Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (8.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (25.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (14.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
15 Nisan 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, Irak savaşı, Kuzey Irak, Kıbrıs ve KKTC konularına değindi, Türkiye'nin gelişmeler karşısında izlediği tutumu değerlendirdi.
 
BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...

"Bu askeri harekat sonrasında Irak'ın ve Kuzey Irak'ın alacağı yeni şekil, Türkiye'yi mutlu edecek bir tablo oluşturmayacaktır"
"ABD'nin askeri müdahalesi Türkmenler ve Şiiler'i rahatsız etmiştir, Irak'taki etnik denge harekat sonrasında peşmergeler lehine değişecektir"
"Türkiye bu askeri harekata en ileri düzeyde katılsa bile Irak'ın yeniden yapılanmasında ve Kerkük'ün geleceğinde söz sahibi olamayacaktı"
"Şimdi Suriye konuşuluyor, nereden çıktı bu? (eyvah Irak'ta fırsatı kaçırdık) diyenler üzülmesinler bir şans daha çıktı"
"Türkiye, Kuzey Irak'a asker gönderme işini zamanında değerlendirememiş ve büyük bir fırsat kaçırmıştır. Eğer Türkiye, bu harekat başlamadan önce, bundan önce defalarca yaptığı gibi Kuzey Irak'a ciddi bir askeri varlık yığsaydı, askeri güvence yanında ciddi bir diplomatik güvence de sağlamış olacaktı"
"Türk dış politikası hiçbir zaman bu kadar kötü yönetilmemişti"
"Biz savaşa karşıyız. Çünkü muhalefetteyiz ve vicdanımızın sesini dinleme hürriyetine sahibiz. Reel politikalar iktidarın sorunu. Onu onlar düşünecek"
"AB ve bütün dünya Kuzey Kıbrıs'a daha fazla haksızlık yapmamalı ve derhal tanımalıdır"
"Kıbrıs'ta anlaşma istiyoruz. Bölünme istemiyoruz. Tek bir Kıbrıs devleti istiyoruz ama Kıbrıs'ta iki toplum olduğu ve iki ayrı bölge olduğu unutulmasın. Hak eşitliği kabul edildiği takdirde tek bir devlet, tek bir bayrağı kabul ederiz"
 

CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(15 Nisan 2003)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; olaylar hızla gelişiyor. Türkiye, içeriden, dışarıdan çok önemli sorunlarla, karar ihtiyacıyla karşı karşıya geliyor, çok dinamik bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu dönemi doğru anlamak, doğru değerlendirmek ve Türkiyemizin yarınlarını olabildiğince ülke yararına bir çizgide tutabilmek, önümüzdeki en temel görev olmaya devam ediyor. Genel bir niteleme yapmak gerekirse, herhalde, Türkiye'nin güç bir dönemden geçmekte olduğunu yanılmadan ifade edebiliriz. Gerçekten de Türkiyemiz, ülkemiz, çok güç bir dönemin içinden geçmektedir. Bu güçlüklerin, tabii çok çeşitli nedenleri vardır. Güçlüklerin bir kısmı ekonomiyle ilgilidir, bir kısmı siyasetle ilgilidir, bir kısmı toplumsal yapımızla, toplumsal düzenimizle ilgilidir, bütün bunları biliyoruz; fakat, yeni güçlüklerin, karşı karşıya bulunduğumuz yeni sorunların, sıkıntıların temelinde her halde, önümüzdeki çok ciddi dış politika sorunları yatmaktadır. Türkiye, bu içine girdiği güç dönemi anlamaya, doğru kararlar almaya ve bu güçlükleri etkisiz kılmaya çalışıyor. O nedenle bu güçlüklerin nereden kaynaklandığını doğru teşhis etmek öncelikle yapmamız gereken iştir.

Değerli arkadaşlarım, hepimizin bildiği temel nokta şu: Sınırımızda askeri bir harekat yaşanıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Irak'a bir büyük askeri harekat yapmaktadır. Bu harekatın Türkiye'ye zaman içinde, belki daha da şekillenecek olan yeni güçlükler, sorunlar getirmekte oldugu anlaşilmaya başlamiştir. Bu harekatin bizi ilgilendirmeyen, bizim dişimizda yaşanmakta olan, bizim için fazla önemi olmayan, dişaridan seyredebilecegimiz bir harekat oldugunu düşünmek kesinlikle mümkün degildir. Bu harekat, bizi, Türkiyemizi, bugünümüzü, yarinimizi çok ciddi, çok derinden etkileyecektir, etkilemeye başlamiştir. Bu etkiyi söylerken sadece ekonomik etkiyi düşünerek konuşmuyorum, elbette ekonomimize etkiliyor; fakat, onun ötesinde bu bölgemizin gelecegini, Türkiye'nin bu bölgedeki yerini, konumunu çok ciddi şekilde etkiliyor. Bunu dogru anlamamiz lazim. Karşilaştigimiz güçlüklerin kaynaginda esas itibariyle bu büyük askeri harekat vardir. Bu askeri harekat, Türkiye'nin sevinçle, mutlulukla karşilayacagi, bir firsat kabul edecegi, ne güzel, elimize bir firsat çikti, bunu degerlendirelim ve biz de yararlanalim diye olumlu bir anlayişla sahiplenecegi bir harekat gibi algilanamaz, algilanmamalidir. Eger böyle yaparsak, zaman içinde çok ciddi bir yanilgiya sürüklendigimizi görürüz. Harekati gerçek niteligiyle görmemiz lazim ve bugün karşi karşiya bulundugumuz güçlüklerin temelinde bu askeri harekat yatiyor. Bu, Türkiye'yi mutlu edecek, Türkiye'yi sevindirecek, Türkiye'yi gelecekte daha da rahat hale getirecek bir harekat halinde ortaya çıkacak olsa, ne kadar memnuniyet verici olurdu; ama, şu ana kadar kendisini gösteren işaretler kaygılarımızı artırmaktadır.

Bakın, şu aşamaya kadar kendisini gösteren temel noktalar neler: Bir defa şu gözükmeye başlamıştır ki; bu harekat, Irak'ın, en azından Irak'ın yeniden bir siyasi yapılanmaya maruz kalması sonucunu doğuracaktır. Bu siyasi yapılanmada yeni tablolar, yeni dengeler ortaya çıkacaktır. Nasıl yeni bir tablo ortaya çıkacak sorusunu sorduğumuz zaman, ilk işaretler şimdiden şöyle gözüküyor: Bu yeniden yapılanma, Irak'ta yer alan çeşitli etnik gruplar arasindaki dengeyi köklü biçimde degiştirecektir. Irak'taki etnik tablo içinde Peşmergelerin agirligi, belirleyiciligi, yönlendiriciligi, bugünkünün çok üzerine çikacaktir. Bu dogrultuda bir sürecin işlemeye başladigi net bir biçimde gözüküyor; yani, Irak'a yapılan bu askeri harekat, Irak'ın içindeki etnik dengeyi, Peşmergeler lehine güçlendirecek bir harekat olarak ortaya çıkıyor. Bu harekatın bu boyutunun yansıması olarak da, Irak içinde yer alan diğer etnik gruplar tedirginlik içine girmeye başlamışlardır. Tedirginlik içine giren gruplardan, elbette bizi yakından ilgilendirdiği için Türkmenler ön planda gözükmektedir; ama, sadece onlar değil, Irak'ın büyük çoğunluğunu oluşturan Şii Araplar da, bu harekatın kendilerini mutlu edecek, geleceklerini açacak, Irak içindeki konumlarını, hakları olan konumlarını ortaya çıkarmaya yardımcı olacak bir harekat gibi anlamadıklarını ortaya koymaya başlamışlardır; yani, bu askeri müdahale, Şiileri rahatsız etmiştir, Türkmenleri rahatsız etmiştir; Irak'ın geleceğiyle ilgili kaygılarını, sıkıntılarını artırmıştır. İlk işaretler bunu gösteriyor, şimdiden bunun somut belirtileri vardır.

Değerli arkadaşlarım, bu tabii, bizim ilgiyle izlememiz gereken bir tablo oluşturuyor. Biz, Irak'ta istikrarın, barışın, demokrasinin, her etnik kesimin kendi hakkı olan etkinliği gösterebilmesinin gerektiğine inanıyoruz. Bunun için atılacak adımlardan büyük bir sevinç ve mutluluk duyarız; ama, Irak'ta neyin yapılmakta olduğu, yapılanın yarın, hangi sorunları ortaya çıkaracağı konusunda bugünden bizim güven içinde, iyimserlik içinde olmamızı gerektiren bir tablo yoktur. Önce, bunun, bir defa çok doğru anlaşılmasına ihtiyaç var. Yani, bunun nötr bir müdahale, tamamen bölgede Saddam'ı, bir diktatörü, bir çıranı, Irak halkına eziyet eden, ıstırap çektiren, haksızlık yapan bir diktatörü tasfiye etme ve Irak'ta yaşayan bütün insanlari demokratik bir denge içinde mutluluga kavuşturma amacina yönelik bir harekat oldugu varsayiminin geçerliligi, artik ciddi bir biçimde sorgulanmaya başlanmiştir. Bunun sorgulanmaya başlamasiyla birlikte tablonun ne olacagi, nereye gidecegi, nasil bir yapinin ortaya konulacagi da kaygiyla ortaya atilan bir sorun haline dönüşmeye başlamiştir. Bu, Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor.

Değerli arkadaşlarım, gelen haberler, yaşanan olaylar, maalesef, bu gelişmeyi doğruluyor. Tabii, Irak'ta çeşitli etnik gruplar arasinda bu askeri harekatin sonucunda etkin bir konuma gelecegi görülen Peşmerge güçleri, bu dogrultuda çeşitli girişimler yapmişlardir. Türkiye'ye yansıyan haberler, Türkiye'de kaygıları ciddi şekilde artırmıştır. Türkmen örgütlenmesine yönelik, Türkmen varlığını yıldırmaya, göç etmeye zorlamaya yönelik uygulamaların gerçekleştirilmekte olduğu anlaşılmaktadır. Daha dün, bir cenaze töreni gerçekleştirilmiştir. Türkmen merkezine yapılan silahlı bir saldırı sırasında 2 Türkmen şehit olmuştur. Bu, tabii bir sayı meselesi olarak anlaşılacak konu değildir. Sadece, bir Türkmen merkezine değil, Irak'taki çeşitli Türkmen merkezlerine belli saldirilarin yapildigi bilinmektedir. Irak'taki genel kargaşa, boşluk, anarşi ortaminin sonucunda bunun ortaya çiktigini düşünmek, elbette hepimizin tercih ettigi bir tablodur; ama, ortaya çikan bu kargaşanin altinda belli bir güç dengesinin kendi etkinligini artirma çabasinin yatmakta oldugunu da görmemezlikten gelemeyiz.

Degerli arkadaşlarim, bu tablo, bizim olaya bakişimizi belirlemesi gereken ana tablodur. Eger bazilari diyorlarsa ki, elbette böyle olur. Siz, askeri işbirligi konusunda en ileri düzeyde ortak çalişmaya girmediniz. Bunun sonucunda da, meydan boş kaldi, onun sonucunda böyle oldu. Eger Türkiye, en ileri düzeyde askeri işbirligine Amerika Birleşik Devletleriyle girmiş olsaydi, bu tablo böyle olmazdi diye düşünenler varsa, bilsinler ki, gerçekten olayi temel özellikleriyle degerlendirme durumunda degillerdir; çünkü, Amerika Birleşik Devletlerinin bu bölgeye girerken ortaya koydugu proje, maalesef, Türkiye ile paylaşilmamiştir. Amerika Birleşik Devletleri, bu bölgede ne yapacagini, nasil yapacagini, olayin hangi aşamalardan geçecegini, askeri harekat sonrasinda nereye varmayi amaçladigini Türkiye'ye ayrıntılı bir şekilde anlatma ihtiyacını hissetmemiştir. Tabii üzüntü verici bir olaydır ki, Türkiye'yi yönetenler de, bu sorunları sorma gereğini duymamışlardır. Ama, sonuç şudur ki; Türkiye, çok ileri ölçüde askeri işbirliğine çağrıldığı bir büyük olayda hangi projenin uygulanacağından bilgi sahibi olma durumunda değildi. Olayın gerçek niteliği, kapsamı, hedefleri, yöntemleri, askeri harekat sonrasında ortaya çıkacak olan durumun ne olacağı konusu, maalesef, Türkiye ile değerlendirilmemiştir. Türkiye'ye bu konuda sadece istenilenleri vermesi ve ötesine pek karışmaması önerilmiştir. Türkiye'den, bu askeri harekata coğrafyasını tahsis etmesi, topraklarını bu amaçla kullandırması; fakat, bu projenin ayrıntıları hakkında söz sahibi olma arayışına fazla yönelmemesi gerektiği ifade edilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu, işin başından beri kendisini gösteren temel yaklaşımdır ve Türkiye, ne olduğunu bilmediği, nereye varacağını göremediği bir askeri harekatın içinde çok önemli sorumluluk üstlenme seçeneğiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Bu niye böyle olmuştur, Türkiye'ye ayrıntılı bilgi verme ihtiyacı niye hissedilmemiştir? Acaba, projenin, Türkiye'yi tedirgin edebileceği, projenin ileri aşamalarında Türkiye'nin rahatsız olmasına yol açabilecek durumların ortaya çıkabileceği görüldüğü, sezildiği için mi bu konuda ayrıntılı bir bilgilendirme Türkiye'ye verilmemiştir? Degerli arkadaşlarim, bunu olay, harekat geliştikçe görüyoruz. Şunu herkesin bilmesini istiyorum: Türkiye en ileri derecede askeri işbirligi yapmiş olsaydi dahi, Türkiye'nin Irak'ın şekillenmesinde, Kuzey Irak'ın şekillenmesinde, Kerkük'ün geleceğinin belirlenmesinde etkin bir rol oynamasına fırsat verecek bir konuma gelmesi kesinlikle istenmiyordu. Dün, Sayın Dışişleri Bakanının bunu ifade etmiş olduğunu gördüm. Ben, olayın taa başından beri bunu anlatmaya çalışıyorum. Dün, Sayın Dışişleri Bakanı "biz en ileri askeri işbirligi yapsaydik da, Kerkük'te bulunma imkanına sahip değildik" diye ifade etti. Evet, doğrudur; olay budur. Türkiye'ye, sen coğrafyanı ver, gerisine karışma, ortalıkta çok fazla da dolaşma. Bu bölgede benim yapacaklarımı seninle etkili bir işbirliği yaparak sürdürme gibi bir niyetim yok; bunu da böyle bil yaklaşımı sergilenmiştir. Bu yaklaşımın sergilenmesinin nedenleri, olayın yaşanmasıyla daha da iyi şekillenmeye başlamıştır. Bugün geldiğimiz noktada bunu görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, öyle anlaşılıyor ki, Irak'ın ve Kuzey Irak'ın, bu askeri harekattan sonra alacağı şekil, Türkiye'yi mutlu edecek bir tablo oluşturmayacaktir. Zaten, bunu olayin başindan beri sezip, görerek, bundan kaygi duyarak olaya yaklaşan pek çok çevre vardir. Son on yilda izlenen politikalar, bugün varilan noktanin altyapisini oluşturmuştur. Bu askeri harekat da, öyle gözüküyor ki, bunun son aşamasini sergileyecektir. O bakimdan herkesin şunu çok iyi bilmesi lazim: Biz, askeri işbirligi yapsaydik, bugün, Kerkük'ü biz yönlendirme durumunda olurduk, bu olaylar yaşanmazdi, oraya biz etkili bir biçimde girebilirdik zanni, kanisi kesinlikle dogru degildir. Bunu, herkesin çok iyi görmesine ihtiyaç vardir. Yaşanan olaylar, çok net bir biçimde bunu hepimize göstermiştir.

Degerli arkadaşlarim, yaşadigimiz güçlüklerin altinda bu projenin kendisi yatiyor. Bu proje, Türkiye'yi sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıya bırakacak, öyle gözüküyor. Bu projenin içinde yer alsanız da sorunlarla karşı karşıyasınız, yer almasanız da sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıyasınız. Bu proje, Türkiye'yi rahatlatacak, ferahlatacak bir sonuç doğuracak gibi gözükmüyor. Taşlar yerinden oynayacak, dengeler yeniden şekillendirilecek ve Irak'ta etnik tablo köklü bir biçimde yeniden tanımlanacak, yeniden oluşturulacak. Bu, Türkiye'ye sorularak, Türkiye ile işbirligi içinde, Türkiye'nin katkısıyla gerçekleştirilecek diye bir anlayış, olayın hiçbir aşamasında söz konusu olmamıştır, hiçbir zaman böyle bir düşünce zihinlerden geçmemiştir. Yoksa, Türkiye, Amerika Birleşik devletlerinin bu bölgedeki en güçlü, en etkili, en yakın müttefiki, İsrail'den sonra en yakın ilişkiler içinde olduğu ülke. Amerika Birleşik Devletleri bu bölgeye iddialı bir projeyle giriyorsa, bu projesini Türkiye ile paylaşması, Türkiye'ye bu konuda ayrıntılı bilgi vermesi, Türkiye'yi tatmin etmesi, rahatlatması beklenmez miydi? Çok doğal olanı, Türkiye'nin, Amerika Birleşik Devletleri bu projeyi bu bölgede uygularken, bütün ayrintilari hakkinda bilgi sahibi olarak, yakin bir işbirligi içine çagirilmasiydi, maalesef, bu olmamiştir. Bunun olmamasi, bu projenin Türkiye'yi rahatsız edeceğinin anlaşılmış olmasıyla, biliniyor olmasıyla çok yakından ilgilidir. Bunun böyle değerlendirilmesi lazımdır. Yoksa, efendim, işte, bir yola çıktılar, yol boyunca ona baktılar, birisi ilgi gösteriyor; birisi, ne o, ne yapacağız diye soruyor, o zaman, o sorana, ben, sana yolda gösteririm dediler, projeyi ona göre şekillendirdiler anlayışı, dış politika yürütmesiyle hiçbir ilgisi yoktur, gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Bu proje yıllar öncesinden düşünülmüştür, konuşulmuştur, yazılmıştır, hazırlanmıştır ve bu proje, güzergahta, yol boyunca istikamet değiştirerek şekillenmiş bir proje değildir, başlangıçtaki kavramlara göre uygulanmakta ve yürütülmektedir.

Değerli arkadaşlarım, birinci sıkıntı bu projeden kaynaklanıyor. Bu projenin bundan sonra nasıl gelişeceğini de hep beraber göreceğiz. Şimdi, Suriye ile ilgili tartışmalar var, şimdi Suriye konuşuluyor. Bu nereden çıktı?.. Suriye konuşuluyor... Yani, eyvah, Irak'a askeri müdahale konusunda bir fırsat kaçırdık diye üzülenler çok fazla üzülmesinler, bir askeri işbirliği şansı daha önlerine gelecek. Belki, bir üçüncüsü de gelecek. Bunu mu istiyoruz?... Böyle bir zincirin içinde mi sorumluluk üstlenmek istiyoruz? Yani, Suriye nereden çıktı?... O da, güzergahtaki kırgınlıklardan, küskünlüklerden mi kaynaklandı?

Değerli arkadaşlarım, bu işlerde ciddi olmak lazım. 5 000 kilometre öteden buraya, 250 000 askeriyle bir büyük güç geliyorsa, bunun hemen yanındaki bir ülkenin, bu olaydan "vay, bana kaç lira çıkacak; vay, ben buradan ne alırım" diye bakması kadar sorumsuzluk olmaz. Olayı anlamaya çalışmamız lazım. Biz, bunu yaptık, bunu yapmaya çalıştık. Bana, bu konuda ilk bilgi verildiği zaman benim ilk sorum Amerikalı muhatabıma: Anlıyorum, çok iddialı bir biçimde bu bölgeye geliyorsunuz, ne yapacaksınız? Nasıl yapacaksınız?.. Daha sonra hangi hedefleri takip edeceksiniz, hangi yöntemleri uygulayacaksınız, amacınız ne,ikinci amacınız ne, üçüncü amacınız ne? Herhalde, bunları bizim yetkililerle konuşmuşsunuzdur diye sordum, bana kimseyle böyle bir konuşma olmadığını ifade ettiler. Tabii "bu konuşman iyi olmadi" Bizimkiler sormadığı için mi olmadı? Bizimkiler sorsaydı, ayrıntılı bir biçimde kendilerine bilgi verilir miydi, verilmez miydi, onu bilmiyorum; ama, Türkiye'nin işbirligine çagrildigi bu konuda, konunun temel özellikleri, niteligi ve amaçlari konusunda bilgilendirilmesine gerek duyulmadigini çok iyi biliyorum ve bizim nereye varacagimizi bilmedigimiz bir yolculuga, gözü kapali bir biçimde çikmayi kabul etmemiz kesinlikle dogru bir tercih olamazdi, olmamaliydi. Şimdi, umuyorum, bu durum çok daha iyi anlaşilmaya başlamiştir.

Degerli arkadaşlarim, biz, kendi olanaklarimizla, kendi ölçümüzle kendi yararlarimizi korumak, gözetmek durumunda olan bir ülkeyiz. Bizim kimsenin topraginda gözümüz yok. Biz, bu bölgemizde bariş, istikrar istiyoruz, huzur istiyoruz. Herkesin hakkina saygiliyiz, herkes de, bizim haklarimiza saygili olsun istiyoruz. Bunun ötesinde bir bekleyişimiz, bir arayişimiz da yoktur. O nedenle burada büyük iddiasi, büyük arayişi olanlari, büyük bir merakla izlemek, ne yapacaklarinin, nasil yapacaklarini, niçin yapacaklarini, yaptiklarinin onlari nereye getirecegini, bizi nereye getirecegini anlamak ihtiyaci içindeyiz ve bu anlayişla yaklaşiyoruz.

Bu çerçevede, tabii, bizim ilk talihsizligimiz içinde bulundugumuz bölgenin büyük ihtiraslari harekete geçiren, büyük çikarlari harekete geçiren çok önemli bir cografyanin içinde olmasidir. Bu cografyanin yaşadigi sorunlar, sikintilar ister istemez, bize de yansiyor ve bugün yaşadigimiz güçlüklerin altinda bu sorunlar yatiyor.

Degerli arkadaşlarim, öte yandan şunu kabul etmeliyiz ki; bugün yaşadigimiz sorunlarin altinda Türkiye'nin bu dönemde bu konuları çok iyi yönetebilecek bir iktidardan yoksun olması da, ülkenin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan birisi oluyor. Bu iktidarı aşan kaynaklar var, onu da bilelim, olay buradan kaynaklanıyor. Amerika, buraya bu projeyle geldi mi, Türkiye sıkıntıya girer, girmiştir, girmeye başlamıştır. Bundan sevinç, mutluluk, refah, para çıkarmak bekleyişleri çok iyimserdir. Derhal, ciddi sorular sormaya, tedbirler almaya ihtiyaç vardır. Ne yazık ki, böyle bir ciddi ortamda Türkiye'de, bu konuları en doğru şekilde yönetecek deneyimli, birikimli etkin bir iktidardan yoksun konumdayız. İktidar, bu konuda büyük yanlışlıklar, tutarsızlıklar yapmıştır, ne istediğine karar verememiştir, bir yerde söylediğinin tam tersini bir başka yerde söylemiştir, tutarsızlıklar, karışıklıklar içerisinde bu süreç yaşanmıştır ve Türkiye, bu süreçte sürüklenmiştir, bu süreci yönlendiren, belirleyen bir ülke konumunda olamamıştır, sürüklenmiştir, direnmiştir, nerede ne zaman direneceğini doğru dürüst kararlaştıramamıştır, sıkıntılı bir tabloyla karşı karşıya kalınmıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye, çok çelişkili kararlar alan bir ülke konumuna gelmiştir. Şimdi, geriye doğru baktığımız zaman, yapılan yanlışlıkları biliyoruz, bunların önemli bir kısmı konuşuldu; ama, hatırlatmak istediğim konulardan bir tanesi, Kuzey Irak'a asker gönderme işiyle ilgilidir.

Degerli arkadaşlarim; böyle bir iddiali projenin yürürlüge konulacagi seçim öncesinden belliydi. Seçim öncesinden beri Türkiye, böyle bir seçim sonrasinda askeri harekat tablosuyla karşi karşiya kalabilecegini görüyordu. Bu tablo karşisinda Türkiye'nin alması gereken pek çok tedbir vardı. Tedbirlerin başında da, Türkiye'nin, Kuzey Irak'ta ciddi bir askeri varlığı bulundurması gerekiyordu. Yapılması gereken önemli işlerden birisi, daha tezkere tartışmalarına Türkiye gelmeden, olayın daha başlangıcında, bundan önce çeşitli defalar yapıldığı gibi, sadece Türkiye'yi savunmaya, Türkiye'ye askeri harekatın olumsuz yansımaması için tedbir almaya yönelik olarak askeri varlığımızı oraya yerleştirme işi idi; bu, maalesef, gerçekleşmemiştir ve Türkiye'nin Kuzey Irak'a asker gönderme işi, Amerika Birleşik Devletlerinin, Irak'a asker gönderme işinin bir parçasi gibi anlaşilmiştir ve ayni ortamda bir tezkereyle bu konu çözülmek istenmiştir. Hatirlayacaksiniz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak o zaman, biz israrla bir şeyi anlatmaya çalişiyorduk, Türk askerinin Kuzey Irak'a gönderilmesi ile Amerika Birleşik Devletlerinin Irak'a asker gönderme işi, amaci, hukuki konumu, siyasi niteligi açisindan bir birinden tamamen farklidir. O nedenle mutlaka Türkiye, asker gönderme işini, Amerika Birleşik Devletlerinin Irak'a asker gönderme işinin peşine takma kolayciligindan çikmalidir. Biz, defalarca ülkemizi savunmak için sicak takip anlayişi etrafinda, meşru müdafaa anlayişi etrafinda, Türkiye'ye gelebilecek tehlikeleri bertaraf etmek amacıyla Kuzey Irak'ta asker bulundurmuşuz. Türkiye'nin Kuzey Irak'ta asker bulundurmasını sorgulayan karşımızda bir mercii, bir makam yok. Irak, Irak'ın kuzeyindeki kontrolünü tamamen kaybetmiş, Bağdat rejiminden bize yönelik bir itiraz bile gelmiyor, Türkiye tedbirini alıyor, almış, bu çerçevede asıl askeri harekattan önce Türkiye tedbir almak durumundaydı; fakat, maalesef, biz, o ortamda tedbir almamışız, almamışız diyorum; çünkü, almamış olduğumuzu çok sonra öğrendik. Sağduyunun, basiretin gereği, Türkiye'nin orada tedbiri zamanında almış olmasıydı ve Amerika'nın Irak'a asker gönderme talebinin arkasına, aynı tezkerenin içine biz, Türkiye'nin Irak'a asker gönderme işini koyduk. Bu, tabii çok büyük bir yanliş oldu, çok büyük bir tutarsizlik oldu, çok büyük bir haksizlik oldu, Türkiye'nin bölgeye yönelik bakış açısıyla Amerika Birleşik Devletlerinin bu bölgeye yönelik askeri harekatı arasında bir paralel kurmayı, biz, böylece kendimiz kabul etmiş olduk ve bunun sonucunda da, maalesef, Türkiye, Kuzey Irak'a asker gönderme işini zamaninda degerlendirememiştir. Çok daha sonra olay büyüdükten, niteligi degiştikten sonra, uluslararasi diplomasinin çekişme ve tartişma konusu haline bu konu dönüşmüştür, tepkiler ortaya çikmaya başlamiştir ve büyük bir firsat kaçirilmiştir.

Amerika ile askeri işbirligi yapmayi kabul edecegimiz varsayimiyla, 62 000 Amerikan askerinin Türkiye'de yerleştirilecegi düşüncesiyle yapilan çalişmalarda Türk askerinin Kuzey Irak'ta etkin bir varlık sergilemesini önlemek için Amerika Birleşik Devletleri büyük direnç göstermiştir ve Sayın Dışişleri Bakanının dün ifade ettiği gibi "en ileri askeri işbirligini yapmiş olsaydik dahi, Kuzey Irak'ta bizim, Kerkük'teki olaylara müdahale edebilecek bir askeri varlığımızın bulunması söz konusu olmayacaktı" Bize, en ileri askeri işbirligine karşilik olarak bile, Kerkük'te, Musul'da yaşanabilecek olaylara müdahale etme olanagini veren bir askeri varlik bulundurma hakki taninmamişti.Niçin taninmamişti?.. Niçin?... Bizim, Musul'un, Kerkük'ün petrolünde gözümüz yok, Kuzey Irak'ın toprağında gözümüz yok; biz, orada, askerimizi kendi ulusumuzu savunmak için, Türkiyemize göçmen ve terörist girişini engelleyebilmek için ve bize verilen sözlerin tutulmasını gözetecek bir varlık olarak orada askerimizi bulundurmak istiyorduk. Bize verilen sözler nedir; bir, Irak'ın toprak bütünlüğüne saygılıyız; ikincisi, Kerkük ve Musul'un zenginlikleri, sadece bir etnik kesimin değil, bütün Irak'ın ortak zenginliği olarak değerlendirilecektir. Bu iki söz verilmişti. Bu iki sözün yaptırımı olarak, bu iki sözün ihlal edilmesi halinde caydırıcı bir rol oynayabilecek bir varlık olarak biz askerimizi, göçmen engellemenin, terörist engellemenin yanı sıra Irak'ın Kuzeyinde bulundurmak istiyorduk.

Değerli arkadaşlarım, bu uygun görülmemiştir; yani, Türkiye'nin Kuzey Irak'taki askeri varlığının, verilen sözlerin ihlal edilmesi halinde caydırıcı bir rol oynaması olanağı peşin olarak ortadan kaldırılmıştır ve böylece, söylenmiş olan sözlerin ihlal edilmesinin güç dengesi bilinçli olarak oluşturulmuştur. Verilen sözlerin tutulmaması halinde, etkin bir tepki gösterme şansı, Türkiye'nin elinden bilinçli olarak alınmıştır. Politika budur, tablo budur. Bugün gelinen noktada şunu görüyoruz: Kerkük ve Musul'a Peşmergeler giriyor, girmeyecekleri konusunda kesin söz verildigi halde... Amerikan Dişişleri Bakani Colin Powell buraya geldiginde, bu konularda bir mutabakat saglandigi kamuoyuna ilan edildigi halde ve bu mutabakati işletmek için beşli bir komitenin kurulacagi taahhüt edildigi halde, ne o komite kuruluyor, ne o komiteye katilacagi söylenen Sayin Bush'un temsilcisi Halilzad Türkiye'ye geliyor, ne de verilen o sözler fiilen sahada tutuluyor ve Kuzey Irak'ta asker bulundurma olanağı elinden alınmış olduğu için, anlamlı bir asker bulundurma olanağı, taa başından beri alınmak istendiği ve alındığı için, Türkiye'de bu gelişmeleri caydiracak bir diplomasi uygulama şansindan yoksun birakiliyor. Bütün bunlarin bir rastlanti olarak yaşandigi düşünülebilir mi? Peşmergeler, Kerkük'e, Musul'a giriyor, ilk gittikleri yer nüfus dairesi, tapu dairesi. Ekonomik talan amacıyla gidilmiyor, siyasi bir amaçla oraya gidiliyor. Nüfus dairesi, tapu dairesi ve sonra Amerikan yetkilileri bize diyorlar ki "Irak'ın geleceğindeki tablo, hukuk esasları gözetilerek oluşturulacaktır, hukuk esas olacaktır, hukukla sonuç alınacaktır, merak etmeyin" diyorlar, Peşmergeler de merak etmiyorlar.

Degerli arkadaşlarim, bütün bunlarin güzergahta ortaya çikan, yol boyunda ortaya çikan, gelişmelere bagli olarak yaşandigini düşünmek kadar yanliş bir şey yoktur. Bu olayin taa başindan beri ortaya konulan planlamanin uygulamasi olarak önümüze gelmiştir; bunu bilmek lazim. Onun için bu olaya takinacagimiz tavri, bugün ortaya çikmiş, yarin daha ortaya çikmamiş, çikacak olan unsurlari da dikkate alarak belirlemek lazim ve bu konularda böyle tek tarafli iyimser degerlendirmelerle koca bir ülkenin ve bölgenin kaderini tehlikeye atmaktan uzak durmaya ihtiyaç vardir. Maalesef, bunlar degerlendirilememiştir. Eger Türkiye, bu harekat başlamadan önce Kuzey Irak'a ciddi bir askeri varlığı sokmuş olsaydı, bundan önce defalarca yaptığı gibi, o askeri varlığın oradaki bulunması, diplomatik olarak verilen sözlerin bu kadar kolayca ihlal edilemeyeceği bir ortamın şekillenmesine yardımcı olurdu. Biz oraya askeri savaşmak için değil, verilen sözlerin tutulmasının güvencesi olarak sokmak istiyoruz. Niye; verilen sözlere güvenmiyoruz da ondan. Güvenmemekte haksız mı çıkıyoruz?!. Karışmayın, bırakın, ne isterlerse yapsın diyerek götürülür mü bir ülkenin geleceği, kaderi, varlığı, güvenliği? Kendi imkanlarımıza göre kendi tedbirlerimizi almak durumundayız. Bu konuda ciddi ihmaller içinde olduk, maalesef, böyle bir tabloya şimdi gelinmiş bulunuyor. O nedenle, sözle, işte "kırmızı çizgiler" dedik, kırmızı çizgiler ihlal edildi. "Bir milyar doları, Kuzey Irak'a girmeme şartina bagli olarak verecegiz" dediler. Hani, bu konuda Colin Powell'a anlaşmiştik buraya geldigi zaman! Siz söz vermiştiniz, biz de girmeyecektik. Siz, o sözünüzü tutarsiniz, biz de girmeyiz. Siz, kendiliginden, Türkiye'ye bir milyar dolar yardım vereceğinizi söylemiştiniz. Canım, anlaşma tutulur tutulmaz; ama, siz, o bir milyar dolardan anlarsınız. Bir milyar doları, Kuzey Irak'a girmeme şartina bagliyorum. Sözü, anlaşmayi falan birakin, girersen keserim parani, sen bundan anlarsin dercesine Türkiye'ye yapılacak olan, hava koridorunun açılmasına karşılık düşünülmüş olan bir milyarlık yardımı, Kuzey Irak'a girmeme şartini Amerika Birleşik Devletleri bagliyor ve bu aci olay karşisinda bizim hükümetimizin yetkilileri de, maalesef, çikip diyorlar ki, önemli degil, biz, zaten Kuzey Irak'a girmeyeceğiz.

Değerli arkadaşlarım, bu, tabii acı bir tablodur. Türk dış politikası, hiçbir zaman bu kadar kötü yönetilmemiştir. Türkiye, hiçbir zaman verdiği sözleri izah etmek, ihmal etmek, tevil etmek durumuna düşürülmemiştir. Bu son dönemde Türkiye, verdiği sözlerin arkasında duramayan bir noktaya, maalesef, sürüklenmiştir. Bundan çok büyük bir üzüntü duyuyorum; fakat, acı gerçek budur.

Değerli arkadaşlarım, bir de bize diyorlar ki, bu kadar karmaşık olayları siz Cumhuriyet Halk Partisi çok iyi biliyorsunuz. Çok değerli de uzmanlarınız var, Türkiye'nin bu alanda yetiştirdigi en birikimli, en yetenekli, en degerli insanlar sizin içinizde. Bu işi, siz alip niye götürmüyorsunuz? Niye siz, bu işi böyle götürmüyorsunuz? Bakin, böyle bir sikintili tablo çiktiysa, sizin yüzünüzden çikmiştir, siz sorumlusunuz, bu işler niye firsat verdiniz diye bizi suçluyorlar. Degerli arkadaşlarim, bir defa herkesin şunu bilmesi lazim: 3 Kasimda bir seçim yapildi. Bu seçimde bir parlamento oluştu; bir iktidar, bir de muhalefet partisi var. Iktidar da üçte 2'lik çoğunluğu olan, 366 milletvekili olan bir siyasi parti var. Muhalefette de Cumhuriyet Halk Partisi var, biz varız, üçte 1 civarında bir ağırlığımız var. Onlar iktidar, biz muhalefet, biz sosyal demokrat bir partiyiz. Dünyada bir istisnası hariç, bir istisna ile bütün sosyal demokrat partiler, bu savaşa başından beri karşıdırlar. Bu savaşa karşı olmayan bir sosyal demokrat parti yoktur. Karşı olmayan bir parti var, İngiliz İşçi Partisi, o da akrabalıktan karşı değil, ideolojiden değil, sosyal demokratlıktan değil, ideolojiden karşı değil ve karşı olmadığı için de çatlıyor, parçalanıyor; yani, sosyal demokrat olmak savaşa karşı çıkmaktır; sosyal demokrat olmak haksızlığa karşı çıkmaktır, hukuksuzluğa karşı çıkmaktır, ülkenin,toplumun ve insanların uzun vadeli yararlarını gözetmektir. Biz, bu savaşı istemiyoruz; yani, suç mu, günah mı işliyoruz?! Bu savaşı istemiyoruz, kendi adımıza istemiyoruz, Türkiye adına istemiyoruz, bu bölge adına istemiyoruz. Bu savaşı, dünyadaki insanların ezici çoğunluğu istemiyor; Papası da istemiyor, Mandelası da istemiyor, hiçbir sosyal demokrat parti de istemiyor.

Bizim Anayasamız çok net bir biçimde "uluslararası hukuki meşruiyet yoksa Türkiye, bir başkasının savaşına giremez" diyor. Anayasamız bu hükmü koymuş, hukuk açık, vicdani kanaatimiz açık, siyasi anlayışımız açık... Biz, bu işe karşıyız. Niye karşısınız canım?! Yahu, biz muhalefetteyiz, biz bu savaşa karşıyız, vicdanımızın sesini dinleme hakkına sahibiz biz, vicdanımızın sesini dinleme lüksüne sahibiz biz, onun gereğini yapma olanağına sahibiz biz.. Canım, bir de reel politik var. Bunlar tamam da, siyasetin katı gerçekleri var. Siyasetin katı gerçeklerini, reel politiği düşünecek olanlar iktidardakiler. Onu iktidardakiler düşünecek, onu iktidardakiler değerlendirecek. Biz, muhalefetiz, biz vicdanımızın sesini dile getireceğiz, gerçek değerleri dile getireceğiz, dünyanın ezici çoğunluğu ile birlikte Türkiye olarak biz de, doğru olduğuna inandığımız ilkelerimizi, değerlerimizi savunacağız; bundan daha doğal ne var?! Bunu yapıyoruz. Hayır, yapmayın. Canım, hani, siz demiyor muydunuz, CHP muhalefeti etkili değil, sesiniz soluğunuz çıkmıyor. Şimdi, ne diyorsunuz; şimdi de çok etkili oldunuz; canım, bu kadar da etkili olmayın mı diyorsunuz? Herkes işini yapacak. Biz, işimizi yapıyoruz, el hak iyi de yapıyoruz. Biz sosyal demokrat bir partiyiz, sosyal demokrat bir parti gibi davranıyoruz; biz, bir muhalefet partisiyiz, bir muhalefet partisi gibi davranıyoruz. Biz, bu bölgede büyük acılar yaşamış bir ulusun temsilcisiyiz, ulusumuzun, milletimizin, halkımızın değerlerine, ölçülerine, anlayışlarına, özlemlerine uygun olarak davranıyoruz. Bu haklarımıza kimse gözünü koymasın. Kimse, iktidardan elde etmek istediğini; fakat, elde edemediğini muhalefetten istemeye kalkmasın. Kim, kimden ne isteyeceğini bilsin. İsteyeceğinizi iktidardan isteyeceksiniz. Canım, istedik, onlar yapamıyor, siz veriverin. Böyle bir şey yok. İstediğinizi alacağınız yer iktidardır. Ondan alamadığının hesabını da bana sormaya kalkma; bana, kendi söylediklerimin hesabını sor, ben, sana, onun hesabını vereyim.

Türkiye'nin kötü yönetilmiş olmasinin faturasini, muhalefet partisine çikarmak kadar çilginca bir şey olamaz. Türkiye'yi kötü yöneten iktidar. Canım, siz uyarsaydınız. Yahu, insaf edin, herkes işini yapacak. Biz, görevimizi yapıyoruz, o kadar bizim ne yapacağımıza ilgi duyuyorsanız, bizim yapacağımıza o kadar ihtiyacınız varsa, el verin de iktidara getirin, biz de gösteriverelim nasıl yönetilirmiş Türkiye...

Değerli arkadaşlarım, bu Irak krizi, Türkiye'de bu kavramların karışmasına da yol açtı; yani, muhalefetten, iktidarın yapamadığını almaya çalışanlar, bizi anlamsız yere suçlamaya çalışanlar... Değerli arkadaşlarım, eğer biz, savaş kışkırtıcılığı yapsaydık, eğer biz, bu savaşın peşine takılmış olsaydık, asıl o zaman bizim karşımıza çıkıp birilerinin, siz ne biçim sosyal demokrat bir partisiniz, siz ne biçim bir muhalefet partisisiniz, bütün dünyada kıyamet kopuyor, bütün dünyadaki vicdan sahibi, akıl sahibi herkes bu savaşa karşı çıkıyor, koca Türkiyemizde bir muhalefet partisi olarak siz bile sesinizi çıkaramıyorsunuz diye asıl o zaman bizden hesap sormalıydılar. Öyle yapmamış olsaydık, bugünkü davranmamış olsaydık, bizden onun hesabını sormaları gerekirdi. Bize, niye öyle yapmıyorsun, niye sen iktidarın eksiğini tamamlamıyorsun, niye iktidara savaş konusunda destek vermiyorsun diye suçlama yöneltiyorlar.

Değerli arkadaşlarım, bunun hiçbir anlamı, hiçbir ciddiyeti yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi çok güzel, parlak bir politika götürmüştür, çok doğru ölçüler koymuştur. Bakın, demin hatırlattığım iki temel noktaya tekrar dikkatinizi çekerim. Bu proje, Türkiye'yi sıkıntıya sokacak bir proje olarak ortaya çıkmaya başladı. Bizim tercihimiz, katkımız olmadan, davul zurnayla, sevinçle, mutlulukla karşılanacak bir olay değil bu; Türkiye'ye rahatsızlıklar taşıyacak olan bir proje, bu şekilleniyor. Efendim, siz savaşa katılmadığınız için böyle oluyor demek kadar yanlış bir şey yoktur. Özü böyledir, özü, proje budur, sıfır noktasında öyle planlanmıştır ve o amaçla Türkiye, bu işin içine çok dahil edilmek istenmemiştir, kenarda tutulmak istenmiştir ve sadece coğrafyamız, toprağımız kullanılmak istenmiştir. Siz, onu verin, gerisine karışmayın, ortalıkta dolaşmayın denilmiştir. Türkiye de, haklı olarak bundan haksızlık duymuştur. Bunun unutulmaması gerekiyor. Tezkere geçseydi, yok bilmem Türkmenler böyle olurdu falan bunlar doğru değil, olayın esası budur; bir.

İkincisi, Türkiye, maalesef, bu olayda, o sık sık üstünde durulan eleştirilerin, tutarsızlıkların yanı sıra, Kuzey Irak'a zamanında asker sokmamıştır. Zamanında, kimsenin bu olayları bir tartışma konusu yapmadığı bir ortamda, savaşın gelmekte olduğunu görerek ve buna karşı Türkiye'nin bölgede etkin bir askeri varlığı bulundurmasının ülke yararları açısından zorunlu olduğunu düşünerek zamanında tedbirini alıp, orada askerini bulundurmamıştır. Tezkere meselesi yapmıştır, tezkereleri birbirine karıştırmıştır, iki tezkereyi bir arada getirmiştir, Türkiye'nin Irak'a asker sokmasıyla ilgili tezkereyi, Amerika'nın asker sokma tezkeresi... Ne alakası var, ikisi ayrı iş, ne sokuyorsun? Bunu, o zaman da sadece biz söyledik. Zamanında askerini sokacaksın, öbür tezkerenin peşine, Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi işini sokmayacaktin; bütün bunlar yapilmiştir.

Degerli arkadaşlarim, bu Irak Savaşiyla ilgili Cumhuriyet Halk Partisinin, degeri bugün daha iyi anlaşilan bir girişimine daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Hatirlayacaksiniz, Bagdat düşmeden ve bu yagma olaylari yaşanmadan Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak biz, dünyaya bir büyük çagri yaptik. Bu çagriyi, Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkani olarak ben ve bizim bütün milletvekillerimiz imzaladik ve dünyaya şunu söyledik: Irak'taki kültürel varlıklar, kültürel zenginlikler insanlığın ortak malıdır. Bu savaşın gidişatı içinde bombalamalar ve bunun bir süre sonra Irak'ta yaşanacak olan olaylar çok büyük sorunlar doguracak gibi gözükmektedir, derhal, dünya el koymalidir ve bu konuda daha önceden yapilmiş olan anlaşmalar, o anlaşmayi imzalamamiş olsa bile Amerika Birleşik Devletleri ve Ingiltere tarafindan dikkate alinmalidir ve Irak'taki kültür zenginliği, tarihi birikim mutlaka korunmalıdır, sakınılmalıdır. Bütün insanlığı göreve çağırıyoruz dedik ve bir bildiri yayınladık. Bu bildiriyi, Birleşmiş Milletlerinden UNESCO'suna, savaşan bütün ülkelerin temsilciliklerine, büyükelçiliklerine ve dünyadaki bütün duyarli, ilgili çevrelere, Cumhuriyet Halk Partisi olarak kendi imzalarimizla milletvekilleri olarak ilan ettik. Son haftada yaşanan olaylar, bu girişimin ne kadar önemli, ne kadar hakli oldugunu bir kez daha ortaya koydu. Bu, sadece Cumhuriyet Halk Partisinin yaptigi bir girişimdir. Bunu bir miktar platonik bir girişim gibi, belki bazi çevreler anlamişlardir; ama, bunun ne kadar yaşamsal önemde oldugu, ne kadar zorunlu ve gerekli oldugu yaşanan olaylarla ortaya çikmiştir. 7000 yillik bir tarih talan edilmiştir. O talan edilen tarih, sadece o cografyanin tarihi degil, o cografyada, o medeniyette gerçekleştirilen insanligin ortak tarihidir. Herkes onun bir parçasidir, Inka Medeniyeti de bizim bir parçamizdir, insanligin ortak mali bu. Ilk medeniyetin şekillendigi yer milattan önce 5000 yil kadar önce geriye giden belgeler, Hammurabi'nin yasalarının yazılı olduğu taş yazıtlar, bütün bunlar kaybedilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, neye karşılık kaybedilmiştir?.. Buna yol açan nedir?.. Bir duyarsızlık, bir sorumsuzluk, bir ilgisizlik... Neye ilgisizlik; kendi insan varlığımıza, kendi medeniyetimize, kendi insanlığımıza karşı sorumsuzluk ilgisizlik. Çok acı bir olaydır, savaşın acıları kadar üzerinde durulması gereken çok önemli bir konu da bu olmuştur ve Cumhuriyet Halk Partisinin bu konudaki girişimini, Cumhuriyet Halk Partisi ne yapıyor, Cumhuriyet Halk Partisinin sesi soluğu çıkmıyor diyenlere ithaf ediyorum; kim yayınladı bunu, kim?.. Cumhuriyet Halk Partisinin böyle bir girişim yaptığı yansıtılmadı dahi. Bu girişimi yapma gereğini duyan insanların duyarlılığı, dikkati bunu aktarması, yansıtması gerekenler tarafından da, dikkate alması gerekenler tarafından da, uygulaması gereken tarafından da, uluslararası kuruluşlar tarafından da yerine getirilmemiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden UNESCO'suna kadar, bütün ilgili ülkelere kadar herkese, Cumhuriyet Halk Partisi olarak görevini yapmış bir siyasi parti olmanın kıvancını yaşıyoruz bu konuda.

Değerli arkadaşlarım, önemli bir dönüm noktası da Kıbrıs. Yarın, Kıbrıs'ta önemli bir imza töreni var. Kıbrıs'ta uzun bir süreden beri izlenen bir politikanın sonuna gelindiği anlaşılıyor. Bu politika, Avrupa Birliğinin izlediği politikadır. Avrupa Birliği, uzun bir süreden beri "eğer Kıbrıs'ta iki taraf bir anlaşma yapmazlarsa, Güney Kibris Rum yönetimini Avrupa Birligine alacagiz" demiştir. Bunu derken, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetinin de, Avrupa Birligine girme umudu ve bekleyişi içinde anlaşmanin saglanmasi konusunda daha esnek davranacagi, haklarindan, üzerinde israrla durma geregini duydugu ana noktalardan vazgeçebilecegi, Avrupa Birligi amaciyla daha kolay bir mutabakatin saglanabilecegi düşüncesi içine girilmiştir. Avrupa Birligi "anlaşma olmasa da Güney Kibris'ı alacağım, anlaşırsan seni de alacağım; ikinizi birlikte anlaşırsanız alırım" demiştir ve böylece Türk tarafina "anlaşmaya mecbursun, anlaşmaya mahkumsun, önüne konulani kabul edeceksin" demek istemiştir. Önüne konulana bakinca da, gördügümüz, maalesef, bizi mutlu etmemiştir.

Biz, Kibris'ta bir anlaşma istiyoruz -bunu, tekrar bir kez daha vurgulamak istiyorum- Kibris'ta bir tek devletin oluşturulmasini istiyoruz; Kibris'ı bölmek, parçalamak peşinde değiliz; iki ayrı devlet arayışı içinde değiliz; tek bir Kıbrıs devletinin oluşturulmasını arzu ediyoruz, buna da katkı vermek istiyoruz; ama, bu katkıyı verirken Kıbrıs'ta iki toplumun olduğunu, iki milletin olduğunu ve bu iki toplumunda iki ayrı coğrafyada, iki ayrı bölgede var olduklarının unutulmamasını istiyoruz. İki bölge, iki toplum ve bunların hak eşitliği anlayışı kabul edildiği takdirde, tek bir Kıbrıs bayrağını, tek bir Kıbrıs devletini kabul etmeye hazırız. Böyle bir tek Kıbrıs devletinin oluşturulması konusunda nüfusu fazla olanla nüfusu az olanının arasındaki ilişkilerin, nüfusu az olanın,devletin işlerliğini tıkayacağı, engelleyeceği biçimde kurulmamasını da kabul ediyoruz. Amaç, anlaşmış gibi yapıp, ayrışmaya yönelmek değil, gerçekten anlaşmaya çalışmak, işleyebilir bir devlet yapısı olsun, sonuç alabilir, karar alabilir bir devlet yapısı olsun, bunu da kabul ediyoruz. Toprak konusunda Türk tarafının bir esneklik göstermesi gerektiğini de kabul ediyoruz, bütün bunlarla bir çözüme açığız; ama, maalesef, önümüze getirilen ve sadece Avrupa Birliği umuduyla kabul ettirilmek istenen proje, bu temel esasları çıkış noktası olarak kabul eden, sahiplenen bir anlayışı yansıtmamıştır.

Annan Planı, iki bölgeliliği temel alan değil, onu ortadan kaldırmayı amaçlayan bir anlaşma taslağı olarak ortaya çıkmıştır; açık, net gerçek budur; yani, iki bölgelilik önemli değil, Türk azınlığı, Rum çoğunluğunun içinde eriyiversin diyorsanız mesele yok; ama, bunlar kendi coğrafyalarına otuz yıldan beri sahipler, o coğrafyada kendi siyasi oluşumlarını yapsınlar, bu bizim için önemlidir diyorsanız, Annan Planı bunu ortadan kaldırmayı amaçlıyor; çok açık bir biçimde. Annan Planının amacı, 74'te ortaya çıkmış olan iki bölgeliliğin kaldırılmasıdır ve bunun çok açık mekanizmalarını yerleştirmiştir. Bu mekanizmalar çerçevesinde 60 000'e yakın Rum, belli bir zaman içinde Türk bölgesine yerleştirilecektir. Türk nüfusunun çeşitli şekillerde hızla azalacağı da dikkate alınırsa, bu, Kuzeyin bir Türk bölgesi olmaktan çıkması, Rum-Türk bölgesi haline dönüşmesi sonucunu doğuracaktır ve bölgenin dokusu, yapısı değişecektir; bunu istemiyoruz. Anlaşma mı istemiyorsunuz siz; hayır, anlaşma istiyoruz; ama, iki bölgeliliği kaybetmek istemiyoruz. Türk toplumunun siyasi varlığının ortadan kaldırılmasını istemiyoruz. Çok şey mi istiyoruz?.. Çok şey mi istiyoruz?.. Haksızlık mı yapıyoruz?.. İstenilen budur; ama, Annan Planı bu değildi.

Şimdi, yarın yapılacak tören, bir politikanın sonudur. O politika şu idi: Size bir anlaşma taslağı sunacağız; bu anlaşma taslağını siz kabul etmek durumunda kalacaksınız. Bunun için size Avrupa Birliğinin kapısını açacağız. Kuzey Kıbrıslılar, Avrupa Birliğinin kapısı içinden geçmek istiyorsanız bunu kabul edeceksiniz. Canım, bizim hassasiyetlerimiz var. Bırak, o hassasiyetleri, uzatma, kabul mü, ret mi; olay budur denilmiştir ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de "ret kardeşim, bunu kabul etmiyorum" demiştir. Böylece, Avrupa Birliginin, Türkiye'ye baskı yaparak,Türkiye'nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin taleplerini karşılamayan bir anlaşmayı onaylamak zorunda bırakılabileceği umuduna dayanan politikası iflas etmiştir; bu politika bitmiştir.

Değerli arkadaşlarım, şimdi yeni bir dönem başlıyor, bu yeni döneme çok ciddi olarak hazırlanmak lazımdır. Artık, Güney Kıbrıs Rum yönetimi Avrupa Birliğine giriyor. Bu, Avrupa Birliğinin müktesebatına aykırıdır; Avrupa Birliğinin temel belgelerine aykırıdır; bu, Londra ve Zürih anlaşmalarına aykırıdır; bu, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına aykırıdır; ama, oluyor. Güney Kıbrıs Rum yönetimi; yani, daha netleşmemiş bir devlet, bir siyasi yapılanma, bir coğrafya, bir devlet gibi kabul edilerek, Avrupa Biriliği içine yerleştiriliyor. Bu, haksızdır, yanlıştır, doğru değildir.

Tabii, Avrupa Birliği bunu istemezdi. Umut ediyordu ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de mecbur olup, kabul edecektir, kabul edince o, bir coğrafya parçasını değil, bir devleti almış olacaktır; ama, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti "evet" demediği için, Avrupa Birliği de kendisiyle çelişen bir konuma sürüklenmiştir. Güney Kıbrıs Rum yönetimine, olağanüstü, geçmişte hiçbir ülkeye, hiçbir bölgeye verilmemiş hakları vermiştir; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine de en büyük haksızlığı yapmıştır; ama, vaka budur. Şimdi, bu yeni dönemde ne yapılacağını oturup,Türkiye'nin çok ciddi şekilde tartişmasina ihtiyaç vardir. Artik, bu Annan Planinin bir parçasi olmaya yönelik gayretlerin, çabalarin bir anlami kalmamiştir. Güney Kibris Rum yönetimi Avrupa Birligine giriyor; ama, sadece o giriyor, sadece o giriyor. Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti diye bir siyasi oluşum vardir, bir cografyasi, bir topragi vardir, bir toplumu, bir nüfusu, bir milleti vardir, siyasi organizasyonu vardir, Anayasasi vardir, uzun bir tarihi geçmişi vardir ve bu orada duruyor. Şimdi, Güney Kibris Rum yönetimini Avrupa Birligine alanlarin, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine karşi bugüne kadar izledikleri haksizliklara, artik bir son verme geregini degerlendirmeye başlamasinin zamani gelmiştir. Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine abluka, ambargo, onu tanimama uygulamasinin, artik anlami kalmamiştir. Bütün bunlar, o anlaşmayi zorlamak ve Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetinin Avrupa Birliginin içine, Annan Plani çerçevesinde alabilmek amacina yönelikti. Bu, işlememiştir. Artik, bizim de bunun işlemedigini görüp, onun peşinde koşma anlayişini bir kenara birakarak, yeni bir ciddi siyasi yaklaşim ortaya koymamiz lazimdir. Avrupa Birligi de, bütün dünyada, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine, artik daha fazla haksizlik yapma hakkina sahip degildir. Bu haksizliklara bir son verme zorunlulugu vardir. Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti derhal taninmalidir, haklari kabul edilmelidir, onun da dünyada var olma, ekonomik refahtan pay alma, üretme, ürettigini satma, mektup atma, atilan mektubu alma hakkina insanlik saygi göstermelidir. Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine, hiçbir ülkeye uygulanmayan ablukalar, ambargolar yillardan beri israrla, inatla sürdürülmeye devam ediliyor; buna, mutlaka bir son verilmesi lazimdir. Bu dönemde iki şeyi merak ediyorum; bu gelinen noktada bu kadar haksizlik yapildiktan sonra Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine haksizlik yapilmaya devam edilecek mi?

Ikincisi, Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birligi içinde yer alma hakki, iddiasi, bu dogrultudaki emegi, çabasi, şimdi, bu haksizliktan sonra ve bu haksizliktan dolayi yeni sikintilarla karşi karşiya birakilacak mi? Bunu da görecegiz. Bunu da yapmaya kimsenin hakki yoktur. Bu da, yapilabilir degildir; yani, siz, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetinin onayina almaya çaliştiniz, alamadiniz. Niye almaya çaliştiniz; çünkü, onun onay verme hakkini, itiraf etmesiniz de kabul ediyorsunuz. Onay verme hakki yoksa, niye onay vermenin peşinde koşuyorsunuz? Niye, evetini almaya çalişiyorsunuz? Evetini almaya ihtiyaciniz varsa, kabul ediyorsunuz ki, onun bir egemenligi var, onun söyleyecegi sözün bir agirligi var. O söz, sizin istediginiz istikamette ortaya çikmadi diye söylenmemiş sayabilir misiniz? Evetine deger veriyorsaniz, evetine verdiginiz deger kadar, hayirina da deger vermek zorundasiniz.

Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti hayir demiştir, saygiyla karşilayin, saygiyla karşilayin, siz de biliyorsunuz saygiyla karşilamak zorunda oldugunuzu, hepimiz biliyoruz, karşilayin, yeter artik. Bunca haksizliktan sonra hiç olmazsa bu aşamada bunu kabul edin, buna deger verin, buna saygi gösterin. Hayir demiştir Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti, şimdi Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti dedi diye ona zulmetmeye devam etmek kabul edilebilir mi? Neyle izah edilir? Nasil izah edilir? Yani ortak medeniyetimizin hangi ilkeleriyle bunu bagdaştirmak mümkün? Nerede var bu; insan haklarinda mi var, devletler hukukunda mi var?.. Nerede var bu? Kutsal kitaplarda mi var? Ahlakta mi var? Dinde mi var? Nerede var bu? Hiçbir yerde yok. Hiçbir yerde yok. Istedigimi kabul edinceye kadar, sana her türlü zulmü yapma hakkini taşiyorum denilebilir mi? Artik denilmemelidir. Şu güne kadar bunu, "canım sizi de bu anlaşmayı kabul ettirerek Avrupa Birliğine sokmak için yapıyoruz" diyordunuz. Avrupa Birliği önerisini, teklifini göre göre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti girmedi, girmedi. Buna saygı gösterin ve ondan sonra da ona da haklarını verin, haklarını da verin. Türkiye'yi de sen niye zorlamadın, niye bunu yaptırmadın diye haklarından yoksun bırakma yanlışına kendinizi sürüklemeyin. Bunları beraber göreceğiz. Tabii, bunun nasıl şekilleneceğini belirleyecek en önemli unsur, bizim bu olaya nasıl baktığımızdır, yani Türkiye olarak biz nasıl bakıyoruz. Türkiye olarak biz böyle bakıyoruz. Herkesin hakkına saygımız var, ama hakkımıza da saygı gösterilmesini istiyoruz. Eğer biz Türkiye olarak kendi hakkımıza sahip çıkma konusunda tereddüt ve zafiyet içinde olursak, bu olayın gelişimi elbette hepimiz için üzüntü verici olur. Bir yeni dönüm noktasıdır, bir yeni başlangıç şansıdır, bunun çok doğru konması lazım. Tekrar Annan Planı peşinde koşarak ondan bir şeyler bekleyerek, aman ne güzel, müzakereye devam edin dediler, müzakere masasındayız diye, nereye varacağı neyi ortaya koyacağı bilinmeyen bir anlayışla sadece bu işi halledin diyenleri tatmin etmeye yönelik yaklaşımla hiçbir yere varmak imkanı yoktur.

Değerli arkadaşlarım; bir küçük habere de dikkatinizi çekmek istiyorum. 2-3 gün önce ayın 12 sinde Muş'ta Alpaslan 1 Barajı taştı ve bu taşkın sonucunda merkeze bağlı üç köy ve Bulanık'la Malazgirt'e bağlı 6 köy sular altında kaldı. 9 köy sular altında kaldı. 25 bin dönüm arazi sular altında kaldı. 243 ev tahrip oldu. Niçin? Muştaki Alpaslan 1 Barajı taştığı için. Değerli arkadaşlarım; bir baraj taşar mı? Yani, aranızda mühendisler var. Baraj taştı diye bir şey olur mu? Ne demektir bu? Barajın taşması ya hesabın iyi yapılmadığını ortaya koyar veya hesabın iyi yapıldığını fakat barajın su boşaltma alanında insanların yaşamaya devam etmesinin kabul edildiğini ortaya koyar. Yani ben suyu boşaltmak zorunda kalanca boşaltırım, orada 243 tane ev, 25 bin dönüm toprak 9 tane köy perişan olabilir. Peki bu barajı yaparken, bunun sularını boşaltma ihtiyacı karşısında istimlak işleri, orada yaşayan insanların sorunlarının çözülmesi gibi bir sorumluluk niye dikkate alınmadı? Acı bir olay, yani bir iş tarzımızın çok çarpıcı örneklerinden biri ve bu da kimsenin Türkiye de üstünde durmadı, aldırmadığı bir konu halinde geldi ve geçti. Şimdi, oradaki insanlar hayvanları, mahsulleri, ambarları, ürünleri, varlıkları suların altında perişan olmuş halde, boynu bükük halde duruyorlar.

Değerli arkadaşlarım, duyarlı bir devlet bu olalar karşısında etkin görev almak zorundadır. Bu konuda hükümeti göreve çağırıyorum. Muş valiliği kendi kaderine teslim edilmiştir. Derhal bu konuya el konulması ve o bölge ile yakından ilgilenilmesine ihtiyaç vardır. Bu vesile ile Muş'ta yaşayan vatandaşlarima geçmiş olsun dileklerimi ifade etmek istiyorum. Degerli arkadaşlarim, bugün, birazdan Anayasa Mahkemesine Cumhuriyet Halk Partisi olarak başvuruyoruz. Grup Başkanvekili arkadaşlarimiz, ilk Anayasaya aykirilik iddiamizi bugün Anayasa Mahkemesine sunacagiz. Içtüzük degişikligi ile ilgili olarak ortaya konulan bir taleptir bu. Biliyorsunuz bir süre önce AKP Grubu, çogunluguna dayanarak bir Içtüzük degişikligi yapti. Bu Içtüzük degişikligiyle artik temel yasa olarak kabul edilecek olan yasalarin parlamentoda normal yasa gibi konuşulmasi olanagi kalmayacaktir. Bölüm, bölüm, toptan yasalar kabul edenler, etmeyenler şeklinde oylanarak geçiştirilecektir. Bu, parlamentonun etkinliginin ortadan kaldirilmasina yönelik çok kaygi verici bir uygulamadir. Daha önce bu dogrultuda bir girişim yapilmiş, Anayasa Mahkemesi geri çevirmişti. O zaman konuyu Anayasa Mahkemesine götürenler, bugün bunu Meclise taşiyan AKP'lilerdir; aynı kadro, şimdi tam tersini yapmaktadır. Umut ediyorum, Anayasa Mahkememiz bu konuyu taşıdığı önemi göz önünde bulundurarak en doğru şekilde değerlendirecek ve doğru bir karar alacaktır, hepimiz bunu bekliyoruz, yoksa, parlamentonun etkinliği çok ciddi şekilde zaafa uğrayacaktır, parlamento devre dışı bırakılacaktır.

Bir süredir zaten bunun işaretlerini görüyoruz; bakınız, parlamentoda iki parti varız. Hızlı çalışmaya olanak veren bir durum, biz, iyi niyetli ve yapıcı bir muhalefet anlayışıyla çalışıyoruz. Bütün bunlara rağmen görüyoruz ki parlamentodaki asgari bekleme sürelerine dahi dikkat edilmiyor, yani bir yasa önerisinin 24 saat beklemesi lazım. Neden bekleyecek; milletvekilleri onu alacak, okuyacak, neyi değiştiriyor, geçmişte nasıldı, yansıması nedir, bütün bunları değerlendirecek ve bilerek oyunu kullanacak.Engelleme çabası yok, güçleştirme çabası yok parlamentoda; iki parti., bırakınız bu süreçler işlesin, o süreçleri dahi işletmiyorlar; hemen bir önerge, çoğunluğa dayalı olarak, 24 saat beklemeden görüşülmesine ve bunun sonucu Cumhurbaşkanından dönüyor, belki yarın Anayasa mahkemesinden de dönecektir.

Bunlar doğru şeyler değil,tabii hem yanlış bir uygulama hem de bu yanlış uygulamanın altında ne yatıyor,onu düşünmemiz gerekiyor. Bununla alınacak olan bu kararlarla, bu toptan yasa değiştirme uygulamalarıyla,Türkiye'de devlet mekanizması,bir zümrenin kontrolü altına alınmak isteniyor. Bu doğrultuda birbiri ardına düzenlemeler yapıldı, onları önümüzdeki günlerde, yakından izliyoruz, 61 yaş bunlardan birisidir, Cumhurbaşkanının imzasından çıktıktan sonra onu da Anayasa Mahkemesine götüreceğiz.

Değerli arkadaşlarım, bu yoğun gündem içinde Cumhuriyet Halk partisi olarak görevimizi yapmaya devam ediyoruz. Ben, milletvekili arkadaşlarımın bu süreçte sergiledikleri sorumluluk duygusu, etkin, başarılı çalışma anlayışı dolayısıyla büyük mutluluk duyuyorum. Önümüzdeki günlerde bir yandan parlamentoda bir yandan bu çalışmaları beraberce götüreceğiz, bir yandan da halkımıza baharla birlikte uzanarak, Anadolu'yu gezerek, dolaşarak, oradaki olayları kendi ağzımızdan anlatacağız.

Hepinize teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum.
 


(15 NİSAN 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.