Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
MGK KIBRIS TOPLANTISI (Nisan 2004)
"ÇÖZÜME DOĞRU KIBRIS NOTLARI" (6.4.2004)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2003)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (29.4.2003)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (15.4.2003)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (18.2.2003)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (28.1.2003)
İLK GRUP KONUŞMASI (19.11.2002)

AKP GENEL BAŞKANI ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI...
6 Nisan 2004
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin TBMM Grubu toplantısında yaptığı konuşmada, Kıbrıs konusundaki gelişmeler ve 28 Mart yerel seçimlerini değerlendirdi.
 
ERDOĞAN'IN KONUŞMASINDAN...

"Kıbrıs müzakereleri sırasında atmamız gereken adımları attık, görevimizi de yerine getirdik"

"Müzakerelerin her adımında gerek Kıbrıs Türk halkının varoluş davasını, gerekse Türkiye'nin tezlerini en etkili ve güçlü biçimde savunmuş olduğumuz inancındayız."

"Türkiye, Kıbrıs'ta iki ayrı halk ve iki ayrı demokrasinin varlığını her zeminde dile getirmiştir. Ada'da adil ve kalıcı bir barışa ancak bu gerçekten hareketle ulaşılabileceğinin ısrarla altı çizilmiştir. Türkiye'nin garantörlük haklarının korunmasında da azami hassasiyet gösterilmiştir."

"Vazgeçilmez gördüğümüz bu temel ilkeler çerçevesinde Annan Planı son halini almadan önce Birleşmiş Milletler'e bazı değişiklik önerileri sunduk."

"Devletimizin tüm kurumlarıyla istişare edilerek üzerinde daha önce görüşüp, mutabık kaldığımız ama bunların büyük bir kısmını kabul ettirdiğimize inandığımız ve gerçekten de önem verdiğimiz hususların planda yer almasına ısrarla özen gösterdik."

"Anlaşma sonucunun AB birincil hukuku haline getirilmesi konusunda neticeyi % 100 almış değiliz. Orada şüphesiz ki bir riskimiz var."

"Kuzey Kıbrıs'ı çözümsüzlüğe mahkum etmek, tarihe hesap verilemeyecek bir adım olur, bir süreç olur. Onun için bunun çözümlenmesi gerekiyor. Onun için bu adımlar buraya kadar ısrarla, dikkatle, titizlilikle getirilmiştir."

"Ve bu sürecin şüphesiz ki Kıbrısımıza, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetimizdeki soydaşlarımız, kardeşlerimiz tarafından bu iyi niyetimizin ben paylaşılacağı inancındayım. Ve bu iyi niyetin de neticesini şüphesiz ki ne çıkarsa çıksın referandumda biz saygıyla karşılarız.."

"Varılan aşama ile, hem Türk tarafının tezleri tahakkuk ettirilmiş, hem de kazanımların tarihin ilerleyen safhalarında çeşitli yollarla delinmesinin önüne büyük ölçüde geçilmiştir. Milli siyasetimizin ve milli davamızın hiçbir şekilde sulandırılmasına göz yumulmamıştır, bunun bahis konusu edilmesi bile mümkün değildir..."

"28 Mart'ta sandıktan çıkan sonuçlar, Türkiye'nin her bölgesinde, her kesimden insanımız nezdinde siyasetin yükselen değerinin AK Parti olduğu gerçeğini açıkça ortaya koymuştur."

"Bu ülke demokrasiyi seviyor. En zor zamanlarda bu millet sandığa gitme ve hakkıyla seçim yapma yeteneğini göstermiştir. Sandık, seçim ve bütün kurallarıyla ve kurumlarıyla demokrasi, bu milletin bünyesinin esaslarındandır..."

"Kimse de başarıya gölge düşürmeye kalkmasın. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde de, demokrasinin en yaşanılır olduğu ülkelerine de baktığınız zaman seçime katılım oranının bırakın yüzde 70'leri, yüzde 50'lerde 60'larda olduğunu görürsünüz. Kimse dünyada, demokratik ülkelerde kalkıp da sandığa gitmeyene "niye sandığa gitmedin'' deme hakkına sahip değildir. İster gider, ister gitmez. O da onun özgürlüğü."

"Umuyorum ki, bu ülkeye, bu ülkenin bu gün görmüş insanlarına eksiksiz bir demokrasinin nimetlerini çok gören kimi siyasiler, bu seçim vesilesiyle nasıl bir gaflet içerisinde olduklarını inşallah anlamışlardır."
 

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan'ın partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma şöyle:
(6 Nisan 2004)

Değerli milletvekilleri...
Sevgili arkadaşlarım...

Hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Yoğun bir seçim ve dış politika maratonunun ardından sizlerle yeniden birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Öncelikle sizler başta olmak üzere Ak Parti'nin adeta "ikinci roketleme" aşaması olan seçimlerde ortaya çıkan başarıya katkısı olan herkesi en kalbi duygularımla tebrik ediyorum. Allah gayretlerimizi boşa çıkarmasın ve başarılarımız daim kılsın diyorum.

28 Mart yerel seçimleri bir kez daha gösterdi ki, milletimizin AK Parti iktidarının Türkiye'ye getirdiği yeni değişim siyasetine teveccühü her geçen gün artarak sürmektedir.

Sandıktan çıkan sonuçlar, Türkiye'nin her bölgesinde, her kesimden insanımız nezdinde siyasetin yükselen değerinin AK Parti olduğu gerçeğini açıkça ortaya koymuştur.

Hatta denebilir ki, Ak Parti siyasetin sadece "yükselen değer"ini değil, çok daha derinlerde "gerçek değer"ini temsil etmektedir.

Bugünden önce olduğu gibi bugünden sonra da yapmamız gereken, milletimizin bu büyük teveccühüne layık olacak hizmetleri ortaya koymak, Türkiye'nin umutlarını daha yükseklere taşımaktır.

Bu millete ve bu ülkenin geleceğine karşı sorumluluğumuz büyüktür. Bize verilen her oyla birlikte görevimiz ve sorumluluğumuz her geçen gün biraz daha ağırlaşmaktadır.

AK Parti olarak, milletimizin gerek 3 Kasım'da, gerekse 28 Mart'ta bize göstermiş olduğu bu inanç ve güvene müteşekkiriz.

İnşallah insanımızın yüzünü güldürecek icraatları bir bir ortaya koymaya devam ederek ve Türkiye'nin büyük gelecek hedeflerine sonuna kadar sadık kalarak bu ülkeye borcumuzu ödeyeceğiz.

Bunun için, mazbatalarını alarak Türkiye'yi bir uçtan bir uca imar etmek üzere kolları sıvayan bütün belediye başkanlarımızdan heyecanlarını hiç yitirmemelerini ve bu idealden asla uzaklaşmamalarını istiyorum.

Türkiye'nin hangi köşesinde olursa olsun her belediye başkanımız, bu milletin ihtiyaçlarına ilk koşan kişi olmak zorundadır.

Bütün Ak Parti kadrolarının bildiği bir gerçeği, aramıza yeni katılan arkadaşlarımıza bir kere daha hatırlatmak isterim: Ak Parti'nin siyaset felsefesine göre, "hizmet"in adresi Ak Parti kadrolarıdır, ama her türlü başarının kurucu unsuru ve sahibi milletimizdir. Ak Parti, bu şuurun özetidir...

Bilinsin ki biz izlediğimiz siyasete "millet siyaseti" derken, siyasete yeni bir jargon ekleme kaygısıyla ve niyetiyle hareket etmiyoruz. Biz siyasetimize "millet siyaseti" derken, bu topraklarda yaşayan gönlü zengin insanlara çok yakışacak bir demokrasi tarifi ortaya koyuyoruz. Bu tarifin ilhamını, bu yüce Meclis'in duvarlarında ifadesini bulan şu değişmez kriterden alıyoruz: "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir"

Değerli arkadaşlarım...

28 Mart'ta yapılan yerel yönetim seçimlerinin tartışılmaz hale getirdiği gerçeklerden biri de şudur.

Bu ülke demokrasiyi seviyor. En zor zamanlarda bu millet sandığa gitme ve hakkıyla seçim yapma yeteneğini göstermiştir. Sandık, seçim ve bütün kurallarıyla ve kurumlarıyla demokrasi, bu milletin bünyesinin esaslarındandır...

Burada bir gerçeğin altını çizmem lazım. Bazı yorumcular çıkıyor televizyonlara, efendim bu seçimlerde katılım şu kadar düşmüşdür. Kimisi şu partiyi sevmediği için gelmemiştir, kimisi artık bu işlerden bıkmıştır gibi yaklaşımlar.

Kendimizi aldatmayalım. Kimse de başarıya gölge düşürmeye kalkmasın. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde de, demokrasinin en yaşanılır olduğu ülkelerine de baktığınız zaman seçime katılım oranının bırakın yüzde 70'leri, yüzde 50'lerde 60'larda olduğunu görürsünüz. Acaba bunu neyle izah edeceksiniz. Oraya getireceğiniz izahı, oraya yakıştıracağınız izahı niye bu millete layık görmüyorsunuz. Bunlar sadece AK Parti'nin aldığı neticeye gölge düşürme veyahut da bu seçimin neticelerine gölge düşürme gayretinden başka bir şey değildir. Kaldı ki siyasette çok çok tecrübeli olduğuna inandığımız bazı geçmiş siyasetçiler de bunu bu şekilde tanımlama gayreti içine giriyorlar. Acaba kendileri de bu sandıklardan birinci parti olarak çıktıkları zamanlarda yüzde 100 katılımla mı sandıklardan birinci parti olarak çıkmışlardır?

Lütfen demokrasideki bu katılımcılığın özgürlük anlayışına kimse gölge düşürmeye kalkmasın. Bunanla da kimse ne kendini, ne toplumu kandırma gayreti içine girmesin. Halkımız artık bunları yutmuyor. Halkımız ister sandığa gider, ister gitmez. Bu onun en tabi hürriyetidir. Kimse dünyada, demokratik ülkelerde kalkıp da sandığa gitmeyene "niye sandığa gitmedin'' deme hakkına sahip değildir. İster gider, ister gitmez. O da onun özgürlüğü. Gitmiyorsa orada da bir niyeti vardır, gidiyorsa zaten niyetini çok açıkça ortaya koymaktadır.

Bu ülkenin insanları dünyada pek az millete nasip olacak bir siyasi olgunluğa ve bilgiye sahiptir. Seçim sonuçları üzerinde çalışmalar yapacak sosyal ve siyasal bilimcilerimizin, bu ülkenin demokrasi kültürünü nasıl içselleştirmiş bulunduğuna ilişkin çok önemli, çok kayda değer bilgilere ulaşacaklarına eminim.

Bundan sonra bizim de öğreneceğimiz çok şeyler olduğuna göre, onların da öğreneceği çok şey vardır. Bunu da bilmelerini istiyorum. Bunu niye söylüyorum; biz olayı sadece teori bazında yaşamıyoruz. Teoriyle, pratiği birleştirmek suretiyle yaşıyoruz. Sadece olayı teori bazında yaşayanların da bir şey öğrenmeleri lazım. Seçim teori değildir sadece, aynı zamanda da pratiktir. Araziyle kağıtlar doğru konuşmuyor. İşte bir çok araştırma grupları, şirketleri şöyle isabet etmiş, böyle isabet etmiş hepsinin ne kadar isabet ettiğini bu seçimlerde çok açık ve net gördük. Niye, bunlar sokağın dilini bilmiyorlar, sokağın diliyle konuşmuyorlar, halkın diliyle konuşmuyorlar da onun için...

Bu bakımdan en büyük seçim araştırmasını 28 Mart'ta yaptık ve halkımız orada kesin neticeyi ortaya koydu. Bunun üzerinde de kimsenin spekülasyon meydana getirmeye hakkı yoktur.

Umuyorum ki, bu ülkeye, bu ülkenin bu gün görmüş insanlarına eksiksiz bir demokrasinin nimetlerini çok gören kimi siyasiler, bu seçim vesilesiyle nasıl bir gaflet içerisinde olduklarını inşallah anlamışlardır.

28 Mart tarihinin, bu çok yönlü sonuçlarıyla birlikte demokrasi tarihimizin kavşak noktalarından biri olacağına ve bu milletin yönetime doğrudan katılma konusundaki engin yeteneğinin artık görmeyen gözlerce de görüleceğine bütün samimiyetimle inanıyorum.

Açılan bu yeni demokrasi tablosunu çok önemsiyorum ve hepinizden 28 Mart sandıklarında hayat bulan bu demokrasi ruhuna sonuna kadar sahip çıkmanızı özellikle istirham ediyorum. Bu ruh,Türkiye'yi aydınlığa ve muasır medeniyet seviyesinin üstüne taşıyacak olan ruhtur.

Bu millete, bu milletin özünde sahip olduğu değerlere her zaman samimiyetle inandık, bundan sonra da inanmaya devam edeceğiz. Türkiye'nin geleceğine dair en büyük güvencemiz de bu milletin en zor şartlar altında bile asla kaybolmayan gücü ve dirayetidir.

Değerli milletvekilleri...

28 Mart tarihinde yapılan yerel seçimler, bir başka açıdan da tarihi sonuçlar doğurmaya adaydır.

Biliyorsunuz, Meclis gündemine gelmek üzere bekleyen ve yerel yönetimlerimizin yetki ve sorumluluklarını arttıran bazı yasa tasarılarımız var.

Hem kamu yönetimimizin çağın gereklerine uygun olarak yeniden yapılanması, hem de bu doğrultuda yerel hizmetlerin belediyelerce yürütülmesi konusunda kısa bir zaman sonra planladığımız yasal düzenlemeleri hayata geçirebileceğimizi ümit ediyorum.

Bu adımlar Türkiye'yi rahatlatacak, sisteme işlerlik kazandıracak adımlardır. Türkiye artık bütün hizmetleriyle Ankara'dan sevk ve idare edilecek bir ülke olmaktan çıkmıştır. Bunu bu seçimden sonra atılacak adımlarla birlikte inşallah yaşayacak ve göreceğiz.

Burada tabi bir inceliğini oraya koymam lazım.

Değerli Arkadaşlar,

Biz muhalefet partileri içinde şu olmuş, bu olmuş falan bunları takip edecek ve bunlara göre politaka belirleyecek olan bir parti değiliz. Biz sadece kendimize bakıyoruz. Biz seçimlerin inşallah önümüzdeki günlerde ard arda yapacağımız geniş çaplı toplantılarla değerlendireceğiz. Milletvekillerimizle, il başkanlarımızla, kadın kollarımızla, gençlik kollarımızla biraraya geleceğiz. Seçim Koordinasyon Merkezlerimizle biraraya geleceğiz. Ve oturup nerede ne eksiklerimiz var, bu eksiklerimizi nasıl gidereceğiz. Bunların hepsini inşallah hafta sonu toplantılarıyla değerlendireceğiz.

AK Parti kurumsallaşma yolunda olan bir partidir. Tabi geçirdiğimiz bu iki seçimle, yaptığımız kongrelerimizle kurumsallaşmada büyük adımlar attık ama kurumsallaşma şu anda belki bu geçirdiğimiz sınavlarla büyük ölçüde bitti fakat ideal anlamda buna bitti diyemeyiz. Bunu da inşallah ideal anlamda bitirme gayreti içinde olacağız. O zaman kendimizi sürekli bir özeleştiri çemberinde tutmaya mecburuz. Ki bu eksiklerimizi görelim ve bu eksiklerimizi süratle giderelim.

Dünya da sürekli değişim içinde. AK Parti bu gelişime yönelik kararlarını almada, adımlarını atmada süreklilik gösteren, bu konuda kararlılık gösteren bir parti olduğunu da ortaya koymalıdır. Bu nasıl olacak, işte bu tür toplantılarda bunu halledeciğiz.

Ve yapılacak olan eğitim çalışmalarıyla bunu geliştireceğiz. Inanıyorum ki partimiz 2004'ten sonra 2005'te çok farklı bir vizyonla dünya siyasetinde yerini alacaktır. İçte ve dışta çalışmalarımız asla dinamik yapısını zayıflatmayacak aksine daha da güçlendirerek devam ettirecektir. Onun için de tabi içimizdeki bu çalışmalar dışa inşallah çok daha farklı bir şekilde yansıyacak ama içe kapanmacı bir siyaset anlayışını asla kabul etmiyoruz, etmiyeceğiz, hep dışa açık dünyaya açık, kucaklayan ve bu kucaklamanın yanında da kendi içinde kimliğini gayet güzel bir şekilde de olgunlaştıran bir parti olduğumuzu inşallah geleceğe taşıyacağız.

Sevgili Dostlar,

Türkiye'nin yükü hafifletilerek asli hizmetlere yoğunlaşan bir kamu yönetimine ve problemleri yerinde çözecek yetki ve sorumlulukla donatılmış yerel yönetimlere ihtiyacı vardır.

Ekonomimizin sağlıklı bir temele oturtulabilmesi açısından da reform niteliği taşıyan bu değişiklikleri hayata geçirmemiz gerekmektedir.

Türkiye adil ve kalkınmış bir ülke olma hedefine kavuşacaksa, bunda yerel yönetimlerimizin katkısı en az merkezi yönetim kadar büyük olmalıdır ve olacaktır. Bu sebepledir ki, milletimizin seçim sonuçlarına yansıyan değişim iradesini çok değerli buluyorum.

Daha önce de söyledim; 29 Mart sabahından itibaren Türkiye'nin neresinde ve hangi partiye mensup olursa olsun bütün belediye başkanlarının başımız gözümün üzerinde yeri vardır, hepsi bizim belediye başkanlarımızdır.

Burada bir ayrım söz konusu olamaz. Olmayacaktır da... Kimse herhangi bir spekülasyon içine girmesin. Ve bütün milletvekillerimiz, hangi ilin vekili olurlarsa olsunlar, hangi partinin belediye başkanı olursa olsun, ki 28 Mart'tan sonra artık partinin belediye başkanı olmak diye bir şey yoktur, o beldenin, o ilçenin, o ilin belediye başkanı vardır, ve AK Partili milletvekili arkadaşlarıma sesleniyorum; kesinlikle ellerinden gelen yardımı o ildeki, ilçedeki, beldedeki belediye başkanlara yapmalıdır ve bu konuda onları da cesaretlendirmelidir.

Niye, gelenek var, yanlış, çirkin, kötü bir gelenek var. Acaba ben şu anda farklı bir iktidarla başbaşayım, bu sorunumu oraya götürebilirmiyim, götürürsem ne olur endişesini taşıyabilirler. Ama bu endişenin olmadığını bizim iktidarımızda görmeliler. Onun için de sizler bu konuda elinizden gelen desteği vermelisiniz, yardımcı olmalısınız ve hep birlikte şehirlerimizin, ilçelerimizin, beldelerimizin bu fiziki değişimini Türkiye'ye yaşatmalıyız. Dert bizim derdimiz. Biz iktidar sorumluluğunun bilinci içinde olacağız. Biz bu ülkenin, bu milletin sevdalısıyız. Bunu başarmaya da mecburuz. Onun için de bu sorumluluktan kurtulamayız. Bunu halletmeye mecburuz.

Millet iradesini siyasetinin temel rotası olarak almış bu partinin, mührünü milletten almış olanlara karşı bundan başka davranış izlemesi zaten düşünülemez.

Elbette ki, bütün belediye başkanlarımızı aynı sevgi, aynı ilgiyle kucaklayacağız.

Bu sözümüze inananlar da, inanmayanlar da yakında her şeyin nasıl işlediğini görecekler. Bizim millete hizmet etmek için gecesini gündüzüne katanlarla beraber olmamak gibi bir lüksümüz yoktur. Hizmeti esas aldığımıza göre, hizmeti hakkıyla yapanın her zaman yanında ve destekçisi olacağız. Bu vesileyle seçimden milletin teveccühünü kazanarak çıkmış bütün belediye başkanlarını kutluyor, görevlerinde başarılar diliyorum. İnşallah bu seçim de ülkemiz için çok hayırlı, çok bereketli sonuçlar doğuracaktır diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri...

Geçtiğimiz ay seçimle birlikte gündemin üst sırasını paylaşan bir başka konu da Kıbrıs müzakereleriydi.

Sanıyorum tüm arkadaşlarıma "Çözüme Doğru Kıbrıs Notları" kitapçığı dağıtılmıştır.

Değerli Arkadaşlar,

Hatırlarsanız bu yola çıktığımızda bir şey söylemiştik, o da neydi; " Çözümsüzlük çözüm değildir''

Bir başka ilkemizi de açıklamıştık; " Siyaset çözüm üretme sanatıdır, siyaset sorun üretme sanatı değildir'' demiştik. Bunu hep temel ilke olarak açıklamıştık ve şuanda da hep aynı noktadayız. Ve bu bizim AK Parti'nin siyasetinin temel ilkesidir. Hiç bir zaman biz çözümsüzlüğü çözüm olarak görmeyeceğiz. Çünkü bir siyasi parti bunun için kurulur, bunun için hareket eder. Ve sorun üretmez, sorun çözer. Görevi budur. Hiç kimse de bunun için bahane uyduramaz.

Hükümet olarak Kıbrıs'ta adil ve kalıcı bir barışın tesisinden yana olduğumuzu, çözüm için yapıcı bir gayret içinde olacağımızı her vesileyle ifade ettik.

Bu anlayışımızın gereğini daha önce Davos'ta başlayan bir süreçle, biliyorsunuz bu sürecin neticesinde de New York'ta devam eden yasal süreç, Burgenstock'ta gerçekleştirilen müzakereler sırasında da layıkıyla biz atılması gereken adımları attık ve görevimizi de layıkıyla yerine getirdik.

Müzakere süreci boyunca izlediğimiz siyaset, devletin tüm kurumları ile istişare içinde ve bu istişareler sonrasında ortaya çıkan bir düşünce zemininde, tabi biz buna mutabakat zemini de diyebiliriz, tabi ki bazı konularda mutabık olmadığımız olabilir ve bu konularda da hükümetimiz orta yol neyse bunu tutturmak süretiyle kararını vermiş, şu ana kadar adımlarını atmıştır.

Bu çerçevede müzakerelerin her adımında gerek Kıbrıs Türk halkının varoluş davasını, gerekse Türkiye'nin tezlerini en etkili ve güçlü biçimde savunmuş olduğumuz inancındayız.

Türkiye, Kıbrıs'ta iki ayrı halk ve iki ayrı demokrasinin varlığını her zeminde dile getirmiştir.

Ada'da adil ve kalıcı bir barışa ancak bu gerçekten hareketle ulaşılabileceğinin ısrarla altı çizilmiştir.

Bu noktada olduğu gibi, Türkiye'nin garantörlük haklarının korunmasında da azami hassasiyet gösterilmiştir.

Vazgeçilmez gördüğümüz bu temel ilkeler çerçevesinde Annan Planı son halini almadan önce Birleşmiş Milletler'e bazı değişiklik önerileri sunduk.

Devletimizin tüm kurumlarıyla istişare edilerek üzerinde daha önce görüşüp, mutabık kaldığımız ama bunların büyük bir kısmını kabul ettirdiğimize inandığımız ve gerçekten de önem verdiğimiz hususların planda yer almasına ısrarla özen gösterdik. Bunları sizlere dağıttığımız kitapçıklarda göreceksiniz.

Anlaşma sonucunun AB birincil hukuku haline getirilmesi konusunda neticeyi % 100 almış değiliz. Orada şüphesiz ki bir riskimiz var. Ama bunun dışında;

• İki kesimliliğin korunması,
• Adanın kuzeyindeki Kıbrıs Türk devletinin siyasi eşitliğinin güvence altına alınması,
• Kıbrıs Türk toplumunun ulusal birliğinin korunması,
• Adada belli bir oranda Türk askerinin Türkiye, AB'ye tam üye olduktan sonra da Kıbrıs'ta kalması,
• Güvenlik ve garantilerin güçlendirilmesi,
• Kıbrıs Türkü'nün refahı ve ekonomik gelişmesinin teminat altına alınması,
• Adada yaşayan anavatan kökenlilerin haklarının korunması
ve bunun yanında, (bunun altını özellikle çiziyorum) bu güne kadar Türkiye'den başka Kuzey KKTC'yi dünyada tanıyan bir başka ülke var mıydı? Hayır, yok. Ama şimdi ne oluyor, (eğer gerçekleşirse) artık yeni bir devlet kuruluyor Kıbrıs'ta. Kimler kuruyor bu devleti. Iki kurucu devlet. Birisi KKTC; öbürü de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Ve iki kurucu devlet olarak Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuruyorlar. Marşları ayrı, bayrakları ayrı... bunları bugün daha detaylarıyla Başbakan Yardımcımız ve Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül Bey, TBMM'de anlatacak.

Tabi burada üzerinde durduğumuz çok önemli bir husus da şu:

Değerli Arkadaşlar,

Uluslararası çok önemli toplantılara gidiyoruz. Gittiğimiz bu uluslararası toplantılarda bakıyorsunuz 450 bin, 500 bin nüfusu olan ülkelerin dilleri orada konuşuluyor. Bizlere tercümesi yapılıyor. Ama 72 milyon nüfusu olan Türkiye'nin dilinin orada konuşulmadığını, kitaplarının yayınlanmadığını görüyoruz. Şimdi bu adımlar bunu sağlamıştır.

Tabi bütün bunları bir kenara koyarak çok farklı değerlendirmelerle hala bunlara çok olumsuz yaklaşma gayreti içinde olanlar var. Eksikler yok mu, şüphesiz var.

Değerli arkadaşlar,

Bütün uluslararası müzakerelerde Allah aşkına herşeyin yüzde %100 hallolduğunu nerede görüyorsunuz. Şöyle bir tarihe bakın Allah aşkına. Şöyle bir tarihe bakınca şu yapılan anlaşmanın ne kadar önemli olduğunu anlamak mümkün olacaktır. Ama Kuzey Kıbrıs'ı çözümsüzlüğe mahkum etmek, tarihe hesap verilemeyecek bir adım olur, bir süreç olur. Onun için bunun çözümlenmesi gerekiyor. Onun için bu adımlar buraya kadar ısrarla, dikkatle, titizlilikle getirilmiştir. Ve bu sürecin şüphesiz ki Kıbrısımıza, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetimizdeki soydaşlarımız, kardeşlerimiz tarafından bu iyi niyetimizin ben paylaşılacağı inancındayım. Ve bu iyi niyetin de neticesini şüphesiz ki ne çıkarsa çıksın referandumda biz saygıyla karşılarız.

Kıbrıs politikamızın "olmazsa olmazlar"ı olan bu önceliklerimiz, sürdürdüğümüz müzakerelerin ardından son şekli verilen Plana da büyük ölçüde yansımıştır. Ve biz bu süreçte de gerek şahsım, gerek Abdullah Bey, gerekse diğer arkadaşlarım, gerçekten çok yoğun bir diplomasiyi sürdürdük.

Uluslararası görüşülmesi gereken bütün devlet başkanlarıyla, başbakanlarla, bakanlarla bu görüşmeleri yaparak sürekli madem ki Kıbrıs konusunda bizden böyle bir atak beklediniz ve biz bu atağı yaptık, iyi niyetimizi gösterdik, siz de iyi niyetinizi gösterin dedik. Peki bu hala bitti mi, hayır bitmedi. Bundan sonra da bizim de atacağımız adımlar var, onların da atacağı adımlar var. Çünkü biz bu işin bitmesini istiyoruz. Nasıl, her iki tarafın da gönlü olacak şekilde. Onun için de kazan-kazan temelinde bu çalışmaları sürdürdük. Yani ben kazanayım karşısı kaybetsin gibi bir kurnazlığın içine girmeyi düşünmedik. Biz de kazanalım, onlar da kazansın. Böyle bir samimi niyetle olaya yaklaştık. Niye, eğer Kıbrıs'ta adil ve kalıcı bir barış dönemi başlatılacaksa bunu bu şekilde başlatmamız gerekiyordu. Ve biz bu anlayışla yaklaştık. Çünkü hala komşularıyla kavgalı bir Türkiye istemiyoruz. Komşularıyla barış içinde olan bir Türkiye'yi yavrularımıza gelecek nesillere bırakalım istiyoruz. Derdimiz, gayretimiz budur.

Böylece varılan aşama ile,

• hem Türk tarafının tezleri tahakkuk ettirilmiş,
• hem de kazanımların tarihin ilerleyen safhalarında çeşitli yollarla delinmesinin önüne büyük ölçüde geçilmiştir.
"Milli siyaset"imizin ve "milli dava"mızın hiçbir şekilde "sulandırılması"na göz yumulmamıştır, bunun bahis konusu edilmesi bile mümkün değildir...
Değerli arkadaşlar...

Hükümet olarak BM Genel Sektereri'nin "iyi niyet misyonu"nun öngördüğü işbirliği ve takvim doğrultusunda bu anlaşmanın gerektirdiği sorumluluklarımızı tam bir açıklık ve iyi niyet çerçevesinde yerine getirmeye hazır olduğumuzu daha önce de ifade ettik.

Hükümet olarak, yıllardan beri "siyasi sorumluluk" makamında oldukları halde "siyasi irade" ortaya koymaktan kaçınan ve bugün gerçekleri bilmelerine rağmen bizi eleştirmekten geri durmayanların yaptığını yapmadığımızı, bu sorumluluktan kaçma yoluna tevessül etmediğimizi, Hükümet olmanın gerektirdiği siyasi iradeye sonuna kadar basiretle, tefekkürle, dirayetle ve kararlılıkla sahip çıktığımızı göstermiş oluyoruz...

Konu üzerinde devletimizin ilgili bütün kurumlarıyla istişare içerisinde gerekli değerlendirmeleri daha önce olduğu gibi bu aşamada da yapıyoruz.

Gerek TBMM'den çıkacak karara, gerekse Kıbrıs'ta yaşayan Türk ve Rum halklarının ortaya koyacakları iradeye sonuna kadar saygılı olacağımızı bir kere daha ifade etmek istiyoruz.

Biz istiyoruz ki, son dönemde Yunanistan'la ilişkilerimizde yaşanan yapıcı ve olumlu atmosfer, Ada'da adil ve kalıcı bir barışın tesisine vesile olsun.

Bu konuda büyük Atatürk'ün "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine bağlı olan Türk tarafı olarak gösterdiğimiz iyi niyetli yaklaşım ve yapıcı gayretlerin, karşı tarafta da bir karşılık bulacağına inanıyorum. Doğu Akdeniz'de özellikle Kıbrıs'ın, barış ve istikrarın sağlandığı bir ada olması için, her iki tarafın aynı uzlaşma zemininde buluşması şarttır.

Bütün tarafların lehine olacak bir çözümün gerçekleşeceği konusunda iyimserliğimizi koruyoruz.

Bundan önce olduğu gibi, bundan sonra da Türkiye'nin ve KKTC'nin önceliklerine sonuna kadar sadık kalacak, ilgili kurumlarımızla ve Kuzey Kıbrıs Türk yönetimiyle istişare ve paylaşım içerisinde hareket edeceğiz.

"Ne olursa olsun çözüm" değil, bütün tarafların lehine olacak barışçı ve adil çözüm arayışı içindeyiz.

Fakat, siyasetin, stratejinin ve diplomasinin gerektirdiği çözüm arayışlarını, kaba, iyi niyetten yoksun ve basiretsiz bir yaklaşımla "ver kurtul" etiketiyle yaftalamaya çalışan marjinal kesimlerin kuru gürültülerine de pabuç bırakacak değiliz!

Bu mesele bir "milli mesele" ve "milli dava"dır. Bu bilinçten yoksun kuru gürültü sahiplerini de bu bilince davet etmeye devam edeceğiz.

Atılacak olan her adımda bundan önce olduğu gibi bundan sonra da Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin menfaatlerinin gereği neyse o yapılacaktır.

Bu konuda kamuoyunda tartışma sebebi olan bazı noktalar var.

Mesela hazırlanan belgenin 9000 sayfa olduğu ve bu 9000 sayfanın referanduma kadar olan zaman içinde halka anlatılamayacağı ifade ediliyor.

Sözü edilen 9000 sayfanın çok büyük bölümü AB'ye uyum yasaları çerçevesinde yapılması gereken tali düzenlemelere ilişkindir ve bunlarla işin uzmanlarının ilgilenmesi yeterlidir.

Sözgelişi "Gemilerin Tescili, Satışı ve İpotek Edilmesi" yasası gibi, "Organize Suç Hakkında Federal Yasa" gibi fevkalade teknik ve dolayısıyla ayrıntılı yasal düzenlemeleri sanki herkesin satır satır okuması gereken Anayasal İlkeler gibi takdim etmek, temelsiz bir polemikten öteye geçmez.

Türkiye olarak bu düzenlemelerin büyük bir kısmını biz de zaten aynı şekilde AB müktesebatına uyum çerçevesinde hayata geçiriyoruz.

Değerli arkadaşlar,

Kendimizi aldatmayalım. (Efendim bu çok kısa bir zamana sıkıştırıldı.) Bu tür polemikler de var. Hiç kusura bakmayın. Çok kısa bir zaman falan yok. Bu konu bir günlük konu değil, bir aylık konu değil, bir yıllık konu değil. 30 yıllık bir süreç. 30 yıldır neredeydiniz, 30 yıldır bu konu üzerinde niye düşünmediniz, niye konuşmadınız, niçin atılması gereken adımları atmadınız. Hala şimdi çok kısa bir zamana sıkıştırıldı diyorsunuz. 3 kez bu müzakereler yapıldı. Bu defa 4'üncü müzakeredir. Bu da bizim adımlarımızla Davos'ta başlayan bir süreçtir ve bu süreci de şuanda bir noktaya getirdik. Şimdi bunu burada koparma gayreti içinde olanlar var. Yanlıştır, lütfen ne Türkiye'ye, ne Kuzey Kıbrıs'taki kardeşlerimize burada zaman kaybettirmeyelim. Çünkü gelecek Kuzey Kıbrıs'taki gelecek kuşakların da aleyhine olacaktır ve bizleri de bir anavatan olarak üzecektir. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur.

Bu davadaki önceliklerimizle ilgisi olmayan bu teknik yasaları gündeme getirmenin, sanki insanlardan gizlenen bir şeyler varmış gibi bir hava estirmeye çalışmanın mantığını anlayabilmiş değiliz.

Zaman bütün bu gayretleri yapıcı desteklerle güçlendirme zamanıdır. Herkesi bu konuda duyarlı olmaya ve kafaları bulandıracak vehim ve spekülasyonlardan kaçınmaya çağırıyorum.

Bu konuyu basit siyasi çıkarların malzemesi yapmaya çalışanları biz iyi biliyoruz. Milletimiz de iyi biliyor. Ve onlara da zaten gerekli cevabı 28 Mart'ta da verdi. Çünkü hiç kimse meydanlarda yerel yönetimleri konuşmadı AK Parti'den başka. Meydanlarda yerel yönetimi biz konuştuk. Türkiye'nin iç siyasetini biz konuştuk ve biz dedik ki; bu seçimler yerel yönetim seçimidir. Gündemi değiştirmek isteyenler var. Dikkat edin bak gündemi konuşmuyorlar, başka şeyler konuşuyorlar. Fakat meydanlarda bizi takip etmeyenler çıktılar televizyon oturumlarında hep şunu konuştular; Efendim işte meydanlarda hep başka şeyler konuşuldu, yerel yönetimler hiç konuşulmadı.

AK Parti'yi hiç izlemedin ki... AK Parti'yi izleseydin bu konulara hiç girmediğini görürdün. Hatta meydanlarda biz hiç Kıbrıs'ı konuşmadığımız için bazı siyasi partiler tarafından da eleştirildik. Niye; bu seçim bir genel seçim değil.. Biz Kıbrıs'ı her zaman yazıyor ve gerekli yerde de her zaman konuşuyoruz. Ve gece demedik, gündüz demedik, seçimin son anında bile Abdullah Bey yurt dışında koşturuyordu, seçim bitti hemen biz koştuk gittik. Müzakerelerini yürüttük ve hamd olsun belli bir noktaya da bunu getirdim. Ve bütün niyetimiz, samimidir, niyetimiz hayırdır ve inşallah sonu da hayır olacaktır.

Türkiye'ye ve Kıbrıs Türk halkına inşallah kazandırılacak çok yararlar vardır.

Tabi bu basiretsizlikle, milletin basiret hazinesinden çalınacak herhangi bir oy yoktur bunu da söyleyeyim.

Kıbrıs müzakereleri ve bugün gelinen nokta hakkında Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül biraz sonra Meclis Genel Kurulu'nda detaylı bilgi verecek, bu yüzden daha fazla detaylara girmeye gerek yok.

Değerli milletvekilleri...

Ekonomiden güzel haberler gelmeye devam ediyor.

2003 yılı için yılda yüzde 5'lik bir büyüme hedefi koymuştuk, biliyorsunuz. Bu rakam birkaç gün önce açıklandı ve yıllık yüzde 5.9 gibi beklentilerimizin üstünde bir büyüme hızı yakaladığımız ortaya çıktı.

Yine enflasyonda 2004 sonu için yıllık hedef TÜFE'de yüzde 12 olarak belirlenmişti. Bu rakam yılın ilk üç ayında 11.83 gibi bir rakamla daha şimdiden yakalandı ve aşıldı.

Mart ayındaki ihracatımız, yüzde 39.7 artışla 5.3 milyar dolara yükseldi. Bu bir rekordur. Aylık bazda en yüksek ihracat rakamını yakalamış olduk.

İnşallah ülkemizdeki güven ve istikrar ortamını koruduğumuz, yönetimde Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu kararlı ve dikkatli politikaları sürdürdüğümüz sürece bu rakamlar çok daha iyi noktalara taşınacaktır.

Bu mali disiplinimiz, bu ekonomik programı, aynı ciddiyetle, aynı istikrar içinde sürdürmemiz lazım. Bunun için sizleri zaman zaman sıkıştıranlar, zaman zaman rahatsız edenler olabilir. Efendim işte yatırımlarda şunlar var, bunlar var ... Onun biz de farkındayız. Mümkün olduğu kadar yatırımlarda bereketin olduğunu da ihmal etmeyelim. Bizim yatırımlarımız bereketlidir. Niye, çünkü biz birilerinin geçmişte 10'a verdiğini 3-4'e yaptırıyoruz. Daha da bereketli olanı var, nedir o? Onların 10 yıldı, 15 yılda yaptırdıklarını biz 3-4 yılda yapar durumdayız. 15-20 yıl önce başlamış olan yatırımlar hala duruyor, biz onları öncelikler sırasında bir an önce bitirmenin gayreti içindeyiz. Işin bereketi burada..

Bu arada tabi gittiğimiz her yerde bu pancar üreticisi vatandaşlarımız bizi köşeye sıkıştırıyor. Bu konuyla ilgili 2003-2004 yılı döneminde üreticinin 9 milyon 100 bin ton pancar satın alındı. Karşılığında 865 trilyon tahakkuk etti. Tahakkuk eden bu bedel, bugüne kadar 161 trilyon lirası ayni olarak, 287 trilyon lirası nakdi olmak üzere toplam 448 trilyon lirası avans olarak pancar üreticilerine ödendi. 417 trilyon tutarındaki bakiye pancar bedellerinin ödenmesine Türkiye genelinde 25.04.2004 tarihinde başlanarak hazineden hiç bir katkı sağlanmadan pancar bedellerinin tamamı kendi imkanlarımızla inşallah ay sonuna kadar ödenecektir. Bunun da şimdiden müjdesini vermiş oluyorum.

Türkiye geleceğe doğru tam yol ilerlemeye başlamıştır.

Allah yolumuzu açık etsin.

Hepinize sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.
 


(6 NİSAN 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.