CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(15 Nisan 2003)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; olaylar hızla gelişiyor. Türkiye,
içeriden, dışarıdan çok önemli sorunlarla, karar ihtiyacıyla karşı karşıya
geliyor, çok dinamik bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu dönemi doğru anlamak,
doğru değerlendirmek ve Türkiyemizin yarınlarını olabildiğince ülke yararına
bir çizgide tutabilmek, önümüzdeki en temel görev olmaya devam ediyor.
Genel bir niteleme yapmak gerekirse, herhalde, Türkiye'nin güç bir dönemden
geçmekte olduğunu yanılmadan ifade edebiliriz. Gerçekten de Türkiyemiz,
ülkemiz, çok güç bir dönemin içinden geçmektedir. Bu güçlüklerin, tabii
çok çeşitli nedenleri vardır. Güçlüklerin bir kısmı ekonomiyle ilgilidir,
bir kısmı siyasetle ilgilidir, bir kısmı toplumsal yapımızla, toplumsal
düzenimizle ilgilidir, bütün bunları biliyoruz; fakat, yeni güçlüklerin,
karşı karşıya bulunduğumuz yeni sorunların, sıkıntıların temelinde her
halde, önümüzdeki çok ciddi dış politika sorunları yatmaktadır. Türkiye,
bu içine girdiği güç dönemi anlamaya, doğru kararlar almaya ve bu güçlükleri
etkisiz kılmaya çalışıyor. O nedenle bu güçlüklerin nereden kaynaklandığını
doğru teşhis etmek öncelikle yapmamız gereken iştir.
Değerli arkadaşlarım, hepimizin bildiği temel nokta şu: Sınırımızda
askeri bir harekat yaşanıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Irak'a bir büyük
askeri harekat yapmaktadır. Bu harekatın Türkiye'ye zaman içinde, belki
daha da şekillenecek olan yeni güçlükler, sorunlar getirmekte oldugu anlaşilmaya
başlamiştir. Bu harekatin bizi ilgilendirmeyen, bizim dişimizda yaşanmakta
olan, bizim için fazla önemi olmayan, dişaridan seyredebilecegimiz bir
harekat oldugunu düşünmek kesinlikle mümkün degildir. Bu harekat, bizi,
Türkiyemizi, bugünümüzü, yarinimizi çok ciddi, çok derinden etkileyecektir,
etkilemeye başlamiştir. Bu etkiyi söylerken sadece ekonomik etkiyi düşünerek
konuşmuyorum, elbette ekonomimize etkiliyor; fakat, onun ötesinde bu bölgemizin
gelecegini, Türkiye'nin bu bölgedeki yerini, konumunu çok ciddi şekilde
etkiliyor. Bunu dogru anlamamiz lazim. Karşilaştigimiz güçlüklerin kaynaginda
esas itibariyle bu büyük askeri harekat vardir. Bu askeri harekat, Türkiye'nin
sevinçle, mutlulukla karşilayacagi, bir firsat kabul edecegi, ne güzel,
elimize bir firsat çikti, bunu degerlendirelim ve biz de yararlanalim diye
olumlu bir anlayişla sahiplenecegi bir harekat gibi algilanamaz, algilanmamalidir.
Eger böyle yaparsak, zaman içinde çok ciddi bir yanilgiya sürüklendigimizi
görürüz. Harekati gerçek niteligiyle görmemiz lazim ve bugün karşi karşiya
bulundugumuz güçlüklerin temelinde bu askeri harekat yatiyor. Bu, Türkiye'yi
mutlu edecek, Türkiye'yi sevindirecek, Türkiye'yi gelecekte daha da rahat
hale getirecek bir harekat halinde ortaya çıkacak olsa, ne kadar memnuniyet
verici olurdu; ama, şu ana kadar kendisini gösteren işaretler kaygılarımızı
artırmaktadır.
Bakın, şu aşamaya kadar kendisini gösteren temel noktalar neler: Bir
defa şu gözükmeye başlamıştır ki; bu harekat, Irak'ın, en azından Irak'ın
yeniden bir siyasi yapılanmaya maruz kalması sonucunu doğuracaktır. Bu
siyasi yapılanmada yeni tablolar, yeni dengeler ortaya çıkacaktır. Nasıl
yeni bir tablo ortaya çıkacak sorusunu sorduğumuz zaman, ilk işaretler
şimdiden şöyle gözüküyor: Bu yeniden yapılanma, Irak'ta yer alan çeşitli
etnik gruplar arasindaki dengeyi köklü biçimde degiştirecektir. Irak'taki
etnik tablo içinde Peşmergelerin agirligi, belirleyiciligi, yönlendiriciligi,
bugünkünün çok üzerine çikacaktir. Bu dogrultuda bir sürecin işlemeye başladigi
net bir biçimde gözüküyor; yani, Irak'a yapılan bu askeri harekat, Irak'ın
içindeki etnik dengeyi, Peşmergeler lehine güçlendirecek bir harekat olarak
ortaya çıkıyor. Bu harekatın bu boyutunun yansıması olarak da, Irak içinde
yer alan diğer etnik gruplar tedirginlik içine girmeye başlamışlardır.
Tedirginlik içine giren gruplardan, elbette bizi yakından ilgilendirdiği
için Türkmenler ön planda gözükmektedir; ama, sadece onlar değil, Irak'ın
büyük çoğunluğunu oluşturan Şii Araplar da, bu harekatın kendilerini mutlu
edecek, geleceklerini açacak, Irak içindeki konumlarını, hakları olan konumlarını
ortaya çıkarmaya yardımcı olacak bir harekat gibi anlamadıklarını ortaya
koymaya başlamışlardır; yani, bu askeri müdahale, Şiileri rahatsız etmiştir,
Türkmenleri rahatsız etmiştir; Irak'ın geleceğiyle ilgili kaygılarını,
sıkıntılarını artırmıştır. İlk işaretler bunu gösteriyor, şimdiden bunun
somut belirtileri vardır.
Değerli arkadaşlarım, bu tabii, bizim ilgiyle izlememiz gereken bir
tablo oluşturuyor. Biz, Irak'ta istikrarın, barışın, demokrasinin, her
etnik kesimin kendi hakkı olan etkinliği gösterebilmesinin gerektiğine
inanıyoruz. Bunun için atılacak adımlardan büyük bir sevinç ve mutluluk
duyarız; ama, Irak'ta neyin yapılmakta olduğu, yapılanın yarın, hangi sorunları
ortaya çıkaracağı konusunda bugünden bizim güven içinde, iyimserlik içinde
olmamızı gerektiren bir tablo yoktur. Önce, bunun, bir defa çok doğru anlaşılmasına
ihtiyaç var. Yani, bunun nötr bir müdahale, tamamen bölgede Saddam'ı, bir
diktatörü, bir çıranı, Irak halkına eziyet eden, ıstırap çektiren, haksızlık
yapan bir diktatörü tasfiye etme ve Irak'ta yaşayan bütün insanlari demokratik
bir denge içinde mutluluga kavuşturma amacina yönelik bir harekat oldugu
varsayiminin geçerliligi, artik ciddi bir biçimde sorgulanmaya başlanmiştir.
Bunun sorgulanmaya başlamasiyla birlikte tablonun ne olacagi, nereye gidecegi,
nasil bir yapinin ortaya konulacagi da kaygiyla ortaya atilan bir sorun
haline dönüşmeye başlamiştir. Bu, Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor.
Değerli arkadaşlarım, gelen haberler, yaşanan olaylar, maalesef, bu
gelişmeyi doğruluyor. Tabii, Irak'ta çeşitli etnik gruplar arasinda bu
askeri harekatin sonucunda etkin bir konuma gelecegi görülen Peşmerge güçleri,
bu dogrultuda çeşitli girişimler yapmişlardir. Türkiye'ye yansıyan haberler,
Türkiye'de kaygıları ciddi şekilde artırmıştır. Türkmen örgütlenmesine
yönelik, Türkmen varlığını yıldırmaya, göç etmeye zorlamaya yönelik uygulamaların
gerçekleştirilmekte olduğu anlaşılmaktadır. Daha dün, bir cenaze töreni
gerçekleştirilmiştir. Türkmen merkezine yapılan silahlı bir saldırı sırasında
2 Türkmen şehit olmuştur. Bu, tabii bir sayı meselesi olarak anlaşılacak
konu değildir. Sadece, bir Türkmen merkezine değil, Irak'taki çeşitli Türkmen
merkezlerine belli saldirilarin yapildigi bilinmektedir. Irak'taki genel
kargaşa, boşluk, anarşi ortaminin sonucunda bunun ortaya çiktigini düşünmek,
elbette hepimizin tercih ettigi bir tablodur; ama, ortaya çikan bu kargaşanin
altinda belli bir güç dengesinin kendi etkinligini artirma çabasinin yatmakta
oldugunu da görmemezlikten gelemeyiz.
Degerli arkadaşlarim, bu tablo, bizim olaya bakişimizi belirlemesi gereken
ana tablodur. Eger bazilari diyorlarsa ki, elbette böyle olur. Siz, askeri
işbirligi konusunda en ileri düzeyde ortak çalişmaya girmediniz. Bunun
sonucunda da, meydan boş kaldi, onun sonucunda böyle oldu. Eger Türkiye,
en ileri düzeyde askeri işbirligine Amerika Birleşik Devletleriyle girmiş
olsaydi, bu tablo böyle olmazdi diye düşünenler varsa, bilsinler ki, gerçekten
olayi temel özellikleriyle degerlendirme durumunda degillerdir; çünkü,
Amerika Birleşik Devletlerinin bu bölgeye girerken ortaya koydugu proje,
maalesef, Türkiye ile paylaşilmamiştir. Amerika Birleşik Devletleri, bu
bölgede ne yapacagini, nasil yapacagini, olayin hangi aşamalardan geçecegini,
askeri harekat sonrasinda nereye varmayi amaçladigini Türkiye'ye ayrıntılı
bir şekilde anlatma ihtiyacını hissetmemiştir. Tabii üzüntü verici bir
olaydır ki, Türkiye'yi yönetenler de, bu sorunları sorma gereğini duymamışlardır.
Ama, sonuç şudur ki; Türkiye, çok ileri ölçüde askeri işbirliğine çağrıldığı
bir büyük olayda hangi projenin uygulanacağından bilgi sahibi olma durumunda
değildi. Olayın gerçek niteliği, kapsamı, hedefleri, yöntemleri, askeri
harekat sonrasında ortaya çıkacak olan durumun ne olacağı konusu, maalesef,
Türkiye ile değerlendirilmemiştir. Türkiye'ye bu konuda sadece istenilenleri
vermesi ve ötesine pek karışmaması önerilmiştir. Türkiye'den, bu askeri
harekata coğrafyasını tahsis etmesi, topraklarını bu amaçla kullandırması;
fakat, bu projenin ayrıntıları hakkında söz sahibi olma arayışına fazla
yönelmemesi gerektiği ifade edilmiştir.
Değerli arkadaşlarım, bu, işin başından beri kendisini gösteren temel
yaklaşımdır ve Türkiye, ne olduğunu bilmediği, nereye varacağını göremediği
bir askeri harekatın içinde çok önemli sorumluluk üstlenme seçeneğiyle
karşı karşıya bırakılmıştır. Bu niye böyle olmuştur, Türkiye'ye ayrıntılı
bilgi verme ihtiyacı niye hissedilmemiştir? Acaba, projenin, Türkiye'yi
tedirgin edebileceği, projenin ileri aşamalarında Türkiye'nin rahatsız
olmasına yol açabilecek durumların ortaya çıkabileceği görüldüğü, sezildiği
için mi bu konuda ayrıntılı bir bilgilendirme Türkiye'ye verilmemiştir?
Degerli arkadaşlarim, bunu olay, harekat geliştikçe görüyoruz. Şunu herkesin
bilmesini istiyorum: Türkiye en ileri derecede askeri işbirligi yapmiş
olsaydi dahi, Türkiye'nin Irak'ın şekillenmesinde, Kuzey Irak'ın şekillenmesinde,
Kerkük'ün geleceğinin belirlenmesinde etkin bir rol oynamasına fırsat verecek
bir konuma gelmesi kesinlikle istenmiyordu. Dün, Sayın Dışişleri Bakanının
bunu ifade etmiş olduğunu gördüm. Ben, olayın taa başından beri bunu anlatmaya
çalışıyorum. Dün, Sayın Dışişleri Bakanı "biz en ileri askeri işbirligi
yapsaydik da, Kerkük'te bulunma imkanına sahip değildik" diye ifade etti.
Evet, doğrudur; olay budur. Türkiye'ye, sen coğrafyanı ver, gerisine karışma,
ortalıkta çok fazla da dolaşma. Bu bölgede benim yapacaklarımı seninle
etkili bir işbirliği yaparak sürdürme gibi bir niyetim yok; bunu da böyle
bil yaklaşımı sergilenmiştir. Bu yaklaşımın sergilenmesinin nedenleri,
olayın yaşanmasıyla daha da iyi şekillenmeye başlamıştır. Bugün geldiğimiz
noktada bunu görüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, öyle anlaşılıyor ki, Irak'ın ve Kuzey Irak'ın,
bu askeri harekattan sonra alacağı şekil, Türkiye'yi mutlu edecek bir tablo
oluşturmayacaktir. Zaten, bunu olayin başindan beri sezip, görerek, bundan
kaygi duyarak olaya yaklaşan pek çok çevre vardir. Son on yilda izlenen
politikalar, bugün varilan noktanin altyapisini oluşturmuştur. Bu askeri
harekat da, öyle gözüküyor ki, bunun son aşamasini sergileyecektir. O bakimdan
herkesin şunu çok iyi bilmesi lazim: Biz, askeri işbirligi yapsaydik, bugün,
Kerkük'ü biz yönlendirme durumunda olurduk, bu olaylar yaşanmazdi, oraya
biz etkili bir biçimde girebilirdik zanni, kanisi kesinlikle dogru degildir.
Bunu, herkesin çok iyi görmesine ihtiyaç vardir. Yaşanan olaylar, çok net
bir biçimde bunu hepimize göstermiştir.
Degerli arkadaşlarim, yaşadigimiz güçlüklerin altinda bu projenin kendisi
yatiyor. Bu proje, Türkiye'yi sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıya bırakacak,
öyle gözüküyor. Bu projenin içinde yer alsanız da sorunlarla karşı karşıyasınız,
yer almasanız da sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıyasınız. Bu
proje, Türkiye'yi rahatlatacak, ferahlatacak bir sonuç doğuracak gibi gözükmüyor.
Taşlar yerinden oynayacak, dengeler yeniden şekillendirilecek ve Irak'ta
etnik tablo köklü bir biçimde yeniden tanımlanacak, yeniden oluşturulacak.
Bu, Türkiye'ye sorularak, Türkiye ile işbirligi içinde, Türkiye'nin katkısıyla
gerçekleştirilecek diye bir anlayış, olayın hiçbir aşamasında söz konusu
olmamıştır, hiçbir zaman böyle bir düşünce zihinlerden geçmemiştir. Yoksa,
Türkiye, Amerika Birleşik devletlerinin bu bölgedeki en güçlü, en etkili,
en yakın müttefiki, İsrail'den sonra en yakın ilişkiler içinde olduğu ülke.
Amerika Birleşik Devletleri bu bölgeye iddialı bir projeyle giriyorsa,
bu projesini Türkiye ile paylaşması, Türkiye'ye bu konuda ayrıntılı bilgi
vermesi, Türkiye'yi tatmin etmesi, rahatlatması beklenmez miydi? Çok doğal
olanı, Türkiye'nin, Amerika Birleşik Devletleri bu projeyi bu bölgede uygularken,
bütün ayrintilari hakkinda bilgi sahibi olarak, yakin bir işbirligi içine
çagirilmasiydi, maalesef, bu olmamiştir. Bunun olmamasi, bu projenin Türkiye'yi
rahatsız edeceğinin anlaşılmış olmasıyla, biliniyor olmasıyla çok yakından
ilgilidir. Bunun böyle değerlendirilmesi lazımdır. Yoksa, efendim, işte,
bir yola çıktılar, yol boyunca ona baktılar, birisi ilgi gösteriyor; birisi,
ne o, ne yapacağız diye soruyor, o zaman, o sorana, ben, sana yolda gösteririm
dediler, projeyi ona göre şekillendirdiler anlayışı, dış politika yürütmesiyle
hiçbir ilgisi yoktur, gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Bu proje yıllar
öncesinden düşünülmüştür, konuşulmuştur, yazılmıştır, hazırlanmıştır ve
bu proje, güzergahta, yol boyunca istikamet değiştirerek şekillenmiş bir
proje değildir, başlangıçtaki kavramlara göre uygulanmakta ve yürütülmektedir.
Değerli arkadaşlarım, birinci sıkıntı bu projeden kaynaklanıyor. Bu
projenin bundan sonra nasıl gelişeceğini de hep beraber göreceğiz. Şimdi,
Suriye ile ilgili tartışmalar var, şimdi Suriye konuşuluyor. Bu nereden
çıktı?.. Suriye konuşuluyor... Yani, eyvah, Irak'a askeri müdahale konusunda
bir fırsat kaçırdık diye üzülenler çok fazla üzülmesinler, bir askeri işbirliği
şansı daha önlerine gelecek. Belki, bir üçüncüsü de gelecek. Bunu mu istiyoruz?...
Böyle bir zincirin içinde mi sorumluluk üstlenmek istiyoruz? Yani, Suriye
nereden çıktı?... O da, güzergahtaki kırgınlıklardan, küskünlüklerden mi
kaynaklandı?
Değerli arkadaşlarım, bu işlerde ciddi olmak lazım. 5 000 kilometre
öteden buraya, 250 000 askeriyle bir büyük güç geliyorsa, bunun hemen yanındaki
bir ülkenin, bu olaydan "vay, bana kaç lira çıkacak; vay, ben buradan ne
alırım" diye bakması kadar sorumsuzluk olmaz. Olayı anlamaya çalışmamız
lazım. Biz, bunu yaptık, bunu yapmaya çalıştık. Bana, bu konuda ilk bilgi
verildiği zaman benim ilk sorum Amerikalı muhatabıma: Anlıyorum, çok iddialı
bir biçimde bu bölgeye geliyorsunuz, ne yapacaksınız? Nasıl yapacaksınız?..
Daha sonra hangi hedefleri takip edeceksiniz, hangi yöntemleri uygulayacaksınız,
amacınız ne,ikinci amacınız ne, üçüncü amacınız ne? Herhalde, bunları bizim
yetkililerle konuşmuşsunuzdur diye sordum, bana kimseyle böyle bir konuşma
olmadığını ifade ettiler. Tabii "bu konuşman iyi olmadi" Bizimkiler sormadığı
için mi olmadı? Bizimkiler sorsaydı, ayrıntılı bir biçimde kendilerine
bilgi verilir miydi, verilmez miydi, onu bilmiyorum; ama, Türkiye'nin işbirligine
çagrildigi bu konuda, konunun temel özellikleri, niteligi ve amaçlari konusunda
bilgilendirilmesine gerek duyulmadigini çok iyi biliyorum ve bizim nereye
varacagimizi bilmedigimiz bir yolculuga, gözü kapali bir biçimde çikmayi
kabul etmemiz kesinlikle dogru bir tercih olamazdi, olmamaliydi. Şimdi,
umuyorum, bu durum çok daha iyi anlaşilmaya başlamiştir.
Degerli arkadaşlarim, biz, kendi olanaklarimizla, kendi ölçümüzle kendi
yararlarimizi korumak, gözetmek durumunda olan bir ülkeyiz. Bizim kimsenin
topraginda gözümüz yok. Biz, bu bölgemizde bariş, istikrar istiyoruz, huzur
istiyoruz. Herkesin hakkina saygiliyiz, herkes de, bizim haklarimiza saygili
olsun istiyoruz. Bunun ötesinde bir bekleyişimiz, bir arayişimiz da yoktur.
O nedenle burada büyük iddiasi, büyük arayişi olanlari, büyük bir merakla
izlemek, ne yapacaklarinin, nasil yapacaklarini, niçin yapacaklarini, yaptiklarinin
onlari nereye getirecegini, bizi nereye getirecegini anlamak ihtiyaci içindeyiz
ve bu anlayişla yaklaşiyoruz.
Bu çerçevede, tabii, bizim ilk talihsizligimiz içinde bulundugumuz bölgenin
büyük ihtiraslari harekete geçiren, büyük çikarlari harekete geçiren çok
önemli bir cografyanin içinde olmasidir. Bu cografyanin yaşadigi sorunlar,
sikintilar ister istemez, bize de yansiyor ve bugün yaşadigimiz güçlüklerin
altinda bu sorunlar yatiyor.
Degerli arkadaşlarim, öte yandan şunu kabul etmeliyiz ki; bugün yaşadigimiz
sorunlarin altinda Türkiye'nin bu dönemde bu konuları çok iyi yönetebilecek
bir iktidardan yoksun olması da, ülkenin karşı karşıya bulunduğu en önemli
sorunlardan birisi oluyor. Bu iktidarı aşan kaynaklar var, onu da bilelim,
olay buradan kaynaklanıyor. Amerika, buraya bu projeyle geldi mi, Türkiye
sıkıntıya girer, girmiştir, girmeye başlamıştır. Bundan sevinç, mutluluk,
refah, para çıkarmak bekleyişleri çok iyimserdir. Derhal, ciddi sorular
sormaya, tedbirler almaya ihtiyaç vardır. Ne yazık ki, böyle bir ciddi
ortamda Türkiye'de, bu konuları en doğru şekilde yönetecek deneyimli, birikimli
etkin bir iktidardan yoksun konumdayız. İktidar, bu konuda büyük yanlışlıklar,
tutarsızlıklar yapmıştır, ne istediğine karar verememiştir, bir yerde söylediğinin
tam tersini bir başka yerde söylemiştir, tutarsızlıklar, karışıklıklar
içerisinde bu süreç yaşanmıştır ve Türkiye, bu süreçte sürüklenmiştir,
bu süreci yönlendiren, belirleyen bir ülke konumunda olamamıştır, sürüklenmiştir,
direnmiştir, nerede ne zaman direneceğini doğru dürüst kararlaştıramamıştır,
sıkıntılı bir tabloyla karşı karşıya kalınmıştır. Bunun sonucu olarak Türkiye,
çok çelişkili kararlar alan bir ülke konumuna gelmiştir. Şimdi, geriye
doğru baktığımız zaman, yapılan yanlışlıkları biliyoruz, bunların önemli
bir kısmı konuşuldu; ama, hatırlatmak istediğim konulardan bir tanesi,
Kuzey Irak'a asker gönderme işiyle ilgilidir.
Degerli arkadaşlarim; böyle bir iddiali projenin yürürlüge konulacagi
seçim öncesinden belliydi. Seçim öncesinden beri Türkiye, böyle bir seçim
sonrasinda askeri harekat tablosuyla karşi karşiya kalabilecegini görüyordu.
Bu tablo karşisinda Türkiye'nin alması gereken pek çok tedbir vardı. Tedbirlerin
başında da, Türkiye'nin, Kuzey Irak'ta ciddi bir askeri varlığı bulundurması
gerekiyordu. Yapılması gereken önemli işlerden birisi, daha tezkere tartışmalarına
Türkiye gelmeden, olayın daha başlangıcında, bundan önce çeşitli defalar
yapıldığı gibi, sadece Türkiye'yi savunmaya, Türkiye'ye askeri harekatın
olumsuz yansımaması için tedbir almaya yönelik olarak askeri varlığımızı
oraya yerleştirme işi idi; bu, maalesef, gerçekleşmemiştir ve Türkiye'nin
Kuzey Irak'a asker gönderme işi, Amerika Birleşik Devletlerinin, Irak'a
asker gönderme işinin bir parçasi gibi anlaşilmiştir ve ayni ortamda bir
tezkereyle bu konu çözülmek istenmiştir. Hatirlayacaksiniz, Cumhuriyet
Halk Partisi olarak o zaman, biz israrla bir şeyi anlatmaya çalişiyorduk,
Türk askerinin Kuzey Irak'a gönderilmesi ile Amerika Birleşik Devletlerinin
Irak'a asker gönderme işi, amaci, hukuki konumu, siyasi niteligi açisindan
bir birinden tamamen farklidir. O nedenle mutlaka Türkiye, asker gönderme
işini, Amerika Birleşik Devletlerinin Irak'a asker gönderme işinin peşine
takma kolayciligindan çikmalidir. Biz, defalarca ülkemizi savunmak için
sicak takip anlayişi etrafinda, meşru müdafaa anlayişi etrafinda, Türkiye'ye
gelebilecek tehlikeleri bertaraf etmek amacıyla Kuzey Irak'ta asker bulundurmuşuz.
Türkiye'nin Kuzey Irak'ta asker bulundurmasını sorgulayan karşımızda bir
mercii, bir makam yok. Irak, Irak'ın kuzeyindeki kontrolünü tamamen kaybetmiş,
Bağdat rejiminden bize yönelik bir itiraz bile gelmiyor, Türkiye tedbirini
alıyor, almış, bu çerçevede asıl askeri harekattan önce Türkiye tedbir
almak durumundaydı; fakat, maalesef, biz, o ortamda tedbir almamışız, almamışız
diyorum; çünkü, almamış olduğumuzu çok sonra öğrendik. Sağduyunun, basiretin
gereği, Türkiye'nin orada tedbiri zamanında almış olmasıydı ve Amerika'nın
Irak'a asker gönderme talebinin arkasına, aynı tezkerenin içine biz, Türkiye'nin
Irak'a asker gönderme işini koyduk. Bu, tabii çok büyük bir yanliş oldu,
çok büyük bir tutarsizlik oldu, çok büyük bir haksizlik oldu, Türkiye'nin
bölgeye yönelik bakış açısıyla Amerika Birleşik Devletlerinin bu bölgeye
yönelik askeri harekatı arasında bir paralel kurmayı, biz, böylece kendimiz
kabul etmiş olduk ve bunun sonucunda da, maalesef, Türkiye, Kuzey Irak'a
asker gönderme işini zamaninda degerlendirememiştir. Çok daha sonra olay
büyüdükten, niteligi degiştikten sonra, uluslararasi diplomasinin çekişme
ve tartişma konusu haline bu konu dönüşmüştür, tepkiler ortaya çikmaya
başlamiştir ve büyük bir firsat kaçirilmiştir.
Amerika ile askeri işbirligi yapmayi kabul edecegimiz varsayimiyla,
62 000 Amerikan askerinin Türkiye'de yerleştirilecegi düşüncesiyle yapilan
çalişmalarda Türk askerinin Kuzey Irak'ta etkin bir varlık sergilemesini
önlemek için Amerika Birleşik Devletleri büyük direnç göstermiştir ve Sayın
Dışişleri Bakanının dün ifade ettiği gibi "en ileri askeri işbirligini
yapmiş olsaydik dahi, Kuzey Irak'ta bizim, Kerkük'teki olaylara müdahale
edebilecek bir askeri varlığımızın bulunması söz konusu olmayacaktı" Bize,
en ileri askeri işbirligine karşilik olarak bile, Kerkük'te, Musul'da yaşanabilecek
olaylara müdahale etme olanagini veren bir askeri varlik bulundurma hakki
taninmamişti.Niçin taninmamişti?.. Niçin?... Bizim, Musul'un, Kerkük'ün
petrolünde gözümüz yok, Kuzey Irak'ın toprağında gözümüz yok; biz, orada,
askerimizi kendi ulusumuzu savunmak için, Türkiyemize göçmen ve terörist
girişini engelleyebilmek için ve bize verilen sözlerin tutulmasını gözetecek
bir varlık olarak orada askerimizi bulundurmak istiyorduk. Bize verilen
sözler nedir; bir, Irak'ın toprak bütünlüğüne saygılıyız; ikincisi, Kerkük
ve Musul'un zenginlikleri, sadece bir etnik kesimin değil, bütün Irak'ın
ortak zenginliği olarak değerlendirilecektir. Bu iki söz verilmişti. Bu
iki sözün yaptırımı olarak, bu iki sözün ihlal edilmesi halinde caydırıcı
bir rol oynayabilecek bir varlık olarak biz askerimizi, göçmen engellemenin,
terörist engellemenin yanı sıra Irak'ın Kuzeyinde bulundurmak istiyorduk.
Değerli arkadaşlarım, bu uygun görülmemiştir; yani, Türkiye'nin Kuzey
Irak'taki askeri varlığının, verilen sözlerin ihlal edilmesi halinde caydırıcı
bir rol oynaması olanağı peşin olarak ortadan kaldırılmıştır ve böylece,
söylenmiş olan sözlerin ihlal edilmesinin güç dengesi bilinçli olarak oluşturulmuştur.
Verilen sözlerin tutulmaması halinde, etkin bir tepki gösterme şansı, Türkiye'nin
elinden bilinçli olarak alınmıştır. Politika budur, tablo budur. Bugün
gelinen noktada şunu görüyoruz: Kerkük ve Musul'a Peşmergeler giriyor,
girmeyecekleri konusunda kesin söz verildigi halde... Amerikan Dişişleri
Bakani Colin Powell buraya geldiginde, bu konularda bir mutabakat saglandigi
kamuoyuna ilan edildigi halde ve bu mutabakati işletmek için beşli bir
komitenin kurulacagi taahhüt edildigi halde, ne o komite kuruluyor, ne
o komiteye katilacagi söylenen Sayin Bush'un temsilcisi Halilzad Türkiye'ye
geliyor, ne de verilen o sözler fiilen sahada tutuluyor ve Kuzey Irak'ta
asker bulundurma olanağı elinden alınmış olduğu için, anlamlı bir asker
bulundurma olanağı, taa başından beri alınmak istendiği ve alındığı için,
Türkiye'de bu gelişmeleri caydiracak bir diplomasi uygulama şansindan yoksun
birakiliyor. Bütün bunlarin bir rastlanti olarak yaşandigi düşünülebilir
mi? Peşmergeler, Kerkük'e, Musul'a giriyor, ilk gittikleri yer nüfus dairesi,
tapu dairesi. Ekonomik talan amacıyla gidilmiyor, siyasi bir amaçla oraya
gidiliyor. Nüfus dairesi, tapu dairesi ve sonra Amerikan yetkilileri bize
diyorlar ki "Irak'ın geleceğindeki tablo, hukuk esasları gözetilerek oluşturulacaktır,
hukuk esas olacaktır, hukukla sonuç alınacaktır, merak etmeyin" diyorlar,
Peşmergeler de merak etmiyorlar.
Degerli arkadaşlarim, bütün bunlarin güzergahta ortaya çikan, yol boyunda
ortaya çikan, gelişmelere bagli olarak yaşandigini düşünmek kadar yanliş
bir şey yoktur. Bu olayin taa başindan beri ortaya konulan planlamanin
uygulamasi olarak önümüze gelmiştir; bunu bilmek lazim. Onun için bu olaya
takinacagimiz tavri, bugün ortaya çikmiş, yarin daha ortaya çikmamiş, çikacak
olan unsurlari da dikkate alarak belirlemek lazim ve bu konularda böyle
tek tarafli iyimser degerlendirmelerle koca bir ülkenin ve bölgenin kaderini
tehlikeye atmaktan uzak durmaya ihtiyaç vardir. Maalesef, bunlar degerlendirilememiştir.
Eger Türkiye, bu harekat başlamadan önce Kuzey Irak'a ciddi bir askeri
varlığı sokmuş olsaydı, bundan önce defalarca yaptığı gibi, o askeri varlığın
oradaki bulunması, diplomatik olarak verilen sözlerin bu kadar kolayca
ihlal edilemeyeceği bir ortamın şekillenmesine yardımcı olurdu. Biz oraya
askeri savaşmak için değil, verilen sözlerin tutulmasının güvencesi olarak
sokmak istiyoruz. Niye; verilen sözlere güvenmiyoruz da ondan. Güvenmemekte
haksız mı çıkıyoruz?!. Karışmayın, bırakın, ne isterlerse yapsın diyerek
götürülür mü bir ülkenin geleceği, kaderi, varlığı, güvenliği? Kendi imkanlarımıza
göre kendi tedbirlerimizi almak durumundayız. Bu konuda ciddi ihmaller
içinde olduk, maalesef, böyle bir tabloya şimdi gelinmiş bulunuyor. O nedenle,
sözle, işte "kırmızı çizgiler" dedik, kırmızı çizgiler ihlal edildi. "Bir
milyar doları, Kuzey Irak'a girmeme şartina bagli olarak verecegiz" dediler.
Hani, bu konuda Colin Powell'a anlaşmiştik buraya geldigi zaman! Siz söz
vermiştiniz, biz de girmeyecektik. Siz, o sözünüzü tutarsiniz, biz de girmeyiz.
Siz, kendiliginden, Türkiye'ye bir milyar dolar yardım vereceğinizi söylemiştiniz.
Canım, anlaşma tutulur tutulmaz; ama, siz, o bir milyar dolardan anlarsınız.
Bir milyar doları, Kuzey Irak'a girmeme şartina bagliyorum. Sözü, anlaşmayi
falan birakin, girersen keserim parani, sen bundan anlarsin dercesine Türkiye'ye
yapılacak olan, hava koridorunun açılmasına karşılık düşünülmüş olan bir
milyarlık yardımı, Kuzey Irak'a girmeme şartini Amerika Birleşik Devletleri
bagliyor ve bu aci olay karşisinda bizim hükümetimizin yetkilileri de,
maalesef, çikip diyorlar ki, önemli degil, biz, zaten Kuzey Irak'a girmeyeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, bu, tabii acı bir tablodur. Türk dış politikası,
hiçbir zaman bu kadar kötü yönetilmemiştir. Türkiye, hiçbir zaman verdiği
sözleri izah etmek, ihmal etmek, tevil etmek durumuna düşürülmemiştir.
Bu son dönemde Türkiye, verdiği sözlerin arkasında duramayan bir noktaya,
maalesef, sürüklenmiştir. Bundan çok büyük bir üzüntü duyuyorum; fakat,
acı gerçek budur.
Değerli arkadaşlarım, bir de bize diyorlar ki, bu kadar karmaşık olayları
siz Cumhuriyet Halk Partisi çok iyi biliyorsunuz. Çok değerli de uzmanlarınız
var, Türkiye'nin bu alanda yetiştirdigi en birikimli, en yetenekli, en
degerli insanlar sizin içinizde. Bu işi, siz alip niye götürmüyorsunuz?
Niye siz, bu işi böyle götürmüyorsunuz? Bakin, böyle bir sikintili tablo
çiktiysa, sizin yüzünüzden çikmiştir, siz sorumlusunuz, bu işler niye firsat
verdiniz diye bizi suçluyorlar. Degerli arkadaşlarim, bir defa herkesin
şunu bilmesi lazim: 3 Kasimda bir seçim yapildi. Bu seçimde bir parlamento
oluştu; bir iktidar, bir de muhalefet partisi var. Iktidar da üçte 2'lik
çoğunluğu olan, 366 milletvekili olan bir siyasi parti var. Muhalefette
de Cumhuriyet Halk Partisi var, biz varız, üçte 1 civarında bir ağırlığımız
var. Onlar iktidar, biz muhalefet, biz sosyal demokrat bir partiyiz. Dünyada
bir istisnası hariç, bir istisna ile bütün sosyal demokrat partiler, bu
savaşa başından beri karşıdırlar. Bu savaşa karşı olmayan bir sosyal demokrat
parti yoktur. Karşı olmayan bir parti var, İngiliz İşçi Partisi, o da akrabalıktan
karşı değil, ideolojiden değil, sosyal demokratlıktan değil, ideolojiden
karşı değil ve karşı olmadığı için de çatlıyor, parçalanıyor; yani, sosyal
demokrat olmak savaşa karşı çıkmaktır; sosyal demokrat olmak haksızlığa
karşı çıkmaktır, hukuksuzluğa karşı çıkmaktır, ülkenin,toplumun ve insanların
uzun vadeli yararlarını gözetmektir. Biz, bu savaşı istemiyoruz; yani,
suç mu, günah mı işliyoruz?! Bu savaşı istemiyoruz, kendi adımıza istemiyoruz,
Türkiye adına istemiyoruz, bu bölge adına istemiyoruz. Bu savaşı, dünyadaki
insanların ezici çoğunluğu istemiyor; Papası da istemiyor, Mandelası da
istemiyor, hiçbir sosyal demokrat parti de istemiyor.
Bizim Anayasamız çok net bir biçimde "uluslararası hukuki meşruiyet
yoksa Türkiye, bir başkasının savaşına giremez" diyor. Anayasamız bu hükmü
koymuş, hukuk açık, vicdani kanaatimiz açık, siyasi anlayışımız açık...
Biz, bu işe karşıyız. Niye karşısınız canım?! Yahu, biz muhalefetteyiz,
biz bu savaşa karşıyız, vicdanımızın sesini dinleme hakkına sahibiz biz,
vicdanımızın sesini dinleme lüksüne sahibiz biz, onun gereğini yapma olanağına
sahibiz biz.. Canım, bir de reel politik var. Bunlar tamam da, siyasetin
katı gerçekleri var. Siyasetin katı gerçeklerini, reel politiği düşünecek
olanlar iktidardakiler. Onu iktidardakiler düşünecek, onu iktidardakiler
değerlendirecek. Biz, muhalefetiz, biz vicdanımızın sesini dile getireceğiz,
gerçek değerleri dile getireceğiz, dünyanın ezici çoğunluğu ile birlikte
Türkiye olarak biz de, doğru olduğuna inandığımız ilkelerimizi, değerlerimizi
savunacağız; bundan daha doğal ne var?! Bunu yapıyoruz. Hayır, yapmayın.
Canım, hani, siz demiyor muydunuz, CHP muhalefeti etkili değil, sesiniz
soluğunuz çıkmıyor. Şimdi, ne diyorsunuz; şimdi de çok etkili oldunuz;
canım, bu kadar da etkili olmayın mı diyorsunuz? Herkes işini yapacak.
Biz, işimizi yapıyoruz, el hak iyi de yapıyoruz. Biz sosyal demokrat bir
partiyiz, sosyal demokrat bir parti gibi davranıyoruz; biz, bir muhalefet
partisiyiz, bir muhalefet partisi gibi davranıyoruz. Biz, bu bölgede büyük
acılar yaşamış bir ulusun temsilcisiyiz, ulusumuzun, milletimizin, halkımızın
değerlerine, ölçülerine, anlayışlarına, özlemlerine uygun olarak davranıyoruz.
Bu haklarımıza kimse gözünü koymasın. Kimse, iktidardan elde etmek istediğini;
fakat, elde edemediğini muhalefetten istemeye kalkmasın. Kim, kimden ne
isteyeceğini bilsin. İsteyeceğinizi iktidardan isteyeceksiniz. Canım, istedik,
onlar yapamıyor, siz veriverin. Böyle bir şey yok. İstediğinizi alacağınız
yer iktidardır. Ondan alamadığının hesabını da bana sormaya kalkma; bana,
kendi söylediklerimin hesabını sor, ben, sana, onun hesabını vereyim.
Türkiye'nin kötü yönetilmiş olmasinin faturasini, muhalefet partisine
çikarmak kadar çilginca bir şey olamaz. Türkiye'yi kötü yöneten iktidar.
Canım, siz uyarsaydınız. Yahu, insaf edin, herkes işini yapacak. Biz, görevimizi
yapıyoruz, o kadar bizim ne yapacağımıza ilgi duyuyorsanız, bizim yapacağımıza
o kadar ihtiyacınız varsa, el verin de iktidara getirin, biz de gösteriverelim
nasıl yönetilirmiş Türkiye...
Değerli arkadaşlarım, bu Irak krizi, Türkiye'de bu kavramların karışmasına
da yol açtı; yani, muhalefetten, iktidarın yapamadığını almaya çalışanlar,
bizi anlamsız yere suçlamaya çalışanlar... Değerli arkadaşlarım, eğer biz,
savaş kışkırtıcılığı yapsaydık, eğer biz, bu savaşın peşine takılmış olsaydık,
asıl o zaman bizim karşımıza çıkıp birilerinin, siz ne biçim sosyal demokrat
bir partisiniz, siz ne biçim bir muhalefet partisisiniz, bütün dünyada
kıyamet kopuyor, bütün dünyadaki vicdan sahibi, akıl sahibi herkes bu savaşa
karşı çıkıyor, koca Türkiyemizde bir muhalefet partisi olarak siz bile
sesinizi çıkaramıyorsunuz diye asıl o zaman bizden hesap sormalıydılar.
Öyle yapmamış olsaydık, bugünkü davranmamış olsaydık, bizden onun hesabını
sormaları gerekirdi. Bize, niye öyle yapmıyorsun, niye sen iktidarın eksiğini
tamamlamıyorsun, niye iktidara savaş konusunda destek vermiyorsun diye
suçlama yöneltiyorlar.
Değerli arkadaşlarım, bunun hiçbir anlamı, hiçbir ciddiyeti yoktur.
Cumhuriyet Halk Partisi çok güzel, parlak bir politika götürmüştür, çok
doğru ölçüler koymuştur. Bakın, demin hatırlattığım iki temel noktaya tekrar
dikkatinizi çekerim. Bu proje, Türkiye'yi sıkıntıya sokacak bir proje olarak
ortaya çıkmaya başladı. Bizim tercihimiz, katkımız olmadan, davul zurnayla,
sevinçle, mutlulukla karşılanacak bir olay değil bu; Türkiye'ye rahatsızlıklar
taşıyacak olan bir proje, bu şekilleniyor. Efendim, siz savaşa katılmadığınız
için böyle oluyor demek kadar yanlış bir şey yoktur. Özü böyledir, özü,
proje budur, sıfır noktasında öyle planlanmıştır ve o amaçla Türkiye, bu
işin içine çok dahil edilmek istenmemiştir, kenarda tutulmak istenmiştir
ve sadece coğrafyamız, toprağımız kullanılmak istenmiştir. Siz, onu verin,
gerisine karışmayın, ortalıkta dolaşmayın denilmiştir. Türkiye de, haklı
olarak bundan haksızlık duymuştur. Bunun unutulmaması gerekiyor. Tezkere
geçseydi, yok bilmem Türkmenler böyle olurdu falan bunlar doğru değil,
olayın esası budur; bir.
İkincisi, Türkiye, maalesef, bu olayda, o sık sık üstünde durulan eleştirilerin,
tutarsızlıkların yanı sıra, Kuzey Irak'a zamanında asker sokmamıştır. Zamanında,
kimsenin bu olayları bir tartışma konusu yapmadığı bir ortamda, savaşın
gelmekte olduğunu görerek ve buna karşı Türkiye'nin bölgede etkin bir askeri
varlığı bulundurmasının ülke yararları açısından zorunlu olduğunu düşünerek
zamanında tedbirini alıp, orada askerini bulundurmamıştır. Tezkere meselesi
yapmıştır, tezkereleri birbirine karıştırmıştır, iki tezkereyi bir arada
getirmiştir, Türkiye'nin Irak'a asker sokmasıyla ilgili tezkereyi, Amerika'nın
asker sokma tezkeresi... Ne alakası var, ikisi ayrı iş, ne sokuyorsun?
Bunu, o zaman da sadece biz söyledik. Zamanında askerini sokacaksın, öbür
tezkerenin peşine, Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi işini sokmayacaktin;
bütün bunlar yapilmiştir.
Degerli arkadaşlarim, bu Irak Savaşiyla ilgili Cumhuriyet Halk Partisinin,
degeri bugün daha iyi anlaşilan bir girişimine daha dikkatinizi çekmek
istiyorum. Hatirlayacaksiniz, Bagdat düşmeden ve bu yagma olaylari yaşanmadan
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak biz, dünyaya bir büyük çagri yaptik.
Bu çagriyi, Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkani olarak ben ve bizim
bütün milletvekillerimiz imzaladik ve dünyaya şunu söyledik: Irak'taki
kültürel varlıklar, kültürel zenginlikler insanlığın ortak malıdır. Bu
savaşın gidişatı içinde bombalamalar ve bunun bir süre sonra Irak'ta yaşanacak
olan olaylar çok büyük sorunlar doguracak gibi gözükmektedir, derhal, dünya
el koymalidir ve bu konuda daha önceden yapilmiş olan anlaşmalar, o anlaşmayi
imzalamamiş olsa bile Amerika Birleşik Devletleri ve Ingiltere tarafindan
dikkate alinmalidir ve Irak'taki kültür zenginliği, tarihi birikim mutlaka
korunmalıdır, sakınılmalıdır. Bütün insanlığı göreve çağırıyoruz dedik
ve bir bildiri yayınladık. Bu bildiriyi, Birleşmiş Milletlerinden UNESCO'suna,
savaşan bütün ülkelerin temsilciliklerine, büyükelçiliklerine ve dünyadaki
bütün duyarli, ilgili çevrelere, Cumhuriyet Halk Partisi olarak kendi imzalarimizla
milletvekilleri olarak ilan ettik. Son haftada yaşanan olaylar, bu girişimin
ne kadar önemli, ne kadar hakli oldugunu bir kez daha ortaya koydu. Bu,
sadece Cumhuriyet Halk Partisinin yaptigi bir girişimdir. Bunu bir miktar
platonik bir girişim gibi, belki bazi çevreler anlamişlardir; ama, bunun
ne kadar yaşamsal önemde oldugu, ne kadar zorunlu ve gerekli oldugu yaşanan
olaylarla ortaya çikmiştir. 7000 yillik bir tarih talan edilmiştir. O talan
edilen tarih, sadece o cografyanin tarihi degil, o cografyada, o medeniyette
gerçekleştirilen insanligin ortak tarihidir. Herkes onun bir parçasidir,
Inka Medeniyeti de bizim bir parçamizdir, insanligin ortak mali bu. Ilk
medeniyetin şekillendigi yer milattan önce 5000 yil kadar önce geriye giden
belgeler, Hammurabi'nin yasalarının yazılı olduğu taş yazıtlar, bütün bunlar
kaybedilmiştir.
Değerli arkadaşlarım, neye karşılık kaybedilmiştir?.. Buna yol açan
nedir?.. Bir duyarsızlık, bir sorumsuzluk, bir ilgisizlik... Neye ilgisizlik;
kendi insan varlığımıza, kendi medeniyetimize, kendi insanlığımıza karşı
sorumsuzluk ilgisizlik. Çok acı bir olaydır, savaşın acıları kadar üzerinde
durulması gereken çok önemli bir konu da bu olmuştur ve Cumhuriyet Halk
Partisinin bu konudaki girişimini, Cumhuriyet Halk Partisi ne yapıyor,
Cumhuriyet Halk Partisinin sesi soluğu çıkmıyor diyenlere ithaf ediyorum;
kim yayınladı bunu, kim?.. Cumhuriyet Halk Partisinin böyle bir girişim
yaptığı yansıtılmadı dahi. Bu girişimi yapma gereğini duyan insanların
duyarlılığı, dikkati bunu aktarması, yansıtması gerekenler tarafından da,
dikkate alması gerekenler tarafından da, uygulaması gereken tarafından
da, uluslararası kuruluşlar tarafından da yerine getirilmemiştir. Birleşmiş
Milletler Genel Sekreterinden UNESCO'suna kadar, bütün ilgili ülkelere
kadar herkese, Cumhuriyet Halk Partisi olarak görevini yapmış bir siyasi
parti olmanın kıvancını yaşıyoruz bu konuda.
Değerli arkadaşlarım, önemli bir dönüm noktası da Kıbrıs. Yarın, Kıbrıs'ta
önemli bir imza töreni var. Kıbrıs'ta uzun bir süreden beri izlenen bir
politikanın sonuna gelindiği anlaşılıyor. Bu politika, Avrupa Birliğinin
izlediği politikadır. Avrupa Birliği, uzun bir süreden beri "eğer Kıbrıs'ta
iki taraf bir anlaşma yapmazlarsa, Güney Kibris Rum yönetimini Avrupa Birligine
alacagiz" demiştir. Bunu derken, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetinin de, Avrupa
Birligine girme umudu ve bekleyişi içinde anlaşmanin saglanmasi konusunda
daha esnek davranacagi, haklarindan, üzerinde israrla durma geregini duydugu
ana noktalardan vazgeçebilecegi, Avrupa Birligi amaciyla daha kolay bir
mutabakatin saglanabilecegi düşüncesi içine girilmiştir. Avrupa Birligi
"anlaşma olmasa da Güney Kibris'ı alacağım, anlaşırsan seni de alacağım;
ikinizi birlikte anlaşırsanız alırım" demiştir ve böylece Türk tarafina
"anlaşmaya mecbursun, anlaşmaya mahkumsun, önüne konulani kabul edeceksin"
demek istemiştir. Önüne konulana bakinca da, gördügümüz, maalesef, bizi
mutlu etmemiştir.
Biz, Kibris'ta bir anlaşma istiyoruz -bunu, tekrar bir kez daha vurgulamak
istiyorum- Kibris'ta bir tek devletin oluşturulmasini istiyoruz; Kibris'ı
bölmek, parçalamak peşinde değiliz; iki ayrı devlet arayışı içinde değiliz;
tek bir Kıbrıs devletinin oluşturulmasını arzu ediyoruz, buna da katkı
vermek istiyoruz; ama, bu katkıyı verirken Kıbrıs'ta iki toplumun olduğunu,
iki milletin olduğunu ve bu iki toplumunda iki ayrı coğrafyada, iki ayrı
bölgede var olduklarının unutulmamasını istiyoruz. İki bölge, iki toplum
ve bunların hak eşitliği anlayışı kabul edildiği takdirde, tek bir Kıbrıs
bayrağını, tek bir Kıbrıs devletini kabul etmeye hazırız. Böyle bir tek
Kıbrıs devletinin oluşturulması konusunda nüfusu fazla olanla nüfusu az
olanının arasındaki ilişkilerin, nüfusu az olanın,devletin işlerliğini
tıkayacağı, engelleyeceği biçimde kurulmamasını da kabul ediyoruz. Amaç,
anlaşmış gibi yapıp, ayrışmaya yönelmek değil, gerçekten anlaşmaya çalışmak,
işleyebilir bir devlet yapısı olsun, sonuç alabilir, karar alabilir bir
devlet yapısı olsun, bunu da kabul ediyoruz. Toprak konusunda Türk tarafının
bir esneklik göstermesi gerektiğini de kabul ediyoruz, bütün bunlarla bir
çözüme açığız; ama, maalesef, önümüze getirilen ve sadece Avrupa Birliği
umuduyla kabul ettirilmek istenen proje, bu temel esasları çıkış noktası
olarak kabul eden, sahiplenen bir anlayışı yansıtmamıştır.
Annan Planı, iki bölgeliliği temel alan değil, onu ortadan kaldırmayı
amaçlayan bir anlaşma taslağı olarak ortaya çıkmıştır; açık, net gerçek
budur; yani, iki bölgelilik önemli değil, Türk azınlığı, Rum çoğunluğunun
içinde eriyiversin diyorsanız mesele yok; ama, bunlar kendi coğrafyalarına
otuz yıldan beri sahipler, o coğrafyada kendi siyasi oluşumlarını yapsınlar,
bu bizim için önemlidir diyorsanız, Annan Planı bunu ortadan kaldırmayı
amaçlıyor; çok açık bir biçimde. Annan Planının amacı, 74'te ortaya çıkmış
olan iki bölgeliliğin kaldırılmasıdır ve bunun çok açık mekanizmalarını
yerleştirmiştir. Bu mekanizmalar çerçevesinde 60 000'e yakın Rum, belli
bir zaman içinde Türk bölgesine yerleştirilecektir. Türk nüfusunun çeşitli
şekillerde hızla azalacağı da dikkate alınırsa, bu, Kuzeyin bir Türk
bölgesi olmaktan çıkması, Rum-Türk bölgesi haline dönüşmesi sonucunu doğuracaktır
ve bölgenin dokusu, yapısı değişecektir; bunu istemiyoruz. Anlaşma mı istemiyorsunuz
siz; hayır, anlaşma istiyoruz; ama, iki bölgeliliği kaybetmek istemiyoruz.
Türk toplumunun siyasi varlığının ortadan kaldırılmasını istemiyoruz. Çok
şey mi istiyoruz?.. Çok şey mi istiyoruz?.. Haksızlık mı yapıyoruz?.. İstenilen
budur; ama, Annan Planı bu değildi.
Şimdi, yarın yapılacak tören, bir politikanın sonudur. O politika şu
idi: Size bir anlaşma taslağı sunacağız; bu anlaşma taslağını siz kabul
etmek durumunda kalacaksınız. Bunun için size Avrupa Birliğinin kapısını
açacağız. Kuzey Kıbrıslılar, Avrupa Birliğinin kapısı içinden geçmek istiyorsanız
bunu kabul edeceksiniz. Canım, bizim hassasiyetlerimiz var. Bırak, o hassasiyetleri,
uzatma, kabul mü, ret mi; olay budur denilmiştir ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
de "ret kardeşim, bunu kabul etmiyorum" demiştir. Böylece, Avrupa Birliginin,
Türkiye'ye baskı yaparak,Türkiye'nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin
taleplerini karşılamayan bir anlaşmayı onaylamak zorunda bırakılabileceği
umuduna dayanan politikası iflas etmiştir; bu politika bitmiştir.
Değerli arkadaşlarım, şimdi yeni bir dönem başlıyor, bu yeni döneme
çok ciddi olarak hazırlanmak lazımdır. Artık, Güney Kıbrıs Rum yönetimi
Avrupa Birliğine giriyor. Bu, Avrupa Birliğinin müktesebatına aykırıdır;
Avrupa Birliğinin temel belgelerine aykırıdır; bu, Londra ve Zürih anlaşmalarına
aykırıdır; bu, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına aykırıdır; ama, oluyor. Güney
Kıbrıs Rum yönetimi; yani, daha netleşmemiş bir devlet, bir siyasi
yapılanma, bir coğrafya, bir devlet gibi kabul edilerek, Avrupa Biriliği
içine yerleştiriliyor. Bu, haksızdır, yanlıştır, doğru değildir.
Tabii, Avrupa Birliği bunu istemezdi. Umut ediyordu ki, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti de mecbur olup, kabul edecektir, kabul edince o, bir coğrafya
parçasını değil, bir devleti almış olacaktır; ama, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
"evet" demediği için, Avrupa Birliği de kendisiyle çelişen bir konuma sürüklenmiştir.
Güney Kıbrıs Rum yönetimine, olağanüstü, geçmişte hiçbir ülkeye, hiçbir
bölgeye verilmemiş hakları vermiştir; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine de
en büyük haksızlığı yapmıştır; ama, vaka budur. Şimdi, bu yeni dönemde
ne yapılacağını oturup,Türkiye'nin çok ciddi şekilde tartişmasina ihtiyaç
vardir. Artik, bu Annan Planinin bir parçasi olmaya yönelik gayretlerin,
çabalarin bir anlami kalmamiştir. Güney Kibris Rum yönetimi Avrupa Birligine
giriyor; ama, sadece o giriyor, sadece o giriyor. Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti
diye bir siyasi oluşum vardir, bir cografyasi, bir topragi vardir, bir
toplumu, bir nüfusu, bir milleti vardir, siyasi organizasyonu vardir, Anayasasi
vardir, uzun bir tarihi geçmişi vardir ve bu orada duruyor. Şimdi, Güney
Kibris Rum yönetimini Avrupa Birligine alanlarin, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine
karşi bugüne kadar izledikleri haksizliklara, artik bir son verme geregini
degerlendirmeye başlamasinin zamani gelmiştir. Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine
abluka, ambargo, onu tanimama uygulamasinin, artik anlami kalmamiştir.
Bütün bunlar, o anlaşmayi zorlamak ve Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetinin
Avrupa Birliginin içine, Annan Plani çerçevesinde alabilmek amacina yönelikti.
Bu, işlememiştir. Artik, bizim de bunun işlemedigini görüp, onun peşinde
koşma anlayişini bir kenara birakarak, yeni bir ciddi siyasi yaklaşim ortaya
koymamiz lazimdir. Avrupa Birligi de, bütün dünyada, Kuzey Kibris Türk
Cumhuriyetine, artik daha fazla haksizlik yapma hakkina sahip degildir.
Bu haksizliklara bir son verme zorunlulugu vardir. Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti
derhal taninmalidir, haklari kabul edilmelidir, onun da dünyada var olma,
ekonomik refahtan pay alma, üretme, ürettigini satma, mektup atma, atilan
mektubu alma hakkina insanlik saygi göstermelidir. Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine,
hiçbir ülkeye uygulanmayan ablukalar, ambargolar yillardan beri israrla,
inatla sürdürülmeye devam ediliyor; buna, mutlaka bir son verilmesi lazimdir.
Bu dönemde iki şeyi merak ediyorum; bu gelinen noktada bu kadar haksizlik
yapildiktan sonra Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetine haksizlik yapilmaya devam
edilecek mi?
Ikincisi, Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birligi içinde yer alma hakki,
iddiasi, bu dogrultudaki emegi, çabasi, şimdi, bu haksizliktan sonra ve
bu haksizliktan dolayi yeni sikintilarla karşi karşiya birakilacak mi?
Bunu da görecegiz. Bunu da yapmaya kimsenin hakki yoktur. Bu da, yapilabilir
degildir; yani, siz, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetinin onayina almaya çaliştiniz,
alamadiniz. Niye almaya çaliştiniz; çünkü, onun onay verme hakkini, itiraf
etmesiniz de kabul ediyorsunuz. Onay verme hakki yoksa, niye onay vermenin
peşinde koşuyorsunuz? Niye, evetini almaya çalişiyorsunuz? Evetini almaya
ihtiyaciniz varsa, kabul ediyorsunuz ki, onun bir egemenligi var, onun
söyleyecegi sözün bir agirligi var. O söz, sizin istediginiz istikamette
ortaya çikmadi diye söylenmemiş sayabilir misiniz? Evetine deger veriyorsaniz,
evetine verdiginiz deger kadar, hayirina da deger vermek zorundasiniz.
Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti hayir demiştir, saygiyla karşilayin, saygiyla
karşilayin, siz de biliyorsunuz saygiyla karşilamak zorunda oldugunuzu,
hepimiz biliyoruz, karşilayin, yeter artik. Bunca haksizliktan sonra hiç
olmazsa bu aşamada bunu kabul edin, buna deger verin, buna saygi gösterin.
Hayir demiştir Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti, şimdi Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti
dedi diye ona zulmetmeye devam etmek kabul edilebilir mi? Neyle izah edilir?
Nasil izah edilir? Yani ortak medeniyetimizin hangi ilkeleriyle bunu bagdaştirmak
mümkün? Nerede var bu; insan haklarinda mi var, devletler hukukunda mi
var?.. Nerede var bu? Kutsal kitaplarda mi var? Ahlakta mi var? Dinde mi
var? Nerede var bu? Hiçbir yerde yok. Hiçbir yerde yok. Istedigimi kabul
edinceye kadar, sana her türlü zulmü yapma hakkini taşiyorum denilebilir
mi? Artik denilmemelidir. Şu güne kadar bunu, "canım sizi de bu anlaşmayı
kabul ettirerek Avrupa Birliğine sokmak için yapıyoruz" diyordunuz. Avrupa
Birliği önerisini, teklifini göre göre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti girmedi,
girmedi. Buna saygı gösterin ve ondan sonra da ona da haklarını verin,
haklarını da verin. Türkiye'yi de sen niye zorlamadın, niye bunu yaptırmadın
diye haklarından yoksun bırakma yanlışına kendinizi sürüklemeyin. Bunları
beraber göreceğiz. Tabii, bunun nasıl şekilleneceğini belirleyecek en önemli
unsur, bizim bu olaya nasıl baktığımızdır, yani Türkiye olarak biz nasıl
bakıyoruz. Türkiye olarak biz böyle bakıyoruz. Herkesin hakkına saygımız
var, ama hakkımıza da saygı gösterilmesini istiyoruz. Eğer biz Türkiye
olarak kendi hakkımıza sahip çıkma konusunda tereddüt ve zafiyet içinde
olursak, bu olayın gelişimi elbette hepimiz için üzüntü verici olur. Bir
yeni dönüm noktasıdır, bir yeni başlangıç şansıdır, bunun çok doğru konması
lazım. Tekrar Annan Planı peşinde koşarak ondan bir şeyler bekleyerek,
aman ne güzel, müzakereye devam edin dediler, müzakere masasındayız diye,
nereye varacağı neyi ortaya koyacağı bilinmeyen bir anlayışla sadece bu
işi halledin diyenleri tatmin etmeye yönelik yaklaşımla hiçbir yere varmak
imkanı yoktur.
Değerli arkadaşlarım; bir küçük habere de dikkatinizi çekmek istiyorum.
2-3 gün önce ayın 12 sinde Muş'ta Alpaslan 1 Barajı taştı ve bu taşkın
sonucunda merkeze bağlı üç köy ve Bulanık'la Malazgirt'e bağlı 6 köy sular
altında kaldı. 9 köy sular altında kaldı. 25 bin dönüm arazi sular altında
kaldı. 243 ev tahrip oldu. Niçin? Muştaki Alpaslan 1 Barajı taştığı için.
Değerli arkadaşlarım; bir baraj taşar mı? Yani, aranızda mühendisler var.
Baraj taştı diye bir şey olur mu? Ne demektir bu? Barajın taşması ya hesabın
iyi yapılmadığını ortaya koyar veya hesabın iyi yapıldığını fakat barajın
su boşaltma alanında insanların yaşamaya devam etmesinin kabul edildiğini
ortaya koyar. Yani ben suyu boşaltmak zorunda kalanca boşaltırım, orada
243 tane ev, 25 bin dönüm toprak 9 tane köy perişan olabilir. Peki bu barajı
yaparken, bunun sularını boşaltma ihtiyacı karşısında istimlak işleri,
orada yaşayan insanların sorunlarının çözülmesi gibi bir sorumluluk niye
dikkate alınmadı? Acı bir olay, yani bir iş tarzımızın çok çarpıcı örneklerinden
biri ve bu da kimsenin Türkiye de üstünde durmadı, aldırmadığı bir konu
halinde geldi ve geçti. Şimdi, oradaki insanlar hayvanları, mahsulleri,
ambarları, ürünleri, varlıkları suların altında perişan olmuş halde, boynu
bükük halde duruyorlar.
Değerli arkadaşlarım, duyarlı bir devlet bu olalar karşısında etkin
görev almak zorundadır. Bu konuda hükümeti göreve çağırıyorum. Muş valiliği
kendi kaderine teslim edilmiştir. Derhal bu konuya el konulması ve o bölge
ile yakından ilgilenilmesine ihtiyaç vardır. Bu vesile ile Muş'ta yaşayan
vatandaşlarima geçmiş olsun dileklerimi ifade etmek istiyorum. Degerli
arkadaşlarim, bugün, birazdan Anayasa Mahkemesine Cumhuriyet Halk Partisi
olarak başvuruyoruz. Grup Başkanvekili arkadaşlarimiz, ilk Anayasaya aykirilik
iddiamizi bugün Anayasa Mahkemesine sunacagiz. Içtüzük degişikligi ile
ilgili olarak ortaya konulan bir taleptir bu. Biliyorsunuz bir süre önce
AKP Grubu, çogunluguna dayanarak bir Içtüzük degişikligi yapti. Bu Içtüzük
degişikligiyle artik temel yasa olarak kabul edilecek olan yasalarin parlamentoda
normal yasa gibi konuşulmasi olanagi kalmayacaktir. Bölüm, bölüm, toptan
yasalar kabul edenler, etmeyenler şeklinde oylanarak geçiştirilecektir.
Bu, parlamentonun etkinliginin ortadan kaldirilmasina yönelik çok kaygi
verici bir uygulamadir. Daha önce bu dogrultuda bir girişim yapilmiş, Anayasa
Mahkemesi geri çevirmişti. O zaman konuyu Anayasa Mahkemesine götürenler,
bugün bunu Meclise taşiyan AKP'lilerdir; aynı kadro, şimdi tam tersini
yapmaktadır. Umut ediyorum, Anayasa Mahkememiz bu konuyu taşıdığı önemi
göz önünde bulundurarak en doğru şekilde değerlendirecek ve doğru bir karar
alacaktır, hepimiz bunu bekliyoruz, yoksa, parlamentonun etkinliği çok
ciddi şekilde zaafa uğrayacaktır, parlamento devre dışı bırakılacaktır.
Bir süredir zaten bunun işaretlerini görüyoruz; bakınız, parlamentoda
iki parti varız. Hızlı çalışmaya olanak veren bir durum, biz, iyi niyetli
ve yapıcı bir muhalefet anlayışıyla çalışıyoruz. Bütün bunlara rağmen görüyoruz
ki parlamentodaki asgari bekleme sürelerine dahi dikkat edilmiyor, yani
bir yasa önerisinin 24 saat beklemesi lazım. Neden bekleyecek; milletvekilleri
onu alacak, okuyacak, neyi değiştiriyor, geçmişte nasıldı, yansıması nedir,
bütün bunları değerlendirecek ve bilerek oyunu kullanacak.Engelleme çabası
yok, güçleştirme çabası yok parlamentoda; iki parti., bırakınız bu süreçler
işlesin, o süreçleri dahi işletmiyorlar; hemen bir önerge, çoğunluğa dayalı
olarak, 24 saat beklemeden görüşülmesine ve bunun sonucu Cumhurbaşkanından
dönüyor, belki yarın Anayasa mahkemesinden de dönecektir.
Bunlar doğru şeyler değil,tabii hem yanlış bir uygulama hem de bu yanlış
uygulamanın altında ne yatıyor,onu düşünmemiz gerekiyor. Bununla alınacak
olan bu kararlarla, bu toptan yasa değiştirme uygulamalarıyla,Türkiye'de
devlet mekanizması,bir zümrenin kontrolü altına alınmak isteniyor. Bu doğrultuda
birbiri ardına düzenlemeler yapıldı, onları önümüzdeki günlerde, yakından
izliyoruz, 61 yaş bunlardan birisidir, Cumhurbaşkanının imzasından çıktıktan
sonra onu da Anayasa Mahkemesine götüreceğiz.
Değerli arkadaşlarım, bu yoğun gündem içinde Cumhuriyet Halk partisi
olarak görevimizi yapmaya devam ediyoruz. Ben, milletvekili arkadaşlarımın
bu süreçte sergiledikleri sorumluluk duygusu, etkin, başarılı çalışma anlayışı
dolayısıyla büyük mutluluk duyuyorum. Önümüzdeki günlerde bir yandan parlamentoda
bir yandan bu çalışmaları beraberce götüreceğiz, bir yandan da halkımıza
baharla birlikte uzanarak, Anadolu'yu gezerek, dolaşarak, oradaki olayları
kendi ağzımızdan anlatacağız.
Hepinize teşekkür ediyorum, başarılar
diliyorum.
|