi bilmiyorum; ama,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu kararı aldığı bir gerçektir. Bu kararı
almasını sağlamak üzere, bu konuda net bir tavrı hükümetin sergileyemediği
doğrudur. Bu karar alındıktan sonra hükümetin bu kararı sahiplenerek, onun
sorumluluğunu üstlenerek, onun gereğini yapma anlayışı içine girerek dünya
ile ilişkilerini o doğrultuda sürdürdüğünü söylemek olanağı da, maalesef,
yoktur. 1 Mart kararından sonra hükümet, bir büyük eziklik içine girmiştir;
Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararını omuzlarında taşıyamamıştır, onun
altında ezilmiştir, mahcup düşmüştür, çelişkiye düşmüştür ve bu kararın
gereğini yerine getirmekte büyük sıkıntılara sürüklenmiştir.
Değerli arkadaşlarım, işte bu ruh hali, 1 Mart’ta Türkiye Büyük Millet
Meclisinin aldığı kararı taşımakta, hükümetin sıkıntıya girmiş olması,
bir ezikliğe sürüklenmiş olması, ondan sonra yaşanan olayların altında
yatan temel zafiyet noktası olmuştur ve bir pişmanlık duygusu içinde hükümet
“hata ettik, yanlış yaptık, kusura bakmayın, üzerimize düşeni yerine getiremedik,
bundan sonra ne isterseniz yapalım” anlayışı içine girmeye çalışmıştır
ve bu anlayış içinde oradan oraya Türkiye’yi büyük sıkıntılarla karşı karşıya
bırakmıştır.
Bakınız, bir süre önce üs ve havaalanlarının kullanılmasıyla
ilgili olarak bir Bakanlar Kurulu kararı alınmıştır. Bu karar, Birleşmiş
Milletlerin 1483 sayılı kararına dayanmaktadır; yani, insanî yardım çerçevesi
içinde bütün ülkelerin Irak’ta yardımcı olmasını öngören bir karara dayanarak
Bakanlar Kurulu bir karar almıştır. Bu, çok doğaldır. Bu karar, gerçekten
insanî yardım çerçevesinde alınmış bir karar mıdır yoksa onu aşan nitelikte
bir karar mıdır? Bu karar henüz yayımlanmamıştır, bu karar gizli bir karar
durumundadır, Bakanlar Kurulunun aldığı karar Resmî Gazetede açıklanmamıştır.
Bu kararın, sadece insanî yardım çerçevesi içinde bir karar olduğu Türkiye’de
ifade edilmiştir; ama, Dışişleri Bakanı Washington Post’a verdiği bir demeçte
“biz, bunu geniş yorumlayarak uygulayacağız” demiştir. Bu geniş yorumlama
neyi kapsamaktadır, nereye kadar uzanmaktadır, neleri içine almaktadır,
bunlar daha netleştirilebilmiş değildir. Bu kararın altında da, 1 Mart’ta
alınan kararı taşıyamama tablosu vardır.
Değerli arkadaşlarım, eğer hükümet, 1 Mart’ta alınan kararı taşıyamayacaktıysa,
o kararın alınmasını önlemek durumundaydı. Eğer, o karar alınmışsa, hükümetin
görevi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararını taşıyabilmektir. Üstelik,
o kararın Türkiye açısından ne kadar doğru bir karar olduğu her geçen gün
daha iyi ortaya çıkmaktadır.
1 Mart’ta Türkiye’nin aldığı kararın, Türkiye’nin
kişilikli, onurlu, kendi yararını, kendi hesabını kendisi yapan demokratik
bir ülke olduğu görüntüsünün, izleniminin bütün dünyada paylaşılmasına
yardımcı olan bir karar olduğunu herkesin çok iyi değerlendirmesi lazımdır.
Türkiye’nin dünyadaki konumu 1 Mart’la birlikte değişmiştir; Avrupa Birliği
karşısında Türkiye’nin durumu değişmiştir, Amerika’daki geniş kamuoyu,
sorumlu, aklı başında yöneticiler dahil olmak üzere, Amerika’nın uzun vadeli
çıkarlarını doğru değerlendiren pek çok insanın nezdinde de Türkiye kendi
yararlarına olan ve bu şekilde kabul edilmesi gereken bir ülke olarak görülme
noktasına gelmiştir, gelmelidir, yeter ki, bunu sağlayacak bir anlayış
Türkiye’de iktidarda olsun.
Dünya, bu kararın önemini, değerini
anlamaya başlarken, biz, kendi kararımızı sahiplenemez, o kararı aldığından
dolayı boynu eğik, mahcup, ezik, pişman bir görüntü içine giriyoruz. O
durumda Türkiye’yi, dünyada büyük sıkıntıların içine sokuyor, tutarsızlıkların
içine sokuyor ve haklarına sahip çıkamayan, ne yaptığını bilemeyen çelişkili,
boynu eğik, her tarafa yönlendirilebilecek baskıların işleyebileceği bir
ülke konumuna sürükleniyoruz. Bu yanlıştır değerli arkadaşlarım ve bu tehlikelidir.
Türkiye’nin, bir an önce, kimseye saygısızlık yapmadan, ittifak ilişkilerine
ihanet etmeden; ama, kendi ulusal yararlarını da düşünme konusundaki hakkına
sonuna kadar sahip çıkarak dünya ile ilişkilerini belirleme sorumluluğu
vardır; Türkiye, olaya böyle yaklaşmalıdır. Yani, biz, kendi yararımızı
gözeteceğiz. Biz, Ortadoğu’da istikrar istiyoruz, Irak’ta istikrar istiyoruz,
barış istiyoruz.
İstikrarın ve barışın Irak’ta çok kolayca sağlanamadığı
ortadadır. Bu barışı sağlamanın çok kolayca mümkün olamayacağı ortadadır.
Türkiye’nin Ortadoğu’da barışı ve istikrarı sağlamakta oynayabileceği rol,
1 Mart kararıyla ortadan kalkmış değildir; 1 Mart kararıyla Türkiye, Ortadoğu’da
ve Irak’ta gerçek bir barışı ve gerçek bir istikrarı sağlama konusunda
özel bir saygınlığa, özel bir ağırlığa kavuşmuştur. Türkiye, bu ağırlığını,
bu rolünü çok sorumlu bir biçimde kullanabilecek bir ülkedir. Buna kimsenin
kuşku duymasına neden yok; ama, bu, bizim “siz bilirsiniz, emret Başbakanım”
anlayışı içinde yönetilecek bir ülke olmadığımızı dünyaya göstermemize
bağlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu doğrultuda aldığı kararla
iftihar etmemize, ona sahip çıkmamıza bağlıdır. Değerli arkadaşlarım, maalesef,
bu anlayıştan, bu sorumluluktan yoksun bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız.
Bir süreden beri dünya ile ilişkilerimizde bir eziklik duygusunun, ulusal
onurumuzu sık sık rencide eden durumların ortaya çıkmasının sıkça önümüze
geldiğine tanık oluyoruz.
Şimdi, bakınız, bu Irak’taki olay, neresinden baksak bizi çok ciddî
şekilde kaygılandırıyor. Irak’ta bu olayların altında hangi somut gerçekler
yatıyor bunları bilemiyoruz, inşallah öğreniriz; ama, bu olayların arkasında
Amerika gibi bir büyük ülkenin Irak’ta, Kuzey Irak’ta Peşmerge güçlerine
teslim olmuş, onların penceresinden Irak’a, Kuzey Irak’a ve bölgeye bakan
bir konuma sürüklenmiş olmasının önemli bir neden oluşturduğunu görüyoruz.
Bu, şimdi ortaya çıkan bir tablo da değildir; ta olayın başından beri sezilmiş
olan ve Türkiye’nin, Irak’ta Amerika ile ciddî bir işbirliği yapmasının
önüne en büyük engel olarak çıkan temel neden olmuştur. Bunu yeterince
işbirliğini 1 Mart’ta yapmadık, onun için böyle bir tabloyla karşı karşıya
kalıyoruz diye açıklamak mümkün değildir. Türkiye, 1 Mart’ta, bu tabloyu
gördüğü için yeterince işbirliği yapmamıştır. Bu da, önemli bir faktör
olmuştur.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, hükümetin bize, bu Irak olaylarıyla ilgili
olarak şu açıklamaları yapmasını bekliyorum, şu sorulara cevap bekliyorum:
Amerika Birleşik Devletleri yetkililerinin, Kuzey Irak’ta, PKK ve KADEK
yetkilileriyle görüştüğü haberleri doğru mudur? Türk Hükümetinin bu konudaki
değerlendirmesi nedir?
Amerika Birleşik Devletleri, PKK ve KADEK’i bir terör örgütü olarak
ilan etmiştir, hiçbir terör örgütüyle Amerikalı yetkilinin konuşmayacağı
bir temel prensip olarak belirtilmiştir. Bu bilgilerin ışığında şimdi,
Kuzey Irak’ta, Amerika Birleşik Devletleri yetkililerinin, PKK ve KADEK
temsilcileriyle buluşup, görüşme yapıp yapmadığını öğrenmek istiyorum.
Böyle bir durum var mıdır? Bu konuda bizim hükümetimizin istihbaratı nedir?
Böyle bir görüşme yapılmış mıdır?
Eğer böyle görüşmeler yapıldıysa, bu görüşmelerin içeriğinden bizim
hükümetin bilgisi var mıdır? Amerika Birleşik Devletleri bizim müttefikimiz;
PKK, KADEK bir terör örgütü –Amerika’nın anlayışına göre- Amerika’nın
anlayışına göre biz Amerika’nın bir müttefikiyiz; böyle bir görüşme
yapıldı mı, yapılmadı mı, yapıldıysa bizim hükümete bilgi verildi mi, verilmedi
mi?
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin önüne çeşitli kararlar geliyor, çeşitli
düzenlemeler geliyor; bunların bizim onaylamamızı istiyor. Bunlar nereden
geliyor, nasıl hazırlanıyor, bunları bilmek bizim hakkımızdır.
Şimdi, bir
süre sonra Parlamento, eskiden Pişmanlık Yasası olarak bildiğimiz; ama,
şimdi, bir büyük dil cambazlığıyla farklı bir izlenim vermek üzere nitelendirilen
bir yasayı görüşme durumunda olacaktır. Değerli arkadaşlarım, bu yasa tasarısı
nerede hazırlanmıştır? Bu, kimin teklifidir? PKK, KADEK yetkilileriyle
Amerika Birleşik Devletleri yetkililerinin yaptıkları görüşmelerde vardıkları
mutabakatın Türkiye’de uygulanması sadedinde bizim önümüze sunulan bir
yasa teklifiyle mi karşı karşıyayız? Bunu anlamak bizim hakkımızdır. Bunun
sahibi kimdir: İçişleri Bakanı mı hazırlamıştır, Adalet Bakanı mı hazırlamıştır,
nereden gelmiştir?
Değerli arkadaşlarım, bu ve buna benzer daha pek çok konu, önümüze
bundan sonra gelecek konular, bilmelisiniz ki, milletimizin onurunu, şerefini
ciddî şekilde sıkıntıya sokuyor. Türkiye’de toplumumuz itilip kakılmaktan
artık usandı. Milletimizin onuruyla, milletimizin kendi iradesini, kendi
kararlarını kendisinin alma alışkanlığıyla bağdaşmayacak uygulamalara bu
kadar sık maruz bırakılmamızın, bu milletin içinde bir tepkiye yol açmaya
başladığını dost düşman herkesin bilmesini istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu milletle artık çok fazla oynamayınız. Hepimiz
çok sorumlu bir anlayışla Türkiye’nin bu güç dönemi aşmasına katkı vermek
istiyoruz. Türkiye’nin çok fazla itilip kakılmasına artık olanak yoktur.
Milletimizin onuru sözünün bu kadar sık kullanılmaya başlanmış olması,
kendi başına bir tehlikeyi, bir tehdidi ortaya koymaktadır. Önümüzde şimdi
yeni olaylar var, yeni sınavlar var; önümüze Kıbrıs gelecek, başka konular
gelecek...
Değerli arkadaşlarım, ciddî olmak lazımdır. Türkiye, tarih karşısında
bir büyük sınav veriyor. Ona buna yaranarak, onun bunun çizgisine teslim
olarak Türkiye’nin yararlarının güvence altına alınmasına olanak yoktur.
Türkiye, kendi hesabını kendisi yapmalıdır, ayakları üzerinde durmalıdır
ve birikimine ihanet etmemelidir. Güç günler yaşıyoruz, daha güç günlere
gireceğiz; ama, bu tablo içinde en büyük sorun, en büyük sıkıntı dıştan
karşılaştığımız güçlüklerden gelmiyor, dıştan karşılaştığımız güçlükler
karşısında Türkiye’ye sahip çıkacak bir iktidarı içeride görememekten kaynaklanıyor.
Değerli arkadaşlarım, hükümetin şimdi bu ortamda üstünde durduğu konulardan
birisi üniversiteler sorunudur. Hükümet, üniversitelere savaş açma kararını
almıştır. Uzun süreden beri hükümet ve üniversiteler arasında bir gerginliğin
şekillenmekte olduğunu görüyorduk ve hükümete, bu gerginliğin süratle ortadan
kaldırılması gerektiğini, bu konuların Türkiye’yi ciddî sıkıntılarla, sorunlarla
karşı karşıya bırakacağını ifade ediyorduk. Şu ana kadar bu doğrultuda
bir zaman kazanmak olanağı doğmuştur; ama, iktidarın, artık bu yaklaşımını
sürdürmekte ciddî güçlüklerle karşı karşıya kalacağı görülmektedir ve şimdi
önümüzde yeni bir üniversite hükümet kavgası dönemi gelmek üzeredir.
Değerli arkadaşlarım, bu üniversite kavgasının altında ne yatıyor? Üniversite
ülkenin geleceğini oluşturan, gençliğimizin eğitildiği temel kuruluşumuz;
yani, üniversite sorunu, ülkemizin geleceği sorunu demektir, ülkemizin
yarını demektir. Üniversitelere yön veren anlayış ve zihniyet, ülkemizin
geleceğini belirleyecek anlayış ve zihniyet olacaktır. O nedenle üniversite
konusu, siyasetçilerin sürekli ilgisini çekmiştir. Hangi siyasetçilerin?..
Eğer üniversite, Anayasamızın temel değerlerine, Atatürk devrimlerine,
Türkiye’nin çağdaş bir toplum olma anlayışına yönelikse bundan rahatsız
olan çevrelerin en öncelikli hedefi bunu değiştirmek, ülkenin geleceğini
kendi anlayışlarına uygun olarak şekillendirmek, bunun için de üniversiteleri
denetim altına almak olmuştur. Üniversite kavgası budur. Üniversitede çok
sorun var; üniversitelere ayrılan kaynaklar yetersiz, üniversitelerde öğretim
üyelerinin malî durumları kesinlikle kabul edilemez durumda, öğrenci sayısıyla,
ona sunulan hizmet arasında büyük oransızlık var. Üniversitelerde ekonomik
gücü yerinde olmayan çocuklarımızın okuma olanağı yok. Eğitimin kalitesini
yükseltme, laboratuvarları geliştirme, kütüphaneleri geliştirme, bilgisayar
sistemini yaygınlaştırma ihtiyacı var. Üniversitelerimizin kalitesini uluslararası
düzeye çıkarma ihtiyacı var. Her hükümetin önünde temel sorun olarak anlaşılması
gereken konular bunlar; ama, şimdi, ortaya çıkan üniversite sorunu, üniversitenin
bu gerçek sorunlarının yönelimine dönük bir arayıştan kaynaklanmıyor. Üniversiteyi
tutma, üniversiteyi kontrol altına alma, üniversite üzerinde iktidarın
açıkça söylediği, söylemediği zihniyetini zaman içinde etkin kılacak uygulama
şansını elde etme zihniyeti ve anlayışı yatıyor. O nedenle üniversitelerin
yapısını değiştirme, denetleme öncelikli bir sorun olarak ortaya çıkıyor.
Değerli arkadaşlarım, eğer iktidar, bu doğrultuda adım atmayı gerçekleştirirse
biliniz ki, bu, sadece bir üniversite sorunu olarak kalmayacaktır, Türkiye’nin
medeniyet çizgisi, Türkiye’nin temel doğrultusuyla ilgili kaygıların, tereddütlerin
yaygınlaşmasına da yol açacaktır. Bunun bu şekilde değerlendirilmesi lazımdır.
Ortada bir üniversite sorunu değil, bir rejim kavgası yapılmakta olduğunu
herkesin bilmesini istiyorum.
O nedenledir ki, üniversite yasası, gizli gizli kapalı odalarda sızdırılmaması
için önlemler alınarak, askeri bir strateji planı hazırlanırcasına bir
kapalılık içinde oluşturulmak isteniyor. Hâlâ ortada yok, Bakanlar Kurulunda,
Türkiye bilmiyor, üniversite bilmiyor, öğretim üyesi bilmiyor, öğrenci
bilmiyor, Türkiye bilmiyor, hiçbirimiz bilmiyoruz; bölük pörçük, orasından
burasından bir yaz tatilinin rehaveti içinde gizlice hazırlayıp, aniden
bir baskınla vurup kaçabilir miyiz, bu meseleyi toplumdan kaçırabilir miyiz
anlayışıyla uygulanıyor. Bir defa bu güven vermiyor. Ne yapacaksanız, açıkça
çıkın, anlatın, bilelim, konuşalım, tartışalım; ne yapacaksanız Millî Eğitim
Bakanlığını üniversitenin patronu yapacağız, patronu, üniversiteyi biz
yönlendireceğiz, yöneticilerin işine son vereceğiz, yenilerini biz atayacağız,
atama mekanizmasını biz kontrol edeceğiz, üniversiteleri birbirinden kopuk
anlayışlar içinde bütünsellikten uzak bir yaklaşıma sürükleyeceğiz ve Türkiye’de
bir kültür kavgasını, Türkiye’nin tarihi doğrultusuyla, geleceğiyle ilgili
bir temel anlayışı tekrar önemli bir gerginlik, bir tartışma, çekişme konusu
haline dönüştüreceğiz.
İyi yapmazsınız değerli arkadaşlarım, iyi yapmazsanız... Bu kavgayı
Türkiye aştı, bırakınız aşsın. Bu kavgayı tekrar açmanın kimseye getireceği
bir yarar yoktur. Üniversiteler Türkiye’nin çağdaş bilim yuvalarıdır. Bakınız,
Başbakan, geçenlerde parti kongresinde konuşuyor, üniversitelere yönelik
şikâyetini şöyle ifade ediyor: “Üniversitelerimize bir ideolojinin deli
gömleğini giydirdiler” diyor. “Bir ideolojinin deli gömleğini üniversitelere
giydirdiler” diye şikâyet ediyor Sayın Başbakan. Hangi ideolojiymiş bu?..
Hangi ideolojiyi üniversitelere giydirmişler de, Başbakan şikâyet ediyor?
Sen, o ideolojiyi kaldıracaksın da, hangi akıllı gömleği giydireceksin?
O çıkardığını söylediğin millî görüş gömleğini mi tekrar orada üniversitelere
giydirmeyi düşünüyorsun?
Değerli arkadaşlarım, bu hükümetin niyetleriyle gerçekler birbirinden
çok farklı. Hep öyle oldu, hep öyle oldu ve yedi ay sonra bugün, bu hükümetin
samimiyeti ve niyetleriyle uygulamaları arasındaki fark giderek açılmıştır.
Çok açık bir gerçek; bir şeyi söylüyorlar, başka bir hedefi amaçlıyorlar.
Bu, sadece böyle temel, hassas, ülkenin yarını, rejimi, demokrasi, Atatürkçülük,
laik cumhuriyet konularında değil, her konuda bu kendisini gösteriyor.
“Doğrudan gelir desteğini veriyoruz” diyorlar, uygulamaya bakıyorsun ki,
doğrudan gelir desteği tamamen perişan olmuş. “Çiftçiye mazot desteği vereceğiz”
diyorlar, bakıyorsun, nedir bu mazot desteği diye, getirdikleri hiç ilgisi
yok, çiftçi şaşırıyor; “bunlara mı inanayım, cebime girene mi inanayım,
şimdi destek mi aldım, mazotu ucuz mu kullanıyorum, peki bu tablo ne?!”
çiftçi, bu şaşkınlık içinde. “Orman köylüsünün sorununu çözeceğiz” diyorlar, rantçıların önünü açıyorlar, orman köylüsünün sırtından Hazineye kaynak
bulmaya çalışıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, daima her alanda, her konuda bu tutarsızlıklar,
bu çelişkiler hep yaşandı, geldi. “Emeklilere 75-100 milyon vereceğiz”
dediler, vatandaş “ne güzel, bize verilmeyen sosyal desteği alıyoruz” dedi,
bir süre sonra dediler ki “sizin yasa gereği alacağınız TÜFE artışı var
ya, onu keseceğiz, kusura bakmayın.” Öyleyse, ne verdin?.. Ne verdin?..
Verdiğin para, emekli işçinin, zaten alma hakkına sahip olduğu şey, veriyormuş
gibi yapıyorsun. Senden önce verenler vermiş onu, onu kaldırıyorsun, veriyormuş
gibi gözüküyorsun. Oynama milletle, kimseyi aldatmaya kalkma; aldatamazsın.
Değerli arkadaşlarım “hortumları kestik, kaynak yarattık” diyor. Rakamlara
bakıyorsunuz, ortada kaynak, daha fazla borçlanmadır. Bundan önceki hükümetlerin
hepsinden daha çok borç yapmaya başlamış olan bir hükümetle karşı karşıyayız.
Kaynak diye kullandığı, yarın başkalarının yüksek faizle ödemek zorunda
olacağı borç paradır; el kesesinden yiyor, yarınki kuşaklardan yiyor, ülkenin
geleceğinden yiyor, Türkiye’nin borcunu azaltacağına borcunu artırıyor.
Sayın Başbakanın, son günlerde iki şikâyet konusu var; birisi “bizim
adımız AKP değil, adımızın kısaltılmışı AKP değil, AK Parti” birinci şikâyet
konusu bu. Süleymaniye birbirine girmiş, 11 askerimiz orada, herkes “acaba,
Başbakan ne söyleyecek” diye bakıyor, çıkmış parti kongresinde Başbakan
“bizim adımız Adalet ve Kalkınma Partisi, kısaltılmışı da AKP değildir”
bunu anlatıyor 15 dakika. Değerli arkadaşlarım, buna niye bu kadar önem
veriyor? Yani, o olmuş, bu bitmiş, ne fark eder?! Adın, Adalet ve Kalkınma
Partisi AKP; Cumhuriyet Halk Partisi CHP; Demokrat Parti DP,
Demokratik Sol Parti DSP, Milliyetçi Hareket partisi MHP; Doğru Yol Partisi,
DYP... Bunların hiçbirisi rahatsız olmuyor da, acaba, sen, niçin adının
baş harflerinin bir araya gelmesinden rahatsız oluyorsun?! Niye rahatsız
oluyorsun; AKP’den niye rahatsızsın?.. “Efendim, ben AKP’den rahatsız değilim
de, benim AK Parti diye anılmaya ihtiyacım var, ben AK kavramına muhtacım,
AK kavramına mecburum, benden bunu esirgemeyin, ben, bana AK denilsin istiyorum”
diyor. Canım, sana “AK” denilsin istiyorsan; bir, adını ona göre al, iki,
o Maliye Bakanının kulağından tut, o Ulaştırma Bakanının kulağından tut
ve... Parlamentoya, ikide bir kendi kendinizi aklamak için
kanun getirmekten vazgeç de, bir tane Anayasa değişikliği getir; milletvekili
dokunulmazlığının kaldırılması için gereken düzenlemeyi getir, onu çıkaralım.
Bak, o zaman bunları yaparsan, sana “AK Parti” denilse de “AKP”
denilmese de, sen aldırmaz olursun. Sen, AK görünme kompleksi içerisindesin;
senin sorunun bu. Sen, AK görünmek istiyorsun. AK görünmek güzel bir şey
de, gereğini yaparak görün. Adın, öyle olmuş, böyle bitmiş; adıyla davranışı
arasında insanların çoğu kere tutarsızlık vardır. Adamın adı Mülayim’dir,
sekiz kişiyi öldürmüştür; adamın adı, hâşâ minhuzur, Onur’dur, her türlü
rezilliğin içindedir. Bunlar olur. Sen de AK gözükmek istiyorsan,
AK Parti diye ısrar etme. Bırak, dürüst ol, dürüst ol; aldatma, verdiğin
sözün arkasında dur, vaatlerinin arkasında dur, kendi çıkarını düşünme,
bakanların oğlunun çıkarını düşünmesine izin verme. Adam, Maliye Bakanı,
İstanbul’da 52 dönüm yeri çevirmiş, tapusu yok. Canım, olur. Tapusu yok,
olabilir, Türkiye’de tapusuz alanlarda yaşamak zorunda olan, köyünden,
kasabasından, kentinden koptuğu için, ailesiyle başını sokacağı bir yere
muhtaç olduğu için, parası pulu olmadığı için, bedelini, mülkiyetini alamayacağı
için ne bulursa oraya sığınmak zorunda olan göçmüş varoşlarda yaşayan yüz
binlerce, milyonlarca insanımızı anlıyorum da, seni anlamıyorum Sayın Maliye
Bakanı?! Sen, hangi akılla, tapusu olmayan, mülkiyete konu olmayan, ormanla
ihtilaflı, hazine ile ihtilaflı yerde yer tutuyorsun ve sonra, haydi bunu
yaptın, nasıl oluyor da, sen, bunu kitabına uydurmak için bir yasa değişikliğinin,
Anayasa değişikliğinin arkasında duruyorsun, bu söylendiği zaman pişkin
pişkin gülümsüyorsun, işte bunu anlayamıyorum. Bunu, gerçekten
anlayamıyorum. Bu anlayıştaki, bu mizaçta birisinin Maliye Bakanı olmasını,
olabilmesini anlamıyorum. Başbakanımızın bu anlayışla birisine “ağabey,
ağabey” diye peşinde dolaşmasını anlamıyorum. Böyle, çekeceğiz,
manzara bu, Türkiye’nin tablosu bu.
Hazineyi emanet ettiğimiz insan bu. Kaçak bina yapmış, kaçak bina olduğunu
komşuları ihbar etmişler, belediye yıkmak zorunda, yıkmazsa suç oluşturacak.
Belediye “aracım gerecim yok, yıkamam. Yıkma işini ihaleye çıkarayım” demiş,
ihaleye çıkmış, ihaleye kimse katılmamış. Görüyorsunuz, kimse ihaleye katılmıyor,
bir şey yapamam” demiş, falan falan, şimdi, bize bunları anlatıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, olur mu böyle bir şey?! Böyle bir şey oluyorsa,
bunu yapan insan, Türkiye’de Maliye Bakanı olur mu?! Türkiye’de bu Maliye
Bakanı olursa, Türkiye’de yaşananlara şaşırılır mı?! Sonra da Başbakan
çıkacak, diyecek ki “bize AK Parti deyin” Haydi canım sen de, haydi, AK
Partiymiş!..
Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakan, her partinin adının baş harflerinden
kısaltılmasının oluşturulması karşısında Anavatan’ı bulmuş, diyor ki “haydi,
CHP’yi anladık, DYP’yi anladık, MHP’yi anladık, peki ANAP’a ne diyorsunuz?
O, nasıl ANAP oldu? O nasıl ANAP olduysa, ben de böyle olurum” Değerli
arkadaşlarım, önce, bir defa Başbakana, bir dilbilgisi öğretmeninin Anavatan
Partisinin tek kelime halinde yazıldığını anlatması lazım¸yani, Ana, Vatan
Partisi değil, Anavatan Partisi; yani, ANAP.
Peki, niye AP değil diyorsan; AP’yi almak yasak o zaman; ama, partiyi
kuranlar AP olmak istiyorlar, o nedenle “Anavatan Partisi”demişler; ama,
kısaltılmasına “AP” yapmalarına hukuken de imkân yok, onun için “ANAP”
demişler. Değerli arkadaşlarım, manzaramız bu.
Ciddî olarak son bir noktaya dikkati çekmek istiyorum. Bu YÖK konusu,
eğer bu iktidar bir olup bittiyle, bir emrivakiyle Cumhurbaşkanını devre
dışında bırakarak, tasarının iç yüzünü kamuoyundan saklayarak, hükümeti,
Millî Eğitim Bakanını, üniversitelerin mutlak hakimi haline getirecek şekilde
üniversiteleri bir yüksekokul, bir lise haline dönüştürecek şekilde bir
düzenlemeyi getirip Türkiye’ye dayatırsa, bu bizi büyük sıkıntılarla, sorunlarla
karşı karşıya bırakır. Şimdi, içinde bulunduğumuz tablo karşısında iktidarın
bu yaklaşıma girmesi, olağanüstü vahim bir hatadır. Türkiye’nin şimdi,
ulusal dayanışmaya, kaynaşmaya ve bütünleşmeye ihtiyacı var, herkesin el
ele vermesine ihtiyaç var. Türkiye’nin, bölgemizde, dünyada maruz kaldığı
muameleler, bizi birbirimize yakınlaştırmalıdır, birbirimize sahip çıkma
mecburiyetimizi bize hatırlatmalıdır. İçeride siz, üniversitelere savaş
açacaksınız, üniversiteleri hasım bileceksiniz, Amerika’ya veremediğiniz
notayı üniversitelere vermeye kalkacaksınız, bu doğru bir yaklaşım olmaz.
Türkiye’de işçisiyle işvereniyle, üniversitesiyle, iş dünyasıyla, siyasî
partileriyle, iktidarıyla, muhalefetiyle herkesin Türkiye’nin ulusal yararları
etrafında kaynaşmasına, bütünleşmesine ihtiyaç var. İktidar, içeride kendi
vatandaşlarımıza karşı kabadayılık yapma hakkına sahip değildir. Bu anlayıştan
bir an önce kendisini Başbakan kurtarmalıdır, buna şiddetle ihtiyaç var.
Bu uyarıyı bir kez daha ifade etmek istiyorum, bundan önce çeşitli vesilelerle
bunu Sayın Başbakana özel buluşmalarımızda da söylemiştim, bir kez daha
burada ifade etmek istiyorum.
Son bir noktaya da dikkati çekerek sözlerimi bitireyim. Son günlerde
Başbakanın, Telekom davasıyla ilgili olarak sık sık böbürlendiğine tanık
oluyoruz. İşte “Telekom konusunda dava sonuçlandı. Bu davada aylık 50 trilyon
bir kazancı Telekom’a sağlıyoruz. İşte bu, Türkiye’de hortumları kesme
mücadelemizin bir eseridir” falan diye anlatıyor. Bu sözlerinden de anlıyoruz
da, konu bir hukuki karardır, bir mahkeme kararıdır; ama, halkımızın bilmediği
bir nokta var, buradan onu da duyurmak istiyorum. Bu davayı açanlarla Sayın
Tayyip Erdoğan’ın, onun Ulaştırma Bakanının, bu hükümetin zerrece bir ilişkisi
yoktur; o dava, Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliğinin açtığı bir davadır,
TMMOB’nin bir davasıdır. Onun, Türkiye’nin haklarına sahip çıkmak için
açtığı dava sonucunda o kazanç sağlanmıştır. Bunu söylerken Sayın Başbakan,
hiç olmazsa TMMOB’ye bir teşekkür borcu vardır; onun sonuçlarıyla iftihar
etmeye, caka satmaya kalkan Başbakanın, TMMOB’nin hakkına da saygı göstermesini
beklemek durumundayız.
Değerli arkadaşlarım, hepinize teşekkür ediyorum; sevgiler, saygılar
sunuyorum, başarılı bir hafta diliyorum.
|