Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (15.7.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (8.7.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (29.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (15.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (8.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (25.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (14.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
18 Kasım 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmanın önemli bölümünü, 15 Kasım'da İstanbul'da 25 vatandaşımızın ölümüyle sonuçlanan Sinagoglara saldırı olayına ayırdı.

Baykal, "Türkiye’nin teröre teslim olması kesinlikle söz konusu olamaz. Böylesine şantajlarla, tehditlerle Türkiye’nin temel siyasi rotasını, doğrultusunu değiştirmesi kesinlikle söz konusu değildir" dedi.
 

BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...

"İki Sinagoga saldırı yapılmıştır; ama, hedeflerin sadece bu Sinagoglardan ibaret olduğunu düşünmek çok yanıltıcı olur. Hedefler, hiç kuşku yok ki, bunun ötesinde Türkiye’dir. Böyle bir terör girişimine muhatap olmamız, ülkemizin yeni bir döneme girmekte olduğu izlenimini düşündürmeye başlamıştır."

"Ortaya çıkan bilgiler gösteriyor ki, bu intihar saldırısının doğrudan failleri bizim vatandaşlarımızdır. Ortadoğu’daki terör faaliyetleri, bizim topraklarımızda da işbirlikçilerini bulmuştur. Bu, çok düşündürücü bir durumdur."

"Ülkemizde yaşayan azınlıklar, bütün dinsel, sosyal hak ve özgürlüklerine, toplumun ve devletin derin bir saygısı içerisinde bulunagelmişlerdir. Özellikle Musevi toplumu, 400 yıldır bu toprakta, dünyanın başka hiçbir coğrafyasında bulamadığı barış, huzur ve güveni bulmuştur. Biz bütün inançları, hoşgörü ve inançlara saygı anlayışı içerisinde kucaklayan bir toplum olmayı amaçlıyoruz. Bunu, Cumhuriyet dönemi boyunca kararlılıkla uyguladık ve günümüze kadar bunu getirdik."

"Türkiye, hiçbir zaman Ortadoğu coğrafyasındaki çatışmaların, gerginliklerin, savaşların bir parçası haline dönüşmeme konusunda çok özel bir dikkati taa başından beri sürdürmüştür. Bu, bize, devletin kurucuları tarafından bırakılmış olan çok temel bir ilkedir."

"Ne yazık ki, son dönemde, AKP İktidarı ile birlikte Türkiye, dış telkinler doğrultusunda, Ortadoğu çatışmasının bir parçası olma konusunda bir heves içine girmeye başlamıştır."

"(Ortadoğu’da denklemin dışında kalamayız. Ortadoğu denklemini biz belirleyeceğiz. Önümüzdeki on yıllar bugün şekillenecek, o nedenle Ortadoğu denkleminin içerisinde yer almalıyız) diyordunuz. Ne oldu; denklemin içerisine girebildiniz mi? Giremediniz, şimdi Ortadoğu, sizi kendi denkleminin içine almaya çalışıyor."

"Biz, Ortadoğu dünyasının bir parçası olmak istemiyoruz. O çatışmaların bir tarafı olmak istemiyoruz. O çatışmaların içine girmek istemiyoruz. Yangın Ortadoğu’da hala devam ediyor, üstelik daha da derinleşti; hani, yangına müdahale etmek zorundaydık. Bakın, şimdi müdahale edemiyorsunuz. Etmek istediğiniz halde size müdahale ettirmiyorlar..."

"Türkiye’nin dış politikasındaki bu kırılma çok yanlış olmuştur. İktidarın, Ortadoğu dünyasıyla ilişkisini, oradaki o çatışmalara müdahale ederek, onları tanzim ederek, onlara yön vererek etkinlik arama anlayışını derhal kafasından çıkarmasına ihtiyaç vardır."

"Devletimiz, bir eliyle bu son terör olayına karıştığı anlaşılan Hizbullah sanıklarını bulmaya çalışıyor, aynı anda, öbür eliyle mahkum olmuş Hizbullahçıları devletten tahliye etmeye çalışıyor..."

"Bu terör girişimi, hepimizi çok derinden yaraladı, üzdü; ama, bu, ülkemizde dayanışmayı daha da pekiştirmiştir. Kendimize ve çizgimize olan bağlılığımızı daha artırmıştır."

"Ölen insanlar, Müslümanıyla, Musevisiyle hepsi de Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlarıdır. Bunun acısını hep birlikte yaşıyoruz; Buna benzer olaylara karşı bundan sonra çok daha etkin ve dikkatli bir tavır takınma gereğini de görüyoruz."

"Türkiye, geçmişte yaşadığı yolsuzluklarla bugün hesaplaşması gereken bir ülkedir. Bunu yapmalıyız, bunu en iyi şekilde yapmalıyız."

"AKP'lilerin Türkiye'de yolsuzlukların simgesi haline gelmiş olaylar karşısında tereddüt içinde olduklarını görüyoruz. AKP’nin Türkiye’deki büyük yolsuzluk dönemini hiçbir kayırma, kollama, himaye arayışına girmeden tutarlılıkla takip edip etmeyeceğini görmek istiyoruz."

Grup toplantısında, Bakırköy eski Belediye Başkanı Naci Ekşi ile Ardahan Belediye Başkanı Teoman Güngör CHP'ye katıldı. CHP Genel Başkanı Baykal, Ekşi ve Güngör'e parti rozeti taktı.
 

CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(18 Kasım 2003)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım;

Türkiye’yi, geride bıraktığımız hafta içerisinde sarsan çok büyük bir olay yaşadık; bir büyük terör girişimi İstanbul’da sahnelendi. Bu olay, Türkiye Cumhuriyetinde bugüne kadar gerçekleştirilmiş olan terör saldırılarının en iddialısıydı. Tahrip gücü, bugüne kadar Türkiye’de tanık olmadığımız düzeyde yüksekti ve belki de ilk kez böyle bir kitlesel terör girişimine, bir intihar saldırısı anlayışı içinde uygulama yaptılar ve yine ilk kez iki önemli hedefe, aynı anda organize bir biçimde bir saldırı gerçekleştirdiler; yani, rastlantısal, bireysel, duygusal bir tepki niteliğinde bir terör girişiminin çok ötesinde bir durumla karşı karşıyayız.

Merkezi, planlı, hedefleri ona göre seçilmiş, yüksek düzeyde tahrip gücü olan ve çok büyük maddi ve insani kayba yol açan bir büyük terör sahnelenmesi Türkiye’de gerçekleştirildi. Bir büyük şok yaşadık, bir büyük trajedi yaşadık. Türkiye, ilk kez bir büyük terör saldırısının, bu çapta bir terör saldırısının hedefi haline geldi.

Değerli arkadaşlarım, bu olayı bütün yönleriyle, bütün boyutlarıyla değerlendirmek durumundayız. Hiç kuşku yok, bu saldırılar, doğrudan yöneldiği hedeflerin ötesinde amaçlar taşıyan, o amaçlara yönelik bir planlamanın sonucudur. İki Sinagoga saldırı yapılmıştır; ama, hedeflerin sadece bu Sinagoglardan ibaret olduğunu düşünmek çok yanıltıcı olur. Hedefler, hiç kuşku yok ki, bunun ötesinde Türkiye’dir, Türkiye ile ilgilidir. Bu, tabii, bizi çok ciddi şekilde sarsmıştır. Böyle bir terör girişimine muhatap olmuş olmamız, ülkemizin yeni bir döneme girmekte olduğu izlenimini düşündürmeye başlamıştır ve bu kaygı içerisinde durumu değerlendiriyoruz, geleceğe bu kaygı içerisinde bakıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu terör girişimi, Ortadoğu’da örneğine çok sık rastladığımız, her gün benzeri gerçekleştirilen terör girişimlerinin bir uzantısıdır. Bu niteliğine bakarak, bu olayın Ortadoğu’daki terör merkezlerinin gerçekleştirdiği onlarla ilgili, onlarla değerlendirmesi sonucunda ortaya çıkmış bir girişim olarak anlarsak, sanıyorum gerçeği doğru fotoğraflamış olamayız. Ortaya çıkan bilgiler gösteriyor ki, bu intihar saldırısının doğrudan failleri bizim vatandaşlarımızdır. Yine, şu ana kadar yapılan araştırmalar ortaya koymuştur ki, bu intihar saldırısının doğrudan planlayıcıları, organize edenleri yine bizim vatandaşımızdır. Bu terör girişimini Ortadoğu’daki terör odaklarının bir eyleminden ibaret olarak anlamak fevkalade yanıltıcı olur.

Demek oluyor ki, Ortadoğu’daki terör faaliyetleri, bizim topraklarımızda da işbirlikçilerini bulmuşlardır. Demek oluyor ki, Ortadoğu’daki terör çalışmalarının içinde doğrudan sorumluluk üstlenme iddiasıyla yer alabilecek, intihar saldırısı gerçekleştirebilecek nitelikte insanlar bizim topraklarımızın içerisinden de çıkmaya başlamıştır. Bu, çok düşündürücü olması gereken bir durumdur, çok kaygı verici bir durumdur. Gerçekten, bunu çok şaşırtıcı buluyorum. Türkiye’de nasıl olur da, bizim toprağımızın, bizim kültürümüzün, bizim coğrafyamızın, bizim eğitimimizin, bizim aile düzenimizin, toplumsal değerlerimizin içinden yetişmiş dört genç insan, böylesine bir büyük sorumsuz, vicdansız bir saldırının doğrudan sorumluları, failleri arasında yer alabilirler. Nasıl olur da, böyle bir terör saldırısını gerçekleştirmek için hayatının baharında, gençliğinin baharında, daha 20’li yaşlarını yaşarken bu insanlar, nasıl olur da bu kadar anlamsız, bu kadar çarpık, bu kadar kabul edilemez bir hedef için canını vermeyi göze alabilirler. Bu, hepimizi düşündürmesi gereken bir sorundur.

Değerli arkadaşlarım, tabii, bu sorulara verilecek çok cevap var. Türkiye’nin siyasetinin, eğitiminin, moral değerlerinin, ekonomisinin, sosyal yaşamının, gençlik sorunlarının ayrıca ele alınmasını gerektiren pek çok sonucu var; bunları görüyorum; ama, bütün bunların ötesinde, bu olayın arka planıyla ilgili önemli saydığım iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunlardan birisi, Türkiye’nin son dönemde içine girdiği dış politika kırılmasıdır. Bu dış politika kırılmasını hep birlikte yeniden düşünmemiz, değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi, Ortadoğu coğrafyası, yıllardan beri -buna isterseniz, asırlardan beri de diyebilirsiniz- bir çatışma coğrafyası olmuştur, bir savaş ve çatışma coğrafyası olmuştur. Özellikle son dönemde dünyanın en hassas çatışma alanlarının başında Ortadoğu coğrafyası gelmektedir.

Biz bu coğrafyada yaşayan bir ülkeyiz. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın nasıl bir gerginlik ve çatışma coğrafyası, nasıl bir savaş coğrafyası olduğunu çok iyi biliyoruz ve biz, bir barış ülkesi, bir hoşgörü ülkesi, bir uyum ülkesi olmayı amaçlıyoruz. Bizim geleneğimizde bu var. Osmanlı İmparatorluğu, her şeyden önce dinlere saygı anlayışıyla dikkati çeken siyasi bir organizasyon. Kimsenin dinini değiştirmeyi, kimsenin dinini zorlamayı bir siyaset yöntemi olarak kabul etmemiş, kabul etmeyi bilinçli olarak reddetmiş siyasi bir yapıdır Osmanlı...

Bu geleneğin içinden geliyoruz. Bu ülkemizde yaşayan azınlıklar, bütün dinsel, sosyal hak ve özgürlüklerine, toplumun ve devletin derin bir saygısı içerisinde bulunagelmişlerdir. Özellikle Musevi toplumu, 400 yıldır bu toprakta, dünyanın başka hiçbir coğrafyasında bulamadığı barış, huzur ve güveni bulmuştur. Biz bütün inançları, hoşgörü ve inançlara saygı anlayışı içerisinde kucaklayan bir toplum olmayı amaçlıyoruz. Bunu, cumhuriyet dönemi boyunca kararlılıkla uyguladık ve günümüze kadar bunu getirdik.

Bunu getirirken çok dikkat ettiğimiz bir olay şu olmuştur: Türkiye, hiçbir zaman Ortadoğu coğrafyasındaki çatışmaların, gerginliklerin, savaşların bir parçası haline dönüşmeme konusunda çok özel bir dikkati taa başından beri sürdürmüştür. Bu, bize, devletin kurucuları tarafından bırakılmış olan çok temel bir ilkedir. Yaşamsal bir zorunluluk, Türkiye’nin kaçınılmaz bir ulusal mecburiyeti, ulusal onuru, bağımsızlığı söz konusu olmadıkça, hiçbir zaman Ortadoğu’da her an görülen çatışmaların bir parçası haline dönüşmeme, o çatışmaların bizi de içine almasına izin vermeme konusunda bir dikkat, bizim dış politikamızın daima temel bir ilkesi olmuştur. Bunu hep böyle götürmüşüzdür. Dış politikamızda, uluslararası hukuki meşruiyetin dışına hiç çıkmamışızdır. Dış politikamızda, Türkiye’de de tartışılmamıştır; iktidar – muhalefet daima bunu benimsemiştir; ama, ne yazık ki, son dönemde, AKP İktidarı ile birlikte Türkiye, dış telkinler doğrultusunda, Ortadoğu çatışmasının bir parçası olma konusunda bir heves içine girmeye başlamıştır.

İlk kez, Türkiye’de Ortadoğu’daki çatışmalara doğrudan müdahale etmeye çağıran girişimler karşısında, Türkiye’de, iktidarın, anlayışlı bir yaklaşım içerisine girdiğine ve bu konuda her türlü gayreti sergilediğine tanık olmuşuzdur. Bu, önemli bir kırılma noktasıdır. Üstelik, Ortadoğu çatışmalarına müdahale etme arayışına iktidar girerken, hiçbir şekilde uluslararası hukuki meşruiyet duyarlılığını gözetme gereğini de duymamıştır.

Değerli arkadaşlarım, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, anımsayacaksınız, bu konuda çok kararlı, çok ilkeli bir siyaset götürdük ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki çatışmaların bir parçası olmaması gerektiğini ısrarla vurguladık. İzlediğimiz bu politikanın altında yatan temel kaygılardan birisi, Ortadoğu çatışmalarına karışacak bir Türkiye’nin çok rahatça, kolayca teröre hedef olma tehlikesi idi. Bizi kaygılandıran, bizi düşündüren ana noktalardan birisi, Ortadoğu çekişmelerinin içine Türkiye bir kez sürüklenirse, Ortadoğu’da yaşanan terörün çok kolaylıkla Türkiye’ye de sıçramasının kaçınılmaz olması duygusu sürekli olarak bize yön veriyordu. Bu dikkat içerisinde biz bu işlere girmemeliyiz diyorduk.

Değerli arkadaşlarım, buna karşılık, çok heveskâr bir yaklaşım sergileniyordu, hatırlarsınız "komşuda yangın var, yangını biz söndüreceğiz" deniliyordu. Sanki yangın yeni çıktı. Ortadoğu’da yangın olmayan bir 10 yıl yaşandı mı ki?! Ortadoğu’da sürekli yangın var; İran – Irak Savaşı vardı, daha önce Mısır – İsrail savaşı vardı, Suriye – İsrail savaşı vardı; bölgede her an çatışma, her an savaş vardı. O yangınlar varken niçin biz, "o yangınları söndüreceğiz" diye işgüzarlık yapmaya kalkmıyorduk? Bu, bizim üzerimize vazife değildir diyorduk o zaman, yanlış mı yapıyorduk?! Şimdi, niye işgüzarlığa kalkıştık? Şimdi, niye Ortadoğu’daki yangını söndürmek bizim işimizdir anlayışı içerisine girdik? 180 000 Amerikan - İngiliz askeri, o yangını söndürememiş, 10 000 Türk askerini göndererek biz söndüreceğiz işgüzarlığı!..

Değerli arkadaşlarım, Ortadoğu böyle. Biz, Ortadoğu dünyasının bir parçası olmak istemiyoruz. O çatışmaların bir tarafı olmak istemiyoruz. O çatışmaların içine girmek istemiyoruz. Yangın Ortadoğu’da hâlâ devam ediyor, üstelik daha da derinleşti; hani, yangına müdahale etmek zorundaydık. Bakın, şimdi müdahale edemiyorsunuz. Etmek istediğiniz halde size müdahale ettirmiyorlar, edemiyorsunuz; ama, etmiş gibi etme kararını alarak etmiş olmanın bütün olumsuzluklarını da üstleniyorsunuz.

"Ortadoğu’da denklemin dışında kalamayız. Ortadoğu denklemini biz belirleyeceğiz. Önümüzdeki on yıllar bugün şekillenecek, o nedenle Ortadoğu denkleminin içerisinde yer almalıyız" diyordunuz. Ne oldu; denklemin içerisine girebildiniz mi? Ortadoğu denklemini yazabildiniz mi? Ortadoğu denklemini denetiminiz altına alabildiniz mi? "Ortadoğu denklemine gireceğiz" dediniz; ama, giremediniz, şimdi Ortadoğu, sizi kendi denkleminin içine almaya çalışıyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin dış politikasındaki bu kırılma çok yanlış olmuştur. Bizim, tekrar kendi durumumuzu ciddiyetle değerlendirmeye ihtiyacımız vardır... Bizim derken, Cumhuriyet Halk Partisinin yoktur; ama, iktidarın bunu yapmasına ihtiyaç vardır. İktidarın, Ortadoğu dünyasıyla ilişkisini, oradaki o çatışmalara müdahale ederek, onları tanzim ederek, onlara yön vererek etkinlik arama anlayışını derhal kafasından çıkarmasına ihtiyaç vardır. Bu küçük tablo, bu yaşanan son gelişmeler, bize, Ortadoğu gerçeğinin ne olduğunu biz kez daha acı bir biçimde göstermiş olmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, bu son dönemde izlenen bu dış politika anlayışı, bizi Ortadoğu dünyasına, Ortadoğu gerginliklerine, Ortadoğu ilişkilerine çekmeye yönelik; üstelik bir çatışma çerçevesi içerisinde çekmeye yönelik. Bu sürecin, bizim açımızdan nasıl tehditlerle ve tehlikelerle dolu olabileceğini bize göstermiş olması gerekir.

Ayrıca ikinci temel olay şudur: Değerli arkadaşlarım, biz, terör olayını uzun bir süre yaşamış olan bir ülkeyiz. Geride bıraktığımız dönemde 15 yıl boyunca Türkiye işini gücünü bıraktı ve terör belasıyla uğraşmak zorunda kaldı. Bu terör olayında 30 bin evladımızı kaybettik; dağda kaybettik, ovada kaybettik. Bu terör olayında milyarlarca dolar kaybettik. İşler, kendi iç güvenimizi sarsma noktasına geldi, dış dünya ile ilişkilerimiz ciddi şekilde zedelendi; çok ağır bir bedel ödedik; ama, şükür ki, bu terör mücadelesinde, gerçekten önemli, saygıdeğer bir başarıyı gerçekleştirdik, Türkiye teröre teslim olmamayı öngörüyordu, bunu gerçekleştirdi, terör karşısında Türkiye başı dik bir durumda kalmayı başarabildi. Ama, sanki böyle bir olayı, böyle bir dönemi hiç yaşamamışız gibi, Türkiye, terör konusunda tam bir aldırmazlık, tam bir vurdumduymazlık havasına hızla giriverdi.

Bizim toplumsal bir zaafımız olarak hafıza noksanı sık sık dile getirilir "Türklerin hafızası zayıftır, çabuk unutur" derler. Çabuk unutmak elbette iyi değildir; çabuk unutmak kin tutmamak demektir, ebedi düşmanlık içine girmemek demektir; ama, unutulmaması gerekenleri de Türkiye unutmamalıdır ve öyle anlaşılıyor ki, terörün tekrar Türkiye’nin karşısına ciddi bir tehdit olarak çıkabileceği ihtimalini tamamen bir kenara bıraktık ve terör karşısında çok gevşek, çok rahat bir tavır içerisine girdik.

Bakınız, Türkiye, şimdi, hepimizi çok derinden etkileyen bir terör olayını yaşıyor ve bunu anlamaya, bunu çözmeye, kendisini bunun etkisinden kurtarmaya çalışıyor; ama, unutmayınız ki, kısa bir süre önce, aylar önce, birkaç ay önce bu Mecliste biz, PKK/KADEK teröristleriyle, kökten dinci Hizbullah teröristlerini cezaevinden çıkarmaya yönelik bir af kanununu kabul ettik. Evet "Eve Dönüş Yasası" adı altında, kısa bir süre önce biz, Hizbullah mahkumlarını cezaevinden çıkarmaya yönelik bir af kanununu kabul ettik. Şimdi, devletimiz, bir eliyle bu son terör olayına karıştığı anlaşılan Hizbullah sanıklarını bulmaya çalışıyor, aynı anda devletimiz, öbür eliyle mahkum olmuş Hizbullahçıları devletten tahliye etmeye çalışıyor; aynı anda, şu anda bu süreç aynı anda işliyor. Çünkü, o yasa gereğince tahliye süreci devam ediyor. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir şaşkınlık olabilir mi?. Böyle bir dağınıklık olabilir mi? Kime, ne sinyal veriyorsunuz? Sanki Türkiye’de terör tehdidi hiç kalmamış, terör sorunu tümüyle çözülmüş ve Türkiye, terör konusunda terör sanıklarının cezaevinden çıkarılmasını öngörecek bir noktaya gelmiş, öyle bir uygulamaya yönelmişiz, onun kanununu çıkarmışız, bunun kanununu çıkarışımızdan birkaç ay sonra, aynı siyasetin takipçilerinin içinde yer aldığı çok ağır terör olaylarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu, Türkiye’nin bir terörle mücadele idrakinin, politikasının bulunmadığının en açık ifadesidir.

Değerli arkadaşlarım, hatırlarsınız, bu kanun geldiği zaman buna sadece Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz karşı çıkmıştık ve bunun çok yanlış olduğunu söylemiştik; tam bu gerekçelerle söylemiştik, tam bu gerekçelerle anlatmaya çalışmıştık. Kanun çıkarıldı, ne oldu; değişen hiçbir şey yok, manzara aynen devam ediyor, cezaevlerinden tahliyeler yapıldı; ama, Türkiye’nin terör karşısında daha etkin, daha güçlü bir noktaya geldiği kesinlikle söylenebilecek bir tablo ortaya çıktı.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu çerçevede terörle mücadele bakımından derhal hatırlatma ihtiyacını hissediyorum. Terörle mücadele bir bütündür. Terörün sağı solu olmaz; sizdeni bizdeni olmaz; küçüğü büyüğü olmaz; terör, tümüyle her yerde, herkesin mücadele etmesi gereken bir ortak tehdittir, insanlığa yönelik bir tehdittir. İki kamyoneti patlatacaksınız, oradan geçmekte olan pek çok masum insanı, bu işlerle hiç ilgisi olmayan yeni doğmuş çocuğu, daha doğmamış anasının karnındaki yavruyu, orada öldürmeyi göze alabileceksiniz. Bu, herkesin sorunudur, böyle bir ihtimale herkes hedef olabilir; bunun, mutlaka ortadan kaldırılması en öncelikli görevdir. PKK, bugün İstanbul’da adliye binasını basmış, eylem bitmiş, 3 yargıç rehin alınmış. Bunu anlatıyoruz, bunu söylüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu İktidarın dış politikası da, iç politikası da, bu ülkenin gerçek ihtiyaçlarının yönlendirdiği bir politika olmaktan çok uzaktır. Bu Hükümetin izleyeceği politikalar, çoğu kere başka güçlü merkezlerin ihtiyaçları ve telkinleri doğrultusunda şekillenmektedir ve sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Bakın, Irak’ta 6000 PKK’lı var, Irak’ın kuzeyinde 6000 PKK’lı var. Bu PKK’lıların derhal etkisiz kılınacağı bize aylar önce söylenmişti "Eve Dönüş Yasasını çıkarın, bu sağlanacak" denilmişti. Eve Dönüş Yasası çıktı, verdiği sonuç ortada; ama, o PKK’lılar orada kalmaya devam ediyorlar ve PKK, Türkiye’de İstanbul’da, metropolde mahkeme basıyor, hâkim rehin alıyor ve o 6 000 PKK’lı orada duruyor; Kuzey Irak’a girmeyeceğimizi vaat eden anlaşmaları Abudabi’de imzalıyoruz, Irak’a asker göndermek için 6 Ekim'de tezkere çıkarıyoruz, bir ay sonra Hükümet "biz bu tezkerenin gereğini yapmayacağız" diye açıklama yapıyor, o tezkere Meclisin sırtında kalıyor; Meclis, Irak’a asker gönderme siyasi iradesini, tercihini ortaya koymuş konumda dünyanın karşısına çıkarılıyor, kimsenin kılının kıpırdadığı yok.

Bugün, herhalde arkadaşlarımız, bu konuda bir girişim yapacaklar ve bu durumun bizi milletvekilleri olarak ne kadar üzdüğünü, nasıl büyük bir ıstırap içinde olduğumuzu, Irak’a asker gönderme kararını almış bir Parlamento olarak bu kararı uygulamayacağını söyleyen bir hükümetin karşısında, sanki bunu talep eden, dayatan Parlamentoymuş gibi bir görüntü vermenin, Türkiye’nin Parlamentosuna, orada bulunan hiçbir milletvekiline yakışmadığını arkadaşlarımız anlatmaya çalışacaklar.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir manzarayla karşı karşıyayız. Bu olay, elbette bizi, izlenen politikaların yanlışları konusunda düşündürecektir; bunları tartışacağız; ama, Türkiye’nin teröre teslim olması kesinlikle söz konusu olamaz. Biz, yaşam biçimimizi, siyasetimizi, dünya içerisindeki konumumuzu çok net bir şekilde kararlaştırmış bir ülkeyiz. Böylesine şantajlarla, tehditlerle Türkiye’nin temel siyasi rotasını, doğrultusunu değiştirmesi kesinlikle söz konusu değildir. Bunlara karşı en etkin şekilde mücadele edeceğiz. Bu mücadelenin bilinçli bir iktidar gerektirdiğini ve dünyada uluslararası bir dayanışmayı zorunlu kıldığını biliyoruz. Bu her iki noktada da eksiğimiz vardır, zaafımız vardır. Maalesef, teröre karşı mücadele konusunda uluslararası bir dayanışmanın bulunduğu söylemek olanağı yoktur. Bu vesileyle, bu konuların tekrar gündeme getirilmesi ve her ülkenin kendisini gözden geçirmesi, terör karşısındaki tutumun, her ülke tarafından netleştirilmesi mutlak bir ihtiyaçtır. Herkesin uygun gördüğü terör kuruluşlarını himaye etmeye kalkması bir büyük kargaşaya yol açmaktadır. Buna fırsat vermeyecek bir dikkatin dünyaya egemen kılmak zorunluluğuyla karşı karşıyayız.

Bu terör girişimi, hepimizi çok derinden yaraladı, üzdü; ama, bu, ülkemizde dayanışmayı daha da pekiştirmiştir. Kendimize ve çizgimize olan bağlılığımızı daha artırmıştır. Bunu bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Ölen insanlar, Müslümanıyla, Musevisiyle hepsi de Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarıdır. Bunun acısını hep birlikte yaşıyoruz; hep birlikte bunun üzüntüsünün içinden geçtik ve buna benzer olaylara karşı bundan sonra çok daha etkin ve dikkatli bir tavır takınma gereğini de görüyoruz. Bu olayla ilgili istihbarat eksikti vesaire söyleniyor. İstihbarat, açık, internet sitelerinde ne zaman ne olacağıyla ilgili bin bilgi dolaşıyor. Bu konularda hiçbir zaman bir istihbarat eksikliği içinde olunmamıştır. Teröre karşı tutarlı, bütün entegre bütünleşmiş bir siyaset uygulama konusunda irade eksikliği Türkiye’de ortaya çıkmıştır. O iradenin gösterilmesi halinde çok daha etkili bir noktaya gelebileceğimizi düşünüyorum. Bu olayda can vermiş olan bütün insanlara tekrar rahmet diliyorum, yaralılara geçmiş olsun diyorum ve bütün vatandaşlarımıza, ülkemize geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.

Değerli arkadaşlarım,

Geride bıraktığımız haftada yaşadığımız önemli bir olay, yolsuzluklarla mücadele konusunda kendisini gösterdi. Türkiye, geride bıraktığımız dönemde çok büyük bir yolsuzluk dönemi yaşamış olan ülkedir. O nedenle, bizim bugün önümüzde yolsuzluklarla hesaplaşma görevi var. Türkiye, geçmişte yaşadığı yolsuzluklarla bugün hesaplaşması gereken bir ülkedir. Bunu yapmalıyız, bunu en iyi şekilde yapmalıyız.

İkincisi, Türkiye’nin yolsuzluklara yönelik olarak işleyen bütün mekanizmalarını etkisiz kılacak önlemleri, yolsuzlukları bertaraf edecek önlemleri kararlılıkla alıp uygulamalıyız. Yapılması gereken işler çok açıktır. Geçmiş yolsuzluklarla hesaplaşacağız, yeni yolsuzlukların yeşermesine fırsat vermeyecek tedbirleri alacağız.

Değerli arkadaşlarım, geçmiş yolsuzluklarla ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi bir çalışma yaptı. Bu çalışmada, Yolsuzluklarla Mücadele Konusunu Araştırma Komisyonu olarak büyük gayret gösterdi ve Türkiye’de bilinen, konuşulan yolsuzlukları tasnif etti, bu yolsuzluklarla ilgili olarak ortadaki bilgileri topladı, derledi ve bu yolsuzluklarla ilgili olarak Parlamentonun soruşturma mekanizmasını harekete geçirmesi gereğini ifade eden bir rapor ortaya koydu. Bu raporda 16 ayrı dosya ile ilgili olarak hukuki sürecin işletilmesi öngörülmektedir. Araştırma Komisyonu işini bitirdi, "16 dosyada soruşturma ihtiyacı vardır" dedi. Şimdi, biz bir muhalefet partisiyiz, AKP iktidarda. AKP’li milletvekillerinin bu tablo karşısında nasıl davranacaklarını görmeye çalışıyoruz. Yolsuzluklarla hesaplaşma konusunda nasıl bir iradeye sahip olduklarını, nasıl bir kararlılık içinde olduklarını, yolsuzluklarla ilgili olarak ne yapacaklarını görmek istiyoruz. Türkiye’de yolsuzluklara karşı en sistemli mücadeleyi vermiş, en etkili mücadeleyi vermiş, Türkiye yolsuzluk bataklığına sürüklenmek üzereyken bunun tehlikelerine bütün Türkiye’nin dikkatini çekmiş bir siyasi parti olarak, biz, şimdi Meclisteki komisyonun ortaya koyduğu soruşturma ihtiyacı doğrultusunda AKP milletvekillerinin harekete geçip geçemeyeceklerini, hangileriyle ilgili olarak harekete geçmeyi uygun görüp, hangileriyle ilgili olarak uygun görmediklerinin tespitini yapmak istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, rapor yayınlanalı uzunca bir süre geçti. Bugüne kadar iki dosya ile ilgili olarak harekete geçilmiştir. Son dönemin yolsuzluklarıyla ilgili olarak bilinen büyük olaylar, yolsuzluk konusunun simgesi haline gelmiş olaylar konusunda AKP’lilerin bir tereddüt içine girmekte olduklarını görüyoruz. Acaba, bu konuların üzerine girelim mi, girmeyelim mi; girersek ne olur, girmezsek ne olur hesabını yapmaya başladıklarını görüyorum. Değerli arkadaşlarım, hukuki sürece siyasi mülahaza karıştığı zaman iş çığrından çıkar. Bu tereddüt sağlıklı bir tereddüt değildir. Bu arayış sağlıklı bir arayış değildir. AKP’nin Türkiye’deki büyük yolsuzluk dönemini hiçbir kayırma, kollama, himaye arayışına girmeden tutarlılıkla takip edip etmeyeceğini görmek istiyoruz. Burada, aslında kamuoyumuzun dikkatle gözlediği yolsuzluğa karışmış olan insanların durumu değil, yolsuzluğa karışmış olanlar karşısında bugünkü iktidarın tutumudur. Dikkatle izlenmekte olan budur, bunu dikkatle izliyoruz ve bunun bir an önce aydınlanmasını bekliyoruz.

Ortada binbir türlü söylenti var, en kısa zamanda bu konunun netleşmesini sağlamaya ihtiyaç var. Oyalanacak, zamana bırakılacak, sağından solundan çekiştirilecek bir konu değildir; net bir şekilde bir an önce süreç işletilmelidir, mekanizma çalıştırılmalıdır; düğmeye basacaklarsa basmalıdırlar, basmayacaklarsa açıkça bunu ifade etmelidirler, biz onlardan bunun hesabını sorabilmeliyiz. Yolsuzluklarla mücadele konusunda bir olay budur. Var olan, bilinen ve Meclis Araştırma Komisyonu tarafından irdelenmiş, incelenmiş, Soruşturma Komisyonuna verilmesi gerektiği AKP ve CHP milletvekilleri tarafından birlikte kararlaştırılmış olan bu dosyaları, şimdi takip edip etmeyeceklerini, iktidarın takip edip etmeyeceğini görmek istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım,

Bir başka konu da Parlamentodaki dokunulmazlıklarla ilgili olarak çalışacak komisyonun tutumudur. Biliyorsunuz, biz yolsuzluklarla mücadele için Türkiye’nin hem geçmişteki yolsuzluklarının hesabı sonuna kadar sorulsun diyoruz hem de bundan sonra yolsuzluk yapılmasına fırsat vermeyecek tedbirler alınsın diyoruz. Bu tedbirlerin başında dokunulmazlıkların kaldırılması geliyor. Türkiye, dokunulmazlıkları daraltmadıkça yolsuzluklarla mücadele konusunda gerekeni yapmış olamaz ve bu konuda AKP’nin ciddi bir kaytarma içinde olduğunu hep birlikte görüyoruz. Maalesef, bir türlü, halka söz verdikleri halde, dokunulmazlıkları kaldırma konusunda harekete geçemiyorlar; ellerini kollarını bağlayan bir şey var, onları tutan bir şey var, yüreklerinde bir korku var, dokunulmazlık konusunda bir korkuları var, bu korku dolayısıyla harekete geçemiyorlar. Bunu tespit ediyorum ve milletimizin takdirine bırakıyorum. Açıkça söz verdikleri halde, gereğini yapmıyor olduklarını Türk Milletinin vicdanına, insafına, takdirine teslim ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, dokunulmazlıkları kaldırmıyorlar, bugünkü hukuk düzeni içerisinde milletvekilleriyle ilgili olarak yapılması gereken işleri de yapmıyorlar, yaptırtmıyorlar. Bildiğiniz gibi, Anayasa değişsin, milletvekilinin dokunulmazlığı kalmasın, Meclisin kararına ihtiyaç olmadan yargı, milletvekilllerinden suçlarının hesabını sorabilsin diyoruz; bunu istemiyorlar; ama, yıllardan beri Türkiye’de işleyen bir düzen var; milletvekili suç işlediği zaman dokunulmazlığı otomatik olarak kalkmaz, dokunulmazlığı vardır; ama, yargı, savcılık dosyayı hazırlar ve o dosya ile ilgili takibatın sürdürülüp sürdürülmeyeceği konusunda karar alınması için dosyayı Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi de daima ilgili komisyonunda bu dosyaları toplar, değerlendirir ve Genel Kurula, dokunulmazlığın kaldırılmasına gerek yoktur ya da gerek vardır diye düşünce söyler, Genel Kurul da ya kaldırır ya kaldırmaz.

Şimdi, bu mekanizmanın işlemesi lazım. Türkiye Büyük Millet Meclisinde 107 dosya var; yani, milletvekillerimizle ilgili olarak 107 ayrı savcılık, takibat ihtiyacını hissetmiştir ve talebini Meclise intikal ettirmiştir. Meclisin şimdi bu taleplerle ilgili olarak karar almasına ihtiyaç var. Meclis diyecek ki, bunların takibi için milletvekili arkadaşlarımızın dokunulmazlığının kaldırılmasına gerek yoktur ya da gerek vardır diyecek.

O 107 dosyanın bir kısmı Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımızla ilgili, bizlerle ilgili. Bizler diyoruz ki, Türkiye’nin her yerinden gelmiş olan Cumhuriyet Halk Partili milletvekilleriyle ilgili soruşturma dosyalarını, lütfen komisyonu toplayın ve o komisyonda bizim Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması için, o olayla ilgili olarak dokunulmazlığının kaldırılması için -madem Anayasayı değiştirip tümüyle kaldıramıyorsunuz- gerekli kararı alın, elimizi tutmayın, ayağımıza zincir vurmayın, bırakın, biz savcının, yargıcın karşısına çıkalım; hesabımızı verelim diyoruz. Bizim yargıya çıkma hakkımızı niye engelliyorsunuz?.. Biz hesap vermek istiyoruz... Bizimle ilgili her dosyanın gereği yapılsın, birinden bile kaçmıyoruz. Birinden bile kaçan, Cumhuriyet Halk Partili değildir, namerttir diyorum. Bizim yargılanma hakkımızı niye alıyorsunuz elimizden... En kutsal hak bu değil mi? Bizi niçin şaibeli bırakıyorsunuz?.. Niçin suçlu bırakıyorsunuz?.. Niçin itham altında bırakıyorsunuz?.. Her şeyin hesabını vermek istiyoruz. Bir tane Cumhuriyet Halk Partilinin bile, bir tane dosyası burada beklemesin istiyorum, bir tane bile beklemesin... Bu hakkımızı engellemeyin, verin bizi mahkemeye... Canım, sizi verirsek, siz aklanırsanız biz ne olacağız mı diyorsunuz?.. Öyle mi diyorsunuz... Canım, korkmayın, siz de kaldırın, siz de verin kendinizi mahkemeye. Biz kendimize güveniyoruz, bunu istiyoruz; siz de isteyin kardeşim, istemeden siyaset olmaz, istemeden yolsuzlukla mücadele olmaz; istemeden damardan girilmez; istemeden hortumlar kesilmez. Sen nasıl hortum keseceksin, önce kendi hortumunu bir kes, görelim bakalım, nefes alabiliyor musun?

Değerli arkadaşlarım, bu, çok açık bir tablo. 80 yıldır bu iş böyle olmuş. Meclis komisyonu, önüne gelen dosyaları daima incelemiş, kaldıralım, kaldırmayalım diye karar almış. Seçimden bu yana bir yıl geçti, bu Meclis, AKP’nin üçte 2 çoğunluğa sahip olduğu bu Meclis, hâlâ bir milletvekiliyle ilgili bir dosya hakkında dahi karar almadı; komisyonu kurmadı, çalışmadı. Onun üzerine, geçen Grup toplantısında burada tepkimi ifade ettim, anımsayacaksınız; nasıl oluyor, ne hakla oluyor, bunu kim yapıyor; Meclis Başkanını, Başbakanı göreve çağırıyorum dedim, bir kişinin, Meclisin iradesiyle oynamasına nasıl izin veriyorsunuz diye tepkimi gösterdim.

Gerçekten olamaz, tıkanamaz, Anayasanın bir mekanizması tıkanamaz; bu, Anayasa suçudur, bunu ifade ettik. İlgili komisyon başkanı diyor ki "yargıya güvenmiyoruz." Sen yargıya güvenmiyorsun da, sen kim oluyorsun; sana kim güveniyor ki? Sana kim güveniyor; niye güvensin sana? Sen, hesap vermen gerekirken "yargıya güvenmiyorum" deyip, yargının önünü tıkama hakkını kendinde nasıl görürsün? Gerçekten, akla, mantığa sığacak işler değil. Ama, bunlar konuşuldu, söylendi, geçen hafta onu söyledik.

Komisyon Başkanı beni akşam telefonla aradı "biz tıkamak istemiyoruz...." Bunu sizlerle paylaşıyorum; çünkü, paylaşılması lazım, özel bilgimde kalacak bir nokta değil. "...bizim niyetimiz o değil, araştırma komisyonu çalıştı, onun raporu gelsin diye bekliyoruz falan..." Bu komisyonu bırakın, bu komisyon raporu gelse de, gelmese de sen görevini yapmak durumundasın dedim. "Merak etmeyin, bayramdan sonra gereğini yapacağım" dedi. Kayda geçsin diye söylüyorum, bayramdan sonra bunu bekliyoruz. Mümkün olsa bayramdan önce bekliyoruz; ama "bayramdan sonra" dediler. Bayramdan sonra bunu bekliyoruz, komisyon toplansın ve bütün o dosyaları ele alsın, bizimkileri de kaldırsın. Bütün arkadaşlarımızın dokunulmazlıklarını kaldırsınlar, kendileri ister kaldırsınlar, ister kaldırmasınlar; onun değerlendirmesini halkın önünde hep birlikte yaparız.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar, Türkiye’de yolsuzlukla mücadele konusunda bu iktidarın ciddi bir kararlılık ve samimiyet eksikliği içerisinde olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Kendileriyle ilgili yolsuzluk dosyalarına hiç el atmıyorlar, belediyelerle ilgili yolsuzluk dosyalarının üstünü kaldırmıyorlar, dokunulmazlıkları kaldırmıyorlar ve Meclisin önüne gelmiş olan geçmişle ilgili olan soruşturma taleplerini siyasi bir değerlendirmeye tabi tutarak, siyaseten eleyerek uygun gördüklerini bir kenara atma eğilimi içerisinde gözüküyorlar. Günahlarını almayayım, henüz bu hükmü tam vermiyorum; ama, dikkatle izliyorum, böyle bir eğilim içerisinde oldukları izlenimi aldık. O, gerçekleşecek mi, gerçekleşmeyecek mi bunu hep beraber göreceğiz, değerlendireceğiz.

Değerli arkadaşlarım,

Türkiye’de ekonomik, sosyal sorunlar vatandaşı giderek sıkıştırıyor. Türkiye’de terör giderek tekrar önemli bir tehlike, tehdit haline dönüşüyor. Bütün bunların altında yanlış politikalar, yanlış uygulamalar yatıyor ve yanlış bir ekonomi tablosu yatıyor. Türkiye’de işsizlik artmaya devam ediyor. Türkiye’de yoksulluk artmaya devam ediyor. Türkiye’de açlık sınırının altında yaşayan insan sayısı 11 milyonun üzerinde. 11 milyonun üzerinde vatandaşımız, resmen dünyanın kabul ettiği açlık düzeyinin altında ayakta kalmaya çalışıyor. Yoksulluk düzeyinin altında yaşayan insan sayısı 20 milyonun üzerinde. Türkiye çok ağır bir sosyal bunalımla karşı karşıyadır. Bu sosyal bunalım bir patlamaya dönüşmüyorsa, bunun temel nedeni biliniz ki, Türkiye’nin köklü toplumsal yapısı, aile geleneği, ahlak sistemi, inanç sistemi, değerler sistemi ve toplumsal dayanışma anlayışıdır. Aile içerisinde dayanışma, mahallede dayanışma ve onun ötesinde dayanışma anlayışıdır. Türkiye’yi bu hale getirmek, gerçekten çok acı bir sorumluluğu üstlenmek demektir. Bakınız, geçenlerde bir çocuk yurdunun müdürü "yurda bırakılan çocuk sayısı geçen yılın dört katını aştı" diyor. Analar, babalar çocuklarına bakmaktan umutlarını keserek, çocuklarını artık yuvalara teslim etme ihtiyacını daha çok hissediyorlar. Türkiye, çocukların sokakta, kimsesiz çocukların sokakta tiner alışkanlığı içerisine girdiği bir manzarayı giderek yaygınlaşan bir biçimde yaşıyor. Daha geçenlerde İzmir’de bir kadın, tinerci çocuklar tarafından, hiçbir tartışmanın tarafı olmadığı halde bıçaklanarak öldürüldü. Türkiye’nin sokakları giderek güvensiz hale geliyor. Bunun altında, Türkiye’de sosyal diyalogdan yoksun, ekonomiyi tahrip eden bir anlayış yatıyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye bu manzaraya gelmiş, hükümet, geçenlerde yaptığı bir açıklamayla "IMF’nin şerefini biz kurtarıyoruz" diyor. Hükümet, IMF’in şerefini kurtarmakla övünüyor. IMF’in şerefini kurtarma iddiasıyla kendisine bir haklılık ve teselli arıyor. Değerli arkadaşlarım, bu hükümet, IMF’nin şerefini kurtarmayı bıraksın da, Türk Milletinin şerefini, onurunu kurtarma gereğini kavrasın, onun gereğini yapsın. Türkiye’deki bu ekonomik ve sosyal sorunların giderek yoğunlaştığı, giderek derinleştiği ve çok tehlikeli yönlere doğru açılımlar sergilediği bir noktadayız. Sorunlu insanlar "bir süre sonra sokaklarda huzur içinde yürümek tehlike altına girecek" demeye başlıyorlar. Türkiye’de terör giderek yükselen bir tehdit haline dönüşüyor. Bütün bunların altında kötü yönetim var. Kötü yönetimin altında da yolsuzluk karşısında tereddütlü bir siyaset var. Bunu yıllardan beri söyledik, işlerin tekrar aynı noktaya gelmekte olduğunu üzüntüyle görüyorum.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, ülkemizin bu somut gerçeklerini, yaşanan gerçeklerini, halkımızı ilgilendiren gerçeklerini dile getirmeye ve bunlara karşı toplumumuzu duyarlı hale getirmeye devam edeceğiz, görevimizi yapmaya devam edeceğiz.

Hepinize teşekkür ediyorum; sevgiler, saygılar sunuyorum.
 


(18 KASIM 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.