Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
14 Ocak 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, Irak ve Kıbrıs konusundaki son gelişmeleri değerlendirdi, hükümetin dış politikasını eleştirdi.
 
CHP Genel Başkanı Baykal konuşmasında, Türkiye'nin uzun bir süreden bu yana Kıbrıs ve Irak gibi iki önemli sorunla kuşatıldığını belirtti, 58. Hükümet'in tavrının toplumda giderek güven kaybına yol açtığını savundu. Baykal, her iki konuda da Hükümet'in etkin, uyumlu, tutarlı, kararlı bir politika izlediğini söyleme olanağı olmadığını ve bunun herkes tarafından rahatça saptanan bir görüntü oluşturduğunu öne sürdü.

Türkiye'nin Irak'ta meydana gelecek bir savaşta hiçbir yararı olmadığını bildiren Baykal, hükümete "Sakın ha Türkiye'yi Irak'ta savaşa sokmayın" diye seslendi. Baykal, hükümetin Irak konusundaki dış politikasına "Tavşana kaç, tazıya tut" anlayışının hakim olduğunu söyledi.

Baykal "Türkiye Irak'ta bir büyük maceranın tarafı haline gelmemelidir" diye konuştu.

Deniz Baykal, 58. Hükümet'in Kıbrıs konusundaki politikasını eleştirirken de, "Bir ülkenin dış politikası, hiçbir zaman bu kadar hüzün verici bir hale düşmemiştir" dedi.
 

CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(14 Ocak 2003)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni bir çalışma haftasına geçtiği şu sırada, içinde bulunduğumuz durumu ana hatlarıyla bir kez daha vurgulamakta yarar var diye düşünüyorum ve bu çerçevede birkaç gözlemimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye, uzun bir süreden beri bizi meşgul eden temel dış sorunlar ile kuşatılmış durumda olmaya devam ediyor. Bildiğiniz gibi, Kıbrıs ve Irak konuları, Türkiye'nin temel sorunları olarak önümüzdeki günlerde hepimizi meşgul etmeye devam edecek. Bu sorunlar karşısında hükümetin izlediği tavrın giderek toplumda bir güven kaybına yol açmakta olduğunu üzüntüyle görüyoruz. Gerçekten de her iki soruna yönelik olarak da hükümetin etkin, uyumlu, kararlı, tutarlı bir siyaset izlediğini söylemek olanağı yoktur ve bu gerçek artık herkesin rahatça saptadığı bir görüntü haline dönüşmüştür.

Bir genel tutarsızlık tablosunun elbette Türkiye açısından ciddi, üzüntü verici sonuçları olacaktır; ama, asıl olarak bu önemli sorunların, Türkiye'nin yararları doğrultusunda yönlendirilebilmesi şansının kaybedilmesi açısından çok büyük bir sıkıntı yaratmaktadır. Türkiye, bu sorunlar karşısında ulusal hedeflerimize yönelik etkin bir politika izleme şansından hızla yoksun kalmaktadır; çelişkiler, tutarsızlıklar, kararsızlıklar, maalesef dış politikamıza egemen olmuştur. Her gün bunların yeni, çarpıcı örnekleriyle karşı karşıya geliyoruz. Irak'ta, Türkiye bir yandan Bush'a, diğer yandan Saddam'a yönelik dostluk, dayanışma mesajları içeren bir politikayı sürdürme çabası içindedir. Bir yandan savaş öncesi Irak'tan ticari bağlantılar sağlama çabası sürdürülürken öte yandan Irak'a yönelik bir askeri harekatın altyapısını hazırlamak üzere Türkiye'de, üslerde, havaalanlarında yapılacak değişikliklerle ilgili çerçeve anlaşması imzalanmakta ve o doğrultuda işbirliğinin işaretleri, sinyalleri kararlılıkla verilmektedir.

Bu, tabiî tutarlı, uyumlu, ne istediğini bilen bir politika olarak nitelendirilmesi çok güç bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bu politika ile Türkiye ne yapmaya çalışmaktadır, gerçekten bunu teşhis etmek çok güçtür. Eğer Türkiye bu yaklaşımla her tarafı idare ederek sonunda ülke yararlarının gerektirdiği doğrultuda bir çizgi izleme tercihi içindeyse, bu önemli bir yaklaşım olarak gözükebilir; yani, İsmet İnönü'nün İkinci Dünya Savaşında izlediği politikanın, günün koşullarında, Ortadoğu'da izlenmekte olduğu gibi bir anlayışın, bir umudun iktidara egemen olup olmadığını doğrusu bilemiyorum; bir oyalama, zaman kazanma, durumu idare etme, kimseyi karşıya almama yaklaşımına dayalı bir siyaset mi götürülmek isteniyor?.. Bu siyasetin günümüz koşullarında işleme olasılığı ne ölçüde vardır? Bu siyasetle Türkiye'nin nasıl bir kazanç sağlaması söz konusu olacaktır?.. Bu sorular, ister istemez hepimizi düşündürüyor.

Bu yaklaşım, yani Arap ülkelerinin nabzını Başbakanın tutması, Ticaret Bakanının Bağdat'ta ticari anlaşma peşinde koşması, aynı anda Dışişleri Bakanının Musul-Kerkük alacaklarımızın hesabını yapmak üzere araştırma başlatmış olması, öte yandan AKP Genel Başkanının Amerika ziyaretinde Başkan Bush'a, Irak konusunda dayanışma içinde olacağımız konusunda vermiş olduğu izlenim, beklenti, umut bir araya getirildiği zaman bundan nasıl bir çorba çıkar, bu çorba kimin karnını doyurur, kime ne yararı olur, bunu hep beraber bir süre sonra göreceğiz.

Değerli arkadaşlarım, dış politika güvenilirlik ister, kararlılık ister, netlik ister. Türkiye, bu bölgede sözü ve etkisi tartışma götürmez önemli bir ülkedir. Bunun sorumluluğu ve bilinci içinde davranma mecburiyeti vardır; "tavşana kaç, tazıya tut" diyerek bir dış politika götürmenin ülkeye hiçbir şey kazandırmayacağını herkesin çok iyi bilmesi lazımdır.

Sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz. Çeşitli yaklaşımlarla oynuyorlar. Bu yaklaşımın sonunda nereye varacağını hep birlikte göreceğiz; ama, şimdiden bir şeyi söylemek isterim, sakın ha Türkiye'yi Irak'la savaşa sokmasınlar. (Alkışlar)

Bu ilişkilerin, bu yakınlaşmaların, bu umut vermelerin, bu flörtlerin sonucunda sakın ha, Türkiye'yi bu bölgede, bizim için hiçbir anlamı olmayan, hiçbir yararı olmayan bir savaşın içine sokmasınlar. Bunu dikkatle izleyeceğiz. Bir politika, sonucuyla ölçülür, vardığı yerle ölçülür. Şimdiden uyarılarımızı yapıyoruz, tereddütlerimizi ifade ediyoruz; bu, bizim görevimizdir. Sonunda nereye varacağını da hep beraber görürüz.

Buradaki temel amaç şudur: Türkiye, Irak'taki bir büyük maceranın tarafı haline gelmemelidir.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, bütün dünya bu konuda çok ciddi tereddütler içine girmeye başladı. Irak'a yönelik bir silahsızlandırma harekatının kararlı savunucusu İngiltere Başbakanı ve İngiltere Hükümeti, tereddütler içine girmeye başladı. Harekatı ertelemenin gerekli olduğu konusunda açıklamalar birbiri ardından, çeşitli çevrelerden yapılıyor. ABD içinde bu konuda tereddüt giderek yaygınlaşıyor. Böyle bir gelişmenin altında neyin yattığını hep birlikte düşünmeliyiz. Bağdat'ta bir süreden beri inceleme, araştırma ve soruşturma yapan silah denetçilerinin şu ana kadar Bağdat yönetiminin silah denetleme çabası konusunda engelleyici bir tavır içinde bulunduğuna dair bir açıklaması ortaya çıkmadı; yani, BM Güvenlik Konseyi kararının öngördüğü çerçevede Irak'ta, BM'in silah denetçileri çalışmalarını sürdürmektedirler. Şu ana kadar bu çalışmaların engellendiğine dair bir bilgi ortada yoktur.

Yapılan çalışmalar sonucunda bir müdahaleyi gerektiren bir bulgu da ortaya çıkarılmış değildir. Bu manzara ve Bağdat'ta, Irak'ta çalışmalarını sürdüren BM denetçilerinin sürelerinin sonuna yaklaşmakta olmaları, bir askeri harekatın hukuki temellerinin oluşturulması ihtiyacını önemseyen dünyadaki bütün çevrelerde askeri harekata yönelik kaygıların yükselmesine neden olmuştur ve bu tablo, açık bir biçimde tavır değişikliklerine yol açmaktadır.

Ayrıca, tabiî uzun bir süreden beri dünyada yeni bir güvenlik kavramı uygulamaya sokulmak istenmektedir; bu güvenlik kavramı, bildiğiniz gibi, tehdidi önceden bertaraf etmeye yönelik, önleyici müdahale anlayışına dayanmaktadır. Potansiyel tehdidi bertaraf etmeye yönelik müdahale hakkının bulunduğu anlayışa dayanmaktadır. Tehdidin fiilen ortaya çıkması, müdahale mecburiyetinin makul ölçülerle somutlaşması ihtiyacı hissedilmeden bir tehdit potansiyeli karşısında önleyici bir müdahale anlayışı, yeni bir güvenlik stratejisinin temelini oluşturmaya başlamıştır. Bu tabiî çok önemli bir gelişmedir; dünyadaki yeni tablo, yani tehdidin bir ön hazırlık ve bertaraf etme şansını kimseye tanımadan realize edilebilmesi, terörün olağanüstü yaygınlaşması, nükleer, biyolojik ve kimyasal tehdidin terör örgütlenmesi çerçevesi içinde insanlığı tehdit edebilecek bir noktaya yönelmiş olması elbette yeni bir müdahale kavramının, yeni bir savunma stratejisinin ortaya çıkmasını zorunlu kılmış olabilir. Eskiden olduğu gibi, savaş hazırlıklarını orduların, ülkelerin, orduların önceden izleme, denetleme ve buna karşı tedbir alma, cephe harekatlarıyla, askeri harekatlarla, klasik anlamda savaş tehdidinin var olduğu dünyada ortaya atılmış olan savunma stratejilerinin, günümüzün teknolojik gelişmeleri ve bunun tahdide yansıması sonucunda, anlamını artık kaybettiğini düşünmenin ve yeni bir güvenlik stratejisi geliştirme anlayışını ortaya atmanın belki anlayışla karşılanması gereken yönleri olabilir; ama, burada bir mesele çok büyük önem taşır; tehdit, seyyaliyet kazanmıştır, savunma da seyyaliyet kazanacaktır. Bunu anlıyoruz; ama, savunmanın seyyaliyet kazanması, sorumsuzca, keyfi olarak, istenildiği biçimde gerçekleştirilmesi anlamına gelmez, gelmemelidir. Eğer gelirse, bu yeni savunma konsepti, güvenliği artırma yerine tehdidin yaygınlaşması sonucunu doğurabilir.

Bu nedenle, seyyal tehdide karşı seyyal savunma, önceden hazırlanma fırsatını değerlendirmeden potansiyel tehdide karşı önleyici müdahale kavramı, ancak uluslararası hukuka uygun bir temel üzerinde gerçekleştirilirse onu anlamak mümkündür; yani, müdahalenin, önleyici müdahalenin gerekli olduğu konusunda bireysel, ülkesel değil; toplu, kolektif, yetkili mercilerin, kuruluşların, BM'in bir ortak, meşrulaştırıcı anlayışına geçmişten daha çok ihtiyaç vardır. O nedenle, Irak müdahalesi ve hukuk ihtiyacı, her zamankinden daha çok önem taşımaktadır.

Bu bireysel takdirle ülkelerin kendi başına yapacakları değerlendirmelerle bir güvenlik uygulaması yöntemi haline dönüşecek olursa, dünya çok daha büyük tehditlerle karşı karşıya gelebilir.

Bu nedenle, diyorum ki, BM'in yeni bir kararı, hukukileştirme ihtiyacı, geçmişte ifade edildiği gibi genel bir meşru temel arama anlayışının ötesinde önem kazanmıştır. Hele, Irak'ta görev yapan BM silah denetçilerinin Irak Hükümeti tarafından engellendiklerine dair hiçbir bilgi ortada yoksa, hele, hiçbir ciddi çalışmanın ipucunu ortaya koyabilmiş değillerse, bunların bir anlamı yok. "BM'in daha önce aldığı karar tasarısı zaten bir anlam taşımazdı" dercesine, onu naksedercisine, "buna ihtiyaç yok" diyerek yeni bir müdahaleyi ortaya koymak gerçekten kabul edilebilir değildir.

Bütün bunları, Türkiye'nin özel yararlarının ötesinde, dünyada etkin kılınmak istenen yeni savunma stratejisi açısından da önem taşıdığı için söylemeyi görev biliyorum. Türkiye bu konularda fevkalade dikkatli olmalıdır. Dünya bu konuyu yeniden düşünme aşamasına gelmeye başlamıştır. Tereddütler yaygınlaşmıştır. Erteleme söylemi yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu ortamda Türkiye'nin fevkalade dikkatli olması lazımdır ve Irak'ta bir askeri müdahaleye bulaşmama konusunda olağanüstü özen göstermesine ihtiyaç vardır. Böyle bir bekleyişi kimseye telkin etmeme konusunda olağanüstü dikkatli davranma ihtiyacı vardır.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin gündeminde yer alan önemli diğer dış politika konusu, Kıbrıs konusudur. Maalesef hükümetin genel dağınıklığı, tutarsızlığı, başıboşluğu, en büyük zararı bize bu konuda verecek gibi gözüküyor. Birbiri ardından bu konuda çelişkili açıklamalar yapılıyor, çok tutarsız bir politika izleniyor ve Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki tavrının net bir şekilde ortaya konulmasına yönelik ciddi bir açıklama yapmaktan sistemli olarak uzak duruluyor. Yapılan bölük pörçük açıklamalar, konuyu netleştirmeye değil, tam tersine daha da bulanık bir noktaya getirmeye neden oluyor.

Bu çerçevede en son yapılan açıklama, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün yaptığı, "Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki ulusal politikasının değiştirilmekte olduğu; değiştirildiği, değiştirildiği çabalarının sürdürüldüğü ve bunun da geleceğe yönelik olarak gerçekleştirileceği" açıklaması oldu. Değerli arkadaşlarım, bu değişikliğin temel gerekçesi olarak da "Kofi Annan Planı doğrultusunda dış politikamızı değiştirmemiz gerektiği" gerekçe olarak söylendi. Dikkatinizi çekerim; Türkiye'de, Kıbrıs konusundaki temel politikamızın değiştirilmekte olduğu söyleniyor, bunun gerekçesi olarak da Kofi Annan Planı gösteriliyor. Bu plan, BM Genel Sekreterlerinin bugüne kadar atmış oldukları çeşitli planlar zincirinin en son aşamasıdır; ilk plan değildir, sonuncu plandır. Sonuncu olan kalacak mıdır, onu da bilmiyoruz. Daha önce Butros Gali'nin fikirler dizisi vardı, Perez De Cuellar'ın planı vardı, ondan önce de çeşitli planlar ortaya atılmıştı, bu da onlardan birisidir. Şimdi öğreniyoruz ki, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünden, Türkiye'nin ulusal dış politikası, Kofi Annan planı doğrultusunda değiştirilecektir. Biz bu planı müzakere etmiyor muyuz?.. Bu plan, şu anda müzakere edilmekte olan bir plan değil midir?.. Bu plan, nihai şeklini almış mıdır?.. "Türk dış politikası, müzakere edilmekte olan bir plana göre değiştirilecek" demek, "biz bu planı aslında değiştirme çabasını göstermelik olarak, değiştirme konusunda bir bekleyişimiz, bir arayışımız yok, farkındayız, bu plan uygulanacak; ama, bu planı engelleyen, elimizde bir milli politika var, bari bu politikayı değiştirelim; planı değiştiremiyoruz, müzakere etmemiz gereken planı değiştiremiyoruz, politikamızı değiştirelim" anlayışını ifade etmek değil midir?.. Türk dış politikası, ortaya atılan plana göre değişmez; o planlara, Türk dış politikası yön verir, vermelidir, vermesi sağlanmalıdır. Bundan umudu kestik, şimdi dış politikamızı, ortaya atılan planlara göre tanzim edeceğiz(!)

Değerli arkadaşlarım, çok hüzün verici bir manzaradır, çok acıklı bir manzaradır. Denktaş Kıbrıs'ta bu planı müzakere edecek, Türkiye'de, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, "biz, milli dış politikamızı bu plana göre değiştiriyoruz" diye açıklama yapacak. Böyle müzakere, böyle dış politika götürülür mü?

Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs konusunda hükümet kendisini bugüne kadarki angajmanlarını, Türkiye'nin izlediği ulusal politikayı bir yana bırakarak önüne getirilen dayatmaya göre şekillendirme arayışı içine girmiştir; müzakere hedefini bırakmıştır, kendisini, önüne konan plana göre tanzim etme çabası içine girmiştir. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, "Türkiye'nin dış politikası değişti".. Türkiye'nin dış politikasını kim koydu, kim değiştirdi, nerede, kim değiştirdi, neresini değiştirdi, ne şekilde ve niçin değiştirdi; yerine ne koydu?.. Bunlar ortada mı?.. Bu konuda Türk Dışişleri Bakanlığı bir şey söylüyor mu?..

"Değişiyor" diyor. Ne değişiyor, niçin değişiyor, kim, hangi mercii, hangi toplantıda, hangi kararla bunu değiştirdi? Türk dış politikası, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararıyla şekillendi. Arkasında hükümetin onayı var. Arkasında Milli Güvenlik Konseyinin önerisi var. Cumhurbaşkanlarının ortak katkısı var; KKTC Başkanı Denktaş'ın.. Bütün bunlar bu değişimden haberdar mı, bu değişim yürüyor mu, bu, hangi toplantıda kararlaştırıldı, hangi toplantıda bunun kararı alındı, bunu kim, niçin söylüyor ve söyleyerek nereye ulaşmaya çalışıyor?.. Yapılmak istenen nedir?.. Henüz resmi organlarda ele alınmamış, konuşulmamış, kararlaştırılmamış bir politikayı "değişti" diye açıklayarak, var olan politikanın içi mi boşaltılmak isteniyor? O politika çürütülmek mi isteniyor? Türkiye'nin ulusal dış politikası müzakere ettiğimizi ifade ettiğimiz plana göre yeniden şekillendirilmek mi isteniyor?

Değerli arkadaşlarım, manzara budur. Bir ülkenin dış politikası bu kadar hüzün verici bir hale hiçbir zaman düşmemiştir. BU kadar önemli bir konuda bu kadar dağınık, bu kadar sürüklenen bir dış politika, Türkiye Cumhuriyetinde bugüne kadar hiç izlenmemiştir.

Değerli arkadaşlarım, dış politika büyük konular, bunları konuşuyoruz; ama, hayat akıyor, hayatın akışı içinde de önemli sorunlar birbiri ardından kendisini gösteriyor. Bakın, geçenlerde bur uçak kazası yaşadık. Bu vesile ile hem Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı olarak hem de Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanı hem de Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubunun duygularına tercüman olarak, bu uçak kazası nedeniyle büyük üzüntümüzü bir kez daha ifade etmek istiyorum. Gerçekten kaybettiğimiz insanlar için büyük üzüntü içindeyiz. Ailelerine ve ülkemize başsağlığı diliyorum. Ölenlere Allah rahmet eylesin. Bir acı olayla, uzun bir aradan sonra tekrar karşı karşıya geldik.

Konuyla ilgili olarak yapılan ilk araştırmalar, çalışmalar bize gösterdi ki, bu kazaya sebep olan temel nokta, Diyarbakır Havaalanının iniş güvenliğinin sağlanmasına yönelik cihazların yeterince oraya yerleştirilmemiş olmasıdır. Bunun pilotaj hatalarını kolaylaştırdığı, bu altyapı eksikliğinin, bu teknik eksikliğin pilotaj hatalarına elverişli bir durum oluşturduğu ortaya çıkmıştır. Her ne kadar yapılan ilk çalışmada, kesin bir şey bu aşamada söylenemez denilmişse de ve araştırmaların uzunca bir süre devam edeceği söylenmişse de, o ilk araştırmada konunun özünün bu olduğu ortaya çıkmıştır.

Değerli arkadaşlarım, söz konusu olan araçla, aletle inme sistemi; uçağın aletle inmesini sağlamaya yönelik bir sistem. Birkaç yüz bin dolarlık bir alet. Bu aletin Diyarbakır'da da, 17 başka havaalanımızda da olmadığını bu vesile ile öğreniyoruz. Bu, artık günümüzde uçuş güvenliğinin asgari bir gereği olarak gözüküyor. Bunun ötesinde güvenlik sağlayıcı araçlar da var, o araçları bırakırız ama en yaygın, en etkin şekilde kullanılan, özellikle sisli havalarda, görüş bulunmayan ortamlarda inme olanağını sağlayan temel alet bu. Türkiye coğrafyası sise çok elverişli bir coğrafya, yurdun dört bir köşesinde sis nedeniyle uçuşlar sık sık aksıyor, buna göre bir enlem almak mutlak bir zorunluluk ve bunun en ucuz, en etkin sağlanma yöntemi , bu ILS dedikleri, Instrumental Landing System; araçla inme sistemi. Bunu sağlamak, bunu gerçekleştirmek gerekiyor. Diyarbakır'da bu yok. Sadece Diyarbakır'da mı; 17 havaalanında yok. Van'da kaza oldu, Van'da yok. Bu nedenle kaza oldu Van'da bir süre önce, gene iniş, görüş güçlüğü dolayısıyla, sis dolayısıyla Türkiye kaza yaşadı, şu anda Van Havaalanında, Diyarbakır Havaalanında ve diğer hava alanlarımızda yok. Bunu anlamak mümkün değildir. Gerçekten bunu anlamak mümkün değildir. Vatandaşlar ceza davaları açma anlayışındalar; yakınları bu kazada kaybolanlar, devletin bu konuya bir an önce el koyması ve öncelikle bu aleti bütün hava alanlarımıza bir an önce getirip yerleştirmesi mutlak bir zorunluluktur. Bunu Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak resmen talep ediyoruz ve bunu çok yakından izleyeceğiz. Hiçbir gerekçeyi kabul etmek mümkün değildir.

1 milyon doların altında bedeli olan bir aleti Türkiye'nin hava alanlarında, uçuş güvenliği açısından bu kadar yaşamsal önemli olmasına rağmen hala yerleştirilmemiş olmasını kesinlikle kabul edemeyiz; bir an önce hükümeti, lafı bırakıp, bütün hava alanlarına bu ILS sistemini yerleştirmeye çağırıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, günlük yaşamın içinde ekonomi en temel konu; dikkatle izliyoruz. Hükümet her geçen gün, icraatlarını, seçim öncesinde verdiği sözlere uygun bir şekilde gerçekleştirme yükümlülüğü altına giriyor. Hükümet, her gün birbiri ardından zam yapmaya başladı. Öyle anlaşılıyor ki, bu hükümetin geleneksel politikası, bundan önceki hükümetlerde de sık sık gördüğümüz gibi, zam yapma politikasıdır; ekonomik sıkıntıyı zam yaparak kapatma anlayışı. Bunun yanlışlığı nerede diyorsanız, bunun yanlışlığı şurada: Bu zam yaklaşımı, Türkiye'nin yükünü zaten geçim zorluklarıyla bulunan orta halli, dar gelirli,işsiz, ekonomik sıkıntı içinde yaşayan yoksul halk kesimlerinin sırtına yıkmak anlamına geliyor. Zam politikasıyla ekonomiyi yönetmek demek, "vur abalıya" demektir. Zam yoluyla ekonomiyi yönlendirmek demek, çiftçiye, esnafa, emekliye, işçiye, memura yüklenmek demektir.

Türkiye gibi çok büyük haksızlıkların, yolsuzlukların yaşandığı, yaşanan yolsuzlukların hiçbirinin hesabının doğru dürüst sorulamadığı, o yalsızlıklarla milletin milyarlarca dolarının alıp götürüldüğü bir ortamda ekonomi politikasını siz, tekrar zam anlayışına dayatmaya kalkarsanız, sadece seçim öncesi verdiğiniz sözlere ihanet etmiş olmazsınız, Türkiye'yi çok tehlikeli sosyal sorunların içine doğrudan atmış olursunuz.

Değerli arkadaşlarım, bu hükümet üç günde bir zam yaptı, üç günde bir zam yapıyor; çaya zam, şekere zam, elektriğe zam, doğalgaza zam, petrole zam, talih oyunlarına zam, telefona zam, bütün tüketim araçlarına zam... Hani, vergi yükünü tabana yayacak düzenlemeyi yapacaktınız?! 17 Kasımda hükümet kuruldu "Bir ay içerisinde bunu gerçekleştireceğiz" dediler, bir aylık vadin içerisindedir vergi yükünü tabana yayma konusunda düzenleme yapmak. Yapıldı mı?... Bu bir ay içerisinde vergi yükünü tabana yaymaya yönelik bir düzenleme yapıldı mı? Yapılan ne oldu; vergi yükünü tabana bindirme, vergiyi tabandan alma, vergi yükünü tabana taşıma politikası oldu ve bugün gelinen nokta odur. Gerçekten, tekrar zamlar, vatandaşı bunaltmıştır.

KDV'yi indirecektiniz, yeşil mazotu getirecektiniz... Ekmekten KDV'mi alınırdı?.. Doktordan KDV mi alınırdı, hastadan KDV mi alınırdı, kandan KDV mi alınırdı?!. Bunları indirecektiniz. Ne oldu bunlara?... Ne oldu bunlara; vatandaş bunları soruyor.

Çiftçiye kolaylık getirecektiniz, ne getirdiniz çiftçiye?..

15.000.000 insana, doğrudan sosyal yardım verecektiniz... Bırakınız 15 000 000'u, bir aileye verdiniz mi?

Yoksul çocuklarına eğitim ve sağlık harcamaları yapacaktınız, yapıldı mı? Ne yapıldı; petrole yedinci zam yapıldı. Şekere zammın, çaya zammın, akaryakıta zammın bedelini vatandaş ödeyecek, halk ödeyecek, yoksul insanlar ödeyecek; ödüyorlar. Onları "kurtaracağız" diye geldiler, ilk darbeyi onlara vurmaya başladılar. Bunların da hesabını sormaya devam edeceğiz, onlara sürekli bunu hatırlatacağız. Verdiğiniz sözler ortada, gerçekleştirdiğiniz uygulama ortada.

Gerçekten, bu hükümet çok hızla güven kaybeden bir hükümet haline gelmiştir. İktidara hazırlıksız geldikleri anlaşılmıştır. İktidara boş sözle, ucuz vaatle geldikleri anlaşılmıştır. Ortaya koydukları kadro, Türkiye'nin sorunlarının üstesinden gelecek bir kadro niteliğinden hızla uzaklaşmıştır. Kendi aralarında uyumsuzdurlar, ne istediklerini bilmiyorlar, birbirleriyle çelişen uygulamalar yapıyorlar, bir gün bir istikamette, öbür gün farklı istikamette gidiyorlar, Türkiye'yi kararsız tereddütler içerisinde bir ortama bizzat hükümetin uygulamalarıyla sokuyorlar.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir tablonun içindeyiz. Görev, özellikle Cumhuriyet Halk Partisine düşüyor; çünkü, bu iktidara oy vermemiş toplumun ezici çoğunluğu var; Türkiye'nin yüzde 65'i bu hükümete destek olmadı. Destek olmayı bütün o ucuz vaatlere rağmen uygun görmedi, Türkiye'nin yüzde 65'i bunu reddetti. O yüzde 65'i, şimdi Türkiye'nin hakkının, hukukunun, halkın yararının gözetilmesini Parlamentodan, Parlamentodaki Cumhuriyet Halk Partisinden bekliyor. Bu sorumluluk duygusu içerisindeyiz.

Bu haftaki çalışmalarınızda da hepinize başarılar diliyorum.
 


(15 OCAK 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.