Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (14.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
18 Şubat 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, Irak konusundaki son gelişmeleri değerlendirdi.
 
BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...
"Anayasa'nın 92. maddesi, bir başka ülkeye savaş ilanı için uluslararası hukukun meşru saydığı durumların ortaya çıkmasını zorunlu kılmaktadır. Irak'taki olay karşısında (Uluslararası hukukun meşru saydığı bir durum ortaya çıkmıştır), deme imkanı var mıdır? Bunu söyleyebilecek bir babayiğit, bir hukukçu var mıdır? Yoktur"
"Bir ülkenin kendi kendisini Anayasasıyla dış politikasında, güvenlik politikasında böylesine net bir şekilde sınırlaması hepimizin övünebileceği birşeydir. Emperyalist ülke olmama, başka ülkelerin, komşuların topraklarında gözü olan bir ülke olmama anlayışımızı Anayasa öngörüyor"
"Türkiye, bu haksız savaşın sorumluları arasında yer alamaz, almamalıdır"
"Bütün insanlar, dünyanın değişik coğrafyalarında, değişik bölgelerinde tam bir kararlılıkla savaş karşısındaki tavırlarını ortaya koymayı, kendileri için kaçınılmaz bir insanî görev olarak düşünmeye başladılar ve bu doğrultuda tavırlar takındılar. Bu, insanlığın ölmediğini, insanlığın ahlakı değerleri kutsal saymaya devam ettiğinin hepimizi umutlandıran güzel bir örneği... İnsanlık bir güzel sınav veriyor"
"Irak savaşı, her geçen gün, ahlakî zemin kaybediyor, siyasî zemin kaybediyor, insanlık değerleri açısından zemin kaybediyor"
"Türkiye'de tanık olduğumuz politika şu: (Çok yanlış, önlemeye gayret gösteriyoruz, ne yapsak acaba) diye bir yandan halkın özlemleri doğrultusunda çaba gösterirken, öte yandan bu çabaların hiçbir anlamı olmadığını bilerek somut gerçeklik planında, askeri alanda çalışmaları sürdürmeye devam etmek... İkili çalışmayı, barışa yönelik çalışma, savaşa yönelik çalışma olarak aynı anda birlikte götürmek... Bu samimi bir yaklaşım değildir"
"ABD pekala biliyordu ki, günü geldiğinde, zamanı geldiğinde, saati çaldığında gereken yapılacaktır; çünkü, o güven onlara verilmiştir. Bunu ben, çok uzun süredir ısrarla söylüyorum; ama, son bir haftadır AKP Genel Başkanının bu söylemden rahatsız olduğunu görüyorum."
"Birinci tezkere çıktıktan sonra Amerikan Başkanı Sayın Bush’un temsilcisi 'Türkiye sözünü tutan bir ülke olduğunu kanıtladı' diyor. Hangi söz bu?... Tutulan söz ne?... "
"Her türlü hazırlıklar sürdürülüyor ve savaş takvimi her gün tıkır tıkır işliyor; ama, bir yandan da bir barış söylemi, bir barış çalışması gidiyor"
"Ne kadar acıdır ki, bir hafta içerisinde ikinci tezkerenin TBMM'den geçirileceğini Yunanistan Başbakanının Basın Sözcüsünün ağzından öğreniyoruz. Türk Başbakanının, Yunan Başbakanına 'merak etmeyiniz, bir hafta içerisinde bu işi geçiririz' dediğini kendi kamuoyuna aktarıyor ve biz de o sayede öğreniyoruz..."
"Yani, ne bu?... Filmin sonunu, Yunanlılara söylüyor, Türklere söylemiyor! Müsamerenin sonunu onlara söylüyor, bize söylemiyor. Buna müsamere dediğimiz zaman da kızıyorlar, neresi müsamere diye. Müsamere olup olmadığını bir hafta, on gün içinde görürüz. Bir yandan hazırlıklar yürüyecek, bir yandan sözler verilecek, bir yandan 'biz ikna olduk, milletvekillerini ikna etmemiz lazım' denilecek... "
"ABD, bizim geçmişte çok önemli kritik anlarda dayanışma içerisinde olduğumuz bir büyük ülke, müttefikimiz, biliyorum. Gelecekte de Türkiye, ABD ile ilişkilerini büyük bir dikkatle götürmek durumunda, bunu da biliyorum. Bunun bilinmesi Türkiye’nin kendi ulusal yararlarını, kendi çıkarlarını tamamen yok sayarak, ABD'nin her istediğine 'evet' demesi anlamına gelmez. Bu ilişkiyi böyle anlamak kadar yanlış bir şey olamaz..."
"Ciddî ülkeler, gün gelir işbirliği yaparlar, gün gelir farklılaşırlar. Türkiye, Irak konusunda Amerika ile, geçmişteki ilişkileri ne olursa olsun, gelecekteki ilişkileri ne olursa olsun, farklılaşma durumundadır, farklılaşma zorundadır. Bunu dürüst ve içtenlikli bir şekilde anlatmak lazımdır. Bunun için de aylar öncesinden otel odalarında yetkisiz insanlar aracılığıyla söz vermemek lazımdır"
 
CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(18 Şubat 2003)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bayram sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun ilk toplantısını gerçekleştiriyoruz; bu vesileyle bütün arkadaşlarımın Kurban Bayramını en iyi dileklerimle kutluyorum, hepinize ve bütün ülkemize sağlık, mutluluk ve barış içinde nice kurban bayramlarını idrak etmemiz dileğini ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, Kurban Bayramı vesilesiyle sizler de Anadolu’yu, seçim yörelerinizi gezdiniz, halkla, vatandaşla yakın ilişki kurdunuz, toplumun nabzını, bir kez daha, elinizde tuttunuz; bu birikimle, bu duygularla, bu gözlemlerle yüklü olarak Ankara’ya, Türkiye Büyük Millet Meclisine geldiniz. Meclisimiz, milletimizin, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu sorunlarla ilgili temel anlayışını, değerlerini, düşüncelerini, duygularını yansıtma konusunda görevini kararlılıkla yerine getirmek durumundadır. Bu görevi en iyi şekilde yapmaya hazır bir noktada olduğunuzu düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde ülkemizin önünde duran temel sorun Irak savaşıyla ilgili çok önemli gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeleri kısaca birlikte anımsamakta yarar var. Irak’da savaşın giderek yaklaşmakta olduğuna ilişkin değerlendirmeler toplumu, insanlığı, bütün dünyayı yakından ilgilendirmeye başladı ve savaş konusu birden bire bir önem kazandı ve dünya gündeminin ana maddesi haline geldi. Geride bıraktığımız günlerde insanoğlunun, bu savaş karşısındaki tavrının ırk, milliyet, din ayırımı gözetmeden yeryüzünde, şu üstünde bulunduğumuz gezegende bir ortak anlayış şeklinde nasıl güçlü bir biçimde ortaya çıkmaya başladığına tanık olduk. Her geçen gün, Irak’ta yaklaşan savaşa karşı insanlığın giderek daha kararlı bir biçimde tavır takındığına, tercihini daha açık bir biçimde ortaya koymaya başladığına tanık olduk. Hangi ülke, hangi din, hangi millet, bunun hiçbir önemi kalmadı. Bütün insanlar, dünyanın değişik coğrafyalarında, değişik bölgelerinde tam bir kararlılıkla savaş karşısındaki tavırlarını ortaya koymayı, kendileri için kaçınılmaz bir insanî görev olarak düşünmeye başladılar ve bu doğrultuda tavırlar takındılar. Bunun sonucu olarak, son dönemlerin hiçbir zaman başka vesilelerle ortaya çıkmamış ölçekte toplantıları, büyük toplantıları birbiri ardından dünyanın değişik merkezlerinde gerçekleştirilmeye başlandı. Londra’da bir milyon insan yürüdü, İngiltere’de; yani, savaşın iki sahibinden birisi olan İngiltere’de Londra’da bir milyon insan, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek sokaklara döküldü ve savaşı protesto etti. Almanya Berlin’de 750 000 kişi, savaşa karşı tepkilerini ortaya koydular. Dünyanın bütün merkezlerinde Roma’da, Paris’te, Avrupa’nın bütün merkezlerinde insanlar savaşa karşı tavırlarını çok etkin bir şekilde ortaya koymaya başladılar.

Değerli arkadaşlarım, bu, hiçbir savaş öncesinde yaşanmamış bir olaydır. Yeryüzünde gerçekleştirilmiş olan savaşların hiçbirisinde, böylesine bir evrensel insanî tepkinin, bu düzeyde, bu içtenlikte, bu katılımda, bu coşkuda bu sahiplenmede bir savaş karşıtı etkinin ortaya konulduğunu hatırlamıyoruz. Ne bundan önceki Kuveyt işgali dolayısıyla ortaya çıkan savaş tehlikesine karşı, ne Vietnam Savaşına karşı -ki, en büyük insanî tepki gösterilen olayların başında Vietnam Savaşı gelir- hiçbir savaşa karşı bu düzeyde, bu çapta, bu evrensellikte bir tepki ortaya çıkmamıştır. Bunun bir anlamı olmak gerekir, bunun bir değeri olmak gerekir. Papa ile Budistler, Müslümanlar, Ortodokslar, el ele, yaklaşan savaşı reddediyorlar, birlikte reddediyorlar. Gerçekten, olağanüstü bir tablo, dünyada yeni bir noktaya geldiğimizin bir işareti. “Globalleşme” denilen olayın, hepimizin bir insan olarak din, ırk, millet, siyaset bağlılıklarının ötesinde bir ortak anlayış içinde davranan bir insan türü olarak sorumluluklarımızı paylaşmaya başladığımızın globalleşmenin en olumlu, en yapıcı, en güzel yüzlerinden birisinin görüldüğüne tanık olduk.

Değerli arkadaşlarım, bu açıdan bu savaşı değerlendirirken, bu savaşı ölçerken, bu savaş hakkında hüküm verirken bu olayı görmemezlikten gelmek olanağı yoktur. Bunu, organize, belli çevrelerin düzenlediği, belli amaçlara yönelik yerel, yöresel, kısıtlı tepkiler olarak anlamak, değerlendirmek çok büyük bir yanlış yapmak olur. Gerçekten, insan olmaktan kaynaklanan bir tepkiyi herkesin paylaştığına tanık olduk. Bu, bir defa, bu savaşın niteliğini anlamamız açısından fevkalade önemlidir.

Ayrıca, bu noktaya tepkiler gelmeden, yükselmeden, daha başlangıçta bu savaş dolayısıyla daha önce hiçbir savaş öncesinde yaşanmayan durumun ortaya çıktığına tanık olduk. Galiba, Türkiye’de savaşa karşı toplumsal tepkiyi organize eden sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, toplantımıza katılmak için buraya gelmiş bulunuyorlar ve bir müracaat yapmış bulunuyorlar. Uygun görürseniz, o arkadaşlarımız da, bu toplantımızda aramıza çağıralım, hep beraber olalım.

Çeşitli toplum kuruluşlarımızın temsilcisi değerli arkadaşlarımı, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunda görmekten mutluluk duyuyorum; hepsine hoş geldiniz diyorum ve sizleri selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu yaklaşan savaşa karşı dünyada kendiliğinden ortaya çıkan evrensel insanî tepkinin anlamını, değerini vurgulamaya çalışıyordum. Gerçekten, ilk kez böyle bir olaya tanık oluyoruz. Bütün insanlar, bir ahlakî tavır takınırcasına, yaklaşan savaşı engellemek için, ellerinden gelen bütün çabayı, yeryüzünün bütün coğrafyalarında, hiçbir ırk, din, millet, siyaset ayırımı gözetmeden elbirliğiyle sergilemeye başladılar. Bunun bir anlamı olmak gerekir, bunun bir önemi olmak gerekir, yaklaşan savaşın doğru yorumlanması için, bu olayın özünün çok iyi kavranması gerekir diye düşünüyorum.

Bu savaş dolayısıyla ortaya çıkan önemli olay, hiç kuşkusuz, bu evrensel tepkidir. Yüz binlerce insan, yer yer bir milyona yaklaşan, Londra’da bir milyonu aşan bir büyük topluluk, elbirliğiyle, ilk kez, kendilerinden binlerce kilometre uzaktaki bir savaşa karşı tepkiyi ortaya koyuyorlardı. Bu tablo, görmemezlikten gelinecek, ihmal edilebilecek, yok sayılabilecek bir durum değildir. Bu tablo mutlaka değerlendirilmelidir. Nitekim, bu gelişme karşısında yavaş yavaş, bu savaşı kaçınılmaz sayan çevrelerde bir etkilenme belirtisinin ortaya çıkmaya başladığına tanık olduk. İlk işaret, İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw’dan geldi, “Kamuoyunun böylesine karşı tavır takındığı bir savaş olamaz, bunu düşünmeliyiz, bunu değerlendirmeliyiz” demeye başladı, yani, şu ana kadar savaşın anlamsızlığı, yersizliği konusunda ortaya atılan gerekçelerin hiçbirisiyle ikna olmayan İngiltere hükümetinin Dışişleri Bakanı, İngiliz halkının gösterdiği bu büyük tepki karşısında etkilenmeye başladı. Yine aynı şekilde Amerika’da Amerika’nın Güvenlik Kurulu üyesi, Güvenlik Danışmanı Bayan Rice’ın, yaşanan olaylar karşısında bir yeni sürenin, Birleşmiş Milletler aracılığıyla verilebileceği, son bir deneme döneminin daha yaşanabileceği doğrultusunda değerlendirmeler yapmaya başladığına tanık olduk. Bütün bunlar, bu çabaların boş olmadığını, o mitinglerin, o toplantıların, o insanların ortaya çıkışının anlamsız ve değersiz olmadığını, kimsenin onları görmemezlikten gelemeyeceğini ortaya koyan ilk işaretler olarak değerlendirilmelidir.

Değerli arkadaşlarım, bu savaşın kendine özgü bir başka davranış biçimini daha dünya siyasetine soktuğuna tanık olduk, bu mitinglerin ötesinde. Yine ilk kez dünyada bir savaşı önlemek için insanlar, canlı kalkan olarak bombalanacağı bilinen yerlerde ölümü göze alarak yer almayı ve bombaları atacak olanların vicdanları üzerinde bir ek baskı yaratmayı önemli bir sorumluluk, önemli bir insanlık görevi olarak anlamaya başladılar ve gerçekten çok şaşırtıcı bir biçimde, yüzlerce insan, genci yaşlısı, kadını erkeği, her milletten yüzlerce insan, savaş bölgesine koşmaya başladılar;“Eğer burada savaş olacaksa, eğer bombalar düşecekse benim de başıma düşsün. Benim de başıma düşeceğini bilerek bombala burayı. Bunu da göze alıyorsan işte o zaman bombala. Bunun bir caydırıcılık etkisi varsa, bu caydırıcılık etkisini ölümü riske ederek, göze alarak ben deniyorum” demeye başladılar. Gerçekten bu da, fevkalade önemli yeni bir anlayış, yeni bir zihniyet, bir insanoğlunun, savaşa karşı yeni bir mücadele yöntemi olarak ortaya çıktı. Savaşla hiç ilgisi yok, bir bekleyişi yok, geleceğe umutla bakmak için her türlü sebebi olan insanlar, canlı kalkan olarak savaş bölgesinde yer tutmayı bir görev olarak anlamaya başladılar. Bu her iki olay da, yani, hiçbir savaş öncesinde tanık olmadığımız düzeyde bir büyük insanî tepkinin yürüyüşler, mitingler şeklinde ortaya çıkmaya başlaması, insanoğlunun harekete geçmesi, kendi yöneticilerini, dünyanın en güçlü devletlerinin yöneticilerini, bu savaş karşısında tavır takınmaya, bütün riskleri göze alarak zorlamaya başlaması ve canlı kalkan olmak üzere, gencecik insanların otobüslere atlayıp savaş alanına doğru gitmesi ve nerede durmam gerekir, nereye bomba düşer, ben nerede durayım, bunu araştırmaya başlaması, gerçekten görmezlikten gelinemeyecek çok büyük bir olaydır. Bu, insanlığın ölmediğinin, insanoğlunun ahlakı, değerleri kutsal saymaya devam ettiğinin, yaşamın bir anlamı ve bir değeri olduğunu, bunu anlamayanlara öğretme konusunda herkesin kendisini görevli saymaya devam edeceğinin hepimizi umutlandıran, sevindiren güzel bir örneğidir. Gerçekten, insanlık, bir büyük sınav vermektedir; siyasetçisiyle ve genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle bütün insanlar bir sınav vermektedirler. Bu, fevkalade önemli, fevkalade çarpıcı bir olaydır.

“Canım bunlar önemli değildir, olur böyle şeyler, üç beş tane de canlı kalkan ölüverir, ne yapalım” demek mümkün değildir ve diyenler, bunu dedikleri takdirde ortaya çıkacak olan yeni dünya içinde yerleri olamayacağını mutlaka göreceklerdir. Bunu yok saymak mümkün değildir. Masum bir insanın “bu savaş haksız savaştır. Bu savaş için ölümü göze alanların arasında ben yer alıyorum” demesini, “yer alırsan al, sen kim oluyorsun” diye görmezlikten gelmek artık mümkün değildir. Dünya yeni bir noktaya doğru geliyor, çağ değişiyor, anlayış değişiyor, dünya yenileniyor; bu yenilenmenin öncüleridir bunlar ve artık, kumanda merkezlerinde, harekât odalarında, emirlerindeki füzelerle, emirlerindeki uçak filolarıyla dünyaya hükmetme çağının sonuna doğru gelmeye başladığımızı görüyorum. İnsanlar, kendi geleceklerini kendileri yönlendirme konusunda risk almaya başladılar, adım atmaya başladılar. Bu, fevkalade önemli bir gelişmedir. Bunu yok saymak mümkün değildir, bunu gözden uzak tutmak mümkün değildir, “her şeye rağmen, ben, dediğimi yaparım” demek mümkün değildir. Bunu diyenlerin yaşadıkları gerçekler, insanlık tarihinin acı sayfaları arasında yerini almıştır. Gelecekte de durum hiç farklı olmayacaktır. Fillî gücün, maddî gücün, askerî gücün, ahlakî, insanî, moral bir anlayışla desteklenmesine mutlak zorunluluk vardır. Ahlak ve siyaset ayrı anlayışıyla yoruma çıkıp, bir yere ulaşmak imkânı yoktur. Stalin’in, bir zamanlar “papa dediğinizin kaç tane tümeni varmış” sözlerinin, insanlığın hangi noktaya gelişini hızlandırdığına hepimiz tanık oluyoruz. Değerler, ahlak, insanlık, moral her zaman için daima önemli bir değer taşıyor. Bütün insanlığın yanlış dediğine, birileri “doğru” diyerek onu doğru yapamazlar. Bütün insanlık “yanlış” diyorsa, o yanlışın karşısına herkesin durma ve düşünme sorumluluğu vardır.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir tablonun içindeyiz, dünya buraya doğru gidiyor. Irak savaşı, her geçen gün, ahlakî zemin kaybediyor, siyasî zemin kaybediyor, insanlık değerleri açısından zemin kaybediyor, hızla kaybediyor. Her geçen gün, bunu daha da hızlandırıyor. Bugün geldiğimiz noktada durum, gerçekten kabul edilemez bir noktaya gelmiştir ve bir süre önce bu savaşın kaçınılmaz olduğunu, hatta, bazı yararları olabileceğini söyleyenler, şimdi, mahcubiyet içinde tavırlarını saklama, gizleme ihtiyacı içine girmeye başlamışlardır.

Değerli arkadaşlarım, bu, böyledir, önümüzdeki tabloda da bu böyle gelişmeye devam edecektir; bunu bilmeliyiz. Bu savaşın hiçbir kabul edilebilir hukukî, ahlakî, siyasî temeli, nedeni, içeriği yoktur. Birleşmiş Milletler Silah Denetçilerinin raporu üzerine bir toplantı daha yaptı. Bu toplantı, bu raporların değerlendirilmesiyle geçti. Hepimiz gördük ki, silah denetçilerinin getirdiği rapor, bu savaşın haklılığını çok ciddî bir şekilde sorgulayan nitelikte ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan raporlar, bu savaşın, Birleşmiş Milletlerin bugüne kadar izlediği politika çerçevesinde doğru, uygun, kabul edilebilir olmadığı gerçeğini ortaya koymuştur.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, böyle bir tablonun içindeyiz. Dünyada çok önemli bir tartışma yaşanıyor. Bu tartışma, Irak’ın silahsızlandırılma konusunda hangi yöntem esas alınarak bir uluslararası politikanın izlenmesi gerektiği konusundadır. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin içinde yer aldığı kesim, Irak’ın silahlanma yoluyla, askerî bir harekâtla, savaş yöntemiyle silahsızlandırılması gerektiği düşüncesini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, başka pek çok ülke, Irak’ın silahsızlandırılması gerektiğini; fakat, Irak’ın silahsızlandırılması için savaşın kaçınılmaz olduğu iddiasının geçerli olmadığını, başka yöntemlerle Irak’ı silahsızlandırmanın mümkün olduğu anlayışını ortaya koymaktadır. Bu kürsüde haftalardır bizim üzerinde durduğumuz bir temel iddia vardı; Irak’ın, bir acil tehdit oluşturma şansından yoksun bırakılabileceği, bunun için yapılması gerekenin Irak’a yönelik bir savaş olmadığını, bunun için yapılması gerekenin Irak’ta şimdi uygulanmakta olan silah denetimi anlayışının daha kapsamlı, daha etkin, daha yaygın, daha kalıcı bir biçimde sürdürülmesi olduğunu, o uygulamayla hiçbir silah atmadan, bir savaş girişimi yapmadan Irak’taki var olduğu iddia edilen kitle imha silahlarının var olup olmadığının ortaya çıkarılması ve varsa etkisiz kılınması uygulamasının silah denetçileri yöntemiyle gerçekleştirilebileceği iddiasını, burada, iki aydır söylüyoruz. Acil bir tehdit söz konusu değildir, ani bir tehdit söz konusu değildir, savaşı hemen, derhal haklı kılacak bir durum söz konusu değildir; yapılması gereken şey Irak’ın silahsızlandırılması ise, bunun yolu, yöntemi barış içinde mümkündür. Şu anda Irak üçe bölünmüş haldedir. 36 ncı paralelin kuzeyi, 32 nci paralelin güneyi, Bağdat’ın uzanamayacağı alanlar halindedir. Oralardan bir tehdidin kaynaklanması mümkün değildir. Irak’ın merkezindeki Bağdat’ın etrafındaki Irak coğrafyası ise, silah denetçilerinin sürekli kontrolü altındadır. Saraylar, yatak odaları dahil, bütün tesisler denetime açık noktadadır. Şu ana kadar gereken denetimle sonuç alınamadıysa devam ediniz, daha aramaya devam ediniz. Biz devam ederken birden bire o silahlarla büyük bir insanî tehdit ortaya çıkar iddiasının kabul edilebilir haklı hiçbir tarafı yoktur.

Eğer gerçekten amacınız sadece Irak’ı silahsızlandırmaysa –söylediğiniz gibi- sadece onunla meşgulseniz, başka bir şeyle meşgul değilseniz, Irak’ı yeniden düzenlemek, kendinize göre yeni bir siyasî yapı ortaya çıkarmak, Irak’ın doğal kaynaklarına yeni bir anlayışla yön vermek gibi düşünceler, kaygılar zihinlerde yoksa, eğer varsa, onlarla bu savaşı meşrulaştırmak mümkün değildir. Açık söyleyiniz o zaman, neye girdiğimizi bilelim, neyin savaşına sürüklendiğimizi bilelim. Eğer diyorsanız ki, bütün insanlığı ilgilendiren bir kitle imha tehdidini ortadan kaldırmak için bu savaşa ihtiyaç var, size diyoruz ki, savaşmadan o tehdidi ortadan kaldırmanın yolu var, yöntemi var.

Yapılması gereken budur. Fransa’nın, Almanya’nın denemeye çalıştığı budur, iki aydır bizim burada anlatmaya çalıştığımız budur.

Bu konuyu, bütün insanlığın sahiplenmesine ihtiyaç var diye düşünüyorum. Bu konuyu mutlaka paylaşmalıyız. “Kitle imha silahları tehdidini ortadan kaldırmak için kitleyi ben imha edeceğim” demenin mantığı var mıdır?! Kitle imha tehdidini ortadan kaldırmak için, ben, kitleyi tehdit edeceğim, imha edeceğim. Böyle şey olmaz!... Bunun kabul edilebilir bir tarafı yok. Kitle imha tehdidini ortadan kaldırmanın yolu, önce, savaş yöntemini bir kenara bırakarak çare aramaktır. Bunun mümkün olduğuna inanıyoruz. İnanan yığınla insan var, ülkeler var. Ortada uygulama var. Bu uygulamayı kararlılıkla devam ettirerek bunu sağlamak mümkün, yapılması gereken iş budur. Yapılması gereken iş, Birleşmiş Milletler kararlarının o anlayışta uygulanmasına devam etmek; onu, savaşa bahane oluşturacak şekle dönüştürmek olmamalıdır. Bu, fevkalade önemli bir noktadır.

Değerli arkadaşlarım, ortada, bu savaşın bir hukukî temeli oluşturulamadı. Denetçiler çalışıyor, raporlar veriyor, raporların hiçbirisinde böyle bir hukukî temel yok. Birleşmiş Milletler bir karar alma noktasında değil, tam tersine hukukî bir temelin olmadığı anlayışı, zihniyeti giderek yaygınlaşıyor ve bu tablodan o hukukî zafiyetten dolayı meydanlarda toplanan insanların sayısı artıyor, tepkiler yaygınlaşıyor. Haksız bir durumun ortaya çıktığı giderek daha net bir şekilde görülür hale geliyor. Şimdi, böyle bir noktadayız. Hukukî temel yok, Birleşmiş Milletler bir karar daha almadı, dünyada tereddütler yaygınlaştı, İngiltere’nin içinde tereddütler yaygınlaştı, Amerika’nın içinde tereddüt yaygınlaşmaya başlıyor, bütün dünya tereddüt içinde. Şimdi, bu noktada Türkiye, fevkalade önemlidir. Türkiye, bu haksız savaşın sorumluları arasında yer alamaz, almamalıdır.

Yine bu kürsüde, 2 aydır ısrarla üzerinde durduğumuz bir temel nokta idi: Türkiye, uluslararası ilişkilerini hukukî bir temel üzerine oturtmadan götüremez. Biz, hukukî temel konusunu çok önemli sayıyoruz ve bunu, mutlaka, Türkiye’nin gelecekteki varlığı ve güvencisi olarak, bu karışık bölgede huzur içinde yaşayabilmemizin temel dayanağı olarak uluslararası davranışlarımıza hukukun yön vermesi gerektiğine inanıyoruz. Bunun için de, uluslararası hukuku, davranışımıza temel alacağız, almalıyız, bunu söyleye gelmiştik. Şimdi, uluslararası hukuk açısından ortaya çıkmış yeni bir dayanak yok. Bizim Anayasamızın 92. maddesi çok açık, çok net. Diyor ki; “Uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde savaş ilanına...” Yani, dikkat ediniz, biz öyle bir noktaya, öyle bir anlayışa girmişiz ki Anayasamızla, Türkiye’nin savaş ilanını dahi uluslararası hukukun meşru sayması şartına bağlamışız.

Bu, göstermelik bir madde değildir. Yani, Türkiye, ülkenin başını derde sokabilecek, ülkeyi belki de savaşa sürükleyebilecek olan yöneticilerin davranışlarını, Anayasasıyla kısıtlamayı öngörmüş. Anayasasında demiş ki, uluslararası hukuk meşru saymazsa savaş açamazsın kardeşim. Uluslararası hukuk ne zaman meşru sayar; meşru müdafaa hali varsa savaş açarsın. Ama, falan yerin arazisi ne güzel, falan ülkenin kaynakları ne kadar zengin, ben, oraya niye tasarruf etmeyeyim, benim gücüm daha fazla, onun gücü daha az, hadi bakalım, bir vesile uyduralım da ben oraya askerimi sokuvereyim denilmesine, Anayasamızın 92 nci maddesi müsaade etmiyor.

Bu, fevkalade önemli bir olaydır. Bir ülkenin kendi kendisini Anayasasıyla, dış politikasında, güvenlik politikasında böylesine net bir şekilde sınırlamış olması, gerçekten hepimizin övünebileceği bir tablodur. Biz emperyalist bir ülke olma, başka ülkelerin, komşuların topraklarında gözü olan bir ülke konumunda olmama anlayışımızı Anayasamıza geçirmişiz. Başka ülkeler, anayasalarına, komşu ülkelerin topraklarının alınmasını temel ilke olarak yerleştirirken, biz tam tersini yapmışız. Bu, fevkalade önemli bir olaydır ve Anayasamız diyor ki “uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde savaş ilanına, asker göndermeye, asker almaya Türkiye Büyük Millet Meclisi karar verir.”

Şimdi, söyleyiniz bakalım, Irak’taki olay karşısında uluslararası hukukun meşru saydığı bir durum ortaya çıkmıştır demek imkanı var mıdır? Bunu söyleyebilecek bir babayiğit var mıdır? Bir hukukçu var mıdır? Uluslararası hukuk, Irak’a, Türkiye’nin müdahalesini haklı sayıyor demek imkânı var mıdır? Yoktur... Yoktur... Uluslararası hukuk ortada değil, meşru müdafaa için mi giriyoruz Irak’a?! Amerika, Irak’a meşru müdafaa için mi giriyor?.. Uluslararası hukukun meşru sayacağı bir durum Irak’ta var mı; yok. Peki, biz nasıl giriyoruz? Ne hakla giriyoruz?.. Kendi anayasamıza göre nasıl giriyoruz? 92 nci maddenin neresine giriyor Türkiye’nin Irak’a müdahalesine Türkiye Büyük Millet Meclisinin izin vermesi? Güvenlik Konseyi karar alamamış, alamıyor, Birleşmiş Milletler hukuku yok, onun dışında devletler hukukunun hiçbir temel anlayışı yok, bir başka yerden hukukileştirmek olanağı yok, meşrulaştırmak imkânı yok, karşılıklı anlaşmalardan dayanan bir hukukî zemin yok, Irak ile bizim anlaşmamızdan kaynaklanan bir hukukî zemin yok; ama, bunu bir kenara bırakmışız. Bütün insanlık bunu keşfetmeye başlamışken ve bu konuda yeni bir duyarlılık evrensel düzeyde ortaya çıkmaya başlarken, biz, Türkiye olarak bunu giderek unutturmaya çalışıyoruz. Canım, Birleşmiş Milletler kararı şart değil. Şart değil de ne şart?!. Ne şart?!. Birleşmiş Milletler kararı yok, NATO kararı var mı? NATO kararı da yok. NATO, bir uluslararası hukuk oluşturmaz, farklı nitelikte bir olay; ama, NATO ülkeleri de “evet, müdahale gerekir” demiyor...

Değerli arkadaşlarım, hukukî temeli olmayan bir tablo ile karşı karşıyayız ve bu konularda hukukî ihmal etmenin çok ağır bedelleri olur. İşimize geldiği zaman hukukî temeli ararız, işimize gelmediği zaman aramayız, hukuk dediğiniz de nedir, güçlü olanın gücü yeter diyerek bu işler çözülmez. Eğer öyle derseniz, o güçlü olanın gücünün de bazı şeylere yetmediğine tanık olursunuz.

Değerli arkadaşlarım, bunun uluslararası hukukî temeli yoktur, siyasî temeli de yoktur, ahlakî temeli de yoktur; ama, geldiğimiz noktada biz Türkiye olarak, bu konuda, maalesef, sürüklenen bir konuma girmiş bulunuyoruz. Türkiye, bütün bunları bile bile, göre göre bu tehlikeli savaşa sürüklenen bir ülke konumuna gelmektedir. Bakınız, bu sürüklenmenin bütün aşamalarını biliyoruz.

Türkiye, buraya bir günde gelmedi. Bu süreç, 3 aydır yaşanıyor. Bunun hazırlık çalışmaları yapıldı, ilk temaslar gerçekleştirildi, aşama aşama konu bugünkü noktasına kadar geldi. Şimdi geldiğimiz noktada, Irak’a bir askerî müdahalenin çıkış noktasını oluşturacak olan üsler, limanlar ve tesislerle ilgili genişleme çalışmasına Türkiye Büyük Millet Meclisinin izin vermesi sağlandı, birinci tezkere onaylandı. Hükümet, birinci tezkereyi getirdi ve Türkiye’nin, Irak Savaşının askerî altyapısını hazırlamak, oluşturmak üzere yapılacak çalışmalara yetki veren, izin veren tezkereyi Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçirdi, böylece ilk somut adımı atmış olduk. Tabiî, ilginç bir manzara var; bu savaşın haksızlığını biliyoruz, kabul edilemez olduğunu görüyoruz, bütün insanlarımız görüyor, bütün Türkiye görüyor. Bu kadar açık bir yanlışı sahiplenerek, üstlenerek, savunarak sürdürmek mümkün değildir.

O nedenle Türkiye’de tanık olduğumuz politika şudur: Bu kadar açık bir yanlışa, evet, çok yanlış, bunu önlememiz lazım, önlemeye çalışmalıyız, ona gayret gösteriyoruz, ne yapabiliriz acaba, o kapıyı mı çalsak, bu kapıyı mı çalsak diye bir yandan halkın ve toplumun özlemleri doğrultusunda çaba gösterirken, öte yandan bu çabaların hiçbir anlamı olmadığını bilerek somut gerçekçilik planında askerî alanda çalışmaları sürdürmeye devam etmek. İkili paralel çalışmayı, barışa yönelik çalışma, savaşa yönelik çalışma olarak aynı anda birlikte götürmek.

Bu tabiî, bu savaşın haksızlığının, yanlışlığının Türkiye’ye çok büyük zarar vereceğinin bütün ülke tarafından görülmüş olması karşısında başvurulan bir savunma yöntemidir. O götürülüyor, o konuda gayret içindedir arkadaşlarımız. Belki de iyi niyetle götürüyor bazıları, belki bunun mümkün olduğunu da düşünüyor; ama, bir yandan o doğrultuda gayret gösterilir bir görüntü sergilenirken, öte yandan bu çabayla hiç bağdaşmayan, bununla hiç ilişkisi olmayan, bir anlamı varsa, bu çabayı tümüyle sıfıra indirecek bir doğrultuda somut askerî hazırlıklar kararlılıkla götürülüyor, sürdürülüyor.

İkili, birbiriyle çelişen bir üslupla bu iş götürülüyor. Onun için bazıları bakarak diyor ki, “ne güzel bu barış doğrultusunda bir gayret gösteriliyor, bazıları, “sen bakma, o öyle yapıyor; ama, bizim istediğimiz gibi gerekeni yapıyor, yapacaktır” diyorlar ve herkes, neyi alacaksa bu görüntüden alıyor, alabiliyor. Bu samimi bir yaklaşım değildir, net bir yaklaşım değildir ve yararlı bir yaklaşım da değildir, sürdürülebilir bir yaklaşım da değildir. Bunun karar noktası kaçınılmaz olarak gelir, gelmektedir,önümüzdeki dönemde bir hafta içerisinde gelecektir ve gerçekten neyin temel alındığını hep beraber yaşayarak göreceğiz.

Değerli arkadaşlarım, bu politika ta başından beri götürüldü, yani üç ay öncesinden Irak’a yönelik bir askerî müdahalenin gereğinin yapılacağı konusunda izlenim bilinçli bir biçimde gereken mercilere gereken zamanda verildi ve Irak’a yönelik bir askerî müdahale hazırlığı içine giren Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin, bu konuda kendisiyle işbirliği içinde davranacağı konusunda hiçbir aşamada ciddî bir tereddüt içine girmedi. Olayın ne olduğunu biliyordu. En ileri barış girişimleri yapılırken, bölgedeki ülkeler bir araya getirilip toplantılar yapılırken, deklarasyonlar açıklanırken, buradan ticarî heyetler Bağdat’a giderken bile Amerika Birleşik Devletleri pekala biliyordu ki, bütün bunların ötesinde günü geldiğinde, zamanı geldiğinde, saati çaldığında gereken yapılacaktır; çünkü, o güven onlara verilmiştir.

Bunu ben, çok uzun süredir ısrarla söylüyorum; ama, son bir haftadır AKP Genel Başkanının bu söylemden rahatsız olduğunu görüyorum. Ben, ta başından beri Amerikalılara, Irak’a yönelik bir askerî müdahale konusunda gerekli işbirliğinin gösterileceği konusunda ümit verildiğini ısrarla ifade ediyordum, bir hafta öncesine kadar bu konuda hiçbir tepki göstermeyen AKP yönetimi ve Genel Başkanı, son bir haftadır, on gündür, bu konuda bir tepki içine girmiş gözüküyor.

Değerli arkadaşlarım, olayların nasıl akmakta olduğu ortada, bunları, hepimiz dikkatlice izliyoruz. Hepimiz, durumu çok net bir şekilde görüyoruz. Şimdi, bakınız, size, daha dün bir gazetemizdeki bir mülakatta, Sayın Dışişleri Bakanının bir ifadesini sunacağım. Sayın Derya Sazak Sayın Yaşar Yakış ile görüşmüş, evvelsi günkü Milliyet Gazetesinde vardı, 16 Şubat tarihli Milliyet Gazetesinde. Sayın Sazak “Beyazsaray’a bu sizin ikinci ziyaretiniz. 12 Aralıkta Kopenhag ziyareti öncesinde AKP Lideri Tayyip Erdoğan ile Bush görüşmesine katılmıştınız. Sayın Erdoğan, orada, Irak operasyonuna Türkiye üzerinden yeşil ışık yakan değerlendirmeler yaptı mı?” diye soruyor. Dışişleri Bakanının cevabı da şudur: “Biz, komşumuz olan bir ülkenin diktatoryal rejimle yönetilmesini arzu etmeyiz. Bunun Türkiye’ye yönelik bir tehdit olduğunu düşünüyoruz” dedi. Dışişleri Bakanı söylüyor. “Irak’taki rejimi, biz Türkiye’ye yönelik bir tehdit olarak algılıyoruz dedi” diyor, yani, Irak’a yönelik bir askerî harekât planlayan bir ülkenin başkanına, “siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğu zaman, diktatoryal bir rejim var orada, bu rejim, Türkiye’ye yönelik de bir tehdit oluşturuyor. Bunun farkındayız” dediğiniz zaman kırmızı ışık mı yakmış olursunuz? Bunu ben söylemiyorum, bunu Yaşar Yakış söylüyor.

Değerli arkadaşlarım, bu toplantıda gerçekleşen konuşma. O toplantının bir de öncesi var, on saat öncesi var. 11 Aralık tarihli Akşam Gazetesi “Otel odasında sürpriz ziyaret.” Burada “Erdoğan - Bush zirvesinin hemen öncesinde ABD Başkanının iki önemli adamı Wolfowitz ile Grossman, AKP heyetinin kaldığı oteli ziyaret etti” Bu ziyarette kim vardı; Sayın AKP Genel Başkanı vardı. Peki başka kim vardı; ABD dış politikasının en etkin iki ismi Paul Wolfowitz ve Mark Grossman, AKP Lideri Erdoğan ile Başkan Bush ile görüşmesinden on son saat önce kaldığı otelde gizlice ziyaret ettiler. Toplantıda Sayın Erdoğan, Wolfowitz, Grossman, AKP Milletvekili Egemen Bağış ile ABD temaslarında bir numaralı koordinatör olan Cüneyt Zapsu, Monarc Otelinin üst katında bir süit odada buluştular. İki saat buluştular, iki saat konuştular.

Değerli arkadaşlarım, bu toplantıya Türk Dışişleri Bakanlığından Amerika’daki Washington Büyükelçimiz katıldı mı? Dışişleri Müsteşarı katıldı mı? Bizim Bakanlığın bir resmî temsilcisi bu buluşmada yer aldı mı? Bu buluşmanın bir tutanağı hazırlandı mı? Bu buluşmada ne konuşulduğunu şu anda Dışişleri Bakanlığımız arşivlerinde inceleme yapıp, öğrenme imkânı var mıdır? Bu demin Sayın Yaşar Yakış’ın bahsettiği Irak’a bir askerî müdahaleye yeşil ışık yakan konuşmanın 10 saat öncesinde yapılan konuşmadır. Bu buluşmada ne konuşulduğunu resmen bilmiyoruz. Her halde Amerikan Savunma Bakanlığının en önemli ismi Paul Wolfowitz ile Amerikan Dışişleri Bakanlığının yine en önemli bürokratı Mark Grossman, iki saat boyunca, gizlice bir otel odasında, hiçbir resmî temsilci ve yetkili olmadan, Sayın Tayyip Erdoğan ile bu buluşmalarında, Türkiye’nin turistik önemi konusunda bir sohbet yapmış değillerdir.

Değerli arkadaşlarım, bu toplantıdan on saat sonra da Sayın Yaşar Yakış “evet, Irak, bize bir tehdit oluşturuyor” dediğini naklediyor. Birinci tezkere çıktıktan sonra Amerikan Başkanı Sayın Bush’un temsilcisi “Türkiye sözünü tutan bir ülke olduğunu kanıtladı” diyor. Resmî açıklama “Türkiye’nin sözünü tutan bir ülke olduğu kanıtlanmıştır” diyor birinci tezkere çıktıktan sonra. Bu da tanık arıyordu, birinci tanık Yaşar Yakış, diğer tanıklar demin saydıklarım, üçüncü tanık da Bush’un basın sözcüsü. O da diyor ki “sözünü tutan bir ülke olduğunu Türkiye kanıtladı.” Hangi söz bu?.. Tutulan söz ne?...

Biz biliyorduk ki, müzakerede oturduk, özgür bir şekilde, hiçbir taahhüt, hiçbir söz olmadan ülke yararına mıdır, değil midir o konuyu konuştuk ve öyle karar aldı arkadaşlarımız diye düşünüyorduk, öyle değil mi? Şimdi, Sayın Bush’un temsilcisinden öğreniyoruz ki, bu, aynı zamanda bir verilen sözün tutulması anlamını, değerini de taşıyan bir durum oluşturuyormuş.

Değerli arkadaşlarım, yine dikkatinizi çekmek istediğim bir konu, 10 Aralık Tarihli Hürriyet Gazetesinde Sayın Ertuğrul Özkök’ün yazısı. Bu yazının bir de devamı var. 21 Aralık tarihinde yine aynı konuda bir yazı daha yazıyor Sayın Özkök, sonra bir üçüncü yazıda da, bu konuları topluyor, 8 Şubat tarihli bir yazıda. Birinci yazının başlığı “Yemek Masasından Gelen İlginç Not” ikinci yazının başlığı “Yemek Listesi Gerçekleşiyor” üçüncü yazının başlığı “Otelin VIP Katlarındaki Değişiklik.”

Değerli arkadaşlarım, meraklı olan arkadaşlarım yazıyı okuyabilirler, herkes de zaten bunu çok taze bir şekilde anımsıyor. Yine, AKP mutfağının önde gelen isimleri, Sayın Tayyip Erdoğan’ın yakın danışmanları, resmî sıfatı olmasa da onunla birlikte çalışan insanlar, Amerikan yetkilileriyle bir çalışma yapıyorlar. O çalışma sırasında bazı bilgiler, belgeler dağıtılıyor. Daha sonraki yemekte bir Amerikalı gazeteci, Sayın Cüneyt Zapsu’nun önündeki yemek listesinde bazı tarihler ve notlar görüyor ve bunları fark ettirmeden o da yazıyor ve sonra bu yazıyı Amerika’daki bir dergide yayınlıyor. Bu yazı, 9 Aralık brifing, Amerikan planı üzerinde Türk Genelkurmay’ında brifing. Aralık ayının ortasından sonuna kadar alan incelemelerine izin verilmesi. Biraz gecikerek oldu galiba, bu birinci tezkeredir yani; brifing daha önce yapıldı ve diğerlerinde de yazıyor, devam ediyor. Bunu Amerika’daki dergide yayınlıyor, diyor ki, böyle böyle gördüm. Sayın Ertuğrul Özkök’e, Amerika’daki o dergi ulaşıyor. Bu yazıya konu oluyor. Sonra, Cüneyt Zapsu, “bu tam böyle değildi” falan deyince, Sayın Özkök, “yemek listesi gerçekleşiyor” diye bir yazı daha yazıyor ve bu böyle devam ediyor.

Şimdi, bütün bunlar neyi ortaya koyuyor:? Bütün bunlar şunu ortaya koyuyor: Türkiye, bu konuda ikili bir müzakere stratejisi izlemiştir. Bir yandan kamuoyunun bekleyişlerine cevap vermek için, kesinlikle bu savaşı kabul etmeyen, bu savaşı istemeyen, bu savaşı haklı bulmayan insanların ve Türkiye yararının gerekleri doğrultusunda bir çalışmayı götürmüştür; ama, bu çalışma, bir başka çalışmayla paralel götürülmüştür ve o çalışmayla paralel götürülmüş olması, bu çalışmanın anlamını, önemini, değerini ortadan kaldırmıştır; bunu göstermelik bir çalışma haline dönüştürmüştür. Nedir öbür çalışma; bütün bunları yok sayarak, siz merak etmeyin, gereğini nasıl yaparız anlayışıyla planlar, tarihler, taahhütler, verilen çeşitli sözler, bırakılan izlenimler, o doğrultuda yapılan çalışmalar adım adım götürülmüştür. Benim oyun bitti derken, son tezkere öncesinde kastettiğim bu idi. Oyun bitti derken, kastettiğim bu idi; ama, şimdi görüyorum ki, oyun bitmemiş, oyun daha devam ediyor; şunun şurasında bir hafta, on gün daha devam edecek. Bir hafta, on gün sonra tekrar göreceğiz, ne olacak, nereye gelecek, nereye bağlanacak.

Değerli arkadaşlarım, dünya, bu arada bu meseleyi kökten çözmek için bir büyük çaba içerisinde, bir büyük oluşum içerisinde, savaşı bertaraf etmek için büyük bir gayret sergileniyor, sürdürülüyor; ama, biz, bir yandan o barışçı gayretleri göstermiş olmanın rahatlığı içinde işbirliği doğrultusunda somut adımlar atmaya devam ediyoruz. Şimdi, bakınız, son bir 18 Şubat tartışması vardı. 18 Şubat tartışması etrafında yapılan değerlendirmelere dikkatinizi çekmek. Şu anda Türkiye, üslerde yatırım yapılmasına izin verdi, bu konuda bir çalışma başlatıldı. Her akşam televizyonlarda nasıl özel araçlarla yüzlerce, binlerce yetkilinin Irak’a doğru Habur Sınır Kapısından geçtiğini izliyoruz. Diyarbakır’da şu anda 2 binin üzerinde Amerikan askerinin bulunduğu gazete bilgileri içinde. Askerî harekât bütün hızıyla yürüyor. Milyarlar harcanıyor, her türlü hazırlıklar sürdürülüyor ve savaş takvimi her gün tıkır tıkır işliyor; ama, bir yandan da bir barış söylemi, bir barış çalışması gidiyor.

Dikkatinizi çekerim, son günlerde bizim resmî yetkililerin ifadelerinde ortaya çıkan bir nokta var. Diyorlar ki “bizim tezkereyi Meclisten geçirmemiz güç olabilir. Tezkereyi Meclisten geçirmek için milletvekillerini ikna etmemiz lazım.” Şimdi, milletvekillerinin ikna ihtiyacını söylüyorlar, yani, kendileri ikna olmuşlar, o şamada bir sorun kalmamış. Onların itiraz edeceği, hayır, bunu kabul edemeyiz, bu doğru değildir, bu uygun değildir diyeceği nokta kalmamış; ama, onlar her şeyi bildikleri için onlar angaje ya da daha önceden sözleri verdikleri için angaje, onların iknası için bir problem yok; ama, milletvekillerinin ikna edilmesi gerekiyor. Birisi de çıkıp dese ki, ben ikna olmuyorum, bu doğru değildir. Bunu söyleyen birisi var mı? Şimdi, son zamanlarda söylenen “milletvekillerinin ikna edilmesi ihtiyacı var, o konuda bizim elimize bir belge verin, elimize bir dayanak verin. Anlatabileceğimiz bir şey verin de, onunla kendimizi anlatabilelim. Siz bize kendinizi anlattınız, bizi ikna ettiniz; ama, bu yetmiyor, milletvekillerinin de ikna olması lazım. Milletvekillerinin ikna olması için de sizin bize yardımcı olmanız lazım.”

Değerli arkadaşlarım, nasıl ürkek, nasıl yılgın, nasıl işi temelinden sahiplenip savunamayan bir anlayışla bu işin götürüldüğünün en somut örneği. Böyle bir kaytarma yaklaşımı içinde iş idare edilmek isteniyor. Bu şudur: Bize biraz daha destek olun, biraz daha elimizi güçlendirin, biz bu işi öyle geçirelim Meclisten.

Değerli arkadaşlarım, ne kadar acıdır ki, bir hafta içerisinde ikinci tezkerenin Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçirileceğini Yunanistan Başbakanının Basın Sözcüsünün ağzından öğreniyoruz. Hâlâ yalanlanmadı, şu ana kadar, şu saate kadar yalanlanmadı. Yunanistan Başbakanının basın sözcüsü, Türk Başbakanının, Yunan Başbakanına “merak etmeyiniz, bir hafta içerisinde bu işi geçiririz” dediğini kendi kamuoyuna aktarıyor ve biz de o sayede öğreniyoruz, globalleşen dünya sayesinde.

Değerli arkadaşlarım, yani, ne bu?!. Filmin sonunu, Yunanlılara söylüyor, Türklere söylemiyor! Müsamerenin sonunu onlara söylüyor, Yunanlılara söylüyor, bize söylemiyor. Biz daha bir hafta sonra göreceğiz müsamere nasıl bitecek. Buna müsamere dediğimiz zaman da kızıyorlar, neresi müsamere diye. Müsamere olup olmadığını bir hafta, on gün içinde görürüz. Bir yandan hazırlıklar yürüyecek, bir yandan sözler verilecek, bir yandan “biz ikna olduk, milletvekillerini ikna etmemiz lazım” denilecek falan...

Değerli arkadaşlarım, tablo budur. Maalesef, bu konuda temel kriterler gözden kaçırılmıştır başından beri. Çok ciddî bazı hatalar yapılmıştır. Bir defa, müzakere süreci birbirinden farklı iki zeminde götürülmüştür. İki değişik kadro, birisi resmî yetkililer kadrosu, birisi özel kadro, özel mutfak, çok hassas bir konuda müzakere götürülmüştür, bu yanlıştır. Böyle tutarsızlıkları kaldıracak bir konu değildir bu; çok ciddî bir konudur, çok hassastır, olağanüstü dikkat gerektirir, hiçbir zaaf taşımaz, kaldırmaz, maalesef, ikili bir yapı içerisinde götürülmüştür ve çok erken taahhütler yapılmıştır, çok erken sözler verilmiştir, çok erken bekleyişler, umutlar dağıtılmıştır. Büyük devletlerle ilişkide böyle taahhütleri yapacaksınız, ondan sonra döneceksiniz, bu çok güçtür.

Değerli arkadaşlarım, bayram öncesinde kabul edilen tezkereyle de, artık, Türkiye geri dönülmez bir şekilde bu raya girmiştir ve önümüzdeki günlerde de yeni adımlar atılacaktır ve konu, maalesef, dünyadaki gelişmelerin tamamen tersine, dünyadan tamamen kopuk bir biçimde, olayın, savaş kararının siyasî, hukukî ve ahlakî içeriğinin olmadığı bir büyük tepkiyi tahrik ettiği ortaya çıktığı halde, Türkiye, bu yeni tabloyu değerlendirme şansından yoksun olarak olayın içine sürüklenmektedir. Türkiye, bu konuda sürüklenen bir ülke tablosu sergilemektedir. Bundan büyük üzüntü duyuyorum.

Bizi daha da üzen, kim olsa bu böyle olurdu iddiasıdır, yani, yapacak bir şey yoktur, Türkiye’de kim olursa olsun, bu böyle olurdu, başka bir şey de düşünülemez, işte gerekeni yapıyorlar falan denilmiş olmasıdır. Bunu reddediyor, bunu Cumhuriyet Halk Partisi adına reddediyorum.

Değerli arkadaşlarım, iki ay önceki tabloyla bugünkü tablo dünyada ne kadar farklı, ülkelerin içinde ne kadar farklı, İngiltere’de nasıl farklı, Amerika’da ne kadar farklı, görüyorsunuz ve önümüzdeki dönemde nasıl farklı olacağı da çok açık, gidişat belli. Amerika Birleşik Devletleri, bizim geçmişte çok önemli kritik anlarda dayanışma içerisinde olduğumuz, işbirliği içerisinde olduğumuz bir büyük ülke, müttefikimiz, biliyorum. Gelecekte de Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini büyük bir dikkatle götürmek durumunda, bunu da biliyorum. Değerli arkadaşlarım, bunun bilinmesi Türkiye’nin kendi ulusal yararlarını, kendi çıkarlarını tamamen yok sayarak, Amerika Birleşik Devletlerinin her istediğine evet demesi anlamına gelmez. Bu ilişkiyi böyle anlamak kadar yanlış bir şey olamaz. Ciddî ülkeler, gün gelir işbirliği yaparlar, gün gelir farklılaşırlar. İşte bu farklılaşma anlarından birisi, Türkiye, Irak konusunda Amerika ile de, bu savaşı isteyen bu ülkelerle de geçmişteki ilişkileri ne olursa olsun, gelecekteki ilişkileri ne olursa olsun, farklılaşma durumundadır, farklılaşma zorundadır. Bunu dürüst ve içtenlikli bir şekilde anlatmak lazımdır. Bunun için de aylar öncesinden otel odalarında yetkisiz insanlar aracılığıyla söz vermemek lazımdır.

Bunun içinde ülke yararlarını her şeyin üzerinde tutmak, belli sorunları göğüsleyebilecek cesareti, gücü kendinde bulmak demektir. Eğer o cesareti, o gücü kendinizde bulabiliyorsanız, durumu doğru tahlil ettiğinize inanıyorsanız, elbette gerekeni yaparsınız, yapmalısınız, Türkiye bunun örneklerini geçmişte çok sergilemiştir, bundan sonra da günü geldiği zaman sergilemeye muktedir bir ülkedir. Bugün, Türkiye’yi yöneten bu kadronun, kendi çeşitli eksiklikleri, zaafları, çelişkileri, tutarsızlıkları nedeniyle ülkeyi bir olumsuz geleceği doğru sürüklüyor olmasını, Türkiye için kaçınılmaz diye kabul edip, nitelendirmeyi kesinlikle reddediyoruz.

Bunu söylemek, zaten, yaptığımız yanlış, biliyoruz; ama, kim olsa bu yanlışı yapardı demektir. Eğer yanlışsa, o yanlışı yapmamanın bir yolu vardır. Bir ülke, o yolunu mutlaka bulacak evlatlarını ortaya koyabilir, işbaşına getirebilir, onları en iyi şekilde değerlendirecek bir yönetimi kurabilir, kurması halinde de Türkiye’de her şey çok farklı olabilir. Geçmişte yapılmış yanlışları herkes tekrar eder diyerek teselli aramak kadar yanlış bir şey olmaz. Dünya değişiyor, dünya değişiyor, şartlar değişiyor, anlayışlar değişiyor, bütün bu değişimlerin açtığı olanakları elbette kullanmak lazımdır, kullanmak mümkündür, Türkiye’de de bunlar kullanılacaktır. Bu, kimin kararı, kim var bunun arkasında? Ne kadar süreyle var?... Ne kadar ağırlıkla var? Bütün bunların hepsinin sorgulanması ve tartışılması gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Türkiye’nin, bize çok zarar verecek ve bizim temel ilkelerimizi, değerlerimizi çok ciddî şekilde rahatsız eden bir savaşa sürüklenmekte olduğumuzu üzüntüyle görüyoruz. Bu savaşı önleme gayretleri, barış çabaları diye ortaya atılan girişimleri de ciddiye almıyoruz. Onların altında hiçbir şeyin yatmadığını biliyoruz ve...

...acı gerçeğin, Türkiye’nin bu savaşa karıştırılması, bulaştırılması olduğunu görüyoruz ve bunu da reddediyoruz, bunu da reddediyoruz.

Önümüzdeki günlerde bu doğrultuda Türkiye Büyük Millet Meclisinin önüne gelecek olan tasarıları Cumhuriyet Halk Partisi olarak değerlendireceğiz, görevimizi yapacağız.

Birinci tezkereyi kapalı oturumda ele aldılar. Bu kadar milletvekilisiniz, kapalı oturumda bugüne kadar duymadığınız, bilmediğiniz, size ifade edilmemiş, gazetelerde söylenmemiş bir tek cümle telaffuz edildi mi? Niye kapalı yapıldı?...

Yani, çok önemli devlet sırları telaffuz edilecek, anlatılacak, bunlar ayağa düşmesin, istismar edilir, ortalığa yayılmasın, bunun için kapalı oturum yapıyoruz demenin haklı bir temeli var mı; yok. Ama, kapalı oturum yapıldı ve bu konuda her konuşanın söylediği, herkesin defalarca dinlediği sözleri dinledik tekrar orada. Kapalı yapıldı, değil mi? Önümüzdeki toplantı nasıl olacak? Kapalı olmasın... Kapalı olmasın... Niye kapalı olacak? Kapalı olmasını haklı kılacak hiçbir şey yoktu, yine yok olacak, biliyoruz. Niye kapatıyorsunuz? Orada söylenecek önemli sözler olduğu için değil, orada verdikleri oyun, toplum tarafından görülmesini engellemek için, mahcubiyetlerini, çelişkilerini, ezikliklerini örtbas etmek için kapatıyorlar.

Geçen defa kapattılar, bari bu defa kapatmasınlar, bunu önceden bir uyarı olarak söylüyoruz. Kapatmasınlar, milletten gizlemeye kalkmasınlar. Milletten gizlemeyi başarmaları zaten mümkün değil, o nedenle bu toplantının açık olmasını Cumhuriyet Halk Partisi olarak talep ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, hepinizi saygıyla selamlıyorum ve başarılar diliyorum.
 


(19 ŞUBAT 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.