CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(28 Ocak 2003)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi, uzun bir aradan sonra,
yurtdışı geziyi de araya koyduktan sonra özlemiş bir durumda sevgiyle,
saygıyla selamlıyorum.
Türkiye'nin, Parlamentomuzun çok yoğun bir çalışma dönemine girmekte
olduğu bir sırada karşı karşıya bulunduğumuz sorunlarla ilgili değerlendirmelerimi
sizlerle paylaşmak istiyorum. Sözlerime geçerken önce, dün sabah Tunceli
Pülümür'de yaşanan deprem felaketi dolayısıyla üzüntülerimi ifade etmek
istiyorum; geçmiş olsun dileklerimi, kaybettiğimiz yurttaşımız dolayısıyla
baş sağlığı dileklerimi ifade etmek istiyorum.
Kuzey Anadolu Fay hattı, bunun kuzeyindeki ve güneyindeki paralel hatlar,
maalesef, Türkiyemizi, sık sık çok ciddî şekilde yaralıyor. Birbiri ardından,
değişik coğrafyalarımızda, Anadolu coğrafyasını doğudan batıya kat eden
bu hat etrafında sık sık deprem felaketiyle karşı karşıya kalıyoruz. Buna
karşı etkin önlemleri hâlâ geliştirememiş olduğumuzu üzüntüyle görüyorum.
Çok daha felaketler, hepimizi derinden kaygılandırıyor. Bu doğrultuda çok
ciddî bir hazırlık uyarısı olarak bu felaketin değerlendirilmesinin çok
zorunlu olduğuna inanıyorum. Umarım, bundan sonra karşımıza gelebilecek
bu doğrultudaki felaketlere daha hazırlıklı olarak çıkmak durumunda oluruz.
Türkiye'nin bu konuyu hiçbir zaman unutmaması ve bütün politikalarını,
imar politikalarını, kentleşme politikalarını, belediyecilik politikalarını,
bu temel olayı daima göz önünde bulundurarak düzenlemesi ihtiyacı, zorunluluğu
var. Tekrar, size, bütün Grubumuzun, milletimize üzüntülerini ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, yine söz felaketlerden açılmışken geride bıraktığımız
günlerde Batı Akdeniz Bölgemizde yoğun yağıştan kaynaklanan acı olaylar
yaşadık. Camekân altında üretim yapan üretici çiftçilerimiz, camekânlarını
kaybettiler, çok büyük hasar yaşandı, maddî kayıplarla karşı karşıyayız.
Bu olayda periyodik olarak karşımıza çıkan, devrevî olarak daima önümüze
gelen genel konularımızdan birisi. Bazen yurdun bir köşesinde Mersin'de,
bazen Ege kıyılarında Muğla'da, İzmir'de, Aydın'da, Manisa'da, Antalya'da
yurdun değişik yörelerinde bu felaketleri yaşamak durumunda kalıyoruz.
Maalesef, bu felaketlere karşı etkin bir sosyal güvenlik sistemini oturtabilmiş
değiliz. Çiftçilerimiz, felaket karşısında elleri böğründe sahipsiz, başı
boş durumda kalıyorlar ve büyük ekonomik çöküntü ve moral çöküntüsü yaşanıyor.
Bu durum karşısında Grubumuza mensup milletvekili arkadaşlarımızın hızla
felaket bölgesine gitmiş olduklarını, çiftçilerimizle yüz yüze ilişkiler
geliştirdiklerini, sorunlarını kamu yöneticilerine aktardıklarını memnuniyetle
öğrendim. Değerli arkadaşlarıma teşekkür ediyorum, kutluyorum ve çiftçilerimize,
bu felaket dolayısıyla geçmiş olsun dileklerimi ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu hafta çok kritik bir hafta. Irak savaşı açısından
çok önemli gelişmelerin yaşanmaya başladığı bir haftanın içindeyiz. Dün,
Birleşmiş Milletler Silah Denetçileri, iki aydan beri Irak'ta yürüttükleri
çalışmanın sonucunda hazırladıkları raporu Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyine sundular. Silah denetçileri ve Uluslararası Atom Enerjisi İdaresi
yetkilileri, çalışmalarını, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine, beklenen
çalışmalarını dün sundular. Bu çalışmaların ortaya koyduğu tablo, bundan
sonraki gelişmeleri derinden etkileyecektir, etkilemesi gerekecektir. Bildiğiniz
gibi, iki ay kadar önce, iki buçuk ay kadar önce Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi 1414 sayılı bir karar tasarısını kabul ederek, Irak'a tek taraflı
bir askerî müdahaleden önce, oradaki durumun doğru bir fotoğrafının çekilmesi,
kitle imha silahları üretiminin halen devam edip etmediğinin doğru biçimde
saptanması, daha önce verilmiş olan bilgilerin ışığında kitle imha silahları
üretimi için kullanılabilecek olan malzemelerin hesabının ayrıntılı bir
biçimde Irak Hükümeti tarafından verilmesinin talep edilmesi karar altına
alınmıştı, bu amaçla Silah denetçileri görevlendirilmiş ve bölgeye gönderilmişti.
Onlar da, iki aydır bu konuyu inceliyorlar. Önce Irak Hükümeti, Birleşmiş
Milletlerin bu kararını kabul ederek, onunla işbirliği içine girmeyi ve
silah denetçilerine her türlü bilgiyi, belgeyi sunmayı kabul etti. Böylece,
Irak Hükümeti ile Birleşmiş Milletlerin oluşturduğu silah denetçilerinin
birlikte çalışması güvence altına alındı. Bu çalışma iki aydır devam ediyordu,
sonuçlandı, şimdi rapor da önümüze getirildi.
Buradan çıkan sonuç şudur: Şu anda Irak'ta kitle imha silahları konusunda
çok somut bir bilginin ve yaygın bir kitle imha silahları varlığını kanıtlayacak
belgelerin bulunduğu ortaya çıkarılamamıştır. Zaten bu konuda çok yüksek
bir bekleyiş yoktu; ama, iki aydır yapılan çalışmalar sonucunda Irak'ta
bir büyük tehdit niteliğinde kitle imha silahları üretimiyle karşı karşıya
olmadığımız, Irak Hükümetinin elinde bölgeyi, dünyayı tehdit edebilecek
bir kitle imha silahı stokunun bulunduğunun kanıtlanması söz konusu olmamıştır;
ama, kitle imha silahları üretiminde kullanılabilecek nitelikteki bazı
malzemenin, daha önceden Irak yetkililerinin 1991 askerî harekâtından sonra
varlığını kabul ettikleri çeşitli kimyevî maddenin bugün ne durumda olduğunun
hesabının da ikna edici bir biçimde ortaya konulamadığı anlaşılmıştır.
Yani, kitle imha silahı saptanamamıştır; fakat, kitle imha silahı üretiminde
kullanılabilecek olan kimyevî malzemelerin hesabının ayrıntılı bir biçimde
verilmesi gerçekleştirilmemiştir; yani, boşluklar vardır. Her iki çalışmayı
yürüten yetkililerin yaptıkları açıklamalarda, bu çalışmaların sürdürülmesi
konusunda bir talep ifade edilmiştir; yani, bu çalışmaların yararlı olduğu,
bundan sonra bu çalışmaları daha da sürdürmenin, konunun aydınlığa kavuşturulması
açısından çok uygun ve doğru olacağı ifadesi, her iki çalışma grubunun
yöneticileri tarafından aktarılmıştır. Yani, zaman talebi, çalışmaları
sürdürme talebi, bu araştırmalara devam etme talebi, araştırmaları yürüten
heyet tarafından da ortaya konulmuştur. Dün yapılan açıklamalar, Irak'a
tek taraflı bir askerî müdahale kararının haklılığını teyit edecek nitelikte
ortaya çıkmamıştır. Dün yapılan açıklamalara bakarak, tek taraflı bir askerî
müdahalenin uygun, doğru, kaçınılmaz olduğu konusunda ek gerekçeler üretmek
imkânı bulunamamıştır. Dün gelinen tablo, tam tersine araştırmaların sürdürülmesi
ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu konuyu yeniden ele alması
ihtiyacını vurgulayan, bu ihtiyacı güçlendiren, bu anlayışa destek veren
nitelikte ortaya çıkmıştır.
Bu tabiî, önemli ve kritik bir noktaya gelindiğini ortaya koymaktadır.
Bu açıklamalardan sonra 1414 sayılı Kararın ışığında daha önce alınmış
olan karar, bize, bu raporlar karşısında tek taraflı bir müdahale olanağı
veriyor demek imkânı kalmamıştır. Konunun mutlaka Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyine tekrar getirilmesi ihtiyacı vardır ve uluslararası kamuoyunun
tatmin olabilmesi, vicdanların rahatlatılabilmesi açısından bu çalışmanın
daha ileri bir aşamaya taşınması ihtiyacı ortadadır. Bu çalışma yapılmadan
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden yeni bir karar çıkarılmadan tek
taraflı bir olup bittiyle bir askerî müdahaleyi gerçekleştirmenin hukukî
ve siyasî altyapısı olmadığı dünkü açıklamalarla ortaya çıkmıştır. Dünkü
açıklamadan sonra artık, tek taraflı bir müdahale hiçbir biçimde kabul
edilebilir bir durum olmaktan çıkmıştır. Bunu özenle ifade etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, Irak'a yapılacak bir askerî müdahale, yanlış zamanda,
yanlış ülkeye, yanlış yerde savaş açmak anlamına geliyor idi; yanlış zamanda,
yanlış ülkeye, yanlış yerde savaş açmak niteliğinde bir karar idi Irak'a
yapılacak askerî müdahale. Bu karardan sonra, dünkü açıklamalardan sonra
yanlış zaman, yanlış yer, yanlış muhatap çok daha netlik kazanmıştır. Bu
açıklamalardan sonra yapılacak bir müdahale çok daha yanlış olacaktır,
çok daha yanlış bir zamanda, çok daha yanlış bir yerde, çok daha yanlış
bir muhataba yönelik bir müdahale niteliğine girecektir, girmiştir.
Değerli arkadaşlarım, dünya tarihine yön veren olayları yaşarken bu
olayların içinde sürüklenmeye direnebilmek fevkalade önemlidir. Şimdi içinden
geçmekte olduğumuz dönem tam bu nitelikte bir örnek olay konumundadır.
Türkiye ve bütün ülkeler, haklılığı siyaseten ve ahlaken tartışmalı bir
büyük askerî harekâta sürüklenmek zorunda olmadıklarını değerlendirmelidirler.
Hiçbir ülke, bu konudaki temel kararı, bir başka olup bittiye terk edemez,
teslim edemez; herkes, bu kararı kendi başına ayrıca almak zorundadır.
Her birimiz, bu konuda karar almak zorunluluğundan kendimizi hiçbir şekilde
kurtaramayız. Olaylar bizim kontrolümüzde değil, ne yapalım, şartlar böyle
gerektirdi gerekçelerinin hiçbir anlam taşımayacağı çok önemli durumlardan
birisiyle karşı karşıyayız ve burada söz konusu olan da, aslında Türkiye'nin
kendi konumunu rahatlatmanın ötesinde böyle bir büyük tarihi yanlışın ortaya
çıkmasına fırsat vermemektir. Hepimizin görevi, bu yanlış savaşın yapılmamasını
güvence altına almaya çalışmaktır. Bu yanlıştır; siyaseten yanlıştır, ahlaken
yanlıştır. Niçin yanlıştır; son dönemin en önemli askerî harekâtlarından
birisi planlanıyor, Vietnam Savaşından bu yana yaşanmış en önemli askerî
harekâtlardan birisi planlanıyor. Niçin planlanıyor; ortada acil, ani,
somut bir tehlike, bir tehdit söz konusudur demek olanağı var mıdır? Irak'ta
kitle imha silahlarına yönelik bir arayışın, hatta, belki o konuda belli
bir stokun ve kitle imha silahlarını uygun gördükleri zaman, uygun gördükleri
yerde kullanma anlayışının iktidarda olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz;
ama, bu, orada şu anda bu çapta bir askerî müdahaleyi zorunlu kılacak bir
tehdidin, somut bir tehdidin, acil bir tehlikenin bulunduğu anlamına kesinlikle
gelmiyor. Irak, üç parçaya bölünmüş; güneyi işgal altında, kuzeyi işgal
altında... İşgal belki ileri bir söz; ama, Bağdat'taki merkezî otorite,
etkisini, gücünü kuzeyde ve güneyde hissettiremez halde; eli kolu bağlanmış
halde. Kuzeyde, İncirlik'ten kalkan uçaklar, 36 ncı paralele kadar uzanan
Irak coğrafyasını denetim altında tutuyorlar. Orada bir askerî tehlikenin,
tehdidin ortaya çıkmasına yönelik bir tablo yok. Güneyde aynı şekilde Bağdat
merkezî idaresinin otoritesi, elini uzatamıyor, duruma hâkim olamıyor,
oradaki askerî tabloyu etkilemek, yönlendirmek şansına sahip değil. Üç
ayrı dilime bölünmüş Irak ve Bağdat dahil, Musul dahil bütün önemli merkezleri,
Basra dahil, üç aydan beri 400'e yakın silah denetçisinin kontrolü altında
ve bunun bundan sonra da, uzunca bir süre böyle devam etmesini engelleyecek
bir durum da yok. Yani, Irak'tan bölgeye ve dünyaya bir ani tehdidin, tehlikenin
çıkabileceği konusunda bir varsayım ortaya koymanın haklı bir gerekçesi
yok. Irak, kontrol altında, havasına hâkim değil, askerine hâkim değil,
coğrafyasına hâkim değil; Birleşmiş Milletlerle yapılan anlaşma çerçevesinde
silah denetçileri bütün Irak coğrafyasında Saddam'ın sarayları dahil olmak
üzere, her türlü soruşturmayı yapmak olanağına sahip, burada ani bir ciddî
tehdidin, tehlikenin, bir savaşı gündeme getirecek, on binlerce insanın
ölmesini, hayatların allak bullak olmasını, ekonomilerin perişan olmasını,
bölgedeki siyasî dengenin ortadan kalkmasını mümkün kılacak bir olumsuzluğu
zorunlu kılan bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu söyleme imkânı var
mı? Irak'ı bu hale getirmişiz, şimdi silah denetçilerinin bu açıklamasından
sonra bir savaş kararını alıp, uygulamak istiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, uluslararası ilişkilerde hukuku egemen kılmak
hepimiz için büyük önem taşır. Hele Türkiye konumundaki ülkeler için hukukun
önemi olağanüstü yüksektir. Bizim arkamızı dayayacağımız haktan, hukuktan
başka bir güç yoktur. Biz, geleceğe güvenle bakabilmenin yolunu hukukun
işleyişinde buluruz. Hukuk olacak ki, bizde kendimizden emin olalım; başkasına
haksızlık yapmayalım, bize haksızlık yapılmasına fırsat vermeyelim, fırsat
vermeyecek bir düzenin ayakta olduğunu bilelim. Hukuk, herkes için ve bizim
için büyük önem taşıyor. Hukuku korumalıyız. Sadece bir ülke için, sadece
bir dönemde belli bir süre için hukuk olur ya da olmaz, bir defalık hukuk
ihlal edilir anlayışları, uluslararası ilişkilerde çok ağır bedellerin
ödenmesine yol açar. O nedenle hukukun üstünlüğünün mutlak kılınması bizim
açımızdan da büyük önem taşıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu savaşı önlemeliyiz. Birleşmiş Milletler silah
denetçilerinin raporu bu konuda çok büyük bir olanak ortaya çıkarıyor.
Bu olanak değerlendirilmelidir. Dünyanın vicdanı ayağa kalkmıştır. Aklı
başındaki bütün insanlar, bu savaşın hiçbir haklı, rasyonel, ahlakî, siyasî
gerekçesi olmadığını görmektedirler. Olamamalıdır, bu koşullarda savaş
olamamalıdır ve dünyaya, hukukun, ahlakın, siyasetin egemen olabileceğini
hep birlikte göstermeliyiz. Dün açıklanan kararlar Türkiye'yi çok daha
özel bir konuma sokmuştur. O kararlardan sonra dünyada Irak savaşına meşruiyet
kazandırma imkânına sahip hiçbir ülkenin, bu doğrultuda, artık, adım atmayacağı
görülüyor; ama, dünkü karar, tek taraflı bir tercihle Amerika Birleşik
Devletleri bölgeye müdahale kararını almışsa, Türkiye'nin de kendisiyle
işbirliğini zorunlu kılıyor; yani, dünkü karar, müdahaleyi artık hukukî
zeminden iyice çıkarmıştır, siyasî zeminden iyice çıkarmıştır. Hukukî zeminden
çıksa da, siyasî zeminden çıksa da biz bu müdahaleyi yapacağız diyenler,
bu amaçlarında kendilerine destek verecek, kendileriyle işbirliği yapacak
birilerine muhtaçtır. Türkiye şimdi, o rolü oynama durumuna sürüklenme
tehlikesiyle karşı karşıya olabilir. Bir hukukî temele dayanmadan, siyasî
haklılığı olmadığı son raporla da ortaya çıktıktan sonra, tek taraflı bir
müdahale ihtiyacı hâlâ kendisini hissettiriyorsa, bu müdahaleyi yapacak
olanlarla Türkiye işbirliği yapmak durumuna sürüklenmemelidir, Türkiye'nin
konumu, durumu olağanüstü önem kazanmıştır. Olağanüstü dikkatli davranmak
durumundayız. Bugüne kadar uluslararası hukuk diyorduk, siyasî meşruiyet
diyorduk, işte onu aramanın zamanıdır. Şimdi, onu arayacak mıyız, aramayacak
mıyız hep birlikte göreceğiz. Onu hep beraber ve mutlaka aramalıyız. Bu
olmadan da, ne yapalım şartlar böyle gerektirdi, böyle olmazsa bizim için
şu zarar doğar, bu sıkıntı çıkar diye sürüklenmemeliyiz. Dünkü rapor, tek
taraflı müdahale kararında olanları sıkıntıya sokmuştur, onlarla işbirliği
yapmak durumunda kalacak olanları da daha büyük sıkıntıya sokmuştur. Türkiye,
şimdi, dünkü raporun ışığında bu sıkıntılı durumu çok doğru şekilde değerlendirmelidir.
Bu, bir temel konudur. Bugün akşamüzeri Amerika Birleşik Devletleri Başkanı
Sayın Bush'un, Amerika'daki birliğin, Amerikan birliğinin durumu konusunda
yapacağı geleneksel yıllık konuşma var. Herhalde bu konuşmadan, bundan
sonraki açıklamalardan ipuçları ortaya çıkacaktır. Tek taraflı bir karara
Türkiye sürüklenmemelidir. Tek taraflı bir müdahalenin bir parçası haline
Türkiye hiçbir bir biçimde dönüşmemelidir. Bu konuyu burada çok uzun bir
süreden beri gündeme getiriyoruz, ta başından beri burada üstünde durduğumuz
ana noktaları hatırlayacaksınız:
1.- Uluslararası hukukî meşruiyet bizim için temeldir. Uluslararası
hukukî meşruiyet dışında hiçbir adımı atamayız, atmamalıyız; bunu bir ay
öncesinden beri söylüyoruz.
2. - Türkiye bir askerî harekâtın cephesi ve karargâhı haline
gelmemelidir; ikinci temel nokta budur demiştik, bir ay önce söylemiştik.
Türkiye, askerî bir harekâtın cephesi, karargâhı haline dönüşmemelidir.
Uluslararası hukuk çerçevesi içinde işbirliği mecburiyeti ortaya çıkabilir,
dayanışma sergilemek durumunda kalabiliriz, bütün bunları anlıyorum. Hukukî
meşruiyet olmadan hiçbir şey olmaz. Hukukî meşruiyet varken de dikkat edeceğimiz
ana nokta, Türkiye, Irak'a karşı bir askerî harekâtın cephesi ve karargâhı
olmamalıdır; ikinci temel nokta budur demiştik.
Üçüncü temel nokta, bir müdahale Irak'ın parçalanması sonucunu
kesinlikle doğurmamalıdır. Bu, herkesin çok kolayca telaffuz ettiği bir
şey; ama, bir askerî müdahalenin Irak'ın parçalanması sonucunu çok büyük
bir olasılıkla ortaya koyacağının değerlendirilmesi başka bir konudur.
Çünkü, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, niyet ifadesiyle uluslararası politikada
olayların akışının yönlendirilmesi birbirinden iki farklı iştir. Bakınız,
Irak'ın toprak bütünlüğüne Amerika Birleşik Devletleri de, geçmiş Türk
hükümetleri de ne kadar büyük önem verdiklerini hep söyleye gelmişlerdir;
ama, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, son on yılda Irak'taki, demin konuştuğumuz
siyasî parçalanma tablosu, 36 ncı paralelin kuzeyine Bağdat'ın askerî gücünün
ulaşamaması, İncirlik'ten kalkan uçakların orayı, Irak toprak bütünlüğünü
koruma demeçlerinin yanı sıra ayrı bir siyasî tablo içinde tutmaya özen
göstermeleri Kuzey Irak'ta siyasî oluşumlara en büyük katkıyı, desteği
vermiştir. Bir askerî harekât, hele bir kuzey cephesi açılacak olursa,
hiç kuşku duymayınız, bunun kaçınılmaz sonucu Kuzey Irak'taki kesimlerin
silahlanması, malî açıdan güçlenmesi ve Irak toplumundaki parçalanma sürecinin
geri döndürülmesi güç bir derinlik kazanmasının kaçınılmaz olmasıdır. Buraya
doğru bir gidiş, istediğiniz kadar siz toprak bütünlüğüne taraftar olduğunuzu
söyleyiniz, ortaya çıkacaktır, çıkmaktadır, geçmişte de çıkmıştır.
Değerli arkadaşlarım, biz siyasî bir parti olarak bir siyaset anlayışını
ortaya koymakla yükümlüyüz; ta başından beri bunu yapıyoruz. Biz, bölgemizde
savaş istemiyoruz; biz, bölgemizde istikrarın bozulmasını istemiyoruz;
biz, bölgemizde yıllarca tahribatı sürecek bir askerî harekâtın gerçekleştirilmesini
istemiyoruz. Bölgemizde yer alan ülkelerin bize, bölgeye yönelik tehditler
ortaya koyma olasılığını elbette göz önünde bulunduruyoruz. Bu konuda etkin
önlemlerin alınmasına katkı yapmaya Türkiye olarak da hazırız. Bölgeyi
terörden azade kılmak için gereken her türlü çalışmayı çok büyük bir öncelikle
Türkiye olarak değerlendiririz; ama, bölgemizde haklılığı tartışmalı, şartlarının
oluşup oluşmadığı tartışmalı, hukuku tartışmalı, siyaseti tartışmalı, ahlakı
tartışmalı; ama, bu bölgeye vereceği zarar tartışma götürmez askerî bir
müdahalenin içine Türkiye'nin çekilmesi kesinlikle kabul edilebilir değildir.
Bunun herkes tarafından çok iyi anlaşılması lazımdır. Biz, halkımızın bu
doğrultudaki sağduyusunu, bu konudaki anlayışını çok iyi değerlendiriyoruz,
fevkalade önemli bir dayanak noktasıdır ve bu dayanak noktasını sarsmadan
korumak lazımdır. Bunu tekrar önemle ifade ediyorum. Hükümetin, önümüzdeki
günlerde bu doğrultuda atılacak adımlar konusunda olağanüstü bir dikkat
içine girmesinin kaçınılmaz olduğunu görüyorum ve bu konuda hükümetin gereken
özeni göstermesini bir muhalefet partisi olarak talep ediyorum; Türkiye'yi
savaşa sokmayınız. Hiçbir gerekçeyle bunu haklı gösteremezsiniz; hiçbir
gerekçeyle bunu izah edemezsiniz; hiçbir gerekçeyle bunu, halkımızın anlayışla
karşılamasını sağlayamazsınız. Savaşı istemiyoruz, prensip olarak da istemiyoruz,
hele gelinen noktada hiç istemiyoruz... Hiç istemiyoruz...
Çevremizde barış istiyoruz, Filistin'de barış istiyoruz. Yıllardır çözülememiş
olan İsrail-Filistin sorununun öncelikle çözülmesini istiyoruz. Bu savaş
yanlış demiştik; yeri yanlış, zamanı yanlış, hedefi yanlış... Çözmeye mecbur
olduğumuz öncelikli konu Filistin konusu. Onu çözmeyi bırakıp, şimdi eli
kolu bağlanmış, toprakları üç parçaya ayrıştırılmış, merkezî hükümetine
bütün topraklarına Birleşmiş Milletlerinin silah denetçileri salınmış,
helikopterleriyle, araçlarıyla vızır vızır toprağı kontrol altına aldıkları
Irak'a savaş açacağız. Böyle bir şey olamaz... Böyle bir şey kesinlikle
kabul edilemez.
Efendim, biz açmadık, ne yapalım, komşularımız, işte onlar karar aldılar
gidiyorlar, dayanışma falan, bu artık olamaz, olamayacağını anlatırız.Komşu
olmak demek, dost olmak demek, dostunuzun yapacağı yanlışa engel olmak
demektir; hepimizin görevidir bu . Yani, biz dostuz da, Avrupa dost değil
mi? Amerikan halkının kendisi dost değil mi? Her geçen gün Amerikan halkının
desteği, güneş görmüş kar gibi eriyor; her gün eriyor. Yok, haklılığı yok...
Kişisel tatmin arayışıyla, keyfî tatmin arayışıyla, güç gösterisiyle dünyanın
başına savaş açılması kesinlikle kabul edilemez. Artık, bu savaşa karşı
net bir tavrı en resmî yetkililerimizin de açık söyleme zamanı gelmiştir.
Artık, durumu idare etme, bakarız, ederiz, elbette işbirliği içinde olacağız,
anlıyoruz sizi, hele bir gün gelsin değerlendiririz yaklaşımının, artık,
noktalanması gerekiyor. Washington'da başlayan o süreç, artık bundan sonra,
bu noktadan sonra sürdürülemez, sürdürülemeyeceğini ortaya koymak lazımdır.
Değerli arkadaşlarım, bu tabiî, çok temel bir konu, bu konudaki düşüncelerimi
sizinle paylaştıktan sonra, maalesef, uzun süreden beri Türkiye'yi derinden
meşgul eden bir başka konuya, Kıbrıs konusuna bir kez daha değinmek zorunluluğuyla
karşı karşıyayım. Bundan büyük üzüntü duyuyorum; yani, Kıbrıs konusunu,
maalesef, biz, kendi içimizde kendi hükümetimizle konuşuyoruz, tartışıyoruz;
sadece biz değil, Denktaş, Kıbrıs sorununu kendi hükümetine karşı savunuyor.
Böyle bir acı manzara, bilmiyorum, siyaset tarihinde çok sık görüldü mü?
Geçen ramazan bayramından başladı, AKP'nin Genel Başkanı Denktaş'ı hedef
seçerek, Denktaş'ı suçlayarak "müzakerelerde biraz esneklik göster" diye
Rize'deki köyünden talimatlar yağdırmaya, bayram zamanı. Aradan geçen zaman
boyunca bu yaklaşımın kararlılıkla sürdürüldüğüne tanık olduk; yani, anlamakta
güçlüğümüz var; çünkü, iktidarda tek bir parti var. Bu iktidar partisi,
izleyeceği politikayı uygun gördüğü gibi kararlaştırır; hükümet olarak
kararlaştırır, Meclis olarak gündeme getirir, orada konuşuruz, orada kararlaştırılır.
Çeşitli devlet kuruluşlarıyla, hükümet olmanın sağladığı olanakları kullanarak,
ilişkilerini geliştirir, kararlarını alır, politikasını ortaya koyar ve
götürür uygular. Böyle bir çabaya tanık olmuyoruz. Birbiriyle çelişkili
ikili bir yaklaşım sürdürülüyor; bir yandan Türkiye'nin resmî politikası
sürdürülüyormuş gibi yapılıyor, öte yandan bu resmî politikayı somut müzakere
zemininde uygulamakla yükümlü olan temsilciye en ağır suçlamalar, en ağır
karalamalar sorumsuzca yapılıyor ve böylece o müzakereyi götüren kişinin
masada yalnız başına kaldığı gibi bir tablo, arkasında hükümetin, devletin
bulunmadığı gibi bir tablo yaratılıyor. Muhalefet teşvik ediliyor, tahrik
ediliyor, içeriden çürütülmek isteniyor; ne yapılmak isteniyor, niçin yapılmak
isteniyor anlamak mümkün değil. Kimin adına yapılmak isteniyor, nereye
ulaşılmak isteniyor anlamak mümkün değil.
Değerli arkadaşlarım, iki gün önce en son gelinen noktada AKP'nin Sayın
Genel Başkanı, Kıbrıs konusundaki suçlular listesinde Klerides'i de koydu
"Denktaş ve Klerides orada olduğu sürece bu iş olmaz" dedi. Eskiden sadece
Denktaş'ı suçluyordu, şimdi Denktaş ve Klerides birlikte suçlanıyor. Bir
defa şunu anlamakta güçlüğüm var: Klerides'ten sana ne!.. Klerides'i Papandreu
suçlamıyor, Klerides'i Simitis suçlamıyor, Klerides'i Rum yönetimi suçlamıyor,
sen ne suçluyorsun, sana mı düştü onu suçlamak. O işini iyi yapıyor, herkes
de onun arkasında, yanında; işini yaptığı için herkes onu alkışlıyor ve
o başarılı, o amacına ulaşıyor; onu suçlamak senin işin mi?! Sana mı soruyorlar,
Klerides'i sana mı beğendirecekler?.. Senin ölçülerinle mi Rumlar müzakereci
atayacaklar. Sen, sadece Denktaş'ı suçluyor olmanın büyük manevî ağırlığı
altında ezilip, artık sadece Denktaş'ı suçlayamaz hale geldin diye, Klerides'i
de suçlama hakkını sana kim veriyor? Sen, Denktaş'ı suçlamaya devam et,
senin işin o, senin yaptığın o; ne karışıyorsun Klerides'e. Klerides gayet
başarılı bir şekilde işini yapıyor; çünkü, arkasında Tayyip Erdoğan gibi
bir iktidar partisi Genel Başkanı yok, Simitis var.
Neymiş; Klerides ile Denktaş orada olduğu sürece anlaşma olmazmış. Sen,
bir üçüncü ülkenin tarafsız gözlemcisi misin, bir uluslararası yayın organının
yorumcusu musun, sana hangi şartlar altında bu sorun çözülür diye sordular
da ona mı cevap veriyorsun? Senin işin ne, senin amacın ne, senin görevin
ne; ne yapmak durumundasın sen? Şununla şununla olmaz, bunu anlatıyor,
yorum yapıyor, gözlem yapıyor... Üçüncü taraf beyefendi... Ona sormuşuz,
bu Kıbrıs sorunu ne zaman çözülür, ne zaman çözülmez, o da bize görüş söylüyor.
Böyle bir şey olabilir mi?.. Bunlar iktidar olduklarının farkında değiller.
Kıbrıs sorununu çözmekle yükümlü iktidar olduklarının farkında değiller.
Eğer Denktaş ile çözülmezse, Denktaş'ın yerine getirilmesi gereken kimse
onu getirmeye çalış da görelim seni. Klerides'e sen ne karışıyorsun.
Değerli arkadaşlarım, gerçekten, kavramlar birbirine girdi; yani, neyle
uğraşıyoruz, neyin peşindeyiz, neyi arıyoruz farkında değiliz. Ulusal kimlik,
ulusal onur, bunlar unutuldu. Ulusal kimliği, Davos sosyetesine, şiş kebabı
ve Türk semazenlerinin gösterileriyle sunarak korumaya çalışıyoruz. Sen,
ulusal kimliği, Davos sosyetesine mankenle, defileyle, şiş kebabıyla savunacağına,
Kıbrıs'taki devlet adamlarına sahip çıkarak, Kıbrıs sorununa sahip çıkarak
savun.
Değerli arkadaşlarım, Allah, Denktaş'a kolaylık versin. Kimseyi de onun
konumuna düşürmesin. Zaten, kimsenin, onun konumuna düştüğünü de zannetmiyorum;
böyle bir şey olamaz. Adam, görev yapıyor, görevi Klerides'e karşı yapacak,
görevi Avrupa Birliğine karşı yapacak, görevi Karen Fogg tayfasına karşı
yapacak, görevi bir de Tayyip Erdoğan'a karşı yapacak.
Türk Milleti, Tayyip Erdoğan'ı, Denktaş'ın elini kolunu bağlayasın,
önünü kesesin diye seçmedi. Niçin seçtiğini düşünmesinde yarar var.
Değerli arkadaşlarım, derdimiz çok; ekonomide, sosyal yaşamda, verilen
sözler ne halde; bunları hepimiz yakından izliyoruz, değerlendiriyoruz
ve Türkiye'ye de anlatıyoruz. Bu hükümetin foyası çok kısa bir süre içinde
çıktı. Bu kadar büyük bir destekle gelip, bu kadar kısa bir süre içinde
bu desteği bu kadar büyük bir hızla kaybetmenin bir başka örneği daha yoktur.
Verilen sözler tutulmamıştır. Bugün, iki ay sonra bu hükümetin Türkiye'yi
getirdiği nokta bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk noktasıdır.
Ekonomide bu böyledir, dış politikada bu böyledir, sosyal yaşamda da
bu, böyledir. Bugün Türkiye yüzde 39'luk reel faizlerle tekrar uğraşmak
durumunda. Seçimden sonra, Cumhuriyet Halk Partisinin de katkısıyla yaratılan
o umutlu, iyimser ortam içinde Türkiye, bütün sorunlarını çözmeye elverişli
bir noktaya gelmişti, şimdi, tekrar, bu hükümet iç yüzünü ortaya koymuştur,
tereddütler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bir yandan IMF, bir yandan sendikalara
verilen sözler, tutulmayan vaatler ve onların yarattığı sıkıntılar, sorunlar...
Hükümet böyle sürekli çelişkiler içindedir. Bu çelişkiler birbiri ardından,
dış politikayla başlamıştı hatırlayacaksınız, ama, ekonomiye de yaygınlaştı.
Dış politikada da hala derinleşerek devam ediyor; ama, dış politikada ilginç
bir gelişme var; eskiden Dışişleri Bakanı, her gün, bir gün önce yaptığı
açıklamanın yanlış anlaşıldığını, öyle söylemek istemediğini ifade etmek
için toplantı yapardı ve iktidar yetkilileri, Dışişleri Bakanının, aslında
öyle söylemek istemediğini anlatmaya çalışırlardı. Gelinen noktada, şimdi,
Dışişleri Bakanı, Lefkoşe'ye gitmiş, Denktaş'a, "genel başkanının aslında
öyle söylemek istemediğini" anlatmaya çalışıyor. Yani, artık, Dışişleri
Bakanı, istikamet tutuyor; gerçekleri dile getiriyor, mahzara budur; yani,
Bekri Mustafa imam olmuş!..
Değerli arkadaşlarım, manzara bu. Tabiî o çelişkilerin en ilgi çekici
olanlarından birisi, nemalarla ilgili olanı. Hatırlayacaksınız, nemalarla
ilgili olarak önce hükümetin ekonomi bakanı bir açıklama yapmış ve demişti
ki, "zorunlu tasarrufların ana parasını, nemasını derhal ödeyeceğiz." Kamuoyunda
nemalar diye bilinen, aslında zorunlu tasarruf fonunun "ana parasını ve
nemasını derhal ödeyeceğiz; mart ayında ödemeye başlayacağız, üç taksitte
tümünü temizleyeceğiz" demişti. Bir süre sonra bunun hiçbir ciddi anlam
taşımadığı ortaya çıktı. Daha bağlayıcı yetkilileri, çıkıp dediler ki "biz
bunu dört yıllık bir plan çerçevesinde ödeyeceğiz. Bu yıl başlayacağız,
dört yıl sonra da, beşinci yılda da işi tamamlayacağız ve zorunlu tasarrufların
ana parası ve neması böylece ödenmiş olacaktır. Seçim kampanyamızda taahhüt
ettiğimiz gibi, hiçbir vatandaşımıza, hiçbirimiz, devlet olarak borçlu
kalamayız. Vatandaş perişan, ayakta duracak hali, mecali yok, ondan alınan
paraların üstüne devlet nasıl yatabilir? Devlet borçlanırken yüzde 140'a
kadar faiz ödemiş, şimdi onları birtakım göstermelik faizlerle geçiştirmek
bize yakışmıyor, bunu dört yıl içinde ödeyeceğiz."
Hatırlayacaksınız, bu çözüme karşı, AKP Genel Başkanı, "olur mu öyle
şey; bunu kabul etmiyorum, makul, kabul edilebilir bir plana bunu oturtun;
dört yılda borç ödenmesi, bu ortamda, borç ödenmemesi demektir, bunu kabul
edemeyiz, derhal yeni bir plan hazırlayın, ben bunu geri çeviriyorum" demişti.
Şimdi gelinen noktada konuşulan, geçen sene yapılan ödememe, bu sene yapılabilir
mi yapılamaz mı?.. Şimdi, millet, yüreği ağzında, hükümetten bayram öncesinde
müjde bekliyor. "Her sene olduğu gibi zorunlu tasarruf fonunda birikmiş
olan ve her yıl şubat ayında ödenen, sadece nemamızın o kısmı bu sene ödenecek
mi? Geçen sene bize yapılan ödeme bu sene olacak mı?" Şimdi uğraştıkları
konu bu.
Değerli arkadaşlarım, gerçekten bu hükümetin iler tutar tarafı kalmamıştır.
Hiçbir ciddi hazırlık yapmadan iktidara geldikleri anlaşılmıştır. Ne yapacaklarını
kararlaştırmadan iktidara geldikleri anlaşılmıştır; yani, Kıbrıs konusunda,
AB konusunda, nemalar konusunda ne yapacaklarına, vergiyi tabana yaymak
için ne yapacaklarına kadar hiçbir konuda hazırlık içinde olmadıkları ortaya
çıkmıştır ve iktidara gelen kadronun, Türkiye'nin sorunlarını hızlı kavrayıp,
onların gerektirdiği çözümleri etkili bir biçimde uygulayacak bir nitelik
taşımadığı da maalesef çok kısa bir süre içinde ortaya çıkmıştır. Bu tablo
içindeyiz.
Şimdi, bu tablo karşısında, toplumda giderek yaygınlaşan bir söylem
var; CHP nerede?.. CHP'nin sesi niye çıkmıyor?.. CHP ne yapıyor, niye yok?..
Bu, üzerinde durulup tahlil edilmesi gereken bir olaydır. Millet CHP'yi
aramaya başladı; CHP nerede diye CHP'yi arıyor. Niye arıyor; ortada bir
iktidar var; 363 milletvekiliyle seçilmiş, Türkiye'nin görmediği güçte,
tek başına, neredeyse Anayasayı değiştirmeye muktedir bir iktidar var.
Siz hala ne arıyorsunuz?.. Ne arıyorsunuz?.. "CHP'yi arıyoruz".. Kendilerine
sorduğunuz zaman, "CHP muhalefetini arıyoruz" diyorlar; ama, ben size söyleyeyim;
aradıkları, CHP muhalefeti değil, CHP iktidarını arıyorlar. CH iktidarını
arıyorlar, ama CHP iktidarını aradıklarını kabul edemiyorlar, "CHP muhalefetini
arıyoruz" diyorlar.
Neyin muhalefeti?... İki aydır Türkiye'de önümüze gelen her konuda örnek
bir muhalefeti bu grup yaptı, bu grup!.. Her konuda; ekonomisinde, siyasetinde.
Türkiye'de siyasetin normalleştirilmesi konusunda en doğru katkıları CHP
olarak sizler ortaya koydunuz, yön verdiniz, olmayacak işe olamaz dediniz;
olması gereken işe olmalı dediniz ve oldurttunuz. Türkiye siyaseti eğer
bu dönemde normalleştiyse, Cumhuriyet Halk Partisinin sorumlu, bilinçli,
ciddi çalışmalarıyla, çabasıyla, katkısıyla, Cumhuriyet Halk Partisinin
bu desteğiyle bu desteğiyle buraya gelmiştir Türkiye. Türkiye'nin önünü
açıyoruz, onu yaptık, onu yaptınız.
Ekonomiyle ilgili kanunlar geldi; Plan ve Bütçe Komisyonundan başlayarak
Genel Kurulumuza kadar uzanan süreç içinde, Cumhuriyet Halk Partililerin
bu konuda verdikleri katkı, gösterdikleri gayret, çaba, tutanakların içinde.
Türkiye'nin pek çok ciddi insanı, televizyonlarından Cumhuriyet Halk Partisinin
bu konudaki muhalefetini izleyerek, ilgiyle öğrenerek, ders alarak konuları
öğrenmeye gayret ediyordu. Mali miladın kaldırılmasından, Maliye Bakanının
kendisini affetme garabetine kadar her noktaya karşı, Cumhuriyet Halk Partili
arkadaşlarımız, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, komisyonlarda, Genel Kurulda
çok nefis bir görev yaptılar; her birisi yüzümüzü ağarttılar, çok doğru
şeyler söylediler; önergeler verildi, uyarılar yapıldı, eleştiriler söylendi,
söylenen her sözün haklı olduğu ortaya çıktı. Şu geride bıraktığımız dönemde
7 tane kanun çıktı. Şu ana kadar 4 tanesi geriye döndü ve tümü de Cumhuriyet
Halk Partisinin uyarıları doğrultusunda geriye döndü. Henüz geriye dönmemiş,
geriye dönmesi gerekenler de ayrıca var tabiî.
Siz ne konuşuyorsunuz; hangi önerge, hangi yasa, Cumhuriyet Halk Partililerin
bilinçli süzgecinden geçmeden gündeme geldi ki?.. Uyarıyı devamlı olarak
yaptı arkadaşlarımız, eleştirileri devamlı dile getirdiler, gerçekleri
anlattılar ve bu, Türkiye'de, Meclisin çalışma kalitesine çok ciddi şekilde
yansıdı. Arzu ettiğimiz noktaya henüz çıkmadıysa, onun sorumlusu Cumhuriyet
Halk Partisi muhalefeti değildir.
Değerli arkadaşlarım, iktidar uygulamalarının bütün boyutlarına, yapılanlara
, yapılmayanlara, yapılamayanlara, Cumhuriyet Halk Partisi olarak çok önemli
tavırlar geliştirmişizdir ve çok ciddi bir görev yapıyoruz. Daha parlamento
çalışmasının çok başlangıcındayız. Bu kadar erkenden Cumhuriyet Halk Partisi
özleminin bu kadar yükselmiş olmasını, "Cumhuriyet Halk Partisi muhalefeti
nerede?" sözlerini ben, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına yönelik bir
özlem ifadesi olara memnuniyet olarak memnuniyetle kabul ediyorum. Geliyoruz,
merak etmeyin. Bu doğrultuda çalışmalarımızı sonuna kadar götüreceğiz ve
Türkiye'ye gerçekleri her dönemde göstere göstere çalışmamızı sürdüreceğiz.
Baharla birlikte halkın içindeyiz. Halkın yanında olacağız. Anadolu'da
çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Mecliste çalışmalarımızı yapıyoruz, aynı
düzeyde yapmaya devam edeceğiz. "Kıbrıs" denildiği zaman Cumhuriyet Halk
Partisi, "Irak" denildiği zaman Cumhuriyet Halk Partisi, "Anayasa değişikliği"
denildiği zaman Cumhuriyet Halk Partisi, "Türkiye'de ezilen kesimlerin
haklarını gözden çıkaran ekonomi maliye uygulamalarına karşı tavır" denildiği
zaman Cumhuriyet Halk Partisi olarak görevimizi yapıyoruz, yapmaya da devam
edeceğiz; ama, öyle anlaşılıyor ki artık milletimiz, Cumhuriyet Halk Partisini
muhalefet göreviyle tatmin olma noktasını aşmıştır. Biz de zaten bunu anlatmaya
çalışıyorduk. İnşallah bundan sonra halkımız bir Cumhuriyet Halk Partisi
iktidarıyla, özlediği, aradığı iktidarı bulacaktır.
Çok teşekkür ederim, sevgiler, saygılar sunarım.
|