Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (15.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (8.4.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (25.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.2.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (14.1.2003)
BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2002)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
29 Nisan 2003
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, iç politika konuları ile Kıbrıs'taki gelişmeleri değerlendirdi.
 
BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...

"Biz, halkın oyundan başka, demokrasi dışında hiçbir yöntemle iktidar arayışı içinde değiliz"
"Demokrasi, bizim için işine geldiği zaman bineceğin, işine geldiği zaman ineceğin bir tramvay değildir"
"Neymiş (Ordu artı CHP iktidar anlayışı varmış...) bunların hepsi boş laflar"
"Siyasetin görevi orduyla uğraşmak, orduyla çatışmak, orduyu siyasetin içine çekmek değildir"
"23 Nisan günü resepsiyona katılmama konusunda da bireysel, sivil, demokratik, barışçıl bir tavır sergiledik. Biz sadece katılmama hakkımızı kullandık. Bu hareketi başka arayışlarla irtibatlandırmak söz konusu olamaz"
"Resepsiyonda Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, ekonominin önde gelen kuruluşlarının temsilcileri, yargı organlarının, odaların temsilcileri yoktu. Türkiye geniş bir kesimle tedirginliğini gösterme ihtiyacı hissetmiştir"
"Şimdi (Milli Görüş genelgesi yanlış olabilir, genelgeyi kaldırabiliriz) diyorlar. Yarın 8 yılla ilgili (5 artı 3 diye bir şey yok, YÖK'e öyle bakmıyoruz) diyeceklerdir. Bununla maksat hasıl olmuyor mu?"
"İktidarın 6 ay sonunda geldiği nokta, demokrasi söylemlerinin uygulamaya yansımadığı gerçeğidir'"
"Laik, demokratik Cumhuriyetçimize sahip çıkacağız, kenarından, köşesinden, açıktan, gizliden onu kemirme çabalarına karşı çıkacağız"
"Kıbrıs'taki geçişler sevindirici, güzel bir gelişme... KKTC'nin işgal altında, ezik bir toplum olmadığı ortaya çıktı"
 

CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(29 Nisan 2003)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; çok hareketli, ilgili çekici bir haftayı geride bıraktık.

Önümüzde, yeni, hareketli ve ilgi çekici haftalar var. Geride bıraktığımız haftaya damgasını vuran olay, 23 Nisan kutlamalarıydı. 23 Nisan kutlamaları, tabii, Türkiyemiz bakımından büyük önem taşıyor. 23 Nisanın hepimiz için çok derin bir anlamı var, büyük bir önemi var. O anlamı yeniden anımsamak, onun değeri üzerinde tekrar düşünmek hepimizin temel görevi, onu yapmaya çalıştık. Tabii, 23 Nisanın bu derin anlamı karşısında, şimdi karşı karşıya bulunduğumuz tablonun değerlendirilmesi, yorumlanması, ayrıca ilgi çekiciydi. O nedenle, 23 Nisan törenleri, kutlamaları Türkiye'nin bir durum değerlendirmesi yapmasına; yani, "23 Nisan 1920'de ne oldu, bugün, 23 Nisan 2003'te hangi noktadayız, ne durumdayız sorularını sormasına vesile oldu. Bu soruları hep beraber değerlendirmeye, yanıtlamaya çalıştık, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bunu yapmaya çalıştık. Türkiye, hala, bu temel eksen etrafında bir durum değerlendirmesi yapma arayışı içerisindedir.

Değerli arkadaşlarım,

Önce 23 Nisanın sık sık üstünde durduğumuz bir niteliğine bir kez daha dikkatinizi çekmek istiyorum; bunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. 23 Nisan, bir büyük sivil toplum girişimidir. Bence en önemli niteliği budur. Bir devletin dönüm noktalarını oluşturan tarihlerin her birisinin derin anlamı vardır, değeri vardır; ama, 23 Nisan, bence bütün bunların hepsinden daha farklıdır ve 23 Nisanın önemi, temel niteliği onun bir halk girişimi, bir toplum girişimi, bir sivil inisiyatif alınması niteliğini taşıyor olmasıdır. 23 Nisanın öncesinde müdafai hukuk vardır, 23 Nisanın öncesinde kuvayı milliye vardır; 23 Nisanın öncesinde, Türkiye'nin dört bir köşesindeki yurttaşların kendi kimliklerini korumak üzere harekete geçmeleri anlayışı vardır. Bir büyük merkezi organizasyon, örgütlenme ortaya çıkmadan, insanlarımız, sorumluluk duygusuyla, yaşanan olaylara karşı tavır takınma ihtiyacı içerisine girmişlerdir ve tavır takınmışlardır, risk almışlardır, inisiyatif almışlardır. Bu, fevkalade önemli bir olaydır. Bu girişim, bir büyük tarihi dönüşümün temelini oluşturmuştur. Mustafa Kemal, 19 Mayısta bu altyapıyı örgütlemiştir, toparlamıştır. 23 Nisanın öncesinde Amasya Tamimi vardır, 23 Nisanın öncesinde Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi vardır. Bütün bunlar, 23 Nisana giden sürecin nasıl bir toplum girişimi olduğunu ortaya koyar. 23 Nisan, aşağıdan yukarıya bir siyasal oluşumu ortaya koyar. Yukarıdan başlatılan bir siyasal oluşum değildir. Yakın dönem Türk siyasi tarihinin en önemli ve belki de, tek aşağıdan yukarıya inisiyatifle geliştirilen ana dönüşümü, 23 Nisanla sağlanmıştır. 23 Nisanda halk, toplum aşağıdan yukarıya doğru bir büyük sorumluluk almıştır, inisiyatif sergilemiştir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi bu sürecin sonucunda kurulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi orduyu kurmuştur. Savaşı yapan ordumuzun adı "Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusudur." Ordunun komutanını Türkiye Büyük Millet Meclisi tayin etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin tayin ettiği bir ordu, dünyada hiçbir ülkede görülemez. Türkiye'de öyle olmuştur; orduyu Türkiye Büyük Millet Meclisi kurmuştur, devleti Türkiye Büyük Millet Meclisi kurmuştur, cumhuriyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi kurmuştur ve siyaset, halk, toplum, devleti, siyasal örgütlenmeyi, üstyapıyı şekillendiren bir süreci kendi elleriyle yoğurmuştur. Bu, fevkalade önemli bir olaydır. Gerçekten bu bayramı bir toplum bayramı, bir halk bayramı, bir ülke bayramı haline dönüştüren temel olay budur.

Tabii, 23 Nisanda çok büyük dönüşümler sağlanmıştır. Egemenlik anlayışı değişmiştir, ulusal egemenlik anlayışı ortaya çıkmıştır. Bugün, ulusal egemenlik anlayışını biz çok doğal karşılıyoruz; ama, 1920'lerin ortamında "ulusal egemenlik" sözü, çok devrimci bir sözdür. Büyük dönüşümcü, değişimci bir sözdür. Ulusal egemenlik demek, saltanata hayır demektir, hilafete hayır demektir. Egemenliğin kaynağı insan demektir, millet demektir, toplum demektir. Egemenliğin kaynağını teokrasiden, dinden, dogmatizmden, halka, topluma, somuta indirgemek demektir. Çok büyük bir dönüşümdür. Bu dönüşüm 23 Nisanda gerçekleştirilmiştir ve Türkiye'nin büyük dönüşümlerinin önü, ufku açılmıştır.

Eğer, 23 Nisanda, bir kudretli ve değerli komutanın, inisiyatifle devleti bir saray darbesiyle ele geçirmesi ve ondan sonra, yeni bir siyasi yapılanma ortaya koymasıyla karşı karşıya kalmış olsaydık, bugün, bu noktaya gelmemiz mümkün olur muydu bilmiyorum; ama, herhalde, olağanüstü güç olurdu, olağanüstü geç olurdu. O bakımdan, bu, bizim için, fevkalade önemli bir olaydır. Milli irade bayramıdır, toplum bayramıdır, siyasetimizin özündeki bir demokratik unsurun, insan unsurunun, halk unsurunun ön plana çıktığı, belirleyici olduğu çok kritik bir dönemdir.

Bunu, biz, tabii, büyük bir sevinçle, mutlulukla paylaşıyoruz; çünkü, bu oluşumun bir parçasıyız biz. Müdafai hukukun bir parçasıyız, o örgütlenmenin bir parçasıyız biz. Bundan mutluluk duyuyoruz, onur duyuyoruz. Bugünkü siyaset anlayışımızın özüdür; çünkü, biz, devletten önce toplum var diyen, devletten önce insan var diyen bir siyaset anlayışını ortaya koyuyoruz; çünkü, biz, insanımızın temel değerlerine, kültürüne, tarihine saygı duyuyoruz, ona inançla bağlıyız. Türkiye, 23 Nisana bir sıfır noktasından gelmiş değildir; arkasında çok önemli bir tarihsel birikim vardır, bunun, onunla birlikte anlaşılması gerekiyor. O nedenle, 23 Nisan, bizim için çok önemlidir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye için de önemlidir. 23 Nisanda milli irade demek, egemenlik, sadece, saltanatta ve hilafette olmayacak demek değildir. 23 Nisanda milli irade demek, egemenlik hiçbir zümrede olmayacak demektir, hiçbir alt grupta olmayacak demektir. Tüm millette, milletin tümünde olacak demektir. Milletin bütünselliğine inanmak demektir 23 Nisan demek. Bu tarihi çıkış noktasını heyecanla paylaşıyoruz, yaşıyoruz; fakat, günümüzde bizi 23 Nisan penceresinden ülkemize bakınca rahatsız eden bir sürü gelişme var. Bunları zaman zaman buralarda dile getiriyoruz. 23 Nisan vesilesiyle, etkili bir biçimde de, bunu kamuoyumuza yansıttık.

Nedir bunlar; biz, Türkiye'nin, gerçek bir demokrasi doğrultusunda ilerlemeye devam etmesi gerektiği kanısındayız. Demokrasiyi, sadece, seçimden seçime, kimin işbaşına geleceğini belirleyen bir yöntem olarak anlamıyoruz. Demokrasiyi, belli ilkeleri, değerleri çıkış noktası olarak kabul eden ve bunu sürekli olarak yaşatan, paylaşan bir temel anlayış olarak düşünüyoruz.

Türkiye'de, artık, demokrasi tartışmasını götürmenin bir anlamı kalmamıştır. Türkiye, demokrasiyi, bir yaşam biçimi olarak paylaşmıştır, bir yaşam biçimi olarak uygulamıştır. Demokrasiye, siyaset dışından zaman zaman müdahaleler yapılmıştır. Bu müdahaleler karşısında, hepimiz, demokrasiyi tekrar işlerliğe kavuşturmak için, büyük bir inançla görev yapmışızdır. Türkiye'nin demokrasi dışında bir yaşam tarzına sürüklenmesini, hiçbir şekilde, hiçbir zaman düşünmemişizdir, kabul etmemişizdir. Zaman zaman, demokrasiye, siyasetin içerisinden tehditler, tehlikeler gelmiştir. Demokrasiye yönelik tehdidin, münhasıran, sadece, tek başına siyaset dışından gelebileceğini düşünmek kadar yanıltıcı bir şey yoktur. Siyasete, siyasetin içerisinden tehditlerin, tehlikelerin gelebileceği olasılığını da dikkate almak durumundayız ve bizim deneylerimiz, siyasete dışarıdan müdahaleler kadar, siyasetin içerisinden de çürümelerin, olumsuzlukların ve demokrasiye yönelik tehlikelerin, tehditlerin yeşertildiğini görmemize fırsat verecek kadar zengindir.

Şimdi, yeni bir dönemin içerisindeyiz. Türkiye'de, bir siyasi parti, tek başına, Parlamentoda rahat bir çoğunlukla, iktidarı elinde bulunduruyor. Seçimlerden bu yana altı aya yakın bir süre geçti. Bu arkadaşlarımız, Türkiye'nin geçmiş deneylerinin ışığında, toplumumuz tarafından dikkatle izleniyorlar. Türkiye'nin geçmişinde yaşanmış acı olaylar var. Türkiye siyasetinde, belli bir siyaset çizgisinden, birbiri üstüne dört defa siyasi parti kapatılmış. Bu kapatmaların hukukumuza uygun olduğu, uluslararası hukuka uygun olduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla tescil edilmiş. Böyle bir geleneğin içerisinden geliyoruz. Türkiye, derin kültür çatışmalarını yaşamış bir ülke. Geçmişinde, büyük devrimleri yaşamış bir ülke, o devrimlere yönelik tepkileri yaşamış bir ülke. O tepkiler dolayısıyla, çeşitli gerginliklerin, kargaşaların sürekli olarak siyasete yansıdığı bir ülke. Öyle bir ülkede, şimdi, 2003 yılında bir iktidar var; iktidar, kendisini geçmiş siyasetlerden bağımsız olarak tanımlıyor "ben, çağdaş bir muhafazakar siyaset anlayışına sahibim" diyor; hatta, Avrupa'da Hıristiyan demokrat siyasi partilerin kulübü içerisinde yer almak üzere, resmen başvuru yapıyor "ben, sizin gibi, Avrupa'daki Hıristiyan demokrat partiler gibi, çağdaş, sağcı bir siyasi partiyim" diyor ve biz de buna inanıyoruz, öyle olmasını çok uygun, doğru buluyoruz, öyle olması gerekir diye düşünüyoruz ve geçmişi kurcalamıyoruz, kimseye suçlama yapmıyoruz, herkesin kendisini yeniden tanımlamak hakkına sahip olduğunu kabul ediyoruz, herkesin kendisini doğru yönde, yeniden tanımlamasının Türkiye için iyi olacağını kabul ediyoruz ve bu doğrultudaki arayışlara, çabalara destek veriyoruz ve o konudaki oluşumları hızlandırmaya çalışıyoruz; yani, kısaca, İyiniyetle bakıyoruz. Bu söylenen sözlere inanıyoruz, suçlamıyoruz, tartışmıyoruz, reddetmiyoruz, çelişki bulmaya çalışmıyoruz; tam tersine, seçimlerden sonra gidiyoruz, kutluyoruz... Gidiyoruz, kutluyoruz... Diyoruz ki, Türkiye'nin tarihi yörüngesine, tarihi rotasına, lütfen, siz de sahip çıkınız; o tarihi rota doğrultusunda siz de yetkilerinizi kullanınız; Türkiye'yi, o rota doğrultusunda kalkındırmaya, ilerletmeye, geliştirmeye gayret ediniz.

Bu rotayla Türkiye'nin bir problemi yok; bu rotayı, Türkiye, 23 Nisan 1920'de kararlaştırdı ve onu kararlaştırmış olmanın bedelini, çok büyük mücadelelerle, içeride ve dışarıda ödedi. Milli mücadeleyi, Ulusal Kurtuluş Savaşını, o rota doğrultusunda yaptı; hak etti, kazandı ve o rota doğrultusunda Türkiye şekillendi. Şimdi, bununla uğraşmayalım. Bunanla tartışmayalım. Bununla uğraşmanın, tartışmanın kimseye bir yararı yok. Artık, geleceğe bakalım. Geçmişe yönelik özlemleri, arayışları bir kenara bırakalım; Türkiye'nin hedefi belli, istikameti belli, bunu götürelim. Böyle yaptığınız takdirde, her türlü destek bizden diyoruz. Her türlü katkıya hazırız, açığız diyoruz. Dışpolitika konularında her türlü desteği biz vereceğiz diyoruz.

Başbakan, Avrupa Birliği için yurt dışına çıkarken, ona, Cumhuriyet Halk Partisinin desteği cebinizdedir Sayın Başbakan, ihtiyaç duyduğunuz anda, bunu, masada, muhataplarınıza karşı çıkarabilirsiniz, ortaya koyabilirsiniz diyorum. Ben ve arkadaşlarım, Avrupa'da, hükümetin, Avrupa Birliği konusundaki çalışmalarına yardımcı olmak için, başkent başkent dolaşıyoruz. Bu hükümete destek verilmesi gerektiğini söylüyoruz ve çeşitli kuşkulu yaklaşımları bertaraf etmek için gayret gösteriyoruz.

AKP Sayın Genel Başkanının siyasi haklarla ilgili sorununun çözülmesi için, öncülük üstleniyoruz, inisiyatif alıyoruz. Anayasa değişikliği doğrultusunda Türkiye'de ve hatta, dünyada hiçbir ülkede görülmemiş bir büyük sorumluluk ve iyiniyet yaklaşımı içerisinde siyasal hayatımızın normalleşmesine, halkın kullandığı oyun saygı gördüğünün kanıtlanmasına yardımcı olmak için, Anayasa değişikliği konusunda girişimler yapıyoruz. Bu girişimleri yaparken, çok değişik tepkilere muhatap oluyoruz, eleştiriliyoruz, suçlanıyoruz, tartışılıyoruz. Çok değer verdiğimiz, saygı duyduğumuz insanlar, bu girişimimiz dolayısıyla karşımızda yer alıyorlar; ama, biz, bunu, kararlılıkla sürdürüyoruz; çünkü, doğru olduğuna inanıyoruz ve siyasal hayatımızın normalleşmesine önemli bir katkıyı Cumhuriyet Halk Partisi olarak yapıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu, 3 Kasım sonrasında nasıl iyiniyetle bir başlangıç yaptığımızın, Cumhuriyet Halk Partisinin bu başlangıca nasıl yaklaştığının bir ifadesidir. Böyle başladık, böyle devam ediyoruz, böyle devam etmek istiyoruz; ama, geldiğimiz noktada sıkıntılarımız var, sorunlarımız var. Nedir o sıkıntılar, o sorunlar; birkaç cümleyle ona da değineyim.

Önce, bir defa, bugün Parlamentoda iktidarda bulunan partinin, demokrasi söylemini, ısrarla, kararlılıkla ve en geniş şekliyle ifade etmiş olması bizi çok mutlu ediyor ve bu, bize, onların başarılı olması için destek vermemize, onların başarılarına katkı vermemize neden olan sebeplerden biri olarak yer tutuyor. Söylemleri doğru, "demokrasi" diyorlar; ama, itiraz etmeliyim ki, altı ay sonra geldiğiniz noktada, AKP'nin demokrasi söyleminin uygulamaya yansıtıldığını söylemek olanağı yoktur. Çok açık bir gerçek, altı ay içerisinde, AKP, demokrasi anlayışının, içtenlikli, güvenilir, kalıcı bir anlayış olduğu konusunu tartışmaya açmıştır.

Demokrasi, işinize geldiği zaman kullanabileceğiniz, muhtaç olduğunuz zaman değer vereceğiniz; ama, sizin işinize gelmediği zaman, rahatlıkla tam karşısında tavır takınabileceğiniz bir siyaset yöntemi olamaz. Eğer, öyle yaparsanız, sizin demokrasi anlayışınız çok ciddi tereddütler yaratmaya başlar. Maalesef, bu durumla karşı karşıya kaldık. Yani, arkadaşlarımızın Parlamentoda uygulamalarını milletvekili arkadaşlarım çok yakından izliyorlar, biliyorlar. Üçte 2'lik çoğunluğu olan bir siyasi partiye hiç de uygun düşmeyen, dayatmacı, ben dedim bu olacak anlayışının kabaca uygulandığına tanık olduğumuz pek çok örnekle karşı karşıya kaldık.

Yani, biliyorsunuz, ilk değişikliklerden birisi, bu Parlamentoda yasa tasarılarının bekleme süreleriyle ilgili anlayış değişikliğidir. Komisyonda ya da Genel Kurulda bir yasa tasarısı müzakere edilirken, milletvekillerine 48 saat onu inceleme fırsatı verilir. Konunun ne olduğu anlaşılsın, değerlendirilsin ve doğru dürüst bir çalışma yapılabilsin diye. Arkadaşlarımız önce bunu kaldırmaya başladılar "48 saat beklemeye gerek yok" dediler. Nasıl gerek yok; neyi değiştirmek istediğiniz bir anlayalım, bir inceleyelim. "Canım, biz inceledik, biz gereğini yaptık, siz bunu onaylayın yeter..." Öyle bir anlayışla demokrasiyi sürdürmek kolay olmaz. Demokrasi anlayışının gereği bu değildir. Herkesin kendi özgür iradesiyle durumu değerlendirmesine fırsat vereceksiniz. "Hayır, gerek yok, biz yaptık" anlayışı ortaya çıkmaya başladı. Çok acil, çok sıkışık bir tablo kendisini gösterir, gerçekten 48 saat beklemek güç olabilir, sıkıntılı olabilir, hemen bir değişiklik ihtiyacı ortaya çıkar, onu anlamak mümkündür; öyle bir durum da yok. En sıradan, en önemsiz konularda da 48 saat beklemeye gerek yok anlayışı dayatılmaya başlandı, hatırlayacaksınız.

Arkasından İçtüzükte bir değişiklik yaparak temel yasa konusu ele alındı ve neyin temel yasa olduğunu belirleme hakkı Parlamento çoğunluğunun eline alındı. Temel yasaların da, madde madde görüşülmesine gerek olmadan, topyekün oylamalarla sonuçlandırılması yöntemi uygulamaya sokulmak istendi. Bu "temel yasa" kavramı zaten var. Eğer, gerçekten temel yasa denilecek bir yasayla karşı karşıyaysak; yani, bir Ticaret Kanunu değişecekse, İcra İflas Kanunu değişecekse, Ceza Kanunu değişecekse, Medeni Kanun değişecekse, bunlar, yargı, baro, üniversite çevrelerinde uzunca bir süre tartıştırılır, olgunlaştırılır, komisyonda konuşulur, tartıştırılır, sonra bütünselliği bozulmasın diye, Genel Kurulda kenarından köşesinden çekiştirilmesin diye toptan görüşülebilir, bunu anlamak mümkün ve buna, biz katkı vermeye hazır bir noktadayız; ama, gördük ki, bunların temel yasa anlayışı bu değil. Bir İçtüzük değişikliğinden yararlanılarak, Kültür Bakanlığı ile Turizm Bakanlığının birleştirilmesi girişimi temel yasa olarak önümüze getirildi. Geçmişte beş defa değişmiş, ayrışmış, birleşmiş; şimdi birleştiriyorsunuz, yarın ayrıştırılacak. Bunun neresi temel yasa?! Temel yasayla bunun ne ilgisi var?! Niye bunu böyle yapıyorsunuz; canım, çoğunluk biz de, istediğimiz gibi yaparız. Yavaş yavaş, demokrasini ruhundan, özünden kopmaya başladılar ve bu dayatmacı mantık buralarda ortaya çıktı.

Şimdi, ne oldu: Bakın, bunun yanlış olduğunu söyledik; bugün, biraz önce öğreniyoruz ki, Anayasa Mahkememiz, oybirliğiyle bu İçtüzük değişikliğinin Anayasaya aykırı olduğunu kararlaştırmıştır.

Yani, bunu görmek için denemek şart mıdır? Siyaset adamı bir hafta sonrasını göremez ise, ülkeyi nasıl yönetecektir? Yani, Anayasa Mahkemesinin reddedeceği açık, Anayasa Mahkemesini reddetmesi olasılığı söz konusu olmasa dahi, demokrasiyi içine sindirmiş bir Parlamento çoğunluğu, üçte 2'lik bir çoğunluk, böyle bir düzenlemeye hiçbir zaman tenezzül etme; etmemelidir, etmesini gerektiren bir şey yok. Neden kaçıyorsunuz, tartışmadan mı? Ortada bir tane parti var; muhalefet partisi bir tane; Cumhuriyet Halk Partisi. Fevkalade iyiniyetli, fevkalade yapıcı, fevkalade olumlu bir muhalefet yapıyor. Siz, buna bile tahammül edemiyorsanız, tek Cumhuriyet Halk Partisinin iyiniyetli, yapıcı muhalefetine bile tahammül edemiyorsanız, onu susturmak için Anayasaya aykırı İçtüzük değişikliklerine aklınızı ve vicdanınızı yatıracak kadar demokrasinin temel kavramlarından kopmuşsanız, sizinle ilgili tereddütlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bunların her birisi -ne oluyoruz, bunlar ne yapıyorlar- güç bizde, istediğimizi yaparız anlayışının uygulaması içerisine girmeye başladılar diye bir değerlendirme yapılmaya başlanmıştır.

Bir Anayasa değişikliği getirdiler. Anayasa değişikliğinin bir yönü ormanların statüsüyle ilgili değişiklik, öbürü seçilme yaşıyla ilgili değişiklik. İkisini tek bir maddede düzenlediler. Milletvekili oy verirken, Cumhurbaşkanı imza atarken, halk oylamasına konu giderse vatandaş oy kullanırken, ikisine birden evet ya da ikisine birden hayır diyecek; yani, birisi çıkıp derse ki, ben, ormanların statüsünün değiştirilmesini istemiyorum; ama, milletvekili seçilme yaşının indirilmesini istiyorum. Ne yapacak bu; böyle birisi olmasın diyorsunuz, böyle birisi olamaz diyorsunuz, böyle birisine ben hak vermek istemiyorum, olanak vermek istemiyorum diyorsunuz. Onu, kendi dayatmanıza boyun eğmeye zorlamak istiyorsunuz. Tekrar demokrasi anlayışıyla ilgili kaygılar, kuşkular; tuzaklar, cin fikirlikler, kurnazlıklar... Demokrasi kurnazlıkla falan götürülmez, demokrasi katılımla götürülür; açıklıkla, şeffaflıkla, saydamlıkla, özgürlükle, tartışmayla yürür. Hayır, ben biliyorum, tartışmaya gerek yok, uzatmayın bu işi; müzakere için süreye gerek yok, oylama için ayrı ayrı hak tanımaya gerek yok; getirdim, evet deyin, uzatmayın, geçsin yaklaşımı birden bire yeşermeye başladı Parlamentonun üçte 2 çoğunluğunu yönetenlerin zihninde. Herkes, tabii, ne oluyoruz demeye başladı. Ne oluyoruz, nereden çıktı bu anlayış, bunun sonu nedir kaygıları ortaya çıkmaya başladı.

Anayasa değişikliğiyle ilgili Parlamentoda oylama yapılıyor, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinde ilk kez, bir milletvekili, bir oylama sırasında, elini soktu, oy kupasının içinden zarfı aldı, içindeki oyu çıkardı ve zarfı yırttı. Buna tanık olduk değerli arkadaşlarım. Yani, birisini kullandığı oya saygı göstermiyorsunuz, kullanılmış olan oya saygı göstermiyorsunuz ki, sizi, oraya kullanılmış olan oylar getiriyor. Siz, oy düzeninin üzerinde buradasınız. Üzerinde olduğunuz oy düzenini tahrip etmeye kalkarsanız, burada nasıl durabilirsiniz? Demek, ihtiyacınız ortaya çıksa, üçte 2'lik çoğunlukta muhalefetten oy kullanılmasına tahammül gösteremeyen bir zihniyetin etkisi altındaysanız, yarın, siz, şartlar sıkışsa, güçlükler ortaya çıksa ne gibi kararlar alırsınız kaygısı, korkusu zihinlerde ortaya çıkmaya başladı.

Değerli arkadaşlarım, bu arada, tabii, durduk yerden Türkiye'nin sorunu yok gibi, başkanlık rejimi söylemi kendisini gösterdi.

Değerli arkadaşlarım, bugün, Türkiye, hiçbir dönemde olmadığı kadar ortak akla ihtiyaç gösteriyor. Bugün en çok neye ihtiyacımız vardır denilse, hepimizin birbirimizi dinlemeye, birbirimizi anlamaya, toplumumuzun, ülkemizin geleceğiyle ilgili hepimizin içine sindireceği ortak, makul çözümler bulmaya ihtiyacımız var. Dayatmaya değil, ben bilirime değil, bırakın ben yapayıma değil. Tam böyle bir ortamdayız; bir kolektif akıl ihtiyacı, bir ortak akıl ihtiyacı içindeyiz; birisi çıkmış diyor ki -üçte 2 çoğunluğa sahip birisi- "verin bana, ben başkan olarak ülkeyi yöneteyim." Kardeşim, üçte 2 çoğunlukla ne yaptın ki, sen, tek başına ülkeyi yönetmeye kalksan ne yapacaksın?

Başkanlık rejimiymiş... Senin herkesten çok daha fazla kurumlaşmanın, organlaşmanın katkılarına, frenlerine, yönlendirmelerine ihtiyacın var. Kendini onlardan azade kılarsan, sadece senin için değil, kumanda ettiğin toplum için de çok tehlikeli sonuçlar doğurursun. Bunlar ortaya çıkmaya başladı, baktık ortada bir çoğunluk var, ben dediğimi yaparım anlayışı içerisinde. Anayasaya açıkça aykırı. İşte, görüldü, bugün Anayasa Mahkemesinden döndü. Mühim değil, yaparız, o arada ne çıkarsak kardır.

Arkasından, yeni cin fikirlilikler. Kamuda emekliye ayrılma yaşı 65; eh, 60 yaşın üstündekiler kamu yönetiminin kritik noktalarında görev yapıyorlar, bu insanları buradan alsak mahkemeye gidecekler, haklarını alacaklar; öyle bir düzen tutalım ki, hem bunları buradan atalım hem hiçbirisi mahkemeye gidemesinler. Ne olur bunun yolu; Parlamentoda çoğunluğumuz var, kanun çıkarırız, deriz ki, 65 değil, 61 yaşından itibaren herkesi emekliye ayırıyoruz. Eee, canım, bir kısmı bizim tutmak istediğimiz insanlar. Eee, onları, ayrıca, biz, Bakanlar Kurulu kararıyla orada kalacaklar diye, kanunun verdiği yetkiyi kullanarak orada tutarız.

Değerli arkadaşlarım, bu, devlet yönetimi sorumluluğuna, ciddiyetine, vakarına yakışıyor mu?! Böyle bir şey olabilir mi?! Bir kişisel müdahale, ayıklama yöntemini, yargıdan sıyrılarak bir ayıklama yöntemini kamu uygulamasına yerleştirme anlayışı, hepimiz için, demokrasi kültürümüz için, geride bıraktığımız bunca dönemler için çok acı bir tablo oluşturuyor. Bu, çıktı... Şimdi Anayasa Mahkemesine götürdük, onu bekliyoruz. İnşallah, bugün yarın, en kısa zamanda o karar da çıkacak.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, bugün Anayasa Mahkemesi aldığı kararla, hem İçtüzük değişikliğinin esasına yönelik anlayışını ortaya koyuyor ve iptal ediyor hem de yürütmenin durdurulması kararını alıyor. Zaten iptal etmiş, niye yürütmenin durdurulması kararını alıyor; canım, gerekçeli karar Resmi Gazetede yayımlanıncaya kadar geçecek olan sürede tahribat yapmayın diyor. Çünkü, siz, Anayasa Mahkemesinin tercihiyle davranacak sorumluluğu göstermeyebilirsiniz diyor. Aslında buna gerek olmamak gerekir; ama, size güvenilmez; siz, alacağınız kararlarla devam edersiniz, benim iptal ettiğim kararı Resmi Gazetede yayımlanıncaya kadar uygulamaya devam edersiniz. O nedenle, uygulamayın diye bir de yürütmenin durdurulması kararını alıyor. Aynı şekilde bu 61 yaşla ilgili kararı da Anayasa Mahkemesine götürdük, umuyorum en kısa zamanda o karar da çıkmalıdır. Kamu yönetiminin objektifliği, sürekliliği, güvenilirliği, öngörülebilirliği tümüyle ortadan kaldırılıyor, keyfi, müdahalelere açık bir yapıya kamu çekilmek isteniliyor. Buna karşı bir direnç sergilenmesine elbette ihtiyaç var. Umut ediyorum bu konuyu da Anayasa Mahkemesinde çözme olanağını bulacağız.

Değerli arkadaşlarım, aynı şekilde bu kadrolaşma uygulaması, kadrolaşma yaklaşımı, Türkiye'de, kamu yönetiminin geçmiş dönemlerinin hiçbirisinde rastlanmamış ölçüde gerçekleşmeye başladı. Kapsamıyla, hızıyla ve niteliğiyle yepyeni bir tabloyla karşı karşıyayız. Birbiri ardından devlet yıllarca emek vermiş, hizmet vermiş insanlar, hızla görevlerinden uzaklaştırılıyor. Bunu, geçmiş dönemlerde yaşadığımız bir parti iktidara gelince, işte, kendi güvendiği insanları işbaşına getirerek, onlarla birlikte çalışma uygulaması içerisinde olabilir yaklaşımıyla değerlendirmemek lazım. Elbette, bizim uygulamamızda, maalesef, bu yanlış yıllardır sürüyor. İktidara gelen her parti kritik noktalarda kendisine yakın insanları bulundurma anlayışı içerisinde; bunu da, aşmamız lazım, buna da ihtiyaç var. Çünkü, hangi parti iktidara gelirse gelsin partiye göre değil, toplumun gereksinmesine göre en başarılı çalışmayı yapacak insanlar orada durmalıdır. Bu, bir siyasi tercih konusu olmamalıdır. Ehliyet önemli olmalıdır, kabiliyet önemli olmalıdır, nitelik önemli olmalıdır, ona göre kadrolaşma gerçekleştirilmelidir. Maalesef, siyasi mülahazalar geçmişimizde de epeyce yer aldı; ama, bu, bambaşka bir olay. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz tablo, gerçekten, çok ağır, çok vahim, bir büyük budama operasyonuyla karşı karşıyayız.

Geçen hafta, bir gün içerisinde, Sosyal Sigortalar Kurumu başhekimlerinden 52 tanesi görevinden alındı; bir günde görevden alındı. 140 tane SSK hastanesi var, bunların 41 tanesi İSO belgesini almış, başarılı, nitelikle, çağdaş bir yönetimi var 41 tanesinin; 52 tanesini bir günde görevden aldılar.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir olay olmaz. Geride bıraktığımız hükümet döneminde bir tane başhekim alınmıştı; kıyamet kopmuştu. 40 defa yargıya gitti geldi vesaire. Şimdi, Türkiye'nin en başarılı kuruluşlarının başındaki insanlar birbiri ardından alınıyor. Türk Hava Yolları, hepimizin iftihar ettiği Türkiye'nin pırıl pırıl bir kuruluşu. Başındaki insanı aldılar. Dün gazetelerde görüyoruz, bütün yönetim kadroları görevden uzaklaştırılmış; yani, Türk Hava Yollarını, Türk Hava Yolları yapan, deneyimli, birikimli, başarısını, uygulamasıyla kanıtlamış bir kadro, tümüyle işbaşından acımasızca uzaklaştırılıyor; yani, alternatif bunları daha iyi yapacağı bilinen bir kadroyu getirmek için mi acaba? Nedir gelenlerin özelliği, gidenlerin niteliği ne, niye gidiyorlar; gelenler neden geliyorlar, kim o gelenler?

Sayın Başbakan, ilk göreve geldiği zaman Başbakanlıktaki kadrosu sıkışıklığı karşısında hayrete düşmüştü, diyordu ki "60 küsur kişi burada çalışıyor. Bankamatik memurlarına dönmüşler. Başbakanlık koridorlarında yürümek mümkün değil. Adım atsam birisine çarpıyorum" kendisi, 50 küsur kişiyi oraya tayin etti.

Değerli arkadaşlarım, burada önemli olan, tabii, bu çok kapsamlı kadro değişimi olayının altında neyin yattığıdır. Bunu sorgulamamız lazım. Kimler niçin geliyorlar, kimler niçin gidiyorlar; kimler niçin geliyorlar, bunu, sorgulamamız lazım. İşi ehline verin; bizim kültürümüzün temel ilkesi bu değil mi? İşi ehline vereceksin, yapacak olan adama vereceksin. Yapacak olan adam senden olsa da olmasa da ona vereceksin. Avrupa'da, bugün, böyle olmuyor mu bu işler; yani, mesela Belçika'da hükümet değişince bütün kuruluşların yöneticileri allak bullak ediliyor mu, atılıyor mu? Fransa'da böyle bir şey oluyor mu, İngiltere'de böyle bir şey oluyor mu? Siyasetçiler, hükümetler gelir geçer; Türkiye'nin nitelikli kadroları, ülkenin bürokrasisi onu ayakta tutar. İtalya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında en büyük siyasi krizleri yaşadı. O siyasi krizlerden İtalya etkilenmedi; çünkü, güvenilen işbaşında topluma, ekonomiye sahip çıkan bir bürokrasi vardı. Onlar devam ettiler; bakanlar geldiler gittiler. Şimdi, biz, her defasında bütün devleti allak bullak ediyoruz. Niçin allak bullak ediyoruz onu bir anlamamız lazım. Getirdiğiniz insanlar niçin oraya geliyorlar?

Değerli arkadaşlarım, bir defa bunun altında bir temel ayrımcılık seziyorum, buna, kamuoyumuzun dikkatini çekmek istiyorum. Çok tehlikeli bir ayrımcılık seziyorum. Bizden, bizden olmayan anlayışının devlet yönetimine egemen olmaya başladığını görüyorum. Bu ayrımcılık hele devleti yönetenler katında yapılmaya başlanırsa, bu, çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Bizden, bizden olmayanlar... Onlar bizden değildi onun için attık. Bunlar, bizden onun için getirdik. Peki, kim bu bizden dediğiniz? Bunlar Türkiye'nin en ehliyetli insanları mı? Şart değil; ama, bizden. Siz ne arıyorsunuz devlet yönetiminde? Ehliyet mi arıyorsunuz; hayır, sadakat arıyoruz. Sadakat arıyoruz... Neye sadakat arıyorsunuz; Anayasaya mı sadakat, devletimizin, halkımızın, milletimizin ortak yararlarına mı sadakat?.. Türkiye'nin aydınlık geleceğine mi sadakat; Türkiye'nin şanlı tarihine, Mustafa Kemal Atatürk'üne, laik, demokratik cumhuriyetine mi sadakat, ne arıyorsunuz? Sadakat arıyorsunuz da, o sadakat nedir allahaşkına? Ya aramayın hiçbir şey, ehliyetle geliyor kardeşim herkesin düşüncesi kendisine deyin ya da ben sadakat arıyorum diyorsanız, bizden olacak diyorsanız, kimsiniz siz; siz kimsiniz, onu bir anlayalım.

Değerli arkadaşlarım, bu sorular önemlidir. Bu sorular sorulmaya başlanmıştır. Sıkıntı buralardan kaynaklanıyor. Bu birikim, bu tereddütler, bu kaygılar çeşitli platformlarda hep ifade edildi. Ortada Türkiye'nin geleceğiyle ilgili tartışılan ciddi konular var. Bunlardan birisi Türkiye'nin eğitim düzeniyle ilgili. Eğitim, ülkemizin geleceğidir, Gençliğimizin şekillenmesidir. Yarınki Türkiye'nin ne olacağı sorusunun cevabıdır eğitim. Bugün, eğitime vereceğiniz biçimle, yarının Türkiyesine biçim veriyor oluyorsunuz. O nedenle, eğitim, böyle köklü değişim, dönüşüm arayışları içerisinde olanların hep ilgisini çekmiştir. Her rejim, eğer ayrı bir rejim peşindeyseniz, kendi insanını eğitim yoluyla ortaya koymaya çalışır. Normal zamanlarda ülkenin rotası bir defa şekillendikten sonra bu soruların hiç önemi yoktur. Daima daha iyiye gidiş aranır, daima daha kaliteliyi gerçekleştirme aranır; ama, bir farklı rota arıyorsanız, o farklı rotanın insanının peşine düşme durumunda olursunuz. Şimdi, bu çerçevede, herkesin kafasında, bu sekiz yıllık eğitimle ilgili bu hükümetin anlayışı ne olacak sorusu vardır. Kafaların arkasında kalmasın diye bunları açıkça ortaya koyuyorum. Kaygı da şudur: İlk fırsatta bu sekiz yıllık eğitim beş artı üç modeline dönüştürülecektir; böyle bir kaygı var. Hayır, böyle bir düşüncemiz yok falan; bunlar güzel sözler, bunları hep biliyoruz; ama, ortada bir inanılırlık problemi var. Niyet konusunda bu tereddüdü hepimiz taşıyoruz. Sekiz yıllık temel eğitimi dokunulacak mı, beş artı üç modeline tekrar dönülecek mi. Eğitimin temel bütünselliğini bozacak yeni arayışlar, yaklaşımlar gerçekleştirilecek mi.

YÖK meselesi fevkalade önemlidir. Bakın, bu hükümetin kurulduğu ilk andan beri tartışılan ana konulardan birisidir bu. Her vesileyle biz, iktidar yetkililerine, bu konuyla fazla tartışma yaratmamaları telkinini yaptık; ama, sürekli bu konu gündeme taşınıyor, gündeme getiriliyor. Zihinlerde bu konuda da çok ciddi bir tereddüt vardır. YÖK meselesi nedir...

Değerli arkadaşlarım, üniversite, evrensellik kavramıyla ilgilidir, üniversalite kavramıyla ilgilidir. Üniversite demek, evrensel zihniyeti, düşünceyi, değerleri, metotları, bilgileri kavrama, anlama, değerlendirme, bunun kültürü içine girmek demektir, üniversite bunun için vardır. Üniversite, insanı, evrensel bir insan haline getirir. Elbette kimliğiyle, ahlakıyla, kendi değerleriyle, ulusal, yerel özellikleriyle; ama, onu, bir evrensel, zihni boyuta ulaştırmayı öngörür. Yapılması gereken iş bu. Türkiye'de son dönemlerde çok fazla üniversite açıldı. O üniversiteler, Anadolu'ya birer aydınlık meşale gibi hizmet ettiler. Fikir, düşünce, aydınlık anlayışlarıyla yansıttılar, çok yararlı oldular. Onların bir an önce ayağa kaldırılması, onların güçlendirilmesi, onların standartlarının yükseltilmesi, uluslararası düzeye çıkarılması ihtiyacı var. Üniversitelerle ilgili önümüzdeki ana görev bu.

Şimdi, dikkatle izliyorum tartışmaları; tartışmaların temelinde, üniversitelerimizi, bu çağdaş, dünyaya dönük bir kurum olmaktan, yerel anlayışların, yerel etkilerin, feodal ölçülerin şekillendirdiği, yönlendirdiği kurumlar haline dönüştürmeye yönelik anlayışlar var. Bu, çok temel bir olaydır. Türkiye'nin, yine, geleceğiyle ilgili çok ciddi sonuçlar doğurabilecek bir olaydır. Bu açıdan da çok dikkatle izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu kaygılar kafamızda 23 Nisana geldik ve Cumhuriyet Halk Partisi olarak, 23 Nisanda, 23 Nisan ruhuna, 23 nisan rotasına uygun düşmeyen bu tereddütleri, bu arayışları, iktidarın dikkatini çekerek, Türkiye'nin geleceği konusunda sorumluluğunu ona hatırlatarak, gündeme taşımak istedik ve bu çerçevede, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, 23 Nisanın kutlama programı içerisinde yerimizi aldık. Sabah Anıtkabir'de, Atatürk'ün huzurunda, saygı duruşumuzu yaptık, daha sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde Meclis Başkanımıza, Milli Egemenlik Bayramı dolayısıyla kutlamalarımızı ifade ettik. Daha sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, 23 Nisan konuşmalarında Cumhuriyet Halk Partisi olarak görevimizi yerine getirdik, düşüncelerimizi yansıttık ve akşamki kokteyl partiye, 23 Nisan dolayısıyla resepsiyona, kokteyl partiye katılmama konusunda, yine, bireysel, sivil, demokratik, barışçı bir davranış sergileyerek, dikkat çekme anlayışımızı uyguladık.

Bizim de çağrılı olduğumuz bir akşam toplantısına katılmama konusundaki hakkımızı kullandık. Bunu, demokratik bir hak olarak kullandık. Barışçı bir yöntem anlayışı içerisinde kullandık, biz, katılmıyoruz dedik. Sizin pek çok yanlışınız birikti; bu yanlışlar, sizi, çok tehlikeli istikametlere sürüklüyor, bizim de Cumhuriyet Halk Partisi olarak sizin bu yanlışlarınızın içerisinde, arkasında, onun bir parçası gibi saf tutmadığımızı, sizin ve herkesin görmesini istiyoruz dedik. Bunun bir vesilesidir bu dedik, biz orada bulunmayacağız, bulunmayarak, sizin bu yanlışlarınızı paylaşmadığımızı ortaya koyacağız ve umut ediyoruz ki, siz, bu tavır karşısında niçin bize bu tavır gösteriliyor sorusunu kendinize soracaksınız, işte, o soruyu kendinize sorar ve doğru cevap verirseniz bundan yararlanacaksınız. Size bir dikkat çekme girişimi yapıyoruz, dikkatinizi çekmeye çalışıyoruz. Her şeyin rahat, zannedildiği gibi kontrol altında akmakta olduğunu düşünmeyiniz; tepki var, sıkıntı var, kaynama var, rahatsızlık var, bunu görünüz demek istedik ve bu doğrultuda biz katılmadık resepsiyona.

Bu kararı alırken, hiçbir kurumun, hiçbir makamın, o toplantıya katılıp katılmayacağı konusunda hiçbir bilgi içerisinde değildik, bu konuda hiçbir gözlemimiz, bilgimiz yoktu, herkes, her türlü davranma olanağına sahipti; ama, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak 23 Nisan ruhunun gereği olarak 23 Nisan anlayışına ters düşen bir gidişin parçası olmadığımızı göstermeliyiz değerlendirmesini yaptık ve katılmayacağımızı ifade ettik; ertesi günkü toplantıda görüldü ki, Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, ekonomik dünyanın önde gelen kuruluşlarının yöneticileri, iş dünyasının temsilcileri, yargı organının temsilcileri, odaların, çeşitli sivil demokratik kuruluşların temsilcileri, baroların, tabip odalarının, mühendis odalarının temsilcileri hiçbirisi yoktur. İşadamları yoktur, işadamı kuruluşlarının temsilcileri yoktur ve Türkiye, çok geniş bir kesimiyle, bu tedirginliği yaşamakta olduğunu gösterme ihtiyacını hissetmiştir. Bu, fevkalade önemli bir olaydır. Bu olayı, kimsenin, bir başka arayışla irtibatlandırmasına olanak yoktur. Deminden beri, bizi hangi anlayışların yönlendirdiğini uzun uzun bu nedenle anlatıyorum. Bizim siyaset anlayışımız, siyasi değerlerimiz, siyasi bakış açımız, demokratik, siyasi yaşamın çerçevesi içerisinde daima şekillenmiştir, bundan sonra da öyle olacaktır. Bunun dışında herhangi bir arayışla bunun irtibatlandırılması söz konusu bile olamaz.

Değerli arkadaşlarım, biz Cumhuriyet Halk Parti olarak, kendi sorumluluğumuz içerisinde, kendi özgür, bağımsız kararımızla, kendi başımıza ve herkesten önce bu kararı aldık ve bu tavrı ortaya koyduk. Organize bir hareketin kesinlikle Cumhuriyet Halk Partisi parçası değildir, içerisinde değildir, böyle bir hareket de -bildiğim kadarıyla- söz konusu değildir, bunu bu şekilde anlaşılmasında yarar vardır. Niye böyle davrandık...

Değerli arkadaşlarım, biz bir siyasi partiyiz. İktidarda olmayan, muhalefette olan bir siyasi partiyiz. Bizim elimizde düşüncelerimizi uygulamaya koymak için bütçe yok, bizim elimizde kanun yapma yetkisi yok; Parlamentoda çoğunluğumuz yok, kararname çıkarma yetkimiz yok; düzenleme yapma yetkimiz yok; ama, Türkiye'nin siyasi geleceğinden belli bir ölçüde sorumlu olan, milletin bu sorumluluğu seçimde görev olarak yüklediği ve Parlamentoda bulunan anamuhalefet partisiyiz. Parayla, kararnameyle, kanunla iş yapma imkanımız yok. Bizim, sadece, söyleyecek sözümüz var; başka hiçbir şeyimiz yok. Sadece, demokratik davranış olanağımız var. Sözlerimizle ve davranışlarımızla, biz, toplumun geleceğiyle ilgili uyarılar yaparız, mesajlar veririz, destekler veririz, katkılar yaparız; zamanında dikkatler çekeriz. Bütün, bunlar, bizim kullanabileceğimiz yöntemler, biz, bunlarla iş görürüz ve bu duygularla, bu düşüncelerle davrandık, gidiş iyi değil demek istiyorduk. Bunu, her hafta burada söylüyoruz. Burada alışılmış, bunu söylüyorsun geçiyor. Gerçekten iyi değil. Laf ola beri gele söylemiyoruz bunu. Ciddiyetle söylüyoruz, iyi değil... Kendinizi toparlayın. Ne yapacağınıza karar verin. Türkiye'nin gerçek gündemine yönelin, yapay gündemleriyle uğraşmayın. Bunları burada söylüyoruz; ama, düşündük ki, 23 Nisanda, bu davranışla, bunların bu uygulamalarının arkasında olmadığımızı sergilersek, belki bunun bir etkisi olur, bir yararı olur ve memnuniyetle görüyorum ki, bu etki ortaya çıkmaya başlamıştır. Arkadaşlarımızın bu yöntemlere ihtiyaç gösteren bir anlayış içerisinde çalıştıklarını görüyorum. Yani, kendileri, yapılması gerekeni görüp, onu yapma anlayışı içerisinde değiller; sadece, siyasetle ilgili olarak söylemiyorum, ekonomiyle ilgili olarak da böyle. Dışpolitikayla ilgili olarak da böyle.

Ekonomiyle ilgili olarak, hükümet kuruldu, beş ay sonra IMF'yle anlaşma imzalandı. Beş ay sonra çok daha güç koşullarda, çok daha eli kolu bağlanmış, denetim mekanizmaları ağırlaştırılmış bir biçimde, yine, beş ay önce yapacağından daha ağır bir anlaşmaya imza koydular. Seçimlerden hemen sonra, ekonominin fotoğrafı daha doğru çekilmiş olsa, ne yapabilecekleri ne yapamayacakları daha doğru anlaşılmış olsa, bunu görebilmiş olsalardı, Türkiye, beş ay ekonomik çalkantı, belirsizlik, gel-git içerisinde olmayacaktı, bunlar ne yapacaklarına karar vereceklerdi, en güçlü oldukları noktada imzayı atacaklardı, kararlarını alacaklardı, uygulamalarını yapacaklardı. Beş ay Türkiye çalkalandı, sonuç ne; faizler tırmanmaya başladı, tırmanan faiz halkın sırtına yükü giderek, daha çok bindirdi, ekonomi daha da sıkışmaya başladı, beş ay sonra gittin, ilk günde elde edebileceğinden daha ağır bir anlaşmaya evet dedin. Buna gerek yoktu, bunu görmek lazım, böyle olduğun bilmek için hiçbir şeye ihtiyaç yok, hiçbir şeye ihtiyaç yok.

Dışpolitikada aynı hata yapıldı. Dışpolitikada bir yandan Amerika'yla askeri işbirliği çalışmaları, öbür tarafta Saddam'la, Irak'la, Bağdat'la buna karşı ilişkiler, temaslar, birbiriyle çelişen yaklaşımlar, verilen sözler, tutulamayan sözler, tutarsızlıklar, çelişkiler ve sonunda gelindi, duvara dayanıldı.

Değerli arkadaşlarım, bu, iyi bir yöntem değil; ama, ne yapalım şartlar böyle gerektiriyor. Arkadaşlarımıza söyledik, ilk buluşmamızda söyledik, ilk buluşmamızda. O meşhur seçimden hemen sonra ilk gittiğimiz gün, onlara dedik ki, sakın ha, Türkiye'de gündemi değiştirmeye kalkmayın. Türkiye'de ülkenin rotasıyla ilgili tereddüt yaratacak açılımlar gerçekleştirmeyin; bundan, siz de zarar görürsünüz, Türkiye de zarar görür. Geldiğimiz noktada bu değerlendirmelerin ne kadar önemli, ne kadar haklı olduğunu hep birlikte görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, siyasette bu uyarıya ihtiyaç olduğu anlaşılıyor; muhalefet partisiyiz, topumuz yok, tüfeğimiz yok, paramız yok, pulumuz yok, ne yapacağız; yanlış da bir gidiş var, tehlikeli de bir gidiş var. Yapmayın dedik, yapmayın... Sözle söyledik, sonra davranışla söyledik. Davranışla söylediğimiz zaman, toplum da hak verdi ve birden bire bu konunun öneminin kavranmaya başlandığına tanık olduk.

Şimdi "milli görüş genelgesi değiştirilebilir, yanlış yapılmış olabilir, kaldırabiliriz falan" deniliyor. Sekiz yıllık temel eğitimi, beş artı üç modeliyle nereden çıkardınız, böyle şey mi olur diyeceklerdir önümüzdeki günlerde; YÖK meselesine öyle bakmıyoruz diyeceklerdin önümüzdeki günlerde. Bunlar yarar değil mi? Bir muhalefet partisinin, hedefleri, ülke yararına güvence altına almak için yapması gereken şeyler bunlar değil mi; bununla maksat hasıl olmuyor mu? "Milli görüş genelgesi yanlışsa değiştiririz" yahu, hiç yayınlamasan daha iyi değil miydi? Doğruysa, arkasında dur; değilse yayınlama; yani, yayınladığın genelgenin yanlış olabileceğini kabul edip, değiştirmeyi içine sindirdiğini ifade etmen için bütün bunların yaşanması gerekiyorsa, yazık oluyor canım, Türkiye'ye yazık oluyor. Biz böyle olsun istemezdik ki, bunu. Sana, bunu, söylerdik daha önceden, söylediğimiz zaman yapsaydın. Tablo bu değerli arkadaşlarım. İşimiz var; öyle gözüküyor. Bu anlayışla... Ama, umarım, bunu değerlendirirler; bundan sonra böyle sorunlar, sıkıntılar ortaya çıkmaz ve Türkiye rahatlar.

Herkesin şunu bilmesini istiyorum: Biz, halkın oyundan başka, demokrasinin dışında hiçbir yöntemle iktidar arayışı içerisinde değiliz.

Değerli arkadaşlarım, hatırlarsınız, 12 Mart Muhtırası verildiği sırada, Cumhuriyet Halk Partisi iktidara doğru yürüyordu; 1971'de... Nitekim, 1973 seçimlerinde iktidara geldi Cumhuriyet Halk Partisi. 12 Mart 1971'de muhtıra verildi. O muhtıra sırasında, Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde, o zamanki Genel Sekreter Sayın Ecevit ve onun çalışma arkadaşları, Cumhuriyet Halk Partisinin, sandık dışında, demokrasi dışında hiçbir biçimde iktidara gelemeyeceğini ifade ederek, bu müdahalenin ortaya koyduğu fırsatları değerlendirmeyi ellerinin tersiyle ittiler. Bunun sınavını başarıyla, yüzakıyla vermiş, bu gerçekleri yaşamış bir partiyiz biz ve Cumhuriyet Halk Partisi, sivil, demokratik, halk oyuna, sandığa saygılı bir siyasi parti olduğunu, meydan nutuklarıyla değil, kendisine altın tepsi içerisinde iktidar sunulduğu zaman da kanıtlamış olan bir siyasi partidir. Bu siyaset anlayışı, bu çizgi, 1972'de, Cumhuriyet Halk Partisinde iktidara gelmiştir ve ondan sonra da Cumhuriyet Halk Partisi bu çizgi içerisinde yürümüştür.

Cumhuriyet Halk Partisi, 12 Eylülde kapatılmış olan bir siyasi partidir; kapatılmış olan bir siyasi partidir... Yargı kararıyla, hukuka ters düştüğü için, Anayasaya ters düştüğü için kapatılmış olan değil, Türkiye'de, bir askeri müdahale sonucunda iktidarı eline geçirenlerin kararıyla kapatılmış olan bir partidir ve Cumhuriyet Halk Partisinde görev yapan arkadaşlarımın çoğu, 12 Eylül döneminde, Zincirbozan'lardan siyasi, merkez komutanlıklarından çok değişik güvenlik merkezlerine kadar sorgulanmış, yargılanmış, hesap vermiş, demokrasi sınavından yüzünün akıyla çıkmış, başarıyla çıkmış, başarıyla çıkmış insanlardır. Bunları herkesin böyle bilmesi lazım. Bizim demokrasiden başka bir yöntemimiz yoktur. Demokrasi, bizim için, işine geldiği zaman bineceğin, işine geldiği zaman ineceğin bir tramvay değildir. Demokrasi, bizim için, bir yaşam biçimidir, bir temel siyaset anlayışıdır. Bundan şüpheye düşmek kimsenin hakkı değildir.

Değerli arkadaşlarım, bunların bu şekilde anlaşılmasına gerek var. Neymiş; "Ordu+CHP" iktidar anlayışı varmış, bunun peşindeymişiz. Bunların hepsi boş laflar. Bir defa, şu orduyu, siyaset tartışmasının dışına çıkarınız. Orduyu siyaset tartışmasının dışında tutmakta yarar var. Ordu, Türkiye'nin bir temel kurumu, büyük görevler yapmış olan bir kurumu. Daha yakın dönemde, Türkiye'nin ulusal bütünlüğünü gerçekleştirme konusunda tarihi bir görevi başarıyla gerçekleştirmiş olan bir kurumu, hepimizin içtenlikle sahip çıktığı bir milli kuruluş. Orduyu siyasi tartışmaların dışında tutunuz. Orduyu kendi anlayışınızın karşıtı gibi sunarak, ordu tartışmasından yarar arayışını da bırakınız; yani, birileri orduya karşı siyaset yaparak prim toplama anlayışında olmasın. Bu, doğru ve sağlıklı bir yöntem değil; bunu herkes bir kenara bıraksın ve herkes de kendi görevini yapsın. Ordunun kendi görevi var, siyasetin kendi görevi var. Siyasetin görevi orduyla uğraşmak değildir, orduyla çatışmak değildir, orduyu siyasetin içine çekmek değildir ve herkes şunu anlasın ki, orduya karşıtlığın öbür yandaki temsilciliği ordu emrinde siyaset yapmaktır düşüncesine dayalı bir şablonla, bir ikilemle olayları değerlendirmek kadar yanıltıcı bir şey olamaz. Türkiye'de, bu tartışmayı aşmış, ordu kompleksine düşmeyen, ordu husumetinden medet ummayan, kendine güvenen, demokrasi sınavını gereken yerde başarıyla vermiş siyasi partiler de vardır ve Cumhuriyet Halk Partisi orduya saygı duyan, ordu düşmanlığı yapmayı kesinlikle reddeden, bu çabalardan derin üzüntü duyan ve orduyla ilgili hiçbir kompleksi olmayan, onun, önemini, değerini, hakkını verebilen bir siyasi parti konumundadır.

Değerli arkadaşlarım, bu zihinlerdeki şematik yaklaşımlarla içerisinde bulunulan tablo anlaşılamaz; hükümetin kendisine çekidüzen vermesine ihtiyaç var, bunun değerlendirmesine ihtiyaç var. Bu kadrolaşma anlayışını bırakmasına ihtiyaç var; Türkiye hepimizin, Türkiye'de herkesin hak sahibi var, herkesin Türkiye'de bulunmak hakkı var. En iyi kim yapabilirse o gelecek, hakkı olan oraya gelecek. Benden olan bizim adamımız, ben kimi istersem, kim benim işime yararsa ben onu getiririm zihniyetiyle bir ülke yönetilemez. Bunu, herkesin anlamasına sağlama ihtiyacımız var. Türkiye, tarihiyle iftihar ediyor, aydınlık bir geleceğe yönelmiş durumdadır. Laik, demokratik cumhuriyetimize sahip çıkıyoruz, sahip çıkacağız, kenarından köşesinden, açıktan, gizliden, onu kemirme çabalarını etkisiz kılacağız ve bu arayışlara kimsenin girmemesini istiyoruz. Türkiye, demokratik bir rejim içinde geleceğini oluşturacaktır.

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız haftada önem taşıyan bir olay Kıbrıs'la ilgili olarak gerçekleşti. Kıbrıs'ta, gerçekten çok mutluluk verici, sevindirici bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yönetimi, aldığı bir kararla, güneyden kuzeye, kuzeyden güneye geçişlere izin vermeye hazır olduğunu ilan etti; tek taraflı bir kararla. Bu, çok önemli bir inisiyatifti, çok önemli bir girişimdi. Bu girişim, memnuniyetle görüyorum ki, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından da anlayışla karşılandı ve onlar da bu çerçevede bir karşılıklı ziyaret düzenini karar altına aldılar. Çok sevindirici bir uygulama ortaya çıktı. Onbinlerce insan, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye geçtiler, birbirlerini gördüler. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin, işgal altında, ezik bir toplum olmadığı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan insanların ayrı bir kimliğinin olduğu, üstelik de çok cazip bir kimliğinin olduğu, çok çekici bir kimliğinin olduğu ortaya çıktı ve güneyden Rumlar geldiler, kuzeyde yemeklerini yediler, alışverişlerini yaptılar, anılarını tazelediler, ziyaretlerini yaptılar, duygularını yaşadılar ve geriye döndüler. Aynı şekilde, kuzeydekiler güneye gitti, aynı duyguları yaşadılar. Çok sevindirici, çok hoş bir tablo ortaya çıktı.

Bu tablonun siyasi anlamı nedir? Değerli arkadaşlarım, bu tablonun siyasi anlamı şudur: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye bir toplum vardır. Bu toplum, kendi ayakları üzerinde durmaktadır. Sınırlar açılınca boşalıverecek, herkesin terk edip kaçacağı, baskı altında, eziyet altında inim inim inlediği bir toplum değildir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan insanlar, ziyaret edilip hali hatırı sorulacak, yaşam biçimleri ilgiyle izlenecek nitelikte insanlardır; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ayrı bir siyasi kimliktir. Kıbrıslı Rum, eline pasaportunu alıp, gelip Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yetkilisinin önüne pasaportu uzattığı anda "senin, benim pasaportum üzerinde muamele yapmaya hak sahibi olan ayrı bir uluslararası kimliğin olduğunu kabul ediyorum" demiş oluyor. Bu, olayın özüdür. Pasaportunu sen kime göstereceksin; karşındaki başka bir uluslararası kimliğe göstereceksin. İlden ile giderken pasaport gösterilir mi? Niye gösteriyorsun pasaportu? Biliyorsun ki, onun ayrı bir uluslararası kimliği var ve sen kendini tarif ediyorsun; ben, Rum Cumhuriyetinin bir vatandaşıyım, benim kim olduğumu bil, beni bu şekilde kabul et. Evet, seni o şekliyle kabul ediyorum diyor. Diyen de KKTC'dir. Ve böylece, KKTC dünyaya açılmaya başlamıştır. Şimdi Güney Kıbrıs'a açılmıştır, Güney Kıbrıs'la birlikte dünyaya da açılmaya başlamıştır. Şimdi 24 saatliğine açılmıştır; inşallah, gelecekte, daha uzun sürelerle açılacaktır.

KKTC Başbakanı Sayın Eroğlu'nun bu doğrultudaki arayışını memnuniyetle karşılıyoruz. Gerçekten, sadece 24 saatliğine değil, daha uzun süreli olarak Rumların kuzeye gelmelerine, Türklerin güneye geçmelerine olanak verilmelidir; bu sağlanmalıdır. Sadece Rumların ve Türklerin değil, dışarıdan gelecek olan yabancıların da, hem güneye hem kuzeye rahatça girmeleri sağlanmalıdır. Başından beri söylediğimiz olay budur. Masa başındaki çekişmelerini aşan bir hayat gerçeğinin önümüzde durduğu, birdenbire, bütün dünya tarafından fark edilmiştir. KKTC'nin var olduğu, bir varsayım olmadığı bu tabloyla, bütün dünyanın önünde, birdenbire şekillenmiştir. Bundan büyük mutluluk duyuyorum, bunu sevinçle karşılıyorum. Geleceğe yönelik olarak yapılması gereken iş de, bu çizgiyi takip etmektir. Çıkış noktası budur. KKTC'nin varlığını temel alan, KKTC'nin varlığını kabul ettirmeye, tanıtmaya, onun üzerindeki ablukaların, ambargoların kaldırılmasını sağlamaya yönelik olan bir çabaya ihtiyaç vardır. Bu çabayı gösterdikçe, uzlaşma, barış, anlaşma daha kolayca gerçekleşir. Anlaşma, KKTC'yi tanımanın şartı olmamalıdır. KKTC'nin tanınması, anlaşmayı kolaylaştıran bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Bugüne kadar "seni yok sayıyoruz, anlaşırsan seni varsayacağız" diyorlardı; şimdi KKTC var olduğunu gösterdi, anlaşma şimdi daha kolayca mümkündür; yeter ki, bunu geliştirelim.

Şimdi Güney Kıbrıs'tan Rumlar kuzeye gelebiliyor. Şimdi arkadaşlarım not veriyorlar; KKTC Bakanlar Kurulu kararıyla 24 saat 3 güne çıkarıldı. Çok yerinde bir uygulama; yürekten kutluyorum.

Şimdi, Güney Kıbrıs kuzeye geçmeyi kabul ediyor. Peki, bir İngiliz'in, bir Belçikalı'nın, bir Fransız'ın KKTC'ye gitmesini kabul etmeyecek miyiz; kabul etmeyecek misiniz? İlla, siz mi gidersiniz sadece? Sadece siz mi gidebileceksiniz oraya, başka kimse gidemeyecek mi? Ne oldu; duvar tersine döndü. Siz gidiyorsunuz, ziyaret ihtiyacını hissediyorsunuz, pasaportunuzu gösteriyorsunuz da, bırakıverin İngiliz de gelsin, Alman da gelsin, o da pasaportunu gösteriversin, o da giriversin oraya canım; ne var?! Giriversin... Hayır, sokmayız... Bu, savunulabilir olmaktan çıkmıştır artık. Bırakacaksınız,o da gelecek. Canım, Güney Kıbrıs'tan sen geliyorsun; bir takım da geliversin, orada bir futbol maçı yapıversin. Ben gelirim; ama, futbol maçı yaptırtmam... Eee, sen geliyorsun canım, o bahçedeki limonlar da gidiversin, satılıversin. Yazık değil mi; onlar da satılıversin! Hayır, onları sattırmam... Bunu savunmak artık mümkün olmaktan çıkmıştır. Oraya geliyoruz. Başından beri anlatmaya çalıştığımız buydu; hatırlayınız, ta başından beri, ısrarla bunu söylüyorduk ve şimdi, bunun, hayatın akışı içinde kaçınılmaz hale gelmekte olduğunu memnuniyetle görüyorum. Haklarımıza sahip çıkmak lazım, haklılığımızı anlatmak lazım, kendimize güvenmek lazım. Sınırları açarsak boşalıverir, KKTC bitiverir, giden bir daha geri dönmez... Öyle bir tablo yok; gidiyor, geliyor... Işıl ışıl, cıvıl cıvıl, ilgi merkezi, turizm merkezi, inşallah, yarın spor merkezi, ekonomik merkezi olmalıdır. Bırakın, olsun; olmasında kimseye zarar yok. Olduğu zaman ne olacak; Kıbrıs'ı yine birleştirelim, yine bir araya getirelim, yine bir tek bayrak altında bütünleştirelim onları. Bunların hepsine Türkiye açık. KKTC de açık; ama, var olduğunu kabul edin de öyle yapalım canım. Karşılıklı ödün vermek gerekirse de, bu çerçevede ödün verilsin.

Şimdi bu yol açılmıştır. Bu, çok sevindirici, çok güzel bir gelişmedir; bundan büyük mutluluk duyuyorum. Hep beraber sahiplenmeliyiz, KKTC'ye destek vermeliyiz, omuz vermeliyiz, sahip çıkmalıyız. Olmadık müzakere arayışlarıyla değil, hayatın bu işleyişini yönlendirerek, yeni açılımları hep beraber gerçekleştirmeliyiz. Bunun Kıbrıs için de, bölge barışı için de en uygun yaklaşım olduğunu biliyorum. Umarım, önümüzdeki dönemde, bu gerçekler kendisini, herkese ve hatta bizim hükümete kabul ettirir ve bu doğrultuda sağlıklı gelişmelere hep beraber tanık oluruz.

Efendim, teşekkür ediyorum; sizlere önümüzdeki hafta için başarılar diliyorum.
 


(29 NİSAN 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.