Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (14.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
28 Ocak 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, Irak ve Kıbrıs konusundaki son gelişmeleri değerlendirdi.
 
BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...
"Türkiye'yi savaşa sokmayınız, hiçbir gerekçe bunu haklı gösteremez"
"Irak'a yapılacak bir askeri müdahalenin yanlış zamanda, yanlış yere, yanlış muhataba savaş açmak anlamına geleceği daha netlik kazandı"
"Konunun mutlaka BM Güvenlik Konseyi'ne tekrar getirilmesi ihtiyacı vardır ve uluslararası kamuoyunun tatmin olması, vicdanların rahatlatılması açısından bu çalışmanın daha ileri aşamaya taşınması ihtiyacı vardır."
"Bu yapılmadan, BM'den karar çıkarılmadan tek taraflı bir olup bittiyle bir askeri müdahaleyi gerçekleştirmenin hukuki ve siyasi altyapısının olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu açıklamalardan sonra tek taraflı bir müdahale hiçbir biçimde kabul edilemez."
"Biz bölgemizde yıllarca olumsuz etkileri sürecek bir harekat istemiyoruz. Hükümet'in bu doğrultuda atılacak adımlar konusunda gerekli özeni göstermesini muhalefet partisi olarak bekliyoruz"
"Türkiye ve bütün ülkeler haklılığı siyaseten ve ahlaken tartışmalı bir askeri harekata sürüklenmek zorunda olmadıklarını değerlendirmelidirler"
"Ulusal kimliğimizi, Davos sosyetesine şiş kebabı ve Semazen gösterileriyle sunarak korumaya çalışıyorlar"
"Bunu yapacağınıza ulusal kimliğimizi Kıbrıs'taki devlet adamlarına sahip çıkarak savunun"
"Klerides'ten sana ne? Sen üçüncü bir ülkenin gözlemcisi misin? Klerides başarılı çünkü arkasında Tayyip değil Simitis var"
"Allah Denktaş'a kolaylık versin, kimseyi de onun konumuna düşürmesin"
"Türk milleti Erdoğan'ı, Denktaş'ın elini kolunu bağlasın diye seçmedi"
"Bu hükümetin tutar tarafı kalmamıştır. İktidar için hiçbir hazırlıkları olmadığı ortaya çıkmıştır"
"Şimdi bize (CHP nerede?) diye soruyorlar. Bu aslında tahlil edilmesi gereken bir durumdur. Millet, CHP'yi arıyor. Niye arıyor? TBMM'de 363 milletvekiline sahip bir iktidar var. Siz ne arıyorsunuz? Sorunca (CHP muhalefetini arıyoruz) diyorlar. Ama ben biliyorum, onlar CHP muhalefetini değil CHP iktidarını arıyorlar"
 
CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(28 Ocak 2003)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi, uzun bir aradan sonra, yurtdışı geziyi de araya koyduktan sonra özlemiş bir durumda sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Türkiye'nin, Parlamentomuzun çok yoğun bir çalışma dönemine girmekte olduğu bir sırada karşı karşıya bulunduğumuz sorunlarla ilgili değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Sözlerime geçerken önce, dün sabah Tunceli Pülümür'de yaşanan deprem felaketi dolayısıyla üzüntülerimi ifade etmek istiyorum; geçmiş olsun dileklerimi, kaybettiğimiz yurttaşımız dolayısıyla baş sağlığı dileklerimi ifade etmek istiyorum.

Kuzey Anadolu Fay hattı, bunun kuzeyindeki ve güneyindeki paralel hatlar, maalesef, Türkiyemizi, sık sık çok ciddî şekilde yaralıyor. Birbiri ardından, değişik coğrafyalarımızda, Anadolu coğrafyasını doğudan batıya kat eden bu hat etrafında sık sık deprem felaketiyle karşı karşıya kalıyoruz. Buna karşı etkin önlemleri hâlâ geliştirememiş olduğumuzu üzüntüyle görüyorum. Çok daha felaketler, hepimizi derinden kaygılandırıyor. Bu doğrultuda çok ciddî bir hazırlık uyarısı olarak bu felaketin değerlendirilmesinin çok zorunlu olduğuna inanıyorum. Umarım, bundan sonra karşımıza gelebilecek bu doğrultudaki felaketlere daha hazırlıklı olarak çıkmak durumunda oluruz. Türkiye'nin bu konuyu hiçbir zaman unutmaması ve bütün politikalarını, imar politikalarını, kentleşme politikalarını, belediyecilik politikalarını, bu temel olayı daima göz önünde bulundurarak düzenlemesi ihtiyacı, zorunluluğu var. Tekrar, size, bütün Grubumuzun, milletimize üzüntülerini ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, yine söz felaketlerden açılmışken geride bıraktığımız günlerde Batı Akdeniz Bölgemizde yoğun yağıştan kaynaklanan acı olaylar yaşadık. Camekân altında üretim yapan üretici çiftçilerimiz, camekânlarını kaybettiler, çok büyük hasar yaşandı, maddî kayıplarla karşı karşıyayız. Bu olayda periyodik olarak karşımıza çıkan, devrevî olarak daima önümüze gelen genel konularımızdan birisi. Bazen yurdun bir köşesinde Mersin'de, bazen Ege kıyılarında Muğla'da, İzmir'de, Aydın'da, Manisa'da, Antalya'da yurdun değişik yörelerinde bu felaketleri yaşamak durumunda kalıyoruz. Maalesef, bu felaketlere karşı etkin bir sosyal güvenlik sistemini oturtabilmiş değiliz. Çiftçilerimiz, felaket karşısında elleri böğründe sahipsiz, başı boş durumda kalıyorlar ve büyük ekonomik çöküntü ve moral çöküntüsü yaşanıyor. Bu durum karşısında Grubumuza mensup milletvekili arkadaşlarımızın hızla felaket bölgesine gitmiş olduklarını, çiftçilerimizle yüz yüze ilişkiler geliştirdiklerini, sorunlarını kamu yöneticilerine aktardıklarını memnuniyetle öğrendim. Değerli arkadaşlarıma teşekkür ediyorum, kutluyorum ve çiftçilerimize, bu felaket dolayısıyla geçmiş olsun dileklerimi ifade ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu hafta çok kritik bir hafta. Irak savaşı açısından çok önemli gelişmelerin yaşanmaya başladığı bir haftanın içindeyiz. Dün, Birleşmiş Milletler Silah Denetçileri, iki aydan beri Irak'ta yürüttükleri çalışmanın sonucunda hazırladıkları raporu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine sundular. Silah denetçileri ve Uluslararası Atom Enerjisi İdaresi yetkilileri, çalışmalarını, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine, beklenen çalışmalarını dün sundular. Bu çalışmaların ortaya koyduğu tablo, bundan sonraki gelişmeleri derinden etkileyecektir, etkilemesi gerekecektir. Bildiğiniz gibi, iki ay kadar önce, iki buçuk ay kadar önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1414 sayılı bir karar tasarısını kabul ederek, Irak'a tek taraflı bir askerî müdahaleden önce, oradaki durumun doğru bir fotoğrafının çekilmesi, kitle imha silahları üretiminin halen devam edip etmediğinin doğru biçimde saptanması, daha önce verilmiş olan bilgilerin ışığında kitle imha silahları üretimi için kullanılabilecek olan malzemelerin hesabının ayrıntılı bir biçimde Irak Hükümeti tarafından verilmesinin talep edilmesi karar altına alınmıştı, bu amaçla Silah denetçileri görevlendirilmiş ve bölgeye gönderilmişti. Onlar da, iki aydır bu konuyu inceliyorlar. Önce Irak Hükümeti, Birleşmiş Milletlerin bu kararını kabul ederek, onunla işbirliği içine girmeyi ve silah denetçilerine her türlü bilgiyi, belgeyi sunmayı kabul etti. Böylece, Irak Hükümeti ile Birleşmiş Milletlerin oluşturduğu silah denetçilerinin birlikte çalışması güvence altına alındı. Bu çalışma iki aydır devam ediyordu, sonuçlandı, şimdi rapor da önümüze getirildi.

Buradan çıkan sonuç şudur: Şu anda Irak'ta kitle imha silahları konusunda çok somut bir bilginin ve yaygın bir kitle imha silahları varlığını kanıtlayacak belgelerin bulunduğu ortaya çıkarılamamıştır. Zaten bu konuda çok yüksek bir bekleyiş yoktu; ama, iki aydır yapılan çalışmalar sonucunda Irak'ta bir büyük tehdit niteliğinde kitle imha silahları üretimiyle karşı karşıya olmadığımız, Irak Hükümetinin elinde bölgeyi, dünyayı tehdit edebilecek bir kitle imha silahı stokunun bulunduğunun kanıtlanması söz konusu olmamıştır; ama, kitle imha silahları üretiminde kullanılabilecek nitelikteki bazı malzemenin, daha önceden Irak yetkililerinin 1991 askerî harekâtından sonra varlığını kabul ettikleri çeşitli kimyevî maddenin bugün ne durumda olduğunun hesabının da ikna edici bir biçimde ortaya konulamadığı anlaşılmıştır. Yani, kitle imha silahı saptanamamıştır; fakat, kitle imha silahı üretiminde kullanılabilecek olan kimyevî malzemelerin hesabının ayrıntılı bir biçimde verilmesi gerçekleştirilmemiştir; yani, boşluklar vardır. Her iki çalışmayı yürüten yetkililerin yaptıkları açıklamalarda, bu çalışmaların sürdürülmesi konusunda bir talep ifade edilmiştir; yani, bu çalışmaların yararlı olduğu, bundan sonra bu çalışmaları daha da sürdürmenin, konunun aydınlığa kavuşturulması açısından çok uygun ve doğru olacağı ifadesi, her iki çalışma grubunun yöneticileri tarafından aktarılmıştır. Yani, zaman talebi, çalışmaları sürdürme talebi, bu araştırmalara devam etme talebi, araştırmaları yürüten heyet tarafından da ortaya konulmuştur. Dün yapılan açıklamalar, Irak'a tek taraflı bir askerî müdahale kararının haklılığını teyit edecek nitelikte ortaya çıkmamıştır. Dün yapılan açıklamalara bakarak, tek taraflı bir askerî müdahalenin uygun, doğru, kaçınılmaz olduğu konusunda ek gerekçeler üretmek imkânı bulunamamıştır. Dün gelinen tablo, tam tersine araştırmaların sürdürülmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu konuyu yeniden ele alması ihtiyacını vurgulayan, bu ihtiyacı güçlendiren, bu anlayışa destek veren nitelikte ortaya çıkmıştır.

Bu tabiî, önemli ve kritik bir noktaya gelindiğini ortaya koymaktadır. Bu açıklamalardan sonra 1414 sayılı Kararın ışığında daha önce alınmış olan karar, bize, bu raporlar karşısında tek taraflı bir müdahale olanağı veriyor demek imkânı kalmamıştır. Konunun mutlaka Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine tekrar getirilmesi ihtiyacı vardır ve uluslararası kamuoyunun tatmin olabilmesi, vicdanların rahatlatılabilmesi açısından bu çalışmanın daha ileri bir aşamaya taşınması ihtiyacı ortadadır. Bu çalışma yapılmadan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden yeni bir karar çıkarılmadan tek taraflı bir olup bittiyle bir askerî müdahaleyi gerçekleştirmenin hukukî ve siyasî altyapısı olmadığı dünkü açıklamalarla ortaya çıkmıştır. Dünkü açıklamadan sonra artık, tek taraflı bir müdahale hiçbir biçimde kabul edilebilir bir durum olmaktan çıkmıştır. Bunu özenle ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Irak'a yapılacak bir askerî müdahale, yanlış zamanda, yanlış ülkeye, yanlış yerde savaş açmak anlamına geliyor idi; yanlış zamanda, yanlış ülkeye, yanlış yerde savaş açmak niteliğinde bir karar idi Irak'a yapılacak askerî müdahale. Bu karardan sonra, dünkü açıklamalardan sonra yanlış zaman, yanlış yer, yanlış muhatap çok daha netlik kazanmıştır. Bu açıklamalardan sonra yapılacak bir müdahale çok daha yanlış olacaktır, çok daha yanlış bir zamanda, çok daha yanlış bir yerde, çok daha yanlış bir muhataba yönelik bir müdahale niteliğine girecektir, girmiştir.

Değerli arkadaşlarım, dünya tarihine yön veren olayları yaşarken bu olayların içinde sürüklenmeye direnebilmek fevkalade önemlidir. Şimdi içinden geçmekte olduğumuz dönem tam bu nitelikte bir örnek olay konumundadır. Türkiye ve bütün ülkeler, haklılığı siyaseten ve ahlaken tartışmalı bir büyük askerî harekâta sürüklenmek zorunda olmadıklarını değerlendirmelidirler. Hiçbir ülke, bu konudaki temel kararı, bir başka olup bittiye terk edemez, teslim edemez; herkes, bu kararı kendi başına ayrıca almak zorundadır. Her birimiz, bu konuda karar almak zorunluluğundan kendimizi hiçbir şekilde kurtaramayız. Olaylar bizim kontrolümüzde değil, ne yapalım, şartlar böyle gerektirdi gerekçelerinin hiçbir anlam taşımayacağı çok önemli durumlardan birisiyle karşı karşıyayız ve burada söz konusu olan da, aslında Türkiye'nin kendi konumunu rahatlatmanın ötesinde böyle bir büyük tarihi yanlışın ortaya çıkmasına fırsat vermemektir. Hepimizin görevi, bu yanlış savaşın yapılmamasını güvence altına almaya çalışmaktır. Bu yanlıştır; siyaseten yanlıştır, ahlaken yanlıştır. Niçin yanlıştır; son dönemin en önemli askerî harekâtlarından birisi planlanıyor, Vietnam Savaşından bu yana yaşanmış en önemli askerî harekâtlardan birisi planlanıyor. Niçin planlanıyor; ortada acil, ani, somut bir tehlike, bir tehdit söz konusudur demek olanağı var mıdır? Irak'ta kitle imha silahlarına yönelik bir arayışın, hatta, belki o konuda belli bir stokun ve kitle imha silahlarını uygun gördükleri zaman, uygun gördükleri yerde kullanma anlayışının iktidarda olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz; ama, bu, orada şu anda bu çapta bir askerî müdahaleyi zorunlu kılacak bir tehdidin, somut bir tehdidin, acil bir tehlikenin bulunduğu anlamına kesinlikle gelmiyor. Irak, üç parçaya bölünmüş; güneyi işgal altında, kuzeyi işgal altında... İşgal belki ileri bir söz; ama, Bağdat'taki merkezî otorite, etkisini, gücünü kuzeyde ve güneyde hissettiremez halde; eli kolu bağlanmış halde. Kuzeyde, İncirlik'ten kalkan uçaklar, 36 ncı paralele kadar uzanan Irak coğrafyasını denetim altında tutuyorlar. Orada bir askerî tehlikenin, tehdidin ortaya çıkmasına yönelik bir tablo yok. Güneyde aynı şekilde Bağdat merkezî idaresinin otoritesi, elini uzatamıyor, duruma hâkim olamıyor, oradaki askerî tabloyu etkilemek, yönlendirmek şansına sahip değil. Üç ayrı dilime bölünmüş Irak ve Bağdat dahil, Musul dahil bütün önemli merkezleri, Basra dahil, üç aydan beri 400'e yakın silah denetçisinin kontrolü altında ve bunun bundan sonra da, uzunca bir süre böyle devam etmesini engelleyecek bir durum da yok. Yani, Irak'tan bölgeye ve dünyaya bir ani tehdidin, tehlikenin çıkabileceği konusunda bir varsayım ortaya koymanın haklı bir gerekçesi yok. Irak, kontrol altında, havasına hâkim değil, askerine hâkim değil, coğrafyasına hâkim değil; Birleşmiş Milletlerle yapılan anlaşma çerçevesinde silah denetçileri bütün Irak coğrafyasında Saddam'ın sarayları dahil olmak üzere, her türlü soruşturmayı yapmak olanağına sahip, burada ani bir ciddî tehdidin, tehlikenin, bir savaşı gündeme getirecek, on binlerce insanın ölmesini, hayatların allak bullak olmasını, ekonomilerin perişan olmasını, bölgedeki siyasî dengenin ortadan kalkmasını mümkün kılacak bir olumsuzluğu zorunlu kılan bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu söyleme imkânı var mı? Irak'ı bu hale getirmişiz, şimdi silah denetçilerinin bu açıklamasından sonra bir savaş kararını alıp, uygulamak istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, uluslararası ilişkilerde hukuku egemen kılmak hepimiz için büyük önem taşır. Hele Türkiye konumundaki ülkeler için hukukun önemi olağanüstü yüksektir. Bizim arkamızı dayayacağımız haktan, hukuktan başka bir güç yoktur. Biz, geleceğe güvenle bakabilmenin yolunu hukukun işleyişinde buluruz. Hukuk olacak ki, bizde kendimizden emin olalım; başkasına haksızlık yapmayalım, bize haksızlık yapılmasına fırsat vermeyelim, fırsat vermeyecek bir düzenin ayakta olduğunu bilelim. Hukuk, herkes için ve bizim için büyük önem taşıyor. Hukuku korumalıyız. Sadece bir ülke için, sadece bir dönemde belli bir süre için hukuk olur ya da olmaz, bir defalık hukuk ihlal edilir anlayışları, uluslararası ilişkilerde çok ağır bedellerin ödenmesine yol açar. O nedenle hukukun üstünlüğünün mutlak kılınması bizim açımızdan da büyük önem taşıyor.

Değerli arkadaşlarım, bu savaşı önlemeliyiz. Birleşmiş Milletler silah denetçilerinin raporu bu konuda çok büyük bir olanak ortaya çıkarıyor. Bu olanak değerlendirilmelidir. Dünyanın vicdanı ayağa kalkmıştır. Aklı başındaki bütün insanlar, bu savaşın hiçbir haklı, rasyonel, ahlakî, siyasî gerekçesi olmadığını görmektedirler. Olamamalıdır, bu koşullarda savaş olamamalıdır ve dünyaya, hukukun, ahlakın, siyasetin egemen olabileceğini hep birlikte göstermeliyiz. Dün açıklanan kararlar Türkiye'yi çok daha özel bir konuma sokmuştur. O kararlardan sonra dünyada Irak savaşına meşruiyet kazandırma imkânına sahip hiçbir ülkenin, bu doğrultuda, artık, adım atmayacağı görülüyor; ama, dünkü karar, tek taraflı bir tercihle Amerika Birleşik Devletleri bölgeye müdahale kararını almışsa, Türkiye'nin de kendisiyle işbirliğini zorunlu kılıyor; yani, dünkü karar, müdahaleyi artık hukukî zeminden iyice çıkarmıştır, siyasî zeminden iyice çıkarmıştır. Hukukî zeminden çıksa da, siyasî zeminden çıksa da biz bu müdahaleyi yapacağız diyenler, bu amaçlarında kendilerine destek verecek, kendileriyle işbirliği yapacak birilerine muhtaçtır. Türkiye şimdi, o rolü oynama durumuna sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya olabilir. Bir hukukî temele dayanmadan, siyasî haklılığı olmadığı son raporla da ortaya çıktıktan sonra, tek taraflı bir müdahale ihtiyacı hâlâ kendisini hissettiriyorsa, bu müdahaleyi yapacak olanlarla Türkiye işbirliği yapmak durumuna sürüklenmemelidir, Türkiye'nin konumu, durumu olağanüstü önem kazanmıştır. Olağanüstü dikkatli davranmak durumundayız. Bugüne kadar uluslararası hukuk diyorduk, siyasî meşruiyet diyorduk, işte onu aramanın zamanıdır. Şimdi, onu arayacak mıyız, aramayacak mıyız hep birlikte göreceğiz. Onu hep beraber ve mutlaka aramalıyız. Bu olmadan da, ne yapalım şartlar böyle gerektirdi, böyle olmazsa bizim için şu zarar doğar, bu sıkıntı çıkar diye sürüklenmemeliyiz. Dünkü rapor, tek taraflı müdahale kararında olanları sıkıntıya sokmuştur, onlarla işbirliği yapmak durumunda kalacak olanları da daha büyük sıkıntıya sokmuştur. Türkiye, şimdi, dünkü raporun ışığında bu sıkıntılı durumu çok doğru şekilde değerlendirmelidir. Bu, bir temel konudur. Bugün akşamüzeri Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Sayın Bush'un, Amerika'daki birliğin, Amerikan birliğinin durumu konusunda yapacağı geleneksel yıllık konuşma var. Herhalde bu konuşmadan, bundan sonraki açıklamalardan ipuçları ortaya çıkacaktır. Tek taraflı bir karara Türkiye sürüklenmemelidir. Tek taraflı bir müdahalenin bir parçası haline Türkiye hiçbir bir biçimde dönüşmemelidir. Bu konuyu burada çok uzun bir süreden beri gündeme getiriyoruz, ta başından beri burada üstünde durduğumuz ana noktaları hatırlayacaksınız:

1.- Uluslararası hukukî meşruiyet bizim için temeldir. Uluslararası hukukî meşruiyet dışında hiçbir adımı atamayız, atmamalıyız; bunu bir ay öncesinden beri söylüyoruz.

2. - Türkiye bir askerî harekâtın cephesi ve karargâhı haline gelmemelidir; ikinci temel nokta budur demiştik, bir ay önce söylemiştik. Türkiye, askerî bir harekâtın cephesi, karargâhı haline dönüşmemelidir. Uluslararası hukuk çerçevesi içinde işbirliği mecburiyeti ortaya çıkabilir, dayanışma sergilemek durumunda kalabiliriz, bütün bunları anlıyorum. Hukukî meşruiyet olmadan hiçbir şey olmaz. Hukukî meşruiyet varken de dikkat edeceğimiz ana nokta, Türkiye, Irak'a karşı bir askerî harekâtın cephesi ve karargâhı olmamalıdır; ikinci temel nokta budur demiştik.

Üçüncü temel nokta, bir müdahale Irak'ın parçalanması sonucunu kesinlikle doğurmamalıdır. Bu, herkesin çok kolayca telaffuz ettiği bir şey; ama, bir askerî müdahalenin Irak'ın parçalanması sonucunu çok büyük bir olasılıkla ortaya koyacağının değerlendirilmesi başka bir konudur. Çünkü, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, niyet ifadesiyle uluslararası politikada olayların akışının yönlendirilmesi birbirinden iki farklı iştir. Bakınız, Irak'ın toprak bütünlüğüne Amerika Birleşik Devletleri de, geçmiş Türk hükümetleri de ne kadar büyük önem verdiklerini hep söyleye gelmişlerdir; ama, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, son on yılda Irak'taki, demin konuştuğumuz siyasî parçalanma tablosu, 36 ncı paralelin kuzeyine Bağdat'ın askerî gücünün ulaşamaması, İncirlik'ten kalkan uçakların orayı, Irak toprak bütünlüğünü koruma demeçlerinin yanı sıra ayrı bir siyasî tablo içinde tutmaya özen göstermeleri Kuzey Irak'ta siyasî oluşumlara en büyük katkıyı, desteği vermiştir. Bir askerî harekât, hele bir kuzey cephesi açılacak olursa, hiç kuşku duymayınız, bunun kaçınılmaz sonucu Kuzey Irak'taki kesimlerin silahlanması, malî açıdan güçlenmesi ve Irak toplumundaki parçalanma sürecinin geri döndürülmesi güç bir derinlik kazanmasının kaçınılmaz olmasıdır. Buraya doğru bir gidiş, istediğiniz kadar siz toprak bütünlüğüne taraftar olduğunuzu söyleyiniz, ortaya çıkacaktır, çıkmaktadır, geçmişte de çıkmıştır.

Değerli arkadaşlarım, biz siyasî bir parti olarak bir siyaset anlayışını ortaya koymakla yükümlüyüz; ta başından beri bunu yapıyoruz. Biz, bölgemizde savaş istemiyoruz; biz, bölgemizde istikrarın bozulmasını istemiyoruz; biz, bölgemizde yıllarca tahribatı sürecek bir askerî harekâtın gerçekleştirilmesini istemiyoruz. Bölgemizde yer alan ülkelerin bize, bölgeye yönelik tehditler ortaya koyma olasılığını elbette göz önünde bulunduruyoruz. Bu konuda etkin önlemlerin alınmasına katkı yapmaya Türkiye olarak da hazırız. Bölgeyi terörden azade kılmak için gereken her türlü çalışmayı çok büyük bir öncelikle Türkiye olarak değerlendiririz; ama, bölgemizde haklılığı tartışmalı, şartlarının oluşup oluşmadığı tartışmalı, hukuku tartışmalı, siyaseti tartışmalı, ahlakı tartışmalı; ama, bu bölgeye vereceği zarar tartışma götürmez askerî bir müdahalenin içine Türkiye'nin çekilmesi kesinlikle kabul edilebilir değildir. Bunun herkes tarafından çok iyi anlaşılması lazımdır. Biz, halkımızın bu doğrultudaki sağduyusunu, bu konudaki anlayışını çok iyi değerlendiriyoruz, fevkalade önemli bir dayanak noktasıdır ve bu dayanak noktasını sarsmadan korumak lazımdır. Bunu tekrar önemle ifade ediyorum. Hükümetin, önümüzdeki günlerde bu doğrultuda atılacak adımlar konusunda olağanüstü bir dikkat içine girmesinin kaçınılmaz olduğunu görüyorum ve bu konuda hükümetin gereken özeni göstermesini bir muhalefet partisi olarak talep ediyorum; Türkiye'yi savaşa sokmayınız. Hiçbir gerekçeyle bunu haklı gösteremezsiniz; hiçbir gerekçeyle bunu izah edemezsiniz; hiçbir gerekçeyle bunu, halkımızın anlayışla karşılamasını sağlayamazsınız. Savaşı istemiyoruz, prensip olarak da istemiyoruz, hele gelinen noktada hiç istemiyoruz... Hiç istemiyoruz...

Çevremizde barış istiyoruz, Filistin'de barış istiyoruz. Yıllardır çözülememiş olan İsrail-Filistin sorununun öncelikle çözülmesini istiyoruz. Bu savaş yanlış demiştik; yeri yanlış, zamanı yanlış, hedefi yanlış... Çözmeye mecbur olduğumuz öncelikli konu Filistin konusu. Onu çözmeyi bırakıp, şimdi eli kolu bağlanmış, toprakları üç parçaya ayrıştırılmış, merkezî hükümetine bütün topraklarına Birleşmiş Milletlerinin silah denetçileri salınmış, helikopterleriyle, araçlarıyla vızır vızır toprağı kontrol altına aldıkları Irak'a savaş açacağız. Böyle bir şey olamaz... Böyle bir şey kesinlikle kabul edilemez.

Efendim, biz açmadık, ne yapalım, komşularımız, işte onlar karar aldılar gidiyorlar, dayanışma falan, bu artık olamaz, olamayacağını anlatırız.Komşu olmak demek, dost olmak demek, dostunuzun yapacağı yanlışa engel olmak demektir; hepimizin görevidir bu . Yani, biz dostuz da, Avrupa dost değil mi? Amerikan halkının kendisi dost değil mi? Her geçen gün Amerikan halkının desteği, güneş görmüş kar gibi eriyor; her gün eriyor. Yok, haklılığı yok... Kişisel tatmin arayışıyla, keyfî tatmin arayışıyla, güç gösterisiyle dünyanın başına savaş açılması kesinlikle kabul edilemez. Artık, bu savaşa karşı net bir tavrı en resmî yetkililerimizin de açık söyleme zamanı gelmiştir. Artık, durumu idare etme, bakarız, ederiz, elbette işbirliği içinde olacağız, anlıyoruz sizi, hele bir gün gelsin değerlendiririz yaklaşımının, artık, noktalanması gerekiyor. Washington'da başlayan o süreç, artık bundan sonra, bu noktadan sonra sürdürülemez, sürdürülemeyeceğini ortaya koymak lazımdır.

Değerli arkadaşlarım, bu tabiî, çok temel bir konu, bu konudaki düşüncelerimi sizinle paylaştıktan sonra, maalesef, uzun süreden beri Türkiye'yi derinden meşgul eden bir başka konuya, Kıbrıs konusuna bir kez daha değinmek zorunluluğuyla karşı karşıyayım. Bundan büyük üzüntü duyuyorum; yani, Kıbrıs konusunu, maalesef, biz, kendi içimizde kendi hükümetimizle konuşuyoruz, tartışıyoruz; sadece biz değil, Denktaş, Kıbrıs sorununu kendi hükümetine karşı savunuyor. Böyle bir acı manzara, bilmiyorum, siyaset tarihinde çok sık görüldü mü? Geçen ramazan bayramından başladı, AKP'nin Genel Başkanı Denktaş'ı hedef seçerek, Denktaş'ı suçlayarak "müzakerelerde biraz esneklik göster" diye Rize'deki köyünden talimatlar yağdırmaya, bayram zamanı. Aradan geçen zaman boyunca bu yaklaşımın kararlılıkla sürdürüldüğüne tanık olduk; yani, anlamakta güçlüğümüz var; çünkü, iktidarda tek bir parti var. Bu iktidar partisi, izleyeceği politikayı uygun gördüğü gibi kararlaştırır; hükümet olarak kararlaştırır, Meclis olarak gündeme getirir, orada konuşuruz, orada kararlaştırılır. Çeşitli devlet kuruluşlarıyla, hükümet olmanın sağladığı olanakları kullanarak, ilişkilerini geliştirir, kararlarını alır, politikasını ortaya koyar ve götürür uygular. Böyle bir çabaya tanık olmuyoruz. Birbiriyle çelişkili ikili bir yaklaşım sürdürülüyor; bir yandan Türkiye'nin resmî politikası sürdürülüyormuş gibi yapılıyor, öte yandan bu resmî politikayı somut müzakere zemininde uygulamakla yükümlü olan temsilciye en ağır suçlamalar, en ağır karalamalar sorumsuzca yapılıyor ve böylece o müzakereyi götüren kişinin masada yalnız başına kaldığı gibi bir tablo, arkasında hükümetin, devletin bulunmadığı gibi bir tablo yaratılıyor. Muhalefet teşvik ediliyor, tahrik ediliyor, içeriden çürütülmek isteniyor; ne yapılmak isteniyor, niçin yapılmak isteniyor anlamak mümkün değil. Kimin adına yapılmak isteniyor, nereye ulaşılmak isteniyor anlamak mümkün değil.

Değerli arkadaşlarım, iki gün önce en son gelinen noktada AKP'nin Sayın Genel Başkanı, Kıbrıs konusundaki suçlular listesinde Klerides'i de koydu "Denktaş ve Klerides orada olduğu sürece bu iş olmaz" dedi. Eskiden sadece Denktaş'ı suçluyordu, şimdi Denktaş ve Klerides birlikte suçlanıyor. Bir defa şunu anlamakta güçlüğüm var: Klerides'ten sana ne!.. Klerides'i Papandreu suçlamıyor, Klerides'i Simitis suçlamıyor, Klerides'i Rum yönetimi suçlamıyor, sen ne suçluyorsun, sana mı düştü onu suçlamak. O işini iyi yapıyor, herkes de onun arkasında, yanında; işini yaptığı için herkes onu alkışlıyor ve o başarılı, o amacına ulaşıyor; onu suçlamak senin işin mi?! Sana mı soruyorlar, Klerides'i sana mı beğendirecekler?.. Senin ölçülerinle mi Rumlar müzakereci atayacaklar. Sen, sadece Denktaş'ı suçluyor olmanın büyük manevî ağırlığı altında ezilip, artık sadece Denktaş'ı suçlayamaz hale geldin diye, Klerides'i de suçlama hakkını sana kim veriyor? Sen, Denktaş'ı suçlamaya devam et, senin işin o, senin yaptığın o; ne karışıyorsun Klerides'e. Klerides gayet başarılı bir şekilde işini yapıyor; çünkü, arkasında Tayyip Erdoğan gibi bir iktidar partisi Genel Başkanı yok, Simitis var.

Neymiş; Klerides ile Denktaş orada olduğu sürece anlaşma olmazmış. Sen, bir üçüncü ülkenin tarafsız gözlemcisi misin, bir uluslararası yayın organının yorumcusu musun, sana hangi şartlar altında bu sorun çözülür diye sordular da ona mı cevap veriyorsun? Senin işin ne, senin amacın ne, senin görevin ne; ne yapmak durumundasın sen? Şununla şununla olmaz, bunu anlatıyor, yorum yapıyor, gözlem yapıyor... Üçüncü taraf beyefendi... Ona sormuşuz, bu Kıbrıs sorunu ne zaman çözülür, ne zaman çözülmez, o da bize görüş söylüyor. Böyle bir şey olabilir mi?.. Bunlar iktidar olduklarının farkında değiller. Kıbrıs sorununu çözmekle yükümlü iktidar olduklarının farkında değiller. Eğer Denktaş ile çözülmezse, Denktaş'ın yerine getirilmesi gereken kimse onu getirmeye çalış da görelim seni. Klerides'e sen ne karışıyorsun.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten, kavramlar birbirine girdi; yani, neyle uğraşıyoruz, neyin peşindeyiz, neyi arıyoruz farkında değiliz. Ulusal kimlik, ulusal onur, bunlar unutuldu. Ulusal kimliği, Davos sosyetesine, şiş kebabı ve Türk semazenlerinin gösterileriyle sunarak korumaya çalışıyoruz. Sen, ulusal kimliği, Davos sosyetesine mankenle, defileyle, şiş kebabıyla savunacağına, Kıbrıs'taki devlet adamlarına sahip çıkarak, Kıbrıs sorununa sahip çıkarak savun.

Değerli arkadaşlarım, Allah, Denktaş'a kolaylık versin. Kimseyi de onun konumuna düşürmesin. Zaten, kimsenin, onun konumuna düştüğünü de zannetmiyorum; böyle bir şey olamaz. Adam, görev yapıyor, görevi Klerides'e karşı yapacak, görevi Avrupa Birliğine karşı yapacak, görevi Karen Fogg tayfasına karşı yapacak, görevi bir de Tayyip Erdoğan'a karşı yapacak.

Türk Milleti, Tayyip Erdoğan'ı, Denktaş'ın elini kolunu bağlayasın, önünü kesesin diye seçmedi. Niçin seçtiğini düşünmesinde yarar var.

Değerli arkadaşlarım, derdimiz çok; ekonomide, sosyal yaşamda, verilen sözler ne halde; bunları hepimiz yakından izliyoruz, değerlendiriyoruz ve Türkiye'ye de anlatıyoruz. Bu hükümetin foyası çok kısa bir süre içinde çıktı. Bu kadar büyük bir destekle gelip, bu kadar kısa bir süre içinde bu desteği bu kadar büyük bir hızla kaybetmenin bir başka örneği daha yoktur. Verilen sözler tutulmamıştır. Bugün, iki ay sonra bu hükümetin Türkiye'yi getirdiği nokta bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk noktasıdır.

Ekonomide bu böyledir, dış politikada bu böyledir, sosyal yaşamda da bu, böyledir. Bugün Türkiye yüzde 39'luk reel faizlerle tekrar uğraşmak durumunda. Seçimden sonra, Cumhuriyet Halk Partisinin de katkısıyla yaratılan o umutlu, iyimser ortam içinde Türkiye, bütün sorunlarını çözmeye elverişli bir noktaya gelmişti, şimdi, tekrar, bu hükümet iç yüzünü ortaya koymuştur, tereddütler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bir yandan IMF, bir yandan sendikalara verilen sözler, tutulmayan vaatler ve onların yarattığı sıkıntılar, sorunlar... Hükümet böyle sürekli çelişkiler içindedir. Bu çelişkiler birbiri ardından, dış politikayla başlamıştı hatırlayacaksınız, ama, ekonomiye de yaygınlaştı. Dış politikada da hala derinleşerek devam ediyor; ama, dış politikada ilginç bir gelişme var; eskiden Dışişleri Bakanı, her gün, bir gün önce yaptığı açıklamanın yanlış anlaşıldığını, öyle söylemek istemediğini ifade etmek için toplantı yapardı ve iktidar yetkilileri, Dışişleri Bakanının, aslında öyle söylemek istemediğini anlatmaya çalışırlardı. Gelinen noktada, şimdi, Dışişleri Bakanı, Lefkoşe'ye gitmiş, Denktaş'a, "genel başkanının aslında öyle söylemek istemediğini" anlatmaya çalışıyor. Yani, artık, Dışişleri Bakanı, istikamet tutuyor; gerçekleri dile getiriyor, mahzara budur; yani, Bekri Mustafa imam olmuş!..

Değerli arkadaşlarım, manzara bu. Tabiî o çelişkilerin en ilgi çekici olanlarından birisi, nemalarla ilgili olanı. Hatırlayacaksınız, nemalarla ilgili olarak önce hükümetin ekonomi bakanı bir açıklama yapmış ve demişti ki, "zorunlu tasarrufların ana parasını, nemasını derhal ödeyeceğiz." Kamuoyunda nemalar diye bilinen, aslında zorunlu tasarruf fonunun "ana parasını ve nemasını derhal ödeyeceğiz; mart ayında ödemeye başlayacağız, üç taksitte tümünü temizleyeceğiz" demişti. Bir süre sonra bunun hiçbir ciddi anlam taşımadığı ortaya çıktı. Daha bağlayıcı yetkilileri, çıkıp dediler ki "biz bunu dört yıllık bir plan çerçevesinde ödeyeceğiz. Bu yıl başlayacağız, dört yıl sonra da, beşinci yılda da işi tamamlayacağız ve zorunlu tasarrufların ana parası ve neması böylece ödenmiş olacaktır. Seçim kampanyamızda taahhüt ettiğimiz gibi, hiçbir vatandaşımıza, hiçbirimiz, devlet olarak borçlu kalamayız. Vatandaş perişan, ayakta duracak hali, mecali yok, ondan alınan paraların üstüne devlet nasıl yatabilir? Devlet borçlanırken yüzde 140'a kadar faiz ödemiş, şimdi onları birtakım göstermelik faizlerle geçiştirmek bize yakışmıyor, bunu dört yıl içinde ödeyeceğiz."

Hatırlayacaksınız, bu çözüme karşı, AKP Genel Başkanı, "olur mu öyle şey; bunu kabul etmiyorum, makul, kabul edilebilir bir plana bunu oturtun; dört yılda borç ödenmesi, bu ortamda, borç ödenmemesi demektir, bunu kabul edemeyiz, derhal yeni bir plan hazırlayın, ben bunu geri çeviriyorum" demişti. Şimdi gelinen noktada konuşulan, geçen sene yapılan ödememe, bu sene yapılabilir mi yapılamaz mı?.. Şimdi, millet, yüreği ağzında, hükümetten bayram öncesinde müjde bekliyor. "Her sene olduğu gibi zorunlu tasarruf fonunda birikmiş olan ve her yıl şubat ayında ödenen, sadece nemamızın o kısmı bu sene ödenecek mi? Geçen sene bize yapılan ödeme bu sene olacak mı?" Şimdi uğraştıkları konu bu.

Değerli arkadaşlarım, gerçekten bu hükümetin iler tutar tarafı kalmamıştır. Hiçbir ciddi hazırlık yapmadan iktidara geldikleri anlaşılmıştır. Ne yapacaklarını kararlaştırmadan iktidara geldikleri anlaşılmıştır; yani, Kıbrıs konusunda, AB konusunda, nemalar konusunda ne yapacaklarına, vergiyi tabana yaymak için ne yapacaklarına kadar hiçbir konuda hazırlık içinde olmadıkları ortaya çıkmıştır ve iktidara gelen kadronun, Türkiye'nin sorunlarını hızlı kavrayıp, onların gerektirdiği çözümleri etkili bir biçimde uygulayacak bir nitelik taşımadığı da maalesef çok kısa bir süre içinde ortaya çıkmıştır. Bu tablo içindeyiz.

Şimdi, bu tablo karşısında, toplumda giderek yaygınlaşan bir söylem var; CHP nerede?.. CHP'nin sesi niye çıkmıyor?.. CHP ne yapıyor, niye yok?.. Bu, üzerinde durulup tahlil edilmesi gereken bir olaydır. Millet CHP'yi aramaya başladı; CHP nerede diye CHP'yi arıyor. Niye arıyor; ortada bir iktidar var; 363 milletvekiliyle seçilmiş, Türkiye'nin görmediği güçte, tek başına, neredeyse Anayasayı değiştirmeye muktedir bir iktidar var. Siz hala ne arıyorsunuz?.. Ne arıyorsunuz?.. "CHP'yi arıyoruz".. Kendilerine sorduğunuz zaman, "CHP muhalefetini arıyoruz" diyorlar; ama, ben size söyleyeyim; aradıkları, CHP muhalefeti değil, CHP iktidarını arıyorlar. CH iktidarını arıyorlar, ama CHP iktidarını aradıklarını kabul edemiyorlar, "CHP muhalefetini arıyoruz" diyorlar.

Neyin muhalefeti?... İki aydır Türkiye'de önümüze gelen her konuda örnek bir muhalefeti bu grup yaptı, bu grup!.. Her konuda; ekonomisinde, siyasetinde. Türkiye'de siyasetin normalleştirilmesi konusunda en doğru katkıları CHP olarak sizler ortaya koydunuz, yön verdiniz, olmayacak işe olamaz dediniz; olması gereken işe olmalı dediniz ve oldurttunuz. Türkiye siyaseti eğer bu dönemde normalleştiyse, Cumhuriyet Halk Partisinin sorumlu, bilinçli, ciddi çalışmalarıyla, çabasıyla, katkısıyla, Cumhuriyet Halk Partisinin bu desteğiyle bu desteğiyle buraya gelmiştir Türkiye. Türkiye'nin önünü açıyoruz, onu yaptık, onu yaptınız.

Ekonomiyle ilgili kanunlar geldi; Plan ve Bütçe Komisyonundan başlayarak Genel Kurulumuza kadar uzanan süreç içinde, Cumhuriyet Halk Partililerin bu konuda verdikleri katkı, gösterdikleri gayret, çaba, tutanakların içinde. Türkiye'nin pek çok ciddi insanı, televizyonlarından Cumhuriyet Halk Partisinin bu konudaki muhalefetini izleyerek, ilgiyle öğrenerek, ders alarak konuları öğrenmeye gayret ediyordu. Mali miladın kaldırılmasından, Maliye Bakanının kendisini affetme garabetine kadar her noktaya karşı, Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımız, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, komisyonlarda, Genel Kurulda çok nefis bir görev yaptılar; her birisi yüzümüzü ağarttılar, çok doğru şeyler söylediler; önergeler verildi, uyarılar yapıldı, eleştiriler söylendi, söylenen her sözün haklı olduğu ortaya çıktı. Şu geride bıraktığımız dönemde 7 tane kanun çıktı. Şu ana kadar 4 tanesi geriye döndü ve tümü de Cumhuriyet Halk Partisinin uyarıları doğrultusunda geriye döndü. Henüz geriye dönmemiş, geriye dönmesi gerekenler de ayrıca var tabiî.

Siz ne konuşuyorsunuz; hangi önerge, hangi yasa, Cumhuriyet Halk Partililerin bilinçli süzgecinden geçmeden gündeme geldi ki?.. Uyarıyı devamlı olarak yaptı arkadaşlarımız, eleştirileri devamlı dile getirdiler, gerçekleri anlattılar ve bu, Türkiye'de, Meclisin çalışma kalitesine çok ciddi şekilde yansıdı. Arzu ettiğimiz noktaya henüz çıkmadıysa, onun sorumlusu Cumhuriyet Halk Partisi muhalefeti değildir.

Değerli arkadaşlarım, iktidar uygulamalarının bütün boyutlarına, yapılanlara , yapılmayanlara, yapılamayanlara, Cumhuriyet Halk Partisi olarak çok önemli tavırlar geliştirmişizdir ve çok ciddi bir görev yapıyoruz. Daha parlamento çalışmasının çok başlangıcındayız. Bu kadar erkenden Cumhuriyet Halk Partisi özleminin bu kadar yükselmiş olmasını, "Cumhuriyet Halk Partisi muhalefeti nerede?" sözlerini ben, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına yönelik bir özlem ifadesi olara memnuniyet olarak memnuniyetle kabul ediyorum. Geliyoruz, merak etmeyin. Bu doğrultuda çalışmalarımızı sonuna kadar götüreceğiz ve Türkiye'ye gerçekleri her dönemde göstere göstere çalışmamızı sürdüreceğiz. Baharla birlikte halkın içindeyiz. Halkın yanında olacağız. Anadolu'da çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Mecliste çalışmalarımızı yapıyoruz, aynı düzeyde yapmaya devam edeceğiz. "Kıbrıs" denildiği zaman Cumhuriyet Halk Partisi, "Irak" denildiği zaman Cumhuriyet Halk Partisi, "Anayasa değişikliği" denildiği zaman Cumhuriyet Halk Partisi, "Türkiye'de ezilen kesimlerin haklarını gözden çıkaran ekonomi maliye uygulamalarına karşı tavır" denildiği zaman Cumhuriyet Halk Partisi olarak görevimizi yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz; ama, öyle anlaşılıyor ki artık milletimiz, Cumhuriyet Halk Partisini muhalefet göreviyle tatmin olma noktasını aşmıştır. Biz de zaten bunu anlatmaya çalışıyorduk. İnşallah bundan sonra halkımız bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarıyla, özlediği, aradığı iktidarı bulacaktır.

Çok teşekkür ederim, sevgiler, saygılar sunarım.
 


(29 OCAK 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.