CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(18 Kasım 2003)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım;
Türkiye’yi, geride bıraktığımız hafta içerisinde sarsan çok büyük bir olay
yaşadık; bir büyük terör girişimi İstanbul’da sahnelendi. Bu olay, Türkiye
Cumhuriyetinde bugüne kadar gerçekleştirilmiş olan terör saldırılarının
en iddialısıydı. Tahrip gücü, bugüne kadar Türkiye’de tanık olmadığımız
düzeyde yüksekti ve belki de ilk kez böyle bir kitlesel terör girişimine,
bir intihar saldırısı anlayışı içinde uygulama yaptılar ve yine ilk kez
iki önemli hedefe, aynı anda organize bir biçimde bir saldırı gerçekleştirdiler;
yani, rastlantısal, bireysel, duygusal bir tepki niteliğinde bir terör
girişiminin çok ötesinde bir durumla karşı karşıyayız.
Merkezi, planlı,
hedefleri ona göre seçilmiş, yüksek düzeyde tahrip gücü olan ve çok büyük
maddi ve insani kayba yol açan bir büyük terör sahnelenmesi Türkiye’de
gerçekleştirildi. Bir büyük şok yaşadık, bir büyük trajedi yaşadık. Türkiye,
ilk kez bir büyük terör saldırısının, bu çapta bir terör saldırısının hedefi
haline geldi.
Değerli arkadaşlarım, bu olayı bütün yönleriyle, bütün boyutlarıyla
değerlendirmek durumundayız. Hiç kuşku yok, bu saldırılar, doğrudan yöneldiği
hedeflerin ötesinde amaçlar taşıyan, o amaçlara yönelik bir planlamanın
sonucudur. İki Sinagoga saldırı yapılmıştır; ama, hedeflerin sadece bu
Sinagoglardan ibaret olduğunu düşünmek çok yanıltıcı olur. Hedefler, hiç
kuşku yok ki, bunun ötesinde Türkiye’dir, Türkiye ile ilgilidir. Bu, tabii,
bizi çok ciddi şekilde sarsmıştır. Böyle bir terör girişimine muhatap olmuş
olmamız, ülkemizin yeni bir döneme girmekte olduğu izlenimini düşündürmeye
başlamıştır ve bu kaygı içerisinde durumu değerlendiriyoruz, geleceğe bu
kaygı içerisinde bakıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu terör girişimi, Ortadoğu’da örneğine çok sık
rastladığımız, her gün benzeri gerçekleştirilen terör girişimlerinin bir
uzantısıdır. Bu niteliğine bakarak, bu olayın Ortadoğu’daki terör merkezlerinin
gerçekleştirdiği onlarla ilgili, onlarla değerlendirmesi sonucunda ortaya
çıkmış bir girişim olarak anlarsak, sanıyorum gerçeği doğru fotoğraflamış
olamayız. Ortaya çıkan bilgiler gösteriyor ki, bu intihar saldırısının
doğrudan failleri bizim vatandaşlarımızdır. Yine, şu ana kadar yapılan
araştırmalar ortaya koymuştur ki, bu intihar saldırısının doğrudan planlayıcıları,
organize edenleri yine bizim vatandaşımızdır. Bu terör girişimini Ortadoğu’daki
terör odaklarının bir eyleminden ibaret olarak anlamak fevkalade yanıltıcı
olur.
Demek oluyor ki, Ortadoğu’daki terör faaliyetleri, bizim topraklarımızda
da işbirlikçilerini bulmuşlardır. Demek oluyor ki, Ortadoğu’daki terör
çalışmalarının içinde doğrudan sorumluluk üstlenme iddiasıyla yer alabilecek,
intihar saldırısı gerçekleştirebilecek nitelikte insanlar bizim topraklarımızın
içerisinden de çıkmaya başlamıştır. Bu, çok düşündürücü olması gereken
bir durumdur, çok kaygı verici bir durumdur. Gerçekten, bunu çok şaşırtıcı
buluyorum. Türkiye’de nasıl olur da, bizim toprağımızın, bizim kültürümüzün,
bizim coğrafyamızın, bizim eğitimimizin, bizim aile düzenimizin, toplumsal
değerlerimizin içinden yetişmiş dört genç insan, böylesine bir büyük sorumsuz,
vicdansız bir saldırının doğrudan sorumluları, failleri arasında yer alabilirler.
Nasıl olur da, böyle bir terör saldırısını gerçekleştirmek için hayatının
baharında, gençliğinin baharında, daha 20’li yaşlarını yaşarken bu insanlar,
nasıl olur da bu kadar anlamsız, bu kadar çarpık, bu kadar kabul edilemez
bir hedef için canını vermeyi göze alabilirler. Bu, hepimizi düşündürmesi
gereken bir sorundur.
Değerli arkadaşlarım, tabii, bu sorulara verilecek çok cevap var. Türkiye’nin
siyasetinin, eğitiminin, moral değerlerinin, ekonomisinin, sosyal yaşamının,
gençlik sorunlarının ayrıca ele alınmasını gerektiren pek çok sonucu var;
bunları görüyorum; ama, bütün bunların ötesinde, bu olayın arka planıyla
ilgili önemli saydığım iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunlardan
birisi, Türkiye’nin son dönemde içine girdiği dış politika kırılmasıdır.
Bu dış politika kırılmasını hep birlikte yeniden düşünmemiz, değerlendirmemiz
gerektiğine inanıyorum.
Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi, Ortadoğu coğrafyası, yıllardan
beri -buna isterseniz, asırlardan beri de diyebilirsiniz- bir çatışma coğrafyası
olmuştur, bir savaş ve çatışma coğrafyası olmuştur. Özellikle son dönemde
dünyanın en hassas çatışma alanlarının başında Ortadoğu coğrafyası gelmektedir.
Biz bu coğrafyada yaşayan bir ülkeyiz. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın
nasıl bir gerginlik ve çatışma coğrafyası, nasıl bir savaş coğrafyası olduğunu
çok iyi biliyoruz ve biz, bir barış ülkesi, bir hoşgörü ülkesi, bir uyum
ülkesi olmayı amaçlıyoruz. Bizim geleneğimizde bu var. Osmanlı İmparatorluğu,
her şeyden önce dinlere saygı anlayışıyla dikkati çeken siyasi bir organizasyon.
Kimsenin dinini değiştirmeyi, kimsenin dinini zorlamayı bir siyaset yöntemi
olarak kabul etmemiş, kabul etmeyi bilinçli olarak reddetmiş siyasi bir
yapıdır Osmanlı...
Bu geleneğin içinden geliyoruz. Bu ülkemizde yaşayan azınlıklar,
bütün dinsel, sosyal hak ve özgürlüklerine, toplumun ve devletin derin
bir saygısı içerisinde bulunagelmişlerdir. Özellikle Musevi toplumu, 400
yıldır bu toprakta, dünyanın başka hiçbir coğrafyasında bulamadığı barış,
huzur ve güveni bulmuştur. Biz bütün inançları, hoşgörü ve inançlara saygı
anlayışı içerisinde kucaklayan bir toplum olmayı amaçlıyoruz. Bunu, cumhuriyet
dönemi boyunca kararlılıkla uyguladık ve günümüze kadar bunu getirdik.
Bunu getirirken çok dikkat ettiğimiz bir olay şu olmuştur: Türkiye, hiçbir
zaman Ortadoğu coğrafyasındaki çatışmaların, gerginliklerin, savaşların
bir parçası haline dönüşmeme konusunda çok özel bir dikkati taa başından
beri sürdürmüştür. Bu, bize, devletin kurucuları tarafından bırakılmış
olan çok temel bir ilkedir. Yaşamsal bir zorunluluk, Türkiye’nin kaçınılmaz
bir ulusal mecburiyeti, ulusal onuru, bağımsızlığı söz konusu olmadıkça,
hiçbir zaman Ortadoğu’da her an görülen çatışmaların bir parçası haline
dönüşmeme, o çatışmaların bizi de içine almasına izin vermeme konusunda
bir dikkat, bizim dış politikamızın daima temel bir ilkesi olmuştur. Bunu
hep böyle götürmüşüzdür. Dış politikamızda, uluslararası hukuki meşruiyetin
dışına hiç çıkmamışızdır. Dış politikamızda, Türkiye’de de tartışılmamıştır;
iktidar – muhalefet daima bunu benimsemiştir; ama, ne yazık ki, son dönemde,
AKP İktidarı ile birlikte Türkiye, dış telkinler doğrultusunda, Ortadoğu
çatışmasının bir parçası olma konusunda bir heves içine girmeye başlamıştır.
İlk kez, Türkiye’de Ortadoğu’daki çatışmalara doğrudan müdahale etmeye
çağıran girişimler karşısında, Türkiye’de, iktidarın, anlayışlı bir yaklaşım
içerisine girdiğine ve bu konuda her türlü gayreti sergilediğine tanık
olmuşuzdur. Bu, önemli bir kırılma noktasıdır. Üstelik, Ortadoğu çatışmalarına
müdahale etme arayışına iktidar girerken, hiçbir şekilde uluslararası hukuki
meşruiyet duyarlılığını gözetme gereğini de duymamıştır.
Değerli arkadaşlarım, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, anımsayacaksınız,
bu konuda çok kararlı, çok ilkeli bir siyaset götürdük ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki
çatışmaların bir parçası olmaması gerektiğini ısrarla vurguladık. İzlediğimiz
bu politikanın altında yatan temel kaygılardan birisi, Ortadoğu çatışmalarına
karışacak bir Türkiye’nin çok rahatça, kolayca teröre hedef olma tehlikesi
idi. Bizi kaygılandıran, bizi düşündüren ana noktalardan birisi, Ortadoğu
çekişmelerinin içine Türkiye bir kez sürüklenirse, Ortadoğu’da yaşanan
terörün çok kolaylıkla Türkiye’ye de sıçramasının kaçınılmaz olması duygusu
sürekli olarak bize yön veriyordu. Bu dikkat içerisinde biz bu işlere girmemeliyiz
diyorduk.
Değerli arkadaşlarım, buna karşılık, çok heveskâr bir yaklaşım sergileniyordu,
hatırlarsınız "komşuda yangın var, yangını biz söndüreceğiz" deniliyordu.
Sanki yangın yeni çıktı. Ortadoğu’da yangın olmayan bir 10 yıl yaşandı
mı ki?! Ortadoğu’da sürekli yangın var; İran – Irak Savaşı vardı, daha
önce Mısır – İsrail savaşı vardı, Suriye – İsrail savaşı vardı; bölgede
her an çatışma, her an savaş vardı. O yangınlar varken niçin biz, "o yangınları
söndüreceğiz" diye işgüzarlık yapmaya kalkmıyorduk? Bu, bizim üzerimize
vazife değildir diyorduk o zaman, yanlış mı yapıyorduk?! Şimdi, niye işgüzarlığa
kalkıştık? Şimdi, niye Ortadoğu’daki yangını söndürmek bizim işimizdir
anlayışı içerisine girdik? 180 000 Amerikan - İngiliz askeri, o yangını
söndürememiş, 10 000 Türk askerini göndererek biz söndüreceğiz işgüzarlığı!..
Değerli arkadaşlarım, Ortadoğu böyle. Biz, Ortadoğu dünyasının bir parçası
olmak istemiyoruz. O çatışmaların bir tarafı olmak istemiyoruz. O çatışmaların
içine girmek istemiyoruz. Yangın Ortadoğu’da hâlâ devam ediyor, üstelik
daha da derinleşti; hani, yangına müdahale etmek zorundaydık. Bakın, şimdi
müdahale edemiyorsunuz. Etmek istediğiniz halde size müdahale ettirmiyorlar,
edemiyorsunuz; ama, etmiş gibi etme kararını alarak etmiş olmanın bütün
olumsuzluklarını da üstleniyorsunuz.
"Ortadoğu’da denklemin dışında kalamayız. Ortadoğu denklemini biz belirleyeceğiz.
Önümüzdeki on yıllar bugün şekillenecek, o nedenle Ortadoğu denkleminin
içerisinde yer almalıyız" diyordunuz. Ne oldu; denklemin içerisine girebildiniz
mi? Ortadoğu denklemini yazabildiniz mi? Ortadoğu denklemini denetiminiz
altına alabildiniz mi? "Ortadoğu denklemine gireceğiz" dediniz; ama, giremediniz,
şimdi Ortadoğu, sizi kendi denkleminin içine almaya çalışıyor.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin dış politikasındaki bu kırılma çok
yanlış olmuştur. Bizim, tekrar kendi durumumuzu ciddiyetle değerlendirmeye
ihtiyacımız vardır... Bizim derken, Cumhuriyet Halk Partisinin yoktur;
ama, iktidarın bunu yapmasına ihtiyaç vardır. İktidarın, Ortadoğu dünyasıyla
ilişkisini, oradaki o çatışmalara müdahale ederek, onları tanzim ederek,
onlara yön vererek etkinlik arama anlayışını derhal kafasından çıkarmasına
ihtiyaç vardır. Bu küçük tablo, bu yaşanan son gelişmeler, bize, Ortadoğu
gerçeğinin ne olduğunu biz kez daha acı bir biçimde göstermiş olmalıdır.
Değerli arkadaşlarım, bu son dönemde izlenen bu dış politika anlayışı,
bizi Ortadoğu dünyasına, Ortadoğu gerginliklerine, Ortadoğu ilişkilerine
çekmeye yönelik; üstelik bir çatışma çerçevesi içerisinde çekmeye yönelik.
Bu sürecin, bizim açımızdan nasıl tehditlerle ve tehlikelerle dolu olabileceğini
bize göstermiş olması gerekir.
Ayrıca ikinci temel olay şudur: Değerli arkadaşlarım, biz, terör olayını
uzun bir süre yaşamış olan bir ülkeyiz. Geride bıraktığımız dönemde 15
yıl boyunca Türkiye işini gücünü bıraktı ve terör belasıyla uğraşmak zorunda
kaldı. Bu terör olayında 30 bin evladımızı kaybettik; dağda kaybettik,
ovada kaybettik. Bu terör olayında milyarlarca dolar kaybettik. İşler,
kendi iç güvenimizi sarsma noktasına geldi, dış dünya ile ilişkilerimiz
ciddi şekilde zedelendi; çok ağır bir bedel ödedik; ama, şükür ki, bu terör
mücadelesinde, gerçekten önemli, saygıdeğer bir başarıyı gerçekleştirdik,
Türkiye teröre teslim olmamayı öngörüyordu, bunu gerçekleştirdi, terör
karşısında Türkiye başı dik bir durumda kalmayı başarabildi. Ama, sanki
böyle bir olayı, böyle bir dönemi hiç yaşamamışız gibi, Türkiye, terör
konusunda tam bir aldırmazlık, tam bir vurdumduymazlık havasına hızla giriverdi.
Bizim toplumsal bir zaafımız olarak hafıza noksanı sık sık dile getirilir
"Türklerin hafızası zayıftır, çabuk unutur" derler. Çabuk unutmak elbette
iyi değildir; çabuk unutmak kin tutmamak demektir, ebedi düşmanlık içine
girmemek demektir; ama, unutulmaması gerekenleri de Türkiye unutmamalıdır
ve öyle anlaşılıyor ki, terörün tekrar Türkiye’nin karşısına ciddi bir
tehdit olarak çıkabileceği ihtimalini tamamen bir kenara bıraktık ve terör
karşısında çok gevşek, çok rahat bir tavır içerisine girdik.
Bakınız, Türkiye, şimdi, hepimizi çok derinden etkileyen bir terör olayını
yaşıyor ve bunu anlamaya, bunu çözmeye, kendisini bunun etkisinden kurtarmaya
çalışıyor; ama, unutmayınız ki, kısa bir süre önce, aylar önce, birkaç
ay önce bu Mecliste biz, PKK/KADEK teröristleriyle, kökten dinci Hizbullah
teröristlerini cezaevinden çıkarmaya yönelik bir af kanununu kabul ettik.
Evet "Eve Dönüş Yasası" adı altında, kısa bir süre önce biz, Hizbullah
mahkumlarını cezaevinden çıkarmaya yönelik bir af kanununu kabul ettik.
Şimdi, devletimiz, bir eliyle bu son terör olayına karıştığı anlaşılan
Hizbullah sanıklarını bulmaya çalışıyor, aynı anda devletimiz, öbür eliyle
mahkum olmuş Hizbullahçıları devletten tahliye etmeye çalışıyor; aynı anda,
şu anda bu süreç aynı anda işliyor. Çünkü, o yasa gereğince tahliye süreci
devam ediyor. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir şaşkınlık olabilir mi?.
Böyle bir dağınıklık olabilir mi? Kime, ne sinyal veriyorsunuz? Sanki Türkiye’de
terör tehdidi hiç kalmamış, terör sorunu tümüyle çözülmüş ve Türkiye, terör
konusunda terör sanıklarının cezaevinden çıkarılmasını öngörecek bir noktaya
gelmiş, öyle bir uygulamaya yönelmişiz, onun kanununu çıkarmışız, bunun
kanununu çıkarışımızdan birkaç ay sonra, aynı siyasetin takipçilerinin
içinde yer aldığı çok ağır terör olaylarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu,
Türkiye’nin bir terörle mücadele idrakinin, politikasının bulunmadığının
en açık ifadesidir.
Değerli arkadaşlarım, hatırlarsınız, bu kanun geldiği zaman buna sadece
Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz karşı çıkmıştık ve bunun çok yanlış
olduğunu söylemiştik; tam bu gerekçelerle söylemiştik, tam bu gerekçelerle
anlatmaya çalışmıştık. Kanun çıkarıldı, ne oldu; değişen hiçbir şey yok,
manzara aynen devam ediyor, cezaevlerinden tahliyeler yapıldı; ama, Türkiye’nin
terör karşısında daha etkin, daha güçlü bir noktaya geldiği kesinlikle
söylenebilecek bir tablo ortaya çıktı.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu çerçevede terörle mücadele bakımından
derhal hatırlatma ihtiyacını hissediyorum. Terörle mücadele bir bütündür.
Terörün sağı solu olmaz; sizdeni bizdeni olmaz; küçüğü büyüğü olmaz; terör,
tümüyle her yerde, herkesin mücadele etmesi gereken bir ortak tehdittir,
insanlığa yönelik bir tehdittir. İki kamyoneti patlatacaksınız, oradan
geçmekte olan pek çok masum insanı, bu işlerle hiç ilgisi olmayan yeni
doğmuş çocuğu, daha doğmamış anasının karnındaki yavruyu, orada öldürmeyi
göze alabileceksiniz. Bu, herkesin sorunudur, böyle bir ihtimale herkes
hedef olabilir; bunun, mutlaka ortadan kaldırılması en öncelikli görevdir.
PKK, bugün İstanbul’da adliye binasını basmış, eylem bitmiş, 3 yargıç rehin
alınmış. Bunu anlatıyoruz, bunu söylüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu İktidarın dış politikası da, iç politikası
da, bu ülkenin gerçek ihtiyaçlarının yönlendirdiği bir politika olmaktan
çok uzaktır. Bu Hükümetin izleyeceği politikalar, çoğu kere başka güçlü
merkezlerin ihtiyaçları ve telkinleri doğrultusunda şekillenmektedir ve
sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Bakın, Irak’ta 6000 PKK’lı var, Irak’ın
kuzeyinde 6000 PKK’lı var. Bu PKK’lıların derhal etkisiz kılınacağı bize
aylar önce söylenmişti "Eve Dönüş Yasasını çıkarın, bu sağlanacak" denilmişti.
Eve Dönüş Yasası çıktı, verdiği sonuç ortada; ama, o PKK’lılar orada kalmaya
devam ediyorlar ve PKK, Türkiye’de İstanbul’da, metropolde mahkeme basıyor,
hâkim rehin alıyor ve o 6 000 PKK’lı orada duruyor; Kuzey Irak’a girmeyeceğimizi
vaat eden anlaşmaları Abudabi’de imzalıyoruz, Irak’a asker göndermek için
6 Ekim'de tezkere çıkarıyoruz, bir ay sonra Hükümet "biz bu tezkerenin
gereğini yapmayacağız" diye açıklama yapıyor, o tezkere Meclisin sırtında
kalıyor; Meclis, Irak’a asker gönderme siyasi iradesini, tercihini ortaya
koymuş konumda dünyanın karşısına çıkarılıyor, kimsenin kılının kıpırdadığı
yok.
Bugün, herhalde arkadaşlarımız, bu konuda bir girişim yapacaklar ve
bu durumun bizi milletvekilleri olarak ne kadar üzdüğünü, nasıl büyük bir
ıstırap içinde olduğumuzu, Irak’a asker gönderme kararını almış bir Parlamento
olarak bu kararı uygulamayacağını söyleyen bir hükümetin karşısında, sanki
bunu talep eden, dayatan Parlamentoymuş gibi bir görüntü vermenin, Türkiye’nin
Parlamentosuna, orada bulunan hiçbir milletvekiline yakışmadığını arkadaşlarımız
anlatmaya çalışacaklar.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir manzarayla karşı karşıyayız. Bu olay,
elbette bizi, izlenen politikaların yanlışları konusunda düşündürecektir;
bunları tartışacağız; ama, Türkiye’nin teröre teslim olması kesinlikle
söz konusu olamaz. Biz, yaşam biçimimizi, siyasetimizi, dünya içerisindeki
konumumuzu çok net bir şekilde kararlaştırmış bir ülkeyiz. Böylesine şantajlarla,
tehditlerle Türkiye’nin temel siyasi rotasını, doğrultusunu değiştirmesi
kesinlikle söz konusu değildir. Bunlara karşı en etkin şekilde mücadele
edeceğiz. Bu mücadelenin bilinçli bir iktidar gerektirdiğini ve dünyada
uluslararası bir dayanışmayı zorunlu kıldığını biliyoruz. Bu her iki noktada
da eksiğimiz vardır, zaafımız vardır. Maalesef, teröre karşı mücadele konusunda
uluslararası bir dayanışmanın bulunduğu söylemek olanağı yoktur. Bu vesileyle,
bu konuların tekrar gündeme getirilmesi ve her ülkenin kendisini gözden
geçirmesi, terör karşısındaki tutumun, her ülke tarafından netleştirilmesi
mutlak bir ihtiyaçtır. Herkesin uygun gördüğü terör kuruluşlarını himaye
etmeye kalkması bir büyük kargaşaya yol açmaktadır. Buna fırsat vermeyecek
bir dikkatin dünyaya egemen kılmak zorunluluğuyla karşı karşıyayız.
Bu terör girişimi, hepimizi çok derinden yaraladı,
üzdü; ama, bu, ülkemizde dayanışmayı daha da pekiştirmiştir. Kendimize
ve çizgimize olan bağlılığımızı daha artırmıştır. Bunu bu çerçevede değerlendirmek
gerektiğini düşünüyorum. Ölen insanlar, Müslümanıyla, Musevisiyle hepsi
de Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarıdır. Bunun acısını hep birlikte yaşıyoruz;
hep birlikte bunun üzüntüsünün içinden geçtik ve buna benzer olaylara karşı
bundan sonra çok daha etkin ve dikkatli bir tavır takınma gereğini de görüyoruz.
Bu olayla ilgili istihbarat eksikti vesaire söyleniyor. İstihbarat, açık,
internet sitelerinde ne zaman ne olacağıyla ilgili bin bilgi dolaşıyor.
Bu konularda hiçbir zaman bir istihbarat eksikliği içinde olunmamıştır.
Teröre karşı tutarlı, bütün entegre bütünleşmiş bir siyaset uygulama konusunda
irade eksikliği Türkiye’de ortaya çıkmıştır. O iradenin gösterilmesi halinde
çok daha etkili bir noktaya gelebileceğimizi düşünüyorum. Bu olayda can
vermiş olan bütün insanlara tekrar rahmet diliyorum, yaralılara geçmiş
olsun diyorum ve bütün vatandaşlarımıza, ülkemize geçmiş olsun dileklerimi
sunuyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Geride bıraktığımız haftada yaşadığımız önemli bir olay, yolsuzluklarla
mücadele konusunda kendisini gösterdi. Türkiye, geride bıraktığımız dönemde
çok büyük bir yolsuzluk dönemi yaşamış olan ülkedir. O nedenle, bizim bugün
önümüzde yolsuzluklarla hesaplaşma görevi var. Türkiye, geçmişte yaşadığı
yolsuzluklarla bugün hesaplaşması gereken bir ülkedir. Bunu yapmalıyız,
bunu en iyi şekilde yapmalıyız.
İkincisi, Türkiye’nin yolsuzluklara yönelik olarak işleyen bütün mekanizmalarını
etkisiz kılacak önlemleri, yolsuzlukları bertaraf edecek önlemleri kararlılıkla
alıp uygulamalıyız. Yapılması gereken işler çok açıktır. Geçmiş yolsuzluklarla
hesaplaşacağız, yeni yolsuzlukların yeşermesine fırsat vermeyecek tedbirleri
alacağız.
Değerli arkadaşlarım, geçmiş yolsuzluklarla ilgili olarak Türkiye Büyük
Millet Meclisi bir çalışma yaptı. Bu çalışmada, Yolsuzluklarla Mücadele
Konusunu Araştırma Komisyonu olarak büyük gayret gösterdi ve Türkiye’de
bilinen, konuşulan yolsuzlukları tasnif etti, bu yolsuzluklarla ilgili
olarak ortadaki bilgileri topladı, derledi ve bu yolsuzluklarla ilgili
olarak Parlamentonun soruşturma mekanizmasını harekete geçirmesi gereğini
ifade eden bir rapor ortaya koydu. Bu raporda 16 ayrı dosya ile ilgili
olarak hukuki sürecin işletilmesi öngörülmektedir. Araştırma Komisyonu
işini bitirdi, "16 dosyada soruşturma ihtiyacı vardır" dedi. Şimdi, biz
bir muhalefet partisiyiz, AKP iktidarda. AKP’li milletvekillerinin bu tablo
karşısında nasıl davranacaklarını görmeye çalışıyoruz. Yolsuzluklarla hesaplaşma
konusunda nasıl bir iradeye sahip olduklarını, nasıl bir kararlılık içinde
olduklarını, yolsuzluklarla ilgili olarak ne yapacaklarını görmek istiyoruz.
Türkiye’de yolsuzluklara karşı en sistemli mücadeleyi vermiş, en etkili
mücadeleyi vermiş, Türkiye yolsuzluk bataklığına sürüklenmek üzereyken
bunun tehlikelerine bütün Türkiye’nin dikkatini çekmiş bir siyasi parti
olarak, biz, şimdi Meclisteki komisyonun ortaya koyduğu soruşturma ihtiyacı
doğrultusunda AKP milletvekillerinin harekete geçip geçemeyeceklerini,
hangileriyle ilgili olarak harekete geçmeyi uygun görüp, hangileriyle ilgili
olarak uygun görmediklerinin tespitini yapmak istiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, rapor yayınlanalı uzunca bir süre geçti. Bugüne
kadar iki dosya ile ilgili olarak harekete geçilmiştir. Son dönemin yolsuzluklarıyla
ilgili olarak bilinen büyük olaylar, yolsuzluk konusunun simgesi haline
gelmiş olaylar konusunda AKP’lilerin bir tereddüt içine girmekte olduklarını
görüyoruz. Acaba, bu konuların üzerine girelim mi, girmeyelim mi; girersek
ne olur, girmezsek ne olur hesabını yapmaya başladıklarını görüyorum. Değerli
arkadaşlarım, hukuki sürece siyasi mülahaza karıştığı zaman iş çığrından
çıkar. Bu tereddüt sağlıklı bir tereddüt değildir. Bu arayış sağlıklı bir
arayış değildir. AKP’nin Türkiye’deki büyük yolsuzluk dönemini hiçbir kayırma,
kollama, himaye arayışına girmeden tutarlılıkla takip edip etmeyeceğini
görmek istiyoruz. Burada, aslında kamuoyumuzun dikkatle gözlediği yolsuzluğa
karışmış olan insanların durumu değil, yolsuzluğa karışmış olanlar karşısında
bugünkü iktidarın tutumudur. Dikkatle izlenmekte olan budur, bunu dikkatle
izliyoruz ve bunun bir an önce aydınlanmasını bekliyoruz.
Ortada binbir türlü söylenti var, en kısa zamanda bu konunun netleşmesini
sağlamaya ihtiyaç var. Oyalanacak, zamana bırakılacak, sağından solundan
çekiştirilecek bir konu değildir; net bir şekilde bir an önce süreç işletilmelidir,
mekanizma çalıştırılmalıdır; düğmeye basacaklarsa basmalıdırlar, basmayacaklarsa
açıkça bunu ifade etmelidirler, biz onlardan bunun hesabını sorabilmeliyiz.
Yolsuzluklarla mücadele konusunda bir olay budur. Var olan, bilinen ve
Meclis Araştırma Komisyonu tarafından irdelenmiş, incelenmiş, Soruşturma
Komisyonuna verilmesi gerektiği AKP ve CHP milletvekilleri tarafından birlikte
kararlaştırılmış olan bu dosyaları, şimdi takip edip etmeyeceklerini, iktidarın
takip edip etmeyeceğini görmek istiyoruz.
Değerli arkadaşlarım,
Bir başka konu da Parlamentodaki dokunulmazlıklarla ilgili olarak çalışacak
komisyonun tutumudur. Biliyorsunuz, biz yolsuzluklarla mücadele için Türkiye’nin
hem geçmişteki yolsuzluklarının hesabı sonuna kadar sorulsun diyoruz hem
de bundan sonra yolsuzluk yapılmasına fırsat vermeyecek tedbirler alınsın
diyoruz. Bu tedbirlerin başında dokunulmazlıkların kaldırılması geliyor.
Türkiye, dokunulmazlıkları daraltmadıkça yolsuzluklarla mücadele konusunda
gerekeni yapmış olamaz ve bu konuda AKP’nin ciddi bir kaytarma içinde olduğunu
hep birlikte görüyoruz. Maalesef, bir türlü, halka söz verdikleri halde,
dokunulmazlıkları kaldırma konusunda harekete geçemiyorlar; ellerini kollarını
bağlayan bir şey var, onları tutan bir şey var, yüreklerinde bir korku
var, dokunulmazlık konusunda bir korkuları var, bu korku dolayısıyla harekete
geçemiyorlar. Bunu tespit ediyorum ve milletimizin takdirine bırakıyorum.
Açıkça söz verdikleri halde, gereğini yapmıyor olduklarını Türk Milletinin
vicdanına, insafına, takdirine teslim ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, dokunulmazlıkları kaldırmıyorlar, bugünkü hukuk
düzeni içerisinde milletvekilleriyle ilgili olarak yapılması gereken işleri
de yapmıyorlar, yaptırtmıyorlar. Bildiğiniz gibi, Anayasa değişsin, milletvekilinin
dokunulmazlığı kalmasın, Meclisin kararına ihtiyaç olmadan yargı, milletvekilllerinden
suçlarının hesabını sorabilsin diyoruz; bunu istemiyorlar; ama, yıllardan
beri Türkiye’de işleyen bir düzen var; milletvekili suç işlediği zaman
dokunulmazlığı otomatik olarak kalkmaz, dokunulmazlığı vardır; ama, yargı,
savcılık dosyayı hazırlar ve o dosya ile ilgili takibatın sürdürülüp sürdürülmeyeceği
konusunda karar alınması için dosyayı Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderir
ve Türkiye Büyük Millet Meclisi de daima ilgili komisyonunda bu dosyaları
toplar, değerlendirir ve Genel Kurula, dokunulmazlığın kaldırılmasına gerek
yoktur ya da gerek vardır diye düşünce söyler, Genel Kurul da ya kaldırır
ya kaldırmaz.
Şimdi, bu mekanizmanın işlemesi lazım. Türkiye Büyük Millet Meclisinde
107 dosya var; yani, milletvekillerimizle ilgili olarak 107 ayrı savcılık,
takibat ihtiyacını hissetmiştir ve talebini Meclise intikal ettirmiştir.
Meclisin şimdi bu taleplerle ilgili olarak karar almasına ihtiyaç var.
Meclis diyecek ki, bunların takibi için milletvekili arkadaşlarımızın dokunulmazlığının
kaldırılmasına gerek yoktur ya da gerek vardır diyecek.
O 107 dosyanın bir kısmı Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımızla ilgili,
bizlerle ilgili. Bizler diyoruz ki, Türkiye’nin her yerinden gelmiş olan
Cumhuriyet Halk Partili milletvekilleriyle ilgili soruşturma dosyalarını,
lütfen komisyonu toplayın ve o komisyonda bizim Cumhuriyet Halk Partili
milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması için, o olayla ilgili
olarak dokunulmazlığının kaldırılması için -madem Anayasayı değiştirip
tümüyle kaldıramıyorsunuz- gerekli kararı alın, elimizi tutmayın, ayağımıza
zincir vurmayın, bırakın, biz savcının, yargıcın karşısına çıkalım; hesabımızı
verelim diyoruz. Bizim yargıya çıkma hakkımızı niye engelliyorsunuz?..
Biz hesap vermek istiyoruz... Bizimle ilgili her dosyanın gereği yapılsın,
birinden bile kaçmıyoruz. Birinden bile kaçan, Cumhuriyet Halk Partili
değildir, namerttir diyorum. Bizim yargılanma hakkımızı niye alıyorsunuz
elimizden... En kutsal hak bu değil mi? Bizi niçin şaibeli bırakıyorsunuz?..
Niçin suçlu bırakıyorsunuz?.. Niçin itham altında bırakıyorsunuz?.. Her
şeyin hesabını vermek istiyoruz. Bir tane Cumhuriyet Halk Partilinin bile,
bir tane dosyası burada beklemesin istiyorum, bir tane bile beklemesin...
Bu hakkımızı engellemeyin, verin bizi mahkemeye... Canım, sizi verirsek,
siz aklanırsanız biz ne olacağız mı diyorsunuz?.. Öyle mi diyorsunuz...
Canım, korkmayın, siz de kaldırın, siz de verin kendinizi mahkemeye. Biz
kendimize güveniyoruz, bunu istiyoruz; siz de isteyin kardeşim, istemeden
siyaset olmaz, istemeden yolsuzlukla mücadele olmaz; istemeden damardan
girilmez; istemeden hortumlar kesilmez. Sen nasıl hortum keseceksin, önce
kendi hortumunu bir kes, görelim bakalım, nefes alabiliyor musun?
Değerli arkadaşlarım, bu, çok açık bir tablo. 80 yıldır bu iş böyle
olmuş. Meclis komisyonu, önüne gelen dosyaları daima incelemiş, kaldıralım,
kaldırmayalım diye karar almış. Seçimden bu yana bir yıl geçti, bu Meclis,
AKP’nin üçte 2 çoğunluğa sahip olduğu bu Meclis, hâlâ bir milletvekiliyle
ilgili bir dosya hakkında dahi karar almadı; komisyonu kurmadı, çalışmadı.
Onun üzerine, geçen Grup toplantısında burada tepkimi ifade ettim, anımsayacaksınız;
nasıl oluyor, ne hakla oluyor, bunu kim yapıyor; Meclis Başkanını, Başbakanı
göreve çağırıyorum dedim, bir kişinin, Meclisin iradesiyle oynamasına nasıl
izin veriyorsunuz diye tepkimi gösterdim.
Gerçekten olamaz, tıkanamaz, Anayasanın bir mekanizması tıkanamaz; bu,
Anayasa suçudur, bunu ifade ettik. İlgili komisyon başkanı diyor ki "yargıya
güvenmiyoruz." Sen yargıya güvenmiyorsun da, sen kim oluyorsun; sana kim
güveniyor ki? Sana kim güveniyor; niye güvensin sana? Sen, hesap vermen
gerekirken "yargıya güvenmiyorum" deyip, yargının önünü tıkama hakkını
kendinde nasıl görürsün? Gerçekten, akla, mantığa sığacak işler değil.
Ama, bunlar konuşuldu, söylendi, geçen hafta onu söyledik.
Komisyon Başkanı beni akşam telefonla aradı "biz tıkamak istemiyoruz...."
Bunu sizlerle paylaşıyorum; çünkü, paylaşılması lazım, özel bilgimde kalacak
bir nokta değil. "...bizim niyetimiz o değil, araştırma komisyonu çalıştı,
onun raporu gelsin diye bekliyoruz falan..." Bu komisyonu bırakın, bu komisyon
raporu gelse de, gelmese de sen görevini yapmak durumundasın dedim. "Merak
etmeyin, bayramdan sonra gereğini yapacağım" dedi. Kayda geçsin diye söylüyorum,
bayramdan sonra bunu bekliyoruz. Mümkün olsa bayramdan önce bekliyoruz;
ama "bayramdan sonra" dediler. Bayramdan sonra bunu bekliyoruz, komisyon
toplansın ve bütün o dosyaları ele alsın, bizimkileri de kaldırsın. Bütün
arkadaşlarımızın dokunulmazlıklarını kaldırsınlar, kendileri ister kaldırsınlar,
ister kaldırmasınlar; onun değerlendirmesini halkın önünde hep birlikte
yaparız.
Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar, Türkiye’de yolsuzlukla mücadele
konusunda bu iktidarın ciddi bir kararlılık ve samimiyet eksikliği içerisinde
olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Kendileriyle ilgili yolsuzluk
dosyalarına hiç el atmıyorlar, belediyelerle ilgili yolsuzluk dosyalarının
üstünü kaldırmıyorlar, dokunulmazlıkları kaldırmıyorlar ve Meclisin önüne
gelmiş olan geçmişle ilgili olan soruşturma taleplerini siyasi bir değerlendirmeye
tabi tutarak, siyaseten eleyerek uygun gördüklerini bir kenara atma eğilimi
içerisinde gözüküyorlar. Günahlarını almayayım, henüz bu hükmü tam vermiyorum;
ama, dikkatle izliyorum, böyle bir eğilim içerisinde oldukları izlenimi
aldık. O, gerçekleşecek mi, gerçekleşmeyecek mi bunu hep beraber göreceğiz,
değerlendireceğiz.
Değerli arkadaşlarım,
Türkiye’de ekonomik, sosyal sorunlar vatandaşı giderek sıkıştırıyor.
Türkiye’de terör giderek tekrar önemli bir tehlike, tehdit haline dönüşüyor.
Bütün bunların altında yanlış politikalar, yanlış uygulamalar yatıyor ve
yanlış bir ekonomi tablosu yatıyor. Türkiye’de işsizlik artmaya devam ediyor.
Türkiye’de yoksulluk artmaya devam ediyor. Türkiye’de açlık sınırının altında
yaşayan insan sayısı 11 milyonun üzerinde. 11 milyonun üzerinde vatandaşımız,
resmen dünyanın kabul ettiği açlık düzeyinin altında ayakta kalmaya çalışıyor.
Yoksulluk düzeyinin altında yaşayan insan sayısı 20 milyonun üzerinde.
Türkiye çok ağır bir sosyal bunalımla karşı karşıyadır. Bu sosyal bunalım
bir patlamaya dönüşmüyorsa, bunun temel nedeni biliniz ki, Türkiye’nin
köklü toplumsal yapısı, aile geleneği, ahlak sistemi, inanç sistemi, değerler
sistemi ve toplumsal dayanışma anlayışıdır. Aile içerisinde dayanışma,
mahallede dayanışma ve onun ötesinde dayanışma anlayışıdır. Türkiye’yi
bu hale getirmek, gerçekten çok acı bir sorumluluğu üstlenmek demektir.
Bakınız, geçenlerde bir çocuk yurdunun müdürü "yurda bırakılan çocuk sayısı
geçen yılın dört katını aştı" diyor. Analar, babalar çocuklarına bakmaktan
umutlarını keserek, çocuklarını artık yuvalara teslim etme ihtiyacını daha
çok hissediyorlar. Türkiye, çocukların sokakta, kimsesiz çocukların sokakta
tiner alışkanlığı içerisine girdiği bir manzarayı giderek yaygınlaşan bir
biçimde yaşıyor. Daha geçenlerde İzmir’de bir kadın, tinerci çocuklar tarafından,
hiçbir tartışmanın tarafı olmadığı halde bıçaklanarak öldürüldü. Türkiye’nin
sokakları giderek güvensiz hale geliyor. Bunun altında, Türkiye’de sosyal
diyalogdan yoksun, ekonomiyi tahrip eden bir anlayış yatıyor.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye bu manzaraya gelmiş, hükümet, geçenlerde
yaptığı bir açıklamayla "IMF’nin şerefini biz kurtarıyoruz" diyor. Hükümet,
IMF’in şerefini kurtarmakla övünüyor. IMF’in şerefini kurtarma iddiasıyla
kendisine bir haklılık ve teselli arıyor. Değerli arkadaşlarım, bu hükümet,
IMF’nin şerefini kurtarmayı bıraksın da, Türk Milletinin şerefini, onurunu
kurtarma gereğini kavrasın, onun gereğini yapsın. Türkiye’deki bu ekonomik
ve sosyal sorunların giderek yoğunlaştığı, giderek derinleştiği ve çok
tehlikeli yönlere doğru açılımlar sergilediği bir noktadayız. Sorunlu insanlar
"bir süre sonra sokaklarda huzur içinde yürümek tehlike altına girecek"
demeye başlıyorlar. Türkiye’de terör giderek yükselen bir tehdit haline
dönüşüyor. Bütün bunların altında kötü yönetim var. Kötü yönetimin altında
da yolsuzluk karşısında tereddütlü bir siyaset var. Bunu yıllardan beri
söyledik, işlerin tekrar aynı noktaya gelmekte olduğunu üzüntüyle görüyorum.
Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, ülkemizin bu somut gerçeklerini,
yaşanan gerçeklerini, halkımızı ilgilendiren gerçeklerini dile getirmeye
ve bunlara karşı toplumumuzu duyarlı hale getirmeye devam edeceğiz, görevimizi
yapmaya devam edeceğiz.
Hepinize teşekkür ediyorum; sevgiler, saygılar sunuyorum.
|