Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (15.4.2003)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (18.2.2003)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
İLK GRUP KONUŞMASI (19.11.2002)

AKP GENEL BAŞKANI ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI...
29 Nisan 2003
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin TBMM Grubu toplantısında yaptığı konuşmada, iç politikadaki gelişmeleri ve Irak Savaşı'ndan sonraki durumu değerlendirdi.
 
ERDOĞAN'IN KONUŞMASINDAN...
"Temel meseleleri, uzlaşma ve diyalog ile çözmeden yanayız"
"Ama bu, hiçbir zaman halkımızın bize verdiği gücü kullanmayacağız ve çürümüş siyasi ilişkilere teslim olacağız şeklinde de anlaşılmamalıdır"
"Türkiye'de ne yazık ki, siyasi mesuliyetini yerine getirmeyen, üniter devlet yapısı kavramını hala kavrayamamış siyasiler var. Kimse AK Parti iktidarını üniter devlete karşı gösteremez"
"Kimse Türkiye'nin yeniden gelişen üretme heyecanını, büyüme arzusunu, devlet ile barışma isteğini, geleceğin mutlu ve müreffeh dünyasına yürüyüşünü engellemeye çalışmasın"
"Kimse bu yürüyüşte Türkiye'yi tökezletmeye kalkışmasın. Bunun yolu ve yöntemi Türkiye'ye çok zaman kaybettiren, eski siyaset anlayışından uzaklaşmaktır, kısır ayak oyunlarından, çatışmalardan, gerginliklerden medet ummamaktır"
"Yolsuzluklara ve usulsüzlüklere bulaşanlar iddia edildiği gibi sadece siyasiler değildir. Geçmiş dönemin yanlışlarından ve o dönemin başarısızlıklarından en az siyasiler kadar o dönemin bazı bürokratları da sorumludur ve mesuldür"
"Türkiye, Irak'ın yeniden yapılandırılmasında yer almalıdır ve yer alacaktır"
"Ekonomideki göstergeler iyileşme trendine girmiştir. Türkiye bu yılın sonunda bir sıçrama noktasına ulaşacaktır"
 
AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan'ın partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma şöyle:
(29 Nisan 2003)

Değerli Milletvekilleri,
Değerli Misafirler,
Değerli Basın Mensupları,

Sözlerime başlarken, halkımızın çok iyi bildiği bazı gerçekleri, bir kere daha hatırlatmak istiyorum: Zaman tüneli içerisinde bu hatırlatmayı yaparak sözlerime başlamayı uygun buluyorum.

Bunlardan ilki: Türkiye, 3 Kasım Seçimleri ile uçurumun kenarından dönmüştür.

3 Kasım'da bu millet, dış politikada, iç politikada, ekonomide, hukukta, eğitimde, sağlıkta, toplum hayatının her kademesinde artık dibe vurmuş olan bir yönetim anlayışına, yönetemeyen demokrasiye, çürümeye, yozlaşmaya, çaresizliğe, beceriksizliğe, “adam sende”ciliğe dur demiştir.

Bütün bu sorunları çözmek, Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırmak için Ak Parti’yi tek başına iktidara getirmiştir.

İkincisi: Ak Parti, bu sorumluluğu üstlenirken, seçim meydanlarında da, Meclis Kürsüsünde de hep şunu söylemiştir: Bu sorunların hiçbiri çözümsüz değildir.

Biz bu sorunların tümünü, Allah'ın izniyle teker teker çözeriz. Ve bu sorunların hiçbirin akşamdan sabaha kadar çözülecek sorunlar olmadığını da vurgulayarak bu günlere geldik.

Nitekim hazırladığımız ve kamuoyuna açıkladığımız Acil Eylem Planı da işleri nasıl sıraya koyduğumuzun ve nasıl milletin denetimine açık bir takvime bağladığımızın en somut belgesidir.

Üç: Biz sözlerimizle de, icraatımızla da vaad ettiklerimizin arkasındayız. İşte Avrupa Birliği süreci, Kıbrıs Sorunu, Irak Savaşı.. gibi üst üste gelen pek çok uluslararası soruna rağmen...

Yılların ihmalleri, yanlışlıkları, sorumsuzlukları, beceriksizlikleri yüzünden bütün bu sorunlar karşısında Türkiye olarak manevra alanımız fevkalade daraltılmış, hatta bir bakıma elimiz kolumuz bağlanmış, ayaklarımız prangalanmış olmasına rağmen gecemizi gündüzümüze katarak, bir yandan içerde güven ve istikrarı tesis etmeye, bir yandan da Türkiye’nin uluslararası itibarını, güvenliğini ve yüksek menfaatlerini korumaya çalıştık.

Dört: Bunu da pekala başardığımızı aziz milletimiz görüyor, biliyor ve takdir ediyor...

Beş: Hükümetimiz, bütün bu süreç boyunca, içerden ve dışardan dayatılan, halkın hiçbir acil sorununa çözüm getirmeyen, sadece ve sadece güven ve istikrar ortamını zedelemeye ve bozmaya yarayacak gündem maddelerine teslim olmadı ve bundan sonra da olmayacak..

Bunu açıkça ilan ettikten sonra, şimdi hükümetimizin ve milletimizin gündemindeki bazı sorunlara kısaca değinmek istiyorum:

Bildiğiniz gibi Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri; hatta en önemli, en acil sorunu, gelir dağılımındaki korkunç adaletsizliktir. Nitekim bu sorunun, böyle giderse, nasıl tehlikeli bir iç güvenlik sorununa dönüşme potansiyeli taşıdığı pek çok resmi ve özel araştırma raporlarında açıkça ortaya konmuştur.

Bu tespitten yola çıkan hükümetimiz önce memur, işçi, SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin ücretlerinde, zam yapmak suretiyle o zor şartlarını kolaya indirgeyecek bir iyileştirmeyi gerçekleştirmiştir.

“Vergi Barışı Projesi” ile iş adamlarımıza barış elini uzatmış, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerine olan borçlarını yapılandırarak çiftçilerimizle de diyalogu gerçekleştirmiş. Elektrik borçlarını yapılandırarak her kesimden vatandaşlarımıza ve istihdam sağlayan iş adamlarımıza da kolaylık sağlamıştır.

Çiftçilere ucuz mazot verilmesine ilişkin çalışmalar dün bakanlar kurulunda imzalanmak suretiyle sonuçlanmıştır. Ve bununla birlikte mazot fiyatlarında litre başına yaklaşık yüzde 35 gibi bir indirim çiftçilerimize sağlanacaktır.

Tabi bunun karşılığını alabilmesi ve ürettiği ürünleri rahatça satabilmesi noktasında bizim gayretimiz sadece buna yönelik olmuştur. Ki bir teşvik olsun, bir heyecan verelim ve bununla birlikte de çiftçimiz bugüne kadar çekmiş olduğu bu sıkıntıları bir nebzecik olsun atlatmış olsun.

Gelelim bir başka önemli noktaya. O da nedir?

Yıllardır geri ödenmeyen nemaların, yani çalışanların tasarrufu teşvik fonunda biriken alacaklarının ödenmesine ilişkin yasa çıkarılmıştır. Nemaların ödenmesine ilişkin yasa Cumhurbaşkanımız tarafından da onaylanmış ve yarından itibaren ödemesi başlayacaktır.

Bu konunun üzerinde biraz durmak istiyorum. Bakınız bu zorunlu tasarrufla alakalı olarak yıllardır vatandaşımızın maaşını kaynakta çekmek suretiyle bu ülkede borç ödeyen hükümetler gelmiştir. Biz bu hükümetlerin bu ülkede şuandaki hükümete bıraktığı yükü şimdi biz ödüyoruz. Ama bununla bile ne yazık ki gördüğünüz gibi birçok yürüyüşler oldu, şu oldu, bu oldu vs. Ama biz verdiğimiz sözde durduk. Hangi şartlarda bir görev devralmış bu hükümet bunu hepiniz biliyorsunuz. Anlatmaya gerek yok. Ve buna rağmen bir Irak Savaşı, Avrupa Birliği süreci, bir Kıbrıs sorunu bütün bunların ortada olduğu dönemde adeta bazılarının da zil takıp oynadığı bir dönemde hükümet kararlı istikrarlı, ekonomideki krizi yönetme başarısını ortaya koydu. Gerçek manada koydu. Ve işte şimdi de yarından itibaren yaklaşık 1.5 katrilyonluk bu nemaları ödemeye başlıyor.

Fakat şimdi bakın ben size bir şey söyleyeceğim. Nedir bu söyleyeceğim biliyor musunuz? Yine iyi takip edin. Şimdi tabi ister istemez yaklaşık 12 milyon sayısına ulaşıyor. İnsan bazında 8 milyon civarında insan buradan gelecek para alacak yani nemasını alacak.

Şimdi bir anda bu nemaları almak için 8 milyon insan bankanın kapısına dayanırsa burada kuyruk olur değil mi? Olmaması mümkün mü? Çünkü aynı günde herkes oraya hücum edecek. Ama tabi ben şimdiden atılacak başlıkları yine biliyorum. “Bak kuyruklar oluştu” diyecekler. Nitekim bu sabah zaten bazıları başladı. Ben şimdiden alacaklı olan nema sahiplerine diyorum ki lütfen açıklanacak olan programı takip edin ve ona göre banka kapılarına gelin. Nedir bu açıklanacak olan? İşte yarın örneğin 30’unda ve 1’inde sicil numarası veya hesap numarası sonu 1’le bitenler ilk ödemeleri yapılacak olanlardır. Aynı şekilde 2’yle bitenlere daha sonraki gün ve bu sanıyorum 20-24 Mayıs’a kadar bu ödeme devam edecek ve böylece tamamiyle ana paralarını almış olacaklar. Paramız hazırdır ve hiçbir aksama burada olmayacaktır. Bunu böylece hatırlatmış oluyorum.

Üstelik tabi bunlar yapılırken bol keseden atılmamış, popülizme sapılmamış, bütçe disiplini muhafaza edilmiştir... Hükümetimiz hiçbir şekilde ekonomik program hedeflerinden sapmaya imkan vermemiştir.

Örneğin şimdi soruyorlar. Mazot fiyatını düşürdünüz peki bunun yeri var mı, kaynağı var mı, bütçede yeri var mı? Bütçede yeri yok. Niye bütçede yeri yok. Çünkü bütçe böyle hazırlanmaz da onun için yeri yok. Niye yeri yok. Çünkü bu bütçe hazırlanırken bu tür yani mazot fiyatları indirilecek bundan dolayı böyle bir şey gelecek demek bu bir defa programla ters düşüyor. İki şuanda vergi barışı yasasından bizim beklediğimiz paraya IMF ne yapıyordu görmüyordu. Ne diyordu Imf buradan ancak gelse gelse belki 750 trilyon gelir. Ama rakam şuanda nasıl tecelli etti 6.6 katrilyon olarak. Şu anda müracatlarla bunu görüyoruz. İşte buradan hareketle biz bu kaynağı temin etmiş olduk. Ekim ve hasat döneminde yani Mayıs ayının sonuna kadar ekim döneminin mazotla ilgili ödemeleri yapılacak, diğeri de Eylül Ekim ayında müstakil makbuzları karşılığında yine o zaman bu ödemeler gerçekleştirilecektir.

Bu bağlamda IMF ile 4. Gözden Geçirme görüşmeleri bildiğiniz gibi anlaşmayla bitirilmiştir.

Bütün bunlar, halkımızın gözü önünde olan, daha doğrusu “insaf gözüyle” bakan herkesin kolayca görebileceği gerçekler değil mi?
.
Öyle olmasa, IMF’nin sadece 750 trilyon gelebileceğini söylediği Vergi Barışı projesine halkımız farklı bir heyecanla katılmış ve bunun neticesinde de hamdolsun bu rakam ortaya çıkmıştır.

Bununla da kalmıyoruz. Bakınız geçen yılın ilk 3.5 ayında elde edilen vergi tahsilatıyla ki 7.7 katrilyondur, bu yıl elde edilen vergi tahsilatı 14 katrilyon Türk Lirasıdır.

Şimdi Değerli Arkadaşlarım,

Bu da bir gerçeği ortaya koyuyor. Nedir bu gerçek halkımızın hükümetine olan güvenidir. Yönetime olan güvenidir. Ve bu güveni sebebiyledir ki gidiyor vergisini ödüyor. Bunlar vergi barışı dışındaki gelişmelerdir. Bunlar tabi bizleri sevindirdiği kadar inanıyorum ki tüm halkımız da bunları duydukça ekonomideki bu müspet gelişmelerle nerelere doğru gittiğimizi, gideceğimizi görmektedir.

Değerli Milletvekilleri,
Değerli Konuklar,

IMF ve Dünya Bankasından almaya çalıştığımız kredileri düşünürseniz bu rakamın ne kadar önemli bir kaynak olduğu; halkımızın bu projemize sahip çıkarken nasıl anlamlı bir mesaj verdiği daha iyi anlaşılacaktır.

Ne var ki, bu olumlu gelişmeler, hiçbir zaman bizi rehavete sürüklememelidir...

Yıllardır uygulanan yanlış politikaların sonucu olarak çok yüksek rakamlara ulaşmış borç stokunu azaltmak ve borçları döndürebilmek için yeni kaynaklara ihtiyacımız olduğu apaçık görülmektedir.

Bu açıdan bakıldığında Vergi Barışı kapsamında taahhüt edilen rakam oldukça anlamlı bir rakamdır.

Ama hükümetimiz yüksek reel faizlerle borçlanma mecburiyetinden kurtulmak için yeni kaynak arayışlarını da sürdürmektedir.

İşte bunlardan bir tanesi bildiğiniz gibi Orman vasfını kaybetmiş arazileri ve diğer hazine arazilerini ekonomiye kazandırma çalışmalarıdır. Bu kapsamda yürütülen çalışmalar hızla devam ediyor. Tabi bunun yanında Vakıf arazileriyle ilgili atılan adımlar. Bildiğiniz gibi işgal altındaki vakıf arazileri var. Yapılanmalar olmuş bu araziler üzerinde. Bunları yıkmak mümkün mü? Değil. Buralarda belediyelerimizin yapmış olduğu alt yapı çalışmaları gayri yasal. Ve buralarda ciddi imar çalışmaları yapılamıyor, yapılamaz. Plan çalışmaları yapılamıyor, yapılamaz. Bütün bunlara yönelik olarak şuanda attığımız adımlar içerisinde Hazine bu vakıf arazileri ile vakıflar ellerindeki gayrimenküllerini amaçları dışında kullanamaz ilkesinden hareketle Hazine burada kadastrolara gitmek suretiyle bunlara araziler verecek ve bu yapılanmaların olduğu yerleri de Hazine böylece sahiplenerek buraları satmak ve buralardan daha iyi şekilde Hazine’ye bunu gelir olarak elde edecek. Öbür tarafta da vakıflar aldıkları arazileri bu şekilde amacına uygun olarak kullanmış olacak.

Tabi ki diğer adım Özelleştirme kapsamındaki kuruluşların ve işletmelerin bir an önce satılmalarına yönelik çalışmalar ki bu yöndeki çalışmalar da hızla devam ediyor.

Değerli Arkadaşlarım,

Burada bir gerçeği söyleyeyim. Bakınız buna da ne yazık ki direnenler karşı çıkanlar var. Demir perde ülkeleri komünist rejimler bile ellerinde artık özelleştirme hareketiyle beraber neredeyse fabrika bırakmadılar. Suratle bunları özelleştirerek ellerinden çıkartıyorlar. Fakat bizde hala bu zihniyetin esintileri var. Hala hayır yanlış yapıyorsunuz diyenler var. Hala o devletçi mantığı sürdürmek isteyenler var.

Değerli Arkadaşlarım,

Bakınız bugün Türkiye Taş Kömürü İşletmelerine 300 -350 trilyon eğer yılda hükümet destek verecekse sadece bir kurumu söylüyorum. Biz bununla nereye varacağız. Yani bu tüm vatandaşlarımızın nesidir, hakkıdır. Yani o hakkı alıyorsunuz, zararda olan bir yere çarçur ediyorsunuz. E bunun vebali yok mu? Bu yanlış bir yönetim anlayışı değil mi? Ve biz bu yanlış yönetim anlayışını diyorum ki öyle bir işletmeci anlayışıyla değiştirelim ki, özel sektöre mi devredilecek, devredelim. E devrettikten sonra da oradaki özel sektör yapacağı üretimle ülkeye ne sağlayacaktır? İyi bir katma değer sağlayacaktır. Kaldı ki oradaki insanları o da yine büyük ölçüde çalıştıracaktır ve bu adımı da biz kesinlikle ve kararlı bir şekilde sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Bundan geri adım atmamız mümkün değil. Ve konuyla ilgili de zaten şuanda ihaleler yapılmaktadır. Bir taraftan teklifler alınmaktadır ve bir taraftan da bu satışlar gerçekleştirilmektedir.

Bir an önce bunu bitireceğiz ki özelleştirme idaresi de bize ayrıca yük olmaya başlamasın. Şuanda çünkü özelleştirme idaresi de bakıyorsunuz ki sattıkları ile elde ettiği geliri gideri karşılaştırdığınız zaman gelir gideri karşılamıyor. Böyle bir özelleştirme idaresi de olmaz. Bu mantık da yanlış. Bakın bu da yine geçmişten devraldığımız bir mantıktır. Biz bunu da çözmek için suratle bu işi bitirip bir defa ülkemize inşallah bunu da bir katma değer olarak kazandırmış olacağız.

Ve tabi ekonomik göstergeler iyileşme trendine girmiş; Piyasalarda hareketlenmeler başlamış, Vergi Barışıyla iş adamlarımız, borçlarının yeniden yapılandırılmasıyla köylü vatandaşlarımız daha çok çalışmak ve daha çok üretmek heyecanını duymaya başlamışlardır...

Yakın bir gelecekte yeni kaynakların devreye girmesiyle Hazine’nin borçlanma ihtiyacı da azalacak ve böylece devlet, bankaların en büyük ve en karlı müşterisi olmaktan çıkacaktır.

Bankalar ellerindeki mevduatı özel sektöre, daha düşük fiyatlarla satmak durumunda kalacaktır. Böylece önce mevcut müesseselerin kapasite kullanım oranları artacak, ardından da yeni yatırımlar devreye girecektir.

Bu arada unutulmaması gereken bir husus da savaş sonrası Irak’ın yeniden yapılandırılmasıdır. Şu bir gerçek ki hem coğrafi yakınlığı nedeniyle, hem jeostratejik ve jeokültürel avantajları, öncelikleri ve ağırlığı nedeniyle ve hem de savaş süresince durduğu yer nedeniyle Türkiye Irak’ın yeniden yapılandırılmasında yer almalıdır, yer alacaktır. Sanayicisiyle yer alacaktır, ihracatçısıyla yer alacaktır, müteahhidiyle yer alacaktır.

Bu muhtemel gelişmeyi de yukarıdan beri saydığım gelişmelerin üzerine koyduğumuzda ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye ekonomisi daralmaktan ve durağanlıktan çıkacak, Üretmeye, büyümeye ve gelişmeye başlayacak, Türkiye sırtı pek, karnı tok insanlar ülkesi olma yoluna girecektir. Türkiye yavaş yavaş doğrulmaya, ayağa kalkmaya başlayacaktır.

Hele bir de önümüzdeki yaz sezonunda turizmde bir patlama olacağını şuanda düşünüyorum. Nedir bu? Örneğin dün itibariyle sadece Antalya’dan Türkiye’ye girmiş olan turist sayısına bakıyorsunuz ki geçen yıla göre yaklaşık 50 bin artış var. Ve hamd olsun bütün bu ertelendi, engellendi yok efendim bilmem turistlerin gelişiyle ilgili otellerle yapılan anlaşmalar iptal edildi, bunların hepsi şuanda ortadan kalkmış vaziyette. Her geçen gün Antalya girişi artıyor. Türkiye genelindeki tabloya baktığımızda da yine geçen yılın aynı aylarına göre bu yıl şuanda çok daha fazla bir noktadayız. Bu da tabi bu yılın inşallah böyle devam ederse çok daha iyi bir konuma turist gelişinin gerçekleşeceğini gösteriyor.

Bütün göstergeler ve dünyadaki kimi gelişmeler bunu çok açık göstermektedir; işte o zaman Türkiye bu yılın sonuna doğru sıçrama noktasında bir gerçeği inşallah ortaya koymuş olacaktır.

Değerli Dostlar,

Size sadece hayalimden ya da gördüğüm bir düşten bahsetmiyorum.

Ayan beyan gördüğümüz, hükümet olarak planladığımız ve kontrol altında yürüttüğümüz bir süreçten, bir gerçekten, somut emareleri belirmiş gelişmelerden bahsediyorum.

Önümüzdeki aylardaki gelişmeler sadece bunlardan ibaret olmayacaktır.

Arkadaşlarımın   yoğun olarak üzerinde çalıştığı çok önemli bir başka konu da “Kamunun yeniden yapılandırılması” projesidir.

Biliyorsunuz, Türkiye’de yapısal reformlar çok uzun yıllardır tartışılmış, ama bir türlü gerçekleşememiştir.

Bunu gerçekleştirmek de bize nasip olacak inşallah. Bundan hiç endişeniz olmasın fakat bir şeyi burada ifade edeceğim. O da şu.

Bazı gazetelerde ve televizyonlarda izliyorum okuyorum. Ortada daha henüz tasarısı olmayan fakat taslaklar şeklinde ilgili bakan arkadaşlarıma gelen bir çalışmayı adeta sanki ortaya çıkmış da bunun üzerinde değerlendirmesini yapan ve söyledikleri hemen hemen hiçbir şeyin hakikatle alakası olmayan maalesef ifadeler yorumlar görüyorum.

Şu ana kadar yazılanların, şu ana kadar konuşulanların kadir ekseriyetinin bizim müzakere ettiğimiz konularla yakından uzaktan alakası yoktur.

Bir defa buradan ister istemez bir gerçeği ifade edeceğim. O da şu. Türkiye’de ne yazık ki siyasi mesuliyetinin gereğini yerine getirmeyen, üniter devlet kavramını hala kavrayamamış siyasiler var. Kimse AK Parti iktidarını üniter devlete karşı gösteremez. Ve kamunun yeniden yapılandırılmasıyla ilgili çalışmalar da hatta ne üniter yapıyı tehdit edici bir anlayış, mantık olabilir ne de eyalet sistemi gibi bir mantık söz konusudur.

Bir defa temel ilkeler olarak böyle bir şey söz konusu değildir. Bizim şu anda temel ilkeler noktasında özlemini çektiğimiz konu şudur. Türkiye eğer AB sürecini yaşıyorsa eğer ülkenin fiziki değişimini süratle gerçekleştirmeyi hedefliyorsa kesinlikle merkezi yönetimi daraltmalı, bunu ağırlıklı olarak taşraya taşımalı, bunun yanında da yerel yönetimleri güçlendirmelidir. Bunu damdan düşenler olarak konuşuyoruz. Eğer biz illerde yapılması gerekenleri illerde yapmaz da bunları Ankara’da çözmeye çalışırsak ki bugüne kadar Türkiye’de her aklı selim sahibi bunu savunmuştur, bunu savunmaktadır, Ankara’yı boğarsınız. Ve bugüne kadar da böyle olmuştur. Biz meseleleri yerinde çözmenin yanındayız.

Yerel yönetimleri de güçlendirmekten yanayız. Nedir buradaki hedefimiz? Biz öncelikle imar disiplinini bütün illerimizde sağlayacağız. İki Türkiye genelinde bir plan bütünselliğini sağlayacağız. Bunu sağlamadığınız sürece kusura bakmayın üstü şişhane altı kaval olur.

İşte Esenboğa’dan çıkıyorsunuz, beldelerden geçiyorsunuz Ankara’ya gelene kadar yapılanmaları görüyorsunuz değil mi? Çağdaş Türkiye’nin modern Türkiye’nin acaba böyle bir estetik anlayışı olabilir mi? Böyle bir imar anlayışı olabilir mi? Böyle bir planlama anlayışı olabilir mi? Olmaması lazım ama var. Niye çünkü belde belediyelerinde bakıyorsunuz yanında bir ciddi manada mimarı yok, mühendisi yok, çevre mühendisi yok, bir arkeologu yok, sanat tarihçisi yok. Ama o orada ne yapıyor plan yapıyor. Ve bakıyorsunuz bir belde belediyesinde bir ilçe gidiyor tabi orada dev bir araziyi alıyor ve bu arazi üzerinde istediği gibi binasını yapıyor, niye? E belediye orada garip, zayıf, bir de araba hediye ediyor. Veya bir araç hediye ediyor. Orada istediği binayı, istediği planı yapıyor. Ve biz şimdi bu çalışmayla bir şeyi gerçekleştireceğiz Türkiyemizde. Türkiye’nin kadastral çalışmalarını bir defa bitirmeyi hedefliyoruz. Bu bir. İki Türkiye’deki plansız bir yer kalmaması gerekir. Bunu hedefliyoruz. Üç imarsız bir yer kalmaması gerekir, bunu hedefliyoruz. Yapılan budur.

Ve şimdi soruyorum ben özellikle Türkiye’de parlamento çatısı altında bulunan tüm milletvekillerimize sesleniyorum. Allah aşkına Türkiye’de il belediyeleri var değil mi? Bunların adı il belediyesi. Gerçekten il belediyesi mi, değil. Ne ya? Merkez ilçe belediyesi. Neden? Çünkü o sadece merkez ilçesine hitap ediyor da onun için. Oyunu da oradan alıyor da onun için. Şimdi biz niçin tabelayla kendimize farklı bir konum çiziyoruz. Gelin işin gerçeğini yapalım. Ha ne olabilir bu? İlleri biz koordinatör belediyeler haline getirebiliriz. İl belediyelerini ve tüm mülki sınırlar içerisinde tüm belediyelerin bir koordinatörü olabilir il belediyesi. Ve bütün meclis üyeleri bu belediyelerin sınırları içerisinden seçilecek kişilerden oluşur ve her belediye başkanı da bu meclisin doğal üyesi olabilir. Ve böylece bir güçlü belediyeciliğin adımını atabiliriz. Ve her belediye yine aynı şekilde planla ilgili çalışmalarını yapar ama bütün bu planların onayı o koordinatör belediyeden geçsin. Niye? İmar disiplini açısından buna ihtiyacımız var. Plan disiplini açısından buna ihtiyacımız var. Aynı şekilde bir bütünselliği de ne yaparız, ortaya koyarız. Önüne gelen istediği gibi imar, istediği gibi plan yapmaz. Ve burada biz kültürel altyapıda düşünmek durumundayız. Çevreyi düşünmek durumundayız. Yani benim ülkeme gelen bir turist, bir yabancı geldiği zaman her hangi bir vilayete gittiğinde çok farklı bir yapılanmayı görebilmeli. Döndüğünde de şunu anlatmalı. Ben Kars’a gittim farklı bir yapılanma gördüm, Nevşehir’e gittim farklı gördüm, Düzce’ye Trabzon’a gittim farklı bir yapılanma gördüm, Trakya’ya gittim farklı bir yapılanma gördüm, Güneydoğu’ya gittim farklı bir yapılanma gördüm. Bu ne zenginliktir demesi lazım.

Ama şimdi böyle bakıyorsunuz aman Yarabbi, bölgelerimizin bu kadar güzellikleri var. Şimdi siz Safranbolu’ya gidin Safranbolu evlerinin arasından bir ucube çıkıyor. Acayip acayip şeyler. Neymiş bunlar modern bina efendim. Ne modern binası. Orada siz katlediyorsunuz bir ülkenin kültünü, yok ediyorsunuz. Bu nereden kaynaklanıyor. İşte bu yönetimlerdeki bu tür duyarsızlıklardan. İşte biz bunu başarmaya çalışıyoruz. Hedefimiz burada budur. Lütfen kasıtlı olarak bizim bu samimi niyetimizi bazıları farklı istikametlere çekmek istiyorlar. Boşuna uğraşmasınlar. Ve bizim bu noktadaki üniter devlet yapısıyla alakalı anlayışımızı da eyalet yapısıyla böyle bir yan yana sokup, efendim bunlar eyalet yapısı getiriyorlar. Hiç alakası yok. Çünkü bu yapıda bir defa kanun koyma gibi bir yetki yerel yönetimlere de öbür taraftan il özel idarelerine de verilmiyor. Böyle bir şey söz konusu değil.

Türkiye tabi, hepinizin bildiği üzere, geçmişte hatırı sayılır büyüme hızlarını yakaladığı dönemleri de yaşadı.

Ama kamunun yapısı, maalesef devletin hantallığı, kadrolardaki şişkinlik, kimi çalışanlardaki vurdumduymazlık ve giderek artan yolsuzluk ve usulsüzlük, özel kesimce sağlanan büyümeyi yutmuş ve kısa sürede Türkiye’nin tekrar dar boğaza girmesine neden olmuştur.

Bu nedenle, Türkiye’nin imkanlarını ve kaynaklarını tüketen bu hantal yapının özlü bir biçimde değiştirilmesinin zamanı çoktan gelmiş, geçmiştir.

Aksi halde, bir kara    delik   gibi ortada duran bu yapı devam ettikçe bulunacak yeni kaynaklar da bu dipsiz kuyu tarafından yutulup yok edilecektir.

Bunun için merkezi yönetimiyle, bakanlıklarıyla, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşlarıyla, taşra teşkilatlarıyla, yerel yönetimleriyle kamunun yeniden yapılandırılması zaruri ve kaçınılmazdır.

Ve üstelik bu değişim ve dönüşüm her kesimin talebi ve beklentisidir.

Ak Parti, 3 Kasım’da Meclis’e yansıyan büyük halk desteğinin, bu değişim ve dönüşümü gerçekleştirelim diye varolduğunu ve devam ettiğini biliyor.

Ak Parti hükümeti olarak bizim bildiğimiz bir başka şey de:

Türkiye’nin makus talihinin değişmesinin, planlanan bu işlerin gerçekleşmesine bağlı olduğudur.

Türkiye bu kısır döngüden muhakkak çıkacaktır.

Yeter ki ; kimse Türkiye’nin yeniden gelişen üretme heyecanını, büyüme arzusunu, devletle barışma isteğini, geleceğin mutlu ve müreffeh dünyasına yürüyüşünü engellemeye kalkışmasın.

Kimse bu yürüyüşte Türkiye’yi tökezletmeye kalkışmasın.

Bunun yolu ve yöntemi; Türkiye’ye çok zaman kaybettiren eski siyaset anlayışından uzaklaşmaktır.

Kısır ayak oyunlarından, çatışmalardan ve gerginliklerden medet ummamaktır.

Biz hükümet olarak bu konudaki hassasiyeti gösterme konusunda bugüne kadar titiz davrandık, bu tavrımız bundan sonra da aynı şekilde devam edecektir.

Bu hassasiyete herkes itina göstermelidir, ama herkes.

İnanıyorum ki siz değerli arkadaşlarım bu hassasiyeti gösterme konusunda gerekli özeni gösteriyorsunuz ve göstereceksiniz.

Hiç kimse, devletin en alt biriminden en tepe noktasına kadar hiç kimse layüsel değildir.

Değerli Arkadaşlar,

Kimse Türkiye’yi adalet arayışından ve kalkınma arzusundan alıkoymamalıdır, alıkoyamaz.

Bu anlamda Türkiye’nin hedefleri ve varması gereken menzilleri vardır.

İnsanımızın mutluluğu için içerde yapısal reformlar, toplumsal barış, ekonomik gelişmeler devam ederken Türkiye’nin bütün komşularıyla iyilik ve iyi münasebet kurma gayretlerini, farklı konuma oturma gayretlerini de ben hiçbir zaman hoş karşılamıyorum. Ve biz bir defa tüm komşularımızla gerek Doğu’da, gerek Batı’da gerek Kuzey’de, gerek Güney’de ilişkileri geliştirmeye gayret ediyoruz. Stratejik ortaklıkları güçlendirilmeye gayret ediyoruz.

En önemlisi AB üyeliği gerçekleştirilmelidir diyoruz.

Biz hükümet olarak bu yolu yürümeye ve bu hedefleri yakalamaya azimliyiz, Türkiye AB üyeliğini yakalamak için çalışacaktır.

Bunun için Kopenhag kriterlerini hem yasal düzenleme olarak, hem uygulama olarak eksiksiz yerine getirecektir.

Türk halkı hiçbir Avrupa ülkesinden daha az demokrasiye, insan haklarına, hukuk üstünlüğüne ve sivil inisiyatifin gelişmesine layık değildir.

Demokrasinin de, insan haklarının da, hukuka uygunluğun da eksiksiz uygulandığı bir ülke olacaktır Türkiye.

Bunun için yasalarımızın değişmesi gerekiyorsa elbirliğiyle değiştireceğiz, yapısal değişim ve dönüşüm gerekiyorsa yapacağız, zihniyet ve algılamaların revize edilmesi gerekiyorsa bundan da kaçınmayacağız.

Buna direnecekler, statükoyu korumaya çalışacak olanlar çıkabilir.

Unutmayınız ki Türkiye’ye zaman kaybettirenler, Türkiye’nin imkan ve kaynaklarını boşuna harcayanlar, kamunun imkanlarını çarçur edenler, statükonun korunması için direnenler, yolsuzluklara ve usulsüzlüklere bulaşanlar iddia edildiği gibi sadece siyasiler değildir.

Geçmiş dönemin başarısızlıklarından ve yanlışlarından en az siyasiler kadar o dönemin bazı bürokratları da sorumludur ve mesuldur.

Halkımız 3 Kasım seçimleri ile sorumlu siyasetçileri tasfiye etti.

Peki sorumlu kimi bürokratlar ne olacak, hem hataya, yanlışa ortak olacak, hem hesap vermeyecek, hem de yine onlar köşe başlarını tutacak.

Yine değişime direnmeye devam edecekler.Yine kara deliklerin kapanmaması için çaba gösterecekler. Yine umutsuzluk ve karamsarlık yayacaklar ortalığa...

Bunlara yeter artık denmeyecekse, bunlara yetkileri kadar sorumluluklarının da hesabı sorulmayacaksa, o zaman seçimleri niye yapıyoruz? Seçimleri 4 veya 5 senede bir parlamento sıralarını dolduran insanları değiştirmek için mi yapıyoruz sadece...

Bu millete saygısızlıktır, bu halkımıza karşı sorumsuzluktur, bu demokrasiyle ve milli irade kavramıyla dalga geçmektir.

Ama Ak Parti bunların hiç birisini yapmayacaktır. Ak Partinin her zaman birinci önceliği milletimizin talepleri ve beklentileri olacaktır.

Yine yeri gelmişken söyleme gereğini duyuyorum

Kimi zaman bizim kamuoyu ve millet iradesine vurgu yapmamız bazı siyasilerce eleştiri konusu yapılıyor.

Bundan niye rahatsız olunur anlayabilmiş değilim.

Siyasi partiler niçin vardır?

Anayasal kurumların varlık sebebi nedir?

Adaletin önemi nedendir, kalkınma niye gereklidir?

Demokrasinin manası nedir, hukuk diye bir kavrama niye ihtiyaç vardır ?

Bütün bunların cevabı insan için olduğunu söylemek zorundayız.

Vatandaşlarımızın mutluluğu, huzuru, güven içinde yaşaması, yarınından emin olması için değil mi?

Öyleyse millet adına çalışmanın, milletin sesine kulak vermenin eleştirilecek neresi var?

Bu bağlamda üzerinde durmamız gereken bir başka husus da şu:

Sözünü ettiğimiz bu çevreler vatandaşlarımızın sesine kulak vermeyi eleştiri konusu yapabildikleri gibi, halkımızın oylarıyla şekillenmiş AK parti meclis çoğunluğumuzu da hazmetmekte hala zorluk çekiyorlar.

Biz her fırsatta mecliste neredeyse Anayasa”yı değiştirecek bir çoğunluğa sahip olmamıza rağmen, sadece sayısal çoğunluğumuza yaslanarak politika yapmayacağımızı söyledikçe, kimi çevreler sanki hiçbir zaman bunu kullanma hakkımız yokmuş gibi davranıyorlar.

Biz sadece sayısal çoğunluğumuza dayanan bir yönetim anlayışını benimsemediğimizi söyledikçe, demokrasi bilinci eksik kimi siyasiler, bunu, sayısal çoğunluğumuzun hiçbir değer ifade etmemesi gibi sunmaya çalışıyorlar.

Bu siyasiler demokrasiyi de, bizim katılım anlayışımızın değerini de bilmiyorlar.

Bu siyasilerin iktidar ve muhalefet kavramlarının ne işe yaradığından da haberleri yok. Bunu da hatırlatmak istiyorum.

Tabii ki sadece sayısal çoğunluğa indirgenmiş bir yönetim anlayışı katılımcı demokrasi ile bağdaşmaz, ama bunların zannettikleri gibi sayısal çoğunluk ihmal edilecek bir şey değildir. O sayısal çoğunluğu parlamentoya gönderen millettir. Bunun arkasında millet vardır. Ancak bu yolla iktidar ve muhalefet kavramları oluşabilmektedir.

Fakat bazı siyasiler, her sözü aşırı biçimde anlayarak 3 Kasım seçimleri ile elde edilen gelişmelerin değerini ne yazık ki anlamış değiller.

Fakat, Ak Parti tüm bu kavramları ve pratikleri, laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti prensibine uygun olarak hayata geçirmek konusunda kararlıdır.

Şunu açıkça ifade etmek istiyorum.

Biz gerginlik, çatışma, didişme istemiyoruz. Hiç bir zaman bunun peşinde de olmayacağız. Hiçbir zaman bunun tarafı olmayacağız ve ben tüm arkadaşlarımı bu hassasiyet içerisinde görüyor ve kutluyorum. Aksine temel meseleleri hem siyasi platformda, hem kamuoyunda bir uzlaşmayla, bir toplumsal diyalogla çözmekten yanayız.

Ama bu hiçbir zaman halkımızın bize verdiği gücü kullanmayacağız ve çürümüş siyasi ilişkilere teslim olacağız şeklinde anlaşılmamalıdır.

İşte az önce söylediğimiz kamunun yeniden yapılandırılmasıyla ilgili çalışmalarda da şuandaki çalışmaları arkadaşlarımız yürütüyor ve bu çalışmalar artık netleşen bir taslak haline geldikten sonra anamuhalefet partisi başka olmak üzere parlamento dışındaki bütün siyasi partilere, sivil toplum örgütlerine, ilgili olan tüm kişi veya kuruluşlara gönderilecek ve onların bilgileri düşünceleri alınacak. Ondan sonra Türkiye genelinde bir şura düzenleyeceğiz. Ve bu şurada yine bu çalışma değerlendirilecek. Bu şuradan sonra meclise getireceğiz. Yani bu kadar geniş bir katılımcı anlayışla biz bu çalışmayı inşallah netleştirmek ve yasa haline getirmeyi hedefliyoruz.

Sizlerin tabi bu heyecanını ben bu hafta sonu Denizli ziyaretiyle de paylaşmak istiyorum. Bakınız Türkiye şuanda sizin bu heyecanınızı aynen yaşıyor. Denizli’de açılışlarımız oldu ve açılışlar esnasında hamd olsun bundan üç kadar önce temelini attığımız Aydın-Denizli arasındaki duble yol. Hani zaman zaman duble yolu hazmedemeyip, duble vergi diye iddia edenlere ithaf olunur. Tavsiye ederim yolları düşürse şöyle Aydın-Denizli arasındaki 126 km’lik yolun nasıl hızla yürüdüğünü ve inşallah verdiğimiz tarihte de nasıl açılacağını gitsin bir görsünler. Aynı şekilde Aksaray’ı da gidip bir görsünler. Yani şuana kadar yaklaşık 1250 km’lik temeli atılmış bu yollar var. Biz azimle, kararlılıkla bunları sürekli olarak takip etmek ve verdiğimiz sözleri yerine getirmenin bahtiyarlığını yaşıyoruz. Ancak sadece biz değil halkımız da yaşıyor. Ve halkımızın nasıl cadde kenarlarında dizilip bizimle aynı heyecanı yaşadığını gördüm.

Ve sanayilerimizin şu ifadeleri gerçekten bizi duygulandırdı. Siz bize güven verdiniz biz de işte bu fabrikalarımızın temelini attık ve kısa zamanda bunları bitirdik. Ve şuanda burada ben 3500 kişi çalıştırıyorum. Bir işadamı. Ee şimdi bunlar alkışlanacak, başımızın üstüne taşıyacağımız işadamları olacak.

Ve tabi o tesisleri gezdiğimizde bir Denizli’nin Türkiye ihracatında nasıl önemli bir rol oynadığını gördükçe o zaman şunu da tabi daha iyi kavradık. 81 vilayetimizin her biri bir Denizli olabilir ve gelin biz onların önünde engel olmayalım. Ön açalım, teşvik edelim, heyecanı verelim ve bu tesisler açıldıkça da işsiz insanlarımıza iş doğsun. Çünkü onlara devlet olarak biz fabrikalar kurup gelin çalışın demeyeceğiz. Devlet bu işi yapmayacak. Devlet sadece Türkiye’deki müteşebbis ruhu teşvik edecek. Ve bu ruhun önündeki engelleri kaldıracak. İşte biz bunu yapacağız ve buna talibiz. Bunun heyecanını yaşıyor ve her ay, haftalar, devletin kendi attığı adımlar ve bunlarla birlikte de inşallah gelişmeleri hep birlikte takip edecek ve geçiştiremeyeceğiz, geçiştiremeyeceksiniz.

Sizlerin bu millete hizmet yolundaki vakitlerinizi en iyi şekilde değerlendireceğinize olan güvenim tam.

Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum…ve hayırlı haftalar temennisiyle...
 


(29 NİSAN 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.