CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(25 Şubat 2003)
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım, basınımızın ve televizyonlarımızın
değerli temsilcileri, saygıdeğer konuklarımız; hepinizi içten sevgilerle,
saygılarla selamlıyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarihî bir karar almasına giden sürecin
en kritik noktasında bulunuyoruz. Uzun bir süreden beri, haftalardır, hatta
üç ayı aşkın bir süredir seçimlerden bu yana her hafta giderek somutlaşan
bir tehlike, artık önümüzde iyice şekillenmiş bulunuyor ve Türkiye Büyük
Millet Meclisinin, kısa bir süre sonra, bu konuda tarihî bir karar alma,
tarihî bir tercih yapma sorumluluğuyla karşı karşıya kalacağı anlaşılıyor.
Bu süreci hepimiz çok yakından izledik, üç aydır bunu konuşuyoruz, bunu
değerlendiriyoruz. Şimdi, gelinen noktada hatırlamamız zorunlu olan bazı
temel konular var. Önce birinci nokta şu:Irak'taki bu savaşın hukukî bir
meşruiyeti yoktur. Irak'taki bu savaşa yönelik olarak uluslararası hukukun
meşruiyet arayışını tatmin edecek bir gelişme ortaya konulmamıştır. Bu,
çok açık, net bir gerçektir. Bu gerçeği dünyanın bütün ülkeleri itiraf
etmektedirler, hiçbir ülke, şu anda ortaya çıkan tablonun, bir askerî müdahaleyi,
bir savaşı başlatmaya hukuk açısından yeterli sayılabileceğini iddia edebilir
konumda değildir. Böyle bir iddianın sahibi yoktur. Dünyada hiçbir ülke,
savaş şu noktada meşrudur, Irak'a müdahale meşrudur diyememiştir. Sadece
hukukî meşruiyet eksikliğini söylemiyorum, hukukî meşruiyetin bulunmadığı
konusundaki ittifaka dikkatinizi çekiyorum. Amerika dahil olmak üzere,
İngiltere dahil olmak üzere, dünyanın bütün ülkeleri, Irak'a bir askerî
müdahale için mutlaka yeni bir hukukî temelin, hukukî bir gerekçenin, dayanağın
oluşturulması zorunluluğunu kabul etmektedirler. O nedenle hiçbir ülkenin
parlamentosu, resmen savaş ilanı anlamına gelecek bir angajmanın içine
resmen girmiş değildir.
Uluslararası hukukî meşruiyetin ne olduğu konusunda yine zihinlerde
hiçbir tereddüdün olmaması gerekir. Söz konusu olan milletlerarası hukukî
meşruiyettir; yani, iç hukukumuza göre meşruiyet ortaya koyabilecek olan
mercilerin kararıyla uluslararası hukukî meşruiyet oluşturmak, kurmak,
tesis etmek mümkün değildir ve bizim Anayasamızda, 1961 Anayasasından devraldığı
bu maddesiyle, gerçekten bizim iftiharla dünyaya başımızı dik tutarak sunabileceğimiz
bir düzenleme getirmiştir. Türkiye'nin savaşa ancak uluslararası hukukun
meşru saydığı hallerde girebileceğini iktidarları bağlayarak bir anayasa
maddesi haline getirmiştir. Savaş ne zaman meşru olur; meşru müdafaa halinde
meşru olur, bir. Eğer bir saldırıya maruz kalmışsanız, bir başka meşruiyet
arayışına ihtiyaç yoktur. Meşru müdafaa bir savaşı meşru kılar. Bu, çok
temel bir hukuk ilkesidir, insanlık ilkesidir.
Ayrıca, savaş ne zaman meşru olur; ülkemizin uluslararası anlaşmalarla,
ikili, çok taraflı anlaşmalarla, altına girdikleri, altına girdiği ve yetkili
merciler tarafından benimsenmiş olan anlaşmalarla daha önceki taahhütlerimiz
sonucunda bir savaş kararı almak durumunda olursak, o da uluslararası hukuka
göre meşru bir savaştır; çünkü, uluslararası hukukun temel dayanaklarından
birisi anlaşmalardır; ikili anlaşmalardır, çok taraflı anlaşmalardır. Bu
anlaşmalar Birleşmiş Milletlerde modifiye edilmiştir, kayda geçirilmiştir,
Birleşmiş Milletlerde bir meşruiyet temeli olarak benimsenmiştir. İkili
ya da çoklu anlaşmalar dolayısıyla bir savaşa girmeniz gerekirse, evet,
o da bizim Anayasamızın 92 nci maddesinin öngördüğü milletlerarası meşruiyeti
oluşturan bir temel sayılabilir; ikincisi bu.
Üçüncüsü nedir; üçüncüsü, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarının
bir askerî müdahaleyi meşru saydığına ilişkin kararlarıdır; üçüncüsü de
budur. Şimdi, böyle bir karar yoktur. 1441 sayılı karar, daha önce alınmış
olan karar, Birleşmiş Milletler silah denetçilerinin verdiği raporda ortaya
çıkacak aksaklıklardan sonra bile, maddî ihlallerin tesis edilmesi halinde
bile, hiçbir ülkeye -Amerika Birleşik Devletleri dahil- tek taraflı askerî
müdahale yetkisi vermemiştir, maddî ihlal sonrasında konunun tekrar Birleşmiş
Milletlere gelmesini ve konunun orada yeniden değerlendirilmesini öngörmüştür;
yani, şu aşamada karar almanın hiçbir hukukî temeli yoktur; Amerika Birleşik
Devletleri için de yoktur, İngiltere için de yoktur, Türkiye için de yoktur.
Dünyada, bu tablo karşısında bir askerî müdahale kararını almış başka hiçbir
ülke de yoktur. Savaş ilanı anlamına gelecek hukukî bir tasarruf yapmış
hiçbir hükümet de yoktur. Dünyada dün, sadece ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti
Hükümeti, savaş ilanı anlamına gelecek bir tezkereyi, bu kararı almakla
yetkili organa, yani, Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderme kararını
almıştır. En önde gelen ülke halindeyiz. Bizim dışımızda bunu yapmış başka
hiçbir ülke yoktur. Hukukî meşruiyet yok, manevî meşruiyet yok, ahlakî
meşruiyet yok... Nereden biliyoruz olmadığını; sokaklara çıkmış milyonlarca
insandan biliyoruz ki yok, Papa "barış" diyor, oradan biliyoruz yok, İngiltere
Başpiskoposu, bunun ahlakî temeli olmadığını açıkça ifade ediyor, oradan
biliyoruz yok, dünyada bu savaşın ahlaken meşru olduğunu söyleyebilecek
ne bir Budist var, ne bir Ortodoks var, ne bir Katolik var, inşallah Müslüman
da olmayacak.
Bu anlaşmanın ahlakî temeli yok, hukukî temeli yok, siyasî temeli de
yok, niçin savaş açıyoruz; kitle imha silahlarını tahrip etmek için; çünkü,
o kitle imha silahları insanlığa tehdit oluşturuyor!. O kitle imha
silahları nasıl tehdit oluşturuyor; Irak üçe bölünmüş, 36 ncı paralelin
kuzeyine ne tankı, ne topu, ne uçağı, ne helikopteri ulaşabiliyor. 32 nci
paralelin güneyine, aynı şekilde hiçbir şekilde elini kolunu uzatamıyor,
müdahale edemiyor. İkisinin arasında yer alan Irak topraklarında, Birleşmiş
Milletlerin 700 silah denetçisi, aylardır her kapıyı açıyor, her taşın
altına bakıyor, incelemediği,denetlemediği yer yok, havadan denetleme için
U-2'nin önü açıldı, uzmanların bilgisine başvurma olanağı sağlandı, her
türlü olanak söz konusu, şu sırada, bugünkü koşullarıyla Irak'ın, her hangi
bir biçimde, henüz yakalanmamış sakladığı, gizlediği varsayılabilecek olan
kitle imha silahlarıyla dünyaya bir tehdit oluşturabileceğini ortaya atmak
kesinlikle mümkün değil. Siyaseten de mümkün değil, siyaseten böyle bir
tehdit yok, bir tehlike yok şu anda. Gelecekte olabilir... Gelecekte bunun
olmamasını sağlamanın bin tane yolu var. Bu tabloyu sürdürebilirsiniz.
30 Yıldır Kıbrıs'ta, barış gönüllülerini, Birleşmiş Milletler askerlerini
orada bulunduruyorsunuz, Irakta da aynı şeyi yapabilirsiniz. İlla kitle
imha silahlarını ortadan kaldırmak için kitleyi imha edecek bir füze saldırısını
yapmak zorunda mısınız?
Değerli arkadaşlarım, hukukî meşruiyet yok, ahlakî meşruiyet yok, siyasî
meşruiyet yok; dünyanın vicdanı isyan ediyor, kundaktaki bebekten ölümün
eşiğindeki yaşlıya kadar vicdan sahibi herkes dünyada "yapmayın, yanlıştır"
diyor, bizim hükümetimiz dün toplanıyor, Irak'ta savaşa, hukukî ve siyasî
dünyada ilk ülke olarak karar alma doğrultusunda düğmeye basıyor. Değerli
arkadaşlarım, ne zaman düğmeye basıyor Türkiye; daha Amerika ile müzakereler
tamamlanmadan, yani, meşruiyet yok, müzakere de tamamlanmış değil; ama,
karar alınıyor, tezkere hazırlanıyor, tezkere imzalanıyor. O tezkerede
öngörülen eylemin altında yatması gereken müzakere süreci henüz tamamlanmamış
bize ifade edildiğine göre. Müzakere tamamlanmamış, müzekkere tamamlanmış.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de devlet yönetimini bu kadar dağınık,
bu kadar çarpık bir hale hiç kimse düşürmemişti. Hükümet sözcüsü, müzakereden
sonra kamuoyuna yaptığı açıklamada diyor ki; "uzun uzun müzakere ettik.
Bu müzakere sonucunda bakan arkadaşlarımızın çoğunluğu bu kararı içlerine
sindiremedi." Bunu, hükümetin sözcüsü ifade ediyor. Alınan kararı, hükümete
mensup bakanların çoğunluğunun içine sindiremediğini hükümet sözcüsü söylüyor,
yani, bu hükümet içine sindiremediği kararı, şimdi milletvekillerinin içine
sindirmesini, Cumhuriyet Halk Partisinin içine sindirmesini bekliyor.
Değerli arkadaşlarım, ortada daha müzakere bitmeden niçin tezkereyi
hazırlayıp gönderiyorsunuz?! Bunun anlamı ne?!.. Birleşmiş Milletler, belki
yeni bir karar arayacak. Birleşmiş Milletler kararını beklemeden, Birleşmiş
Milletler müzakerelerini beklemeden, müzakerelerinizi kendiniz bitirmeden
bir müzekkereyi, bir tezkereyi hazırlayıp niçin hemen gönderiyorsunuz,
bunun altında ne yatıyor? Niçin bu oluyor; çünkü, hükümetin, artık direnme
gücü kalmamıştır, hükümet teslim olmuştur. Hükümet, baskılar karşısında
direnecek gücü, takati kaybetmiştir. O nedenle hukuk olmadan, müzakere
tamamlanmadan, iş bitmeden karar alıyor "vicdanını rahatlatmak için karar
aldım; ama, bu kararı ben de içime sindirmedim, hadi, siz gereğini yapın"
diye, bunu Meclise gönderiyor.
Değerli arkadaşlarım, bu, hükümetin baskılara boyun eğdiğinin bir ifadesidir.
Hani, bir süre önce Dışişleri Bakanı "Amerikan baskılarına kapı gibi direniyoruz"
diyordu. Anlaşılan, Dışişleri Bakanının baskılar karşısında kapı gibi direnişi,
döner kapı gibiymiş.
Değerli arkadaşlarım, herkesin şunu bilmesini istiyorum: Baskılara boyun
eğilmiştir; ama, baskılara boğun eğen bu hükümettir, bu iktidardır; baskılara
boyun eğen Türkiye değildir, Türk Halkı değildir.
Değerli arkadaşlarım, bu kadar sıkıntıdan sevindirici bir sonuç çıkarma
imkânımız var. Bu vesileyle, hükümet, seçim öncesinde verdiği iki önemli
sözü tutmuş oluyor. Seçim öncesinde pek çok taahhüdü oldu, onların tamamına
yakınını, maalesef, tutamadı, onun ezikliği içindeydi, şimdi bütün bu sıkıntıların
içinden hükümetin, daha önce halka söz verdiği iki sözü tuttuğunu görüyoruz.
Nedir bu sözler; önce, KDV'nin indirilmesi sözü. KDV'nin indirileceğini
taahhüt etmişlerdi, yapamamışlardı, şimdi görüyoruz, Amerikan baskısı karşısında
KDV nasıl inermiş bunun örneğini gösteriyorlar. KDV'yi indiriyorlar.
İkinci sözleri, mazotu ucuzlatma sözü idi. Mazotu ucuzlatacaklarını
söz vermişlerdi; ama, ucuzlatamamışlardı, şimdi yine görüyoruz mazot da
ucuzluyor; ama, Türk çiftçisinin, Anadolu çiftçisinin traktörünün mazotu
değil, Amerikan tankının mazotu ucuzluyor.
Değerli arkadaşlarım, bunlar müzakere etmiş etmemiş, müzakere bitmiş
bitmemiş, meşruiyet sağlanmış sağlanmamış, bunların hepsi boş söz. Daha
önce söylemiştim de üzülmüşlerdi "müsamere" demiştim. Değerli arkadaşlarım,
bunların hepsinin boş olduğu anlaşıldı. Bunların hepsi boş, ortada artık
atı alan, tankı çıkaran Bağdat'a doğru yolu tutuyor. Türkiye'nin kararına,
Meclisin yetki vermesine, hükümetin müzekkere göndermesine bile gerek kalmadan
muharip güçler, Anadolu'da yerleşmeye başladı. Bu, bu hükümetin uzun bir
süreden beri bu işi ele alış tarzının bizi getirdiği noktadır. İktidara
geldiği ilk günden itibaren, hatta, bazı yazarlarımızdan öğreniyoruz, henüz
daha iktidara gelmeden önce yapılan temaslardan itibaren bu konular hazırlanmış,
kotarılmış, oluşturulmuş ve bizi bu günlere getirecek olan süreç işletilmiş,
planlanmış, uygulanmış.
Değerli arkadaşlarım, tablo bu. Bu hükümet, fevkalade yanlış bir yönetim
anlayışıyla Türkiye'yi burada getirdi, dayattı. Şimdi, elinizi vicdanınıza
koyunuz da söyleyiniz: "Hangi hükümet işbaşında olursa olsun, aynen böyle
yapardı" diyenlerin sözlerinde en küçük bir haklılık var mı? "Cumhuriyet
Halk Partisi iktidarda olsaydı, bu olayı aynen böyle götürürdü" demenin,
Cumhuriyet Halk Partisine nasıl büyük bir haksızlık yapıldığı açık değil
mi? Değerli arkadaşlarım, bunu bir süre önce görmeyenler, umarım, artık
görürler, artık görürler... Gelinen şu noktaya bakın...
Değerli arkadaşlarım, bir temel nokta şu: Bakınız, nereden nereye
geldik; on yılda nereden nereye geldik. Bize diyorlar ki; "Canım, işte
bunu yapmazsanız yarın şöyle olur." Yarından sonra ne olur?.. Bir hafta
sonra ne olur?... Bir ay sonra ne olur?... Bir yıl sonra ne olur?... On
yıl sonra ne olur?... "Canım, bırak onları, yarına bak" diyorlar. Yarına
bakarsan, bunu şöyle ya da böyle yapınca, yarın ne olacağını düşünerek
karar alırsan, yarından sonra ne yaparsın? Bakınız, 1990'da da böyle girilmişti.
1991'de de bu harekâta böyle girilmişti. On yıl ne getirdi, bugün hangi
noktadayız?.. Bakınız, sadece bu olaylar değil, hepimizi çok ciddî kaygılandırması
gereken bu coğrafyada, bin yıldır bir arada yaşayan insanların nasıl
tehlikeli bir biçimde birbirine düşmeye başladığını, bu bölgede bin yıldır
yaşayan insanların arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmeye başladığını
değerlendirecek olursak, alacağımız kararın bizi yarın nereye götüreceğini
belki daha iyi görmek durumunda oluruz. On yıl önce bir karar aldık, bugün
bu hale geldik. Hani, Kırmızı Kitapta Orhan Pamuk diyor ya; "bir kitap
okudum, hayatım değişti..." Türkiye, 1991'de bir karar aldı, Ortadoğu'da
bir askerî harekât oldu ve şimdi bu sorunlarla karşı karşıyayız. Şimdi,
yeni bir karar alacağız, almamız isteniyor, eğer o kararı alırsak, on yıl
sonra hangi noktada oluruz, hep beraber inşallah yaşar, görürüz.
Değerli arkadaşlarım, on yıl önce Barzani, Talabani, Türkiye'nin ilgisini,
anlayışını, desteğini ve zaman zaman da pasaportunu kullanarak siyasî yaşamını
sürdürebiliyordu. Şimdi, bizim sadece Irak'ta ortaya çıkabilecek bir savaş
dolayısıyla Türkiye'ye yönelecek bir göç dalgasını denetlemek, Türkiye'ye
terörist sızmalarının önünü almak, silah kaçakçılığını önlemek amacıyla
kendi sınırlarımızın hemen yanında asker bulundurmak için bir girişim planladığımızı
öğrenir öğrenmez en ileri tehditleri söylemeye başlamış bulunuyor. Bu,
nasıl bir on yıl oldu, 991'den 2003'e nasıl geldik? Bu dönemde en çok duyduğumuz
söz "Irak'ın toprak bütünlüğüne saygılıyız" sözüydü. Irak, toprak bütünlüğü
tehdit altına kesinlikle girmeyecektir vaatleri, sözleri söylene söylene,
içine girdiğimiz sürecin bir parçası olarak, Irak parçalanma doğrultusunda
ileri bir noktaya getirildi. Kuzey Irak'ta yeni bir siyasî otorite şekillendirildi,
bizim katkımızla, bizim desteğimizle, bizim himayemizle, İncirlik'ten kalkan
uçakların sağladığı kalkanla otorite boşluğu yaratıldı. O otorite boşluğu
içinde yerel güçlerin serpilip yeşermesine, güçlenmesine fırsat verildi,
bizim katkılarımızla silahlar oraya gönderildi, bizim katkılarımızla gümrük
paraları oradaki otoritelere teslim edildi ve birlikte dayanışma içinde
geldik, şimdi Irak'ta bir savaş ihtimali, Türkiye'nin kendisini koruma,
savunma ihtiyacı ortaya çıkmış, Türkiye sınırında tedbir alacak, Irak'ı
işgal etmek için değil, Irak'ı paylaşmak için değil, Irak'taki rejimi değiştirmek
için değil, Irak'ta bize rağmen ortaya çıkacak olan bir savaşın Türkiye'yi
tehdit etmemesini sağlamak için, meşru tedbir almak üzere oraya asker gönderecek
bize söylenen sözlere bakınız.
Değerli arkadaşlarım, dünya tarihi nutukla yönlendirilmez, niyet beyanlarıyla,
vaatlerle, sözlerle dünyanın tarihi akışı etkilenmez, yönlenmez; onun kendine
göre dinamiği vardır. Siz, o dinamiği seyrederken, kendinizi bazen kendi
söylemlerinizle avutursunuz, aldatırsınız, birilerini aldatmaya çalışırsınız,
moral verirsiniz; ama, tarihin akışı dört nala kendi dinamiğiyle gider.
Geçen on yıl da böyle oldu ve geldiğimiz nokta ortada. Şimdi, yeni bir
dönüm noktasındayız. Bu yeni dönüm noktası, bizi bir başka on yıla götürecek
ve bu gideceğimiz on yıl, bugün içine girdiğimiz tablodan Türkiye için
çok daha sıkıntılı olacak. Alacağımız karar, henüz daha Meclise teslim
edemediğimiz bütçeyi, dengesini oturtturup Meclise verebilme imkânını bize
getirecek diye bakarsanız ve Türkiye'nin önündeki on yılları gözden kaçırırsanız,
siz, o kararı almanın gerektirdiği sorumluluk düzeyinde değilsiniz demektir.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye, çok önemli tarihi gelişmelere yol açacak
bir tercihe doğru, maalesef, hızla sürükleniyor. Bunu, bir kez daha buradan
ilgililerin dikkatine sunmak istiyorum. Alınacak karar, yarını kurtarma
kararı olmanın ötesinde sonuçlar doğuracaktır. Bu bölge çok ciddî bir sıkıntının
içine girecektir. Burada çok uzun bir tarih boyunca huzur içinde, barış
içinde bu toprağın insanlarıyla bir arada yaşadık. Zaman zaman sorunlar
oldu, o sorunları aşmak için gereken tavırlar sergilendi, uzlaşmalar sağlandı,
mücadeleler yapıldı; ama, hiçbir zaman birbirimizin yüzüne bakamaz hale
gelmedik. Bu bölgede bulunan bütün insanlar, Arabıyla, Kürdüyle, Türküyle
kardeşçe yaşıyoruz; bin yıldır kardeşçe yaşadık, daha bin yıl kardeşçe
yaşamak istiyoruz. Dışarıdan birilerinin ellerini kollarını uzatıp, burada
bizi birbirimize düşürmelerine izin vermek istemiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, hükümete son bir uyarı da yapmak istiyorum. Türkiye
güç günlere giriyor. Biz uzun bir süreden beri bu güç günlerin bilincinde
olarak, Türkiye'nin sorunlarını artırmayacak, tam tersine Türkiye'yi rahatlatacak,
ferahlatacak bir genel uzlaşma ortamını sağlamak için bir muhalefet partisinin
hiçbir yerde sergilemediği anlayışı bir politik olarak uygulamaya çalışıyoruz.
Türkiye'nin sıkıntılı bir döneme girmekte olduğunun farkındayız, bu sıkıntıları
artırmamak istiyoruz, tam tersine Türkiye'yi rahatlatmak, ferahlatmak istiyoruz.
Bunu üç aydan beri bilinçli olarak uyguluyoruz. Geldiğimiz tablo ortada,
ülkenin bundan sonra daha çok sıkıntısı var, önümüzde daha büyük sıkıntılar
var. Bu sıkıntılar karşısında Türkiye'nin ulusal dayanışmasını, kardeşliğini,
beraberliğini, uyumunu ayakta tutması çok büyük bir önem taşıyor. Bunu,
mutlaka hep beraber gerçekleştirmek durumundayız. Biz muhalefet partisi
olarak üzerimize düşenden fazlasını yaptık, yapmaya devam ediyoruz, devam
da edeceğiz; ama, iktidar partisine de söyleyecek bir sözümüz var: İktidar
partisinin içinde bulunduğu durumu çok iyi anlaması lazım. Türkiye'nin
nereye gittiğini çok iyi görmesi lazım ve bunun, ona yüklediği sorumluluk
duygusu içerisinde Türkiye'nin iç barışını, uyumunu sarsacak açılımlardan
uzak durmaya özen göstermesi lazım. Türkiye'nin Anayasasının temellerine
yönelik tartışmaları tahrik edecek, Türkiye'yi tekrar kutuplaştıracak,
gerginleştirecek, karşılıklı ilişkilerimizi ciddî sıkıntılara sürükleyecek
dayatmalardan, zorlamalardan, arayışlardan hükümetin uzak durması lazım
ve şu YÖK tasarısını derhal geri çekmesi lazım.
Bir yandan Türkiye'yi çok önemli dış politika sorunlarının içine atacaksınız,
geleceğimizi karartacaksınız, Türkiye'nin kendi içinde, komşularıyla ilişkilerinde
büyük gerginliklerin oluşturulmasına yol açacak kararlara sürükleneceksiniz,
öte yandan içeride sağlanmış olan bir barış ve huzuru sarsmaya yönelik
çok tehlikeli açılımları gerçekleştirmeye yöneleceksiniz. Yanlış olur,
hükümetin bundan uzak durması lazımdır. Zamanlama diye bir şey vardır,
zaman bu zaman değildir; Türkiye'nin şimdi barışa ve kardeşliğe, güvene
ihtiyacı var; rektör kavgasına, üniversite kavgasına, rejim kavgasına Türkiye'nin
ihtiyacı yok, Türkiye'yi buraya sürüklemekten uzak durmak zorundadırlar.
Değerli arkadaşlarım, önümüzdeki bir iki gün çok kritik olacak. Tekrar
bir araya geleceğiz, tekrar bu konuyu konuşacağız ve bu konuşmamızı kamuoyunun,
basınımızın, televizyonlarımızın önünde yapacağız. Konu, daha sonra Türkiye
Büyük Millet Meclisine yansıdığı zaman orada da kamuoyunun önünde, milletin
gözü önünde bir tartışma yapmak istiyoruz, bunu da deneyeceğiz. Bu girişimin
Anayasaya aykırılığı konusunu, tezkere müzakeresinden önce gündeme getirmeye
gayret edeceğiz, Sayın Başkana, bu konuda anlayışımızı ifade edeceğiz,
bir usul tartışması açılması gerektiğine inandığımızı söyleyeceğiz, bu
tartışmayı daha önce kamuoyu önünde de yapmaya çalışacağız; ama, arkadaşlarımızın,
geçen defa da söylemiştim, bu defa tekrar ifade etmeliyim. Böylesine Türkiye'nin
geleceğiyle ilgili tarihi bir kararı, kapalı kapılar arkasında almakta
ısrara devam etmelerini bir türlü anlayamıyorum. Bu, hepinizi yakından
ilgilendiren bir konudur, alınacak kararı açık bir biçimde milletin gözü
önünde hep birlikte konuşma ve tartışma ihtiyacımız vardır; çünkü, bu,
sonunda milletin kararı olacaktır, Türkiye Büyük Millet Meclisi millet
adına karar alacaktır. Millet adına alacağımız bu kadar önemli bir kararı
milletten saklamamız, alacağımız karardan kendimizin de şüphe duyduğunun
bir açık ifadesi olacaktır. Böyle bir yanlıştan arkadaşlarımız uzak durmalıdırlar,
açık bir tartışma istiyoruz. Önümüzdeki günlerde Meclise geldiği zaman,
bu konunun,Türkiye'nin gözü önünde tartışılmasını istiyoruz.
Hepinize teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.
|