CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(29 Nisan 2003)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; çok hareketli, ilgili çekici bir
haftayı geride bıraktık.
Önümüzde, yeni, hareketli ve ilgi çekici haftalar var. Geride bıraktığımız
haftaya damgasını vuran olay, 23 Nisan kutlamalarıydı. 23 Nisan kutlamaları,
tabii, Türkiyemiz bakımından büyük önem taşıyor. 23 Nisanın hepimiz için
çok derin bir anlamı var, büyük bir önemi var. O anlamı yeniden anımsamak,
onun değeri üzerinde tekrar düşünmek hepimizin temel görevi, onu yapmaya
çalıştık. Tabii, 23 Nisanın bu derin anlamı karşısında, şimdi karşı karşıya
bulunduğumuz tablonun değerlendirilmesi, yorumlanması, ayrıca ilgi çekiciydi.
O nedenle, 23 Nisan törenleri, kutlamaları Türkiye'nin bir durum değerlendirmesi
yapmasına; yani, "23 Nisan 1920'de ne oldu, bugün, 23 Nisan 2003'te hangi
noktadayız, ne durumdayız sorularını sormasına vesile oldu. Bu soruları
hep beraber değerlendirmeye, yanıtlamaya çalıştık, Türkiye Büyük Millet
Meclisinde bunu yapmaya çalıştık. Türkiye, hala, bu temel eksen etrafında
bir durum değerlendirmesi yapma arayışı içerisindedir.
Değerli arkadaşlarım,
Önce 23 Nisanın sık sık üstünde durduğumuz bir niteliğine bir kez daha
dikkatinizi çekmek istiyorum; bunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. 23 Nisan,
bir büyük sivil toplum girişimidir. Bence en önemli niteliği budur. Bir
devletin dönüm noktalarını oluşturan tarihlerin her birisinin derin anlamı
vardır, değeri vardır; ama, 23 Nisan, bence bütün bunların hepsinden daha
farklıdır ve 23 Nisanın önemi, temel niteliği onun bir halk girişimi, bir
toplum girişimi, bir sivil inisiyatif alınması niteliğini taşıyor olmasıdır.
23 Nisanın öncesinde müdafai hukuk vardır, 23 Nisanın öncesinde kuvayı
milliye vardır; 23 Nisanın öncesinde, Türkiye'nin dört bir köşesindeki
yurttaşların kendi kimliklerini korumak üzere harekete geçmeleri anlayışı
vardır. Bir büyük merkezi organizasyon, örgütlenme ortaya çıkmadan, insanlarımız,
sorumluluk duygusuyla, yaşanan olaylara karşı tavır takınma ihtiyacı içerisine
girmişlerdir ve tavır takınmışlardır, risk almışlardır, inisiyatif almışlardır.
Bu, fevkalade önemli bir olaydır. Bu girişim, bir büyük tarihi dönüşümün
temelini oluşturmuştur. Mustafa Kemal, 19 Mayısta bu altyapıyı örgütlemiştir,
toparlamıştır. 23 Nisanın öncesinde Amasya Tamimi vardır, 23 Nisanın öncesinde
Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi vardır. Bütün bunlar, 23 Nisana giden
sürecin nasıl bir toplum girişimi olduğunu ortaya koyar. 23 Nisan, aşağıdan
yukarıya bir siyasal oluşumu ortaya koyar. Yukarıdan başlatılan bir siyasal
oluşum değildir. Yakın dönem Türk siyasi tarihinin en önemli ve belki de,
tek aşağıdan yukarıya inisiyatifle geliştirilen ana dönüşümü, 23 Nisanla
sağlanmıştır. 23 Nisanda halk, toplum aşağıdan yukarıya doğru bir büyük
sorumluluk almıştır, inisiyatif sergilemiştir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
bu sürecin sonucunda kurulmuştur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi orduyu kurmuştur. Savaşı yapan ordumuzun
adı "Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusudur." Ordunun komutanını Türkiye
Büyük Millet Meclisi tayin etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin tayin
ettiği bir ordu, dünyada hiçbir ülkede görülemez. Türkiye'de öyle olmuştur;
orduyu Türkiye Büyük Millet Meclisi kurmuştur, devleti Türkiye Büyük Millet
Meclisi kurmuştur, cumhuriyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi kurmuştur ve
siyaset, halk, toplum, devleti, siyasal örgütlenmeyi, üstyapıyı şekillendiren
bir süreci kendi elleriyle yoğurmuştur. Bu, fevkalade önemli bir olaydır.
Gerçekten bu bayramı bir toplum bayramı, bir halk bayramı, bir ülke bayramı
haline dönüştüren temel olay budur.
Tabii, 23 Nisanda çok büyük dönüşümler sağlanmıştır. Egemenlik anlayışı
değişmiştir, ulusal egemenlik anlayışı ortaya çıkmıştır. Bugün, ulusal
egemenlik anlayışını biz çok doğal karşılıyoruz; ama, 1920'lerin ortamında
"ulusal egemenlik" sözü, çok devrimci bir sözdür. Büyük dönüşümcü, değişimci
bir sözdür. Ulusal egemenlik demek, saltanata hayır demektir, hilafete
hayır demektir. Egemenliğin kaynağı insan demektir, millet demektir, toplum
demektir. Egemenliğin kaynağını teokrasiden, dinden, dogmatizmden, halka,
topluma, somuta indirgemek demektir. Çok büyük bir dönüşümdür. Bu dönüşüm
23 Nisanda gerçekleştirilmiştir ve Türkiye'nin büyük dönüşümlerinin önü,
ufku açılmıştır.
Eğer, 23 Nisanda, bir kudretli ve değerli komutanın, inisiyatifle devleti
bir saray darbesiyle ele geçirmesi ve ondan sonra, yeni bir siyasi yapılanma
ortaya koymasıyla karşı karşıya kalmış olsaydık, bugün, bu noktaya gelmemiz
mümkün olur muydu bilmiyorum; ama, herhalde, olağanüstü güç olurdu, olağanüstü
geç olurdu. O bakımdan, bu, bizim için, fevkalade önemli bir olaydır. Milli
irade bayramıdır, toplum bayramıdır, siyasetimizin özündeki bir demokratik
unsurun, insan unsurunun, halk unsurunun ön plana çıktığı, belirleyici
olduğu çok kritik bir dönemdir.
Bunu, biz, tabii, büyük bir sevinçle, mutlulukla paylaşıyoruz; çünkü,
bu oluşumun bir parçasıyız biz. Müdafai hukukun bir parçasıyız, o örgütlenmenin
bir parçasıyız biz. Bundan mutluluk duyuyoruz, onur duyuyoruz. Bugünkü
siyaset anlayışımızın özüdür; çünkü, biz, devletten önce toplum var diyen,
devletten önce insan var diyen bir siyaset anlayışını ortaya koyuyoruz;
çünkü, biz, insanımızın temel değerlerine, kültürüne, tarihine saygı duyuyoruz,
ona inançla bağlıyız. Türkiye, 23 Nisana bir sıfır noktasından gelmiş değildir;
arkasında çok önemli bir tarihsel birikim vardır, bunun, onunla birlikte
anlaşılması gerekiyor. O nedenle, 23 Nisan, bizim için çok önemlidir.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye için de önemlidir. 23 Nisanda milli irade
demek, egemenlik, sadece, saltanatta ve hilafette olmayacak demek değildir.
23 Nisanda milli irade demek, egemenlik hiçbir zümrede olmayacak demektir,
hiçbir alt grupta olmayacak demektir. Tüm millette, milletin tümünde olacak
demektir. Milletin bütünselliğine inanmak demektir 23 Nisan demek. Bu tarihi
çıkış noktasını heyecanla paylaşıyoruz, yaşıyoruz; fakat, günümüzde bizi
23 Nisan penceresinden ülkemize bakınca rahatsız eden bir sürü gelişme
var. Bunları zaman zaman buralarda dile getiriyoruz. 23 Nisan vesilesiyle,
etkili bir biçimde de, bunu kamuoyumuza yansıttık.
Nedir bunlar; biz, Türkiye'nin, gerçek bir demokrasi doğrultusunda ilerlemeye
devam etmesi gerektiği kanısındayız. Demokrasiyi, sadece, seçimden seçime,
kimin işbaşına geleceğini belirleyen bir yöntem olarak anlamıyoruz. Demokrasiyi,
belli ilkeleri, değerleri çıkış noktası olarak kabul eden ve bunu sürekli
olarak yaşatan, paylaşan bir temel anlayış olarak düşünüyoruz.
Türkiye'de, artık, demokrasi tartışmasını götürmenin bir anlamı kalmamıştır.
Türkiye, demokrasiyi, bir yaşam biçimi olarak paylaşmıştır, bir yaşam biçimi
olarak uygulamıştır. Demokrasiye, siyaset dışından zaman zaman müdahaleler
yapılmıştır. Bu müdahaleler karşısında, hepimiz, demokrasiyi tekrar işlerliğe
kavuşturmak için, büyük bir inançla görev yapmışızdır. Türkiye'nin demokrasi
dışında bir yaşam tarzına sürüklenmesini, hiçbir şekilde, hiçbir zaman
düşünmemişizdir, kabul etmemişizdir. Zaman zaman, demokrasiye, siyasetin
içerisinden tehditler, tehlikeler gelmiştir. Demokrasiye yönelik tehdidin,
münhasıran, sadece, tek başına siyaset dışından gelebileceğini düşünmek
kadar yanıltıcı bir şey yoktur. Siyasete, siyasetin içerisinden tehditlerin,
tehlikelerin gelebileceği olasılığını da dikkate almak durumundayız ve
bizim deneylerimiz, siyasete dışarıdan müdahaleler kadar, siyasetin içerisinden
de çürümelerin, olumsuzlukların ve demokrasiye yönelik tehlikelerin, tehditlerin
yeşertildiğini görmemize fırsat verecek kadar zengindir.
Şimdi, yeni bir dönemin içerisindeyiz. Türkiye'de, bir siyasi parti,
tek başına, Parlamentoda rahat bir çoğunlukla, iktidarı elinde bulunduruyor.
Seçimlerden bu yana altı aya yakın bir süre geçti. Bu arkadaşlarımız, Türkiye'nin
geçmiş deneylerinin ışığında, toplumumuz tarafından dikkatle izleniyorlar.
Türkiye'nin geçmişinde yaşanmış acı olaylar var. Türkiye siyasetinde, belli
bir siyaset çizgisinden, birbiri üstüne dört defa siyasi parti kapatılmış.
Bu kapatmaların hukukumuza uygun olduğu, uluslararası hukuka uygun olduğu,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla tescil edilmiş. Böyle bir geleneğin
içerisinden geliyoruz. Türkiye, derin kültür çatışmalarını yaşamış bir
ülke. Geçmişinde, büyük devrimleri yaşamış bir ülke, o devrimlere yönelik
tepkileri yaşamış bir ülke. O tepkiler dolayısıyla, çeşitli gerginliklerin,
kargaşaların sürekli olarak siyasete yansıdığı bir ülke. Öyle bir ülkede,
şimdi, 2003 yılında bir iktidar var; iktidar, kendisini geçmiş siyasetlerden
bağımsız olarak tanımlıyor "ben, çağdaş bir muhafazakar siyaset anlayışına
sahibim" diyor; hatta, Avrupa'da Hıristiyan demokrat siyasi partilerin
kulübü içerisinde yer almak üzere, resmen başvuru yapıyor "ben, sizin gibi,
Avrupa'daki Hıristiyan demokrat partiler gibi, çağdaş, sağcı bir siyasi
partiyim" diyor ve biz de buna inanıyoruz, öyle olmasını çok uygun, doğru
buluyoruz, öyle olması gerekir diye düşünüyoruz ve geçmişi kurcalamıyoruz,
kimseye suçlama yapmıyoruz, herkesin kendisini yeniden tanımlamak hakkına
sahip olduğunu kabul ediyoruz, herkesin kendisini doğru yönde, yeniden
tanımlamasının Türkiye için iyi olacağını kabul ediyoruz ve bu doğrultudaki
arayışlara, çabalara destek veriyoruz ve o konudaki oluşumları hızlandırmaya
çalışıyoruz; yani, kısaca, İyiniyetle bakıyoruz. Bu söylenen sözlere inanıyoruz,
suçlamıyoruz, tartışmıyoruz, reddetmiyoruz, çelişki bulmaya çalışmıyoruz;
tam tersine, seçimlerden sonra gidiyoruz, kutluyoruz... Gidiyoruz, kutluyoruz...
Diyoruz ki, Türkiye'nin tarihi yörüngesine, tarihi rotasına, lütfen, siz
de sahip çıkınız; o tarihi rota doğrultusunda siz de yetkilerinizi kullanınız;
Türkiye'yi, o rota doğrultusunda kalkındırmaya, ilerletmeye, geliştirmeye
gayret ediniz.
Bu rotayla Türkiye'nin bir problemi yok; bu rotayı, Türkiye, 23 Nisan
1920'de kararlaştırdı ve onu kararlaştırmış olmanın bedelini, çok büyük
mücadelelerle, içeride ve dışarıda ödedi. Milli mücadeleyi, Ulusal Kurtuluş
Savaşını, o rota doğrultusunda yaptı; hak etti, kazandı ve o rota doğrultusunda
Türkiye şekillendi. Şimdi, bununla uğraşmayalım. Bunanla tartışmayalım.
Bununla uğraşmanın, tartışmanın kimseye bir yararı yok. Artık, geleceğe
bakalım. Geçmişe yönelik özlemleri, arayışları bir kenara bırakalım; Türkiye'nin
hedefi belli, istikameti belli, bunu götürelim. Böyle yaptığınız takdirde,
her türlü destek bizden diyoruz. Her türlü katkıya hazırız, açığız diyoruz.
Dışpolitika konularında her türlü desteği biz vereceğiz diyoruz.
Başbakan, Avrupa Birliği için yurt dışına çıkarken, ona, Cumhuriyet
Halk Partisinin desteği cebinizdedir Sayın Başbakan, ihtiyaç duyduğunuz
anda, bunu, masada, muhataplarınıza karşı çıkarabilirsiniz, ortaya koyabilirsiniz
diyorum. Ben ve arkadaşlarım, Avrupa'da, hükümetin, Avrupa Birliği konusundaki
çalışmalarına yardımcı olmak için, başkent başkent dolaşıyoruz. Bu hükümete
destek verilmesi gerektiğini söylüyoruz ve çeşitli kuşkulu yaklaşımları
bertaraf etmek için gayret gösteriyoruz.
AKP Sayın Genel Başkanının siyasi haklarla ilgili sorununun çözülmesi
için, öncülük üstleniyoruz, inisiyatif alıyoruz. Anayasa değişikliği doğrultusunda
Türkiye'de ve hatta, dünyada hiçbir ülkede görülmemiş bir büyük sorumluluk
ve iyiniyet yaklaşımı içerisinde siyasal hayatımızın normalleşmesine, halkın
kullandığı oyun saygı gördüğünün kanıtlanmasına yardımcı olmak için, Anayasa
değişikliği konusunda girişimler yapıyoruz. Bu girişimleri yaparken, çok
değişik tepkilere muhatap oluyoruz, eleştiriliyoruz, suçlanıyoruz, tartışılıyoruz.
Çok değer verdiğimiz, saygı duyduğumuz insanlar, bu girişimimiz dolayısıyla
karşımızda yer alıyorlar; ama, biz, bunu, kararlılıkla sürdürüyoruz; çünkü,
doğru olduğuna inanıyoruz ve siyasal hayatımızın normalleşmesine önemli
bir katkıyı Cumhuriyet Halk Partisi olarak yapıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu, 3 Kasım sonrasında nasıl iyiniyetle bir başlangıç
yaptığımızın, Cumhuriyet Halk Partisinin bu başlangıca nasıl yaklaştığının
bir ifadesidir. Böyle başladık, böyle devam ediyoruz, böyle devam etmek
istiyoruz; ama, geldiğimiz noktada sıkıntılarımız var, sorunlarımız var.
Nedir o sıkıntılar, o sorunlar; birkaç cümleyle ona da değineyim.
Önce, bir defa, bugün Parlamentoda iktidarda bulunan partinin, demokrasi
söylemini, ısrarla, kararlılıkla ve en geniş şekliyle ifade etmiş olması
bizi çok mutlu ediyor ve bu, bize, onların başarılı olması için destek
vermemize, onların başarılarına katkı vermemize neden olan sebeplerden
biri olarak yer tutuyor. Söylemleri doğru, "demokrasi" diyorlar; ama, itiraz
etmeliyim ki, altı ay sonra geldiğiniz noktada, AKP'nin demokrasi söyleminin
uygulamaya yansıtıldığını söylemek olanağı yoktur. Çok açık bir gerçek,
altı ay içerisinde, AKP, demokrasi anlayışının, içtenlikli, güvenilir,
kalıcı bir anlayış olduğu konusunu tartışmaya açmıştır.
Demokrasi, işinize geldiği zaman kullanabileceğiniz, muhtaç olduğunuz
zaman değer vereceğiniz; ama, sizin işinize gelmediği zaman, rahatlıkla
tam karşısında tavır takınabileceğiniz bir siyaset yöntemi olamaz. Eğer,
öyle yaparsanız, sizin demokrasi anlayışınız çok ciddi tereddütler yaratmaya
başlar. Maalesef, bu durumla karşı karşıya kaldık. Yani, arkadaşlarımızın
Parlamentoda uygulamalarını milletvekili arkadaşlarım çok yakından izliyorlar,
biliyorlar. Üçte 2'lik çoğunluğu olan bir siyasi partiye hiç de uygun düşmeyen,
dayatmacı, ben dedim bu olacak anlayışının kabaca uygulandığına tanık olduğumuz
pek çok örnekle karşı karşıya kaldık.
Yani, biliyorsunuz, ilk değişikliklerden birisi, bu Parlamentoda yasa
tasarılarının bekleme süreleriyle ilgili anlayış değişikliğidir. Komisyonda
ya da Genel Kurulda bir yasa tasarısı müzakere edilirken, milletvekillerine
48 saat onu inceleme fırsatı verilir. Konunun ne olduğu anlaşılsın, değerlendirilsin
ve doğru dürüst bir çalışma yapılabilsin diye. Arkadaşlarımız önce bunu
kaldırmaya başladılar "48 saat beklemeye gerek yok" dediler. Nasıl gerek
yok; neyi değiştirmek istediğiniz bir anlayalım, bir inceleyelim. "Canım,
biz inceledik, biz gereğini yaptık, siz bunu onaylayın yeter..." Öyle bir
anlayışla demokrasiyi sürdürmek kolay olmaz. Demokrasi anlayışının gereği
bu değildir. Herkesin kendi özgür iradesiyle durumu değerlendirmesine fırsat
vereceksiniz. "Hayır, gerek yok, biz yaptık" anlayışı ortaya çıkmaya başladı.
Çok acil, çok sıkışık bir tablo kendisini gösterir, gerçekten 48 saat beklemek
güç olabilir, sıkıntılı olabilir, hemen bir değişiklik ihtiyacı ortaya
çıkar, onu anlamak mümkündür; öyle bir durum da yok. En sıradan, en önemsiz
konularda da 48 saat beklemeye gerek yok anlayışı dayatılmaya başlandı,
hatırlayacaksınız.
Arkasından İçtüzükte bir değişiklik yaparak temel yasa konusu ele alındı
ve neyin temel yasa olduğunu belirleme hakkı Parlamento çoğunluğunun eline
alındı. Temel yasaların da, madde madde görüşülmesine gerek olmadan, topyekün
oylamalarla sonuçlandırılması yöntemi uygulamaya sokulmak istendi. Bu "temel
yasa" kavramı zaten var. Eğer, gerçekten temel yasa denilecek bir yasayla
karşı karşıyaysak; yani, bir Ticaret Kanunu değişecekse, İcra İflas Kanunu
değişecekse, Ceza Kanunu değişecekse, Medeni Kanun değişecekse, bunlar,
yargı, baro, üniversite çevrelerinde uzunca bir süre tartıştırılır, olgunlaştırılır,
komisyonda konuşulur, tartıştırılır, sonra bütünselliği bozulmasın diye,
Genel Kurulda kenarından köşesinden çekiştirilmesin diye toptan görüşülebilir,
bunu anlamak mümkün ve buna, biz katkı vermeye hazır bir noktadayız; ama,
gördük ki, bunların temel yasa anlayışı bu değil. Bir İçtüzük değişikliğinden
yararlanılarak, Kültür Bakanlığı ile Turizm Bakanlığının birleştirilmesi
girişimi temel yasa olarak önümüze getirildi. Geçmişte beş defa değişmiş,
ayrışmış, birleşmiş; şimdi birleştiriyorsunuz, yarın ayrıştırılacak. Bunun
neresi temel yasa?! Temel yasayla bunun ne ilgisi var?! Niye bunu böyle
yapıyorsunuz; canım, çoğunluk biz de, istediğimiz gibi yaparız. Yavaş yavaş,
demokrasini ruhundan, özünden kopmaya başladılar ve bu dayatmacı mantık
buralarda ortaya çıktı.
Şimdi, ne oldu: Bakın, bunun yanlış olduğunu söyledik; bugün, biraz
önce öğreniyoruz ki, Anayasa Mahkememiz, oybirliğiyle bu İçtüzük değişikliğinin
Anayasaya aykırı olduğunu kararlaştırmıştır.
Yani, bunu görmek için denemek şart mıdır? Siyaset adamı bir hafta sonrasını
göremez ise, ülkeyi nasıl yönetecektir? Yani, Anayasa Mahkemesinin reddedeceği
açık, Anayasa Mahkemesini reddetmesi olasılığı söz konusu olmasa dahi,
demokrasiyi içine sindirmiş bir Parlamento çoğunluğu, üçte 2'lik bir çoğunluk,
böyle bir düzenlemeye hiçbir zaman tenezzül etme; etmemelidir, etmesini
gerektiren bir şey yok. Neden kaçıyorsunuz, tartışmadan mı? Ortada bir
tane parti var; muhalefet partisi bir tane; Cumhuriyet Halk Partisi. Fevkalade
iyiniyetli, fevkalade yapıcı, fevkalade olumlu bir muhalefet yapıyor. Siz,
buna bile tahammül edemiyorsanız, tek Cumhuriyet Halk Partisinin iyiniyetli,
yapıcı muhalefetine bile tahammül edemiyorsanız, onu susturmak için Anayasaya
aykırı İçtüzük değişikliklerine aklınızı ve vicdanınızı yatıracak kadar
demokrasinin temel kavramlarından kopmuşsanız, sizinle ilgili tereddütlerin
ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bunların her birisi -ne oluyoruz, bunlar
ne yapıyorlar- güç bizde, istediğimizi yaparız anlayışının uygulaması içerisine
girmeye başladılar diye bir değerlendirme yapılmaya başlanmıştır.
Bir Anayasa değişikliği getirdiler. Anayasa değişikliğinin bir yönü
ormanların statüsüyle ilgili değişiklik, öbürü seçilme yaşıyla ilgili değişiklik.
İkisini tek bir maddede düzenlediler. Milletvekili oy verirken, Cumhurbaşkanı
imza atarken, halk oylamasına konu giderse vatandaş oy kullanırken, ikisine
birden evet ya da ikisine birden hayır diyecek; yani, birisi çıkıp derse
ki, ben, ormanların statüsünün değiştirilmesini istemiyorum; ama, milletvekili
seçilme yaşının indirilmesini istiyorum. Ne yapacak bu; böyle birisi olmasın
diyorsunuz, böyle birisi olamaz diyorsunuz, böyle birisine ben hak vermek
istemiyorum, olanak vermek istemiyorum diyorsunuz. Onu, kendi dayatmanıza
boyun eğmeye zorlamak istiyorsunuz. Tekrar demokrasi anlayışıyla ilgili
kaygılar, kuşkular; tuzaklar, cin fikirlikler, kurnazlıklar... Demokrasi
kurnazlıkla falan götürülmez, demokrasi katılımla götürülür; açıklıkla,
şeffaflıkla, saydamlıkla, özgürlükle, tartışmayla yürür. Hayır, ben biliyorum,
tartışmaya gerek yok, uzatmayın bu işi; müzakere için süreye gerek yok,
oylama için ayrı ayrı hak tanımaya gerek yok; getirdim, evet deyin, uzatmayın,
geçsin yaklaşımı birden bire yeşermeye başladı Parlamentonun üçte 2 çoğunluğunu
yönetenlerin zihninde. Herkes, tabii, ne oluyoruz demeye başladı. Ne oluyoruz,
nereden çıktı bu anlayış, bunun sonu nedir kaygıları ortaya çıkmaya başladı.
Anayasa değişikliğiyle ilgili Parlamentoda oylama yapılıyor, Türkiye
Büyük Millet Meclisi tarihinde ilk kez, bir milletvekili, bir oylama sırasında,
elini soktu, oy kupasının içinden zarfı aldı, içindeki oyu çıkardı ve zarfı
yırttı. Buna tanık olduk değerli arkadaşlarım. Yani, birisini kullandığı
oya saygı göstermiyorsunuz, kullanılmış olan oya saygı göstermiyorsunuz
ki, sizi, oraya kullanılmış olan oylar getiriyor. Siz, oy düzeninin üzerinde
buradasınız. Üzerinde olduğunuz oy düzenini tahrip etmeye kalkarsanız,
burada nasıl durabilirsiniz? Demek, ihtiyacınız ortaya çıksa, üçte 2'lik
çoğunlukta muhalefetten oy kullanılmasına tahammül gösteremeyen bir zihniyetin
etkisi altındaysanız, yarın, siz, şartlar sıkışsa, güçlükler ortaya çıksa
ne gibi kararlar alırsınız kaygısı, korkusu zihinlerde ortaya çıkmaya başladı.
Değerli arkadaşlarım, bu arada, tabii, durduk yerden Türkiye'nin sorunu
yok gibi, başkanlık rejimi söylemi kendisini gösterdi.
Değerli arkadaşlarım, bugün, Türkiye, hiçbir dönemde olmadığı kadar
ortak akla ihtiyaç gösteriyor. Bugün en çok neye ihtiyacımız vardır denilse,
hepimizin birbirimizi dinlemeye, birbirimizi anlamaya, toplumumuzun, ülkemizin
geleceğiyle ilgili hepimizin içine sindireceği ortak, makul çözümler bulmaya
ihtiyacımız var. Dayatmaya değil, ben bilirime değil, bırakın ben yapayıma
değil. Tam böyle bir ortamdayız; bir kolektif akıl ihtiyacı, bir ortak
akıl ihtiyacı içindeyiz; birisi çıkmış diyor ki -üçte 2 çoğunluğa sahip
birisi- "verin bana, ben başkan olarak ülkeyi yöneteyim." Kardeşim, üçte
2 çoğunlukla ne yaptın ki, sen, tek başına ülkeyi yönetmeye kalksan ne
yapacaksın?
Başkanlık rejimiymiş... Senin herkesten çok daha fazla kurumlaşmanın,
organlaşmanın katkılarına, frenlerine, yönlendirmelerine ihtiyacın var.
Kendini onlardan azade kılarsan, sadece senin için değil, kumanda ettiğin
toplum için de çok tehlikeli sonuçlar doğurursun. Bunlar ortaya çıkmaya
başladı, baktık ortada bir çoğunluk var, ben dediğimi yaparım anlayışı
içerisinde. Anayasaya açıkça aykırı. İşte, görüldü, bugün Anayasa Mahkemesinden
döndü. Mühim değil, yaparız, o arada ne çıkarsak kardır.
Arkasından, yeni cin fikirlilikler. Kamuda emekliye ayrılma yaşı 65;
eh, 60 yaşın üstündekiler kamu yönetiminin kritik noktalarında görev yapıyorlar,
bu insanları buradan alsak mahkemeye gidecekler, haklarını alacaklar; öyle
bir düzen tutalım ki, hem bunları buradan atalım hem hiçbirisi mahkemeye
gidemesinler. Ne olur bunun yolu; Parlamentoda çoğunluğumuz var, kanun
çıkarırız, deriz ki, 65 değil, 61 yaşından itibaren herkesi emekliye ayırıyoruz.
Eee, canım, bir kısmı bizim tutmak istediğimiz insanlar. Eee, onları, ayrıca,
biz, Bakanlar Kurulu kararıyla orada kalacaklar diye, kanunun verdiği yetkiyi
kullanarak orada tutarız.
Değerli arkadaşlarım, bu, devlet yönetimi sorumluluğuna, ciddiyetine,
vakarına yakışıyor mu?! Böyle bir şey olabilir mi?! Bir kişisel müdahale,
ayıklama yöntemini, yargıdan sıyrılarak bir ayıklama yöntemini kamu uygulamasına
yerleştirme anlayışı, hepimiz için, demokrasi kültürümüz için, geride bıraktığımız
bunca dönemler için çok acı bir tablo oluşturuyor. Bu, çıktı... Şimdi Anayasa
Mahkemesine götürdük, onu bekliyoruz. İnşallah, bugün yarın, en kısa zamanda
o karar da çıkacak.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, bugün Anayasa Mahkemesi aldığı kararla,
hem İçtüzük değişikliğinin esasına yönelik anlayışını ortaya koyuyor ve
iptal ediyor hem de yürütmenin durdurulması kararını alıyor. Zaten iptal
etmiş, niye yürütmenin durdurulması kararını alıyor; canım, gerekçeli karar
Resmi Gazetede yayımlanıncaya kadar geçecek olan sürede tahribat yapmayın
diyor. Çünkü, siz, Anayasa Mahkemesinin tercihiyle davranacak sorumluluğu
göstermeyebilirsiniz diyor. Aslında buna gerek olmamak gerekir; ama, size
güvenilmez; siz, alacağınız kararlarla devam edersiniz, benim iptal ettiğim
kararı Resmi Gazetede yayımlanıncaya kadar uygulamaya devam edersiniz.
O nedenle, uygulamayın diye bir de yürütmenin durdurulması kararını alıyor.
Aynı şekilde bu 61 yaşla ilgili kararı da Anayasa Mahkemesine götürdük,
umuyorum en kısa zamanda o karar da çıkmalıdır. Kamu yönetiminin objektifliği,
sürekliliği, güvenilirliği, öngörülebilirliği tümüyle ortadan kaldırılıyor,
keyfi, müdahalelere açık bir yapıya kamu çekilmek isteniliyor. Buna karşı
bir direnç sergilenmesine elbette ihtiyaç var. Umut ediyorum bu konuyu
da Anayasa Mahkemesinde çözme olanağını bulacağız.
Değerli arkadaşlarım, aynı şekilde bu kadrolaşma uygulaması, kadrolaşma
yaklaşımı, Türkiye'de, kamu yönetiminin geçmiş dönemlerinin hiçbirisinde
rastlanmamış ölçüde gerçekleşmeye başladı. Kapsamıyla, hızıyla ve niteliğiyle
yepyeni bir tabloyla karşı karşıyayız. Birbiri ardından devlet yıllarca
emek vermiş, hizmet vermiş insanlar, hızla görevlerinden uzaklaştırılıyor.
Bunu, geçmiş dönemlerde yaşadığımız bir parti iktidara gelince, işte, kendi
güvendiği insanları işbaşına getirerek, onlarla birlikte çalışma uygulaması
içerisinde olabilir yaklaşımıyla değerlendirmemek lazım. Elbette, bizim
uygulamamızda, maalesef, bu yanlış yıllardır sürüyor. İktidara gelen her
parti kritik noktalarda kendisine yakın insanları bulundurma anlayışı içerisinde;
bunu da, aşmamız lazım, buna da ihtiyaç var. Çünkü, hangi parti iktidara
gelirse gelsin partiye göre değil, toplumun gereksinmesine göre en başarılı
çalışmayı yapacak insanlar orada durmalıdır. Bu, bir siyasi tercih konusu
olmamalıdır. Ehliyet önemli olmalıdır, kabiliyet önemli olmalıdır, nitelik
önemli olmalıdır, ona göre kadrolaşma gerçekleştirilmelidir. Maalesef,
siyasi mülahazalar geçmişimizde de epeyce yer aldı; ama, bu, bambaşka bir
olay. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz tablo, gerçekten, çok ağır, çok
vahim, bir büyük budama operasyonuyla karşı karşıyayız.
Geçen hafta, bir gün içerisinde, Sosyal Sigortalar Kurumu başhekimlerinden
52 tanesi görevinden alındı; bir günde görevden alındı. 140 tane SSK hastanesi
var, bunların 41 tanesi İSO belgesini almış, başarılı, nitelikle, çağdaş
bir yönetimi var 41 tanesinin; 52 tanesini bir günde görevden aldılar.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir olay olmaz. Geride bıraktığımız hükümet
döneminde bir tane başhekim alınmıştı; kıyamet kopmuştu. 40 defa yargıya
gitti geldi vesaire. Şimdi, Türkiye'nin en başarılı kuruluşlarının başındaki
insanlar birbiri ardından alınıyor. Türk Hava Yolları, hepimizin iftihar
ettiği Türkiye'nin pırıl pırıl bir kuruluşu. Başındaki insanı aldılar.
Dün gazetelerde görüyoruz, bütün yönetim kadroları görevden uzaklaştırılmış;
yani, Türk Hava Yollarını, Türk Hava Yolları yapan, deneyimli, birikimli,
başarısını, uygulamasıyla kanıtlamış bir kadro, tümüyle işbaşından acımasızca
uzaklaştırılıyor; yani, alternatif bunları daha iyi yapacağı bilinen bir
kadroyu getirmek için mi acaba? Nedir gelenlerin özelliği, gidenlerin niteliği
ne, niye gidiyorlar; gelenler neden geliyorlar, kim o gelenler?
Sayın Başbakan, ilk göreve geldiği zaman Başbakanlıktaki kadrosu sıkışıklığı
karşısında hayrete düşmüştü, diyordu ki "60 küsur kişi burada çalışıyor.
Bankamatik memurlarına dönmüşler. Başbakanlık koridorlarında yürümek mümkün
değil. Adım atsam birisine çarpıyorum" kendisi, 50 küsur kişiyi oraya tayin
etti.
Değerli arkadaşlarım, burada önemli olan, tabii, bu çok kapsamlı kadro
değişimi olayının altında neyin yattığıdır. Bunu sorgulamamız lazım. Kimler
niçin geliyorlar, kimler niçin gidiyorlar; kimler niçin geliyorlar, bunu,
sorgulamamız lazım. İşi ehline verin; bizim kültürümüzün temel ilkesi bu
değil mi? İşi ehline vereceksin, yapacak olan adama vereceksin. Yapacak
olan adam senden olsa da olmasa da ona vereceksin. Avrupa'da, bugün, böyle
olmuyor mu bu işler; yani, mesela Belçika'da hükümet değişince bütün kuruluşların
yöneticileri allak bullak ediliyor mu, atılıyor mu? Fransa'da böyle bir
şey oluyor mu, İngiltere'de böyle bir şey oluyor mu? Siyasetçiler, hükümetler
gelir geçer; Türkiye'nin nitelikli kadroları, ülkenin bürokrasisi onu ayakta
tutar. İtalya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında en büyük siyasi krizleri
yaşadı. O siyasi krizlerden İtalya etkilenmedi; çünkü, güvenilen işbaşında
topluma, ekonomiye sahip çıkan bir bürokrasi vardı. Onlar devam ettiler;
bakanlar geldiler gittiler. Şimdi, biz, her defasında bütün devleti allak
bullak ediyoruz. Niçin allak bullak ediyoruz onu bir anlamamız lazım. Getirdiğiniz
insanlar niçin oraya geliyorlar?
Değerli arkadaşlarım, bir defa bunun altında bir temel ayrımcılık seziyorum,
buna, kamuoyumuzun dikkatini çekmek istiyorum. Çok tehlikeli bir ayrımcılık
seziyorum. Bizden, bizden olmayan anlayışının devlet yönetimine egemen
olmaya başladığını görüyorum. Bu ayrımcılık hele devleti yönetenler katında
yapılmaya başlanırsa, bu, çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Bizden, bizden
olmayanlar... Onlar bizden değildi onun için attık. Bunlar, bizden onun
için getirdik. Peki, kim bu bizden dediğiniz? Bunlar Türkiye'nin en ehliyetli
insanları mı? Şart değil; ama, bizden. Siz ne arıyorsunuz devlet yönetiminde?
Ehliyet mi arıyorsunuz; hayır, sadakat arıyoruz. Sadakat arıyoruz... Neye
sadakat arıyorsunuz; Anayasaya mı sadakat, devletimizin, halkımızın, milletimizin
ortak yararlarına mı sadakat?.. Türkiye'nin aydınlık geleceğine mi sadakat;
Türkiye'nin şanlı tarihine, Mustafa Kemal Atatürk'üne, laik, demokratik
cumhuriyetine mi sadakat, ne arıyorsunuz? Sadakat arıyorsunuz da, o sadakat
nedir allahaşkına? Ya aramayın hiçbir şey, ehliyetle geliyor kardeşim herkesin
düşüncesi kendisine deyin ya da ben sadakat arıyorum diyorsanız, bizden
olacak diyorsanız, kimsiniz siz; siz kimsiniz, onu bir anlayalım.
Değerli arkadaşlarım, bu sorular önemlidir. Bu sorular sorulmaya başlanmıştır.
Sıkıntı buralardan kaynaklanıyor. Bu birikim, bu tereddütler, bu kaygılar
çeşitli platformlarda hep ifade edildi. Ortada Türkiye'nin geleceğiyle
ilgili tartışılan ciddi konular var. Bunlardan birisi Türkiye'nin eğitim
düzeniyle ilgili. Eğitim, ülkemizin geleceğidir, Gençliğimizin şekillenmesidir.
Yarınki Türkiye'nin ne olacağı sorusunun cevabıdır eğitim. Bugün, eğitime
vereceğiniz biçimle, yarının Türkiyesine biçim veriyor oluyorsunuz. O nedenle,
eğitim, böyle köklü değişim, dönüşüm arayışları içerisinde olanların hep
ilgisini çekmiştir. Her rejim, eğer ayrı bir rejim peşindeyseniz, kendi
insanını eğitim yoluyla ortaya koymaya çalışır. Normal zamanlarda ülkenin
rotası bir defa şekillendikten sonra bu soruların hiç önemi yoktur. Daima
daha iyiye gidiş aranır, daima daha kaliteliyi gerçekleştirme aranır; ama,
bir farklı rota arıyorsanız, o farklı rotanın insanının peşine düşme durumunda
olursunuz. Şimdi, bu çerçevede, herkesin kafasında, bu sekiz yıllık eğitimle
ilgili bu hükümetin anlayışı ne olacak sorusu vardır. Kafaların arkasında
kalmasın diye bunları açıkça ortaya koyuyorum. Kaygı da şudur: İlk fırsatta
bu sekiz yıllık eğitim beş artı üç modeline dönüştürülecektir; böyle bir
kaygı var. Hayır, böyle bir düşüncemiz yok falan; bunlar güzel sözler,
bunları hep biliyoruz; ama, ortada bir inanılırlık problemi var. Niyet
konusunda bu tereddüdü hepimiz taşıyoruz. Sekiz yıllık temel eğitimi dokunulacak
mı, beş artı üç modeline tekrar dönülecek mi. Eğitimin temel bütünselliğini
bozacak yeni arayışlar, yaklaşımlar gerçekleştirilecek mi.
YÖK meselesi fevkalade önemlidir. Bakın, bu hükümetin kurulduğu ilk
andan beri tartışılan ana konulardan birisidir bu. Her vesileyle biz, iktidar
yetkililerine, bu konuyla fazla tartışma yaratmamaları telkinini yaptık;
ama, sürekli bu konu gündeme taşınıyor, gündeme getiriliyor. Zihinlerde
bu konuda da çok ciddi bir tereddüt vardır. YÖK meselesi nedir...
Değerli arkadaşlarım, üniversite, evrensellik kavramıyla ilgilidir,
üniversalite kavramıyla ilgilidir. Üniversite demek, evrensel zihniyeti,
düşünceyi, değerleri, metotları, bilgileri kavrama, anlama, değerlendirme,
bunun kültürü içine girmek demektir, üniversite bunun için vardır. Üniversite,
insanı, evrensel bir insan haline getirir. Elbette kimliğiyle, ahlakıyla,
kendi değerleriyle, ulusal, yerel özellikleriyle; ama, onu, bir evrensel,
zihni boyuta ulaştırmayı öngörür. Yapılması gereken iş bu. Türkiye'de son
dönemlerde çok fazla üniversite açıldı. O üniversiteler, Anadolu'ya birer
aydınlık meşale gibi hizmet ettiler. Fikir, düşünce, aydınlık anlayışlarıyla
yansıttılar, çok yararlı oldular. Onların bir an önce ayağa kaldırılması,
onların güçlendirilmesi, onların standartlarının yükseltilmesi, uluslararası
düzeye çıkarılması ihtiyacı var. Üniversitelerle ilgili önümüzdeki ana
görev bu.
Şimdi, dikkatle izliyorum tartışmaları; tartışmaların temelinde, üniversitelerimizi,
bu çağdaş, dünyaya dönük bir kurum olmaktan, yerel anlayışların, yerel
etkilerin, feodal ölçülerin şekillendirdiği, yönlendirdiği kurumlar haline
dönüştürmeye yönelik anlayışlar var. Bu, çok temel bir olaydır. Türkiye'nin,
yine, geleceğiyle ilgili çok ciddi sonuçlar doğurabilecek bir olaydır.
Bu açıdan da çok dikkatle izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu kaygılar kafamızda 23 Nisana geldik ve Cumhuriyet
Halk Partisi olarak, 23 Nisanda, 23 Nisan ruhuna, 23 nisan rotasına uygun
düşmeyen bu tereddütleri, bu arayışları, iktidarın dikkatini çekerek, Türkiye'nin
geleceği konusunda sorumluluğunu ona hatırlatarak, gündeme taşımak istedik
ve bu çerçevede, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, 23 Nisanın kutlama programı
içerisinde yerimizi aldık. Sabah Anıtkabir'de, Atatürk'ün huzurunda, saygı
duruşumuzu yaptık, daha sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde Meclis Başkanımıza,
Milli Egemenlik Bayramı dolayısıyla kutlamalarımızı ifade ettik. Daha sonra,
Türkiye Büyük Millet Meclisinde, 23 Nisan konuşmalarında Cumhuriyet Halk
Partisi olarak görevimizi yerine getirdik, düşüncelerimizi yansıttık ve
akşamki kokteyl partiye, 23 Nisan dolayısıyla resepsiyona, kokteyl partiye
katılmama konusunda, yine, bireysel, sivil, demokratik, barışçı bir davranış
sergileyerek, dikkat çekme anlayışımızı uyguladık.
Bizim de çağrılı olduğumuz bir akşam toplantısına katılmama konusundaki
hakkımızı kullandık. Bunu, demokratik bir hak olarak kullandık. Barışçı
bir yöntem anlayışı içerisinde kullandık, biz, katılmıyoruz dedik. Sizin
pek çok yanlışınız birikti; bu yanlışlar, sizi, çok tehlikeli istikametlere
sürüklüyor, bizim de Cumhuriyet Halk Partisi olarak sizin bu yanlışlarınızın
içerisinde, arkasında, onun bir parçası gibi saf tutmadığımızı, sizin ve
herkesin görmesini istiyoruz dedik. Bunun bir vesilesidir bu dedik, biz
orada bulunmayacağız, bulunmayarak, sizin bu yanlışlarınızı paylaşmadığımızı
ortaya koyacağız ve umut ediyoruz ki, siz, bu tavır karşısında niçin bize
bu tavır gösteriliyor sorusunu kendinize soracaksınız, işte, o soruyu kendinize
sorar ve doğru cevap verirseniz bundan yararlanacaksınız. Size bir dikkat
çekme girişimi yapıyoruz, dikkatinizi çekmeye çalışıyoruz. Her şeyin rahat,
zannedildiği gibi kontrol altında akmakta olduğunu düşünmeyiniz; tepki
var, sıkıntı var, kaynama var, rahatsızlık var, bunu görünüz demek istedik
ve bu doğrultuda biz katılmadık resepsiyona.
Bu kararı alırken, hiçbir kurumun, hiçbir makamın, o toplantıya katılıp
katılmayacağı konusunda hiçbir bilgi içerisinde değildik, bu konuda hiçbir
gözlemimiz, bilgimiz yoktu, herkes, her türlü davranma olanağına sahipti;
ama, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak 23 Nisan ruhunun gereği olarak
23 Nisan anlayışına ters düşen bir gidişin parçası olmadığımızı göstermeliyiz
değerlendirmesini yaptık ve katılmayacağımızı ifade ettik; ertesi günkü
toplantıda görüldü ki, Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Genelkurmay Başkanı ve
Kuvvet Komutanları, ekonomik dünyanın önde gelen kuruluşlarının yöneticileri,
iş dünyasının temsilcileri, yargı organının temsilcileri, odaların, çeşitli
sivil demokratik kuruluşların temsilcileri, baroların, tabip odalarının,
mühendis odalarının temsilcileri hiçbirisi yoktur. İşadamları yoktur, işadamı
kuruluşlarının temsilcileri yoktur ve Türkiye, çok geniş bir kesimiyle,
bu tedirginliği yaşamakta olduğunu gösterme ihtiyacını hissetmiştir. Bu,
fevkalade önemli bir olaydır. Bu olayı, kimsenin, bir başka arayışla irtibatlandırmasına
olanak yoktur. Deminden beri, bizi hangi anlayışların yönlendirdiğini uzun
uzun bu nedenle anlatıyorum. Bizim siyaset anlayışımız, siyasi değerlerimiz,
siyasi bakış açımız, demokratik, siyasi yaşamın çerçevesi içerisinde daima
şekillenmiştir, bundan sonra da öyle olacaktır. Bunun dışında herhangi
bir arayışla bunun irtibatlandırılması söz konusu bile olamaz.
Değerli arkadaşlarım, biz Cumhuriyet Halk Parti olarak, kendi sorumluluğumuz
içerisinde, kendi özgür, bağımsız kararımızla, kendi başımıza ve herkesten
önce bu kararı aldık ve bu tavrı ortaya koyduk. Organize bir hareketin
kesinlikle Cumhuriyet Halk Partisi parçası değildir, içerisinde değildir,
böyle bir hareket de -bildiğim kadarıyla- söz konusu değildir, bunu bu
şekilde anlaşılmasında yarar vardır. Niye böyle davrandık...
Değerli arkadaşlarım, biz bir siyasi partiyiz. İktidarda olmayan, muhalefette
olan bir siyasi partiyiz. Bizim elimizde düşüncelerimizi uygulamaya koymak
için bütçe yok, bizim elimizde kanun yapma yetkisi yok; Parlamentoda çoğunluğumuz
yok, kararname çıkarma yetkimiz yok; düzenleme yapma yetkimiz yok; ama,
Türkiye'nin siyasi geleceğinden belli bir ölçüde sorumlu olan, milletin
bu sorumluluğu seçimde görev olarak yüklediği ve Parlamentoda bulunan anamuhalefet
partisiyiz. Parayla, kararnameyle, kanunla iş yapma imkanımız yok. Bizim,
sadece, söyleyecek sözümüz var; başka hiçbir şeyimiz yok. Sadece, demokratik
davranış olanağımız var. Sözlerimizle ve davranışlarımızla, biz, toplumun
geleceğiyle ilgili uyarılar yaparız, mesajlar veririz, destekler veririz,
katkılar yaparız; zamanında dikkatler çekeriz. Bütün, bunlar, bizim kullanabileceğimiz
yöntemler, biz, bunlarla iş görürüz ve bu duygularla, bu düşüncelerle davrandık,
gidiş iyi değil demek istiyorduk. Bunu, her hafta burada söylüyoruz. Burada
alışılmış, bunu söylüyorsun geçiyor. Gerçekten iyi değil. Laf ola beri
gele söylemiyoruz bunu. Ciddiyetle söylüyoruz, iyi değil... Kendinizi toparlayın.
Ne yapacağınıza karar verin. Türkiye'nin gerçek gündemine yönelin, yapay
gündemleriyle uğraşmayın. Bunları burada söylüyoruz; ama, düşündük ki,
23 Nisanda, bu davranışla, bunların bu uygulamalarının arkasında olmadığımızı
sergilersek, belki bunun bir etkisi olur, bir yararı olur ve memnuniyetle
görüyorum ki, bu etki ortaya çıkmaya başlamıştır. Arkadaşlarımızın bu yöntemlere
ihtiyaç gösteren bir anlayış içerisinde çalıştıklarını görüyorum. Yani,
kendileri, yapılması gerekeni görüp, onu yapma anlayışı içerisinde değiller;
sadece, siyasetle ilgili olarak söylemiyorum, ekonomiyle ilgili olarak
da böyle. Dışpolitikayla ilgili olarak da böyle.
Ekonomiyle ilgili olarak, hükümet kuruldu, beş ay sonra IMF'yle anlaşma
imzalandı. Beş ay sonra çok daha güç koşullarda, çok daha eli kolu bağlanmış,
denetim mekanizmaları ağırlaştırılmış bir biçimde, yine, beş ay önce yapacağından
daha ağır bir anlaşmaya imza koydular. Seçimlerden hemen sonra, ekonominin
fotoğrafı daha doğru çekilmiş olsa, ne yapabilecekleri ne yapamayacakları
daha doğru anlaşılmış olsa, bunu görebilmiş olsalardı, Türkiye, beş ay
ekonomik çalkantı, belirsizlik, gel-git içerisinde olmayacaktı, bunlar
ne yapacaklarına karar vereceklerdi, en güçlü oldukları noktada imzayı
atacaklardı, kararlarını alacaklardı, uygulamalarını yapacaklardı. Beş
ay Türkiye çalkalandı, sonuç ne; faizler tırmanmaya başladı, tırmanan faiz
halkın sırtına yükü giderek, daha çok bindirdi, ekonomi daha da sıkışmaya
başladı, beş ay sonra gittin, ilk günde elde edebileceğinden daha ağır
bir anlaşmaya evet dedin. Buna gerek yoktu, bunu görmek lazım, böyle olduğun
bilmek için hiçbir şeye ihtiyaç yok, hiçbir şeye ihtiyaç yok.
Dışpolitikada aynı hata yapıldı. Dışpolitikada bir yandan Amerika'yla
askeri işbirliği çalışmaları, öbür tarafta Saddam'la, Irak'la, Bağdat'la
buna karşı ilişkiler, temaslar, birbiriyle çelişen yaklaşımlar, verilen
sözler, tutulamayan sözler, tutarsızlıklar, çelişkiler ve sonunda gelindi,
duvara dayanıldı.
Değerli arkadaşlarım, bu, iyi bir yöntem değil; ama, ne yapalım şartlar
böyle gerektiriyor. Arkadaşlarımıza söyledik, ilk buluşmamızda söyledik,
ilk buluşmamızda. O meşhur seçimden hemen sonra ilk gittiğimiz gün, onlara
dedik ki, sakın ha, Türkiye'de gündemi değiştirmeye kalkmayın. Türkiye'de
ülkenin rotasıyla ilgili tereddüt yaratacak açılımlar gerçekleştirmeyin;
bundan, siz de zarar görürsünüz, Türkiye de zarar görür. Geldiğimiz noktada
bu değerlendirmelerin ne kadar önemli, ne kadar haklı olduğunu hep birlikte
görüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, siyasette bu uyarıya ihtiyaç olduğu anlaşılıyor;
muhalefet partisiyiz, topumuz yok, tüfeğimiz yok, paramız yok, pulumuz
yok, ne yapacağız; yanlış da bir gidiş var, tehlikeli de bir gidiş var.
Yapmayın dedik, yapmayın... Sözle söyledik, sonra davranışla söyledik.
Davranışla söylediğimiz zaman, toplum da hak verdi ve birden bire bu konunun
öneminin kavranmaya başlandığına tanık olduk.
Şimdi "milli görüş genelgesi değiştirilebilir, yanlış yapılmış olabilir,
kaldırabiliriz falan" deniliyor. Sekiz yıllık temel eğitimi, beş artı üç
modeliyle nereden çıkardınız, böyle şey mi olur diyeceklerdir önümüzdeki
günlerde; YÖK meselesine öyle bakmıyoruz diyeceklerdin önümüzdeki günlerde.
Bunlar yarar değil mi? Bir muhalefet partisinin, hedefleri, ülke yararına
güvence altına almak için yapması gereken şeyler bunlar değil mi; bununla
maksat hasıl olmuyor mu? "Milli görüş genelgesi yanlışsa değiştiririz"
yahu, hiç yayınlamasan daha iyi değil miydi? Doğruysa, arkasında dur; değilse
yayınlama; yani, yayınladığın genelgenin yanlış olabileceğini kabul edip,
değiştirmeyi içine sindirdiğini ifade etmen için bütün bunların yaşanması
gerekiyorsa, yazık oluyor canım, Türkiye'ye yazık oluyor. Biz böyle olsun
istemezdik ki, bunu. Sana, bunu, söylerdik daha önceden, söylediğimiz zaman
yapsaydın. Tablo bu değerli arkadaşlarım. İşimiz var; öyle gözüküyor. Bu
anlayışla... Ama, umarım, bunu değerlendirirler; bundan sonra böyle sorunlar,
sıkıntılar ortaya çıkmaz ve Türkiye rahatlar.
Herkesin şunu bilmesini istiyorum: Biz, halkın oyundan başka, demokrasinin
dışında hiçbir yöntemle iktidar arayışı içerisinde değiliz.
Değerli arkadaşlarım, hatırlarsınız, 12 Mart Muhtırası verildiği sırada,
Cumhuriyet Halk Partisi iktidara doğru yürüyordu; 1971'de... Nitekim, 1973
seçimlerinde iktidara geldi Cumhuriyet Halk Partisi. 12 Mart 1971'de muhtıra
verildi. O muhtıra sırasında, Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde, o zamanki
Genel Sekreter Sayın Ecevit ve onun çalışma arkadaşları, Cumhuriyet Halk
Partisinin, sandık dışında, demokrasi dışında hiçbir biçimde iktidara gelemeyeceğini
ifade ederek, bu müdahalenin ortaya koyduğu fırsatları değerlendirmeyi
ellerinin tersiyle ittiler. Bunun sınavını başarıyla, yüzakıyla vermiş,
bu gerçekleri yaşamış bir partiyiz biz ve Cumhuriyet Halk Partisi, sivil,
demokratik, halk oyuna, sandığa saygılı bir siyasi parti olduğunu, meydan
nutuklarıyla değil, kendisine altın tepsi içerisinde iktidar sunulduğu
zaman da kanıtlamış olan bir siyasi partidir. Bu siyaset anlayışı, bu çizgi,
1972'de, Cumhuriyet Halk Partisinde iktidara gelmiştir ve ondan sonra da
Cumhuriyet Halk Partisi bu çizgi içerisinde yürümüştür.
Cumhuriyet Halk Partisi, 12 Eylülde kapatılmış olan bir siyasi partidir;
kapatılmış olan bir siyasi partidir... Yargı kararıyla, hukuka ters düştüğü
için, Anayasaya ters düştüğü için kapatılmış olan değil, Türkiye'de, bir
askeri müdahale sonucunda iktidarı eline geçirenlerin kararıyla kapatılmış
olan bir partidir ve Cumhuriyet Halk Partisinde görev yapan arkadaşlarımın
çoğu, 12 Eylül döneminde, Zincirbozan'lardan siyasi, merkez komutanlıklarından
çok değişik güvenlik merkezlerine kadar sorgulanmış, yargılanmış, hesap
vermiş, demokrasi sınavından yüzünün akıyla çıkmış, başarıyla çıkmış, başarıyla
çıkmış insanlardır. Bunları herkesin böyle bilmesi lazım. Bizim demokrasiden
başka bir yöntemimiz yoktur. Demokrasi, bizim için, işine geldiği zaman
bineceğin, işine geldiği zaman ineceğin bir tramvay değildir. Demokrasi,
bizim için, bir yaşam biçimidir, bir temel siyaset anlayışıdır. Bundan
şüpheye düşmek kimsenin hakkı değildir.
Değerli arkadaşlarım, bunların bu şekilde anlaşılmasına gerek var. Neymiş;
"Ordu+CHP" iktidar anlayışı varmış, bunun peşindeymişiz. Bunların hepsi
boş laflar. Bir defa, şu orduyu, siyaset tartışmasının dışına çıkarınız.
Orduyu siyaset tartışmasının dışında tutmakta yarar var. Ordu, Türkiye'nin
bir temel kurumu, büyük görevler yapmış olan bir kurumu. Daha yakın dönemde,
Türkiye'nin ulusal bütünlüğünü gerçekleştirme konusunda tarihi bir görevi
başarıyla gerçekleştirmiş olan bir kurumu, hepimizin içtenlikle sahip çıktığı
bir milli kuruluş. Orduyu siyasi tartışmaların dışında tutunuz. Orduyu
kendi anlayışınızın karşıtı gibi sunarak, ordu tartışmasından yarar arayışını
da bırakınız; yani, birileri orduya karşı siyaset yaparak prim toplama
anlayışında olmasın. Bu, doğru ve sağlıklı bir yöntem değil; bunu herkes
bir kenara bıraksın ve herkes de kendi görevini yapsın. Ordunun kendi görevi
var, siyasetin kendi görevi var. Siyasetin görevi orduyla uğraşmak değildir,
orduyla çatışmak değildir, orduyu siyasetin içine çekmek değildir ve herkes
şunu anlasın ki, orduya karşıtlığın öbür yandaki temsilciliği ordu emrinde
siyaset yapmaktır düşüncesine dayalı bir şablonla, bir ikilemle olayları
değerlendirmek kadar yanıltıcı bir şey olamaz. Türkiye'de, bu tartışmayı
aşmış, ordu kompleksine düşmeyen, ordu husumetinden medet ummayan, kendine
güvenen, demokrasi sınavını gereken yerde başarıyla vermiş siyasi partiler
de vardır ve Cumhuriyet Halk Partisi orduya saygı duyan, ordu düşmanlığı
yapmayı kesinlikle reddeden, bu çabalardan derin üzüntü duyan ve orduyla
ilgili hiçbir kompleksi olmayan, onun, önemini, değerini, hakkını verebilen
bir siyasi parti konumundadır.
Değerli arkadaşlarım, bu zihinlerdeki şematik yaklaşımlarla içerisinde
bulunulan tablo anlaşılamaz; hükümetin kendisine çekidüzen vermesine ihtiyaç
var, bunun değerlendirmesine ihtiyaç var. Bu kadrolaşma anlayışını bırakmasına
ihtiyaç var; Türkiye hepimizin, Türkiye'de herkesin hak sahibi var, herkesin
Türkiye'de bulunmak hakkı var. En iyi kim yapabilirse o gelecek, hakkı
olan oraya gelecek. Benden olan bizim adamımız, ben kimi istersem, kim
benim işime yararsa ben onu getiririm zihniyetiyle bir ülke yönetilemez.
Bunu, herkesin anlamasına sağlama ihtiyacımız var. Türkiye, tarihiyle iftihar
ediyor, aydınlık bir geleceğe yönelmiş durumdadır. Laik, demokratik cumhuriyetimize
sahip çıkıyoruz, sahip çıkacağız, kenarından köşesinden, açıktan, gizliden,
onu kemirme çabalarını etkisiz kılacağız ve bu arayışlara kimsenin girmemesini
istiyoruz. Türkiye, demokratik bir rejim içinde geleceğini oluşturacaktır.
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız haftada önem taşıyan bir olay
Kıbrıs'la ilgili olarak gerçekleşti. Kıbrıs'ta, gerçekten çok mutluluk
verici, sevindirici bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti Yönetimi, aldığı bir kararla, güneyden kuzeye, kuzeyden güneye
geçişlere izin vermeye hazır olduğunu ilan etti; tek taraflı bir kararla.
Bu, çok önemli bir inisiyatifti, çok önemli bir girişimdi. Bu girişim,
memnuniyetle görüyorum ki, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından da anlayışla
karşılandı ve onlar da bu çerçevede bir karşılıklı ziyaret düzenini karar
altına aldılar. Çok sevindirici bir uygulama ortaya çıktı. Onbinlerce insan,
kuzeyden güneye, güneyden kuzeye geçtiler, birbirlerini gördüler. Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin, işgal altında, ezik bir toplum olmadığı, Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan insanların ayrı bir kimliğinin olduğu,
üstelik de çok cazip bir kimliğinin olduğu, çok çekici bir kimliğinin olduğu
ortaya çıktı ve güneyden Rumlar geldiler, kuzeyde yemeklerini yediler,
alışverişlerini yaptılar, anılarını tazelediler, ziyaretlerini yaptılar,
duygularını yaşadılar ve geriye döndüler. Aynı şekilde, kuzeydekiler güneye
gitti, aynı duyguları yaşadılar. Çok sevindirici, çok hoş bir tablo ortaya
çıktı.
Bu tablonun siyasi anlamı nedir? Değerli arkadaşlarım, bu tablonun siyasi
anlamı şudur: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye bir toplum vardır. Bu
toplum, kendi ayakları üzerinde durmaktadır. Sınırlar açılınca boşalıverecek,
herkesin terk edip kaçacağı, baskı altında, eziyet altında inim inim inlediği
bir toplum değildir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan insanlar,
ziyaret edilip hali hatırı sorulacak, yaşam biçimleri ilgiyle izlenecek
nitelikte insanlardır; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ayrı bir siyasi kimliktir.
Kıbrıslı Rum, eline pasaportunu alıp, gelip Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
yetkilisinin önüne pasaportu uzattığı anda "senin, benim pasaportum üzerinde
muamele yapmaya hak sahibi olan ayrı bir uluslararası kimliğin olduğunu
kabul ediyorum" demiş oluyor. Bu, olayın özüdür. Pasaportunu sen kime göstereceksin;
karşındaki başka bir uluslararası kimliğe göstereceksin. İlden ile giderken
pasaport gösterilir mi? Niye gösteriyorsun pasaportu? Biliyorsun ki, onun
ayrı bir uluslararası kimliği var ve sen kendini tarif ediyorsun; ben,
Rum Cumhuriyetinin bir vatandaşıyım, benim kim olduğumu bil, beni bu şekilde
kabul et. Evet, seni o şekliyle kabul ediyorum diyor. Diyen de KKTC'dir.
Ve böylece, KKTC dünyaya açılmaya başlamıştır. Şimdi Güney Kıbrıs'a açılmıştır,
Güney Kıbrıs'la birlikte dünyaya da açılmaya başlamıştır. Şimdi 24 saatliğine
açılmıştır; inşallah, gelecekte, daha uzun sürelerle açılacaktır.
KKTC Başbakanı Sayın Eroğlu'nun bu doğrultudaki arayışını memnuniyetle
karşılıyoruz. Gerçekten, sadece 24 saatliğine değil, daha uzun süreli olarak
Rumların kuzeye gelmelerine, Türklerin güneye geçmelerine olanak verilmelidir;
bu sağlanmalıdır. Sadece Rumların ve Türklerin değil, dışarıdan gelecek
olan yabancıların da, hem güneye hem kuzeye rahatça girmeleri sağlanmalıdır.
Başından beri söylediğimiz olay budur. Masa başındaki çekişmelerini aşan
bir hayat gerçeğinin önümüzde durduğu, birdenbire, bütün dünya tarafından
fark edilmiştir. KKTC'nin var olduğu, bir varsayım olmadığı bu tabloyla,
bütün dünyanın önünde, birdenbire şekillenmiştir. Bundan büyük mutluluk
duyuyorum, bunu sevinçle karşılıyorum. Geleceğe yönelik olarak yapılması
gereken iş de, bu çizgiyi takip etmektir. Çıkış noktası budur. KKTC'nin
varlığını temel alan, KKTC'nin varlığını kabul ettirmeye, tanıtmaya, onun
üzerindeki ablukaların, ambargoların kaldırılmasını sağlamaya yönelik olan
bir çabaya ihtiyaç vardır. Bu çabayı gösterdikçe, uzlaşma, barış, anlaşma
daha kolayca gerçekleşir. Anlaşma, KKTC'yi tanımanın şartı olmamalıdır.
KKTC'nin tanınması, anlaşmayı kolaylaştıran bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Bugüne kadar "seni yok sayıyoruz, anlaşırsan seni varsayacağız" diyorlardı;
şimdi KKTC var olduğunu gösterdi, anlaşma şimdi daha kolayca mümkündür;
yeter ki, bunu geliştirelim.
Şimdi Güney Kıbrıs'tan Rumlar kuzeye gelebiliyor. Şimdi arkadaşlarım
not veriyorlar; KKTC Bakanlar Kurulu kararıyla 24 saat 3 güne çıkarıldı.
Çok yerinde bir uygulama; yürekten kutluyorum.
Şimdi, Güney Kıbrıs kuzeye geçmeyi kabul ediyor. Peki, bir İngiliz'in,
bir Belçikalı'nın, bir Fransız'ın KKTC'ye gitmesini kabul etmeyecek miyiz;
kabul etmeyecek misiniz? İlla, siz mi gidersiniz sadece? Sadece siz mi
gidebileceksiniz oraya, başka kimse gidemeyecek mi? Ne oldu; duvar tersine
döndü. Siz gidiyorsunuz, ziyaret ihtiyacını hissediyorsunuz, pasaportunuzu
gösteriyorsunuz da, bırakıverin İngiliz de gelsin, Alman da gelsin, o da
pasaportunu gösteriversin, o da giriversin oraya canım; ne var?! Giriversin...
Hayır, sokmayız... Bu, savunulabilir olmaktan çıkmıştır artık. Bırakacaksınız,o
da gelecek. Canım, Güney Kıbrıs'tan sen geliyorsun; bir takım da geliversin,
orada bir futbol maçı yapıversin. Ben gelirim; ama, futbol maçı yaptırtmam...
Eee, sen geliyorsun canım, o bahçedeki limonlar da gidiversin, satılıversin.
Yazık değil mi; onlar da satılıversin! Hayır, onları sattırmam... Bunu
savunmak artık mümkün olmaktan çıkmıştır. Oraya geliyoruz. Başından beri
anlatmaya çalıştığımız buydu; hatırlayınız, ta başından beri, ısrarla bunu
söylüyorduk ve şimdi, bunun, hayatın akışı içinde kaçınılmaz hale gelmekte
olduğunu memnuniyetle görüyorum. Haklarımıza sahip çıkmak lazım, haklılığımızı
anlatmak lazım, kendimize güvenmek lazım. Sınırları açarsak boşalıverir,
KKTC bitiverir, giden bir daha geri dönmez... Öyle bir tablo yok; gidiyor,
geliyor... Işıl ışıl, cıvıl cıvıl, ilgi merkezi, turizm merkezi, inşallah,
yarın spor merkezi, ekonomik merkezi olmalıdır. Bırakın, olsun; olmasında
kimseye zarar yok. Olduğu zaman ne olacak; Kıbrıs'ı yine birleştirelim,
yine bir araya getirelim, yine bir tek bayrak altında bütünleştirelim onları.
Bunların hepsine Türkiye açık. KKTC de açık; ama, var olduğunu kabul edin
de öyle yapalım canım. Karşılıklı ödün vermek gerekirse de, bu çerçevede
ödün verilsin.
Şimdi bu yol açılmıştır. Bu, çok sevindirici, çok güzel bir gelişmedir;
bundan büyük mutluluk duyuyorum. Hep beraber sahiplenmeliyiz, KKTC'ye destek
vermeliyiz, omuz vermeliyiz, sahip çıkmalıyız. Olmadık müzakere arayışlarıyla
değil, hayatın bu işleyişini yönlendirerek, yeni açılımları hep beraber
gerçekleştirmeliyiz. Bunun Kıbrıs için de, bölge barışı için de en uygun
yaklaşım olduğunu biliyorum. Umarım, önümüzdeki dönemde, bu gerçekler kendisini,
herkese ve hatta bizim hükümete kabul ettirir ve bu doğrultuda sağlıklı
gelişmelere hep beraber tanık oluruz.
Efendim, teşekkür ediyorum; sizlere önümüzdeki hafta için başarılar
diliyorum.
|