CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(18 Şubat 2003)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bayram sonrasında Cumhuriyet Halk
Partisi Grubunun ilk toplantısını gerçekleştiriyoruz; bu vesileyle bütün
arkadaşlarımın Kurban Bayramını en iyi dileklerimle kutluyorum, hepinize
ve bütün ülkemize sağlık, mutluluk ve barış içinde nice kurban bayramlarını
idrak etmemiz dileğini ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, Kurban Bayramı vesilesiyle sizler de Anadolu’yu,
seçim yörelerinizi gezdiniz, halkla, vatandaşla yakın ilişki kurdunuz,
toplumun nabzını, bir kez daha, elinizde tuttunuz; bu birikimle, bu duygularla,
bu gözlemlerle yüklü olarak Ankara’ya, Türkiye Büyük Millet Meclisine geldiniz.
Meclisimiz, milletimizin, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu sorunlarla
ilgili temel anlayışını, değerlerini, düşüncelerini, duygularını yansıtma
konusunda görevini kararlılıkla yerine getirmek durumundadır. Bu görevi
en iyi şekilde yapmaya hazır bir noktada olduğunuzu düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde ülkemizin önünde
duran temel sorun Irak savaşıyla ilgili çok önemli gelişmeler yaşandı.
Bu gelişmeleri kısaca birlikte anımsamakta yarar var. Irak’da savaşın giderek
yaklaşmakta olduğuna ilişkin değerlendirmeler toplumu, insanlığı, bütün
dünyayı yakından ilgilendirmeye başladı ve savaş konusu birden bire bir
önem kazandı ve dünya gündeminin ana maddesi haline geldi. Geride bıraktığımız
günlerde insanoğlunun, bu savaş karşısındaki tavrının ırk, milliyet, din
ayırımı gözetmeden yeryüzünde, şu üstünde bulunduğumuz gezegende bir ortak
anlayış şeklinde nasıl güçlü bir biçimde ortaya çıkmaya başladığına tanık
olduk. Her geçen gün, Irak’ta yaklaşan savaşa karşı insanlığın giderek
daha kararlı bir biçimde tavır takındığına, tercihini daha açık bir biçimde
ortaya koymaya başladığına tanık olduk. Hangi ülke, hangi din, hangi millet,
bunun hiçbir önemi kalmadı. Bütün insanlar, dünyanın değişik coğrafyalarında,
değişik bölgelerinde tam bir kararlılıkla savaş karşısındaki tavırlarını
ortaya koymayı, kendileri için kaçınılmaz bir insanî görev olarak düşünmeye
başladılar ve bu doğrultuda tavırlar takındılar. Bunun sonucu olarak, son
dönemlerin hiçbir zaman başka vesilelerle ortaya çıkmamış ölçekte toplantıları,
büyük toplantıları birbiri ardından dünyanın değişik merkezlerinde gerçekleştirilmeye
başlandı. Londra’da bir milyon insan yürüdü, İngiltere’de; yani, savaşın
iki sahibinden birisi olan İngiltere’de Londra’da bir milyon insan, çoluk
çocuk, genç yaşlı, kadın erkek sokaklara döküldü ve savaşı protesto etti.
Almanya Berlin’de 750 000 kişi, savaşa karşı tepkilerini ortaya koydular.
Dünyanın bütün merkezlerinde Roma’da, Paris’te, Avrupa’nın bütün merkezlerinde
insanlar savaşa karşı tavırlarını çok etkin bir şekilde ortaya koymaya
başladılar.
Değerli arkadaşlarım, bu, hiçbir savaş öncesinde yaşanmamış bir olaydır.
Yeryüzünde gerçekleştirilmiş olan savaşların hiçbirisinde, böylesine bir
evrensel insanî tepkinin, bu düzeyde, bu içtenlikte, bu katılımda, bu coşkuda
bu sahiplenmede bir savaş karşıtı etkinin ortaya konulduğunu hatırlamıyoruz.
Ne bundan önceki Kuveyt işgali dolayısıyla ortaya çıkan savaş tehlikesine
karşı, ne Vietnam Savaşına karşı -ki, en büyük insanî tepki gösterilen
olayların başında Vietnam Savaşı gelir- hiçbir savaşa karşı bu düzeyde,
bu çapta, bu evrensellikte bir tepki ortaya çıkmamıştır. Bunun bir anlamı
olmak gerekir, bunun bir değeri olmak gerekir. Papa ile Budistler, Müslümanlar,
Ortodokslar, el ele, yaklaşan savaşı reddediyorlar, birlikte reddediyorlar.
Gerçekten, olağanüstü bir tablo, dünyada yeni bir noktaya geldiğimizin
bir işareti. “Globalleşme” denilen olayın, hepimizin bir insan olarak din,
ırk, millet, siyaset bağlılıklarının ötesinde bir ortak anlayış içinde
davranan bir insan türü olarak sorumluluklarımızı paylaşmaya başladığımızın
globalleşmenin en olumlu, en yapıcı, en güzel yüzlerinden birisinin görüldüğüne
tanık olduk.
Değerli arkadaşlarım, bu açıdan bu savaşı değerlendirirken, bu savaşı
ölçerken, bu savaş hakkında hüküm verirken bu olayı görmemezlikten gelmek
olanağı yoktur. Bunu, organize, belli çevrelerin düzenlediği, belli amaçlara
yönelik yerel, yöresel, kısıtlı tepkiler olarak anlamak, değerlendirmek
çok büyük bir yanlış yapmak olur. Gerçekten, insan olmaktan kaynaklanan
bir tepkiyi herkesin paylaştığına tanık olduk. Bu, bir defa, bu savaşın
niteliğini anlamamız açısından fevkalade önemlidir.
Ayrıca, bu noktaya tepkiler gelmeden, yükselmeden, daha başlangıçta
bu savaş dolayısıyla daha önce hiçbir savaş öncesinde yaşanmayan durumun
ortaya çıktığına tanık olduk. Galiba, Türkiye’de savaşa karşı toplumsal
tepkiyi organize eden sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, toplantımıza
katılmak için buraya gelmiş bulunuyorlar ve bir müracaat yapmış bulunuyorlar.
Uygun görürseniz, o arkadaşlarımız da, bu toplantımızda aramıza çağıralım,
hep beraber olalım.
Çeşitli toplum kuruluşlarımızın temsilcisi değerli arkadaşlarımı, Cumhuriyet
Halk Partisi Grubunda görmekten mutluluk duyuyorum; hepsine hoş geldiniz
diyorum ve sizleri selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu yaklaşan savaşa karşı dünyada kendiliğinden
ortaya çıkan evrensel insanî tepkinin anlamını, değerini vurgulamaya çalışıyordum.
Gerçekten, ilk kez böyle bir olaya tanık oluyoruz. Bütün insanlar, bir
ahlakî tavır takınırcasına, yaklaşan savaşı engellemek için, ellerinden
gelen bütün çabayı, yeryüzünün bütün coğrafyalarında, hiçbir ırk, din,
millet, siyaset ayırımı gözetmeden elbirliğiyle sergilemeye başladılar.
Bunun bir anlamı olmak gerekir, bunun bir önemi olmak gerekir, yaklaşan
savaşın doğru yorumlanması için, bu olayın özünün çok iyi kavranması gerekir
diye düşünüyorum.
Bu savaş dolayısıyla ortaya çıkan önemli olay, hiç kuşkusuz, bu evrensel
tepkidir. Yüz binlerce insan, yer yer bir milyona yaklaşan, Londra’da bir
milyonu aşan bir büyük topluluk, elbirliğiyle, ilk kez, kendilerinden binlerce
kilometre uzaktaki bir savaşa karşı tepkiyi ortaya koyuyorlardı. Bu tablo,
görmemezlikten gelinecek, ihmal edilebilecek, yok sayılabilecek bir durum
değildir. Bu tablo mutlaka değerlendirilmelidir. Nitekim, bu gelişme karşısında
yavaş yavaş, bu savaşı kaçınılmaz sayan çevrelerde bir etkilenme belirtisinin
ortaya çıkmaya başladığına tanık olduk. İlk işaret, İngiltere Dışişleri
Bakanı Jack Straw’dan geldi, “Kamuoyunun böylesine karşı tavır takındığı
bir savaş olamaz, bunu düşünmeliyiz, bunu değerlendirmeliyiz” demeye başladı,
yani, şu ana kadar savaşın anlamsızlığı, yersizliği konusunda ortaya atılan
gerekçelerin hiçbirisiyle ikna olmayan İngiltere hükümetinin Dışişleri
Bakanı, İngiliz halkının gösterdiği bu büyük tepki karşısında etkilenmeye
başladı. Yine aynı şekilde Amerika’da Amerika’nın Güvenlik Kurulu üyesi,
Güvenlik Danışmanı Bayan Rice’ın, yaşanan olaylar karşısında bir yeni sürenin,
Birleşmiş Milletler aracılığıyla verilebileceği, son bir deneme döneminin
daha yaşanabileceği doğrultusunda değerlendirmeler yapmaya başladığına
tanık olduk. Bütün bunlar, bu çabaların boş olmadığını, o mitinglerin,
o toplantıların, o insanların ortaya çıkışının anlamsız ve değersiz olmadığını,
kimsenin onları görmemezlikten gelemeyeceğini ortaya koyan ilk işaretler
olarak değerlendirilmelidir.
Değerli arkadaşlarım, bu savaşın kendine özgü bir başka davranış biçimini
daha dünya siyasetine soktuğuna tanık olduk, bu mitinglerin ötesinde. Yine
ilk kez dünyada bir savaşı önlemek için insanlar, canlı kalkan olarak bombalanacağı
bilinen yerlerde ölümü göze alarak yer almayı ve bombaları atacak olanların
vicdanları üzerinde bir ek baskı yaratmayı önemli bir sorumluluk, önemli
bir insanlık görevi olarak anlamaya başladılar ve gerçekten çok şaşırtıcı
bir biçimde, yüzlerce insan, genci yaşlısı, kadını erkeği, her milletten
yüzlerce insan, savaş bölgesine koşmaya başladılar;“Eğer burada savaş olacaksa,
eğer bombalar düşecekse benim de başıma düşsün. Benim de başıma düşeceğini
bilerek bombala burayı. Bunu da göze alıyorsan işte o zaman bombala. Bunun
bir caydırıcılık etkisi varsa, bu caydırıcılık etkisini ölümü riske ederek,
göze alarak ben deniyorum” demeye başladılar. Gerçekten bu da, fevkalade
önemli yeni bir anlayış, yeni bir zihniyet, bir insanoğlunun, savaşa karşı
yeni bir mücadele yöntemi olarak ortaya çıktı. Savaşla hiç ilgisi yok,
bir bekleyişi yok, geleceğe umutla bakmak için her türlü sebebi olan insanlar,
canlı kalkan olarak savaş bölgesinde yer tutmayı bir görev olarak anlamaya
başladılar. Bu her iki olay da, yani, hiçbir savaş öncesinde tanık olmadığımız
düzeyde bir büyük insanî tepkinin yürüyüşler, mitingler şeklinde ortaya
çıkmaya başlaması, insanoğlunun harekete geçmesi, kendi yöneticilerini,
dünyanın en güçlü devletlerinin yöneticilerini, bu savaş karşısında tavır
takınmaya, bütün riskleri göze alarak zorlamaya başlaması ve canlı kalkan
olmak üzere, gencecik insanların otobüslere atlayıp savaş alanına doğru
gitmesi ve nerede durmam gerekir, nereye bomba düşer, ben nerede durayım,
bunu araştırmaya başlaması, gerçekten görmezlikten gelinemeyecek çok büyük
bir olaydır. Bu, insanlığın ölmediğinin, insanoğlunun ahlakı, değerleri
kutsal saymaya devam ettiğinin, yaşamın bir anlamı ve bir değeri olduğunu,
bunu anlamayanlara öğretme konusunda herkesin kendisini görevli saymaya
devam edeceğinin hepimizi umutlandıran, sevindiren güzel bir örneğidir.
Gerçekten, insanlık, bir büyük sınav vermektedir; siyasetçisiyle ve genciyle
yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle bütün insanlar bir sınav vermektedirler.
Bu, fevkalade önemli, fevkalade çarpıcı bir olaydır.
“Canım bunlar önemli değildir, olur böyle şeyler, üç beş tane de canlı
kalkan ölüverir, ne yapalım” demek mümkün değildir ve diyenler, bunu dedikleri
takdirde ortaya çıkacak olan yeni dünya içinde yerleri olamayacağını mutlaka
göreceklerdir. Bunu yok saymak mümkün değildir. Masum bir insanın “bu savaş
haksız savaştır. Bu savaş için ölümü göze alanların arasında ben yer alıyorum”
demesini, “yer alırsan al, sen kim oluyorsun” diye görmezlikten gelmek
artık mümkün değildir. Dünya yeni bir noktaya doğru geliyor, çağ değişiyor,
anlayış değişiyor, dünya yenileniyor; bu yenilenmenin öncüleridir bunlar
ve artık, kumanda merkezlerinde, harekât odalarında, emirlerindeki füzelerle,
emirlerindeki uçak filolarıyla dünyaya hükmetme çağının sonuna doğru gelmeye
başladığımızı görüyorum. İnsanlar, kendi geleceklerini kendileri yönlendirme
konusunda risk almaya başladılar, adım atmaya başladılar. Bu, fevkalade
önemli bir gelişmedir. Bunu yok saymak mümkün değildir, bunu gözden uzak
tutmak mümkün değildir, “her şeye rağmen, ben, dediğimi yaparım” demek
mümkün değildir. Bunu diyenlerin yaşadıkları gerçekler, insanlık tarihinin
acı sayfaları arasında yerini almıştır. Gelecekte de durum hiç farklı olmayacaktır.
Fillî gücün, maddî gücün, askerî gücün, ahlakî, insanî, moral bir anlayışla
desteklenmesine mutlak zorunluluk vardır. Ahlak ve siyaset ayrı anlayışıyla
yoruma çıkıp, bir yere ulaşmak imkânı yoktur. Stalin’in, bir zamanlar “papa
dediğinizin kaç tane tümeni varmış” sözlerinin, insanlığın hangi noktaya
gelişini hızlandırdığına hepimiz tanık oluyoruz. Değerler, ahlak, insanlık,
moral her zaman için daima önemli bir değer taşıyor. Bütün insanlığın yanlış
dediğine, birileri “doğru” diyerek onu doğru yapamazlar. Bütün insanlık
“yanlış” diyorsa, o yanlışın karşısına herkesin durma ve düşünme sorumluluğu
vardır.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir tablonun içindeyiz, dünya buraya doğru
gidiyor. Irak savaşı, her geçen gün, ahlakî zemin kaybediyor, siyasî zemin
kaybediyor, insanlık değerleri açısından zemin kaybediyor, hızla kaybediyor.
Her geçen gün, bunu daha da hızlandırıyor. Bugün geldiğimiz noktada durum,
gerçekten kabul edilemez bir noktaya gelmiştir ve bir süre önce bu savaşın
kaçınılmaz olduğunu, hatta, bazı yararları olabileceğini söyleyenler, şimdi,
mahcubiyet içinde tavırlarını saklama, gizleme ihtiyacı içine girmeye başlamışlardır.
Değerli arkadaşlarım, bu, böyledir, önümüzdeki tabloda da bu böyle gelişmeye
devam edecektir; bunu bilmeliyiz. Bu savaşın hiçbir kabul edilebilir hukukî,
ahlakî, siyasî temeli, nedeni, içeriği yoktur. Birleşmiş Milletler Silah
Denetçilerinin raporu üzerine bir toplantı daha yaptı. Bu toplantı, bu
raporların değerlendirilmesiyle geçti. Hepimiz gördük ki, silah denetçilerinin
getirdiği rapor, bu savaşın haklılığını çok ciddî bir şekilde sorgulayan
nitelikte ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan raporlar, bu savaşın, Birleşmiş
Milletlerin bugüne kadar izlediği politika çerçevesinde doğru, uygun, kabul
edilebilir olmadığı gerçeğini ortaya koymuştur.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, böyle bir tablonun içindeyiz. Dünyada çok
önemli bir tartışma yaşanıyor. Bu tartışma, Irak’ın silahsızlandırılma
konusunda hangi yöntem esas alınarak bir uluslararası politikanın izlenmesi
gerektiği konusundadır. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin içinde
yer aldığı kesim, Irak’ın silahlanma yoluyla, askerî bir harekâtla, savaş
yöntemiyle silahsızlandırılması gerektiği düşüncesini ortaya koymaktadır.
Buna karşılık, başka pek çok ülke, Irak’ın silahsızlandırılması gerektiğini;
fakat, Irak’ın silahsızlandırılması için savaşın kaçınılmaz olduğu iddiasının
geçerli olmadığını, başka yöntemlerle Irak’ı silahsızlandırmanın mümkün
olduğu anlayışını ortaya koymaktadır. Bu kürsüde haftalardır bizim üzerinde
durduğumuz bir temel iddia vardı; Irak’ın, bir acil tehdit oluşturma şansından
yoksun bırakılabileceği, bunun için yapılması gerekenin Irak’a yönelik
bir savaş olmadığını, bunun için yapılması gerekenin Irak’ta şimdi uygulanmakta
olan silah denetimi anlayışının daha kapsamlı, daha etkin, daha yaygın,
daha kalıcı bir biçimde sürdürülmesi olduğunu, o uygulamayla hiçbir silah
atmadan, bir savaş girişimi yapmadan Irak’taki var olduğu iddia edilen
kitle imha silahlarının var olup olmadığının ortaya çıkarılması ve varsa
etkisiz kılınması uygulamasının silah denetçileri yöntemiyle gerçekleştirilebileceği
iddiasını, burada, iki aydır söylüyoruz. Acil bir tehdit söz konusu değildir,
ani bir tehdit söz konusu değildir, savaşı hemen, derhal haklı kılacak
bir durum söz konusu değildir; yapılması gereken şey Irak’ın silahsızlandırılması
ise, bunun yolu, yöntemi barış içinde mümkündür. Şu anda Irak üçe bölünmüş
haldedir. 36 ncı paralelin kuzeyi, 32 nci paralelin güneyi, Bağdat’ın uzanamayacağı
alanlar halindedir. Oralardan bir tehdidin kaynaklanması mümkün değildir.
Irak’ın merkezindeki Bağdat’ın etrafındaki Irak coğrafyası ise, silah denetçilerinin
sürekli kontrolü altındadır. Saraylar, yatak odaları dahil, bütün tesisler
denetime açık noktadadır. Şu ana kadar gereken denetimle sonuç alınamadıysa
devam ediniz, daha aramaya devam ediniz. Biz devam ederken birden bire
o silahlarla büyük bir insanî tehdit ortaya çıkar iddiasının kabul edilebilir
haklı hiçbir tarafı yoktur.
Eğer gerçekten amacınız sadece Irak’ı silahsızlandırmaysa
–söylediğiniz gibi- sadece onunla meşgulseniz, başka bir şeyle meşgul değilseniz,
Irak’ı yeniden düzenlemek, kendinize göre yeni bir siyasî yapı ortaya çıkarmak,
Irak’ın doğal kaynaklarına yeni bir anlayışla yön vermek gibi düşünceler,
kaygılar zihinlerde yoksa, eğer varsa, onlarla bu savaşı meşrulaştırmak
mümkün değildir. Açık söyleyiniz o zaman, neye girdiğimizi bilelim, neyin
savaşına sürüklendiğimizi bilelim. Eğer diyorsanız ki, bütün insanlığı
ilgilendiren bir kitle imha tehdidini ortadan kaldırmak için bu savaşa
ihtiyaç var, size diyoruz ki, savaşmadan o tehdidi ortadan kaldırmanın
yolu var, yöntemi var.
Yapılması gereken budur. Fransa’nın, Almanya’nın denemeye çalıştığı
budur, iki aydır bizim burada anlatmaya çalıştığımız budur.
Bu konuyu,
bütün insanlığın sahiplenmesine ihtiyaç var diye düşünüyorum. Bu konuyu
mutlaka paylaşmalıyız. “Kitle imha silahları tehdidini ortadan kaldırmak
için kitleyi ben imha edeceğim” demenin mantığı var mıdır?! Kitle imha
tehdidini ortadan kaldırmak için, ben, kitleyi tehdit edeceğim, imha edeceğim.
Böyle şey olmaz!... Bunun kabul edilebilir bir tarafı yok. Kitle imha tehdidini
ortadan kaldırmanın yolu, önce, savaş yöntemini bir kenara bırakarak çare
aramaktır. Bunun mümkün olduğuna inanıyoruz. İnanan yığınla insan var,
ülkeler var. Ortada uygulama var. Bu uygulamayı kararlılıkla devam ettirerek
bunu sağlamak mümkün, yapılması gereken iş budur. Yapılması gereken iş,
Birleşmiş Milletler kararlarının o anlayışta uygulanmasına devam etmek;
onu, savaşa bahane oluşturacak şekle dönüştürmek olmamalıdır. Bu, fevkalade
önemli bir noktadır.
Değerli arkadaşlarım, ortada, bu savaşın bir hukukî temeli oluşturulamadı.
Denetçiler çalışıyor, raporlar veriyor, raporların hiçbirisinde böyle bir
hukukî temel yok. Birleşmiş Milletler bir karar alma noktasında değil,
tam tersine hukukî bir temelin olmadığı anlayışı, zihniyeti giderek yaygınlaşıyor
ve bu tablodan o hukukî zafiyetten dolayı meydanlarda toplanan insanların
sayısı artıyor, tepkiler yaygınlaşıyor. Haksız bir durumun ortaya çıktığı
giderek daha net bir şekilde görülür hale geliyor. Şimdi, böyle bir noktadayız.
Hukukî temel yok, Birleşmiş Milletler bir karar daha almadı, dünyada tereddütler
yaygınlaştı, İngiltere’nin içinde tereddütler yaygınlaştı, Amerika’nın
içinde tereddüt yaygınlaşmaya başlıyor, bütün dünya tereddüt içinde. Şimdi,
bu noktada Türkiye, fevkalade önemlidir. Türkiye, bu haksız savaşın sorumluları
arasında yer alamaz, almamalıdır.
Yine bu kürsüde, 2 aydır ısrarla üzerinde durduğumuz bir temel nokta
idi: Türkiye, uluslararası ilişkilerini hukukî bir temel üzerine oturtmadan
götüremez. Biz, hukukî temel konusunu çok önemli sayıyoruz ve bunu, mutlaka,
Türkiye’nin gelecekteki varlığı ve güvencisi olarak, bu karışık bölgede
huzur içinde yaşayabilmemizin temel dayanağı olarak uluslararası davranışlarımıza
hukukun yön vermesi gerektiğine inanıyoruz. Bunun için de, uluslararası
hukuku, davranışımıza temel alacağız, almalıyız, bunu söyleye gelmiştik.
Şimdi, uluslararası hukuk açısından ortaya çıkmış yeni bir dayanak yok.
Bizim Anayasamızın 92. maddesi çok açık, çok net. Diyor ki; “Uluslararası
hukukun meşru saydığı hallerde savaş ilanına...” Yani, dikkat ediniz, biz
öyle bir noktaya, öyle bir anlayışa girmişiz ki Anayasamızla, Türkiye’nin
savaş ilanını dahi uluslararası hukukun meşru sayması şartına bağlamışız.
Bu, göstermelik bir madde değildir. Yani,
Türkiye, ülkenin başını derde sokabilecek, ülkeyi belki de savaşa sürükleyebilecek
olan yöneticilerin davranışlarını, Anayasasıyla kısıtlamayı öngörmüş. Anayasasında
demiş ki, uluslararası hukuk meşru saymazsa savaş açamazsın kardeşim. Uluslararası
hukuk ne zaman meşru sayar; meşru müdafaa hali varsa savaş açarsın. Ama,
falan yerin arazisi ne güzel, falan ülkenin kaynakları ne kadar zengin,
ben, oraya niye tasarruf etmeyeyim, benim gücüm daha fazla, onun gücü daha
az, hadi bakalım, bir vesile uyduralım da ben oraya askerimi sokuvereyim
denilmesine, Anayasamızın 92 nci maddesi müsaade etmiyor.
Bu, fevkalade önemli bir olaydır. Bir ülkenin kendi kendisini Anayasasıyla,
dış politikasında, güvenlik politikasında böylesine net bir şekilde sınırlamış
olması, gerçekten hepimizin övünebileceği bir tablodur. Biz emperyalist
bir ülke olma, başka ülkelerin, komşuların topraklarında gözü olan bir
ülke konumunda olmama anlayışımızı Anayasamıza geçirmişiz. Başka ülkeler,
anayasalarına, komşu ülkelerin topraklarının alınmasını temel ilke olarak
yerleştirirken, biz tam tersini yapmışız. Bu, fevkalade önemli bir olaydır
ve Anayasamız diyor ki “uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde savaş
ilanına, asker göndermeye, asker almaya Türkiye Büyük Millet Meclisi karar
verir.”
Şimdi, söyleyiniz bakalım, Irak’taki olay karşısında uluslararası
hukukun meşru saydığı bir durum ortaya çıkmıştır demek imkanı var mıdır?
Bunu söyleyebilecek bir babayiğit var mıdır? Bir hukukçu var mıdır? Uluslararası
hukuk, Irak’a, Türkiye’nin müdahalesini haklı sayıyor demek imkânı var
mıdır? Yoktur... Yoktur... Uluslararası hukuk ortada değil, meşru müdafaa
için mi giriyoruz Irak’a?! Amerika, Irak’a meşru müdafaa için mi giriyor?..
Uluslararası hukukun meşru sayacağı bir durum Irak’ta var mı; yok. Peki,
biz nasıl giriyoruz? Ne hakla giriyoruz?.. Kendi anayasamıza göre nasıl
giriyoruz? 92 nci maddenin neresine giriyor Türkiye’nin Irak’a müdahalesine
Türkiye Büyük Millet Meclisinin izin vermesi? Güvenlik Konseyi karar alamamış,
alamıyor, Birleşmiş Milletler hukuku yok, onun dışında devletler hukukunun
hiçbir temel anlayışı yok, bir başka yerden hukukileştirmek olanağı yok,
meşrulaştırmak imkânı yok, karşılıklı anlaşmalardan dayanan bir hukukî
zemin yok, Irak ile bizim anlaşmamızdan kaynaklanan bir hukukî zemin yok;
ama, bunu bir kenara bırakmışız. Bütün insanlık bunu keşfetmeye başlamışken
ve bu konuda yeni bir duyarlılık evrensel düzeyde ortaya çıkmaya başlarken,
biz, Türkiye olarak bunu giderek unutturmaya çalışıyoruz. Canım, Birleşmiş
Milletler kararı şart değil. Şart değil de ne şart?!. Ne şart?!. Birleşmiş
Milletler kararı yok, NATO kararı var mı? NATO kararı da yok. NATO, bir
uluslararası hukuk oluşturmaz, farklı nitelikte bir olay; ama, NATO ülkeleri
de “evet, müdahale gerekir” demiyor...
Değerli arkadaşlarım, hukukî temeli olmayan bir tablo ile karşı karşıyayız
ve bu konularda hukukî ihmal etmenin çok ağır bedelleri olur. İşimize geldiği
zaman hukukî temeli ararız, işimize gelmediği zaman aramayız, hukuk dediğiniz
de nedir, güçlü olanın gücü yeter diyerek bu işler çözülmez. Eğer öyle
derseniz, o güçlü olanın gücünün de bazı şeylere yetmediğine tanık olursunuz.
Değerli arkadaşlarım, bunun uluslararası hukukî temeli yoktur, siyasî
temeli de yoktur, ahlakî temeli de yoktur; ama, geldiğimiz noktada biz
Türkiye olarak, bu konuda, maalesef, sürüklenen bir konuma girmiş bulunuyoruz.
Türkiye, bütün bunları bile bile, göre göre bu tehlikeli savaşa sürüklenen
bir ülke konumuna gelmektedir. Bakınız, bu sürüklenmenin bütün aşamalarını
biliyoruz.
Türkiye, buraya bir günde gelmedi. Bu süreç, 3 aydır yaşanıyor.
Bunun hazırlık çalışmaları yapıldı, ilk temaslar gerçekleştirildi, aşama
aşama konu bugünkü noktasına kadar geldi. Şimdi geldiğimiz noktada, Irak’a
bir askerî müdahalenin çıkış noktasını oluşturacak olan üsler, limanlar
ve tesislerle ilgili genişleme çalışmasına Türkiye Büyük Millet Meclisinin
izin vermesi sağlandı, birinci tezkere onaylandı. Hükümet, birinci tezkereyi
getirdi ve Türkiye’nin, Irak Savaşının askerî altyapısını hazırlamak, oluşturmak
üzere yapılacak çalışmalara yetki veren, izin veren tezkereyi Türkiye Büyük
Millet Meclisinden geçirdi, böylece ilk somut adımı atmış olduk. Tabiî,
ilginç bir manzara var; bu savaşın haksızlığını biliyoruz, kabul edilemez
olduğunu görüyoruz, bütün insanlarımız görüyor, bütün Türkiye görüyor.
Bu kadar açık bir yanlışı sahiplenerek, üstlenerek, savunarak sürdürmek
mümkün değildir.
O nedenle Türkiye’de tanık olduğumuz politika şudur: Bu kadar açık bir
yanlışa, evet, çok yanlış, bunu önlememiz lazım, önlemeye çalışmalıyız,
ona gayret gösteriyoruz, ne yapabiliriz acaba, o kapıyı mı çalsak, bu kapıyı
mı çalsak diye bir yandan halkın ve toplumun özlemleri doğrultusunda çaba
gösterirken, öte yandan bu çabaların hiçbir anlamı olmadığını bilerek somut
gerçekçilik planında askerî alanda çalışmaları sürdürmeye devam etmek.
İkili paralel çalışmayı, barışa yönelik çalışma, savaşa yönelik çalışma
olarak aynı anda birlikte götürmek.
Bu tabiî, bu savaşın haksızlığının, yanlışlığının Türkiye’ye çok büyük
zarar vereceğinin bütün ülke tarafından görülmüş olması karşısında başvurulan
bir savunma yöntemidir. O götürülüyor, o konuda gayret içindedir arkadaşlarımız.
Belki de iyi niyetle götürüyor bazıları, belki bunun mümkün olduğunu da
düşünüyor; ama, bir yandan o doğrultuda gayret gösterilir bir görüntü sergilenirken,
öte yandan bu çabayla hiç bağdaşmayan, bununla hiç ilişkisi olmayan, bir
anlamı varsa, bu çabayı tümüyle sıfıra indirecek bir doğrultuda somut askerî
hazırlıklar kararlılıkla götürülüyor, sürdürülüyor.
İkili, birbiriyle çelişen
bir üslupla bu iş götürülüyor. Onun için bazıları bakarak diyor ki, “ne
güzel bu barış doğrultusunda bir gayret gösteriliyor, bazıları, “sen bakma,
o öyle yapıyor; ama, bizim istediğimiz gibi gerekeni yapıyor, yapacaktır”
diyorlar ve herkes, neyi alacaksa bu görüntüden alıyor, alabiliyor. Bu
samimi bir yaklaşım değildir, net bir yaklaşım değildir ve yararlı bir
yaklaşım da değildir, sürdürülebilir bir yaklaşım da değildir. Bunun karar
noktası kaçınılmaz olarak gelir, gelmektedir,önümüzdeki dönemde bir hafta
içerisinde gelecektir ve gerçekten neyin temel alındığını hep beraber yaşayarak
göreceğiz.
Değerli arkadaşlarım, bu politika ta başından beri götürüldü, yani üç
ay öncesinden Irak’a yönelik bir askerî müdahalenin gereğinin yapılacağı
konusunda izlenim bilinçli bir biçimde gereken mercilere gereken zamanda
verildi ve Irak’a yönelik bir askerî müdahale hazırlığı içine giren Amerika
Birleşik Devletleri, Türkiye’nin, bu konuda kendisiyle işbirliği içinde
davranacağı konusunda hiçbir aşamada ciddî bir tereddüt içine girmedi.
Olayın ne olduğunu biliyordu. En ileri barış girişimleri yapılırken, bölgedeki
ülkeler bir araya getirilip toplantılar yapılırken, deklarasyonlar açıklanırken,
buradan ticarî heyetler Bağdat’a giderken bile Amerika Birleşik Devletleri
pekala biliyordu ki, bütün bunların ötesinde günü geldiğinde, zamanı geldiğinde,
saati çaldığında gereken yapılacaktır; çünkü, o güven onlara verilmiştir.
Bunu ben, çok uzun süredir ısrarla söylüyorum; ama, son bir haftadır AKP
Genel Başkanının bu söylemden rahatsız olduğunu görüyorum. Ben, ta başından
beri Amerikalılara, Irak’a yönelik bir askerî müdahale konusunda gerekli
işbirliğinin gösterileceği konusunda ümit verildiğini ısrarla ifade ediyordum,
bir hafta öncesine kadar bu konuda hiçbir tepki göstermeyen AKP yönetimi
ve Genel Başkanı, son bir haftadır, on gündür, bu konuda bir tepki içine
girmiş gözüküyor.
Değerli arkadaşlarım, olayların nasıl akmakta olduğu ortada, bunları,
hepimiz dikkatlice izliyoruz. Hepimiz, durumu çok net bir şekilde görüyoruz.
Şimdi, bakınız, size, daha dün bir gazetemizdeki bir mülakatta, Sayın Dışişleri
Bakanının bir ifadesini sunacağım. Sayın Derya Sazak Sayın Yaşar Yakış
ile görüşmüş, evvelsi günkü Milliyet Gazetesinde vardı, 16 Şubat tarihli
Milliyet Gazetesinde. Sayın Sazak “Beyazsaray’a bu sizin ikinci ziyaretiniz.
12 Aralıkta Kopenhag ziyareti öncesinde AKP Lideri Tayyip Erdoğan ile Bush
görüşmesine katılmıştınız. Sayın Erdoğan, orada, Irak operasyonuna Türkiye
üzerinden yeşil ışık yakan değerlendirmeler yaptı mı?” diye soruyor. Dışişleri
Bakanının cevabı da şudur: “Biz, komşumuz olan bir ülkenin diktatoryal
rejimle yönetilmesini arzu etmeyiz. Bunun Türkiye’ye yönelik bir tehdit
olduğunu düşünüyoruz” dedi. Dışişleri Bakanı söylüyor. “Irak’taki rejimi,
biz Türkiye’ye yönelik bir tehdit olarak algılıyoruz dedi” diyor, yani,
Irak’a yönelik bir askerî harekât planlayan bir ülkenin başkanına, “siz
bu konuda ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğu zaman, diktatoryal bir rejim
var orada, bu rejim, Türkiye’ye yönelik de bir tehdit oluşturuyor. Bunun
farkındayız” dediğiniz zaman kırmızı ışık mı yakmış olursunuz? Bunu ben
söylemiyorum, bunu Yaşar Yakış söylüyor.
Değerli arkadaşlarım, bu toplantıda gerçekleşen konuşma. O toplantının
bir de öncesi var, on saat öncesi var. 11 Aralık tarihli Akşam Gazetesi
“Otel odasında sürpriz ziyaret.” Burada “Erdoğan - Bush zirvesinin hemen
öncesinde ABD Başkanının iki önemli adamı Wolfowitz ile Grossman, AKP heyetinin
kaldığı oteli ziyaret etti” Bu ziyarette kim vardı; Sayın AKP Genel Başkanı
vardı. Peki başka kim vardı; ABD dış politikasının en etkin iki ismi Paul
Wolfowitz ve Mark Grossman, AKP Lideri Erdoğan ile Başkan Bush ile görüşmesinden
on son saat önce kaldığı otelde gizlice ziyaret ettiler. Toplantıda Sayın
Erdoğan, Wolfowitz, Grossman, AKP Milletvekili Egemen Bağış ile ABD temaslarında
bir numaralı koordinatör olan Cüneyt Zapsu, Monarc Otelinin üst katında
bir süit odada buluştular. İki saat
buluştular, iki saat konuştular.
Değerli arkadaşlarım, bu toplantıya Türk Dışişleri Bakanlığından Amerika’daki
Washington Büyükelçimiz katıldı mı? Dışişleri Müsteşarı katıldı mı? Bizim
Bakanlığın bir resmî temsilcisi bu buluşmada yer aldı mı? Bu buluşmanın
bir tutanağı hazırlandı mı? Bu buluşmada ne konuşulduğunu şu anda Dışişleri
Bakanlığımız arşivlerinde inceleme yapıp, öğrenme imkânı var mıdır? Bu
demin Sayın Yaşar Yakış’ın bahsettiği Irak’a bir askerî müdahaleye yeşil
ışık yakan konuşmanın 10 saat öncesinde yapılan konuşmadır. Bu buluşmada
ne konuşulduğunu resmen bilmiyoruz. Her halde Amerikan Savunma Bakanlığının
en önemli ismi Paul Wolfowitz ile Amerikan Dışişleri Bakanlığının yine
en önemli bürokratı Mark Grossman, iki saat boyunca, gizlice bir otel odasında,
hiçbir resmî temsilci ve yetkili olmadan, Sayın Tayyip Erdoğan ile bu buluşmalarında,
Türkiye’nin turistik önemi konusunda bir sohbet yapmış değillerdir.
Değerli arkadaşlarım, bu toplantıdan on saat sonra da Sayın Yaşar Yakış
“evet, Irak, bize bir tehdit oluşturuyor” dediğini naklediyor. Birinci
tezkere çıktıktan sonra Amerikan Başkanı Sayın Bush’un temsilcisi “Türkiye
sözünü tutan bir ülke olduğunu kanıtladı” diyor. Resmî açıklama “Türkiye’nin
sözünü tutan bir ülke olduğu kanıtlanmıştır” diyor birinci tezkere çıktıktan
sonra. Bu da tanık arıyordu, birinci tanık Yaşar Yakış, diğer tanıklar
demin saydıklarım, üçüncü tanık da Bush’un basın sözcüsü. O da diyor ki
“sözünü tutan bir ülke olduğunu Türkiye kanıtladı.” Hangi söz bu?.. Tutulan
söz ne?...
Biz biliyorduk ki, müzakerede oturduk, özgür bir şekilde, hiçbir
taahhüt, hiçbir söz olmadan ülke yararına mıdır, değil midir o konuyu konuştuk
ve öyle karar aldı arkadaşlarımız diye düşünüyorduk, öyle değil mi? Şimdi,
Sayın Bush’un temsilcisinden öğreniyoruz ki, bu, aynı zamanda bir verilen
sözün tutulması anlamını, değerini de taşıyan bir durum oluşturuyormuş.
Değerli arkadaşlarım, yine dikkatinizi çekmek istediğim bir konu, 10
Aralık Tarihli Hürriyet Gazetesinde Sayın Ertuğrul Özkök’ün yazısı. Bu
yazının bir de devamı var. 21 Aralık tarihinde yine aynı konuda bir yazı
daha yazıyor Sayın Özkök, sonra bir üçüncü yazıda da, bu konuları topluyor,
8 Şubat tarihli bir yazıda. Birinci yazının başlığı “Yemek Masasından Gelen
İlginç Not” ikinci yazının başlığı “Yemek Listesi Gerçekleşiyor” üçüncü
yazının başlığı “Otelin VIP Katlarındaki Değişiklik.”
Değerli arkadaşlarım, meraklı olan arkadaşlarım yazıyı okuyabilirler,
herkes de zaten bunu çok taze bir şekilde anımsıyor. Yine, AKP mutfağının
önde gelen isimleri, Sayın Tayyip Erdoğan’ın yakın danışmanları, resmî
sıfatı olmasa da onunla birlikte çalışan insanlar, Amerikan yetkilileriyle
bir çalışma yapıyorlar. O çalışma sırasında bazı bilgiler, belgeler dağıtılıyor.
Daha sonraki yemekte bir Amerikalı gazeteci, Sayın Cüneyt Zapsu’nun önündeki
yemek listesinde bazı tarihler ve notlar görüyor ve bunları fark ettirmeden
o da yazıyor ve sonra bu yazıyı Amerika’daki bir dergide yayınlıyor. Bu
yazı, 9 Aralık brifing, Amerikan planı üzerinde Türk Genelkurmay’ında
brifing. Aralık ayının ortasından sonuna kadar alan incelemelerine izin
verilmesi. Biraz gecikerek oldu galiba, bu birinci tezkeredir yani; brifing
daha önce yapıldı ve diğerlerinde de yazıyor, devam ediyor. Bunu Amerika’daki
dergide yayınlıyor, diyor ki, böyle böyle gördüm. Sayın Ertuğrul Özkök’e,
Amerika’daki o dergi ulaşıyor. Bu yazıya konu oluyor. Sonra, Cüneyt Zapsu,
“bu tam böyle değildi” falan deyince, Sayın Özkök, “yemek listesi gerçekleşiyor”
diye bir yazı daha yazıyor ve bu böyle devam ediyor.
Şimdi, bütün bunlar neyi ortaya koyuyor:? Bütün bunlar şunu ortaya koyuyor:
Türkiye, bu konuda ikili bir müzakere stratejisi izlemiştir. Bir yandan
kamuoyunun bekleyişlerine cevap vermek için, kesinlikle bu savaşı kabul
etmeyen, bu savaşı istemeyen, bu savaşı haklı bulmayan insanların ve Türkiye
yararının gerekleri doğrultusunda bir çalışmayı götürmüştür; ama, bu çalışma,
bir başka çalışmayla paralel götürülmüştür ve o çalışmayla paralel götürülmüş
olması, bu çalışmanın anlamını, önemini, değerini ortadan kaldırmıştır;
bunu göstermelik bir çalışma haline dönüştürmüştür. Nedir öbür çalışma;
bütün bunları yok sayarak, siz merak etmeyin, gereğini nasıl yaparız anlayışıyla
planlar, tarihler, taahhütler, verilen çeşitli sözler, bırakılan izlenimler,
o doğrultuda yapılan çalışmalar adım adım götürülmüştür. Benim oyun bitti
derken, son tezkere öncesinde kastettiğim bu idi. Oyun bitti derken, kastettiğim
bu idi; ama, şimdi görüyorum ki, oyun bitmemiş, oyun daha devam ediyor;
şunun şurasında bir hafta, on gün daha devam edecek. Bir hafta, on gün
sonra tekrar göreceğiz, ne olacak, nereye gelecek, nereye bağlanacak.
Değerli arkadaşlarım, dünya, bu arada bu meseleyi kökten çözmek için
bir büyük çaba içerisinde, bir büyük oluşum içerisinde, savaşı bertaraf
etmek için büyük bir gayret sergileniyor, sürdürülüyor; ama, biz, bir yandan
o barışçı gayretleri göstermiş olmanın rahatlığı içinde işbirliği doğrultusunda
somut adımlar atmaya devam ediyoruz. Şimdi, bakınız, son bir 18 Şubat tartışması
vardı. 18 Şubat tartışması etrafında yapılan değerlendirmelere dikkatinizi
çekmek. Şu anda Türkiye, üslerde yatırım yapılmasına izin verdi, bu konuda
bir çalışma başlatıldı. Her akşam televizyonlarda nasıl özel araçlarla
yüzlerce, binlerce yetkilinin Irak’a doğru Habur Sınır Kapısından geçtiğini
izliyoruz. Diyarbakır’da şu anda 2 binin üzerinde Amerikan askerinin bulunduğu
gazete bilgileri içinde. Askerî harekât bütün hızıyla yürüyor. Milyarlar
harcanıyor, her türlü hazırlıklar sürdürülüyor ve savaş takvimi her gün
tıkır tıkır işliyor; ama, bir yandan da bir barış söylemi, bir barış çalışması
gidiyor.
Dikkatinizi çekerim, son günlerde bizim resmî yetkililerin ifadelerinde
ortaya çıkan bir nokta var. Diyorlar ki “bizim tezkereyi Meclisten geçirmemiz
güç olabilir. Tezkereyi Meclisten geçirmek için milletvekillerini ikna
etmemiz lazım.” Şimdi, milletvekillerinin ikna ihtiyacını söylüyorlar,
yani, kendileri ikna olmuşlar, o şamada bir sorun kalmamış. Onların itiraz
edeceği, hayır, bunu kabul edemeyiz, bu doğru değildir, bu uygun değildir
diyeceği nokta kalmamış; ama, onlar her şeyi bildikleri için onlar angaje
ya da daha önceden sözleri verdikleri için angaje, onların iknası için
bir problem yok; ama, milletvekillerinin ikna edilmesi gerekiyor. Birisi
de çıkıp dese ki, ben ikna olmuyorum, bu doğru değildir. Bunu söyleyen
birisi var mı? Şimdi, son zamanlarda söylenen “milletvekillerinin ikna
edilmesi ihtiyacı var, o konuda bizim elimize bir belge verin, elimize
bir dayanak verin. Anlatabileceğimiz bir şey verin de, onunla kendimizi
anlatabilelim. Siz bize kendinizi anlattınız, bizi ikna ettiniz; ama, bu
yetmiyor, milletvekillerinin de ikna olması lazım. Milletvekillerinin ikna
olması için de sizin bize yardımcı olmanız lazım.”
Değerli arkadaşlarım, nasıl ürkek, nasıl yılgın, nasıl işi temelinden
sahiplenip savunamayan bir anlayışla bu işin götürüldüğünün en somut örneği.
Böyle bir kaytarma yaklaşımı içinde iş idare edilmek isteniyor. Bu şudur:
Bize biraz daha destek olun, biraz daha elimizi güçlendirin, biz bu işi
öyle geçirelim Meclisten.
Değerli arkadaşlarım, ne kadar acıdır ki, bir hafta içerisinde ikinci
tezkerenin Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçirileceğini Yunanistan Başbakanının
Basın Sözcüsünün ağzından öğreniyoruz. Hâlâ yalanlanmadı, şu ana kadar,
şu saate kadar yalanlanmadı. Yunanistan Başbakanının basın sözcüsü, Türk
Başbakanının, Yunan Başbakanına “merak etmeyiniz, bir hafta içerisinde
bu işi geçiririz” dediğini kendi kamuoyuna aktarıyor ve biz de o sayede
öğreniyoruz, globalleşen dünya sayesinde.
Değerli arkadaşlarım, yani, ne bu?!. Filmin sonunu, Yunanlılara söylüyor,
Türklere söylemiyor! Müsamerenin sonunu onlara söylüyor, Yunanlılara söylüyor,
bize söylemiyor. Biz daha bir hafta sonra göreceğiz müsamere nasıl bitecek.
Buna müsamere dediğimiz zaman da kızıyorlar, neresi müsamere diye. Müsamere
olup olmadığını bir hafta, on gün içinde görürüz. Bir yandan hazırlıklar
yürüyecek, bir yandan sözler verilecek, bir yandan “biz ikna olduk, milletvekillerini
ikna etmemiz lazım” denilecek falan...
Değerli arkadaşlarım, tablo budur. Maalesef, bu konuda temel kriterler
gözden kaçırılmıştır başından beri. Çok ciddî bazı hatalar yapılmıştır.
Bir defa, müzakere süreci birbirinden farklı iki zeminde götürülmüştür.
İki değişik kadro, birisi resmî yetkililer kadrosu, birisi özel kadro,
özel mutfak, çok hassas bir konuda müzakere götürülmüştür, bu yanlıştır.
Böyle tutarsızlıkları kaldıracak bir konu değildir bu; çok ciddî bir konudur,
çok hassastır, olağanüstü dikkat gerektirir, hiçbir zaaf taşımaz, kaldırmaz,
maalesef, ikili bir yapı içerisinde götürülmüştür ve çok erken taahhütler
yapılmıştır, çok erken sözler verilmiştir, çok erken bekleyişler, umutlar
dağıtılmıştır. Büyük devletlerle ilişkide böyle taahhütleri yapacaksınız,
ondan sonra döneceksiniz, bu çok güçtür.
Değerli arkadaşlarım, bayram öncesinde kabul edilen tezkereyle de, artık,
Türkiye geri dönülmez bir şekilde bu raya girmiştir ve önümüzdeki günlerde
de yeni adımlar atılacaktır ve konu, maalesef, dünyadaki gelişmelerin tamamen
tersine, dünyadan tamamen kopuk bir biçimde, olayın, savaş kararının siyasî,
hukukî ve ahlakî içeriğinin olmadığı bir büyük tepkiyi tahrik ettiği ortaya
çıktığı halde, Türkiye, bu yeni tabloyu değerlendirme şansından yoksun
olarak olayın içine sürüklenmektedir. Türkiye, bu konuda sürüklenen bir
ülke tablosu sergilemektedir. Bundan büyük üzüntü duyuyorum.
Bizi daha da üzen, kim olsa bu böyle olurdu iddiasıdır, yani, yapacak
bir şey yoktur, Türkiye’de kim olursa olsun, bu böyle olurdu, başka bir
şey de düşünülemez, işte gerekeni yapıyorlar falan denilmiş olmasıdır.
Bunu reddediyor, bunu Cumhuriyet Halk Partisi adına reddediyorum.
Değerli arkadaşlarım, iki ay önceki tabloyla bugünkü tablo dünyada ne
kadar farklı, ülkelerin içinde ne kadar farklı, İngiltere’de nasıl farklı,
Amerika’da ne kadar farklı, görüyorsunuz ve önümüzdeki dönemde nasıl farklı
olacağı da çok açık, gidişat belli. Amerika Birleşik Devletleri, bizim
geçmişte çok önemli kritik anlarda dayanışma içerisinde olduğumuz, işbirliği
içerisinde olduğumuz bir büyük ülke, müttefikimiz, biliyorum. Gelecekte
de Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini büyük bir dikkatle
götürmek durumunda, bunu da biliyorum. Değerli arkadaşlarım, bunun bilinmesi
Türkiye’nin kendi ulusal yararlarını, kendi çıkarlarını tamamen yok sayarak,
Amerika Birleşik Devletlerinin her istediğine evet demesi anlamına gelmez.
Bu ilişkiyi böyle anlamak kadar yanlış bir şey olamaz. Ciddî ülkeler, gün
gelir işbirliği yaparlar, gün gelir farklılaşırlar. İşte bu farklılaşma
anlarından birisi, Türkiye, Irak konusunda Amerika ile de, bu savaşı isteyen
bu ülkelerle de geçmişteki ilişkileri ne olursa olsun, gelecekteki ilişkileri
ne olursa olsun, farklılaşma durumundadır, farklılaşma zorundadır. Bunu
dürüst ve içtenlikli bir şekilde anlatmak lazımdır. Bunun için de aylar
öncesinden otel odalarında yetkisiz insanlar aracılığıyla söz vermemek
lazımdır.
Bunun içinde ülke yararlarını her şeyin üzerinde tutmak, belli sorunları
göğüsleyebilecek cesareti, gücü kendinde bulmak demektir. Eğer o cesareti,
o gücü kendinizde bulabiliyorsanız, durumu doğru tahlil ettiğinize inanıyorsanız,
elbette gerekeni yaparsınız, yapmalısınız, Türkiye bunun örneklerini geçmişte
çok sergilemiştir, bundan sonra da günü geldiği zaman sergilemeye muktedir
bir ülkedir. Bugün, Türkiye’yi yöneten bu kadronun, kendi çeşitli eksiklikleri,
zaafları, çelişkileri, tutarsızlıkları nedeniyle ülkeyi bir olumsuz geleceği
doğru sürüklüyor olmasını, Türkiye için kaçınılmaz diye kabul edip, nitelendirmeyi
kesinlikle reddediyoruz.
Bunu söylemek, zaten, yaptığımız yanlış, biliyoruz; ama, kim olsa bu
yanlışı yapardı demektir. Eğer yanlışsa, o yanlışı yapmamanın bir yolu
vardır. Bir ülke, o yolunu mutlaka bulacak evlatlarını ortaya koyabilir,
işbaşına getirebilir, onları en iyi şekilde değerlendirecek bir yönetimi
kurabilir, kurması halinde de Türkiye’de her şey çok farklı olabilir. Geçmişte
yapılmış yanlışları herkes tekrar eder diyerek teselli aramak kadar yanlış
bir şey olmaz. Dünya değişiyor, dünya değişiyor, şartlar değişiyor, anlayışlar
değişiyor, bütün bu değişimlerin açtığı olanakları elbette kullanmak lazımdır,
kullanmak mümkündür, Türkiye’de de bunlar kullanılacaktır. Bu, kimin kararı,
kim var bunun arkasında? Ne kadar süreyle var?... Ne kadar ağırlıkla var?
Bütün bunların hepsinin sorgulanması ve tartışılması gerekiyor.
Değerli arkadaşlarım, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Türkiye’nin,
bize çok zarar verecek ve bizim temel ilkelerimizi, değerlerimizi çok ciddî
şekilde rahatsız eden bir savaşa sürüklenmekte olduğumuzu üzüntüyle görüyoruz.
Bu savaşı önleme gayretleri, barış çabaları diye ortaya atılan girişimleri
de ciddiye almıyoruz. Onların altında hiçbir şeyin yatmadığını biliyoruz
ve...
...acı gerçeğin, Türkiye’nin bu savaşa karıştırılması, bulaştırılması
olduğunu görüyoruz ve bunu da reddediyoruz, bunu da reddediyoruz.
Önümüzdeki günlerde bu doğrultuda Türkiye Büyük Millet Meclisinin önüne
gelecek olan tasarıları Cumhuriyet Halk Partisi olarak değerlendireceğiz,
görevimizi yapacağız.
Birinci tezkereyi kapalı oturumda ele aldılar. Bu kadar milletvekilisiniz,
kapalı oturumda bugüne kadar duymadığınız, bilmediğiniz, size ifade edilmemiş,
gazetelerde söylenmemiş bir tek cümle telaffuz edildi mi? Niye kapalı yapıldı?...
Yani, çok önemli devlet sırları telaffuz edilecek, anlatılacak, bunlar
ayağa düşmesin, istismar edilir, ortalığa yayılmasın, bunun için kapalı
oturum yapıyoruz demenin haklı bir temeli var mı; yok. Ama, kapalı oturum
yapıldı ve bu konuda her konuşanın söylediği, herkesin defalarca dinlediği
sözleri dinledik tekrar orada. Kapalı yapıldı, değil mi? Önümüzdeki toplantı
nasıl olacak? Kapalı olmasın... Kapalı olmasın... Niye kapalı olacak?
Kapalı olmasını haklı kılacak hiçbir şey yoktu, yine yok olacak, biliyoruz.
Niye kapatıyorsunuz? Orada söylenecek önemli sözler olduğu için değil,
orada verdikleri oyun, toplum tarafından görülmesini engellemek için, mahcubiyetlerini,
çelişkilerini, ezikliklerini örtbas etmek için kapatıyorlar.
Geçen defa kapattılar, bari bu defa kapatmasınlar, bunu önceden bir
uyarı olarak söylüyoruz. Kapatmasınlar, milletten gizlemeye kalkmasınlar.
Milletten gizlemeyi başarmaları zaten mümkün değil, o nedenle bu toplantının
açık olmasını Cumhuriyet Halk Partisi olarak talep ediyoruz.
Değerli arkadaşlarım, hepinizi saygıyla selamlıyorum ve başarılar diliyorum.
|