Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
YÖK YASASI DEĞİŞİKLİĞİ

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
4 Mayıs 2004
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, Anayasa değişikliği, YÖK Yasası değişikliği, Kıbrıs konusu ve Irak'taki işkence olaylarına değindi.
 
BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...

"Yeni bir Anayasa değişikliği paketiyle karşı karşıyayız; Türkiye’de demokratikleşme doğrultusunda, sivilleşme doğrultusunda, uluslararası hukukla iç hukukumuzun ilişkisinin oluşturulması konusunda atılması gereken adımlar vardır. Bu adımlar, bu değişiklik paketiyle atılmaktadır. Bunların hepsi gayet güzel..."

"İlla Avrupa Birliği ilişkisinin bir uzantısı olarak mı biz anayasa değişikliği yapmak zorunda kalmalıyız?! Bunları niçin kendi ihtiyacımızı kendimiz değerlendirerek, kendi irademizle ortaya koymakta bu kadar gecikiyoruz."

"İki temel değişiklik var ki bunlardan biri hiçbir AB üyesi ülkede olmayan biçimde bir kişisel imtiyaz haline dönüşen milletvekili dokunulmazlığıdır. Bunun yapılması için illa AB'nin bize (Niçin yargı önüne çıkmaktan korkuyorsunuz) demesi mi gerekiyor?"

"Nerede milletvekili dokunulmazlığı, nerede yargı bağımsızlığı demeye devam edeceğiz. TBMM siparişle çalışan, fason üretim yapan bir ticari kuruluş değil, özgür iradesi olan, milletin egemenliğinin yansıdığı bir kurum."

"Biz, kadın erkek eşitliğinin kurulmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz, bu eşitliği sağlamak gerektiğini biliyoruz, şu anda bu eşitliğin yaşama geçirilemediğini görüyoruz, Anayasamızdaki eşitlik maddelerinin bu açıdan yetersiz kaldığının farkındayız, bunu gerçekleştirmek için aktif, proaktif, eylemsel birtakım girişimler yapılma yetkisinin, görevinin iktidarlara yüklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Eğer, Anayasamızda bu konuda bir düzenleme yapılacaksa, düzenleme bu amaca yönelik olmalıdır."

"Avrupa Birliğinden bu talep geldi, ne oluyor? Bizim Avrupa Birliği ile ilişkimiz kadın erkek eşitliğine kadar, ondan ötesine geçemeyiz mi diyorsunuz? Avrupa Birliği konusundaki samimiyetinizin bu sınavı, sizin içyüzünüzü bir anlamda ortaya koymuştur."

"Kadın erkek eşitliği konusunda benim sınırım var, gidemem mi diyorlar? Bu, işte AKP’nin anlayışının sınırlarını ortaya koyması açısından, onun çağdaşlığının, demokratlığının, özgürlükçülüğünün, Avrupa ile ilişkisinin sınırını, derecesini ortaya koyması açısından da çok aydınlatıcı olmuştur."

"Hükümet ve üniversiteler karşı karşıya, niye? Efendim, meslek liseleri üniversiteye girerken puan hesaplamasında haksızlığa maruz kalıyormuş, o haksızlığın düzeltilmesi gerekiyormuş... Siyasette samimiyet esastır. Herkes açık konuşsun, karnından konuşmasın, kimse kimseyi aldatmasın. Kimse meslek lisesi kavgası ardında, kendi arka bahçesinin kavgasını götürmeye kalkmasın."

"Bu, doğru bir yaklaşım değildir; Türkiye’yi sıkıntıya sokacak bir yaklaşımdır. Türkiye’de eğitimin, artık siyaset çatışmasının, kültür çatışmasının bir parçası olmaktan çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz."

"Bugün, herkes şunu çok iyi bilsin ki; Türkiye’nin liselerinde okuyan öğrencilerimiz, kızlarımız, erkeklerimiz, hepsi de bu memleketin dürüst, namuslu, ahlaklı insanları olarak hazırlanmaktadırlar. Okul farklılaşmasıyla, ahlak farklılaşmasının, iyi evlat farklılaşmasının ortaya çıkacağını düşünmek kadar bu ülkeye zarar verecek bir anlayış tasavvur edilemez."

"Kıbrıs'ta verilen sözler, yaratılan umutlar kaybolup gitmiştir ve Avrupa Birliği, Rum toplumunu kendi içine almış olarak yoluna devam etmektedir. Cumhuriyet tarihinin son 50 yılının en büyük diplomatik başarısı olarak Kıbrıs’taki politika ilan edilmişti. Allahınızı severseniz, şu başarıyı benim de görmeme yardımcı olabilir misiniz?"

"Irak'taki işkence görüntülerinden insanlık adına utanç duydum."

"Bu insanlık dışı uygulamalar, Cenevre anlaşmasına, devletler hukukuna, uluslararası anlaşmalara, Birleşmiş Milletler kurallarına
aykırıdır. Bütün bu yapılanlar Kuran'ı Kerim'e, Tevrat'a, İncil'e ve 2000 yıllık insanlık tarihine aykırıdır. Bu durum kabul edilemez ve bu duruma tepki göstermek herkesin görevidir."
 

CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(4 Mayıs 2004)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Yine çok dolu, yoğun bir haftaya giriyoruz. İç sorunlar, dış sorunlar açısından değerlendirmemizi gerektiren çok önemli gelişmelerin yer aldığı kritik bir zaman diliminin içinden geçiyoruz. O konulara olabildiğince değinmeye çalışacağım.

Karşı karşıya bulunduğumuz sorunların tümünün çok önemli olduğunu biliyorum; ama, bence en önemli olanı, geride bıraktığımız hafta içinde önümüze gelen olayların bize taşıdığı en önemli konu bence, Irak’ta yürütülmekte olan savaş ortamında kendisini gösteren insanlık dışı manzaralar olmuştur. Bunu fevkalade önemli sayıyorum ve insanoğlunun bütün ilerlemelere, gelişmelere, teknolojideki atılımları, bilimsel açılımlara, ekonomik büyük keşiflere, uzayda yer tutma iddiasına rağmen hâlâ özündeki, içindeki karanlık güçleri yenememiş olduğunu bir kez daha görmenin utancını, öyle sanıyorum ki, hep birlikte yaşadık. Gerçekten bir savaş ortamının gerginliklerini anlamak mümkün; ama, insanlık duygusunun, düşüncesinin bu kadar yok olabileceği, insanlığın bu kadar kaybolabileceği bir ortamı tasavvur etmek kesinlikle mümkün değil. Üstelik düşünürseniz ki, bu ortamı yaratan kesinlikle o işkencelere maruz bırakılan insanlar değildir; onlar orada ev sahibidirler, kendi yurtlarında yaşamaktadırlar ve kendi yurtlarında bu işleme maruz bırakılmaktadırlar. İnsan olarak utandım, yeryüzünün hâlâ yeterince aydınlatılamamış olduğunu görmekten, bütün insanlık adına inanıyorum, hepimiz derin bir mahcubiyet duyduk.

Değerli arkadaşlarım, anımsarsınız, bizim Anadolu kültürümüzde, benim Anadolu solu olarak sık sık vurguladığım Anadolu kültüründe, o kültürün çok seçkin düşünürlerinden Hacıbektaşi Veli’de bir temel ilke vardır “Kendine uygun görmediğin hiçbir şeyi başkasına yapma” der. 13 üncü Yüzyılda ortaya atılmış bir temel ilke, sana tatbik edilmesini istemediğin hiçbir şeyi başkasına tatbik etme.

Değerli arkadaşlarım, bu, tabiî Cenevre Esirler Anlaşmasına aykırı, Devletler Hukukunun bütün ilkelerine aykırı, uluslararası anlaşmalar aykırı, Birleşmiş Milletlerin bütün kurallarına aykırı; ama, bunlar içinde bulunulan durumun vahametini anlatmaya yetmez; bütün bunlar, Kuran’ı Kerim’e aykırı, İncil’e aykırı, Tevrat’a aykırı; yani, 2000 yıllık insanlığın kurallarına aykırı. Son elli yıldaki, yüz yıldaki anlaşmaları falan düşünerek söylemiyorum, taa 700 yıldan beri dile getirilen bütün gerçeklere aykırı, utanç verici bir olaydır. Bunun yapılabilmiş olması, kesinlikle hiçbir şekilde hiçbir zaman kabul edilemez olmalıdır. Bunun için de bu konu karşısında herkesin tepki göstermek en öncelikli görevi sayılmalıdır. Hiçbir özel, siyasal amaç gütmeden böyle bir uygulamanın yaşanabilmiş olması karşısında herkesin, hepimizin çok derin bir tepki göstermesi gerektiğine inanıyorum. Şunu öneriyorum: Grubumuz, bu konuda hepimizin hissiyatını dile getiren bir bildiriyi derhal hazırlasın ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, bütün dünyaya, bu olay karşısındaki tepkimizi hep birlikte ortaya koyalım. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak bir çalışma başlatıldı. Biliyorsunuz, son dönemde son Anayasamızda, 1982 Anayasamızda 8 ayrı paket halinde değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin yapılması doğaldır. Bu, Anayasamızın çok ciddî şekilde demokratik bir anlayışla değiştirilmesi gerektiği çok açık bir şekilde ortadadır. Yapılış tarzıyla, yapıldığı dönemin zihniyetiyle, anlayışıyla günümüzün ihtiyaçlarına bu Anayasanın cevap vermediği net bir gerçektir. Bunun ciddî şekilde değiştirilmesini sağlamak hepimizin önündeki görevdir. Bu doğrultuda, gelmiş geçmiş bütün Parlamentolar birtakım girişimler yapmışlardır, sekiz Anayasa değişikliği paketi yürürlüğe konulmuştur.

Şimdi, yeni bir Anayasa değişikliği paketiyle karşı karşıyayız; Aslında, bu paketin çok köklü, çok önemli bir anayasal değişim öngördüğünü söylemek olanağı yoktur; çok doğal, kaçınılmaz hale gelmiş değişikliklerdir. Mesela, idam cezası çıkarılmıştır, ortadan kaldırılmıştır, şimdi, bunun Anayasamızda güvence altına alınmasına ihtiyaç vardır; bu doğrultuda yapılması gereken düzenlemelere yönelinmiştir. Bunun gibi Türkiye’de demokratikleşme doğrultusunda, sivilleşme doğrultusunda, uluslararası hukukla iç hukukumuzun ilişkisinin oluşturulması konusunda atılması gereken adımlar vardır. Bu adımlar, bu değişiklik paketiyle atılmaktadır. Bunların hepsi gayet güzel, çok sevindirici.

Tabiî, bu Anayasa değişikliğinin bizi rahatsız eden bazı yönleri yok dersem gerçeği söylememiş olurum. Bu vesileyle bunları bir kez daha ifade etmek istiyorum. Öncelikle 1982 Anayasamızı daha demokratik bir anayasa haline, daha çağdaş değerlerle uyumlu bir anayasa haline dönüştürmek için bizim Avrupa Birliği ile kuracağımız ilişki doğrultusunda birtakım taleplere muhatap olmamız çok uygun bir anayasa değişikliği yaklaşımı olmamıştır. Bunu hep birlikte kabul etmeliyiz. Gönül isterdi ki, Anayasa değişikliği konusunu biz, kendi ihtiyacımız doğrultusunda, kendi irademizle, kendi kararımızla ortaya koyalım ve gerçekleştirelim; ama, maalesef, önümüze gelen paketler, özellikle son yıllarda daima Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin talepleri doğrultusunda olmuştur. Bunu, egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğuna inanan, bunu Meclisteki toplantı salonunun anlına yazmış bir Parlamentonun bir mensubu olarak içime sindirmekte güçlük çektiğimi açıkça ifade etmek istiyorum. Elbette çağdaş ilişkilerin gerektirdiği değişiklikler yapılacaktır; ama, bu değişikliklerin yapılması için bize dışarıdan sipariş edilmesine mi ihtiyaç vardır?! Yani, illa Avrupa Birliği ilişkisinin bir uzantısı olarak mı biz anayasa değişikliği yapmak zorunda kalmalıyız?! Bunları niçin kendi ihtiyacımızı kendimiz değerlendirerek, kendi irademizle ortaya koymakta bu kadar gecikiyoruz.

Bir anayasa değişikliği paketi yapılırken bizden şu şu istenmedi diye, kabul edilmesi gerekli, zorunlu, kaçınılmaz anayasa değişikliklerini ele almaktan uzak durmayı haklı saymak mümkün olabilir mi? Bakın, iki temel anayasa değişikliği konusu var ki, bütün Türkiye’de, bütün siyasî partiler arasında mutabakat var. Bunlardan birisi, milletvekili dokunulmazlığının Türkiye’de hiçbir Avrupa ülkesinde olmayan ölçüde bir kişisel imtiyaz, bir siyasî imtiyaz haline dönüşmüş olmasıdır. Hiçbir Batı Avrupa ülkesinde, Türkiye’deki kadar kapsamlı milletvekilliği dokunulmazlığı yoktur. Hangi suçu işlerseniz işleyin, ister hukukî, ister cezaî, ne zaman işlemiz olursanız olun, ister parlamentoya girmeden önce, ister parlamentodayken, hiçbir eyleminizden dolayı milletvekili olduğunuz sürece bir yasal takibat yapmaya fiilen imkân vermeyen hukukî bir tablo var. Bu, doğru değildir. Bu, yolsuzluklarla mücadele mecburiyetinde olan bir ülke için kesinlikle kabul edilebilir değildir. Türkiye’nin en önemli konularının başında milletvekillerini normal vatandaş haline hukuken dönüştürecek değişimi yapmak geliyor. Bu konuda partilerin taahhütleri var, iktidar partisinin Sayın Genel Başkanının milletin önünde verdiği söz var “seçildikten sonra bir yıl içinde bu işi yapacağız” diye taahhüdünü teyit ettiği açıklaması var; bir buçuk yıl geçti hâlâ bu konuya kimse elini atmıyor.

Değerli arkadaşlarım, bu, bize yakışmıyor; yani, bunun yapılması için Avrupa Birliğinin mi bizden bunu talep etmesi lazım. İlla Avrupa Birliği mi, siz niçin kendinizi mahkemelerden kaçırıyorsunuz, yargının önüne çıkmaktan niçin korkuyorsunuz, Batı dünyasında, çağdaş demokrasilerde böyle bir anlayışa yer yok diye bize dayatma mı yapması lazım. Niçin, kendi kendimize bu ihtiyacı kabul edip gereğini yapmıyoruz? Bir anayasa değişikliği girişimi yaparken bunu hatırlatmak bizim görevimizdir; bunu anlatmak bizim boynumuzun borcudur. Anayasa dedikleri zaman, akla dokunulmazlık ne oluyor diye gelecektir, gelmelidir. (Alkışlar) O nedenle biz, bu paket gelince nerede dokunulmazlık maddesi diyoruz ve hemen ekliyoruz, nerede yargı bağımsızlığı? Türkiye’de hâlâ hâkimleri tayin eden heyetin içinde Adalet Bakanı, Adalet Bakanlığı Müsteşarı var, hâlâ kimin nereye tayin edileceğini, hangi yargıcın terfi ettirileceğini, hangisine disiplin cezası uygulanacağını kararlaştıran heyetin içinde hâlâ Adalet Bakanlığının bürokratları var, memurları var, emir kulları var; böyle bir şey olabilir mi?! (Alkışlar) Bunun da değişmesi lazım. Gerçek bir yargı bağımsızlığı olmadan demokrasiden söz etmek imkânı var mı? Gerçek bir yargı bağımsızlığı olmadan, hukukun üstünlüğünden söz etmek imkânı var mı? Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde insan haklarının güvencede olduğundan, demokrasiden söz etmeye imkan var mı?

Bunları talep etmek suç mu? Bunları talep ederek yanlış bir şey mi yapıyoruz. Bunları talep ettik, talep etmeye devam ediyoruz. Bakın, yarım saat sonra paket, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda konuşulacak. O ana kadar biz, Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak nerede dokunulmazlık maddesi, nerede yargı bağımsızlığı ile ilgili madde diye ısrar etmeye, talep etmeye devam edeceğiz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi siparişle çalışan, fason üretim yapan bir ticari kuruluş değil; özgür iradesi olan, kendi ihtiyacını kendisi kararlaştıran, milletin ihtiyaçlarını çözme doğrultusunda karar alan bağımsız siyasî bir organ, egemenliğin yansıdığı kurum. Bize sipariş verecekler, biz sadece o siparişle yetineceğiz. Bu da benim ihtiyacım diye, çok temel ihtiyaçlarımız doğrultusunda bir adım atmaktan uzak duracağız. Bunun üzüntüsünü bu kritik anda sizlerle paylaşmak istiyorum ve milletimize, bu iktidarın dokunulmazlık kaçağı olduğunu, yargı bağımsızlığı kaçağı olduğunu bir kez daha bu kürsüden ilan ediyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu paketin içerisinde ilgi çeken bir başka temel madde var. Bu madde, kadın erkek eşitliğinin kâğıt üzerinde kalmaması, sözde kalmaması, boş bir anayasa maddesi konumunda kalmaması için Parlamentoya, iktidarlara, hükümetlere, idareye etkin önlemler alma yetkisini veren kadın erkek eşitliğinin kurulması için harekete geçilmesini talep eden, bu doğrultuda Parlamentoyu ve yürütme organını yetkilendiren bir Anayasa maddesi ihtiyacı. Bütün anayasalarda var “kadın erkek eşittir” diye, İnsan Hakları Bildirgesinde var, Birleşmiş Milletler demecinde var, bütün anayasalarda var. İnsaf edin, kadın erkeğin, gerçekte yaşamda, eşit olduğunu söylemek imkânı var mı? Eşit olması gerekmediğini düşünenler olabilir, kadın erkek yaşamda eşit değildir, eşit olmasına da ihtiyaç yoktur, böyle bir meselemiz de yoktur diye düşünenler olabilir; ama, biz öyle düşünmüyoruz.

Biz, kadın erkek eşitliğinin kurulmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz, bu eşitliği sağlamak gerektiğini biliyoruz, şu anda bu eşitliğin yaşama geçirilemediğini görüyoruz, Anayasamızdaki eşitlik maddelerinin bu açıdan yetersiz kaldığının farkındayız, bunu gerçekleştirmek için aktif, proaktif, eylemsel birtakım girişimler yapılma yetkisinin, görevinin iktidarlara yüklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. (Alkışlar) Eğer, Anayasamızda bu konuda bir düzenleme yapılacaksa, düzenleme bu amaca yönelik olmalıdır. Yoksa, Anayasamızda “kadın erkek eşittir” diye madde var zaten, onu tekrar ederek, bir iş yapıyormuş gibi gözükmenin, onu bunu aldatmaya kalkmanın bir anlamı var mı?! İhtiyaç, o maddeyi yaşama geçirmek için etkin girişimler yapma, destekler verme yetkisinin de eşitliği sağlama amacıyla tanınıp tanınmadığı noktasında kendisini gösteriyor. Türkiye’nin, Avrupa Birliği ile ilişkileri bakımından ulusal programda taahhüt ettiği işte bu idi. Orada taahhüt ettik, dedik ki “kadın erkek eşittir anlayışını biz paylaşıyoruz” dedi hükümetimiz, Türkiye. Bunun eşit olmadığının da farkındayız. Bu eşitliği sağlamak için Parlamentomuzu, Anayasamız yetkilendirecek dedi; yani, eşitliği realiteye dönüştürmek için birtakım ek yetkileri biz Parlamentomuza vereceğiz dedi ve şimdi Anayasa değişikliği paketi hazırlanırken, o hazırlığı yapan teknokratlar dediler ki, bizim taahhüdümüz budur. Orada, bu olumlu ayrımcılığı öngören; yani, kadına destek vermeyi, ek bir katkı yapmayı, ona belli güvenceler getirmeyi öngören yapay bir eşitlik kavramının kurbanı haline dönüşmesine fırsat bırakmayacak bir dikkatle, bir düzenleme yapma yetkisini kanunlarda Parlamentoya tanıyan bir düzenleme yaparak bu sağlanır, biz de bunu yapacağız diye bu paketin içinde bir madde düzenlendi, getirildi. Bir de baktık ki bir süre sonra AKP koridorlarında, kulislerinde dolaşırken bu paket, bu maddesiyle ilgili bu temel özelliği kaybedivermiş ve madde değişmiş, son şekliyle kadın ve erkeğin eşit olduğu bir kez daha ifade edilen bir düzenleme yapılmış. Maddenin birinci fıkrasında “Türkiye’de herkes ırk, din, dil, cinsiyet ayırımı gözetilmeden herkes eşittir” denilmektedir. Bunlar şimdi yeni anayasa değişikliği yapıyoruz diye altına yazmışlar. Bu var zaten, ne getirdiniz; kadın, erkek de eşittir. Ben buna Kandıralı maddesi diyorum. Kandıralı dostlarım alınmasınlar, malum söz var “Bölük dur, Kandıralı sen de dur” derlermiş. Herkes eşittir, kadın erkek de eşittir. Herkes eşittir deyince kadın erkeğin eşit olduğunu biliyoruz, cinsiyet ayırımı olmadan herkesin eşit olmadığını zaten söylemiş birinci fıkra, bu ne bu? Niye oraya sen “Alevî, Sünnî de eşittir” diye yazmıyorsun, onu da yaz bari. (Alkışlar) Yani, bunlara gerek yok, maddenin birinci fıkrası hepsini kapsıyor zaten, oraya ayrıca sen, niçin “kadın erkek eşittir” diyorsun? Kadınlarla ilgili bir şey yapacağız diye yola çıktılar ya, yola çıktıkları halde yapamıyorlar ya, yapamadıklarını nasıl gizleyecekler diye kendi kendilerine soruyorlar, malumu ilan ederek, bilineni tekrar ederek bir madde düzenliyorlar kadın erkek eşittir diye. Bunu hukukta haşiv derler haşiv; yani, gereksiz fazlalık, kesip atacaksın. Yani, hiçbir ek getirmeyen, bir şey katmayan gereksiz fazlalık, bu haşivdir. Anayasada haşiv olmaz, Anayasada haşiv, iktidarın mahcubiyetinin, utancının belgesi olur. (Alkışlar)

Şimdi, tabiî bu tablonun ortaya çıkardığı durum değerlendirmeye muhtaç. İnsanın aklına, tabiî önce şu soru geliyor: Bu Avrupa Birliğinden gelen her talebi aynen kabul edelim. Biz Avrupa Birliğini çok istiyoruz diyenler siz değil miydiniz?! Bakın, Avrupa Birliğinden bu talep geldi, ne oluyor? Bizim Avrupa Birliği ile ilişkimiz kadın erkek eşitliğine kadar, ondan ötesine geçemeyiz mi diyorsunuz? Avrupa Birliği konusundaki samimiyetinizin bu sınavı, sizin içyüzünüzü bir anlamda ortaya koymuştur. Bu, işin birinci tarafı.

İkinci tarafı, hani nerede sizin gerçek ilericiliğiniz? Hani, nerede sizin gerçek demokratlığınız?.. Hani, nerede sizin çağdaş değerleri Türkiye’de en çok benimseyen siyasî parti oluşunuz? Hani, nerede bu iddialara inanan, ona destek veren Türkiye’nin entelleri, aydınları, gizli AKP destekçileri nerede, onlar ne diyorlar bu manzara karşısında?! Gerçek ortada, kadın erkek eşitliği konusunda benim sınırım var, gidemem mi diyorlar? Bu, işte AKP’nin anlayışının sınırlarını ortaya koyması açısından, onun çağdaşlığının, demokratlığının, özgürlükçülüğünün, Avrupa ile ilişkisinin sınırını, derecesini ortaya koyması açısından da çok aydınlatıcı olmuştur.

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi bu tablo karşısında ne yapacak diye soruyorlar. Görevimizi yapmaya devam edeceğiz. Bizim görevimiz, Türkiye’nin demokratlaşması doğrultusundaki her somut adıma sahip çıkmaktır, ona destek olmaktır; her yetersizliği ortaya koymaktır; her yeni ihtiyacı dile getirmektir. Bunu, şu ana kadar yaptık, bundan sonra da aynen yapmaya devam edeceğiz ve Genel Kuruldaki görüşmelerde Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü arkadaşlarım, Grup Yöneticilerimiz, bu getirilmiş olan eksik, yetersiz, baştan savma, aldatmaca niteliğindeki Anayasa değişikliğini gerçek bir Anayasa değişikliği haline dönüştürmek için ellerinden gelen gayreti göstereceklerdir, önergelerini vereceklerdir, Grubumuz, bu konuda tam bir bütünlük içinde sonuna kadar görevini yapacaktır. (Alkışlar)

Yine getirilen paketin ele alınması gereken bazı yönleri var. O konularda arkadaşlarımız önerilerini geliştirecekler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunacaklar. Bütün bunlar, Türkiye’nin çağdaş bir demokrasi haline dönüşmesini sağlamaya yönelik, kendi hukukumuzun gereklerini de göz önünde bulunduran bir anlayışla ilgili olarak hazırlanmış olacaktır. İyi bir çalışma yaptı arkadaşlarım. Bunu birazdan Genel Kurulda hep birlikte sergileyeceğiz, görevimizi en iyi şekilde yapacağız.

Peki, siz, dokunulmazlık diyordunuz, yargı bağımsızlığı diyordunuz, onlar olmayınca buna ne yapacaksınız? Biz, onlara olan ihtiyacı söylemeye devam edeceğiz. Görevimizi yaparken, önümüzdeki paketi desteklerken Türkiye’de demokratikleşme doğrultusundaki her somut şansı sonuna kadar kullanırken, yeni taleplerimizi, yeni ihtiyaçlarımızı da dile getirmeye aynen devam edeceğiz. Şu ana kadar öyle yaptık, bundan sonra da öyle yapacağız ve iktidarın bu konudaki eksikliklerini anlatmaya çalışacağız.

Değerli arkadaşlarım, eğer biz, önümüze getirilen bu paketin önümüze getirilmiş olan biçimiyle, yetersiz biçimiyle, aman kimse zihnini karıştırmasın, tereddüt ortaya çıkmasın, hadi gelin hep beraber bunu kabul edelim demiş olsaydık, asıl o zaman bu memleketin ciddî aydınlarının, düşünürlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, toplum sözcülerinin, toplum liderlerinin çıkıp bize, siz ne biçim bir muhalefet partisisiniz ki, önünüze getirilen paketi aynen lastik damga gibi mühürlemekle yetiniyorsunuz, ne kendi ihtiyacınızı dile getiriyorsunuz ne talebinizi yapıyorsunuz, siz ne biçim partisiniz diye bizi suçlamaları gerekirdi. Biz görevimizi yapıyoruz. Getirilen paketin eksiğini, noksanını ortaya koyuyoruz; ama, bunu Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinde bir engel çıkarma anlayışı içinde yapmayı hiçbir zaman aklımızdan geçirmiyoruz. Daha ileriye olayın taşınması için gereken katkıyı vermeye gayret ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bugün, tabiî siyaset gündemimize yeni bir tartışmanın da dahil edilmekte olduğuna tanık oluyoruz. Bu tartışma, hükümetle üniversiteler arasında ortaya çıkmaya başlamış olan tartışmadır. Bir süreden beri üniversite ile hükümet arasında perde arkasında bir gerilimin şekillenmekte olduğuna tanık olduk. Komisyonlar kuruldu, toplantılar yapıldı, çalışmalar gerçekleştirildi; ama, bir türlü bir uzlaşma ortaya çıkmadı, şimdi gelinen noktada bir temas kopmasının, ilişki kopmasının yaşandığına, hükümetle üniversitelerin karşı karşıya geçtiğine tanık oluyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu tartışma nereden çıkmıştır? Niçin Türkiye’de üniversiteler ve hükümet karşı karşıya bir çatışma içine gelmiştir, bunu anlamamız lazımdır. Aslında, üniversitelerimizin bu hükümet tarafından ele alınması gereken çok önemli sorunları vardır. Türkiye’de üniversite sorunu, ülkemizin en önemli sorunlarının arasındadır. Türkiye, demokratikleşme, kalkınma mücadelesi içinde olan bir ülke. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, kalkınmanın, demokratikleşmenin, daha iyi bir yaşamın en temel anahtarı eğitimdir. Eğitim sorununu çözmemiş, çözememiş hiçbir toplumun, ne siyasal açıdan demokratikleşmeyi, ne ekonomik açıdan refahı yakalaması olanağı yoktur. Bütün kalkınmış ülkeleri inceleyiniz, hepsinde en temel özelliğin eğitim alanında yüksek bir başarıyı gerçekleştirmek olduğunu görürsünüz. Türkiye’nin bu alanda çok ciddî ihtiyaçları olduğunu biliyoruz. Maalesef, eğitim alanında, özellikle son dönemlerde ciddî bir ihmal kendisini göstermeye başlamıştır. Türkiye’nin eğitim sorunları tehlikeli biçimde artmıştır, eğitim tıkanıklıkları ortaya çıkmıştır. Bakınız, üniversite konuşuyoruz, üniversiteyle ilgili söyleyeyim. Geçen yıl üniversite giriş sınavlarına 1 500 000 öğrenci başvurmuştu. 190 000 öğrenci dört yıllık lisans eğitimi için üniversiteye girebilmişti; 1 500 000, 190 000. Bu yıl 1 900 00 öğrencinin üniversite kapılarına başvuracağını da görüyoruz. 1 900 000 öğrenci başvuracak, yine üniversitelerin kapasitesi, kontenjanı 190 000 olmaya devam ediyor, yine 190 000 öğrenciyi okutabileceğiz 1 900 000 öğrencimizin içinden. Çocuklarımızı okutmuşuz üniversiteye getireceğiz diye, 1 900 000’i gelmiş üniversite kapısına, bunların sadece yüzde 10’una üniversite olanağını verebiliyoruz. Bu işin bir boyutu ve düşününüz ki, bu yıl üniversitelere ayrılan para geçen yılın altındadır. Lütfen, hepinizin bunu bir değerlendirmesini istiyorum, düşünmenizi istiyorum. Bu yıl üniversitelere fiilen verilen para geçen yıl verilmiş olanın altında kalmıştır. Daha çok kısıtlandığı için, bütçede daha yüksek gözükmektedir; ama, bunun hiçbir anlamı yok, uygulama o değil, uygulamaya baktığınız zaman fiilen üniversitelere intikal eden para geçen yıl harcadıklarının altındadır.

Üniversiteler döner sermaye ile ihtiyaçlarına cevap verme çabası içerisindedirler. Döner sermaye devletin verdiği para değildir; hükümetin tahsis ettiği para değildir; üniversitedeki öğretim üyelerinin kazandıkları paradır, üniversite içerisindeki çalışmalarıyla kazandıkları para. Şimdi, bu paranın döner sermaye ile elde edilen paranın önemli bir kısmı üniversite araştırmalarını finanse etmek için ayrılırdı; yani, öğretim üyesi kendi alın teriyle elde ettiği kazancın bir kısmını üniversite kanalıyla araştırma fonlarına yansıtırdı, geride bıraktığımız yılın sonunda Maliye Bakanlığının aldığı bir kararla üniversitelerin döner sermayeden oluşturdukları araştırma fonlarının tümüne el koymuştur. Yani, böyle bir şeyi anlamak mümkün mü?! Devlet para vermiyor, oradaki öğretim üyesinin kendi kazandığı paradan araştırma yapmak için ayırdığı kısma Maliye Bakanlığı el koyuyor ve üniversite araştırma yapamaz hale geliyor. Bugün, Türkiye’de üniversiteler araştırma yapamıyor, hiçbir yatırım yapamıyor, kapasitesini artıramıyor, öğretim üyeleri geçim sıkıntısı içinde olmaya devam ediyor, yardımcı doçentler ve öğretim görevlileri 2002 yılındaki ücret ayarlamasından dahi yararlanmamışlardır, malî bir kuşatma altında üniversiteler, şimdi bu tabloda üniversite ile hükümet kavga ediyor. Okutulacak öğrenci sayısı artırılsın artırılmasın konusunda değil, araştırma fonlarına ek destek verelim vermeyelim konusunda değil, üniversitelerin geliştirilmesi için kaynak bulalım bulmayalım konusunda değil, tamamen başka konuda üniversite ile YÖK kavga ediyor. Böyle bir şeyi Türkiye olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Üniversitelerin kendi öğrencilerine verdikleri burslar, üniversitelerin elinden alınmıştır. Üniversite öğrencileri daha az sayıda burs alma durumuna düşmüşlerdir. 2002 yılında, 2003 yılında burs alan öğrenci sayısından şimdi daha az sayıda öğrenci burs alır noktadadır.

Değerli arkadaşlarım, bu, tam bir perişanlık. Böyle bir manzara var ve görüyoruz ki, hükümet ile üniversite karşı karşıya. Niye karşı karşıya; efendim meslek liseleri üniversite girerken puan hesaplanmasında haksızlığa maruz kalıyorlar, o haksızlığı düzeltelim.

Değerli arkadaşlarım, önce siyasette samimiyet esastır. Lütfen, herkes açık konuşsun, kimse karnına konuşmasın. Olay, meslek liseleri olayı mıdır, yoksa başka bir olay mıdır; yani, her olay önemlidir, biz hepsini anlamaya, dinlemeye hazırız, hepsinin de sorunlarına çare bulmayı da düşününüz;ama, kimse kimseyi aldatmasın, kimse meslek lisesi kavramının arkasından kendi arka bahçe kavgasını götürmeye kalkmasın. (Alkışlar)

Neymiş; meslek liselerini destekleyeceklermiş, puan konusunda haksızlık yapılıyormuş...

Değerli arkadaşlarım, meslek liseleri çok önemli, meslek liselerini, gerçekten desteklememiz lazım. Bugün, Türkiye’de eğitimin yüzde 65’i klasik lisede, yüzde 35’i meslek lisesinde yapılıyor; bunu tersine çevirmek lazım, yüzde 65’i meslek lisesinde olmalıdır, yüzde 35’i genel lisede, klasik lisede olmalıdır. Bunu sağlamak gerekir. Hepimiz, daha çok öğrenci meslek lisesinde okusun istiyoruz. Niçin okusun istiyoruz; okusun da daha sonra üniversiteye geçsin, klasik üniversiteye geçsin diye mi istiyoruz? Hayır. Ona verilen meslek eğitimini gerekirse kendi alanında daha ileri götürsün; ama, o meslek alanında kendisine yapılan yatırımın karşılığını ülkesine, ekonomiye, sanayiye kazandırsın diye istiyoruz; yani, meslek lisesini bir geçiş aşaması gibi düşünmüyoruz. Meslek lisesini istemek demek üniversite yapısını da değiştirmek demek. Meslek lisesinden mezun olan öğrencilerimiz ön lisans, daha sonra dört yıllık lisans eğitimini meslek lisesinden sonra alabilmelidir, daha sonra fakülteye girebilmelidir. Elektrik lisesinde okuyan bir çocuk, elektrik konusunda ön lisans alabilmelidir, elektrik konusunda lisans eğitimini alabilmelidir, meslek yüksek okulunda okuyabilmelidir, fakültede okuyabilmelidir, elektrik mühendisi olabilmelidir; ama, elektrik olmalıdır. Ona, Türkiye, elektrik uzmanı olsun diye yatırım yapmış, ara personel olsun diye yatırım yapmış, ara teknik kademede bilgi sahibi olsun diye yapmış, daha sonra yüksek teknik düzeyde bilgi sahibi olsun diye yapmış. Ben vazgeçtim, ben siyasalda okuyacağım, hukuk okuyacağım, kaymakam çıkmak için yüksek öğretim yapacağım diye elektrik yatırımı yapılmış olan bir öğrencimiz, yolun yarısında vazgeçmesin. Bu, Türkiye için yanlış kaynak kullanma olur, yanlış bir eğitim politikası olur. Her alanın ufku açılsın, sınırları açılsın... Yurt dışında, Almanya’da böyle... Almanya’da da meslek okuluna giriyor, meslek okulundan çıktıktan sonra meslek yüksek okuluna gidiyor, meslek yüksek okulundan sonra da gerekirse meslek alanında fakülteye de girebiliyor; ama, oradan vazgeçip öbür tarafa girmesini kolaylaştırmayalım. Yasak yok, demokraside yasak olur mu; ama, kolaylaştırmayalım, bütün mesele budur.

Değerli arkadaşlarım, öyle anlaşılıyor ki, yavaş yavaş bu hükümetin gerçek zihniyeti, gerçek anlayışı şekillenmeye başlıyor. Demin konuştuğumuz kadın erkek eşitliği noktasında bu ortaya çıktı, şimdi bu konuda çıkıyor; şimdi meslek okulu görüntüsünün arkasında bir başka kavgayı gündeme getirmekte yarar görüyor. Bu, doğru bir yaklaşım değildir; Türkiye’yi sıkıntıya sokacak bir yaklaşımdır. Biz, bütün gençlerimize her türlü olanağın tanınması gerektiğine inanıyoruz, her türlü fırsatın verilmesi gerektiğine inanıyoruz ve Türkiye’de eğitimin, artık siyaset çatışmasının, kültür çatışmasının bir parçası olmaktan çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz. Yani, gençlerimizi iki ayrı gruba ayıracağız; bir kısmına belli bir eğitim vereceğiz, belli değerler aşılayacağız, bir kısmına farklı eğitim vereceğiz, farklı değerler aşılayacağız, sonra onlar sürekli iki kutup halinde Türkiye’nin kültür çatışmasının filizlenmesine yardımcı olur halde olacaklar; bu, doğru bir anlayış değildir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de bizim eğitim sistemimizin çok sorunu vardır. Bu sorunların her birisinin ele alınması, konuşulması yararlıdır; ama, eğitim sistemimizin gerçek sorunlarını bırakarak, böylesine yapay sorunlarla Türkiye’yi uğraştırmak çok büyük bir yanlış yapmaktır. Bakınız, Türkiye’de biz ayrı bir eğitim düzeni istiyoruz, Türkiye’nin genel eğitim sisteminin dışında çocuklarımızı biz eğitmek istiyoruz iddiası, maalesef, Türkiye’de genel eğitim sistemi içinde bulunan insanları rencide edecek bir anlayışa işi taşımaktadır. Bugün, herkes şunu çok iyi bilsin ki; Türkiye’nin liselerinde okuyan öğrencilerimiz, kızlarımız, erkeklerimiz, hepsi de bu memleketin dürüst, namuslu, ahlaklı insanları olarak hazırlanmaktadırlar. Okul farklılaşmasıyla, ahlak farklılaşmasının, iyi evlat farklılaşmasının ortaya çıkacağını düşünmek kadar bu ülkeye zarar verecek bir anlayış tasavvur edilemez. Bütün çocuklarımıza sevgiyle kucağımızı açmalıyız ve çocuklarımızı hiç ayırmamalıyız, hiç ayırmamalıyız...(Alkışlar) Ve çocuklarımızın lisede okudukları zaman dininden, diyanetinden kopacağı, ahlakından kopacağı, ailesinden, anasından babasından kopacağı anlayışlarını hep birlikte reddetmeliyiz, hep birlikte reddetmeliyiz. Millî eğitimin, bütün çocuklarımıza aynı şekilde iyi ansan olma şansını verecek biçimde işletilmesini güvence altına almalıyız diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde hatırlamamız gereken çok önemli bir gelişme daha yaşandı. Bu da, Kıbrıs ile ilgili idi. Bildiğiniz gibi, 24 Nisanda Kıbrıs’ta gerçekleştirilen referandum sonrasında yepyeni bir tablo ortaya çıkmıştı. Kıbrıs’ta yapılan oylamada Kuzeyde yaşayan Türkler, Kıbrıs’ın birleştirilmesine “evet” oyu vermişlerdi; Güneyde yaşayan Rumlar “hayır” oyu vermişlerdi. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, bütün dünya kamuoyu, Kıbrıs’ın birleştirilmesi gerektiğini düşünüyordu ve Türk toplumunun o doğrultuda karar vermiş olmasının bundan sonraki gelişmeler açısından büyük önem taşıyacağı bize ifade ediliyordu ve o vaatler doğrultusunda zaten Türk toplumu “evet” oyu kullanmaya yönlendirilmişti, 24 Nisanda oylama yapıldı, bugün 5 Mayıs, 11 gün geçti, geldiğimiz nokta ortada. Kıbrıs’ta bu 11 gün içinde yaşananlar şunlar olmuştur: 1 Mayısta Güney Kıbrıs, Kıbrıs’ın tümünün bir parçasıymış gibi kabul edilerek, Avrupa Birliği içindeki yerini almıştır. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde, Kıbrıs’ın seçilmiş milletvekillerinin oy hakkına değilse de, hiç olmazsa söz hakkına sahip olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi toplantısına katılma olanağını vermeyi öngören bir önerge reddedilmiştir ve Kuzey Kıbrıs’taki Türk toplumunun seçilmiş temsilcilerinin, milletvekillerinin, Avrupa Konseyinde düşüncelerini ifade etme olanağı onlardan esirgenmiştir. Bu geçen süre içerisinde yeşil hatla ilgili tüzük yeniden ele alınmıştır. Bu tüzük, ambargonun, Türk toplumuna yönelik uygulanan ambargonun kaldırılmasını sağlayacak doğrultuda düzenleneceği umuduyla konuya bakılırken, görülmüştür ki, hiç böyle bir gelişme söz konusu değildir. Bugün, ambargo, daha önce nasıl uygulanıyorduysa, aynen uygulanmaya devam etmektedir. Bugün, yine Türk Toplumu, Dışişleri Bakanımızın malum ifadesiyle, bir sandık portakalını satamaz halde olmaya devam etmektedir. Kuzey Kıbrıs’taki Türk limanlarına hiçbir gemi yanaşamamaktadır, Kuzey Kıbrıs’taki havaalanlarına hiçbir uçak inememektedir, Kuzey Kıbrıs’ın bir gerçeklik olarak kabulü doğrultusunda hiçbir somut adım şu ana kadar atılmamıştır; on gün sonraki manzara budur, iki ay sonraki, altı ay sonraki, bir yıl, iki yıl sonraki manzarayı da siz takdir edin. Verilen sözler, yaratılan umutlar kaybolup gitmiştir ve Avrupa Birliği, Rum toplumunu kendi içine almış olarak yoluna devam etmektedir.

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet tarihinin son elli yılının en büyük diplomatik başarısı olarak Kıbrıs’taki politika ilan edilmişti. Allahınızı severseniz, şu başarıyı benim de görmeme yardımcı olabilir misiniz?! (Alkışlar) Yani, biriniz, çıkıp da, bunun neresinde bir başarı var, bunu anlatabilir misiniz?! Yani, Türkiye’nin anlaşmalarla kendisine verilmiş olan temel hakkı açıkça ihlal edilerek, kendi üyesi olmadığı bir uluslararası kuruluşa Kıbrıs’ın bir parçasını temsil eden bir toplumun girmesini seyrediyor olması mı bir büyük başarıdır? Ambargoların aynen devam ediyor olması mı bir büyük başarıdır?!

Değerli arkadaşlarım, bu hükümetin Irak’tan tutunuz Kıbrıs’a kadar dış politika alanındaki bütün uygulamaları tam bir fiyasko olmuştur, bir kısmı çok tehlikeli bir fiyasko olmuştur, özellikle Irak’takiler, bu hükümetin dışındaki gelişmeler sayesinde Türkiye’yi dışta tutma şansını bize vermiştir. Ya Cumhuriyet Halk Partisi, 1 Mart Tezkeresine karşı çıkmayı başararak Türkiye’nin Irak’taki savaşın bir parçası olmasına engel olmuştur, ya Amerika 7 Ekimde bu hükümetin aldırdığı asker gönderme tezkeresini uygulamayı reddederek Türkiye’ye yardımcı olmuştur, en sonunda Rumlar “hayır” oyu vererek Türkiye için bir şans vermişlerdir. O şansı kullanıp, acaba Türkiye’nin uluslararası bir çabayla Kıbrıs toplumunun hukukî meşruiyete, uluslararası hukukî meşruiyete kavuşması sağlanabilir mi diye bir umut içine hep beraber girmişizdir; ama, görülmüştür ki, bu şans da kullanılamamıştır. Ortada kendi kendine övünen bir iktidardan başka hiçbir sonuç yoktur. Tam bir perişanlıktır.

Değerli arkadaşlarım, bugün ekonomik sorunlara, sosyal sıkıntılara değinme fırsatını bulamıyorum. Karşı karşıya bulunduğumuz bu temel konulara değinmekle yetineceğim. O konuları daha sonra konuşma imkânımız olacaktır; ama, ekonomik durumla ilgili yeni yükselen bir tedirginliğin ortaya çıkmaya başladığını hatırlatmazsam görevimi yapmamış olurum diye düşünüyorum. İzlenen ekonomi politikasının kritik bir noktaya doğru gelmekte olduğunu bize gösteren işaretler ortaya çıkmaya başlamıştır. Dışarıya döviz çıkışı dikkati çeker boyutta kendisini göstermeye başlamıştır ve Türkiye’nin ithalat patlaması, tüketim patlaması içine girmekte oluşu, ithalatın, tüketimin, dış ticaret açığının tehlikeli boyutlarda yükseliyor olması, cari açığın iktidar çevreleri için bile kaygı verici bir sorun haline dönüşmeye başlaması yaşanan gerçekler olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Önümüzdeki dönemde yeni tedbirler alınsın alınmasın tartışması işlemeye başlamıştır. Son enflasyon rakamlarında dikkatli bakanların göreceği uyarılar orada kendisini göstermektedir. Türkiye’nin borçları artmaktadır. İşsizlik çok tehlikeli biçimde devam etmektedir ve ekonomi kırılganlığını daha da ileri bir noktaya getirmiş gözükmektedir. Böyle kritik bir noktada bulunuyoruz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu konular karşısında görevimizi bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz Parlamento içinde, Parlamento dışında. Bugün, burada bu çalışmalar sürecektir.

Yarın Trakya’ya geçeceğim. Trakya’da Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerimizde Cumhuriyet Halk Partili belediyelerimizi ziyaret edeceğim, Trakya halkıyla bir arada olacağız. Daha önce benzer bir çalışmayı Mersin’de yapmıştım, çok yararlı ve çok güzel bir çalışma olmuştu. Şimdi, aynı çalışmayı Trakya’da sürdüreceğim. Siz değerli arkadaşlarım da Mecliste görevinizi yapmaya devam edeceksiniz. Bu işbölümü içerisinde biz, Türkiye’nin maruz kaldığı tehlikeler karşısında uyarılarımızı, görevimizi yapacağız. Birazdan da hepinizi, Anayasa değişikliği konusunda, tarihi görevler bekliyor.

Hepinize başarılar diliyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
 


(7 MAYIS 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.