AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan'ın partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma şöyle:
(6 Nisan 2004)
Değerli milletvekilleri...
Sevgili arkadaşlarım...
Hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Yoğun bir seçim ve dış politika maratonunun ardından sizlerle yeniden
birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti ifade ederek sözlerime başlamak
istiyorum.
Öncelikle sizler başta olmak üzere Ak Parti'nin adeta "ikinci roketleme"
aşaması olan seçimlerde ortaya çıkan başarıya katkısı olan herkesi en kalbi
duygularımla tebrik ediyorum. Allah gayretlerimizi boşa çıkarmasın ve başarılarımız
daim kılsın diyorum.
28 Mart yerel seçimleri bir kez daha gösterdi ki, milletimizin AK Parti
iktidarının Türkiye'ye getirdiği yeni değişim siyasetine teveccühü her
geçen gün artarak sürmektedir.
Sandıktan çıkan sonuçlar, Türkiye'nin her bölgesinde, her kesimden insanımız
nezdinde siyasetin yükselen değerinin AK Parti olduğu gerçeğini açıkça
ortaya koymuştur.
Hatta denebilir ki, Ak Parti siyasetin sadece "yükselen değer"ini değil,
çok daha derinlerde "gerçek değer"ini temsil etmektedir.
Bugünden önce olduğu gibi bugünden sonra da yapmamız gereken, milletimizin
bu büyük teveccühüne layık olacak hizmetleri ortaya koymak, Türkiye'nin
umutlarını daha yükseklere taşımaktır.
Bu millete ve bu ülkenin geleceğine karşı sorumluluğumuz büyüktür. Bize
verilen her oyla birlikte görevimiz ve sorumluluğumuz her geçen gün biraz
daha ağırlaşmaktadır.
AK Parti olarak, milletimizin gerek 3 Kasım'da, gerekse 28 Mart'ta bize
göstermiş olduğu bu inanç ve güvene müteşekkiriz.
İnşallah insanımızın yüzünü güldürecek icraatları bir bir ortaya koymaya
devam ederek ve Türkiye'nin büyük gelecek hedeflerine sonuna kadar sadık
kalarak bu ülkeye borcumuzu ödeyeceğiz.
Bunun için, mazbatalarını alarak Türkiye'yi bir uçtan bir uca imar etmek
üzere kolları sıvayan bütün belediye başkanlarımızdan heyecanlarını hiç
yitirmemelerini ve bu idealden asla uzaklaşmamalarını istiyorum.
Türkiye'nin hangi köşesinde olursa olsun her belediye başkanımız, bu
milletin ihtiyaçlarına ilk koşan kişi olmak zorundadır.
Bütün Ak Parti kadrolarının bildiği bir gerçeği, aramıza yeni katılan
arkadaşlarımıza bir kere daha hatırlatmak isterim: Ak Parti'nin siyaset
felsefesine göre, "hizmet"in adresi Ak Parti kadrolarıdır, ama her türlü
başarının kurucu unsuru ve sahibi milletimizdir. Ak Parti, bu şuurun özetidir...
Bilinsin ki biz izlediğimiz siyasete "millet siyaseti" derken, siyasete
yeni bir jargon ekleme kaygısıyla ve niyetiyle hareket etmiyoruz. Biz siyasetimize
"millet siyaseti" derken, bu topraklarda yaşayan gönlü zengin insanlara
çok yakışacak bir demokrasi tarifi ortaya koyuyoruz. Bu tarifin ilhamını,
bu yüce Meclis'in duvarlarında ifadesini bulan şu değişmez kriterden alıyoruz:
"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir"
Değerli arkadaşlarım...
28 Mart'ta yapılan yerel yönetim seçimlerinin tartışılmaz hale getirdiği
gerçeklerden biri de şudur.
Bu ülke demokrasiyi seviyor. En zor zamanlarda bu millet sandığa gitme
ve hakkıyla seçim yapma yeteneğini göstermiştir. Sandık, seçim ve bütün
kurallarıyla ve kurumlarıyla demokrasi, bu milletin bünyesinin esaslarındandır...
Burada bir gerçeğin altını çizmem lazım. Bazı yorumcular çıkıyor televizyonlara,
efendim bu seçimlerde katılım şu kadar düşmüşdür. Kimisi şu partiyi sevmediği
için gelmemiştir, kimisi artık bu işlerden bıkmıştır gibi yaklaşımlar.
Kendimizi aldatmayalım. Kimse de başarıya gölge düşürmeye kalkmasın.
Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde de, demokrasinin en yaşanılır olduğu ülkelerine
de baktığınız zaman seçime katılım oranının bırakın yüzde 70'leri, yüzde
50'lerde 60'larda olduğunu görürsünüz. Acaba bunu neyle izah edeceksiniz.
Oraya getireceğiniz izahı, oraya yakıştıracağınız izahı niye bu millete
layık görmüyorsunuz. Bunlar sadece AK Parti'nin aldığı neticeye gölge düşürme
veyahut da bu seçimin neticelerine gölge düşürme gayretinden başka bir
şey değildir. Kaldı ki siyasette çok çok tecrübeli olduğuna inandığımız
bazı geçmiş siyasetçiler de bunu bu şekilde tanımlama gayreti içine giriyorlar.
Acaba kendileri de bu sandıklardan birinci parti olarak çıktıkları zamanlarda
yüzde 100 katılımla mı sandıklardan birinci parti olarak çıkmışlardır?
Lütfen demokrasideki bu katılımcılığın özgürlük anlayışına kimse gölge
düşürmeye kalkmasın. Bunanla da kimse ne kendini, ne toplumu kandırma gayreti
içine girmesin. Halkımız artık bunları yutmuyor. Halkımız ister sandığa
gider, ister gitmez. Bu onun en tabi hürriyetidir. Kimse dünyada, demokratik
ülkelerde kalkıp da sandığa gitmeyene "niye sandığa gitmedin'' deme hakkına
sahip değildir. İster gider, ister gitmez. O da onun özgürlüğü. Gitmiyorsa
orada da bir niyeti vardır, gidiyorsa zaten niyetini çok açıkça ortaya
koymaktadır.
Bu ülkenin insanları dünyada pek az millete nasip olacak bir siyasi
olgunluğa ve bilgiye sahiptir. Seçim sonuçları üzerinde çalışmalar yapacak
sosyal ve siyasal bilimcilerimizin, bu ülkenin demokrasi kültürünü nasıl
içselleştirmiş bulunduğuna ilişkin çok önemli, çok kayda değer bilgilere
ulaşacaklarına eminim.
Bundan sonra bizim de öğreneceğimiz çok şeyler olduğuna göre, onların
da öğreneceği çok şey vardır. Bunu da bilmelerini istiyorum. Bunu niye
söylüyorum; biz olayı sadece teori bazında yaşamıyoruz. Teoriyle, pratiği
birleştirmek suretiyle yaşıyoruz. Sadece olayı teori bazında yaşayanların
da bir şey öğrenmeleri lazım. Seçim teori değildir sadece, aynı zamanda
da pratiktir. Araziyle kağıtlar doğru konuşmuyor. İşte bir çok araştırma
grupları, şirketleri şöyle isabet etmiş, böyle isabet etmiş hepsinin ne
kadar isabet ettiğini bu seçimlerde çok açık ve net gördük. Niye, bunlar
sokağın dilini bilmiyorlar, sokağın diliyle konuşmuyorlar, halkın diliyle
konuşmuyorlar da onun için...
Bu bakımdan en büyük seçim araştırmasını 28 Mart'ta yaptık ve halkımız
orada kesin neticeyi ortaya koydu. Bunun üzerinde de kimsenin spekülasyon
meydana getirmeye hakkı yoktur.
Umuyorum ki, bu ülkeye, bu ülkenin bu gün görmüş insanlarına eksiksiz
bir demokrasinin nimetlerini çok gören kimi siyasiler, bu seçim vesilesiyle
nasıl bir gaflet içerisinde olduklarını inşallah anlamışlardır.
28 Mart tarihinin, bu çok yönlü sonuçlarıyla birlikte demokrasi tarihimizin
kavşak noktalarından biri olacağına ve bu milletin yönetime doğrudan katılma
konusundaki engin yeteneğinin artık görmeyen gözlerce de görüleceğine bütün
samimiyetimle inanıyorum.
Açılan bu yeni demokrasi tablosunu çok önemsiyorum ve hepinizden 28
Mart sandıklarında hayat bulan bu demokrasi ruhuna sonuna kadar sahip çıkmanızı
özellikle istirham ediyorum. Bu ruh,Türkiye'yi aydınlığa ve muasır medeniyet
seviyesinin üstüne taşıyacak olan ruhtur.
Bu millete, bu milletin özünde sahip olduğu değerlere her zaman samimiyetle
inandık, bundan sonra da inanmaya devam edeceğiz. Türkiye'nin geleceğine
dair en büyük güvencemiz de bu milletin en zor şartlar altında bile asla
kaybolmayan gücü ve dirayetidir.
Değerli milletvekilleri...
28 Mart tarihinde yapılan yerel seçimler, bir başka açıdan da tarihi
sonuçlar doğurmaya adaydır.
Biliyorsunuz, Meclis gündemine gelmek üzere bekleyen ve yerel yönetimlerimizin
yetki ve sorumluluklarını arttıran bazı yasa tasarılarımız var.
Hem kamu yönetimimizin çağın gereklerine uygun olarak yeniden yapılanması,
hem de bu doğrultuda yerel hizmetlerin belediyelerce yürütülmesi konusunda
kısa bir zaman sonra planladığımız yasal düzenlemeleri hayata geçirebileceğimizi
ümit ediyorum.
Bu adımlar Türkiye'yi rahatlatacak, sisteme işlerlik kazandıracak adımlardır.
Türkiye artık bütün hizmetleriyle Ankara'dan sevk ve idare edilecek bir
ülke olmaktan çıkmıştır. Bunu bu seçimden sonra atılacak adımlarla birlikte
inşallah yaşayacak ve göreceğiz.
Burada tabi bir inceliğini oraya koymam lazım.
Değerli Arkadaşlar,
Biz muhalefet partileri içinde şu olmuş, bu olmuş falan bunları takip
edecek ve bunlara göre politaka belirleyecek olan bir parti değiliz. Biz
sadece kendimize bakıyoruz. Biz seçimlerin inşallah önümüzdeki günlerde
ard arda yapacağımız geniş çaplı toplantılarla değerlendireceğiz. Milletvekillerimizle,
il başkanlarımızla, kadın kollarımızla, gençlik kollarımızla biraraya geleceğiz.
Seçim Koordinasyon Merkezlerimizle biraraya geleceğiz. Ve oturup nerede
ne eksiklerimiz var, bu eksiklerimizi nasıl gidereceğiz. Bunların hepsini
inşallah hafta sonu toplantılarıyla değerlendireceğiz.
AK Parti kurumsallaşma yolunda olan bir partidir. Tabi geçirdiğimiz
bu iki seçimle, yaptığımız kongrelerimizle kurumsallaşmada büyük adımlar
attık ama kurumsallaşma şu anda belki bu geçirdiğimiz sınavlarla büyük
ölçüde bitti fakat ideal anlamda buna bitti diyemeyiz. Bunu da inşallah
ideal anlamda bitirme gayreti içinde olacağız. O zaman kendimizi sürekli
bir özeleştiri çemberinde tutmaya mecburuz. Ki bu eksiklerimizi görelim
ve bu eksiklerimizi süratle giderelim.
Dünya da sürekli değişim içinde. AK Parti bu gelişime yönelik kararlarını
almada, adımlarını atmada süreklilik gösteren, bu konuda kararlılık gösteren
bir parti olduğunu da ortaya koymalıdır. Bu nasıl olacak, işte bu tür toplantılarda
bunu halledeciğiz.
Ve yapılacak olan eğitim çalışmalarıyla bunu geliştireceğiz. Inanıyorum
ki partimiz 2004'ten sonra 2005'te çok farklı bir vizyonla dünya siyasetinde
yerini alacaktır. İçte ve dışta çalışmalarımız asla dinamik yapısını zayıflatmayacak
aksine daha da güçlendirerek devam ettirecektir. Onun için de tabi içimizdeki
bu çalışmalar dışa inşallah çok daha farklı bir şekilde yansıyacak ama
içe kapanmacı bir siyaset anlayışını asla kabul etmiyoruz, etmiyeceğiz,
hep dışa açık dünyaya açık, kucaklayan ve bu kucaklamanın yanında da kendi
içinde kimliğini gayet güzel bir şekilde de olgunlaştıran bir parti olduğumuzu
inşallah geleceğe taşıyacağız.
Sevgili Dostlar,
Türkiye'nin yükü hafifletilerek asli hizmetlere yoğunlaşan bir kamu
yönetimine ve problemleri yerinde çözecek yetki ve sorumlulukla donatılmış
yerel yönetimlere ihtiyacı vardır.
Ekonomimizin sağlıklı bir temele oturtulabilmesi açısından da reform
niteliği taşıyan bu değişiklikleri hayata geçirmemiz gerekmektedir.
Türkiye adil ve kalkınmış bir ülke olma hedefine kavuşacaksa, bunda
yerel yönetimlerimizin katkısı en az merkezi yönetim kadar büyük olmalıdır
ve olacaktır. Bu sebepledir ki, milletimizin seçim sonuçlarına yansıyan
değişim iradesini çok değerli buluyorum.
Daha önce de söyledim; 29 Mart sabahından itibaren Türkiye'nin neresinde
ve hangi partiye mensup olursa olsun bütün belediye başkanlarının başımız
gözümün üzerinde yeri vardır, hepsi bizim belediye başkanlarımızdır.
Burada bir ayrım söz konusu olamaz. Olmayacaktır da... Kimse herhangi
bir spekülasyon içine girmesin. Ve bütün milletvekillerimiz, hangi ilin
vekili olurlarsa olsunlar, hangi partinin belediye başkanı olursa olsun,
ki 28 Mart'tan sonra artık partinin belediye başkanı olmak diye bir şey
yoktur, o beldenin, o ilçenin, o ilin belediye başkanı vardır, ve AK Partili
milletvekili arkadaşlarıma sesleniyorum; kesinlikle ellerinden gelen yardımı
o ildeki, ilçedeki, beldedeki belediye başkanlara yapmalıdır ve bu konuda
onları da cesaretlendirmelidir.
Niye, gelenek var, yanlış, çirkin, kötü bir gelenek var. Acaba ben şu
anda farklı bir iktidarla başbaşayım, bu sorunumu oraya götürebilirmiyim,
götürürsem ne olur endişesini taşıyabilirler. Ama bu endişenin olmadığını
bizim iktidarımızda görmeliler. Onun için de sizler bu konuda elinizden
gelen desteği vermelisiniz, yardımcı olmalısınız ve hep birlikte şehirlerimizin,
ilçelerimizin, beldelerimizin bu fiziki değişimini Türkiye'ye yaşatmalıyız.
Dert bizim derdimiz. Biz iktidar sorumluluğunun bilinci içinde olacağız.
Biz bu ülkenin, bu milletin sevdalısıyız. Bunu başarmaya da mecburuz. Onun
için de bu sorumluluktan kurtulamayız. Bunu halletmeye mecburuz.
Millet iradesini siyasetinin temel rotası olarak almış bu partinin,
mührünü milletten almış olanlara karşı bundan başka davranış izlemesi zaten
düşünülemez.
Elbette ki, bütün belediye başkanlarımızı aynı sevgi, aynı ilgiyle kucaklayacağız.
Bu sözümüze inananlar da, inanmayanlar da yakında her şeyin nasıl işlediğini
görecekler. Bizim millete hizmet etmek için gecesini gündüzüne katanlarla
beraber olmamak gibi bir lüksümüz yoktur. Hizmeti esas aldığımıza göre,
hizmeti hakkıyla yapanın her zaman yanında ve destekçisi olacağız. Bu vesileyle
seçimden milletin teveccühünü kazanarak çıkmış bütün belediye başkanlarını
kutluyor, görevlerinde başarılar diliyorum. İnşallah bu seçim de ülkemiz
için çok hayırlı, çok bereketli sonuçlar doğuracaktır diye düşünüyorum.
Değerli milletvekilleri...
Geçtiğimiz ay seçimle birlikte gündemin üst sırasını paylaşan bir başka
konu da Kıbrıs müzakereleriydi.
Sanıyorum tüm arkadaşlarıma "Çözüme Doğru Kıbrıs Notları" kitapçığı
dağıtılmıştır.
Değerli Arkadaşlar,
Hatırlarsanız bu yola çıktığımızda bir şey söylemiştik, o da neydi;
" Çözümsüzlük çözüm değildir''
Bir başka ilkemizi de açıklamıştık; " Siyaset çözüm üretme sanatıdır,
siyaset sorun üretme sanatı değildir'' demiştik. Bunu hep temel ilke olarak
açıklamıştık ve şuanda da hep aynı noktadayız. Ve bu bizim AK Parti'nin
siyasetinin temel ilkesidir. Hiç bir zaman biz çözümsüzlüğü çözüm olarak
görmeyeceğiz. Çünkü bir siyasi parti bunun için kurulur, bunun için hareket
eder. Ve sorun üretmez, sorun çözer. Görevi budur. Hiç kimse de bunun için
bahane uyduramaz.
Hükümet olarak Kıbrıs'ta adil ve kalıcı bir barışın tesisinden yana
olduğumuzu, çözüm için yapıcı bir gayret içinde olacağımızı her vesileyle
ifade ettik.
Bu anlayışımızın gereğini daha önce Davos'ta başlayan bir süreçle, biliyorsunuz
bu sürecin neticesinde de New York'ta devam eden yasal süreç, Burgenstock'ta
gerçekleştirilen müzakereler sırasında da layıkıyla biz atılması gereken
adımları attık ve görevimizi de layıkıyla yerine getirdik.
Müzakere süreci boyunca izlediğimiz siyaset, devletin tüm kurumları
ile istişare içinde ve bu istişareler sonrasında ortaya çıkan bir düşünce
zemininde, tabi biz buna mutabakat zemini de diyebiliriz, tabi ki bazı
konularda mutabık olmadığımız olabilir ve bu konularda da hükümetimiz orta
yol neyse bunu tutturmak süretiyle kararını vermiş, şu ana kadar adımlarını
atmıştır.
Bu çerçevede müzakerelerin her adımında gerek Kıbrıs Türk halkının varoluş
davasını, gerekse Türkiye'nin tezlerini en etkili ve güçlü biçimde savunmuş
olduğumuz inancındayız.
Türkiye, Kıbrıs'ta iki ayrı halk ve iki ayrı demokrasinin varlığını
her zeminde dile getirmiştir.
Ada'da adil ve kalıcı bir barışa ancak bu gerçekten hareketle ulaşılabileceğinin
ısrarla altı çizilmiştir.
Bu noktada olduğu gibi, Türkiye'nin garantörlük haklarının korunmasında
da azami hassasiyet gösterilmiştir.
Vazgeçilmez gördüğümüz bu temel ilkeler çerçevesinde Annan Planı son
halini almadan önce Birleşmiş Milletler'e bazı değişiklik önerileri sunduk.
Devletimizin tüm kurumlarıyla istişare edilerek üzerinde daha önce görüşüp,
mutabık kaldığımız ama bunların büyük bir kısmını kabul ettirdiğimize inandığımız
ve gerçekten de önem verdiğimiz hususların planda yer almasına ısrarla
özen gösterdik. Bunları sizlere dağıttığımız kitapçıklarda göreceksiniz.
Anlaşma sonucunun AB birincil hukuku haline getirilmesi konusunda neticeyi
% 100 almış değiliz. Orada şüphesiz ki bir riskimiz var. Ama bunun dışında;
• İki kesimliliğin korunması,
• Adanın kuzeyindeki Kıbrıs Türk devletinin siyasi eşitliğinin güvence
altına alınması,
• Kıbrıs Türk toplumunun ulusal birliğinin korunması,
• Adada belli bir oranda Türk askerinin Türkiye, AB'ye tam üye olduktan
sonra da Kıbrıs'ta kalması,
• Güvenlik ve garantilerin güçlendirilmesi,
• Kıbrıs Türkü'nün refahı ve ekonomik gelişmesinin teminat altına alınması,
• Adada yaşayan anavatan kökenlilerin haklarının korunması
ve bunun yanında, (bunun altını özellikle çiziyorum) bu güne kadar Türkiye'den
başka Kuzey KKTC'yi dünyada tanıyan bir başka ülke var mıydı? Hayır, yok.
Ama şimdi ne oluyor, (eğer gerçekleşirse) artık yeni bir devlet kuruluyor
Kıbrıs'ta. Kimler kuruyor bu devleti. Iki kurucu devlet. Birisi KKTC; öbürü
de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Ve iki kurucu devlet olarak Birleşik Kıbrıs
Cumhuriyeti'ni kuruyorlar. Marşları ayrı, bayrakları ayrı... bunları bugün
daha detaylarıyla Başbakan Yardımcımız ve Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah
Gül Bey, TBMM'de anlatacak.
Tabi burada üzerinde durduğumuz çok önemli bir husus da şu:
Değerli Arkadaşlar,
Uluslararası çok önemli toplantılara gidiyoruz. Gittiğimiz bu uluslararası
toplantılarda bakıyorsunuz 450 bin, 500 bin nüfusu olan ülkelerin dilleri
orada konuşuluyor. Bizlere tercümesi yapılıyor. Ama 72 milyon nüfusu olan
Türkiye'nin dilinin orada konuşulmadığını, kitaplarının yayınlanmadığını
görüyoruz. Şimdi bu adımlar bunu sağlamıştır.
Tabi bütün bunları bir kenara koyarak çok farklı değerlendirmelerle
hala bunlara çok olumsuz yaklaşma gayreti içinde olanlar var. Eksikler
yok mu, şüphesiz var.
Değerli arkadaşlar,
Bütün uluslararası müzakerelerde Allah aşkına herşeyin yüzde %100 hallolduğunu
nerede görüyorsunuz. Şöyle bir tarihe bakın Allah aşkına. Şöyle bir tarihe
bakınca şu yapılan anlaşmanın ne kadar önemli olduğunu anlamak mümkün olacaktır.
Ama Kuzey Kıbrıs'ı çözümsüzlüğe mahkum etmek, tarihe hesap verilemeyecek
bir adım olur, bir süreç olur. Onun için bunun çözümlenmesi gerekiyor.
Onun için bu adımlar buraya kadar ısrarla, dikkatle, titizlilikle getirilmiştir.
Ve bu sürecin şüphesiz ki Kıbrısımıza, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetimizdeki
soydaşlarımız, kardeşlerimiz tarafından bu iyi niyetimizin ben paylaşılacağı
inancındayım. Ve bu iyi niyetin de neticesini şüphesiz ki ne çıkarsa çıksın
referandumda biz saygıyla karşılarız.
Kıbrıs politikamızın "olmazsa olmazlar"ı olan bu önceliklerimiz, sürdürdüğümüz
müzakerelerin ardından son şekli verilen Plana da büyük ölçüde yansımıştır.
Ve biz bu süreçte de gerek şahsım, gerek Abdullah Bey, gerekse diğer arkadaşlarım,
gerçekten çok yoğun bir diplomasiyi sürdürdük.
Uluslararası görüşülmesi gereken bütün devlet başkanlarıyla, başbakanlarla,
bakanlarla bu görüşmeleri yaparak sürekli madem ki Kıbrıs konusunda bizden
böyle bir atak beklediniz ve biz bu atağı yaptık, iyi niyetimizi gösterdik,
siz de iyi niyetinizi gösterin dedik. Peki bu hala bitti mi, hayır bitmedi.
Bundan sonra da bizim de atacağımız adımlar var, onların da atacağı adımlar
var. Çünkü biz bu işin bitmesini istiyoruz. Nasıl, her iki tarafın da gönlü
olacak şekilde. Onun için de kazan-kazan temelinde bu çalışmaları sürdürdük.
Yani ben kazanayım karşısı kaybetsin gibi bir kurnazlığın içine girmeyi
düşünmedik. Biz de kazanalım, onlar da kazansın. Böyle bir samimi niyetle
olaya yaklaştık. Niye, eğer Kıbrıs'ta adil ve kalıcı bir barış dönemi başlatılacaksa
bunu bu şekilde başlatmamız gerekiyordu. Ve biz bu anlayışla yaklaştık.
Çünkü hala komşularıyla kavgalı bir Türkiye istemiyoruz. Komşularıyla barış
içinde olan bir Türkiye'yi yavrularımıza gelecek nesillere bırakalım istiyoruz.
Derdimiz, gayretimiz budur.
Böylece varılan aşama ile,
• hem Türk tarafının tezleri tahakkuk ettirilmiş,
• hem de kazanımların tarihin ilerleyen safhalarında çeşitli yollarla
delinmesinin önüne büyük ölçüde geçilmiştir.
"Milli siyaset"imizin ve "milli dava"mızın hiçbir şekilde "sulandırılması"na
göz yumulmamıştır, bunun bahis konusu edilmesi bile mümkün değildir...
Değerli arkadaşlar...
Hükümet olarak BM Genel Sektereri'nin "iyi niyet misyonu"nun öngördüğü
işbirliği ve takvim doğrultusunda bu anlaşmanın gerektirdiği sorumluluklarımızı
tam bir açıklık ve iyi niyet çerçevesinde yerine getirmeye hazır olduğumuzu
daha önce de ifade ettik.
Hükümet olarak, yıllardan beri "siyasi sorumluluk" makamında oldukları
halde "siyasi irade" ortaya koymaktan kaçınan ve bugün gerçekleri bilmelerine
rağmen bizi eleştirmekten geri durmayanların yaptığını yapmadığımızı, bu
sorumluluktan kaçma yoluna tevessül etmediğimizi, Hükümet olmanın gerektirdiği
siyasi iradeye sonuna kadar basiretle, tefekkürle, dirayetle ve kararlılıkla
sahip çıktığımızı göstermiş oluyoruz...
Konu üzerinde devletimizin ilgili bütün kurumlarıyla istişare içerisinde
gerekli değerlendirmeleri daha önce olduğu gibi bu aşamada da yapıyoruz.
Gerek TBMM'den çıkacak karara, gerekse Kıbrıs'ta yaşayan Türk ve Rum
halklarının ortaya koyacakları iradeye sonuna kadar saygılı olacağımızı
bir kere daha ifade etmek istiyoruz.
Biz istiyoruz ki, son dönemde Yunanistan'la ilişkilerimizde yaşanan
yapıcı ve olumlu atmosfer, Ada'da adil ve kalıcı bir barışın tesisine vesile
olsun.
Bu konuda büyük Atatürk'ün "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine bağlı
olan Türk tarafı olarak gösterdiğimiz iyi niyetli yaklaşım ve yapıcı gayretlerin,
karşı tarafta da bir karşılık bulacağına inanıyorum. Doğu Akdeniz'de özellikle
Kıbrıs'ın, barış ve istikrarın sağlandığı bir ada olması için, her iki
tarafın aynı uzlaşma zemininde buluşması şarttır.
Bütün tarafların lehine olacak bir çözümün gerçekleşeceği konusunda
iyimserliğimizi koruyoruz.
Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da Türkiye'nin ve KKTC'nin önceliklerine
sonuna kadar sadık kalacak, ilgili kurumlarımızla ve Kuzey Kıbrıs Türk
yönetimiyle istişare ve paylaşım içerisinde hareket edeceğiz.
"Ne olursa olsun çözüm" değil, bütün tarafların lehine olacak barışçı
ve adil çözüm arayışı içindeyiz.
Fakat, siyasetin, stratejinin ve diplomasinin gerektirdiği çözüm arayışlarını,
kaba, iyi niyetten yoksun ve basiretsiz bir yaklaşımla "ver kurtul" etiketiyle
yaftalamaya çalışan marjinal kesimlerin kuru gürültülerine de pabuç bırakacak
değiliz!
Bu mesele bir "milli mesele" ve "milli dava"dır. Bu bilinçten yoksun
kuru gürültü sahiplerini de bu bilince davet etmeye devam edeceğiz.
Atılacak olan her adımda bundan önce olduğu gibi bundan sonra da Türkiye'nin
ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin menfaatlerinin gereği neyse o yapılacaktır.
Bu konuda kamuoyunda tartışma sebebi olan bazı noktalar var.
Mesela hazırlanan belgenin 9000 sayfa olduğu ve bu 9000 sayfanın referanduma
kadar olan zaman içinde halka anlatılamayacağı ifade ediliyor.
Sözü edilen 9000 sayfanın çok büyük bölümü AB'ye uyum yasaları çerçevesinde
yapılması gereken tali düzenlemelere ilişkindir ve bunlarla işin uzmanlarının
ilgilenmesi yeterlidir.
Sözgelişi "Gemilerin Tescili, Satışı ve İpotek Edilmesi" yasası gibi,
"Organize Suç Hakkında Federal Yasa" gibi fevkalade teknik ve dolayısıyla
ayrıntılı yasal düzenlemeleri sanki herkesin satır satır okuması gereken
Anayasal İlkeler gibi takdim etmek, temelsiz bir polemikten öteye geçmez.
Türkiye olarak bu düzenlemelerin büyük bir kısmını biz de zaten aynı
şekilde AB müktesebatına uyum çerçevesinde hayata geçiriyoruz.
Değerli arkadaşlar,
Kendimizi aldatmayalım. (Efendim bu çok kısa bir zamana sıkıştırıldı.)
Bu tür polemikler de var. Hiç kusura bakmayın. Çok kısa bir zaman falan
yok. Bu konu bir günlük konu değil, bir aylık konu değil, bir yıllık konu
değil. 30 yıllık bir süreç. 30 yıldır neredeydiniz, 30 yıldır bu konu üzerinde
niye düşünmediniz, niye konuşmadınız, niçin atılması gereken adımları atmadınız.
Hala şimdi çok kısa bir zamana sıkıştırıldı diyorsunuz. 3 kez bu müzakereler
yapıldı. Bu defa 4'üncü müzakeredir. Bu da bizim adımlarımızla Davos'ta
başlayan bir süreçtir ve bu süreci de şuanda bir noktaya getirdik. Şimdi
bunu burada koparma gayreti içinde olanlar var. Yanlıştır, lütfen ne Türkiye'ye,
ne Kuzey Kıbrıs'taki kardeşlerimize burada zaman kaybettirmeyelim. Çünkü
gelecek Kuzey Kıbrıs'taki gelecek kuşakların da aleyhine olacaktır ve bizleri
de bir anavatan olarak üzecektir. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur.
Bu davadaki önceliklerimizle ilgisi olmayan bu teknik yasaları gündeme
getirmenin, sanki insanlardan gizlenen bir şeyler varmış gibi bir hava
estirmeye çalışmanın mantığını anlayabilmiş değiliz.
Zaman bütün bu gayretleri yapıcı desteklerle güçlendirme zamanıdır.
Herkesi bu konuda duyarlı olmaya ve kafaları bulandıracak vehim ve spekülasyonlardan
kaçınmaya çağırıyorum.
Bu konuyu basit siyasi çıkarların malzemesi yapmaya çalışanları biz
iyi biliyoruz. Milletimiz de iyi biliyor. Ve onlara da zaten gerekli cevabı
28 Mart'ta da verdi. Çünkü hiç kimse meydanlarda yerel yönetimleri konuşmadı
AK Parti'den başka. Meydanlarda yerel yönetimi biz konuştuk. Türkiye'nin
iç siyasetini biz konuştuk ve biz dedik ki; bu seçimler yerel yönetim seçimidir.
Gündemi değiştirmek isteyenler var. Dikkat edin bak gündemi konuşmuyorlar,
başka şeyler konuşuyorlar. Fakat meydanlarda bizi takip etmeyenler çıktılar
televizyon oturumlarında hep şunu konuştular; Efendim işte meydanlarda
hep başka şeyler konuşuldu, yerel yönetimler hiç konuşulmadı.
AK Parti'yi hiç izlemedin ki... AK Parti'yi izleseydin bu konulara hiç
girmediğini görürdün. Hatta meydanlarda biz hiç Kıbrıs'ı konuşmadığımız
için bazı siyasi partiler tarafından da eleştirildik. Niye; bu seçim bir
genel seçim değil.. Biz Kıbrıs'ı her zaman yazıyor ve gerekli yerde de
her zaman konuşuyoruz. Ve gece demedik, gündüz demedik, seçimin son anında
bile Abdullah Bey yurt dışında koşturuyordu, seçim bitti hemen biz koştuk
gittik. Müzakerelerini yürüttük ve hamd olsun belli bir noktaya da bunu
getirdim. Ve bütün niyetimiz, samimidir, niyetimiz hayırdır ve inşallah
sonu da hayır olacaktır.
Türkiye'ye ve Kıbrıs Türk halkına inşallah kazandırılacak çok yararlar
vardır.
Tabi bu basiretsizlikle, milletin basiret hazinesinden çalınacak herhangi
bir oy yoktur bunu da söyleyeyim.
Kıbrıs müzakereleri ve bugün gelinen nokta hakkında Dışişleri Bakanımız
Sayın Abdullah Gül biraz sonra Meclis Genel Kurulu'nda detaylı bilgi verecek,
bu yüzden daha fazla detaylara girmeye gerek yok.
Değerli milletvekilleri...
Ekonomiden güzel haberler gelmeye devam ediyor.
2003 yılı için yılda yüzde 5'lik bir büyüme hedefi koymuştuk, biliyorsunuz.
Bu rakam birkaç gün önce açıklandı ve yıllık yüzde 5.9 gibi beklentilerimizin
üstünde bir büyüme hızı yakaladığımız ortaya çıktı.
Yine enflasyonda 2004 sonu için yıllık hedef TÜFE'de yüzde 12 olarak
belirlenmişti. Bu rakam yılın ilk üç ayında 11.83 gibi bir rakamla daha
şimdiden yakalandı ve aşıldı.
Mart ayındaki ihracatımız, yüzde 39.7 artışla 5.3 milyar dolara yükseldi.
Bu bir rekordur. Aylık bazda en yüksek ihracat rakamını yakalamış olduk.
İnşallah ülkemizdeki güven ve istikrar ortamını koruduğumuz, yönetimde
Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu kararlı ve dikkatli politikaları sürdürdüğümüz
sürece bu rakamlar çok daha iyi noktalara taşınacaktır.
Bu mali disiplinimiz, bu ekonomik programı, aynı ciddiyetle, aynı istikrar
içinde sürdürmemiz lazım. Bunun için sizleri zaman zaman sıkıştıranlar,
zaman zaman rahatsız edenler olabilir. Efendim işte yatırımlarda şunlar
var, bunlar var ... Onun biz de farkındayız. Mümkün olduğu kadar yatırımlarda
bereketin olduğunu da ihmal etmeyelim. Bizim yatırımlarımız bereketlidir.
Niye, çünkü biz birilerinin geçmişte 10'a verdiğini 3-4'e yaptırıyoruz.
Daha da bereketli olanı var, nedir o? Onların 10 yıldı, 15 yılda yaptırdıklarını
biz 3-4 yılda yapar durumdayız. 15-20 yıl önce başlamış olan yatırımlar
hala duruyor, biz onları öncelikler sırasında bir an önce bitirmenin gayreti
içindeyiz. Işin bereketi burada..
Bu arada tabi gittiğimiz her yerde bu pancar üreticisi vatandaşlarımız
bizi köşeye sıkıştırıyor. Bu konuyla ilgili 2003-2004 yılı döneminde üreticinin
9 milyon 100 bin ton pancar satın alındı. Karşılığında 865 trilyon tahakkuk
etti. Tahakkuk eden bu bedel, bugüne kadar 161 trilyon lirası ayni olarak,
287 trilyon lirası nakdi olmak üzere toplam 448 trilyon lirası avans olarak
pancar üreticilerine ödendi. 417 trilyon tutarındaki bakiye pancar bedellerinin
ödenmesine Türkiye genelinde 25.04.2004 tarihinde başlanarak hazineden
hiç bir katkı sağlanmadan pancar bedellerinin tamamı kendi imkanlarımızla
inşallah ay sonuna kadar ödenecektir. Bunun da şimdiden müjdesini vermiş
oluyorum.
Türkiye geleceğe doğru tam yol ilerlemeye başlamıştır.
Allah yolumuzu açık etsin.
Hepinize sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.
|