CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin
TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(11 Mayıs 2004)
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım;
Parlamentomuzun bu çalışma haftasına girmekte olduğu şu sırada ülkemizin
önünde duran bazı temel konulara dikkatinizi çekmek istiyorum. Ana konularla
ilgili değerlendirmelerimi ifade etmeden önce bugün Sakatlar Haftası dönemine
girmiş olduğumuzu size hatırlatmak istiyorum.
Yaşamımızın artık bir parçası haline gelmiş olan toplumsal bir sorunu,
ne yazık ki, günlük hayatın akışı içerisinde çoğu kere gözden kaçırıyoruz,
çok doğal karşılıyoruz, sıradan bir olay gibi kabul ediyoruz ve bu olaylar
karşısında bir politika geliştirme, önlem alma, bu tabloyu değiştirecek
etkin birtakım uygulamalar tartışma ihtiyacını çoğu kere hissetmiyoruz.
O nedenle böyle haftaların, hepimizi bu sorunlar üzerinde düşünmeye davet
eden yönü büyük önem taşıyor. Gerçekten durup düşünmek zorundayız; çünkü,
Türkiye olarak, bu sorun, bizi, başka ülkelerden çok daha fazla ilgilendiriyor.
Türkiye'de rakamlar çok değişiyor; ama, 6 milyon ile 8 milyonun üzerinde
bir engelli vatandaşlar tablosunun Türkiye'de var olduğu açıkça ifade ediliyor.
Türkiye'de engelliler sorununun diğer ülkelerden daha fazla ağırlık taşıdığına
dikkati çekmiştim. Bunun tabii, genel ekonomik, sosyal durumumuzla ilgili
bir tarafı var; ama, üstünde durulması gereken başka bazı yönleri de var.
Bir defa, bu sakatlığa yol açan iki temel kaynağın var olduğunu tespit
etmeliyiz ve bunlara yönelik tedbirler arayışını çok önemsemeliyiz; yani,
sakatlarımıza karşı daha şefkatli, daha anlayışlı, onların sorunlarını
çözecek politikalar uygulamak elbette önemli bir önceliktir, hepimizin
görevidir; ama, Türkiye'nin, toplumumuzun sakat üretmemesini, sakat sayısının
artmamasını sağlayacak önlemler üzerinde düşünmek, çareler üzerinde tartışmak
ve bir yolunu bulup bu konuda olumlu bir gelişmeyi ortaya koymak zorundayız.
İki kaynağı var demiştim. Bunlardan birincisi, Türkiye'deki aile içi
evlilikler. Maalesef, sosyal bir gelenek olarak Türkiye'de aile içi evlilik,
hala önemli bir uygulama olarak sürüyor. Bunun çok sık sakat doğumlara
yol açtığını biliyoruz. Buna karşı etkin uyarıları, önlemleri almak, ciddi
olanakları, teknolojik olanakları en iyi şekilde kullanarak aile içi evliliklerden
sakat çocukların doğmasını önleyecek dikkati, özeni, tedbiri yaygın bir
şekilde ve standart olarak uygulamaya koymak önemli bir konu olarak önümüzde
duruyor. Bunu çok ciddiye almalıyız ve evlilik kurumunun işleyiş biçiminden
kaynaklanan sakatlık artışını Türk Toplumumuzda ortadan kaldıracak bir
yaklaşımı sergilemeliyiz. Bunu çok önemli bir konu olarak belirlemek istiyorum.
Türkiye'deki sakat sayısının artışının katkı veren bir başka önemli
bir konu, Türkiye'deki trafik kazalarının diğer ülkelerden çok daha yüksek
oluşu. Maalesef, trafik kazaları beraberinde kalıcı sakatlıkların ortaya
çıkmasına yol açıyor. Bu da tabii, ülkemizin genel bir sorunu, bunu da
önemle ele alma ihtiyacı var.
Ayrıca, tabii koruyucu hekimlik uygulamalarının her alanda etkin bir
biçimde yaygınlaştırılması büyük önem taşıyor. Sakatlar Haftasını, var
olan sakatlarımızın sorunlarına dikkati çekerek, onları toplum olarak şefkatle
kucaklamak, onların ekonomik, sosyal ve insani ihtiyaçlarına cevap verecek
bir açılımı yapmak, öte yandan da toplumumuzun geleceğinde sakatların sayısını
azaltacak bir uygulamayı tekrar düşünmek için bugünü bir fırsat olarak
değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Güç koşullarda yaşamlarını sürdürmeye
çalışan ve toplumumuzun, hukuk sistemimizin, alışkanlıklarımızın getirdiği
olumsuzlukları göğüsleyerek, yaşamlarını inançla, dirençle sürdüren milyonlarca
sakatımızı, bugün de saygıyla selamlıyorum ve onların verdikleri bu mücadeleye
toplum olarak sahip çıkmamız gerektiğini, destek vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Maalesef, bunların ekonomik sorunlarına da gereken ilgi gösteriliyor
diyemiyoruz, çoğu kumu kuruluşunda sakat kontenjanı hala uygulanmıyor.
İşsizlik onların arasında olağanüstü yüksek düzeylerde kendisini gösteriyor
ve sakatlarımızın topluma kazanılmasını sağlayacak olan kurumlar, kurumsal
düzenlemeler, eğitim organizasyonları toplumumuzda yeterince etkin bir
noktada değil. Bu tespitleri de, bugün yapmayı görev biliyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Yine üzerinde durmamız gereken bir konu -bugün gazetelerde, dün televizyonlarda
yer alan bir konu- benimle doğrudan ilgili, dokunulmazlığımın kaldırılması
için bir fezleke düzenlendiğini ve Başbakanlık tarafından Meclis Başkanlığına
bu konunun hızla intikal ettirildiğini ben de gördüm. Tabii, vatandaşlarımız
sadece bu haberi gördüler, bu haberin altında neyin yattığını, neden dolayı
Deniz Baykal'ın dokunulmazlığının kaldırılması için Adalet Bakanlığı ve
Başbakanlık tarafından bir girişim yapıldığını bilme durumunda değildirler.
Öyle anlaşılıyor ki, onların bu merakını ortadan kaldırma ihtiyacını da
kimse hissetmemiştir. Haber olan tarafı, sadece Deniz Baykal'ın dokunulmazlığının
kaldırılmasına yönelik bir talebin bulunduğu gerçeğidir. Neden dolayı bu
ihtiyacın ortaya çıktığı konusuna hiç kimse ilgi göstermemiştir, bir haber
konusu da yapılmamıştır. Ben yine de o konuda merakları tatmin edeyim.
Ben de yeni öğrendim. Son yerel seçimlerde Zonguldak'ta mitingimizin başlangıç
saati 16.40, bitişi de 17.25 olarak tespit edilmiş. Bu, güneş batışından
hemen sonra ortaya çıkan bir durum oluşturmuş. Oradaki görevli savcılık
hazırlığını yapmış ve bunun bir suç oluşturduğunu ifade ederek fezlekesini
tanzim etmiş, Meclise hızla bu geldi. Ben, bu konuda emeği geçen herkese
teşekkür ediyorum.
Adalet Bakanlığımıza, Başbakanımıza, bu yerel seçim, hızlı, hızlı; yani,
tempo gayet iyi. Hepsine de yürekten teşekkür ediyorum, onlar yasaları
uyguluyorlar; yani, bu bir suç oluşturuyorsa, yargının kararı bu istikamette
ortaya çıkarsa, elbette biz de gereğini yaparız ve bundan da hiç gocunmayız,
bundan da şeref duyarız, mutluluk duyarız. Bunun böyle işlemiş olması beni
çok mutlu etti; ama, bunu burada böyle bırakamayız zaten; yani, bunu tamamlamak
zorundayız. Ben, bir fezleke arkamda dolaşırsa mutsuz olurum, rahatsız
olurum.
Bu fezleke işini şöyle ya da böyle çözelim. Bunun cezası neyse ben çekeyim
ve artık bir milletvekilinin de, işlediği suçtan dolayı yargılanabileceği,
ceza alabileceği ortaya çıksın. Bunu kanıtlamaya yardımcı olursa bundan
mutluluk duyarım. Arkadaşlarımdan rica ediyorum, olanakları araştırsınlar,
derhal Zonguldak'a gidelim, Sayın Savcıya ifademizi verelim. Bu süreci
işletmek için üzerimize düşeni yapalım. Tabii, Anayasa Karma Komisyonu,
dokunulmazlıklarla ilgili olarak ilk toplandığı zaman arkadaşlarımdan rica
ediyorum, bu dosya öncelikle ele alınsın ve dokunulmazlığın kaldırılması
için gerekli girişim Meclisimizde yapılsın, komisyonumuzda yapılsın, Genel
Kurulumuz da gerekiyorsa o kararı bir an önce alalım ve bu konuyu rayına
oturtalım; yani, ben, hakkında böyle fezleke tanzim edilmiş bir milletvekili
olarak bu durumda yaşamayı içime sindiremiyorum.
Sayın Başbakandan, AKP Grubu yöneticilerinden, Meclis Başkanımızdan
rica ediyorum, lütfen benim hakkımdaki fezlekenin gereğini bir an önce
yapsın, hukuk işlesin, adalet çalışsın, yargı hükmünü versin, gerçekler
ortaya çıksın. Bunu rica ediyorum; yani, bu, bir insanın elinden alınamayacak
en temel insanlık hakkıdır; ben yargılanmak istiyorum; ben, Adalet istiyorum,
adalet... Sadece iddia ile baş başa bırakılmayı uygun görmüyorum. İddiayı
yaptınızsa gereğini de yapın; hem iddiayı yaparız hem gereğini yapmayız;
işte bu olmaz, bu yanlıştır. Bu vesileyle bunları da söyleme gereğini duydum.
Arkadaşlarımdan tekrar rica ediyorum, lütfen komisyonda bunu ele alalım
ve eğer bir imkan varsa, gidelim Zonguldak'a ifademizi verelim savcılığa,
bu konudaki süreci işletelim, bizim açımızdan bir engelleme ortaya çıkmadığı
açıkça görülsün.
Değerli arkadaşlarım, zaman hızla akıyor. Türkiye çok hızlı, köklü bir
değişim yaşıyor. Yani, bilmem farkında mısınız, düşününce insan farkına
varıyor da, çoğu kere düşünme gereğini bile duymuyor. Geride bıraktığımız
bir yıl öncesiyle bugünü şöyle bir karşılaştırdığımız zaman ortaya çok
ilgi çekici bir manzara çıkıyor.
Bir yıl önce Irak'taki askeri harekat tamamlanmıştı. Büyük bir başarıyla,
hızla sonuçlanmıştı ve Amerika'nın Irak'taki bu büyük operasyonu, Türkiye'de
özellikle büyük bir takdir yaratmıştı. Herkes, işte görüyoruz, Amerika
amacına hızla ulaştı. Biz niye dışında kaldık. Dışında kalarak hata yaptık,
keşke biz de işin içerisinde olsaydık diye düşünmeye başlamıştı ve herkes,
nasıl olmuş da Irak'taki Irak ordusu bu askeri harekata direnememiş ve
hızla teslim olmuş, bunun hayreti ve şaşkınlığı içindeydi, bunu ifade ediyordu.
Şimdi, bir yıl geçti, Irak'ta Amerikan ve İngiliz askerleri çok büyük
güçlüklerle karşı karşıya kalmaya başladılar. Şu anda bir yıl öncesinin
büyük askeri zaferinin kumandanı olarak gözüken kişiler, şimdi soruşturma
komisyonlarının önünde alınlarında ter, sorulan sorulara cevap verirken
ezik, mahcup ve boynu eğik vaziyette duruyorlar kendi ülkelerindeki soruşturma
komisyonlarında ve bugün, bir yıl önceki operasyonun, askeri zaferinin
kumandanı olarak görülen Amerikan Savunma Bakanının istifa etmesi gerektiği
dünyanın her yerinde ortak kabul gören bir talep olarak ortaya çıkıyor,
bir yıl içinde, bir yıl önce tablo neydi, bir yıl sonra şimdi geldiğimiz
yerde tablo nedir. Bir yıl sonra kim bilir ne olacak Türkiye'de ve dünyada?
Değerli arkadaşlarım, artık görülmüştür ki, Irak'taki askeri harekat
bir fiyaskodur. Ne kitle imha silahları ortaya çıkmıştır, ne terörle ilgili
bir olumlu gelişme sağlanabilmiştir, tam tersine terör yoğunlaşmış, yaygınlaşmış
ve daha da tehlikeli bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Bir yıl içerisinde
nereden nereye geldik.
Tekrar dikkatinizi ben, son bir yıl içinde Türkiye'de bu hükümetle ilgili
olarak ne gibi bakış açısı değişikliklerinin ortaya çıktığını düşünmeye
sizi çağırıyorum.
Bir yıl önce bu hükümetin, aslında haksız bir şekilde suçlandığı, takiye
yapma iddialarının geçerli olmadığının ortaya çıktığı ve iyi niyetle bir
değişim geçirdiği, bu hükümetin, bu iktidarın Türkiye'de rejimle bir çatışmasının,
bir kavgasının bulunmadığı, bunun ortaya çıktığı, iyi niyetle kendisine
destek verilmesi gerektiği pek çok çevre tarafından Türkiye'de medyamız
tarafından, iş dünyası tarafından topluma anlatılmak isteniyordu.
Şimdi aradan bir yıl geçti, bugün geldiğimiz noktadaki tabloya bakınız.
Bugün Türkiye, tekrar bir büyük gerginliğin içerisine sürüklenmiştir,
bir büyük çatışma kendisini göstermeye başlamıştır. Dün, hükümetin iyi
niyetli ve bu konularda gerçekten değişimi gerçekleştirmiş, içine sindirmiş,
Türkiye'yi bir gerginliğe sürüklemek istemeyen bir anlayışa sahip olduğunu
söyleyen çevreler, bugün, tam tersi kaygıları ifade etme noktasına gelmişlerdir;
Türkiye, yeni bir gerginliğin, tartışmanın içine, hükümetin aldığı kararlarla
doğrudan sürüklenmektedir. Bunun tabii çeşitli somut örnekleri var. Önce,
bu hükümetin gerçekten değişip değişmediği konusunda nereye bakılacağı
sorununun konusunun çözülmesine ihtiyaç var; yani, bu hükümetin gerçekten
uygulamalarının niteliği nedir sorusuna cevap verirken, nereye bakacağız,
bunu çok iyi anlamamız lazım. Bu konuda biz, taa başından beri Milli Eğitim
uygulamalarının büyük önem taşıdığını ve bu hükümetin gerçek niyetinin,
milli eğitim uygulamalarında kendisini göstereceğini düşünüyorduk ve buna
dikkati çekiyorduk ve taa başından beri milli eğitim uygulamalarıyla ilgili
kaygı verici yaklaşımları, anlayışları kamuoyumuza yansıtmaya çalışıyorduk.
Ne olmuştu; bütün Milli Eğitim kadroları değişmişti, taşradaki bütün kadrolar
değişmişti, bütün Milli Eğitim müdürleri değişmişti, bütün öğretim kurumlarının
yöneticileri değişmişti, Milli Eğitimin yönetmelik düzenleme yetkisi kullanılırken
Cumhurbaşkanını devre dışında bırakacak düzenlemeler hemen yapılmıştı ve
Talim ve Terbiye Kurulu bir günde bir darbeyle ortadan kaldırılmıştı; bütün
bunların bir hazırlığın altyapısını oluşturduğu açıkça gözüküyordu ve bu
konularda yavaş yavaş yaklaşımlar kendisini göstermeye başladı ve şimdi
bütün Türkiye bir imam hatip tartışmasının içine doğrudan çekilmiş, sürüklenmiş
durumdadır.
Değerli arkadaşlarım,
Bu tartışma, Türkiye'deki dengeleri çok ciddi şekilde sarsmaya başlamıştır.
Ekonomi, bundan çok ciddi şekilde etkilenmiştir. Türkiye'deki anayasal
kurumlar birbiri ardından bu konuda tavır takınmak zorunda kalmışlardır
ve konu, her geçen gün öyle anlaşılıyor ki, daha da büyüyecektir, daha
da gerginleşecektir. Şimdi, bu konuyu tartışırken şunları göz önünde bulundurmamız
gerekiyor: Bu yapılmak istenilen değişikliğin özü nedir önce? Buraya baktığımız
zaman gördüğümüz şudur: Üniversiteye alınacak öğrencilerle ilgili ve lisedeki
öğretim düzeniyle ilgili karar alma yetkisi üniversitelerden alınıyor,
Milli Eğitim Bakanlığına devrediliyor. Önce bilinmesi gereken ilk nokta
budur; yani, imam hatip tartışmasına girmeden olayın özünü görelim, ne
yapılmak isteniyor, bunu çok iyi kavramak durumundayız. Yapılmak istenen
çok açık bir biçimde üniversiteye öğrencilerin nasıl alınacağıyla ilgili,
hangi öğrencilerin nasıl üniversitenin hangi bölümlerine alınabileceğiyle
ilgili düzenleme yetkisinin üniversitelerin elinden alınıp, Milli Eğitim
Bakanlığına devredilmek istenmesidir; işin özü, kökü, budur. Milli Eğitim
Bakanlığı siyasal nitelikli bir kurumdur. Milli Eğitim Bakanlığı toplumu
bu kadar yakından ilgilendiren bir konuda; yani, bu yıl 1,9 milyon öğrencimiz
üniversiteye giriş sınavı için başvuruyor, 1 900 000 kişi. Bu, 1 900 000
aile demektir. Toplumu bu kadar yakından ilgilendiren bir konuda düzenleme
yapma yetkisini ilk kez Milli Eğitim Bakanlığı kendi ellerine alma noktasındadır.
Bunu Milli Eğitime bırakacağız, Milli Eğitim Bakanlığı kararlaştıracak.
Üniversitenin hangi bölümüne nasıl öğrenci alınacak, bu konuyu o tanzim
edecek. Bakın, hazırlanan kanun tasarısının 5 inci maddesi bu konuyu çok
açık bir şekilde düzenliyor. “Yüksek öğretim kurumlarına Öğrenci Seçme
ve Yerleştirme Merkezinin yapacağı sınavla girilir.” Sınavı yapacak olan
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezidir. Bu sınava temel teşkil etmek üzere,
Milli Eğitim Bakanlığı genel orta öğretim ve meslek teknik orta öğretim
kurumlarının program, alan, kol ve bölümlerini sözel, eşit ağırlık ve sayısal
olmak üzere üç grupta toplar. Kim topluyor; Milli Eğitim Bakanlığı topluyor.
Kimleri topluyor; hem meslek okullarını hem de genel liseleri. Bu liselerdeki
bölüm, kol ve program ve alan tanımlarını Milli Eğitim Bakanlığı ben yapacağım
diyor. Şimdi, Milli Eğitimin dışında bu iş düzenleniyor ve bu, Öğrenci
Seçme ve Yerleştirme Merkezinin yapacağı sınavda esas oluşturacaktır, o
sınav bu alan tanımlarına göre yapılacaktır, alan düzenlemesini de Milli
Eğitim Bakanlığı yapacaktır. Bu hükümlü, bu kanun tasarısı Milli Eğitim
Bakanlığına istediği gibi alan, kol ve bölüm belirleme yetkisini vermiştir.
Dahası, üniversiteye girişte kullanılacak sözel, eşit ağırlık ve sayısal
alanların da belirleme yetkisini, üniversitede hangi alandan nereye girilir
bunu belirleme yetkisini de Milli Eğitim Bakanlığı eline almaktadır. Bu
yetki olağanüstü bir yetkidir. Milli Eğitim Bakanlığı siyasi bir kurumdur.
Geleceği belirleyecek bir büyük yetkinin Milli Eğitim Bakanlığına devredilmiş
olması, pek çok sakıncayı da beraberinde getirecek niteliktedir. Bu, AKP
İktidarının üniversiteye girişte öğrenciler üzerinde oluşturduğu bir hak
gaspı niteliğindedir.
AKP İktidarı, kollamak istediği bir kesim için milyonlarca öğrencinin
haklarını yok sayma noktasına gelmektedir. Bugün uygulanan lise eğitiminden
genel liselerde program, alan, kol ve bölümler vardır; imam hatip okullarında
ve meslek liselerinde bunların hiçbirisi yoktur. Getirilen yasayla şimdi
bunlar orada da belirlenecektir, belirleyecek olan da Milli Eğitim Bakanlığı
olacaktır.
Meslek liseleri mesleğe dönük ve mesleklerin gerektirdiği konulara ağırlık
veren bir eğitim ve öğrenim programı yapar, orada alan, kol, program ayırımına
o nedenle gerek hissedilmemiştir. Şimdi, ancak bilimsel kurumların kullanabileceği
bir yetkiyi, siyasal bir kurum olarak AKP, Milli Eğitim Bakanlığına vermektedir.
Bu, Milli Eğitimi çok tehlikeli şekilde siyasallaştırır. Milli Eğitimi
içinden çıkılmayacak şekilde dar küçük siyasal amaçlar için kullanma tehlikesiyle
karşı karşıya bırakır, popülizmin etkisine teslim eder, Milli Eğitimin
gerekleri bir kenara bırakılır ve Türkiye'de Milli Eğitim bu uygulama eğer
gerçekleştirilirse çığırından çıkar. O nedenle olayı sadece imam hatibe
taraftar olanlar olmayanlar tartışması gibi görmeyelim, Milli Eğitim Bakanlığı
bu işi ben belirleyeyim diyor; yani, imam hatip tartışması olmasa da, Milli
Eğitim Bakanlığına bu yetkinin verilmesi, bu konunun dejenere edilmesi
sonucunu beraberinde getirir. Yanlış bir iştir. Milli Eğitim Bakanlığının
işi, üniversiteye kim, nasıl, hangi eğitimden, hangi program eğitiminden
geçerek girecektir bunu hazırlamak, belirlemek değildir; Milli Eğitimin
çok işi var,Türkiye'de eğitim kadroları yetersiz, sayısı az, Milli Eğitime
ayrılan para yetersiz, öğrencilerin burs sorunları, yurt sorunları var,
müfredat programları sorunları var, diplomayı aldıktan sonra işsiz kalma
tehlikesi var; bu sorunların hiçbirisiyle meşgul değil, Milli Eğitim diyor
ki, kim, hangi okula girecek ben belirleyeyim. Sen kimsin?! Ben sana nasıl
güveneyim de bu yetkiyi vereyim?! Yani, 1, 9 milyon gencin geleceğiyle
oynama yetkisini sana niye barakayım ben?! Bu güveninirliği sen nereden
kazandın kı?! İşin bilimsel ve teknik boyutunu belirleyen kurumlar ortada.
Sen ki, bir gecede Talim ve Terbiye Kurulunu allak bullak etmişsin; sen
ki, bendendir, benden değildir diye tüm Milli Eğitimi ayrıştırmışsın, kadrolaştırmışsın,
şimdi öğrencilerde kadrolaştırma yapma yetkisini sana tanıyacağız. Yanlıştır,
tehlikelidir, sakıncalıdır; birinci olay budur.
Tabii, bu yetkinin doğrudan alınmasıyla imam hatip liseleri açısından
bunun değerlendirileceği açıkça gözüküyor; olayın ikinci boyutu odur. Yani,
bu yetkiyi alması halinde imam hatip liselerinin üniversiteye öğrenci seçme
bakımından bir temel öğretim kurumu haline dönüştürme projesi yürütülmek
isteniyor.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, imam hatip liseleri kuruluşunda, yasasında
açıkça ifade edildiği gibi, bir meslek okulu olarak düşünülmüştür ve meslek
okulu olarak eğitim sistemimize monte edilmiştir; ama, bir süre sonra mesleğin
ihtiyaç hissettirdiğin ötesinde öğrenci imam hatip okullarına girdiği için,
oradan mezun olanların üniversiteye girmesine yönelik bir baskı ortaya
çıkmıştır, onların üniversiteye girmesine yönelik fırsatlar tanınmıştır
ve şimdi geldiğimiz noktada bu konuda yeni bir açılım, yeni bir atılım
yapılmak istenmektedir.
Değerli arkadaşlarım,
Bugüne kadar; yani, imam hatip liselerinin varlığı meslek lisesi olarak
ortaya konulunca belli çevrelerden ciddi tepki çıkıyor “meslek lisesi olarak
kabul etmek doğru değildir” deniliyor. Peki, nedir gerçek niteliği? Efendim,
dinini öğrensin öğrenci, dinini öğrenmesine imkan veren bir eğitim kurumu
olarak önem taşıyor, o nedenle imam hatip liselerinin bir işlevi vardır
ve bu niteliğiyle bunu korumamız ve geliştirmemiz gerekir denilmektedir.
Değerli arkadaşlarım, bakın, bugüne kadar, açıldığı ilk günden bugüne
kadar imam hatip liselerinden mezun olan öğrenci sayısı 645 299 dur; yani,
ilk açıldığı dönemden günümüze kadar imam hatip liselerinden 645 299 öğrenci
mezun olmuştur. Peki, Türkiye'de bu 645 299 kişinin dışında son otuz yıldı,
kırk yılda ortaokullardan, liselerden mezun olup, yetişmiş olan çocuklarımızın
dini açıdan bir eksiklik, bir zafiyet, bir kuşku, bir tereddüt davet eden
bir tarafı mı vardır ki, onlar eksik, nakıs Müslümandır, onlar tam Müslüman
olamamışlardır da o nedenle bir din eğitimi kurumunu ayakta tutmaya ihtiyaç
vardır iddiası mı ortaya atılmaktadır. Türkiye'de 70 000 000 insan var.
Bu yıl üniversite kapısına 1,9 milyon öğrenci başvuracak. Türkiye'de her
yıl bir milyona yakın yeni insan toplumumuza katılıyor; yani, bu insanların,
her yıl böylesine bir katkıyla otuz yıl boyunca 30 000 000 insanın, 40
000 000 insanın içinden 645 000'i imam hatipten mezunsa, diğerleri ahlaki,
dini açıdan bir zafiyet içindedir diye bir iddia ortaya koymak imkanı var
mıdır? Yani, bu 645 000'in dışındakiler kusurlu bir nitelik mi taşıyorlar
ki, bu 645 000'i esas alan bir yaklaşım içine gireceğiz.
Tabii, buradaki ana konu şudur: Şu anda imam hatipte okuyan öğrencilerimizin
sayısının ötesinde gelecekte yükseköğretime alınacak olan öğrencilerin
hangi temel kurumdan geçerek girecekleri konusunda ilan edilmemiş, açıkça
itiraf edilmeyen bir çekişme, bir çatışma yaşanıyor. Öğrencilerimizin giderek
daha büyük bir kısmı imam hatipten mezun olarak üniversiteye girsin tercihinin
gereği olarak şimdi imam hatipler, üniversite girişinde temel bir kurum
haline dönüştürülmek isteniyor.
Değerli arkadaşlarım, bu, bizim milli eğitim sistemimizi çok ciddi şekilde
sıkıntıya sokar. Devlet, kendi eliyle okuttuğu gençleri, birbiriyle çatışan,
birbirine karşı birbiriyle uyumsuz bir anlayış içinde yetiştiremez. Eğitim
birliğiyle ilgili temel yasanın amacı, zaten eğitimin Türkiye'de insanlarımızı,
gençlerimizi ortak bir temel kültür etrafında kaynaştırmak, bütünleştirmek,
o kültürü bütün topluma yaygınlaştırmak olmuştur. Bu anlayışla Türkiye
milli eğitim politikasını yıllarca götürmüştür. Şimdi, Milli eğitim politikamızda
bir ikileşmenin, bir çatışmanın, devlet olanaklarıyla, devlet eliyle gerçekleştirilmesi
kesinlikle düşünülemez, söz konusu olamaz. Hepimiz aynı değerleri, aynı
bakış açısını birlikte sahiplenmek ve geliştirmek durumundayız. Devletin
öğrencilerin eğitimi için harcayacağı para, onların dinsel farklılaşmalarını,
mezhepsel farklılaşmalarını, etnik farklılaşmalarını körükleyecek istikamette
harcanamaz. Devletin bir tek kuruşu bile, toplum içindeki etnik, dinsel
ve mezhepsel farklılaştırmayı derinleştirmek için harcanamaz. Tam tersine
bütün o farklılıkların üzerinde bizim ortak değerlerimizi, ortak anlayışımızı,
ortak kültürümüzü bütün topluma yaymak için devlet bir milli eğitim politikası
götürmek durumundadır. O politikayla Türkiye ileriye gider, yoksa aramızdaki
farklılıkları, mezhep, din ve etnik köken temelinde ayrışmaları vurgulayacak,
geliştirecek, derinleştirecek eğitim politikaları, eğitim harcamaları bizi
çok tehlikeli sorunların, sıkıntıların içine sürükler.
Şimdi geldiğimiz noktada olay, gelecekle ilgili bir arayıştan kaynaklanmaktadır.
Türkiye'nin yarınında temel eğitim kurumu ne olacak, eğitim kurumlarının
iç dengesi ne olacak, imam hatip liseleri anlayışına dayalı eğitim uygulamasının
Türk ortaöğretim politikasının temeli haline dönüştürülmesine yönelik bir
arayış bugünkü iktidar tarafından sergilenmektedir ve bu, ülkenin geleceğini
çok ciddi şekilde sıkıntılara sokacak bir yaklaşım ortaya koyuyor. Tepkiler
bunadır, Türkiye bunu sıkıntıyla karşılıyor, ülkenin geleceği bakımından
da bunu önermenin haklı olmadığı her açıdan kendisini gösteriyor. Avrupa
Birliği içinde Türkiye'nin on iki yıllık bir zorunlu eğitim uygulama mecburiyeti,
anlayışı kendisini gösteriyor. Bugün, sekiz yıllık bir temel eğitimi uygulamaya
yöneliyoruz, yarın on iki yıla çıktığı zaman ne yapacağız? O temel eğitim
kurumu, 12 yıllık temel eğitim kurumu, bu ayrışmayı içinde yürütmeye devam
edebilecek mi? Bütün bunlar çok açık, çok net bir şekilde bunun bir çıkmaz
sokak olduğunu bize gösteriyor.
Değerli arkadaşlarım, bu konunun tartışılmasında, demin söyledim, önce
Milli Eğitim Bakanlığının hakkı olmayan bir yetkinin verilmesi konusu var.
İkinci olarak, üniversiteye alınacak öğrencilerimizin hangi temel eğitim
sisteminden geçirilerek alınması konusunda bir tartışma var. Üçüncü olarak
da, bu konu, öyle anlaşılıyor ki, bir demokrasi tartışmasına dönüşmüştür.
İktidar, demokrasi anlayışının gereği olarak biz bunu yaparız yaklaşımı
içine girmiştir. Bunun da altını çizmek ve bunu da tartışmak gerekiyor.
Değerli arkadaşlarım,
Türkiye'de anayasal düzenimiz bir denge anlayışını yansıtmaktadır, kurumların
karşılıklı dengesine dayalı bir anayasal sistemimiz vardır. Hükümetin,
bu sistem içinde, Milli Eğitim Bakanlığı eliyle anayasamızda kendine özgü
statüsü olan üniversitelerin yetkilerine el uzatması, demokrasi anlayışının
gereğidir diye kabul edilemez, böyle bir anlayış ilkel bir demokrasi yaklaşımını
yansıtır. Günümüzde demokrasi, daha ince dengeleri gözeten, gerektiren
bir noktadadır. Bunu gözden uzak tutmamaya ihtiyaç vardır. Hatırlarsınız,
AKP iktidara geldiği ilk dönemlerde “canım Parlamentoda çoğunluğumuz var
diye her şeyi biz yapacak değiliz, toplumu, muhalefeti, toplumun çeşitli
kesimlerini ikna etmeye çalışacağız, onlarla işbirliği içinde olacağız,
kararları öyle alacağız” diyor idi;ama, şimdi, gördüğünüz gibi, bir temel
noktada iş gelip, tıkanmaya başlamıştır. Bu,kaygı verici bir anlayışı ve
zihniyeti yansıtmaktadır. Sayın Başbakanın bugün ortaya koyduğu tavır,
Türkiye'de temel anayasal kurumlar arasında bir çatışmayı çok ileri bir
noktada tahrik etmiştir. Üniversiteler, devletin güvenlik kurumları, daha
önce çeşitli vesilelerle yargı kurumları arasında yaşanan tartışmalar,
iktidarın içine girdiği istikametin kaygı verici bir rotada seyretmekte
olduğunu bize göstermektedir.
Bu tartışma dolayısıyla şimdi, bu konu biraz daha belirginleşmiştir.
Anayasal kurumlar arasında bir çatışma, bir tartışma zemini ortaya çıkmaya
başlamıştır ve bu tartışmaya Sayın Başbakan medyayı da dahil etmeye başlamıştır.
Bunu da, bugün üzüntüyle saptadık. Gerçekten, Sayın Başbakan, kendisine
en büyük katkıyı vermiş olan, en büyük desteği sağlamış olan ve olağanüstü
bir iyi niyetle ve yardımcı olmak kaygısıyla, yol gösterme anlayışıyla
destek vermeye çalışan, omuz vermeye çalışan çevreleri acımasız bir şekilde
suçlamaya başlamıştır. Yani, bu, bizim Sayın Başbakanımızın alıştığımız
bir özelliğidir. Toplumun her kesimine yönelik olarak bunu yaptığını seçim
dönemi içinde hep görmüştük; ama, şimdi öyle anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan
medya kuruluşlarını da suçlama ihtiyacını hisseder hale gelmiştir. Eh,
yani, etme bulma dünyası! Yani, Sayın Başbakan bir yerlere güveniyor, bir
şeylere güveniyor. Kendisine en büyük desteği vermiş, en büyük katkıyı
yapmış, en büyük iyi niyeti sergilemiş ve Başbakanın bu noktalara gelmesine
sebep olmuş, neden olmuş çevreleri, şimdi iyi niyetle yaptıkları uyarılar
karşısında acımasız bir dille suçlamaya ve hedef almaya yöneltmiştir. Bunu
da tabii bir not olarak tespit ediyorum. Bu, bizim siyasi hayatımızda çok
yaşadığımız bir süreçtir; yani, tartışmalar hep böyle başlar, hakimlerle
tartışırlar, üniversite hocalarıyla tartışırlar, gençlerle tartışırlar,
medya ile tartışırlar ve ondan sonra da giderler.
Değerli arkadaşlarım, bu süreç işlemeye başlamış gözüküyor.
Ben, Sayın Başbakanın hızla yeni bir durum değerlendirmesi yapması gerektiğini
düşünüyorum. Derhal, hiç kendisini bugüne kadarki sözlerinin tutsağı olarak
saymasın. Durumu yeniden bir değerlendirsin, ülkenin yararını bir görsün
ve Türkiye'yi tekrar uyuma, iç dengeye, barışa taşıyacak istikamette kararları
cesaretle alsın. Hiç kızmasın, medyaya da kızmasın, yazarlara da kızmasın,
bize de kızmasın; ama, bir an önce derlenip toparlansın, yoksa bu gidiş
iyi gidiş değil; gerçekten iyi gidiş değil. Bakınız, seçimden hemen sonra
AKP Genel Merkezine ziyaret yapmıştık. O ziyarette Sayın Erdoğan ve arkadaşlarıyla
bir araya gelmiştik. Onlara şunu söylemiştim: Türkiye'nin temel siyaset
rotasını, anayasal doğrultusunu lütfen değiştirmeye kalkmayın. Lütfen,
bunun değiştirileceği izlenimini verecek olan tartışmalara girmeyin. Türkiye'de
temel doğrultuyu tartışma dışı kabul edin. Anayasamızın temellerini kemirmeye
çalışacak olanlara fazla destek vermeyin, bunun dışında kalın demiştim.
“Merak etmeyin, öyle yaparız” demişlerdi. Ben de o zaman demiştim ki, bu,
hep böyle olur. Biz, bu uyarıyı yaparız, bize bu söylenir; ama, bir süre
sonra bunu söyleyenler unuturlar ve o istikamete girerler. Daha önce böyle
olmuştu. Şimdi, korkarım, siz, şu anda böyle söylüyorsunuz; ama, bir süre
sonra böyle konuşmaz hale gelirsiniz, tam tersini yapmaya başlarsınız demiştim.
Bir buçuk yıl geçti, geldiğimiz nokta ortadadır.
Değerli arkadaşlarım, kendisini iktidarın bu radikal, militan, marjinal
çevrelerin etkisinden sıyırmalıdır. Kendisine destek veren toplum kesimlerinin
önemini, değerini bir an önce görerek ve Türkiye'nin huzurunun önemini
görerek doğru bir istikamete girmelidir. Bakınız, Türkiye'de zaten, mesela
ekonomi ile ilgili çok ciddi sorunlar çıkmaya başlamıştı. Bir süreden beri
biz bunun uyarılarını yapıyorduk. Herkes, her şey mükemmel derken, dikkatli
olun, çok ciddi sorunlar birikiyor diye belli noktalara dikkati çekiyorduk.
Dikkati çektiğimiz noktalar şunlardı, hatırlayacaksınız:
Diyorduk ki, Türkiye'de borçlar kaygı verici biçimde artıyor; iç borçlar
artıyor, dış borçlar artıyor. Türkiye, borçları azaltma süreci içini girmiş
değildir. İç borçlar çok net bir şekilde artıyor, dış borçlar yine artıyor,
gayri safi milli hasılaya oranı bakımından baktığınız zaman, özellikle
dış borçlar bakımından Türk Lirası aşırı değerli olduğu için, sanki gayri
safi milli hasılaya oranı o kadar artmıyor gibi gözüküyor. İç borçların
önemli bir kısmı dövize endekslidir, bir kısmı enflasyona endekslidir,
bütün bunları dikkate alarak baktığınız zaman göreceğiniz gerçek şudur:
Borçlar azalmıyor, kendinizi aldatmayın. Bakın, bugünkü kur üzerinden bir
hesap yapın, bugün bu hesabı yapın, bir haftaki önceki hesapla ne hale
gelirsiniz. O nedenle borçlar azalmıyor, bunu görün demiştik ve Türkiye'de
geride bıraktığımız dönemde 60 katrilyonluk bir iç borç stok artışının
AKP iktidarı döneminde gerçekleştiğini ısrarla söylemiştik, 60 katrilyonluk
bir iç borç stokunu AKP artırmıştır. Dış borçlarda önemli artış olmuştur,
7 milyar doların üzerinde bir artış olmuştur ve Türkiye, 50 milyar doların
üzerinde faiz ödemesi yapmıştır, 50 milyar doların üzerinde faize endeksli,
faizden beslenen çevrelere kaynak transfer etmiştir Türkiye, 50 milyar
doların üzerinde. Türkiye'nin bu dönemdeki gayri safi milli hasıla artışına
baksan, zaten o ölçekte kalır. Türkiye, geleceğini kurmak için, bütçesinden
yatırımlara 5 milyar dolar ayırabiliyor, 50 milyar dolar faiz ödemesi yapıyor.
Bu gitmez, böyle bir şey olmaz; bunu bir an önce toparlamak lazım, bunları
anlatıyorduk.
Dış işlemlerde, dış ticarette, sermaye hareketlerinde, cari açıkta kaygı
verici gelişmeler var, dikkat edin diyorduk; geçen sene de söylemiştik,
sene sonunda bunun ne kadar doğru olduğu ortaya çıktı. Şimdi, bu yıl da
yine tekrar ediyor. İdare ediyoruz, bu yılı geçiririz. Canım bu yılı geçirirsin
de, bizim derdimiz bu yılı geçirmekten ibaret değil, Türkiye'nin rotasını,
Türkiye'yi feraha çıkaracak istikamete oturtmak, buraya oturmadı bu. Sıkıntı
çekeceksek üç yıl, beş yıl çekelim; ama, o sıkıntının sonunda bir şey gözükmüyor,
bunu sağlayamadınız. Onu neyle sağlarsınız; büyük sermaye çekişi sağlayarak.
Türkiye sermaye çekişi var mı? Doğrudan yatırım var mı; yok. Bu olmadığı
sürece bu olmuyor, bunu sağlamak zorundayız, bunları anlatıyorduk. Velhasıl,
Türkiye'de ekonominin gidişiyle ilgili bu cari açıktaki yükselme, borçlardaki
artış ve Türkiye'de yatırım yapılmıyor olması, Türk sanayiinin, ekonomisinin
rekabet gücünü kaybediyor olması hep önem taşıyan noktalardı, bunları vurgulamaya
çalışıyorduk. Şimdi, YÖK tartışması da buna eklenince, ortalık iyice sarsılmaya
başladı. Türkiye'de ilk kez, bu yıl içinde bir sermaye çıkışı başladı.
Türkiye bugüne kadar sermaye çekiyordu; ama, şimdi sermaye çıkışı başladı.
Sermaye çıkışı için, elbette çeşitli gerekçeler söyleniyor “Amerikan Merkez
Bankası faiz oranını artırma niyetini ifade etti, bu artacak, onun üzerine
herkes yola çıktı” diyorlar. Daha önce Avrupa da faiz oranını artırmıştı,
Alman Merkez Bankası da artırmıştı faizi. Bütün bunlar olur, hayatın bir
parçası;yani, bazen senin lehine işler, bazen senin aleyhine işler. Şimdi,
burada da, Türkiye'de önemli gerçek, sermaye çıkışı başlamıştır. Sermaye
çıkışı cari açığın kaygı verici bir noktaya gelmiş olmasıyla birleşince
tedirginlik, hassasiyet çok yukarı düzeyde çıkmıştır. Bu noktada şimdi
bir YÖK gerilimini hükümet gündeme getirince yaşanan olay, hepimizin gözleri
önünde gerçekleşmiştir. Dolar ve Euro birden bire yükselmiş ve borsa ciddi
bir şekilde gerilemiş, yeni bir tablo ortaya çıkmaya başlamıştır.
Değerli arkadaşlarım, bu manzara karşısında birkaç gün önce, geçen hafta
İzmir'de bir iktisat kongresi toplandı. Gönül isterdi ki, bu iktisat kongresi
ülkenin bu sorunlarının tartışıldığı ve herkesin birbirini sırtını sıvazladığı
değil, bu konulara çözümlerin oluşturulduğu bir platform olsun. Türkiye'de
izlenmekte olan ekonomi politikasına karşı tereddüt ifade eden pek çok
çevre var, üniversitelerde var, sanayide var, iş dünyasında var, bütün
bunların da katılımıyla ciddi, gerçekten anlamlı bir tartışma platformu
ortaya çıksın isterdik; ama, maalesef, bu olmadı. Göstermelik bir bürokratik
kongre toplandı; yani, bu İzmir İktisat Kongresi adına da yakışmadı. Bilin
ki, o İzmir İktisat Kongresi, 1923 yılının başında şubat, mart ayında ilk
yaptığı toplantıydı, Mustafa Kemal'in ekonomik vizyonunun yansıdığı, kalkınma
özleminin yansıdığı anlamlı bir kongreydi. İzmir iktisat kongresi adının
kullanılmış olması da çok ciddi bir şekilde bir israf olmuştur. İsraf derken
tabii, bu kongrenin 4 trilyona mal olduğuna da toplumumuzun dikkatini çekmek
isterim. Türkiye, İzmir iktisat kongresine 4 trilyon lirasını harcamıştır;
Yani, düşünün, şu anda Türkiye'de insanlar alacaklarını alamıyorlar, çiftçi
doğrudan gelir desteğini alamıyor, mazot parasını alamıyor, primini alamıyor,
Artvin'de kamulaştırılmış olan yerlerinin parasını vatandaşlar alamıyorlar,
Türkiye'de en doğal ihtiyaçlar karşılanamıyor, bu ortamda 4 trilyona İzmir'de
beş yıldızlı bir kongre topluyoruz, o kongre ülkenin ekonomik sorunlarının
çözümüne bir katkı getiriyor mu; hayır onu da getirmiyor. İşte, Başbakan,
orada propagandasını yapmaya gayret ediyor. Bunlar doğru yaklaşımlar değil,
bütün bunlara böylece dikkatlerinizi bir kez daha çekmiş olayım.
Değerli arkadaşlarım, üstünde durmak istediğim son bir nokta da ya da
iki noktadan birisi de, bu Irak'ta yaşanan işkence olaylarına yönelik toplumsal
tepkinin hızla yükselmekte oluşudur. Dün İngiliz Parlamentosunda, İngiliz
Milli Savunma Bakanı, soru oturumunda bütün milletvekillerinin sorularıyla
bunaltıldı. Amerika bu tartışmanın içinde. Bakın, bu olaylar bizi çok yakından
ilgilendiriyor. Cumhuriyet Halk Partisinin dikkati ve duyarlılığı sayesinde
bu bataklığın bir parçası olmaktan güçlükle kurtulmuşuz; ama, hemen yanımızda
bu olaylar yaşanıyor. Başbakanın hala bu konuda ne düşündüğünü öğrenmek
imkanını bulamadık. Başbakan, Irak'taki bu işkence olayları karşısında
ne düşündüğünü daha ifade etme ihtiyacını hissetmedi.
Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olamaz. Bugün, bakın, Türkiye Büyük
Millet Meclisi geçen haftaki toplantısında, bu konuda tepkilerini ifade
etme kararını aldı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak değil; ama, Cumhuriyet
Halk Partisi Grubu olarak biz, bu konudaki anlayışımızı kamuoyuna ilan
ettik. Gönül isterdi ki, bu anlayışımızı sadece Cumhuriyet Halk Partisi
olara değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak ifade edebilelim. Türkiye
Büyük Millet Meclisi olarak dahi konuşamadık, hükümet olarak da konuşamadık.
Gerçekten, çok acı bir tablo. Bütün dünya bunu konuşuyor, Amerika'da senatörler,
kongre üyeleri, Milli Savunma Bakanını sorguluyor, terletiyor; İngiltere
de Milli Savunma Bakanı Avam Kamerasında hesap veriyor, Türkiye'de biz
bu olaylar karşısında neler düşündüğümüzü söyleme cesaretini bulamıyoruz.
Yazıktır, günahtır! Gerçekten Türkiye'yi, Türkiye siyasetini böylesine
olaylar karşısında bu kadar sessiz ve etkisiz konuma düşürenlere yazıklar
olsun. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bu hafta YÖK tasarısı gelecek gelmeyecek, bu tartışmaları
yaşayacağız; ama, bana öyle geliyor ki, bu, büyük ölçüde bir kayıkçı kavgası
olacak; yani, hükümet, bu konuda geri çekilmenin zarif şartlarını oluşturmaya
çalışıyor kanaatim odur. Yani, bu konuyu takip etme durumunda olabileceğini
zannetmiyorum. Bunu Meclise havale edecektir. Mecliste biz görevimizi yapacağız.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu konularda büyük görev yapıyoruz. Bakın,
ne uyardıysak, önemi ve haklılığı ortaya çıkıyor. Yine bu hafta bu önümüze
gelirse, bu görevi yapacağız. Zaten, bu sınav döneminde bu yasanın yetişmesi
olanağı kalmamıştır. Bunu özellikle sınava girecek olan gençlerimiz ve
anneler, babalar için söylüyorum, bu sınava yeni bir yasal düzenleme yetiştirilmesi
söz konusu olmaz. Herkes huzursuz, herkes telaşlı, hangi şartlarla girecek
belli değil, böyle bir tablo olmaz. Bu, zaten, ailelere ve gençlere yapılmış
büyük bir işkencedir, büyük bir eziyettir, büyük bir haksızlıktır. Bunu
daha askıda bırakmak, işte ben görüşünü kurtaracağım, hemen geri çekmedim,
bir süre sonra Meclis çekerse çeker deyip işi muallakta bırakmak, gölgede
bırakmak doğru değildir; açıkça söylemek lazımdır. Ben, kendi gördüğümü
söylüyorum, merak etmeyin gençler, merak etmeyin anneler, babalar, bu ana
kadar yürürlükte olan düzenle bu seneki sınavınıza gireceksiniz. Bunu sağlamak
için de, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Mecliste görevimizi tam bir
etkinlikle yerine getireceğiz.
Sayın Başbakanın, dün buraya üniversite öğretim üyelerinin gelip, konuşmuş
olmasından hafif bir rahatsızlık içine girdiğini görüyorum. İşte “muhalefet
partisinin salonuna gelmişler, orada konuşmuşlar” diyorlar. Türkiye Büyük
Millet Meclisine geldiler, Türkiye Büyük Millet Meclisinde muhatap aradılar.
Cumhuriyet Halk Partisi kendilerini dinlemeye hazır olduğunu ifade etti
ve onların kabul edileceği salon olarak burası vardı, Grup Başkanvekillerimiz
de bu salonda kendilerini dinlediler. Çok da iyi yaptılar. Elbette, burası
hacet kapısıdır, hacet kapısı...
Şikayeti olan, derdi olan gelir, burada şikayetini söyler, derdini söyler.
Bu kapı herkese açıktır, herkese; üniversite öğretim üyesine de açıktır,
iş bulamayan gence de açıktır. Ama, o üniversite öğretim üyeleri, AKP Grubuna
girememişlerse, bu üniversite öğretim üyelerinin de sorumluluğunda değildir,
bizim de sorumluluğumuzda değildir. AKP küçük bir temsili heyetle görüşmeyi
kabul etmiş, onlarla yukarıda kendi salonlarında görüşmüş, onların bileceği
iştir. Biz, hiç kimseyle özel bir ilişki içine girmeden, sadece Türkiye'nin
aydınlık geleceğinin gereği olarak üniversitelerimizin, üniversitede okuyan
gençlerimizin, üniversite öğretim üyelerimizin ve Anayasamızın yanında
açık, net tavır almaya devam ediyoruz; buna da, bundan sonra da sık sık
Sayın Başbakan tanık olacaktır, kendisini buna göre hazırlamalıdır. Şaşılacak
hiçbir şey yok, kendi tavrını değiştirmelidir. Üniversiteyle kavgayı bırakmalıdır,
Anayasa ile kavgayı bırakmalıdır, toplumla kavgayı bırakmalıdır. Başbakan
işine bakmalıdır, işim budur diye yapay konuları ortaya atıp, Türkiye'yi
gerginliğe sokup, doları patlatıp, Euro'yu patlatıp, borsayı çökerterek,
gençleri işsiz bırakarak amacına hizmet etmesi mümkün değildir.
Hepinize teşekkür ederim, sevgiler, saygılar sunarım. |