Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
YÖK YASASI DEĞİŞİKLİĞİ
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (11.5.2004)

CHP GENEL BAŞKANI BAYKAL'IN GRUP KONUŞMASI...
 
11 Mayıs 2004
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, YÖK Yasası değişikliği, dokunulmazlıklar ve Irak'taki işkence olaylarına değindi.
 
BAYKAL'IN KONUŞMASINDAN...

"İmam hatip tartışması Türkiye'deki dengeleri ciddi biçimde sarsmaya başlamıştır. Ekonomi etkilendi. Anayasal kurumlar birbiri ardına tavır almak zorunda kaldılar."

"Sayın Başbakanın bugün ortaya koyduğu tavır, Türkiye’de temel anayasal kurumlar arasında bir çatışmayı çok ileri bir noktada tahrik etmiştir."

"Tartışmalar hep böyle başlar. Hakimlerle tartışırlar, üniversite hocalarıyla tartışırlar, gençlerle tartışırlar, medyayla tartışırlar ve ondan sonra da giderler... Bu süreç işlemeye başlamış görünüyor."

"AKP'nin, üniversiteler ve yargı kurumları ile içine girdiği tartışma ortamı kaygı verici bir rotadadır."

"AKP İktidarı, kollamak istediği bir kesim için milyonlarca gencin hakkını yok sayma noktasına gelmiştir. Milli eğitimi küçük çıkarları için kullanma noktasına gelmiştir. Milli eğitim bu uygulamayla çığırından çıkar."

"Dün, hükümetin iyi niyetli ve değişimi içine sindirmiş, Türkiye’yi bir gerginliğe sürüklemek istemeyen bir anlayışa sahip olduğunu söyleyen çevreler, bugün, tam tersi kaygıları ifade etme noktasına gelmişlerdir."

"İmam hatip lisesi mezunlarının dışındakiler kusurlu bir nitelik mi taşıyorlar?"

"Eğitim birliğinin amacı insanların ortak bir temel kültür etrafında kaynaştırmaktır. Şimdi bir ikileşmenin, çatışmanın devlet eliyle gerçekleştirilmesi düşünülemez. Bu bir çıkmaz sokaktır."'

"Anneler, babalar, gençler rahat uyusun. Bu üniversite sınavı eski sistemle yapılacak."

"Dokunulmazlığımı kaldırın. Hakkında böyle fezleke tanzim edilmiş bir milletvekili olarak bu durumda yaşamayı içime sindiremiyorum."

"Türkiye'de iç borçlar artıyor, dış borçlar artıyor diyorduk. Kendinizi aldatmayın diyorduk. Şimdi ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktı."

"Bir yıl öncesinin Irak'da büyük askeri zaferinin kumandanı olarak gözüken kişiler, şimdi soruşturma komisyonlarının önünde alınlarında ter, sorulan sorulara cevap verirken ezik, mahcup ve boynu eğik vaziyette duruyorlar."

"Irak'taki işkenceler konusunda hala Başbakan'ın ne düşündüğünü öğrenemedik."
 

CHP Genel Başkanı Baykal'ın partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşma şöyle:
(11 Mayıs 2004)

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım;

Parlamentomuzun bu çalışma haftasına girmekte olduğu şu sırada ülkemizin önünde duran bazı temel konulara dikkatinizi çekmek istiyorum. Ana konularla ilgili değerlendirmelerimi ifade etmeden önce bugün Sakatlar Haftası dönemine girmiş olduğumuzu size hatırlatmak istiyorum.

Yaşamımızın artık bir parçası haline gelmiş olan toplumsal bir sorunu, ne yazık ki, günlük hayatın akışı içerisinde çoğu kere gözden kaçırıyoruz, çok doğal karşılıyoruz, sıradan bir olay gibi kabul ediyoruz ve bu olaylar karşısında bir politika geliştirme, önlem alma, bu tabloyu değiştirecek etkin birtakım uygulamalar tartışma ihtiyacını çoğu kere hissetmiyoruz. O nedenle böyle haftaların, hepimizi bu sorunlar üzerinde düşünmeye davet eden yönü büyük önem taşıyor. Gerçekten durup düşünmek zorundayız; çünkü, Türkiye olarak, bu sorun, bizi, başka ülkelerden çok daha fazla ilgilendiriyor. Türkiye'de rakamlar çok değişiyor; ama, 6 milyon ile 8 milyonun üzerinde bir engelli vatandaşlar tablosunun Türkiye'de var olduğu açıkça ifade ediliyor. Türkiye'de engelliler sorununun diğer ülkelerden daha fazla ağırlık taşıdığına dikkati çekmiştim. Bunun tabii, genel ekonomik, sosyal durumumuzla ilgili bir tarafı var; ama, üstünde durulması gereken başka bazı yönleri de var. Bir defa, bu sakatlığa yol açan iki temel kaynağın var olduğunu tespit etmeliyiz ve bunlara yönelik tedbirler arayışını çok önemsemeliyiz; yani, sakatlarımıza karşı daha şefkatli, daha anlayışlı, onların sorunlarını çözecek politikalar uygulamak elbette önemli bir önceliktir, hepimizin görevidir; ama, Türkiye'nin, toplumumuzun sakat üretmemesini, sakat sayısının artmamasını sağlayacak önlemler üzerinde düşünmek, çareler üzerinde tartışmak ve bir yolunu bulup bu konuda olumlu bir gelişmeyi ortaya koymak zorundayız.

İki kaynağı var demiştim. Bunlardan birincisi, Türkiye'deki aile içi evlilikler. Maalesef, sosyal bir gelenek olarak Türkiye'de aile içi evlilik, hala önemli bir uygulama olarak sürüyor. Bunun çok sık sakat doğumlara yol açtığını biliyoruz. Buna karşı etkin uyarıları, önlemleri almak, ciddi olanakları, teknolojik olanakları en iyi şekilde kullanarak aile içi evliliklerden sakat çocukların doğmasını önleyecek dikkati, özeni, tedbiri yaygın bir şekilde ve standart olarak uygulamaya koymak önemli bir konu olarak önümüzde duruyor. Bunu çok ciddiye almalıyız ve evlilik kurumunun işleyiş biçiminden kaynaklanan sakatlık artışını Türk Toplumumuzda ortadan kaldıracak bir yaklaşımı sergilemeliyiz. Bunu çok önemli bir konu olarak belirlemek istiyorum.

Türkiye'deki sakat sayısının artışının katkı veren bir başka önemli bir konu, Türkiye'deki trafik kazalarının diğer ülkelerden çok daha yüksek oluşu. Maalesef, trafik kazaları beraberinde kalıcı sakatlıkların ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu da tabii, ülkemizin genel bir sorunu, bunu da önemle ele alma ihtiyacı var.

Ayrıca, tabii koruyucu hekimlik uygulamalarının her alanda etkin bir biçimde yaygınlaştırılması büyük önem taşıyor. Sakatlar Haftasını, var olan sakatlarımızın sorunlarına dikkati çekerek, onları toplum olarak şefkatle kucaklamak, onların ekonomik, sosyal ve insani ihtiyaçlarına cevap verecek bir açılımı yapmak, öte yandan da toplumumuzun geleceğinde sakatların sayısını azaltacak bir uygulamayı tekrar düşünmek için bugünü bir fırsat olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Güç koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çalışan ve toplumumuzun, hukuk sistemimizin, alışkanlıklarımızın getirdiği olumsuzlukları göğüsleyerek, yaşamlarını inançla, dirençle sürdüren milyonlarca sakatımızı, bugün de saygıyla selamlıyorum ve onların verdikleri bu mücadeleye toplum olarak sahip çıkmamız gerektiğini, destek vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Maalesef, bunların ekonomik sorunlarına da gereken ilgi gösteriliyor diyemiyoruz, çoğu kumu kuruluşunda sakat kontenjanı hala uygulanmıyor. İşsizlik onların arasında olağanüstü yüksek düzeylerde kendisini gösteriyor ve sakatlarımızın topluma kazanılmasını sağlayacak olan kurumlar, kurumsal düzenlemeler, eğitim organizasyonları toplumumuzda yeterince etkin bir noktada değil. Bu tespitleri de, bugün yapmayı görev biliyorum.

Değerli arkadaşlarım,

Yine üzerinde durmamız gereken bir konu -bugün gazetelerde, dün televizyonlarda yer alan bir konu- benimle doğrudan ilgili, dokunulmazlığımın kaldırılması için bir fezleke düzenlendiğini ve Başbakanlık tarafından Meclis Başkanlığına bu konunun hızla intikal ettirildiğini ben de gördüm. Tabii, vatandaşlarımız sadece bu haberi gördüler, bu haberin altında neyin yattığını, neden dolayı Deniz Baykal'ın dokunulmazlığının kaldırılması için Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık tarafından bir girişim yapıldığını bilme durumunda değildirler. Öyle anlaşılıyor ki, onların bu merakını ortadan kaldırma ihtiyacını da kimse hissetmemiştir. Haber olan tarafı, sadece Deniz Baykal'ın dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik bir talebin bulunduğu gerçeğidir. Neden dolayı bu ihtiyacın ortaya çıktığı konusuna hiç kimse ilgi göstermemiştir, bir haber konusu da yapılmamıştır. Ben yine de o konuda merakları tatmin edeyim. Ben de yeni öğrendim. Son yerel seçimlerde Zonguldak'ta mitingimizin başlangıç saati 16.40, bitişi de 17.25 olarak tespit edilmiş. Bu, güneş batışından hemen sonra ortaya çıkan bir durum oluşturmuş. Oradaki görevli savcılık hazırlığını yapmış ve bunun bir suç oluşturduğunu ifade ederek fezlekesini tanzim etmiş, Meclise hızla bu geldi. Ben, bu konuda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Adalet Bakanlığımıza, Başbakanımıza, bu yerel seçim, hızlı, hızlı; yani, tempo gayet iyi. Hepsine de yürekten teşekkür ediyorum, onlar yasaları uyguluyorlar; yani, bu bir suç oluşturuyorsa, yargının kararı bu istikamette ortaya çıkarsa, elbette biz de gereğini yaparız ve bundan da hiç gocunmayız, bundan da şeref duyarız, mutluluk duyarız. Bunun böyle işlemiş olması beni çok mutlu etti; ama, bunu burada böyle bırakamayız zaten; yani, bunu tamamlamak zorundayız. Ben, bir fezleke arkamda dolaşırsa mutsuz olurum, rahatsız olurum.

Bu fezleke işini şöyle ya da böyle çözelim. Bunun cezası neyse ben çekeyim ve artık bir milletvekilinin de, işlediği suçtan dolayı yargılanabileceği, ceza alabileceği ortaya çıksın. Bunu kanıtlamaya yardımcı olursa bundan mutluluk duyarım. Arkadaşlarımdan rica ediyorum, olanakları araştırsınlar, derhal Zonguldak'a gidelim, Sayın Savcıya ifademizi verelim. Bu süreci işletmek için üzerimize düşeni yapalım. Tabii, Anayasa Karma Komisyonu, dokunulmazlıklarla ilgili olarak ilk toplandığı zaman arkadaşlarımdan rica ediyorum, bu dosya öncelikle ele alınsın ve dokunulmazlığın kaldırılması için gerekli girişim Meclisimizde yapılsın, komisyonumuzda yapılsın, Genel Kurulumuz da gerekiyorsa o kararı bir an önce alalım ve bu konuyu rayına oturtalım; yani, ben, hakkında böyle fezleke tanzim edilmiş bir milletvekili olarak bu durumda yaşamayı içime sindiremiyorum.

Sayın Başbakandan, AKP Grubu yöneticilerinden, Meclis Başkanımızdan rica ediyorum, lütfen benim hakkımdaki fezlekenin gereğini bir an önce yapsın, hukuk işlesin, adalet çalışsın, yargı hükmünü versin, gerçekler ortaya çıksın. Bunu rica ediyorum; yani, bu, bir insanın elinden alınamayacak en temel insanlık hakkıdır; ben yargılanmak istiyorum; ben, Adalet istiyorum, adalet... Sadece iddia ile baş başa bırakılmayı uygun görmüyorum. İddiayı yaptınızsa gereğini de yapın; hem iddiayı yaparız hem gereğini yapmayız; işte bu olmaz, bu yanlıştır. Bu vesileyle bunları da söyleme gereğini duydum. Arkadaşlarımdan tekrar rica ediyorum, lütfen komisyonda bunu ele alalım ve eğer bir imkan varsa, gidelim Zonguldak'a ifademizi verelim savcılığa, bu konudaki süreci işletelim, bizim açımızdan bir engelleme ortaya çıkmadığı açıkça görülsün.

Değerli arkadaşlarım, zaman hızla akıyor. Türkiye çok hızlı, köklü bir değişim yaşıyor. Yani, bilmem farkında mısınız, düşününce insan farkına varıyor da, çoğu kere düşünme gereğini bile duymuyor. Geride bıraktığımız bir yıl öncesiyle bugünü şöyle bir karşılaştırdığımız zaman ortaya çok ilgi çekici bir manzara çıkıyor.

Bir yıl önce Irak'taki askeri harekat tamamlanmıştı. Büyük bir başarıyla, hızla sonuçlanmıştı ve Amerika'nın Irak'taki bu büyük operasyonu, Türkiye'de özellikle büyük bir takdir yaratmıştı. Herkes, işte görüyoruz, Amerika amacına hızla ulaştı. Biz niye dışında kaldık. Dışında kalarak hata yaptık, keşke biz de işin içerisinde olsaydık diye düşünmeye başlamıştı ve herkes, nasıl olmuş da Irak'taki Irak ordusu bu askeri harekata direnememiş ve hızla teslim olmuş, bunun hayreti ve şaşkınlığı içindeydi, bunu ifade ediyordu.

Şimdi, bir yıl geçti, Irak'ta Amerikan ve İngiliz askerleri çok büyük güçlüklerle karşı karşıya kalmaya başladılar. Şu anda bir yıl öncesinin büyük askeri zaferinin kumandanı olarak gözüken kişiler, şimdi soruşturma komisyonlarının önünde alınlarında ter, sorulan sorulara cevap verirken ezik, mahcup ve boynu eğik vaziyette duruyorlar kendi ülkelerindeki soruşturma komisyonlarında ve bugün, bir yıl önceki operasyonun, askeri zaferinin kumandanı olarak görülen Amerikan Savunma Bakanının istifa etmesi gerektiği dünyanın her yerinde ortak kabul gören bir talep olarak ortaya çıkıyor, bir yıl içinde, bir yıl önce tablo neydi, bir yıl sonra şimdi geldiğimiz yerde tablo nedir. Bir yıl sonra kim bilir ne olacak Türkiye'de ve dünyada?

Değerli arkadaşlarım, artık görülmüştür ki, Irak'taki askeri harekat bir fiyaskodur. Ne kitle imha silahları ortaya çıkmıştır, ne terörle ilgili bir olumlu gelişme sağlanabilmiştir, tam tersine terör yoğunlaşmış, yaygınlaşmış ve daha da tehlikeli bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Bir yıl içerisinde nereden nereye geldik.

Tekrar dikkatinizi ben, son bir yıl içinde Türkiye'de bu hükümetle ilgili olarak ne gibi bakış açısı değişikliklerinin ortaya çıktığını düşünmeye sizi çağırıyorum.

Bir yıl önce bu hükümetin, aslında haksız bir şekilde suçlandığı, takiye yapma iddialarının geçerli olmadığının ortaya çıktığı ve iyi niyetle bir değişim geçirdiği, bu hükümetin, bu iktidarın Türkiye'de rejimle bir çatışmasının, bir kavgasının bulunmadığı, bunun ortaya çıktığı, iyi niyetle kendisine destek verilmesi gerektiği pek çok çevre tarafından Türkiye'de medyamız tarafından, iş dünyası tarafından topluma anlatılmak isteniyordu.

Şimdi aradan bir yıl geçti, bugün geldiğimiz noktadaki tabloya bakınız.

Bugün Türkiye, tekrar bir büyük gerginliğin içerisine sürüklenmiştir, bir büyük çatışma kendisini göstermeye başlamıştır. Dün, hükümetin iyi niyetli ve bu konularda gerçekten değişimi gerçekleştirmiş, içine sindirmiş, Türkiye'yi bir gerginliğe sürüklemek istemeyen bir anlayışa sahip olduğunu söyleyen çevreler, bugün, tam tersi kaygıları ifade etme noktasına gelmişlerdir; Türkiye, yeni bir gerginliğin, tartışmanın içine, hükümetin aldığı kararlarla doğrudan sürüklenmektedir. Bunun tabii çeşitli somut örnekleri var. Önce, bu hükümetin gerçekten değişip değişmediği konusunda nereye bakılacağı sorununun konusunun çözülmesine ihtiyaç var; yani, bu hükümetin gerçekten uygulamalarının niteliği nedir sorusuna cevap verirken, nereye bakacağız, bunu çok iyi anlamamız lazım. Bu konuda biz, taa başından beri Milli Eğitim uygulamalarının büyük önem taşıdığını ve bu hükümetin gerçek niyetinin, milli eğitim uygulamalarında kendisini göstereceğini düşünüyorduk ve buna dikkati çekiyorduk ve taa başından beri milli eğitim uygulamalarıyla ilgili kaygı verici yaklaşımları, anlayışları kamuoyumuza yansıtmaya çalışıyorduk. Ne olmuştu; bütün Milli Eğitim kadroları değişmişti, taşradaki bütün kadrolar değişmişti, bütün Milli Eğitim müdürleri değişmişti, bütün öğretim kurumlarının yöneticileri değişmişti, Milli Eğitimin yönetmelik düzenleme yetkisi kullanılırken Cumhurbaşkanını devre dışında bırakacak düzenlemeler hemen yapılmıştı ve Talim ve Terbiye Kurulu bir günde bir darbeyle ortadan kaldırılmıştı; bütün bunların bir hazırlığın altyapısını oluşturduğu açıkça gözüküyordu ve bu konularda yavaş yavaş yaklaşımlar kendisini göstermeye başladı ve şimdi bütün Türkiye bir imam hatip tartışmasının içine doğrudan çekilmiş, sürüklenmiş durumdadır.

Değerli arkadaşlarım,

Bu tartışma, Türkiye'deki dengeleri çok ciddi şekilde sarsmaya başlamıştır. Ekonomi, bundan çok ciddi şekilde etkilenmiştir. Türkiye'deki anayasal kurumlar birbiri ardından bu konuda tavır takınmak zorunda kalmışlardır ve konu, her geçen gün öyle anlaşılıyor ki, daha da büyüyecektir, daha da gerginleşecektir. Şimdi, bu konuyu tartışırken şunları göz önünde bulundurmamız gerekiyor: Bu yapılmak istenilen değişikliğin özü nedir önce? Buraya baktığımız zaman gördüğümüz şudur: Üniversiteye alınacak öğrencilerle ilgili ve lisedeki öğretim düzeniyle ilgili karar alma yetkisi üniversitelerden alınıyor, Milli Eğitim Bakanlığına devrediliyor. Önce bilinmesi gereken ilk nokta budur; yani, imam hatip tartışmasına girmeden olayın özünü görelim, ne yapılmak isteniyor, bunu çok iyi kavramak durumundayız. Yapılmak istenen çok açık bir biçimde üniversiteye öğrencilerin nasıl alınacağıyla ilgili, hangi öğrencilerin nasıl üniversitenin hangi bölümlerine alınabileceğiyle ilgili düzenleme yetkisinin üniversitelerin elinden alınıp, Milli Eğitim Bakanlığına devredilmek istenmesidir; işin özü, kökü, budur. Milli Eğitim Bakanlığı siyasal nitelikli bir kurumdur. Milli Eğitim Bakanlığı toplumu bu kadar yakından ilgilendiren bir konuda; yani, bu yıl 1,9 milyon öğrencimiz üniversiteye giriş sınavı için başvuruyor, 1 900 000 kişi. Bu, 1 900 000 aile demektir. Toplumu bu kadar yakından ilgilendiren bir konuda düzenleme yapma yetkisini ilk kez Milli Eğitim Bakanlığı kendi ellerine alma noktasındadır. Bunu Milli Eğitime bırakacağız, Milli Eğitim Bakanlığı kararlaştıracak. Üniversitenin hangi bölümüne nasıl öğrenci alınacak, bu konuyu o tanzim edecek. Bakın, hazırlanan kanun tasarısının 5 inci maddesi bu konuyu çok açık bir şekilde düzenliyor. “Yüksek öğretim kurumlarına Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinin yapacağı sınavla girilir.” Sınavı yapacak olan Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezidir. Bu sınava temel teşkil etmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığı genel orta öğretim ve meslek teknik orta öğretim kurumlarının program, alan, kol ve bölümlerini sözel, eşit ağırlık ve sayısal olmak üzere üç grupta toplar. Kim topluyor; Milli Eğitim Bakanlığı topluyor. Kimleri topluyor; hem meslek okullarını hem de genel liseleri. Bu liselerdeki bölüm, kol ve program ve alan tanımlarını Milli Eğitim Bakanlığı ben yapacağım diyor. Şimdi, Milli Eğitimin dışında bu iş düzenleniyor ve bu, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinin yapacağı sınavda esas oluşturacaktır, o sınav bu alan tanımlarına göre yapılacaktır, alan düzenlemesini de Milli Eğitim Bakanlığı yapacaktır. Bu hükümlü, bu kanun tasarısı Milli Eğitim Bakanlığına istediği gibi alan, kol ve bölüm belirleme yetkisini vermiştir. Dahası, üniversiteye girişte kullanılacak sözel, eşit ağırlık ve sayısal alanların da belirleme yetkisini, üniversitede hangi alandan nereye girilir bunu belirleme yetkisini de Milli Eğitim Bakanlığı eline almaktadır. Bu yetki olağanüstü bir yetkidir. Milli Eğitim Bakanlığı siyasi bir kurumdur. Geleceği belirleyecek bir büyük yetkinin Milli Eğitim Bakanlığına devredilmiş olması, pek çok sakıncayı da beraberinde getirecek niteliktedir. Bu, AKP İktidarının üniversiteye girişte öğrenciler üzerinde oluşturduğu bir hak gaspı niteliğindedir.

AKP İktidarı, kollamak istediği bir kesim için milyonlarca öğrencinin haklarını yok sayma noktasına gelmektedir. Bugün uygulanan lise eğitiminden genel liselerde program, alan, kol ve bölümler vardır; imam hatip okullarında ve meslek liselerinde bunların hiçbirisi yoktur. Getirilen yasayla şimdi bunlar orada da belirlenecektir, belirleyecek olan da Milli Eğitim Bakanlığı olacaktır. Meslek liseleri mesleğe dönük ve mesleklerin gerektirdiği konulara ağırlık veren bir eğitim ve öğrenim programı yapar, orada alan, kol, program ayırımına o nedenle gerek hissedilmemiştir. Şimdi, ancak bilimsel kurumların kullanabileceği bir yetkiyi, siyasal bir kurum olarak AKP, Milli Eğitim Bakanlığına vermektedir. Bu, Milli Eğitimi çok tehlikeli şekilde siyasallaştırır. Milli Eğitimi içinden çıkılmayacak şekilde dar küçük siyasal amaçlar için kullanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır, popülizmin etkisine teslim eder, Milli Eğitimin gerekleri bir kenara bırakılır ve Türkiye'de Milli Eğitim bu uygulama eğer gerçekleştirilirse çığırından çıkar. O nedenle olayı sadece imam hatibe taraftar olanlar olmayanlar tartışması gibi görmeyelim, Milli Eğitim Bakanlığı bu işi ben belirleyeyim diyor; yani, imam hatip tartışması olmasa da, Milli Eğitim Bakanlığına bu yetkinin verilmesi, bu konunun dejenere edilmesi sonucunu beraberinde getirir. Yanlış bir iştir. Milli Eğitim Bakanlığının işi, üniversiteye kim, nasıl, hangi eğitimden, hangi program eğitiminden geçerek girecektir bunu hazırlamak, belirlemek değildir; Milli Eğitimin çok işi var,Türkiye'de eğitim kadroları yetersiz, sayısı az, Milli Eğitime ayrılan para yetersiz, öğrencilerin burs sorunları, yurt sorunları var, müfredat programları sorunları var, diplomayı aldıktan sonra işsiz kalma tehlikesi var; bu sorunların hiçbirisiyle meşgul değil, Milli Eğitim diyor ki, kim, hangi okula girecek ben belirleyeyim. Sen kimsin?! Ben sana nasıl güveneyim de bu yetkiyi vereyim?! Yani, 1, 9 milyon gencin geleceğiyle oynama yetkisini sana niye barakayım ben?! Bu güveninirliği sen nereden kazandın kı?! İşin bilimsel ve teknik boyutunu belirleyen kurumlar ortada. Sen ki, bir gecede Talim ve Terbiye Kurulunu allak bullak etmişsin; sen ki, bendendir, benden değildir diye tüm Milli Eğitimi ayrıştırmışsın, kadrolaştırmışsın, şimdi öğrencilerde kadrolaştırma yapma yetkisini sana tanıyacağız. Yanlıştır, tehlikelidir, sakıncalıdır; birinci olay budur.

Tabii, bu yetkinin doğrudan alınmasıyla imam hatip liseleri açısından bunun değerlendirileceği açıkça gözüküyor; olayın ikinci boyutu odur. Yani, bu yetkiyi alması halinde imam hatip liselerinin üniversiteye öğrenci seçme bakımından bir temel öğretim kurumu haline dönüştürme projesi yürütülmek isteniyor.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, imam hatip liseleri kuruluşunda, yasasında açıkça ifade edildiği gibi, bir meslek okulu olarak düşünülmüştür ve meslek okulu olarak eğitim sistemimize monte edilmiştir; ama, bir süre sonra mesleğin ihtiyaç hissettirdiğin ötesinde öğrenci imam hatip okullarına girdiği için, oradan mezun olanların üniversiteye girmesine yönelik bir baskı ortaya çıkmıştır, onların üniversiteye girmesine yönelik fırsatlar tanınmıştır ve şimdi geldiğimiz noktada bu konuda yeni bir açılım, yeni bir atılım yapılmak istenmektedir.

Değerli arkadaşlarım,

Bugüne kadar; yani, imam hatip liselerinin varlığı meslek lisesi olarak ortaya konulunca belli çevrelerden ciddi tepki çıkıyor “meslek lisesi olarak kabul etmek doğru değildir” deniliyor. Peki, nedir gerçek niteliği? Efendim, dinini öğrensin öğrenci, dinini öğrenmesine imkan veren bir eğitim kurumu olarak önem taşıyor, o nedenle imam hatip liselerinin bir işlevi vardır ve bu niteliğiyle bunu korumamız ve geliştirmemiz gerekir denilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bakın, bugüne kadar, açıldığı ilk günden bugüne kadar imam hatip liselerinden mezun olan öğrenci sayısı 645 299 dur; yani, ilk açıldığı dönemden günümüze kadar imam hatip liselerinden 645 299 öğrenci mezun olmuştur. Peki, Türkiye'de bu 645 299 kişinin dışında son otuz yıldı, kırk yılda ortaokullardan, liselerden mezun olup, yetişmiş olan çocuklarımızın dini açıdan bir eksiklik, bir zafiyet, bir kuşku, bir tereddüt davet eden bir tarafı mı vardır ki, onlar eksik, nakıs Müslümandır, onlar tam Müslüman olamamışlardır da o nedenle bir din eğitimi kurumunu ayakta tutmaya ihtiyaç vardır iddiası mı ortaya atılmaktadır. Türkiye'de 70 000 000 insan var. Bu yıl üniversite kapısına 1,9 milyon öğrenci başvuracak. Türkiye'de her yıl bir milyona yakın yeni insan toplumumuza katılıyor; yani, bu insanların, her yıl böylesine bir katkıyla otuz yıl boyunca 30 000 000 insanın, 40 000 000 insanın içinden 645 000'i imam hatipten mezunsa, diğerleri ahlaki, dini açıdan bir zafiyet içindedir diye bir iddia ortaya koymak imkanı var mıdır? Yani, bu 645 000'in dışındakiler kusurlu bir nitelik mi taşıyorlar ki, bu 645 000'i esas alan bir yaklaşım içine gireceğiz.

Tabii, buradaki ana konu şudur: Şu anda imam hatipte okuyan öğrencilerimizin sayısının ötesinde gelecekte yükseköğretime alınacak olan öğrencilerin hangi temel kurumdan geçerek girecekleri konusunda ilan edilmemiş, açıkça itiraf edilmeyen bir çekişme, bir çatışma yaşanıyor. Öğrencilerimizin giderek daha büyük bir kısmı imam hatipten mezun olarak üniversiteye girsin tercihinin gereği olarak şimdi imam hatipler, üniversite girişinde temel bir kurum haline dönüştürülmek isteniyor.

Değerli arkadaşlarım, bu, bizim milli eğitim sistemimizi çok ciddi şekilde sıkıntıya sokar. Devlet, kendi eliyle okuttuğu gençleri, birbiriyle çatışan, birbirine karşı birbiriyle uyumsuz bir anlayış içinde yetiştiremez. Eğitim birliğiyle ilgili temel yasanın amacı, zaten eğitimin Türkiye'de insanlarımızı, gençlerimizi ortak bir temel kültür etrafında kaynaştırmak, bütünleştirmek, o kültürü bütün topluma yaygınlaştırmak olmuştur. Bu anlayışla Türkiye milli eğitim politikasını yıllarca götürmüştür. Şimdi, Milli eğitim politikamızda bir ikileşmenin, bir çatışmanın, devlet olanaklarıyla, devlet eliyle gerçekleştirilmesi kesinlikle düşünülemez, söz konusu olamaz. Hepimiz aynı değerleri, aynı bakış açısını birlikte sahiplenmek ve geliştirmek durumundayız. Devletin öğrencilerin eğitimi için harcayacağı para, onların dinsel farklılaşmalarını, mezhepsel farklılaşmalarını, etnik farklılaşmalarını körükleyecek istikamette harcanamaz. Devletin bir tek kuruşu bile, toplum içindeki etnik, dinsel ve mezhepsel farklılaştırmayı derinleştirmek için harcanamaz. Tam tersine bütün o farklılıkların üzerinde bizim ortak değerlerimizi, ortak anlayışımızı, ortak kültürümüzü bütün topluma yaymak için devlet bir milli eğitim politikası götürmek durumundadır. O politikayla Türkiye ileriye gider, yoksa aramızdaki farklılıkları, mezhep, din ve etnik köken temelinde ayrışmaları vurgulayacak, geliştirecek, derinleştirecek eğitim politikaları, eğitim harcamaları bizi çok tehlikeli sorunların, sıkıntıların içine sürükler.

Şimdi geldiğimiz noktada olay, gelecekle ilgili bir arayıştan kaynaklanmaktadır. Türkiye'nin yarınında temel eğitim kurumu ne olacak, eğitim kurumlarının iç dengesi ne olacak, imam hatip liseleri anlayışına dayalı eğitim uygulamasının Türk ortaöğretim politikasının temeli haline dönüştürülmesine yönelik bir arayış bugünkü iktidar tarafından sergilenmektedir ve bu, ülkenin geleceğini çok ciddi şekilde sıkıntılara sokacak bir yaklaşım ortaya koyuyor. Tepkiler bunadır, Türkiye bunu sıkıntıyla karşılıyor, ülkenin geleceği bakımından da bunu önermenin haklı olmadığı her açıdan kendisini gösteriyor. Avrupa Birliği içinde Türkiye'nin on iki yıllık bir zorunlu eğitim uygulama mecburiyeti, anlayışı kendisini gösteriyor. Bugün, sekiz yıllık bir temel eğitimi uygulamaya yöneliyoruz, yarın on iki yıla çıktığı zaman ne yapacağız? O temel eğitim kurumu, 12 yıllık temel eğitim kurumu, bu ayrışmayı içinde yürütmeye devam edebilecek mi? Bütün bunlar çok açık, çok net bir şekilde bunun bir çıkmaz sokak olduğunu bize gösteriyor.

Değerli arkadaşlarım, bu konunun tartışılmasında, demin söyledim, önce Milli Eğitim Bakanlığının hakkı olmayan bir yetkinin verilmesi konusu var. İkinci olarak, üniversiteye alınacak öğrencilerimizin hangi temel eğitim sisteminden geçirilerek alınması konusunda bir tartışma var. Üçüncü olarak da, bu konu, öyle anlaşılıyor ki, bir demokrasi tartışmasına dönüşmüştür. İktidar, demokrasi anlayışının gereği olarak biz bunu yaparız yaklaşımı içine girmiştir. Bunun da altını çizmek ve bunu da tartışmak gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım,

Türkiye'de anayasal düzenimiz bir denge anlayışını yansıtmaktadır, kurumların karşılıklı dengesine dayalı bir anayasal sistemimiz vardır. Hükümetin, bu sistem içinde, Milli Eğitim Bakanlığı eliyle anayasamızda kendine özgü statüsü olan üniversitelerin yetkilerine el uzatması, demokrasi anlayışının gereğidir diye kabul edilemez, böyle bir anlayış ilkel bir demokrasi yaklaşımını yansıtır. Günümüzde demokrasi, daha ince dengeleri gözeten, gerektiren bir noktadadır. Bunu gözden uzak tutmamaya ihtiyaç vardır. Hatırlarsınız, AKP iktidara geldiği ilk dönemlerde “canım Parlamentoda çoğunluğumuz var diye her şeyi biz yapacak değiliz, toplumu, muhalefeti, toplumun çeşitli kesimlerini ikna etmeye çalışacağız, onlarla işbirliği içinde olacağız, kararları öyle alacağız” diyor idi;ama, şimdi, gördüğünüz gibi, bir temel noktada iş gelip, tıkanmaya başlamıştır. Bu,kaygı verici bir anlayışı ve zihniyeti yansıtmaktadır. Sayın Başbakanın bugün ortaya koyduğu tavır, Türkiye'de temel anayasal kurumlar arasında bir çatışmayı çok ileri bir noktada tahrik etmiştir. Üniversiteler, devletin güvenlik kurumları, daha önce çeşitli vesilelerle yargı kurumları arasında yaşanan tartışmalar, iktidarın içine girdiği istikametin kaygı verici bir rotada seyretmekte olduğunu bize göstermektedir.

Bu tartışma dolayısıyla şimdi, bu konu biraz daha belirginleşmiştir. Anayasal kurumlar arasında bir çatışma, bir tartışma zemini ortaya çıkmaya başlamıştır ve bu tartışmaya Sayın Başbakan medyayı da dahil etmeye başlamıştır. Bunu da, bugün üzüntüyle saptadık. Gerçekten, Sayın Başbakan, kendisine en büyük katkıyı vermiş olan, en büyük desteği sağlamış olan ve olağanüstü bir iyi niyetle ve yardımcı olmak kaygısıyla, yol gösterme anlayışıyla destek vermeye çalışan, omuz vermeye çalışan çevreleri acımasız bir şekilde suçlamaya başlamıştır. Yani, bu, bizim Sayın Başbakanımızın alıştığımız bir özelliğidir. Toplumun her kesimine yönelik olarak bunu yaptığını seçim dönemi içinde hep görmüştük; ama, şimdi öyle anlaşılıyor ki, Sayın Başbakan medya kuruluşlarını da suçlama ihtiyacını hisseder hale gelmiştir. Eh, yani, etme bulma dünyası! Yani, Sayın Başbakan bir yerlere güveniyor, bir şeylere güveniyor. Kendisine en büyük desteği vermiş, en büyük katkıyı yapmış, en büyük iyi niyeti sergilemiş ve Başbakanın bu noktalara gelmesine sebep olmuş, neden olmuş çevreleri, şimdi iyi niyetle yaptıkları uyarılar karşısında acımasız bir dille suçlamaya ve hedef almaya yöneltmiştir. Bunu da tabii bir not olarak tespit ediyorum. Bu, bizim siyasi hayatımızda çok yaşadığımız bir süreçtir; yani, tartışmalar hep böyle başlar, hakimlerle tartışırlar, üniversite hocalarıyla tartışırlar, gençlerle tartışırlar, medya ile tartışırlar ve ondan sonra da giderler.

Değerli arkadaşlarım, bu süreç işlemeye başlamış gözüküyor.

Ben, Sayın Başbakanın hızla yeni bir durum değerlendirmesi yapması gerektiğini düşünüyorum. Derhal, hiç kendisini bugüne kadarki sözlerinin tutsağı olarak saymasın. Durumu yeniden bir değerlendirsin, ülkenin yararını bir görsün ve Türkiye'yi tekrar uyuma, iç dengeye, barışa taşıyacak istikamette kararları cesaretle alsın. Hiç kızmasın, medyaya da kızmasın, yazarlara da kızmasın, bize de kızmasın; ama, bir an önce derlenip toparlansın, yoksa bu gidiş iyi gidiş değil; gerçekten iyi gidiş değil. Bakınız, seçimden hemen sonra AKP Genel Merkezine ziyaret yapmıştık. O ziyarette Sayın Erdoğan ve arkadaşlarıyla bir araya gelmiştik. Onlara şunu söylemiştim: Türkiye'nin temel siyaset rotasını, anayasal doğrultusunu lütfen değiştirmeye kalkmayın. Lütfen, bunun değiştirileceği izlenimini verecek olan tartışmalara girmeyin. Türkiye'de temel doğrultuyu tartışma dışı kabul edin. Anayasamızın temellerini kemirmeye çalışacak olanlara fazla destek vermeyin, bunun dışında kalın demiştim. “Merak etmeyin, öyle yaparız” demişlerdi. Ben de o zaman demiştim ki, bu, hep böyle olur. Biz, bu uyarıyı yaparız, bize bu söylenir; ama, bir süre sonra bunu söyleyenler unuturlar ve o istikamete girerler. Daha önce böyle olmuştu. Şimdi, korkarım, siz, şu anda böyle söylüyorsunuz; ama, bir süre sonra böyle konuşmaz hale gelirsiniz, tam tersini yapmaya başlarsınız demiştim. Bir buçuk yıl geçti, geldiğimiz nokta ortadadır.

Değerli arkadaşlarım, kendisini iktidarın bu radikal, militan, marjinal çevrelerin etkisinden sıyırmalıdır. Kendisine destek veren toplum kesimlerinin önemini, değerini bir an önce görerek ve Türkiye'nin huzurunun önemini görerek doğru bir istikamete girmelidir. Bakınız, Türkiye'de zaten, mesela ekonomi ile ilgili çok ciddi sorunlar çıkmaya başlamıştı. Bir süreden beri biz bunun uyarılarını yapıyorduk. Herkes, her şey mükemmel derken, dikkatli olun, çok ciddi sorunlar birikiyor diye belli noktalara dikkati çekiyorduk. Dikkati çektiğimiz noktalar şunlardı, hatırlayacaksınız:

Diyorduk ki, Türkiye'de borçlar kaygı verici biçimde artıyor; iç borçlar artıyor, dış borçlar artıyor. Türkiye, borçları azaltma süreci içini girmiş değildir. İç borçlar çok net bir şekilde artıyor, dış borçlar yine artıyor, gayri safi milli hasılaya oranı bakımından baktığınız zaman, özellikle dış borçlar bakımından Türk Lirası aşırı değerli olduğu için, sanki gayri safi milli hasılaya oranı o kadar artmıyor gibi gözüküyor. İç borçların önemli bir kısmı dövize endekslidir, bir kısmı enflasyona endekslidir, bütün bunları dikkate alarak baktığınız zaman göreceğiniz gerçek şudur: Borçlar azalmıyor, kendinizi aldatmayın. Bakın, bugünkü kur üzerinden bir hesap yapın, bugün bu hesabı yapın, bir haftaki önceki hesapla ne hale gelirsiniz. O nedenle borçlar azalmıyor, bunu görün demiştik ve Türkiye'de geride bıraktığımız dönemde 60 katrilyonluk bir iç borç stok artışının AKP iktidarı döneminde gerçekleştiğini ısrarla söylemiştik, 60 katrilyonluk bir iç borç stokunu AKP artırmıştır. Dış borçlarda önemli artış olmuştur, 7 milyar doların üzerinde bir artış olmuştur ve Türkiye, 50 milyar doların üzerinde faiz ödemesi yapmıştır, 50 milyar doların üzerinde faize endeksli, faizden beslenen çevrelere kaynak transfer etmiştir Türkiye, 50 milyar doların üzerinde. Türkiye'nin bu dönemdeki gayri safi milli hasıla artışına baksan, zaten o ölçekte kalır. Türkiye, geleceğini kurmak için, bütçesinden yatırımlara 5 milyar dolar ayırabiliyor, 50 milyar dolar faiz ödemesi yapıyor. Bu gitmez, böyle bir şey olmaz; bunu bir an önce toparlamak lazım, bunları anlatıyorduk.

Dış işlemlerde, dış ticarette, sermaye hareketlerinde, cari açıkta kaygı verici gelişmeler var, dikkat edin diyorduk; geçen sene de söylemiştik, sene sonunda bunun ne kadar doğru olduğu ortaya çıktı. Şimdi, bu yıl da yine tekrar ediyor. İdare ediyoruz, bu yılı geçiririz. Canım bu yılı geçirirsin de, bizim derdimiz bu yılı geçirmekten ibaret değil, Türkiye'nin rotasını, Türkiye'yi feraha çıkaracak istikamete oturtmak, buraya oturmadı bu. Sıkıntı çekeceksek üç yıl, beş yıl çekelim; ama, o sıkıntının sonunda bir şey gözükmüyor, bunu sağlayamadınız. Onu neyle sağlarsınız; büyük sermaye çekişi sağlayarak. Türkiye sermaye çekişi var mı? Doğrudan yatırım var mı; yok. Bu olmadığı sürece bu olmuyor, bunu sağlamak zorundayız, bunları anlatıyorduk. Velhasıl, Türkiye'de ekonominin gidişiyle ilgili bu cari açıktaki yükselme, borçlardaki artış ve Türkiye'de yatırım yapılmıyor olması, Türk sanayiinin, ekonomisinin rekabet gücünü kaybediyor olması hep önem taşıyan noktalardı, bunları vurgulamaya çalışıyorduk. Şimdi, YÖK tartışması da buna eklenince, ortalık iyice sarsılmaya başladı. Türkiye'de ilk kez, bu yıl içinde bir sermaye çıkışı başladı. Türkiye bugüne kadar sermaye çekiyordu; ama, şimdi sermaye çıkışı başladı. Sermaye çıkışı için, elbette çeşitli gerekçeler söyleniyor “Amerikan Merkez Bankası faiz oranını artırma niyetini ifade etti, bu artacak, onun üzerine herkes yola çıktı” diyorlar. Daha önce Avrupa da faiz oranını artırmıştı, Alman Merkez Bankası da artırmıştı faizi. Bütün bunlar olur, hayatın bir parçası;yani, bazen senin lehine işler, bazen senin aleyhine işler. Şimdi, burada da, Türkiye'de önemli gerçek, sermaye çıkışı başlamıştır. Sermaye çıkışı cari açığın kaygı verici bir noktaya gelmiş olmasıyla birleşince tedirginlik, hassasiyet çok yukarı düzeyde çıkmıştır. Bu noktada şimdi bir YÖK gerilimini hükümet gündeme getirince yaşanan olay, hepimizin gözleri önünde gerçekleşmiştir. Dolar ve Euro birden bire yükselmiş ve borsa ciddi bir şekilde gerilemiş, yeni bir tablo ortaya çıkmaya başlamıştır.

Değerli arkadaşlarım, bu manzara karşısında birkaç gün önce, geçen hafta İzmir'de bir iktisat kongresi toplandı. Gönül isterdi ki, bu iktisat kongresi ülkenin bu sorunlarının tartışıldığı ve herkesin birbirini sırtını sıvazladığı değil, bu konulara çözümlerin oluşturulduğu bir platform olsun. Türkiye'de izlenmekte olan ekonomi politikasına karşı tereddüt ifade eden pek çok çevre var, üniversitelerde var, sanayide var, iş dünyasında var, bütün bunların da katılımıyla ciddi, gerçekten anlamlı bir tartışma platformu ortaya çıksın isterdik; ama, maalesef, bu olmadı. Göstermelik bir bürokratik kongre toplandı; yani, bu İzmir İktisat Kongresi adına da yakışmadı. Bilin ki, o İzmir İktisat Kongresi, 1923 yılının başında şubat, mart ayında ilk yaptığı toplantıydı, Mustafa Kemal'in ekonomik vizyonunun yansıdığı, kalkınma özleminin yansıdığı anlamlı bir kongreydi. İzmir iktisat kongresi adının kullanılmış olması da çok ciddi bir şekilde bir israf olmuştur. İsraf derken tabii, bu kongrenin 4 trilyona mal olduğuna da toplumumuzun dikkatini çekmek isterim. Türkiye, İzmir iktisat kongresine 4 trilyon lirasını harcamıştır; Yani, düşünün, şu anda Türkiye'de insanlar alacaklarını alamıyorlar, çiftçi doğrudan gelir desteğini alamıyor, mazot parasını alamıyor, primini alamıyor, Artvin'de kamulaştırılmış olan yerlerinin parasını vatandaşlar alamıyorlar, Türkiye'de en doğal ihtiyaçlar karşılanamıyor, bu ortamda 4 trilyona İzmir'de beş yıldızlı bir kongre topluyoruz, o kongre ülkenin ekonomik sorunlarının çözümüne bir katkı getiriyor mu; hayır onu da getirmiyor. İşte, Başbakan, orada propagandasını yapmaya gayret ediyor. Bunlar doğru yaklaşımlar değil, bütün bunlara böylece dikkatlerinizi bir kez daha çekmiş olayım.

Değerli arkadaşlarım, üstünde durmak istediğim son bir nokta da ya da iki noktadan birisi de, bu Irak'ta yaşanan işkence olaylarına yönelik toplumsal tepkinin hızla yükselmekte oluşudur. Dün İngiliz Parlamentosunda, İngiliz Milli Savunma Bakanı, soru oturumunda bütün milletvekillerinin sorularıyla bunaltıldı. Amerika bu tartışmanın içinde. Bakın, bu olaylar bizi çok yakından ilgilendiriyor. Cumhuriyet Halk Partisinin dikkati ve duyarlılığı sayesinde bu bataklığın bir parçası olmaktan güçlükle kurtulmuşuz; ama, hemen yanımızda bu olaylar yaşanıyor. Başbakanın hala bu konuda ne düşündüğünü öğrenmek imkanını bulamadık. Başbakan, Irak'taki bu işkence olayları karşısında ne düşündüğünü daha ifade etme ihtiyacını hissetmedi.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olamaz. Bugün, bakın, Türkiye Büyük Millet Meclisi geçen haftaki toplantısında, bu konuda tepkilerini ifade etme kararını aldı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak değil; ama, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak biz, bu konudaki anlayışımızı kamuoyuna ilan ettik. Gönül isterdi ki, bu anlayışımızı sadece Cumhuriyet Halk Partisi olara değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak ifade edebilelim. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak dahi konuşamadık, hükümet olarak da konuşamadık. Gerçekten, çok acı bir tablo. Bütün dünya bunu konuşuyor, Amerika'da senatörler, kongre üyeleri, Milli Savunma Bakanını sorguluyor, terletiyor; İngiltere de Milli Savunma Bakanı Avam Kamerasında hesap veriyor, Türkiye'de biz bu olaylar karşısında neler düşündüğümüzü söyleme cesaretini bulamıyoruz. Yazıktır, günahtır! Gerçekten Türkiye'yi, Türkiye siyasetini böylesine olaylar karşısında bu kadar sessiz ve etkisiz konuma düşürenlere yazıklar olsun. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu hafta YÖK tasarısı gelecek gelmeyecek, bu tartışmaları yaşayacağız; ama, bana öyle geliyor ki, bu, büyük ölçüde bir kayıkçı kavgası olacak; yani, hükümet, bu konuda geri çekilmenin zarif şartlarını oluşturmaya çalışıyor kanaatim odur. Yani, bu konuyu takip etme durumunda olabileceğini zannetmiyorum. Bunu Meclise havale edecektir. Mecliste biz görevimizi yapacağız. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu konularda büyük görev yapıyoruz. Bakın, ne uyardıysak, önemi ve haklılığı ortaya çıkıyor. Yine bu hafta bu önümüze gelirse, bu görevi yapacağız. Zaten, bu sınav döneminde bu yasanın yetişmesi olanağı kalmamıştır. Bunu özellikle sınava girecek olan gençlerimiz ve anneler, babalar için söylüyorum, bu sınava yeni bir yasal düzenleme yetiştirilmesi söz konusu olmaz. Herkes huzursuz, herkes telaşlı, hangi şartlarla girecek belli değil, böyle bir tablo olmaz. Bu, zaten, ailelere ve gençlere yapılmış büyük bir işkencedir, büyük bir eziyettir, büyük bir haksızlıktır. Bunu daha askıda bırakmak, işte ben görüşünü kurtaracağım, hemen geri çekmedim, bir süre sonra Meclis çekerse çeker deyip işi muallakta bırakmak, gölgede bırakmak doğru değildir; açıkça söylemek lazımdır. Ben, kendi gördüğümü söylüyorum, merak etmeyin gençler, merak etmeyin anneler, babalar, bu ana kadar yürürlükte olan düzenle bu seneki sınavınıza gireceksiniz. Bunu sağlamak için de, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Mecliste görevimizi tam bir etkinlikle yerine getireceğiz.

Sayın Başbakanın, dün buraya üniversite öğretim üyelerinin gelip, konuşmuş olmasından hafif bir rahatsızlık içine girdiğini görüyorum. İşte “muhalefet partisinin salonuna gelmişler, orada konuşmuşlar” diyorlar. Türkiye Büyük Millet Meclisine geldiler, Türkiye Büyük Millet Meclisinde muhatap aradılar. Cumhuriyet Halk Partisi kendilerini dinlemeye hazır olduğunu ifade etti ve onların kabul edileceği salon olarak burası vardı, Grup Başkanvekillerimiz de bu salonda kendilerini dinlediler. Çok da iyi yaptılar. Elbette, burası hacet kapısıdır, hacet kapısı...

Şikayeti olan, derdi olan gelir, burada şikayetini söyler, derdini söyler. Bu kapı herkese açıktır, herkese; üniversite öğretim üyesine de açıktır, iş bulamayan gence de açıktır. Ama, o üniversite öğretim üyeleri, AKP Grubuna girememişlerse, bu üniversite öğretim üyelerinin de sorumluluğunda değildir, bizim de sorumluluğumuzda değildir. AKP küçük bir temsili heyetle görüşmeyi kabul etmiş, onlarla yukarıda kendi salonlarında görüşmüş, onların bileceği iştir. Biz, hiç kimseyle özel bir ilişki içine girmeden, sadece Türkiye'nin aydınlık geleceğinin gereği olarak üniversitelerimizin, üniversitede okuyan gençlerimizin, üniversite öğretim üyelerimizin ve Anayasamızın yanında açık, net tavır almaya devam ediyoruz; buna da, bundan sonra da sık sık Sayın Başbakan tanık olacaktır, kendisini buna göre hazırlamalıdır. Şaşılacak hiçbir şey yok, kendi tavrını değiştirmelidir. Üniversiteyle kavgayı bırakmalıdır, Anayasa ile kavgayı bırakmalıdır, toplumla kavgayı bırakmalıdır. Başbakan işine bakmalıdır, işim budur diye yapay konuları ortaya atıp, Türkiye'yi gerginliğe sokup, doları patlatıp, Euro'yu patlatıp, borsayı çökerterek, gençleri işsiz bırakarak amacına hizmet etmesi mümkün değildir.

Hepinize teşekkür ederim, sevgiler, saygılar sunarım.
 


(15 MAYIS 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.