CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(4 Mayıs 2004)
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Yine çok dolu, yoğun bir haftaya giriyoruz. İç sorunlar, dış sorunlar
açısından değerlendirmemizi gerektiren çok önemli gelişmelerin yer aldığı
kritik bir zaman diliminin içinden geçiyoruz. O konulara olabildiğince
değinmeye çalışacağım.
Karşı karşıya bulunduğumuz sorunların tümünün çok önemli olduğunu biliyorum;
ama, bence en önemli olanı, geride bıraktığımız hafta içinde önümüze gelen
olayların bize taşıdığı en önemli konu bence, Irak’ta yürütülmekte olan
savaş ortamında kendisini gösteren insanlık dışı manzaralar olmuştur. Bunu
fevkalade önemli sayıyorum ve insanoğlunun bütün ilerlemelere, gelişmelere,
teknolojideki atılımları, bilimsel açılımlara, ekonomik büyük keşiflere,
uzayda yer tutma iddiasına rağmen hâlâ özündeki, içindeki karanlık güçleri
yenememiş olduğunu bir kez daha görmenin utancını, öyle sanıyorum ki, hep
birlikte yaşadık. Gerçekten bir savaş ortamının gerginliklerini anlamak
mümkün; ama, insanlık duygusunun, düşüncesinin bu kadar yok olabileceği,
insanlığın bu kadar kaybolabileceği bir ortamı tasavvur etmek kesinlikle
mümkün değil. Üstelik düşünürseniz ki, bu ortamı yaratan kesinlikle o işkencelere
maruz bırakılan insanlar değildir; onlar orada ev sahibidirler, kendi yurtlarında
yaşamaktadırlar ve kendi yurtlarında bu işleme maruz bırakılmaktadırlar.
İnsan olarak utandım, yeryüzünün hâlâ yeterince aydınlatılamamış olduğunu
görmekten, bütün insanlık adına inanıyorum, hepimiz derin bir mahcubiyet
duyduk.
Değerli arkadaşlarım, anımsarsınız, bizim Anadolu kültürümüzde, benim
Anadolu solu olarak sık sık vurguladığım Anadolu kültüründe, o kültürün
çok seçkin düşünürlerinden Hacıbektaşi Veli’de bir temel ilke vardır “Kendine
uygun görmediğin hiçbir şeyi başkasına yapma” der. 13 üncü Yüzyılda ortaya
atılmış bir temel ilke, sana tatbik edilmesini istemediğin hiçbir şeyi
başkasına tatbik etme.
Değerli arkadaşlarım, bu, tabiî Cenevre Esirler Anlaşmasına aykırı,
Devletler Hukukunun bütün ilkelerine aykırı, uluslararası anlaşmalar aykırı,
Birleşmiş Milletlerin bütün kurallarına aykırı; ama, bunlar içinde bulunulan
durumun vahametini anlatmaya yetmez; bütün bunlar, Kuran’ı Kerim’e aykırı,
İncil’e aykırı, Tevrat’a aykırı; yani, 2000 yıllık insanlığın kurallarına
aykırı. Son elli yıldaki, yüz yıldaki anlaşmaları falan düşünerek söylemiyorum,
taa 700 yıldan beri dile getirilen bütün gerçeklere aykırı, utanç verici
bir olaydır. Bunun yapılabilmiş olması, kesinlikle hiçbir şekilde hiçbir
zaman kabul edilemez olmalıdır. Bunun için de bu konu karşısında herkesin
tepki göstermek en öncelikli görevi sayılmalıdır. Hiçbir özel, siyasal
amaç gütmeden böyle bir uygulamanın yaşanabilmiş olması karşısında herkesin,
hepimizin çok derin bir tepki göstermesi gerektiğine inanıyorum. Şunu öneriyorum:
Grubumuz, bu konuda hepimizin hissiyatını dile getiren bir bildiriyi derhal
hazırlasın ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, bütün dünyaya, bu olay
karşısındaki tepkimizi hep birlikte ortaya koyalım. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde Anayasa değişikliğiyle
ilgili olarak bir çalışma başlatıldı. Biliyorsunuz, son dönemde son Anayasamızda,
1982 Anayasamızda 8 ayrı paket halinde değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin
yapılması doğaldır. Bu, Anayasamızın çok ciddî şekilde demokratik bir anlayışla
değiştirilmesi gerektiği çok açık bir şekilde ortadadır. Yapılış tarzıyla,
yapıldığı dönemin zihniyetiyle, anlayışıyla günümüzün ihtiyaçlarına bu
Anayasanın cevap vermediği net bir gerçektir. Bunun ciddî şekilde değiştirilmesini
sağlamak hepimizin önündeki görevdir. Bu doğrultuda, gelmiş geçmiş bütün
Parlamentolar birtakım girişimler yapmışlardır, sekiz Anayasa değişikliği
paketi yürürlüğe konulmuştur.
Şimdi, yeni bir Anayasa değişikliği paketiyle karşı karşıyayız; Aslında,
bu paketin çok köklü, çok önemli bir anayasal değişim öngördüğünü söylemek
olanağı yoktur; çok doğal, kaçınılmaz hale gelmiş değişikliklerdir. Mesela,
idam cezası çıkarılmıştır, ortadan kaldırılmıştır, şimdi, bunun Anayasamızda
güvence altına alınmasına ihtiyaç vardır; bu doğrultuda yapılması gereken
düzenlemelere yönelinmiştir. Bunun gibi Türkiye’de demokratikleşme doğrultusunda,
sivilleşme doğrultusunda, uluslararası hukukla iç hukukumuzun ilişkisinin
oluşturulması konusunda atılması gereken adımlar vardır. Bu adımlar, bu
değişiklik paketiyle atılmaktadır. Bunların hepsi gayet güzel, çok sevindirici.
Tabiî, bu Anayasa değişikliğinin bizi rahatsız eden bazı yönleri yok
dersem gerçeği söylememiş olurum. Bu vesileyle bunları bir kez daha ifade
etmek istiyorum. Öncelikle 1982 Anayasamızı daha demokratik bir anayasa
haline, daha çağdaş değerlerle uyumlu bir anayasa haline dönüştürmek için
bizim Avrupa Birliği ile kuracağımız ilişki doğrultusunda birtakım taleplere
muhatap olmamız çok uygun bir anayasa değişikliği yaklaşımı olmamıştır.
Bunu hep birlikte kabul etmeliyiz. Gönül isterdi ki, Anayasa değişikliği
konusunu biz, kendi ihtiyacımız doğrultusunda, kendi irademizle, kendi
kararımızla ortaya koyalım ve gerçekleştirelim; ama, maalesef, önümüze
gelen paketler, özellikle son yıllarda daima Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin
talepleri doğrultusunda olmuştur. Bunu, egemenliğin kayıtsız şartsız millette
olduğuna inanan, bunu Meclisteki toplantı salonunun anlına yazmış bir Parlamentonun
bir mensubu olarak içime sindirmekte güçlük çektiğimi açıkça ifade etmek
istiyorum. Elbette çağdaş ilişkilerin gerektirdiği değişiklikler yapılacaktır;
ama, bu değişikliklerin yapılması için bize dışarıdan sipariş edilmesine
mi ihtiyaç vardır?! Yani, illa Avrupa Birliği ilişkisinin bir uzantısı
olarak mı biz anayasa değişikliği yapmak zorunda kalmalıyız?! Bunları niçin
kendi ihtiyacımızı kendimiz değerlendirerek, kendi irademizle ortaya koymakta
bu kadar gecikiyoruz.
Bir anayasa değişikliği paketi yapılırken bizden şu şu istenmedi diye,
kabul edilmesi gerekli, zorunlu, kaçınılmaz anayasa değişikliklerini ele
almaktan uzak durmayı haklı saymak mümkün olabilir mi? Bakın, iki temel
anayasa değişikliği konusu var ki, bütün Türkiye’de, bütün siyasî partiler
arasında mutabakat var. Bunlardan birisi, milletvekili dokunulmazlığının
Türkiye’de hiçbir Avrupa ülkesinde olmayan ölçüde bir kişisel imtiyaz,
bir siyasî imtiyaz haline dönüşmüş olmasıdır. Hiçbir Batı Avrupa ülkesinde,
Türkiye’deki kadar kapsamlı milletvekilliği dokunulmazlığı yoktur. Hangi
suçu işlerseniz işleyin, ister hukukî, ister cezaî, ne zaman işlemiz olursanız
olun, ister parlamentoya girmeden önce, ister parlamentodayken, hiçbir
eyleminizden dolayı milletvekili olduğunuz sürece bir yasal takibat yapmaya
fiilen imkân vermeyen hukukî bir tablo var. Bu, doğru değildir. Bu, yolsuzluklarla
mücadele mecburiyetinde olan bir ülke için kesinlikle kabul edilebilir
değildir. Türkiye’nin en önemli konularının başında milletvekillerini normal
vatandaş haline hukuken dönüştürecek değişimi yapmak geliyor. Bu konuda
partilerin taahhütleri var, iktidar partisinin Sayın Genel Başkanının milletin
önünde verdiği söz var “seçildikten sonra bir yıl içinde bu işi yapacağız”
diye taahhüdünü teyit ettiği açıklaması var; bir buçuk yıl geçti hâlâ bu
konuya kimse elini atmıyor.
Değerli arkadaşlarım, bu, bize yakışmıyor; yani, bunun yapılması için
Avrupa Birliğinin mi bizden bunu talep etmesi lazım. İlla Avrupa Birliği
mi, siz niçin kendinizi mahkemelerden kaçırıyorsunuz, yargının önüne çıkmaktan
niçin korkuyorsunuz, Batı dünyasında, çağdaş demokrasilerde böyle bir anlayışa
yer yok diye bize dayatma mı yapması lazım. Niçin, kendi kendimize bu ihtiyacı
kabul edip gereğini yapmıyoruz? Bir anayasa değişikliği girişimi yaparken
bunu hatırlatmak bizim görevimizdir; bunu anlatmak bizim boynumuzun borcudur.
Anayasa dedikleri zaman, akla dokunulmazlık ne oluyor diye gelecektir,
gelmelidir. (Alkışlar) O nedenle biz, bu paket gelince nerede dokunulmazlık
maddesi diyoruz ve hemen ekliyoruz, nerede yargı bağımsızlığı? Türkiye’de
hâlâ hâkimleri tayin eden heyetin içinde Adalet Bakanı, Adalet Bakanlığı
Müsteşarı var, hâlâ kimin nereye tayin edileceğini, hangi yargıcın terfi
ettirileceğini, hangisine disiplin cezası uygulanacağını kararlaştıran
heyetin içinde hâlâ Adalet Bakanlığının bürokratları var, memurları var,
emir kulları var; böyle bir şey olabilir mi?! (Alkışlar) Bunun da değişmesi
lazım. Gerçek bir yargı bağımsızlığı olmadan demokrasiden söz etmek imkânı
var mı? Gerçek bir yargı bağımsızlığı olmadan, hukukun üstünlüğünden söz
etmek imkânı var mı? Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde insan haklarının
güvencede olduğundan, demokrasiden söz etmeye imkan var mı?
Bunları talep etmek suç mu? Bunları talep ederek yanlış bir şey mi yapıyoruz.
Bunları talep ettik, talep etmeye devam ediyoruz. Bakın, yarım saat sonra
paket, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda konuşulacak. O ana
kadar biz, Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak nerede dokunulmazlık maddesi,
nerede yargı bağımsızlığı ile ilgili madde diye ısrar etmeye, talep etmeye
devam edeceğiz. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi siparişle çalışan,
fason üretim yapan bir ticari kuruluş değil; özgür iradesi olan, kendi
ihtiyacını kendisi kararlaştıran, milletin ihtiyaçlarını çözme doğrultusunda
karar alan bağımsız siyasî bir organ, egemenliğin yansıdığı kurum. Bize
sipariş verecekler, biz sadece o siparişle yetineceğiz. Bu da benim ihtiyacım
diye, çok temel ihtiyaçlarımız doğrultusunda bir adım atmaktan uzak duracağız.
Bunun üzüntüsünü bu kritik anda sizlerle paylaşmak istiyorum ve milletimize,
bu iktidarın dokunulmazlık kaçağı olduğunu, yargı bağımsızlığı kaçağı olduğunu
bir kez daha bu kürsüden ilan ediyorum. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bu paketin içerisinde ilgi çeken bir başka temel
madde var. Bu madde, kadın erkek eşitliğinin kâğıt üzerinde kalmaması,
sözde kalmaması, boş bir anayasa maddesi konumunda kalmaması için Parlamentoya,
iktidarlara, hükümetlere, idareye etkin önlemler alma yetkisini veren kadın
erkek eşitliğinin kurulması için harekete geçilmesini talep eden, bu doğrultuda
Parlamentoyu ve yürütme organını yetkilendiren bir Anayasa maddesi ihtiyacı.
Bütün anayasalarda var “kadın erkek eşittir” diye, İnsan Hakları Bildirgesinde
var, Birleşmiş Milletler demecinde var, bütün anayasalarda var. İnsaf edin,
kadın erkeğin, gerçekte yaşamda, eşit olduğunu söylemek imkânı var mı?
Eşit olması gerekmediğini düşünenler olabilir, kadın erkek yaşamda eşit
değildir, eşit olmasına da ihtiyaç yoktur, böyle bir meselemiz de yoktur
diye düşünenler olabilir; ama, biz öyle düşünmüyoruz.
Biz, kadın erkek eşitliğinin kurulmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz,
bu eşitliği sağlamak gerektiğini biliyoruz, şu anda bu eşitliğin yaşama
geçirilemediğini görüyoruz, Anayasamızdaki eşitlik maddelerinin bu açıdan
yetersiz kaldığının farkındayız, bunu gerçekleştirmek için aktif, proaktif,
eylemsel birtakım girişimler yapılma yetkisinin, görevinin iktidarlara
yüklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. (Alkışlar) Eğer, Anayasamızda bu konuda
bir düzenleme yapılacaksa, düzenleme bu amaca yönelik olmalıdır. Yoksa,
Anayasamızda “kadın erkek eşittir” diye madde var zaten, onu tekrar ederek,
bir iş yapıyormuş gibi gözükmenin, onu bunu aldatmaya kalkmanın bir anlamı
var mı?! İhtiyaç, o maddeyi yaşama geçirmek için etkin girişimler yapma,
destekler verme yetkisinin de eşitliği sağlama amacıyla tanınıp tanınmadığı
noktasında kendisini gösteriyor. Türkiye’nin, Avrupa Birliği ile ilişkileri
bakımından ulusal programda taahhüt ettiği işte bu idi. Orada taahhüt ettik,
dedik ki “kadın erkek eşittir anlayışını biz paylaşıyoruz” dedi hükümetimiz,
Türkiye. Bunun eşit olmadığının da farkındayız. Bu eşitliği sağlamak için
Parlamentomuzu, Anayasamız yetkilendirecek dedi; yani, eşitliği realiteye
dönüştürmek için birtakım ek yetkileri biz Parlamentomuza vereceğiz dedi
ve şimdi Anayasa değişikliği paketi hazırlanırken, o hazırlığı yapan teknokratlar
dediler ki, bizim taahhüdümüz budur. Orada, bu olumlu ayrımcılığı öngören;
yani, kadına destek vermeyi, ek bir katkı yapmayı, ona belli güvenceler
getirmeyi öngören yapay bir eşitlik kavramının kurbanı haline dönüşmesine
fırsat bırakmayacak bir dikkatle, bir düzenleme yapma yetkisini kanunlarda
Parlamentoya tanıyan bir düzenleme yaparak bu sağlanır, biz de bunu yapacağız
diye bu paketin içinde bir madde düzenlendi, getirildi. Bir de baktık ki
bir süre sonra AKP koridorlarında, kulislerinde dolaşırken bu paket, bu
maddesiyle ilgili bu temel özelliği kaybedivermiş ve madde değişmiş, son
şekliyle kadın ve erkeğin eşit olduğu bir kez daha ifade edilen bir düzenleme
yapılmış. Maddenin birinci fıkrasında “Türkiye’de herkes ırk, din, dil,
cinsiyet ayırımı gözetilmeden herkes eşittir” denilmektedir. Bunlar şimdi
yeni anayasa değişikliği yapıyoruz diye altına yazmışlar. Bu var zaten,
ne getirdiniz; kadın, erkek de eşittir. Ben buna Kandıralı maddesi diyorum.
Kandıralı dostlarım alınmasınlar, malum söz var “Bölük dur, Kandıralı sen
de dur” derlermiş. Herkes eşittir, kadın erkek de eşittir. Herkes eşittir
deyince kadın erkeğin eşit olduğunu biliyoruz, cinsiyet ayırımı olmadan
herkesin eşit olmadığını zaten söylemiş birinci fıkra, bu ne bu? Niye oraya
sen “Alevî, Sünnî de eşittir” diye yazmıyorsun, onu da yaz bari. (Alkışlar)
Yani, bunlara gerek yok, maddenin birinci fıkrası hepsini kapsıyor zaten,
oraya ayrıca sen, niçin “kadın erkek eşittir” diyorsun? Kadınlarla ilgili
bir şey yapacağız diye yola çıktılar ya, yola çıktıkları halde yapamıyorlar
ya, yapamadıklarını nasıl gizleyecekler diye kendi kendilerine soruyorlar,
malumu ilan ederek, bilineni tekrar ederek bir madde düzenliyorlar kadın
erkek eşittir diye. Bunu hukukta haşiv derler haşiv; yani, gereksiz fazlalık,
kesip atacaksın. Yani, hiçbir ek getirmeyen, bir şey katmayan gereksiz
fazlalık, bu haşivdir. Anayasada haşiv olmaz, Anayasada haşiv, iktidarın
mahcubiyetinin, utancının belgesi olur. (Alkışlar)
Şimdi, tabiî bu tablonun ortaya çıkardığı durum değerlendirmeye muhtaç.
İnsanın aklına, tabiî önce şu soru geliyor: Bu Avrupa Birliğinden gelen
her talebi aynen kabul edelim. Biz Avrupa Birliğini çok istiyoruz diyenler
siz değil miydiniz?! Bakın, Avrupa Birliğinden bu talep geldi, ne oluyor?
Bizim Avrupa Birliği ile ilişkimiz kadın erkek eşitliğine kadar, ondan
ötesine geçemeyiz mi diyorsunuz? Avrupa Birliği konusundaki samimiyetinizin
bu sınavı, sizin içyüzünüzü bir anlamda ortaya koymuştur. Bu, işin birinci
tarafı.
İkinci tarafı, hani nerede sizin gerçek ilericiliğiniz? Hani, nerede
sizin gerçek demokratlığınız?.. Hani, nerede sizin çağdaş değerleri Türkiye’de
en çok benimseyen siyasî parti oluşunuz? Hani, nerede bu iddialara inanan,
ona destek veren Türkiye’nin entelleri, aydınları, gizli AKP destekçileri
nerede, onlar ne diyorlar bu manzara karşısında?! Gerçek ortada, kadın
erkek eşitliği konusunda benim sınırım var, gidemem mi diyorlar? Bu, işte
AKP’nin anlayışının sınırlarını ortaya koyması açısından, onun çağdaşlığının,
demokratlığının, özgürlükçülüğünün, Avrupa ile ilişkisinin sınırını, derecesini
ortaya koyması açısından da çok aydınlatıcı olmuştur.
Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi bu tablo karşısında ne
yapacak diye soruyorlar. Görevimizi yapmaya devam edeceğiz. Bizim görevimiz,
Türkiye’nin demokratlaşması doğrultusundaki her somut adıma sahip çıkmaktır,
ona destek olmaktır; her yetersizliği ortaya koymaktır; her yeni ihtiyacı
dile getirmektir. Bunu, şu ana kadar yaptık, bundan sonra da aynen yapmaya
devam edeceğiz ve Genel Kuruldaki görüşmelerde Cumhuriyet Halk Partisi
sözcüsü arkadaşlarım, Grup Yöneticilerimiz, bu getirilmiş olan eksik, yetersiz,
baştan savma, aldatmaca niteliğindeki Anayasa değişikliğini gerçek bir
Anayasa değişikliği haline dönüştürmek için ellerinden gelen gayreti göstereceklerdir,
önergelerini vereceklerdir, Grubumuz, bu konuda tam bir bütünlük içinde
sonuna kadar görevini yapacaktır. (Alkışlar)
Yine getirilen paketin ele alınması gereken bazı yönleri var. O konularda
arkadaşlarımız önerilerini geliştirecekler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
onayına sunacaklar. Bütün bunlar, Türkiye’nin çağdaş bir demokrasi haline
dönüşmesini sağlamaya yönelik, kendi hukukumuzun gereklerini de göz önünde
bulunduran bir anlayışla ilgili olarak hazırlanmış olacaktır. İyi bir çalışma
yaptı arkadaşlarım. Bunu birazdan Genel Kurulda hep birlikte sergileyeceğiz,
görevimizi en iyi şekilde yapacağız.
Peki, siz, dokunulmazlık diyordunuz, yargı bağımsızlığı diyordunuz,
onlar olmayınca buna ne yapacaksınız? Biz, onlara olan ihtiyacı söylemeye
devam edeceğiz. Görevimizi yaparken, önümüzdeki paketi desteklerken Türkiye’de
demokratikleşme doğrultusundaki her somut şansı sonuna kadar kullanırken,
yeni taleplerimizi, yeni ihtiyaçlarımızı da dile getirmeye aynen devam
edeceğiz. Şu ana kadar öyle yaptık, bundan sonra da öyle yapacağız ve iktidarın
bu konudaki eksikliklerini anlatmaya çalışacağız.
Değerli arkadaşlarım, eğer biz, önümüze getirilen bu paketin önümüze
getirilmiş olan biçimiyle, yetersiz biçimiyle, aman kimse zihnini karıştırmasın,
tereddüt ortaya çıkmasın, hadi gelin hep beraber bunu kabul edelim demiş
olsaydık, asıl o zaman bu memleketin ciddî aydınlarının, düşünürlerinin,
demokratik kitle örgütlerinin, toplum sözcülerinin, toplum liderlerinin
çıkıp bize, siz ne biçim bir muhalefet partisisiniz ki, önünüze getirilen
paketi aynen lastik damga gibi mühürlemekle yetiniyorsunuz, ne kendi ihtiyacınızı
dile getiriyorsunuz ne talebinizi yapıyorsunuz, siz ne biçim partisiniz
diye bizi suçlamaları gerekirdi. Biz görevimizi yapıyoruz. Getirilen paketin
eksiğini, noksanını ortaya koyuyoruz; ama, bunu Türkiye’nin demokratikleşmesi
sürecinde bir engel çıkarma anlayışı içinde yapmayı hiçbir zaman aklımızdan
geçirmiyoruz. Daha ileriye olayın taşınması için gereken katkıyı vermeye
gayret ediyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bugün, tabiî siyaset gündemimize yeni bir tartışmanın
da dahil edilmekte olduğuna tanık oluyoruz. Bu tartışma, hükümetle üniversiteler
arasında ortaya çıkmaya başlamış olan tartışmadır. Bir süreden beri üniversite
ile hükümet arasında perde arkasında bir gerilimin şekillenmekte olduğuna
tanık olduk. Komisyonlar kuruldu, toplantılar yapıldı, çalışmalar gerçekleştirildi;
ama, bir türlü bir uzlaşma ortaya çıkmadı, şimdi gelinen noktada bir temas
kopmasının, ilişki kopmasının yaşandığına, hükümetle üniversitelerin karşı
karşıya geçtiğine tanık oluyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu tartışma nereden çıkmıştır? Niçin Türkiye’de
üniversiteler ve hükümet karşı karşıya bir çatışma içine gelmiştir, bunu
anlamamız lazımdır. Aslında, üniversitelerimizin bu hükümet tarafından
ele alınması gereken çok önemli sorunları vardır. Türkiye’de üniversite
sorunu, ülkemizin en önemli sorunlarının arasındadır. Türkiye, demokratikleşme,
kalkınma mücadelesi içinde olan bir ülke. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki,
kalkınmanın, demokratikleşmenin, daha iyi bir yaşamın en temel anahtarı
eğitimdir. Eğitim sorununu çözmemiş, çözememiş hiçbir toplumun, ne siyasal
açıdan demokratikleşmeyi, ne ekonomik açıdan refahı yakalaması olanağı
yoktur. Bütün kalkınmış ülkeleri inceleyiniz, hepsinde en temel özelliğin
eğitim alanında yüksek bir başarıyı gerçekleştirmek olduğunu görürsünüz.
Türkiye’nin bu alanda çok ciddî ihtiyaçları olduğunu biliyoruz. Maalesef,
eğitim alanında, özellikle son dönemlerde ciddî bir ihmal kendisini göstermeye
başlamıştır. Türkiye’nin eğitim sorunları tehlikeli biçimde artmıştır,
eğitim tıkanıklıkları ortaya çıkmıştır. Bakınız, üniversite konuşuyoruz,
üniversiteyle ilgili söyleyeyim. Geçen yıl üniversite giriş sınavlarına
1 500 000 öğrenci başvurmuştu. 190 000 öğrenci dört yıllık lisans eğitimi
için üniversiteye girebilmişti; 1 500 000, 190 000. Bu yıl 1 900 00 öğrencinin
üniversite kapılarına başvuracağını da görüyoruz. 1 900 000 öğrenci başvuracak,
yine üniversitelerin kapasitesi, kontenjanı 190 000 olmaya devam ediyor,
yine 190 000 öğrenciyi okutabileceğiz 1 900 000 öğrencimizin içinden. Çocuklarımızı
okutmuşuz üniversiteye getireceğiz diye, 1 900 000’i gelmiş üniversite
kapısına, bunların sadece yüzde 10’una üniversite olanağını verebiliyoruz.
Bu işin bir boyutu ve düşününüz ki, bu yıl üniversitelere ayrılan para
geçen yılın altındadır. Lütfen, hepinizin bunu bir değerlendirmesini istiyorum,
düşünmenizi istiyorum. Bu yıl üniversitelere fiilen verilen para geçen
yıl verilmiş olanın altında kalmıştır. Daha çok kısıtlandığı için, bütçede
daha yüksek gözükmektedir; ama, bunun hiçbir anlamı yok, uygulama o değil,
uygulamaya baktığınız zaman fiilen üniversitelere intikal eden para geçen
yıl harcadıklarının altındadır.
Üniversiteler döner sermaye ile ihtiyaçlarına cevap verme çabası içerisindedirler.
Döner sermaye devletin verdiği para değildir; hükümetin tahsis ettiği para
değildir; üniversitedeki öğretim üyelerinin kazandıkları paradır, üniversite
içerisindeki çalışmalarıyla kazandıkları para. Şimdi, bu paranın döner
sermaye ile elde edilen paranın önemli bir kısmı üniversite araştırmalarını
finanse etmek için ayrılırdı; yani, öğretim üyesi kendi alın teriyle elde
ettiği kazancın bir kısmını üniversite kanalıyla araştırma fonlarına yansıtırdı,
geride bıraktığımız yılın sonunda Maliye Bakanlığının aldığı bir kararla
üniversitelerin döner sermayeden oluşturdukları araştırma fonlarının tümüne
el koymuştur. Yani, böyle bir şeyi anlamak mümkün mü?! Devlet para vermiyor,
oradaki öğretim üyesinin kendi kazandığı paradan araştırma yapmak için
ayırdığı kısma Maliye Bakanlığı el koyuyor ve üniversite araştırma yapamaz
hale geliyor. Bugün, Türkiye’de üniversiteler araştırma yapamıyor, hiçbir
yatırım yapamıyor, kapasitesini artıramıyor, öğretim üyeleri geçim sıkıntısı
içinde olmaya devam ediyor, yardımcı doçentler ve öğretim görevlileri 2002
yılındaki ücret ayarlamasından dahi yararlanmamışlardır, malî bir kuşatma
altında üniversiteler, şimdi bu tabloda üniversite ile hükümet kavga ediyor.
Okutulacak öğrenci sayısı artırılsın artırılmasın konusunda değil, araştırma
fonlarına ek destek verelim vermeyelim konusunda değil, üniversitelerin
geliştirilmesi için kaynak bulalım bulmayalım konusunda değil, tamamen
başka konuda üniversite ile YÖK kavga ediyor. Böyle bir şeyi Türkiye olarak
kabul etmemiz mümkün değildir. Üniversitelerin kendi öğrencilerine verdikleri
burslar, üniversitelerin elinden alınmıştır. Üniversite öğrencileri daha
az sayıda burs alma durumuna düşmüşlerdir. 2002 yılında, 2003 yılında burs
alan öğrenci sayısından şimdi daha az sayıda öğrenci burs alır noktadadır.
Değerli arkadaşlarım, bu, tam bir perişanlık. Böyle bir manzara var
ve görüyoruz ki, hükümet ile üniversite karşı karşıya. Niye karşı karşıya;
efendim meslek liseleri üniversite girerken puan hesaplanmasında haksızlığa
maruz kalıyorlar, o haksızlığı düzeltelim.
Değerli arkadaşlarım, önce siyasette samimiyet esastır. Lütfen, herkes
açık konuşsun, kimse karnına konuşmasın. Olay, meslek liseleri olayı mıdır,
yoksa başka bir olay mıdır; yani, her olay önemlidir, biz hepsini anlamaya,
dinlemeye hazırız, hepsinin de sorunlarına çare bulmayı da düşününüz;ama,
kimse kimseyi aldatmasın, kimse meslek lisesi kavramının arkasından kendi
arka bahçe kavgasını götürmeye kalkmasın. (Alkışlar)
Neymiş; meslek liselerini destekleyeceklermiş, puan konusunda haksızlık
yapılıyormuş...
Değerli arkadaşlarım, meslek liseleri çok önemli, meslek liselerini,
gerçekten desteklememiz lazım. Bugün, Türkiye’de eğitimin yüzde 65’i klasik
lisede, yüzde 35’i meslek lisesinde yapılıyor; bunu tersine çevirmek lazım,
yüzde 65’i meslek lisesinde olmalıdır, yüzde 35’i genel lisede, klasik
lisede olmalıdır. Bunu sağlamak gerekir. Hepimiz, daha çok öğrenci meslek
lisesinde okusun istiyoruz. Niçin okusun istiyoruz; okusun da daha sonra
üniversiteye geçsin, klasik üniversiteye geçsin diye mi istiyoruz? Hayır.
Ona verilen meslek eğitimini gerekirse kendi alanında daha ileri götürsün;
ama, o meslek alanında kendisine yapılan yatırımın karşılığını ülkesine,
ekonomiye, sanayiye kazandırsın diye istiyoruz; yani, meslek lisesini bir
geçiş aşaması gibi düşünmüyoruz. Meslek lisesini istemek demek üniversite
yapısını da değiştirmek demek. Meslek lisesinden mezun olan öğrencilerimiz
ön lisans, daha sonra dört yıllık lisans eğitimini meslek lisesinden sonra
alabilmelidir, daha sonra fakülteye girebilmelidir. Elektrik lisesinde
okuyan bir çocuk, elektrik konusunda ön lisans alabilmelidir, elektrik
konusunda lisans eğitimini alabilmelidir, meslek yüksek okulunda okuyabilmelidir,
fakültede okuyabilmelidir, elektrik mühendisi olabilmelidir; ama, elektrik
olmalıdır. Ona, Türkiye, elektrik uzmanı olsun diye yatırım yapmış, ara
personel olsun diye yatırım yapmış, ara teknik kademede bilgi sahibi olsun
diye yapmış, daha sonra yüksek teknik düzeyde bilgi sahibi olsun diye yapmış.
Ben vazgeçtim, ben siyasalda okuyacağım, hukuk okuyacağım, kaymakam çıkmak
için yüksek öğretim yapacağım diye elektrik yatırımı yapılmış olan bir
öğrencimiz, yolun yarısında vazgeçmesin. Bu, Türkiye için yanlış kaynak
kullanma olur, yanlış bir eğitim politikası olur. Her alanın ufku açılsın,
sınırları açılsın... Yurt dışında, Almanya’da böyle... Almanya’da da meslek
okuluna giriyor, meslek okulundan çıktıktan sonra meslek yüksek okuluna
gidiyor, meslek yüksek okulundan sonra da gerekirse meslek alanında fakülteye
de girebiliyor; ama, oradan vazgeçip öbür tarafa girmesini kolaylaştırmayalım.
Yasak yok, demokraside yasak olur mu; ama, kolaylaştırmayalım, bütün mesele
budur.
Değerli arkadaşlarım, öyle anlaşılıyor ki, yavaş yavaş bu hükümetin
gerçek zihniyeti, gerçek anlayışı şekillenmeye başlıyor. Demin konuştuğumuz
kadın erkek eşitliği noktasında bu ortaya çıktı, şimdi bu konuda çıkıyor;
şimdi meslek okulu görüntüsünün arkasında bir başka kavgayı gündeme getirmekte
yarar görüyor. Bu, doğru bir yaklaşım değildir; Türkiye’yi sıkıntıya sokacak
bir yaklaşımdır. Biz, bütün gençlerimize her türlü olanağın tanınması gerektiğine
inanıyoruz, her türlü fırsatın verilmesi gerektiğine inanıyoruz ve Türkiye’de
eğitimin, artık siyaset çatışmasının, kültür çatışmasının bir parçası olmaktan
çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz. Yani, gençlerimizi iki ayrı gruba
ayıracağız; bir kısmına belli bir eğitim vereceğiz, belli değerler aşılayacağız,
bir kısmına farklı eğitim vereceğiz, farklı değerler aşılayacağız, sonra
onlar sürekli iki kutup halinde Türkiye’nin kültür çatışmasının filizlenmesine
yardımcı olur halde olacaklar; bu, doğru bir anlayış değildir.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de bizim eğitim sistemimizin çok sorunu
vardır. Bu sorunların her birisinin ele alınması, konuşulması yararlıdır;
ama, eğitim sistemimizin gerçek sorunlarını bırakarak, böylesine yapay
sorunlarla Türkiye’yi uğraştırmak çok büyük bir yanlış yapmaktır. Bakınız,
Türkiye’de biz ayrı bir eğitim düzeni istiyoruz, Türkiye’nin genel eğitim
sisteminin dışında çocuklarımızı biz eğitmek istiyoruz iddiası, maalesef,
Türkiye’de genel eğitim sistemi içinde bulunan insanları rencide edecek
bir anlayışa işi taşımaktadır. Bugün, herkes şunu çok iyi bilsin ki; Türkiye’nin
liselerinde okuyan öğrencilerimiz, kızlarımız, erkeklerimiz, hepsi de bu
memleketin dürüst, namuslu, ahlaklı insanları olarak hazırlanmaktadırlar.
Okul farklılaşmasıyla, ahlak farklılaşmasının, iyi evlat farklılaşmasının
ortaya çıkacağını düşünmek kadar bu ülkeye zarar verecek bir anlayış tasavvur
edilemez. Bütün çocuklarımıza sevgiyle kucağımızı açmalıyız ve çocuklarımızı
hiç ayırmamalıyız, hiç ayırmamalıyız...(Alkışlar) Ve çocuklarımızın lisede
okudukları zaman dininden, diyanetinden kopacağı, ahlakından kopacağı,
ailesinden, anasından babasından kopacağı anlayışlarını hep birlikte reddetmeliyiz,
hep birlikte reddetmeliyiz. Millî eğitimin, bütün çocuklarımıza aynı şekilde
iyi ansan olma şansını verecek biçimde işletilmesini güvence altına almalıyız
diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde hatırlamamız gereken
çok önemli bir gelişme daha yaşandı. Bu da, Kıbrıs ile ilgili idi. Bildiğiniz
gibi, 24 Nisanda Kıbrıs’ta gerçekleştirilen referandum sonrasında yepyeni
bir tablo ortaya çıkmıştı. Kıbrıs’ta yapılan oylamada Kuzeyde yaşayan Türkler,
Kıbrıs’ın birleştirilmesine “evet” oyu vermişlerdi; Güneyde yaşayan Rumlar
“hayır” oyu vermişlerdi. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, bütün dünya
kamuoyu, Kıbrıs’ın birleştirilmesi gerektiğini düşünüyordu ve Türk toplumunun
o doğrultuda karar vermiş olmasının bundan sonraki gelişmeler açısından
büyük önem taşıyacağı bize ifade ediliyordu ve o vaatler doğrultusunda
zaten Türk toplumu “evet” oyu kullanmaya yönlendirilmişti, 24 Nisanda oylama
yapıldı, bugün 5 Mayıs, 11 gün geçti, geldiğimiz nokta ortada. Kıbrıs’ta
bu 11 gün içinde yaşananlar şunlar olmuştur: 1 Mayısta Güney Kıbrıs, Kıbrıs’ın
tümünün bir parçasıymış gibi kabul edilerek, Avrupa Birliği içindeki yerini
almıştır. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde, Kıbrıs’ın seçilmiş
milletvekillerinin oy hakkına değilse de, hiç olmazsa söz hakkına sahip
olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi toplantısına katılma olanağını
vermeyi öngören bir önerge reddedilmiştir ve Kuzey Kıbrıs’taki Türk toplumunun
seçilmiş temsilcilerinin, milletvekillerinin, Avrupa Konseyinde düşüncelerini
ifade etme olanağı onlardan esirgenmiştir. Bu geçen süre içerisinde yeşil
hatla ilgili tüzük yeniden ele alınmıştır. Bu tüzük, ambargonun, Türk toplumuna
yönelik uygulanan ambargonun kaldırılmasını sağlayacak doğrultuda düzenleneceği
umuduyla konuya bakılırken, görülmüştür ki, hiç böyle bir gelişme söz konusu
değildir. Bugün, ambargo, daha önce nasıl uygulanıyorduysa, aynen uygulanmaya
devam etmektedir. Bugün, yine Türk Toplumu, Dışişleri Bakanımızın malum
ifadesiyle, bir sandık portakalını satamaz halde olmaya devam etmektedir.
Kuzey Kıbrıs’taki Türk limanlarına hiçbir gemi yanaşamamaktadır, Kuzey
Kıbrıs’taki havaalanlarına hiçbir uçak inememektedir, Kuzey Kıbrıs’ın bir
gerçeklik olarak kabulü doğrultusunda hiçbir somut adım şu ana kadar atılmamıştır;
on gün sonraki manzara budur, iki ay sonraki, altı ay sonraki, bir yıl,
iki yıl sonraki manzarayı da siz takdir edin. Verilen sözler, yaratılan
umutlar kaybolup gitmiştir ve Avrupa Birliği, Rum toplumunu kendi içine
almış olarak yoluna devam etmektedir.
Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet tarihinin son elli yılının en büyük
diplomatik başarısı olarak Kıbrıs’taki politika ilan edilmişti. Allahınızı
severseniz, şu başarıyı benim de görmeme yardımcı olabilir misiniz?! (Alkışlar)
Yani, biriniz, çıkıp da, bunun neresinde bir başarı var, bunu anlatabilir
misiniz?! Yani, Türkiye’nin anlaşmalarla kendisine verilmiş olan temel
hakkı açıkça ihlal edilerek, kendi üyesi olmadığı bir uluslararası kuruluşa
Kıbrıs’ın bir parçasını temsil eden bir toplumun girmesini seyrediyor olması
mı bir büyük başarıdır? Ambargoların aynen devam ediyor olması mı bir büyük
başarıdır?!
Değerli arkadaşlarım, bu hükümetin Irak’tan tutunuz Kıbrıs’a kadar dış
politika alanındaki bütün uygulamaları tam bir fiyasko olmuştur, bir kısmı
çok tehlikeli bir fiyasko olmuştur, özellikle Irak’takiler, bu hükümetin
dışındaki gelişmeler sayesinde Türkiye’yi dışta tutma şansını bize vermiştir.
Ya Cumhuriyet Halk Partisi, 1 Mart Tezkeresine karşı çıkmayı başararak
Türkiye’nin Irak’taki savaşın bir parçası olmasına engel olmuştur, ya Amerika
7 Ekimde bu hükümetin aldırdığı asker gönderme tezkeresini uygulamayı reddederek
Türkiye’ye yardımcı olmuştur, en sonunda Rumlar “hayır” oyu vererek Türkiye
için bir şans vermişlerdir. O şansı kullanıp, acaba Türkiye’nin uluslararası
bir çabayla Kıbrıs toplumunun hukukî meşruiyete, uluslararası hukukî meşruiyete
kavuşması sağlanabilir mi diye bir umut içine hep beraber girmişizdir;
ama, görülmüştür ki, bu şans da kullanılamamıştır. Ortada kendi kendine
övünen bir iktidardan başka hiçbir sonuç yoktur. Tam bir perişanlıktır.
Değerli arkadaşlarım, bugün ekonomik sorunlara, sosyal sıkıntılara değinme
fırsatını bulamıyorum. Karşı karşıya bulunduğumuz bu temel konulara değinmekle
yetineceğim. O konuları daha sonra konuşma imkânımız olacaktır; ama, ekonomik
durumla ilgili yeni yükselen bir tedirginliğin ortaya çıkmaya başladığını
hatırlatmazsam görevimi yapmamış olurum diye düşünüyorum. İzlenen ekonomi
politikasının kritik bir noktaya doğru gelmekte olduğunu bize gösteren
işaretler ortaya çıkmaya başlamıştır. Dışarıya döviz çıkışı dikkati çeker
boyutta kendisini göstermeye başlamıştır ve Türkiye’nin ithalat patlaması,
tüketim patlaması içine girmekte oluşu, ithalatın, tüketimin, dış ticaret
açığının tehlikeli boyutlarda yükseliyor olması, cari açığın iktidar çevreleri
için bile kaygı verici bir sorun haline dönüşmeye başlaması yaşanan gerçekler
olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Önümüzdeki dönemde yeni tedbirler alınsın
alınmasın tartışması işlemeye başlamıştır. Son enflasyon rakamlarında dikkatli
bakanların göreceği uyarılar orada kendisini göstermektedir. Türkiye’nin
borçları artmaktadır. İşsizlik çok tehlikeli biçimde devam etmektedir ve
ekonomi kırılganlığını daha da ileri bir noktaya getirmiş gözükmektedir.
Böyle kritik bir noktada bulunuyoruz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak,
bu konular karşısında görevimizi bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz
Parlamento içinde, Parlamento dışında. Bugün, burada bu çalışmalar sürecektir.
Yarın Trakya’ya geçeceğim. Trakya’da Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ
illerimizde Cumhuriyet Halk Partili belediyelerimizi ziyaret edeceğim,
Trakya halkıyla bir arada olacağız. Daha önce benzer bir çalışmayı Mersin’de
yapmıştım, çok yararlı ve çok güzel bir çalışma olmuştu. Şimdi, aynı çalışmayı
Trakya’da sürdüreceğim. Siz değerli arkadaşlarım da Mecliste görevinizi
yapmaya devam edeceksiniz. Bu işbölümü içerisinde biz, Türkiye’nin maruz
kaldığı tehlikeler karşısında uyarılarımızı, görevimizi yapacağız. Birazdan
da hepinizi, Anayasa değişikliği konusunda, tarihi görevler bekliyor.
Hepinize başarılar diliyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
|