Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (14.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
18 Şubat 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, Irak konusundaki son gelişmeleri değerlendirdi, YÖK yasasında yapılması öngörülen değişikliklere değindi.
 
BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...

"Bakanların içine sindiremediği tezkereyi şimdi milletvekillerinin ve CHP’nin içine sindirmesini bekliyorlar"
"Baskılara boyun eğilmiştir; ama, baskılara boğun eğen bu hükümettir, bu iktidardır; baskılara boyun eğen Türkiye değildir, Türk Halkı değildir"
"Hükümet tezkereyi imzalamıştır çünkü teslim olmuştur, direnecek gücü takatı kalmamıştır"
"Atı alan, tankı çıkaran Bağdat'a doğru yola çıkıyor"
"Türkiye'nin kararına, Meclis'in yetki vermesine, hükümetin müzekkere göndermesine bile gerek kalmadan muharip güçler Anadolu'da yerleşmeye başladı"
"Mazotu ucuzlatacaklarına söz vermişlerdi, mazot ucuzluyor... Ama Türk çiftçisinin traktörünün mazotu değil, Amerikan tankının mazotu ucuzluyor"
"Hükümet'in Türkiye'yi tekrar kutuplaştıracak, gerginleştirecek dayatmalardan, zorlamalardan uzak durması lazım"
"YÖK tasarısı derhal geri çekilmeli"
"Bir yandan Türkiye'yi çok önemli dış politika sorunları içine atacaksınız, geleceğimizi karartacaksınız, öte yandan içerde sağlanmış olan barış ve huzuru sarsmaya yönelik çok tehlikeli atılımları gerçekleştirmeye yöneleceksiniz. Yanlış olur. Zamanlama diye birşey vardır. Zaman bu zaman değil. Türkiye'nin barışa ve kardeşliğe, güvene ihtiyacı var. Rektör kavgasına, üniversite kavgasına, rejim kavgasına ihtiyacı yok. Türkiye'yi buraya sürüklemekten uzak durmak zorundasınız"

CHP Grubu'nda başta Baykal olmak üzere tüm milletvekilleri "savaşa hayır" kampanyası çerçevesinde yakalarına beyaz kurdele taktılar.
 

CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(25 Şubat 2003)

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım, basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri, saygıdeğer konuklarımız; hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarihî bir karar almasına giden sürecin en kritik noktasında bulunuyoruz. Uzun bir süreden beri, haftalardır, hatta üç ayı aşkın bir süredir seçimlerden bu yana her hafta giderek somutlaşan bir tehlike, artık önümüzde iyice şekillenmiş bulunuyor ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin, kısa bir süre sonra, bu konuda tarihî bir karar alma, tarihî bir tercih yapma sorumluluğuyla karşı karşıya kalacağı anlaşılıyor. Bu süreci hepimiz çok yakından izledik, üç aydır bunu konuşuyoruz, bunu değerlendiriyoruz. Şimdi, gelinen noktada hatırlamamız zorunlu olan bazı temel konular var. Önce birinci nokta şu:Irak'taki bu savaşın hukukî bir meşruiyeti yoktur. Irak'taki bu savaşa yönelik olarak uluslararası hukukun meşruiyet arayışını tatmin edecek bir gelişme ortaya konulmamıştır. Bu, çok açık, net bir gerçektir. Bu gerçeği dünyanın bütün ülkeleri itiraf etmektedirler, hiçbir ülke, şu anda ortaya çıkan tablonun, bir askerî müdahaleyi, bir savaşı başlatmaya hukuk açısından yeterli sayılabileceğini iddia edebilir konumda değildir. Böyle bir iddianın sahibi yoktur. Dünyada hiçbir ülke, savaş şu noktada meşrudur, Irak'a müdahale meşrudur diyememiştir. Sadece hukukî meşruiyet eksikliğini söylemiyorum, hukukî meşruiyetin bulunmadığı konusundaki ittifaka dikkatinizi çekiyorum. Amerika dahil olmak üzere, İngiltere dahil olmak üzere, dünyanın bütün ülkeleri, Irak'a bir askerî müdahale için mutlaka yeni bir hukukî temelin, hukukî bir gerekçenin, dayanağın oluşturulması zorunluluğunu kabul etmektedirler. O nedenle hiçbir ülkenin parlamentosu, resmen savaş ilanı anlamına gelecek bir angajmanın içine resmen girmiş değildir.

Uluslararası hukukî meşruiyetin ne olduğu konusunda yine zihinlerde hiçbir tereddüdün olmaması gerekir. Söz konusu olan milletlerarası hukukî meşruiyettir; yani, iç hukukumuza göre meşruiyet ortaya koyabilecek olan mercilerin kararıyla uluslararası hukukî meşruiyet oluşturmak, kurmak, tesis etmek mümkün değildir ve bizim Anayasamızda, 1961 Anayasasından devraldığı bu maddesiyle, gerçekten bizim iftiharla dünyaya başımızı dik tutarak sunabileceğimiz bir düzenleme getirmiştir. Türkiye'nin savaşa ancak uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde girebileceğini iktidarları bağlayarak bir anayasa maddesi haline getirmiştir. Savaş ne zaman meşru olur; meşru müdafaa halinde meşru olur, bir. Eğer bir saldırıya maruz kalmışsanız, bir başka meşruiyet arayışına ihtiyaç yoktur. Meşru müdafaa bir savaşı meşru kılar. Bu, çok temel bir hukuk ilkesidir, insanlık ilkesidir.

Ayrıca, savaş ne zaman meşru olur; ülkemizin uluslararası anlaşmalarla, ikili, çok taraflı anlaşmalarla, altına girdikleri, altına girdiği ve yetkili merciler tarafından benimsenmiş olan anlaşmalarla daha önceki taahhütlerimiz sonucunda bir savaş kararı almak durumunda olursak, o da uluslararası hukuka göre meşru bir savaştır; çünkü, uluslararası hukukun temel dayanaklarından birisi anlaşmalardır; ikili anlaşmalardır, çok taraflı anlaşmalardır. Bu anlaşmalar Birleşmiş Milletlerde modifiye edilmiştir, kayda geçirilmiştir, Birleşmiş Milletlerde bir meşruiyet temeli olarak benimsenmiştir. İkili ya da çoklu anlaşmalar dolayısıyla bir savaşa girmeniz gerekirse, evet, o da bizim Anayasamızın 92 nci maddesinin öngördüğü milletlerarası meşruiyeti oluşturan bir temel sayılabilir; ikincisi bu.

Üçüncüsü nedir; üçüncüsü, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarının bir askerî müdahaleyi meşru saydığına ilişkin kararlarıdır; üçüncüsü de budur. Şimdi, böyle bir karar yoktur. 1441 sayılı karar, daha önce alınmış olan karar, Birleşmiş Milletler silah denetçilerinin verdiği raporda ortaya çıkacak aksaklıklardan sonra bile, maddî ihlallerin tesis edilmesi halinde bile, hiçbir ülkeye -Amerika Birleşik Devletleri dahil- tek taraflı askerî müdahale yetkisi vermemiştir, maddî ihlal sonrasında konunun tekrar Birleşmiş Milletlere gelmesini ve konunun orada yeniden değerlendirilmesini öngörmüştür; yani, şu aşamada karar almanın hiçbir hukukî temeli yoktur; Amerika Birleşik Devletleri için de yoktur, İngiltere için de yoktur, Türkiye için de yoktur. Dünyada, bu tablo karşısında bir askerî müdahale kararını almış başka hiçbir ülke de yoktur. Savaş ilanı anlamına gelecek hukukî bir tasarruf yapmış hiçbir hükümet de yoktur. Dünyada dün, sadece ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, savaş ilanı anlamına gelecek bir tezkereyi, bu kararı almakla yetkili organa, yani, Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderme kararını almıştır. En önde gelen ülke halindeyiz. Bizim dışımızda bunu yapmış başka hiçbir ülke yoktur. Hukukî meşruiyet yok, manevî meşruiyet yok, ahlakî meşruiyet yok... Nereden biliyoruz olmadığını; sokaklara çıkmış milyonlarca insandan biliyoruz ki yok, Papa "barış" diyor, oradan biliyoruz yok, İngiltere Başpiskoposu, bunun ahlakî temeli olmadığını açıkça ifade ediyor, oradan biliyoruz yok, dünyada bu savaşın ahlaken meşru olduğunu söyleyebilecek ne bir Budist var, ne bir Ortodoks var, ne bir Katolik var, inşallah Müslüman da olmayacak.

Bu anlaşmanın ahlakî temeli yok, hukukî temeli yok, siyasî temeli de yok, niçin savaş açıyoruz; kitle imha silahlarını tahrip etmek için; çünkü, o kitle imha silahları insanlığa  tehdit oluşturuyor!. O kitle imha silahları nasıl tehdit oluşturuyor; Irak üçe bölünmüş, 36 ncı paralelin kuzeyine ne tankı, ne topu, ne uçağı, ne helikopteri ulaşabiliyor. 32 nci paralelin güneyine, aynı şekilde hiçbir şekilde elini kolunu uzatamıyor, müdahale edemiyor. İkisinin arasında yer alan Irak topraklarında, Birleşmiş Milletlerin 700 silah denetçisi, aylardır her kapıyı açıyor, her taşın altına bakıyor, incelemediği,denetlemediği yer yok, havadan denetleme için U-2'nin önü açıldı, uzmanların bilgisine başvurma olanağı sağlandı, her türlü olanak söz konusu, şu sırada, bugünkü koşullarıyla Irak'ın, her hangi bir biçimde, henüz yakalanmamış sakladığı, gizlediği varsayılabilecek olan kitle imha silahlarıyla dünyaya bir tehdit oluşturabileceğini ortaya atmak kesinlikle mümkün değil. Siyaseten de mümkün değil, siyaseten böyle bir tehdit yok, bir tehlike yok şu anda. Gelecekte olabilir... Gelecekte bunun olmamasını sağlamanın bin tane yolu var. Bu tabloyu sürdürebilirsiniz. 30 Yıldır Kıbrıs'ta, barış gönüllülerini, Birleşmiş Milletler askerlerini orada bulunduruyorsunuz, Irakta da aynı şeyi yapabilirsiniz. İlla kitle imha silahlarını ortadan kaldırmak için kitleyi imha edecek bir füze saldırısını yapmak zorunda mısınız?

Değerli arkadaşlarım, hukukî meşruiyet yok, ahlakî meşruiyet yok, siyasî meşruiyet yok; dünyanın vicdanı isyan ediyor, kundaktaki bebekten ölümün eşiğindeki yaşlıya kadar vicdan sahibi herkes dünyada "yapmayın, yanlıştır" diyor, bizim hükümetimiz dün toplanıyor, Irak'ta savaşa, hukukî ve siyasî dünyada ilk ülke olarak karar alma doğrultusunda düğmeye basıyor. Değerli arkadaşlarım, ne zaman düğmeye basıyor Türkiye; daha Amerika ile müzakereler tamamlanmadan, yani, meşruiyet yok, müzakere de tamamlanmış değil; ama, karar alınıyor, tezkere hazırlanıyor, tezkere imzalanıyor. O tezkerede öngörülen eylemin altında yatması gereken müzakere süreci henüz tamamlanmamış bize ifade edildiğine göre. Müzakere tamamlanmamış, müzekkere tamamlanmış.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de devlet yönetimini bu kadar dağınık, bu kadar çarpık bir hale hiç kimse düşürmemişti. Hükümet sözcüsü, müzakereden sonra kamuoyuna yaptığı açıklamada diyor ki; "uzun uzun müzakere ettik. Bu müzakere sonucunda bakan arkadaşlarımızın çoğunluğu bu kararı içlerine sindiremedi." Bunu, hükümetin sözcüsü ifade ediyor. Alınan kararı, hükümete mensup bakanların çoğunluğunun içine sindiremediğini hükümet sözcüsü söylüyor, yani, bu hükümet içine sindiremediği kararı, şimdi milletvekillerinin içine sindirmesini, Cumhuriyet Halk Partisinin içine sindirmesini bekliyor.

Değerli arkadaşlarım, ortada daha müzakere bitmeden niçin tezkereyi hazırlayıp gönderiyorsunuz?! Bunun anlamı ne?!.. Birleşmiş Milletler, belki yeni bir karar arayacak. Birleşmiş Milletler kararını beklemeden, Birleşmiş Milletler müzakerelerini beklemeden, müzakerelerinizi kendiniz bitirmeden bir müzekkereyi, bir tezkereyi hazırlayıp niçin hemen gönderiyorsunuz, bunun altında ne yatıyor? Niçin bu oluyor; çünkü, hükümetin, artık direnme gücü kalmamıştır, hükümet teslim olmuştur. Hükümet, baskılar karşısında direnecek gücü, takati kaybetmiştir. O nedenle hukuk olmadan, müzakere tamamlanmadan, iş bitmeden karar alıyor "vicdanını rahatlatmak için karar aldım; ama, bu kararı ben de içime sindirmedim, hadi, siz gereğini yapın" diye, bunu Meclise gönderiyor.

Değerli arkadaşlarım, bu, hükümetin baskılara boyun eğdiğinin bir ifadesidir. Hani, bir süre önce Dışişleri Bakanı "Amerikan baskılarına kapı gibi direniyoruz" diyordu. Anlaşılan, Dışişleri Bakanının baskılar karşısında kapı gibi direnişi, döner kapı gibiymiş.

Değerli arkadaşlarım, herkesin şunu bilmesini istiyorum: Baskılara boyun eğilmiştir; ama, baskılara boğun eğen bu hükümettir, bu iktidardır; baskılara boyun eğen Türkiye değildir, Türk Halkı değildir.

Değerli arkadaşlarım, bu kadar sıkıntıdan sevindirici bir sonuç çıkarma imkânımız var. Bu vesileyle, hükümet, seçim öncesinde verdiği iki önemli sözü tutmuş oluyor. Seçim öncesinde pek çok taahhüdü oldu, onların tamamına yakınını, maalesef, tutamadı, onun ezikliği içindeydi, şimdi bütün bu sıkıntıların içinden hükümetin, daha önce halka söz verdiği iki sözü tuttuğunu görüyoruz. Nedir bu sözler; önce, KDV'nin indirilmesi sözü. KDV'nin indirileceğini taahhüt etmişlerdi, yapamamışlardı, şimdi görüyoruz, Amerikan baskısı karşısında KDV nasıl inermiş bunun örneğini gösteriyorlar. KDV'yi indiriyorlar.

İkinci sözleri, mazotu ucuzlatma sözü idi. Mazotu ucuzlatacaklarını söz vermişlerdi; ama, ucuzlatamamışlardı, şimdi yine görüyoruz mazot da ucuzluyor; ama, Türk çiftçisinin, Anadolu çiftçisinin traktörünün mazotu değil, Amerikan tankının mazotu ucuzluyor.

Değerli arkadaşlarım, bunlar müzakere etmiş etmemiş, müzakere bitmiş bitmemiş, meşruiyet sağlanmış sağlanmamış, bunların hepsi boş söz. Daha önce söylemiştim de üzülmüşlerdi "müsamere" demiştim. Değerli arkadaşlarım, bunların hepsinin boş olduğu anlaşıldı. Bunların hepsi boş, ortada artık atı alan, tankı çıkaran Bağdat'a doğru yolu tutuyor. Türkiye'nin kararına, Meclisin yetki vermesine, hükümetin müzekkere göndermesine bile gerek kalmadan muharip güçler, Anadolu'da yerleşmeye başladı. Bu, bu hükümetin uzun bir süreden beri bu işi ele alış tarzının bizi getirdiği noktadır. İktidara geldiği ilk günden itibaren, hatta, bazı yazarlarımızdan öğreniyoruz, henüz daha iktidara gelmeden önce yapılan temaslardan itibaren bu konular hazırlanmış, kotarılmış, oluşturulmuş ve bizi bu günlere getirecek olan süreç işletilmiş, planlanmış, uygulanmış.

Değerli arkadaşlarım, tablo bu. Bu hükümet, fevkalade yanlış bir yönetim anlayışıyla Türkiye'yi burada getirdi, dayattı. Şimdi, elinizi vicdanınıza koyunuz da söyleyiniz: "Hangi hükümet işbaşında olursa olsun, aynen böyle yapardı" diyenlerin sözlerinde en küçük bir haklılık var mı? "Cumhuriyet Halk Partisi iktidarda olsaydı, bu olayı aynen böyle götürürdü" demenin, Cumhuriyet Halk Partisine nasıl büyük bir haksızlık yapıldığı açık değil mi? Değerli arkadaşlarım, bunu bir süre önce görmeyenler, umarım, artık görürler, artık görürler... Gelinen şu noktaya bakın...

Değerli arkadaşlarım, bir temel nokta şu: Bakınız, nereden  nereye geldik; on yılda nereden nereye geldik. Bize diyorlar ki; "Canım, işte bunu yapmazsanız yarın şöyle olur." Yarından sonra ne olur?.. Bir hafta sonra ne olur?... Bir ay sonra ne olur?... Bir yıl sonra ne olur?... On yıl sonra ne olur?... "Canım, bırak onları, yarına bak" diyorlar. Yarına bakarsan, bunu şöyle ya da böyle yapınca, yarın ne olacağını düşünerek karar alırsan, yarından sonra ne yaparsın? Bakınız, 1990'da da böyle girilmişti. 1991'de de bu harekâta böyle girilmişti. On yıl ne getirdi, bugün hangi noktadayız?.. Bakınız, sadece bu olaylar değil, hepimizi çok ciddî kaygılandırması gereken bu coğrafyada,  bin yıldır bir arada yaşayan insanların nasıl tehlikeli bir biçimde birbirine düşmeye başladığını, bu bölgede bin yıldır yaşayan insanların arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmeye başladığını değerlendirecek olursak, alacağımız kararın bizi yarın nereye götüreceğini belki daha iyi görmek durumunda oluruz. On yıl önce bir karar aldık, bugün bu hale geldik. Hani, Kırmızı Kitapta Orhan Pamuk diyor ya; "bir kitap okudum, hayatım değişti..." Türkiye, 1991'de bir karar aldı, Ortadoğu'da bir askerî harekât oldu ve şimdi bu sorunlarla karşı karşıyayız. Şimdi, yeni bir karar alacağız, almamız isteniyor, eğer o kararı alırsak, on yıl sonra hangi noktada oluruz, hep beraber inşallah yaşar, görürüz.

Değerli arkadaşlarım, on yıl önce Barzani, Talabani, Türkiye'nin ilgisini, anlayışını, desteğini ve zaman zaman da pasaportunu kullanarak siyasî yaşamını sürdürebiliyordu. Şimdi, bizim sadece Irak'ta ortaya çıkabilecek bir savaş dolayısıyla Türkiye'ye yönelecek bir göç dalgasını denetlemek, Türkiye'ye terörist sızmalarının önünü almak, silah kaçakçılığını önlemek amacıyla kendi sınırlarımızın hemen yanında asker bulundurmak için bir girişim planladığımızı öğrenir öğrenmez en ileri tehditleri söylemeye başlamış bulunuyor. Bu, nasıl bir on yıl oldu, 991'den 2003'e nasıl geldik? Bu dönemde en çok duyduğumuz söz "Irak'ın toprak bütünlüğüne saygılıyız" sözüydü. Irak, toprak bütünlüğü tehdit altına kesinlikle girmeyecektir vaatleri, sözleri söylene söylene, içine girdiğimiz sürecin bir parçası olarak, Irak parçalanma doğrultusunda ileri bir noktaya getirildi. Kuzey Irak'ta yeni bir siyasî otorite şekillendirildi, bizim katkımızla, bizim desteğimizle, bizim himayemizle, İncirlik'ten kalkan uçakların sağladığı kalkanla otorite boşluğu yaratıldı. O otorite boşluğu içinde yerel güçlerin serpilip yeşermesine, güçlenmesine fırsat verildi, bizim katkılarımızla silahlar oraya gönderildi, bizim katkılarımızla gümrük paraları oradaki otoritelere teslim edildi ve birlikte dayanışma içinde geldik, şimdi Irak'ta bir savaş ihtimali, Türkiye'nin kendisini koruma, savunma ihtiyacı ortaya çıkmış, Türkiye sınırında tedbir alacak, Irak'ı işgal etmek için değil, Irak'ı paylaşmak için değil, Irak'taki rejimi değiştirmek için değil, Irak'ta bize rağmen ortaya çıkacak olan bir savaşın Türkiye'yi tehdit etmemesini sağlamak için, meşru tedbir almak üzere oraya asker gönderecek bize söylenen sözlere bakınız.

Değerli arkadaşlarım, dünya tarihi nutukla yönlendirilmez, niyet beyanlarıyla, vaatlerle, sözlerle dünyanın tarihi akışı etkilenmez, yönlenmez; onun kendine göre dinamiği vardır. Siz, o dinamiği seyrederken, kendinizi bazen kendi söylemlerinizle avutursunuz, aldatırsınız, birilerini aldatmaya çalışırsınız, moral verirsiniz; ama, tarihin akışı dört nala kendi dinamiğiyle gider. Geçen on yıl da böyle oldu ve geldiğimiz nokta ortada. Şimdi, yeni bir dönüm noktasındayız. Bu yeni dönüm noktası, bizi bir başka on yıla götürecek ve bu gideceğimiz on yıl, bugün içine girdiğimiz tablodan Türkiye için çok daha sıkıntılı olacak. Alacağımız karar, henüz daha Meclise teslim edemediğimiz bütçeyi, dengesini oturtturup Meclise verebilme imkânını bize getirecek diye bakarsanız ve Türkiye'nin önündeki on yılları gözden kaçırırsanız, siz, o kararı almanın gerektirdiği sorumluluk düzeyinde değilsiniz demektir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, çok önemli tarihi gelişmelere yol açacak bir tercihe doğru, maalesef, hızla sürükleniyor. Bunu, bir kez daha buradan ilgililerin dikkatine sunmak istiyorum. Alınacak karar, yarını kurtarma kararı olmanın ötesinde sonuçlar doğuracaktır. Bu bölge çok ciddî bir sıkıntının içine girecektir. Burada çok uzun bir tarih boyunca huzur içinde, barış içinde bu toprağın insanlarıyla bir arada yaşadık. Zaman zaman sorunlar oldu, o sorunları aşmak için gereken tavırlar sergilendi, uzlaşmalar sağlandı, mücadeleler yapıldı; ama, hiçbir zaman birbirimizin yüzüne bakamaz hale gelmedik. Bu bölgede bulunan bütün insanlar, Arabıyla, Kürdüyle, Türküyle kardeşçe yaşıyoruz; bin yıldır kardeşçe yaşadık, daha bin yıl kardeşçe yaşamak istiyoruz. Dışarıdan birilerinin ellerini kollarını uzatıp, burada bizi birbirimize düşürmelerine izin vermek istemiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, hükümete son bir uyarı da yapmak istiyorum. Türkiye güç günlere giriyor. Biz uzun bir süreden beri bu güç günlerin bilincinde olarak, Türkiye'nin sorunlarını artırmayacak, tam tersine Türkiye'yi rahatlatacak, ferahlatacak bir genel uzlaşma ortamını sağlamak için bir muhalefet partisinin hiçbir yerde sergilemediği anlayışı bir politik olarak uygulamaya çalışıyoruz. Türkiye'nin sıkıntılı bir döneme girmekte olduğunun farkındayız, bu sıkıntıları artırmamak istiyoruz, tam tersine Türkiye'yi rahatlatmak, ferahlatmak istiyoruz. Bunu üç aydan beri bilinçli olarak uyguluyoruz. Geldiğimiz tablo ortada, ülkenin bundan sonra daha çok sıkıntısı var, önümüzde daha büyük sıkıntılar var. Bu sıkıntılar karşısında Türkiye'nin ulusal dayanışmasını, kardeşliğini, beraberliğini, uyumunu ayakta tutması çok büyük bir önem taşıyor. Bunu, mutlaka hep beraber gerçekleştirmek durumundayız. Biz muhalefet partisi olarak üzerimize düşenden fazlasını yaptık, yapmaya devam ediyoruz, devam da edeceğiz; ama, iktidar partisine de söyleyecek bir sözümüz var: İktidar partisinin içinde bulunduğu durumu çok iyi anlaması lazım. Türkiye'nin nereye gittiğini çok iyi görmesi lazım ve bunun, ona yüklediği sorumluluk duygusu içerisinde Türkiye'nin iç barışını, uyumunu sarsacak açılımlardan uzak durmaya özen göstermesi lazım. Türkiye'nin Anayasasının temellerine yönelik tartışmaları tahrik edecek, Türkiye'yi tekrar kutuplaştıracak, gerginleştirecek, karşılıklı ilişkilerimizi ciddî sıkıntılara sürükleyecek dayatmalardan, zorlamalardan, arayışlardan hükümetin uzak durması lazım ve şu YÖK tasarısını derhal geri çekmesi lazım.

Bir yandan Türkiye'yi çok önemli dış politika sorunlarının içine atacaksınız, geleceğimizi karartacaksınız, Türkiye'nin kendi içinde, komşularıyla ilişkilerinde büyük gerginliklerin oluşturulmasına yol açacak kararlara sürükleneceksiniz, öte yandan içeride sağlanmış olan bir barış ve huzuru sarsmaya yönelik çok tehlikeli açılımları gerçekleştirmeye yöneleceksiniz. Yanlış olur, hükümetin bundan uzak durması lazımdır. Zamanlama diye bir şey vardır, zaman bu zaman değildir; Türkiye'nin şimdi barışa ve kardeşliğe, güvene ihtiyacı var; rektör kavgasına, üniversite kavgasına, rejim kavgasına Türkiye'nin ihtiyacı yok, Türkiye'yi buraya sürüklemekten uzak durmak zorundadırlar.

Değerli arkadaşlarım, önümüzdeki bir iki gün çok kritik olacak. Tekrar bir araya geleceğiz, tekrar bu konuyu konuşacağız ve bu konuşmamızı kamuoyunun, basınımızın, televizyonlarımızın önünde yapacağız. Konu, daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisine yansıdığı zaman orada da kamuoyunun önünde, milletin gözü önünde bir tartışma yapmak istiyoruz, bunu da deneyeceğiz. Bu girişimin Anayasaya aykırılığı konusunu, tezkere müzakeresinden önce gündeme getirmeye gayret edeceğiz, Sayın Başkana, bu konuda anlayışımızı ifade edeceğiz, bir usul tartışması açılması gerektiğine inandığımızı söyleyeceğiz, bu tartışmayı daha önce kamuoyu önünde de yapmaya çalışacağız; ama, arkadaşlarımızın, geçen defa da söylemiştim, bu defa tekrar ifade etmeliyim. Böylesine Türkiye'nin geleceğiyle ilgili tarihi bir kararı, kapalı kapılar arkasında almakta ısrara devam etmelerini bir türlü anlayamıyorum. Bu, hepinizi yakından ilgilendiren bir konudur, alınacak kararı açık bir biçimde milletin gözü önünde hep birlikte konuşma ve tartışma ihtiyacımız vardır; çünkü, bu, sonunda milletin kararı olacaktır, Türkiye Büyük Millet Meclisi millet adına karar alacaktır. Millet adına alacağımız bu kadar önemli bir kararı milletten saklamamız, alacağımız karardan kendimizin de şüphe duyduğunun bir açık ifadesi olacaktır. Böyle bir yanlıştan arkadaşlarımız uzak durmalıdırlar, açık bir tartışma istiyoruz. Önümüzdeki günlerde Meclise geldiği zaman, bu konunun,Türkiye'nin gözü önünde tartışılmasını istiyoruz.

Hepinize teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.
 


(25 ŞUBAT 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.