Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 5171 sayılı yasanın 4 maddesini TBMM'ye iade
etmesi ile ilgili Cumhurbaşkanlığı açıklaması ve iade gerekçesi şöyle:
(28 Mayıs 2004)
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER tarafından yayımlanması kısmen
uygun bulunmayan, 5171 sayılı "Yükseköğretim Kanunu ve Yüksek Öğretim Personel
Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun", 1., 5., 6. ve 7. maddelerinin
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce bir kez daha görüşülmesi için, Anayasa'nın
değişik 89. ve 104. maddeleri uyarınca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na
geri gönderilmiştir.
Söz konusu Yasa'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na gönderilme
gerekçeleri aşağıda sunulmaktadır:
T.C.
CUMHURBAŞKANLIĞI
SAYI : B.01.0.KKB.01-18/A-2-2004-615 28 / 05 / 2004
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
İLGİ: 13.05.2004 günlü, A.01.0.GNS.0.10.00.02-5562-18845 sayılı yazınız.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nca 13.05.2004 gününde kabul
edilen 5171 sayılı "Yükseköğretim Kanunu ve Yüksek Öğretim Personel Kanununda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun" incelenmiştir:
1- İncelenen Yasa'nın, 1. maddesiyle değiştirilen 2547 sayılı
Yükseköğretim Yasası'nın 6. maddesinde,
"Yükseköğretim Kurulu; tüm yükseköğretimi düzenleyen, yükseköğretim
kurumlarının kendi aralarında ve Milli Eğitim Bakanlığı ve diğer ilgili
kuruluşlarla olan ilişkilerinde koordinasyonu sağlayan, yükseköğretim kurumlarının
faaliyetlerine yön veren, bu Kanunla kendisine verilen görev ve yetkiler
çerçevesinde, özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip yükseköğretim üst
kuruluşudur.
Yükseköğretim Kuruluna; Yükseköğretim Denetleme Kurulu, Öğrenci Seçme
ve Yerleştirme Merkezi ile gerekli planlama, araştırma, geliştirme, değerlendirme,
bütçe, yatırım ve koordinasyon faaliyetleriyle ilgili birimler bağlıdır.
Yükseköğretim Kurulu,
a) Cumhurbaşkanınca rektörlük veya öğretim üyeliğinde başarılı
hizmet yapmış ya da yapmakta olan profesörlere öncelik verilmek suretiyle
doğrudan seçilen beş,
b) Bakanlar Kurulunca seçilen beş,
c) Üniversitelerarası Kurulca profesörler arasından seçilen beş,
d) Genelkurmay Başkanlığınca seçilen bir,
Üyeden oluşur. (b), (c) ve (d) bentlerine göre seçilenlerin üyelikleri
Cumhurbaşkanının onayı ile kesinleşir. Bu bentlerde belirtilenlerin seçimleri
bir ay içinde, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayanların yerine yeni adayların
seçimleri ise iki hafta içinde yapılmadığı takdirde, Cumhurbaşkanınca doğrudan
atama yapılır.
(b), (c) ve (d) bentlerinde belirtilen üyelerin seçimleri, ilgili makam
ya da kurumun kontenjanındaki üyenin üyelik süresinin bitimi tarihinden
bir ay önce, süresinden önce boşalma olması halinde ise en geç bir ay içinde
tamamlanır ve seçilen üyeler onay için Cumhurbaşkanına sunulur.
İlk toplantısını en yaşlı üyenin başkanlığında yapan Kurul, üyeleri
arasından bir başkan seçer. Başkan, Kurul üyeleri arasından bir başkan
vekili seçer. Diğer başkan vekili Kurul üyeleri arasından, Kurul tarafından
seçilir. Başkan ve Kurul üyelerinin görev süresi dört yıldır. Kurulun başkan
ve üyeleri daimi statüde görev yapar.
Başkan, Kurulun ita amiridir ve Kurulu temsil eder. Başkan, bulunmadığı
durumlarda, kendisine vekalet etmek üzere başkan vekillerinden birini görevlendirir.
Başkan, Kurula karşı sorumlu olup Kurul kararlarının uygulanmasını sağlar.
Kurul, üyelerinin en az üçte ikisinin katılımıyla toplanır ve katılanların
salt çoğunluğuyla karar alır. Milli Eğitim Bakanı Yükseköğretim Kurulu
toplantılarına katılabilir ve katıldığı toplantılara başkanlık eder. Yükseköğretim
Kurulu, üyelerinin salt çoğunluğunun isteğiyle olağanüstü toplanabilir.
Üyeler, Yükseköğretim Kurulu Başkanı tarafından verilecek istisnai görevler
dışında hiçbir kamu kuruluşu veya özel kuruluşta ücretli ya da ücretsiz
çalışamaz. Bir yıl içerisinde yıllık izin, hastalık ve mazeret izinleri
hariç bir ay hizmete devam etmeyen üyeler görevinden ayrılmış sayılır.
Kurul Başkan ve üyelerinin ücretleri, birinci derecenin son kademesindeki
profesörlerden rektörlüğe atananlara ödenen aylık (ek gösterge dahil),
taban aylığı, makam tazminatı, temsil tazminatı ve üniversite ödeneği ile
idari görev ödeneği toplamının brüt tutarının iki katını geçmemek üzere
Bakanlar Kurulunca tespit edilir. Kurul üyelerine (özel veya kamu kurumlarınca
telif hakları kapsamında ödenenler hariç) ayrıca herhangi bir ücret ödenmez.
Kurulda görev alan kamu personelinin her türlü özlük hakları saklı kalır
ve kurumlarından aylıksız izinli sayılır.
Kurul, çalışmalarında verimlilik sağlamak amacıyla kendi içinde komisyonlar
oluşturabilir.
Yükseköğretim Kurulunun çalışma usul ve esasları Yükseköğretim Kurulunca
çıkarılan yönetmelikle düzenlenir."
denilerek, Yükseköğretim Kurulu'nun oluşumu yeniden düzenlenmektedir.
a- Maddenin üçüncü fıkrasının (b) bendinde, Yükseköğretim Kurulu'nun
beş üyesinin Bakanlar Kurulu'nca seçileceği belirtilmiş; ancak, bu beş
üyenin hangi nitelikleri taşıyacağına ilişkin herhangi bir kurala yer verilmemiştir.
Böylece, Bakanlar Kurulu, Yükseköğretim Kurulu'na üye seçme konusunda
mutlak bir takdir yetkisiyle donatılmıştır.
Oysa, Anayasa'nın 131. maddesinin ikinci fıkrasında,
"Yükseköğretim Kurulu, üniversiteler ve Bakanlar Kurulunca seçilen ve
sayıları, nitelikleri, seçilme usulleri kanunla belirlenen adaylar arasından
rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörlere öncelik
vermek sureti ile Cumhurbaşkanınca atanan üyeler ve Cumhurbaşkanınca doğrudan
doğruya seçilen üyelerden kurulur."
denilerek, Bakanlar Kurulu'nca, Yükseköğretim Kurulu'na seçilecek adayların
rektörlük ve öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörler arasından
olması öncelikli nitelik olarak belirtilmiş, diğer niteliklerin yasayla
düzenlenmesi öngörülmüştür.
Nitekim, yürürlükteki düzenlemede, kendisine, üst düzeydeki devlet görevlileri
ya da emeklileri arasından Yükseköğretim Kurulu'na üye seçme yetkisi tanınan
Bakanlar Kurulu'nun bu yetkisi, seçeceği kişilerin mesleklerinde "temayüz
etmiş" olmaları koşuluna bağlanmış; ayrıca, yargıç ve savcı sınıfından
olanların seçiminde ise, Bakanlığın ve kendilerinin "muvafakatlarının"
alınması zorunlu kılınmıştır.
İncelenen Yasa'da, Bakanlar Kurulu'nca Yükseköğretim Kurulu'na seçilecek
üye adayları için hiçbir nitelik öngörülmemiş olması Anayasa'nın 131. maddesiyle
bağdaşmamaktadır.
Öte yandan, akademik yaşamı planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek,
yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma etkinliklerini
yönlendirmek gibi önemli görevleri bulunan Yükseköğretim Kurulu'na seçilecek
kişilerde kimi niteliklerin bulunması ve bunların yasa ile belirlenmesi
zorunludur.
Yükseköğretim Kurulu üyesi olmak için hiçbir nitelik aranmayan ve dolayısıyla
görevin gerektirdiği asgari nitelikleri taşımayan, hatta kamu görevlisi
bile olmayan kişilerin politik yaklaşımlarla bu göreve atanmalarının olanaklı
kılınmasının sakıncaları açıktır.
Bu nedenle, Yükseköğretim Kurulu üyeliğine, Bakanlar Kurulu'nca yapılacak
üye seçiminde herhangi bir ölçütün getirilmemiş olmasında "kamu yararı"da
bulunmamaktadır.
b- Maddenin üçüncü fıkrasının (d) bendinde, Yükseköğretim Kurulu'na
Genelkurmay Başkanlığı'nca da bir üye seçilmesi öngörülmüştür.
Anayasa'nın 131. maddesinin ikinci fıkrasında 07.05.2004 günlü, 5170
sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle, Yükseköğretim Kurulu'na Genelkurmay
Başkanlığı'nca üye seçilmesine ilişkin kural Anayasa'dan çıkarılmıştır.
Söz konusu değişiklik 22.05.2004 günlü, 25469 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe girmiştir.
Anayasa'nın 131. maddesinin yürürlükteki kuralına göre, Yükseköğretim
Kurulu'na, ancak Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve üniversitelerce üye
seçilmesi olanaklıdır.
Bu durumda, incelenen Yasa'nın, 2547 sayılı Yasa'nın 6. maddesini değiştiren
1. maddesiyle, Yükseköğretim Kurulu'nun oluşumunda Genelkurmay Başkanlığı'nca
da bir üye seçileceğinin öngörülmüş olması, Anayasa'nın, yasaların Anayasa'ya
aykırı olamayacağına ilişkin 11. maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır.
2- İncelenen Yasa'nın,
- 5. maddesiyle değiştirilen 2547 sayılı Yasa'nın 45. maddesinin (a)
bendinde,
"a.Yükseköğretim kurumlarına, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinin
yapacağı sınavla girilir. Bu sınava temel teşkil etmek üzere, Milli Eğitim
Bakanlığı genel ortaöğretim ve mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarının
program/alan/ kol/bölümlerini; sözel, eşit ağırlık ve sayısal olmak üzere
üç grupta toplar. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı da yükseköğretim programlarını;
sözel, eşit ağırlık ve sayısal olmak üzere üç puan türünde gruplandırır
ve hangi ortaöğretim program/alan/kol/bölümünün hangi yükseköğretim programına
karşılık geldiğini bu suretle ilişkilendirir. Adayların ortaöğretimdeki
başarıları; Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından geliştirilecek
bir yöntemle ortaöğretim başarı puanı olarak hesaplanır ve bu puan yükseköğretim
kurumlarına girişteki Öğrenci Seçme Sınavı puanlarına eklenir. Herhangi
bir genel veya mesleki-teknik ortaöğretim kurumu mezunu, Öğrenci Seçme
Sınavında ortaöğretimdeki kendi program/alan/kol/bölümünü tercih ederse,
hesaplanacak olan ortaöğretim başarı puanı (0.80) katsayısı ile çarpılır.
Ortaöğretimdeki program/alan/kol/bölümü sözel olan öğrenciler eşit ağırlığa
dayalı bir yükseköğretim programını tercih ederse ortaöğretim başarı puanı
(0.60) katsayısı ile, sayısala dayalı bir yükseköğretim programını tercih
ederse (0.45) katsayısı ile çarpılır. Ortaöğretimdeki program/alan/kol/bölümü
eşit ağırlık olan öğrenciler sözel ağırlığa dayalı bir yükseköğretim programını
tercih ederse ortaöğretim başarı puanı (0.45) katsayısı ile, sayısala dayalı
bir yükseköğretim programını tercih ederse (0.60) katsayısı ile çarpılır.
Ortaöğretimdeki program/alan/kol/bölümü sayısal olan öğrenciler eşit ağırlığa
dayalı bir yükseköğretim programını tercih ederse ortaöğretim başarı puanı
(0.60) katsayısı ile, sözele dayalı bir yükseköğretim programını tercih
ederse (0.45) katsayısı ile çarpılır. Dil sınavı ve puan türü ile bu adayların
yerleştirilmesine ilişkin esaslar ise Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenir.
Sınav soruları, yükseköğretime girişteki puan türleri dikkate alınmak
suretiyle genel ortaöğretimin tüm müfredatı gözetilerek hazırlanır.
Yükseköğretim kurumlarına giriş ile ilgili diğer usul ve esaslar, Milli
Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulunca birlikte çıkarılacak yönetmelikle
düzenlenir."
- 7. maddesiyle 2547 sayılı Yasa'ya eklenen geçici 53. maddesinde de,
"2004 Öğrenci Seçme Sınavına mahsus olmak üzere kılavuzda alanları bakımından
ortak olarak belirtilen yükseköğretim programlarına girişte ortaöğretim
başarı puanı (0.80) katsayısı ile çarpılır.
2004 yılında birinci fıkradaki haktan yararlananlar ile 2003-2004 öğretim
yılında aynı şartları taşıyan Lise II. Sınıfta olan öğrenciler, 2005 yılında
girecekleri Öğrenci Seçme Sınavında aynı haktan yararlanırlar."
denilmektedir.
A- 2547 sayılı Yasa'nın 45. maddesinin (a) bendinde incelenen
Yasa'nın 5. maddesiyle yapılan düzenleme ile, yükseköğretime girişte uygulanan
sistemin değiştirilmesi öngörülmekte, aynı Yasa'ya incelenen Yasa'nın 7.
maddesiyle eklenen geçici 53. maddede de, 2004 ve 2005 yıllarında yapılacak
uygulamaya ilişkin düzenleme getirilmektedir.
a- 2547 sayılı Yasa'nın "Yükseköğretime giriş" başlığını taşıyan
45. maddesinin (a) bendinin yürürlükteki metnine göre, öğrenciler yükseköğretim
kurumlarına, ilkeleri Yükseköğretim Kurulu'nca belirlenen sınavla girebilmektedirler.
1999 yılına kadar iki aşamalı olarak uygulanan giriş sınavları, her
iki aşama sınavlarının sonuçları ile elde edilen başarı arasında sıkı bir
bağ bulunduğunun belirlenmesi üzerine ve Yükseköğretim Kurulu kararıyla
tek aşamalı duruma getirilmiştir. Yine aynı kararla, sözel, sayısal ve
eşit ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının hesaplanmasında farklı katsayı
uygulamasına geçilmiştir.
Sınav sonuçlarının değerlendirilmesinde, adayların ortaöğretimdeki başarıları
dikkate alınmakta; Yükseköğretim Kurulu'nun uygun göreceği ilkeler çerçevesinde
hesaplanacak ortaöğretim başarı puanı, ek puan olarak giriş sınav puanına
eklenmektedir.
Ortaöğretim başarı puanının hesaplanmasında, ortaöğretimdeki alanlarla
ilgili yükseköğretim programlarına yerleştirme yapılırken daha yüksek katsayı
uygulanmaktadır.
Ayrıca, mesleki ve teknik ortaöğretimi özendirmek için bir mesleğe yönelik
program uygulayan liseleri bitirenlere, aynı alandaki yükseköğrenimi seçmeleri
durumunda ek puan uygulaması getirilmiştir.
Puanların hesaplanmasında uygulanan katsayıları ve "aynı alan"daki yükseköğrenim
programlarını saptama yetkisi Yükseköğretim Kurulu'nundur.
İncelenen Yasa'nın 5. maddesiyle, Yükseköğretim Kurulu'nun,
- Ortaöğretim başarı puanının hesaplama yöntemini belirleme yetkisi
kaldırılarak katsayılara yasa metninde yer verilmekte,
- Ortaöğretim kurumu ile "aynı alan" içinde sayılacak yükseköğretim
programlarını belirleme yetkisi kaldırılarak, bu yetki, Milli Eğitim Bakanlığı'nın
ortaöğretim kurumlarını sınıflandırma konusunda yapacağı saptama ile "bağlı
yetki"ye dönüştürülmektedir.
Çünkü, daha önce yalnızca ortaöğretim kurumlarının program/alan/kol/bölümlerini
belirleme yetkisine sahip olan Milli Eğitim Bakanlığı'na, yapılan düzenleme
ile, yükseköğretimdeki gruplandırmaya esas olacak biçimde, bu program/alan/kol/bölümlerin
sözel, sayısal ya da eşit ağırlıklı alanlardan hangisine gireceğini belirleme
yetkisi de verilmektedir.
Oysa, "sözel", "sayısal" ve "eşit ağırlıklı" gibi terimler, herhangi
bir ortaöğretim kurumunun alan/bölüm/kol/programını nitelendirmeyip, yükseköğretime
giriş sınavında adayın bilgi ve yeteneğini tam ve doğru ölçmek için kullanılan
araçların adıdır.
İncelenen Yasa'yla getirilen düzenlemede, tersi olması gerekirken, yükseköğretim
ortaöğretime göre biçimlendirilmeye ve yönlendirilmeye çalışılmaktadır.
Bunun nedeninin de, mesleki - teknik ortaöğretim kurumlarını, bu bağlamda
özellikle imam hatip liselerini bitirenlerin kendi alanları dışında bir
yükseköğretim programına girmek istemeleri durumunda, aynı gruptaki genel
liselerle eşit katsayıdan yararlandırılmalarının sağlanması olduğu açıktır.
Böylece, gençlerin imam-hatip liselerine yönlenmelerinin özendirilmesi
amaçlanmaktadır.
b- Ülkemizde eğitim ve istihdamla ilgili sorunların büyümesinin
nedeni, mesleki-teknik ortaöğretim yerine, yalnızca yükseköğretime hazırlayan
genel ortaöğretime ağırlık verilmesidir.
Çağdaş ülkelerde, ortaöğretim içindeki mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarının
oranı % 65, liselerin oranı ise % 35 iken, ülkemizde bunun tam tersi geçerlidir.
Oysa, mesleki-teknik eğitim sanayi ve ticaret sektörünün can damarıdır.
Gelişmiş birçok ülkede yüzde ellilerin üzerinde payı olan meslek yüksekokullarının
ülkemizde yükseköğretim içindeki payı, alınan önlemlere karşın çok düşüktür.
Bu kadar düşük mesleki-teknik eğitim oran ve sayıları ile Türk sanayisinin
gelişmesinin güç olduğu, gelişmiş ülkelerin sanayileri ile rekabet edilmesinin
tek yolunun sayıca ve nitelikçe üstün ara işgücünün yetiştirilmesinden
geçtiği tartışmasız kabul edilmesi gereken bir gerçektir.
Bu nedenle, alınacak önlemlerle mesleki-teknik öğretimin her yönden
niteliğinin artırılması ve mezunlarına istihdam olanaklarının yaratılması,
böylece öğrencilerin bu okulları tercih etmeleri ve alanlarında yükseköğrenim
yapmaları konusunda özendirilmeleri gerekirken, bu tür liseleri bitirenlerin
kendi alanları dışındaki yükseköğretim kurumlarına yönlendirilmeleri, ülke
kaynaklarının israf edilmesi, yükseköğretim kurumlarının verimsizliğe ve
başarısızlığa itilmesi gibi kamu yararıyla bağdaştırılamayacak sonuçlar
yaratacak niteliktedir.
Türk eğitim sisteminde mesleki-teknik öğretimin geri planda bırakılması,
bu okullardaki eğitim-öğretimin kalitesini de olumsuz yönde etkilemektedir.
Genel ortaöğretim kurumlarıyla karşılaştırıldığında, mesleki-teknik
eğitim veren ortaöğretim kurumlarında edebiyat, tarih, coğrafya, matematik,
biyoloji, fizik, kimya, felsefe gibi temel kültür derslerinin yeterli düzeyde
verilmediği görülmektedir.
Ortaöğretimde yeterli temel eğitimi alamayan öğrencilerin kendi alanları
dışındaki yükseköğretim programlarına girmeleri akademik öğretimde nitelik
yitimine yol açmaktadır.
Ayrıca, katsayının eşitlenmesi, hiçbir mesleki öğrenimi bulunmayan ve
tek çıkış yolu yükseköğretim görmek olan genel ortaöğretim kurumunu bitiren
gençler yönünden de haksızlık yaratmaktadır.
Öte yandan, mesleki-teknik ortaöğretim, genel ortaöğretime oranla çok
daha pahalı bir eğitimdir. Her bir meslek lisesi öğrencisi için, genel
lise öğrencisine oranla yaklaşık altı kat daha fazla kaynak kullanılmaktadır.
Sanayi sektörüne ara eleman sağlanması amacıyla oluşturulan mesleki-teknik
liseleri bitirenlerin, bu amaca yönlendirilmeyip üniversiteye girmelerinin
özendirilmesi, kaynak israfı ve üniversite öğretim kalitesinin düşmesinden
başka bir sonuç yaratmamaktadır.
Bu nedenle, yapılan düzenlemede, her yasanın genel amacı olması gereken
"kamu yararı"na uygunluk bulunmamaktadır.
c- Mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin farklı
katsayı uygulaması sonucu haksızlığa uğradıkları savı gerçeği yansıtmamaktadır.
Çünkü, bir kez, mesleki-teknik ortaöğretimi bitirenler, kendi alanlarında
bir yükseköğretim programını tercih ettiklerinde büyük avantaja sahiptir.
İkinci olarak, mesleki-teknik ortaöğretimi bitirenlerin, kendi alanları
dışındaki yükseköğretim programlarında okumaları kesinlikle engellenmemiştir.
Başarılı öğrencilerin alandışı yükseköğretim programlarını kazanmaları
ve bu programlarda öğretim görmeleri olanaklıdır. Nitekim, uygulamada bunun
pek çok örneği görülmektedir.
Üçüncü olarak, mesleki-teknik ortaöğretimi bitirenler, sınavda başarısız
olmaları ve istemeleri durumunda, bitirdikleri programın devamı niteliğinde
ya da buna en yakın meslek yüksekokullarına ya da Açıköğretim Fakültesi
önlisans programlarına sınavsız yerleştirilebilmektedir.
Dördüncü olarak, sınavsız geçişle meslek yüksekokuluna yerleşen öğrencilerin,
bu okulları bitirdikten sonra dikey geçiş sınavı ile yine aynı alanda lisans
programlarında okuma olanakları bulunmaktadır.
Beşinci olarak, mesleki-teknik ortaöğretimi bitirenlerin, hiçbir yükseköğretim
programında okuyamasalar bile, kendilerine ortaöğretim kurumlarının kazandırdığı
mesleklerinde çalışma olanakları vardır.
Altıncı olarak, eşit katsayı uygulaması, asıl adaletsizliği, imam hatip
lisesini bitirenlerle diğer mesleki-teknik liseleri bitirenler arasında
yaratmaktadır. Ortaöğretimde görülen derslerin program ve yoğunluğu arasındaki
fark, sınavlarda mesleki-teknik lise mezunları yönünden haksızlığa neden
olmaktadır.
Son olarak, Yükseköğretim Kurulu'nun, 1999 yılından başlayarak yükseköğretim
kurumlarına öğrenci seçme ve yerleştirmede uygulanacak esasların belirlenmesine,
bir başka anlatımla farklı katsayı uygulanmasına ilişkin 30.07.1998 günlü,98.8.90
sayılı kararının, haksızlık ve eşitsizlik yarattığı gerekçesiyle iptali
istemiyle açılan davaların tümü Danıştay Sekizinci Dairesi'nce reddedilmiş;
bu kararlar, yapılan temyiz incelemesi sonucunda Danıştay İdari Dava Daireleri
Genel Kurulu'nca onanmıştır.
Yukarıda açıklanan gerekçeler, farklı katsayı uygulamasının haksızlığa
neden olmadığını, tam tersine adaletli bir düzen kurduğunu göstermektedir.
Üstelik, incelenen Yasa'nın gerekçesinde yer verilen, farklı katsayı
uygulaması ve alanları dışındaki yükseköğretim programlarına katılmalarının
zorlaştırılması nedeniyle meslek okullarına ilginin azaldığı yolundaki
sav da gerçeği yansıtmamaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre, yıllar itibariyle mesleki-teknik
liseler ile imam hatip liselerindeki öğrenci sayıları aşağıdaki gibidir.
|
Öğretim Yılı
|
Meslek Liseleri
|
İmam-Hatip Liseleri
|
|
1998-1999
|
-
|
192.786
|
|
1999-2000
|
-
|
134.224
|
|
2000-2001
|
902.715
|
95.718
|
|
2001-2002
|
947.358
|
77.389
|
|
2002-2003
|
981.224
|
71.100
|
Yukarıdaki veriler incelendiğinde açıkça görüleceği gibi, farklı katsayı
uygulaması nedeniyle mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarının öğrenci sayıları,
azalmamış, tersine artmıştır. Azalma yalnızca imam-hatip liselerinde olmuştur.
İncelenen Yasa'nın gerçek amacı da, imam-hatip lisesini bitirenlerin
alanları dışındaki yükseköğretim programlarına girişlerini kolaylaştırmak
ve imam-hatip liselerini yeniden çekici duruma getirerek bu okulların öğrenci
sayısını daha da artırmaktır. Oysa, bu okullarda bugün bile gereksinimden
çok fazla sayıda öğrenci bulunduğu bilinen bir gerçektir.
Milli Eğitim Bakanlığı verileri 2003 yılı itibariyle Türkiye'de 536
imam hatip lisesinin bulunduğunu, bu liselerde 105 bin öğrencinin okuduğunu
göstermektedir. Yıllık imam-hatip gereksinmesinin 5 bin olmasına karşılık,
bu liseleri bitirenlerin sayısı 25 bini bulmaktadır. Yapılan araştırmalardan,
2003 yılı itibariyle imam hatip lisesini bitirenlerin sayısının 511 bini
aştığı anlaşılmaktadır.
Bu sayılar, eğitim düzeninde yaratılan çarpıklığı ve ülke kaynaklarındaki
önemli israfı, başka bir yoruma gerek bırakmayacak biçimde ortaya koymaktadır.
d- İncelenen Yasa'nın katsayıları belirleyen 5. maddesinin gerekçesinde,
"Anayasanın 130. maddesinin dokuzuncu fıkrasındaki yükseköğretime girişin
kanunla düzenlenmesine dair amir hüküm gereğince, yükseköğretime giriş
yeniden düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile yükseköğretime girişte görülen birtakım eşitsizliklerin
giderilmesi ve haksız uygulamaların önlenmesi amaçlanmış, genel lise ve
mesleki ve teknik lise mezunları ile fen ve Anadolu liseleri arasındaki
farklı katsayı uygulamalarının giderilmesi amaçlanmıştır."
denilmektedir.
Oysa, Anayasa'nın 130. maddesinin dokuzuncu fıkrasındaki "yükseköğretime
giriş" anlatımı, yetkili organı belirlemeye değil, hangi koşulları taşıyan
öğrencilerin yükseköğretime girebileceğinin yasayla belirlenmesine yönelik
bir anlatımdır. Yükseköğretime giriş ilkelerinin belirlenmesi bir ortaöğretim
etkinliği değildir. Okutacağı öğrencinin bilgi düzeyini, yeteneklerini
çeşitli yöntemlerle saptayarak en uygun öğrenim birimine yerleştirmek Anayasa
ile Yükseköğretim Kurulu'na verilmiş bir yetki ve görevdir.
Öte yandan, ülkenin öğrenim çağındaki gençlerinin bilgi ve yeteneklerine
göre ve ülke gereksinimleri de gözönünde tutularak uygun alanlara yönlendirilmeleri,
ülkenin geleceği ve gelecekteki ekonomik, kültürel, sosyal gelişmesini
çok yakından ilgilendirdiği, bu gelişme ve kalkınmayı derinden etkileyeceği
için iktidarların siyasal tercih ve değerlendirmelerine bırakılmayacak
kadar önemlidir.
Anayasa'nın 130. maddesi uyarınca, üniversiteye giriş esasları ve koşullarını
belirleme yetkisinin yükseköğretim organlarının bilimsel değerlendirmelerine
bırakılması gerekmektedir.
Başka bir anlatımla, Anayasa'nın 130. maddesine göre, üniversiteye girişin
yasayla düzenlenecek olması, yasakoyucunun, Anayasa'nın 130. ve 131. maddelerindeki
diğer kuralları ve bu konuda yükseköğretim organlarının yetkilendirildiğini
gözardı ederek dilediğince düzenleme yapabileceği, bu yetkiyi başka organlara
bırakabileceği anlamına gelmemektedir.
Nitekim, Anayasa'nın 131. maddesinde, "yükseköğretim kurumlarının öğretimini
planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek" görev ve yetkisi Yükseköğretim
Kurulu'na verilmiştir.
Bu bağlamda, hangi ortaöğretim programlarını bitirenlerin yükseköğretimin
hangi programlarına, hangi ölçütler kullanılarak girebileceği, Yükseköğretim
Kurulu'na tanınan bir yetkidir. Ölçütlerden biri olan ortaöğretim başarı
puanı uygulamasıyla, adayların ortaöğretimdeki öğretimleri sırasında okudukları
derslerden olanaklar ölçüsünde yararlanarak iyi not almaları özendirilirken,
aynı zamanda, ortaöğretimdeki ders programının gereği gibi kavranması ve
bilgi birikiminin sağlanmasıyla adayların yükseköğretimdeki öğrenimlerinin
kolaylaştırılması, böylece öğretimin kalitesinin artırılması amaçlanmaktadır.
Bu nedenlerle, incelenen Yasa'nın 5. maddesinin, Anayasa'nın 130 ve
131. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmaktadır.
e- İmam-hatip lisesini bitirenlerin kendi alanları dışındaki
yükseköğretim programlarında okuyabilmelerine olanak sağlayan düzenlemenin
Anayasa'daki laiklik ilkesi yönünden de incelenmesi gerekmektedir.
Anayasa'nın 130. maddesinde, üniversitelerin kuruluş amacının, çağdaş
eğitim ve öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde ulusun ve ülkenin
gereksinimine uygun insan yetiştirmek olduğu belirtilmiştir.
Anayasa'nın 42. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında ise, eğitim
ve öğretimin, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve
eğitim esaslarına göre, Devlet'in gözetim ve denetimi altında yapılacağı,
bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim kurumları açılamayacağı belirtilerek,
laiklik ilkesine uygun eğitim ve öğretim öngörülmüş, eğitim ve öğretim
özgürlüğünün Anayasa'ya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağı vurgulanmıştır.
42. maddenin amacı, kapsamlı ve nitelikli öğretim programlarıyla toplumu
çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmaktır.
Devlet'in eğitim ve öğretimdeki gözetim ve denetim görevi, laiklik ilkesine
aykırı etkinlik ve öğretim yapılmasına izin verilmemesi görevini de kapsamaktadır.
Eğitim ve öğretimde böylesine önemli yer tutan laiklik ilkesinin anayasal
içeriğinin irdelenmesinde yarar bulunmaktadır.
aa- Anayasa'nın 1. maddesinde, Türkiye Devleti'nin bir Cumhuriyet
olduğu belirtilmiş; 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin, başlangıçta
yer verilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olduğu vurgulanmış; 4. maddesinde de, 1 ve 2. maddelerdeki "Cumhuriyet"in
ve "Cumhuriyet'in nitelikleri"nin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin
önerilemeyeceği belirtilmiştir.
Böylece, Türkiye Cumhuriyeti'nin niteliklerinden olan laiklik, anayasal
içeriğiyle güvence altına alınmıştır.
Anayasa'nın 176. maddesine göre, başlangıç bölümü, Anayasa metnine dahildir.
Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içeren başlangıç bölümü,
maddelerin amacını ve yönünü belirten bir kaynaktır. Madde gerekçesinde
de, başlangıç bölümünün Anayasa'nın diğer kuralları ile eşdeğer olduğu
vurgulanmıştır.
Anayasa'nın başlangıç bölümünde,
- Yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu
Anayasa'nın, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda anlaşılması, sözüne
ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanması gerektiği,
- Hiçbir etkinliğin Atatürk ilke ve devrimleri karşısında koruma göremeyeceği,
- Laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya
kesinlikle karıştırılmayacağı,
belirtilmiştir. Böylece, Cumhuriyet'in niteliklerinin en önemlisi ve diğer
niteliklerin temeli olan laiklik, Anayasa'ya yön veren ilkeler arasındaki
yerini almış ve anayasal tanımını bulmuştur.
Bu tanıma göre laiklik, dinin, sosyal, siyasal ve hukuksal bir güç ve
düzenleyici olmasını önleyen temel ilkedir. Bu işlevine uygun olarak Anayasa'nın
24. maddesinde de,
- Devlet'in sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin
kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı,
- Dinin ya da din duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin,
siyasal ya da kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla kötüye kullanılamayacağı,
açık biçimde kurala bağlanmıştır.
Anayasa'nın 13. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'in
gereklerine uygun olarak yasayla sınırlanabileceği; 14. maddesinde de,
Anayasa'da yer verilen hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'i ortadan kaldırmayı
amaçlayan etkinlikler biçiminde kullanılamayacağı belirtilmiştir.
Böylece, temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'i zedeleyecek biçimde
kötüye kullanılması önlenmiş, gerekirse laik Cumhuriyet'i korumak için
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması kabul edilmiştir.
bb- Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi, coğrafi yönden
tekil devlet yapısını, yönetsel yönden laik, demokratik, sosyal, hukuk
devletini, siyasal yönden tam bağımsızlık ilkesini, ekonomik, sosyal, kültürel
ve sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflemektedir.
Atatürk devriminin amacı, aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu
çağdaşlaştırmaktır. Bu amaç, Anayasa'nın başlangıcında "çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşmak", 174. maddesinde de, "çağdaş uygarlık düzeyini aşmak"
biçiminde anlatımını bulmuştur.
Devrimin temeli, amacına bağlı olarak laiklik ilkesidir. Laiklik ilkesi,
Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Anayasa'da
benimsenen laiklik ilkesinin, yukarıda belirtilen amaç bağlamında değerlendirilmesi
ve yorumlanması zorunludur.
Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, laiklik,
ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal koşullara ve her
dinin bünyesinin gerektirdiği isterlere bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık
göstermektedir.
Bu farklılığa bağlı olarak her ülkenin laiklik anlayışı o ülkenin Anayasa'sına
yansımıştır. Türkiye için özellik taşıyan laiklik de Anayasa'da benimsenen
ve korunan içerikte bir ilkedir.
Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullardan ve her dinin
özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullar ile özellikler arasındaki uyum
ya da uyumsuzlukların laiklik anlayışına yansıyarak değişik nitelikleri
ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır. Dini ve din anlayışı tümüyle
farklı ülkelerde laiklik uygulamasının, aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi
beklenemez.
Anayasa Mahkemesi'nin 1961 ve 1982 Anayasaları dönemlerinde verdiği
çeşitli kararlarında, laikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımları ve
ulusal değeri geniş biçimde ele alınıp, özenle korunması gereken bir ilke
olduğu vurgulanmıştır. Bu kararlara göre laiklik ilkesi şu öğeleri içermektedir:
- Din, Devlet işlerinde egemen olamaz.
- Din, bireylerin manevi yaşamına ilişkin olan inanç bölümündeki yerinde,
sınırsız özgürlük tanınarak anayasal güvenceye alınmıştır.
- Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkilemesine
izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini
ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye
kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir.
- Devlete, kamu düzeninin koruyucusu sıfatıyla, dinsel hak ve özgürlükler
üzerinde denetim yetkisi tanınmıştır.
Bu tanım, devlete, dinsel hak ve özgürlükler üzerinde denetim yetkisi tanırken,
devrimlerin, dinin toplumsal görevlerden sıyrılıp, vicdanlara bırakılması
doğrultusundaki amacına koşut bir anlam içermektedir.
Buna göre, Atatürk devrimlerinin hareket noktasında laiklik ilkesi yatmakta
ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturmaktadır. Laiklikten verilecek
en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması
sonucunu doğurabilecektir.
Laiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı
ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın,
ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir.
Anayasa, bireyin inanç alanında kaldığı sürece din ve inanç olgusuna
sınırsız bir özgürlük tanımakta, buna karşın toplumsal yaşamı etkilediğinde,
açığa vurulduğunda kamu düzenini koruma amacıyla bu özgürlük sınırlanabilmektedir.
Bu bağlamda, devlet, dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini önleyecek
önlemleri alacaktır.
Genel olarak laikliğin din işleri ile dünya işlerinin ayrılması anlamına
geldiği söylenmektedir. Bu, laikliğin dar ve klasik tanımıdır. Bununla
anlatılmak istenen, yalnızca devlet içinde din ve dünya işleriyle ilgili
otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal yaşamın,
eğitimin, aile, ekonomi ve hukuk alanlarının din kurallarından arındırılarak,
zamana, yaşamın gereklerine göre saptanmasıdır.
Laiklik ilkesi, din ve mezhep ayrılıklarını bireyin özel yaşam alanına
sokarak siyaset dışında tutmayı amaçlamıştır. Böylece, din siyasallaşmaktan
kurtarılmış, yönetim aracı olmaktan çıkarılmış, gerçek saygın ve kutsal
yerinde tutularak, bireylerin vicdanına bırakılmıştır.
Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti'nde "ümmet"ten "ulus"a geçmenin itici gücü
olmuştur; kişileri ve toplum kesimlerini birbirine güvenle bağlayan, uluslaşmayı,
ulusal birliği ve ulusal dayanışmayı sağlayan ve güçlendiren içeriktedir.
Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi gücünü laiklikten almakta,
demokrasi herşeyden önce laikliğe dayanmaktadır. Çünkü, demokrasinin iki
önemli öğesi olan özgürlük ve eşitlik, ancak dinsel zorlamaların olmadığı
laik toplumlarda gerçekleşebilmektedir.
Laiklik, tüm özgürlüklerin, bu bağlamda din ve inanç özgürlüğünün de
güvencesidir. Çünkü, yalnız laik düzende insanlar inanıp inanmamakta, din
seçiminde ya da dinsel uygulamalarda özgürdürler.
cc- Anayasa'nın 174. maddesinde, Türk toplumunu çağdaş uygarlık
düzeyinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğini
koruma amacı güden devrim yasaları tek tek sayılarak anayasal güvenceye
alınmıştır.
Bu yasalar, maddede de belirtildiği gibi laiklik ilkesiyle doğrudan
ilgili bulunmakta, Cumhuriyetimizin laik niteliğini somutlaştırmakta ve
ona içerik kazandırmaktadır. Bu nedenle, Anayasa'nın 174. maddesi, başlangıcı
ile 2. ve 24. maddelerinden ayrı düşünülemez ve onları tamamlayıcı niteliktedir.
Ayrıca, 174. maddede yer verilen ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında
yeni rejimi oluşturmak amacıyla çıkarılan yasaların "inkılap yasaları"
olarak anılmaları, bu yasaların Türk Devrimi ve Atatürk ilkelerinin gerçekleşme
aracı olduğunu göstermektedir.
Bundan da anlaşılmaktadır ki, laiklik, tüm anayasal kurallara egemen
bir ilkedir.
Anayasa koyucu, Atatürk devrimlerinin temel felsefesinin önemini, devrim
yasalarını 174. maddesi ile korumaya alarak vurgulamak istemiştir. Gerçekten,
1982 Anayasası'nın "İnkılap kanunlarının korunması" başlıklı 174. maddesinin
gerekçesinde,
"Atatürk inkılaplarının Atatürk'ün amaç olarak gösterdiği Batı uygarlık
düzeyine varıştaki önemleri tartışılmayacak kadar açıktır. Türk Milleti
bu inkılapların bilincine varmış ve onlarla ilgili değerlendirmelerini
etrafında toplandığı fikirler nüvesine katmıştır.
Ancak zaman zaman Atatürk inkılaplarının anlamını kavrayamayanların
belirdikleri görüldüğünden inkılapları Anayasanın himayesine alan 1961
Anayasasındaki hükmün yeni Anayasada korunması yerinde görülmüştür."
denilerek, devrimlerin Anayasa'nın korunmasına alındığı belirtilmiştir.
dd- Ülkemizde laik öğretime geçiş, Anayasa'nın 174. maddesiyle
korumaya alınan 03 Mart 1924 günlü, 430 sayılı Öğretim Birliği Yasası ile
gerçekleştirilmiştir. Bu Yasa ile,
- Türkiye'deki tüm okullar, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış,
- Şeriye ve Evkaf Bakanlığı ile vakıflarca yönetilen medreseler ve dini
eğitim veren okullar kapatılmış,
- Diyanet uzmanları yetiştirmek üzere ilahiyat fakültesi, imam ve hatip
gibi din hizmetlerini yürüteceklerin yetiştirilmesi amacıyla okullar açılması
için Milli Eğitim Bakanlığı'na görev ve yetki verilmiştir.
Öğretim birliği ilkesinin amacı, akla ve bilime dayalı programlarla çağdaş
uygarlık hedefine yönlendirilmiş yurttaşlar yaratmaktır.
İkili öğretim, yani bir yanda akla ve bilime öte yanda dinsel öğretiye
dayalı öğretim toplumda ikiliğe yol açacak kaos ve karmaşa yaratacaktır.
Bunun çağdaşlaşma hedefine ve ulusal birliğe zararı açıktır.
Öğretim Birliği Yasası'nın gerekçesinde,
"Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında ulusun düşünce ve
duygu bütünlüğünü sağlamak için öğrenim birliği en doğru, en bilimsel ve
her yerde yararı ve olumluluğu görülmüş bir ilkedir. 1839 Gülhane Fermanı'ndan
sonra açılan Kutlu Düzenleme (Tanzimat-ı Hayriye) döneminde öğrenim birliğine
başlanmak istenmişse de, bunda başarılı olunamamış ve tam tersine bu alanda
bir ikilik yaratılmıştır. Bu ikilik eğitim ve öğretim açısından birçok
olumsuz sonuç yaratmıştır. Bir ulus bireyleri, ancak bir eğitim görebilir.
Bir ülkede iki türlü eğitim, iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu,
düşünce ve dayanışma birliği amaçlarını tümüyle yok eder. Yasa önerimizin
kabulü durumunda, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki her çeşit eğitim-öğretim kurumlarının
bağlanacakları tek yer Eğitim Bakanlığı olacaktır. Cumhuriyetin kültür
politikasından ve kültürümüzü duygu ve düşünce birliği içinde ilerletmekte
görevli olan Eğitim Bakanlığı, müspet ve bütünleşmiş bir eğitim politikası
uygulayacaktır."
denilerek, öğretim birliği ilkesinin önemi vurgulanmış ve temeli atılmıştır.
Öğretim birliği ilkesi, laik eğitimin vazgeçilmez koşulu olarak laiklik
ilkesinin önemli alanlarından birini oluşturmaktadır.
Öğretim Birliği Yasası'nda, imam hatip yetiştirecek okulların kurulmasının
öngörülmesinin amacı, din kültürünü bilimsel ortamda edinmiş, aydın, toplumu
batıl inançtan kurtarabilecek din adamları yetiştirmektir.
Bu amaç, imam hatip liselerinin imamlık, hatiplik ve Kuran kursu öğreticiliği
gibi alanlardaki dini hizmetleri yerine getirmek amacıyla, öğrencileri
bu mesleğe hazırlayıcı programlar çerçevesinde eğitim ve öğretim verilmesi
gerektiğini ortaya koymaktadır.
ee- 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasası'nın 32. maddesinde,
öğretim birliği ilkesine uygun olarak imam hatip liseleri, imamlık, hatiplik
ve Kuran kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile
görevli elemanları yetiştirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığı'nca açılan,
ortaöğretim sistemi içindeki öğretim kurumları olarak tanımlanmıştır.
Madde gerekçesinde,
"İmam-hatip okulları, imamlık ve hatiplik gibi din hizmetlerinin ifası
ile görevli kimseleri yetiştirmek üzere açılan okullardır. 3 Mart 1340
tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu, amaçları dolayısıyla din
öğretimine mecburi dersler arasında geniş ölçüde yer ve önem verilen bu
okulların, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, 'ayrı mektepler' olarak açılmasını
amirdir.
Tevhidi Tedrisat Kanunu, Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma
amacını güden bir konu olarak, Anayasanın 153. maddesinde (1961 Anayasası)
yer almış bulunmaktadır.
Bu defa 31. madde (32. madde olarak yasalaştı), Tevhidi Tedrisat Kanununun
ilgili maddesi hükmünü yerine getirmek, imam-hatip okullarının milli eğitim
sistemi içindeki yerini açıklamak ve sekiz yıllık temel eğitime dayalı
ve meslek icabı yalnız erkek öğrencilere mahsus ayrı meslek okulları olduğunu
belirtmek amacıyla getirilmiştir. İmam-hatip okullarını bitirenler, bugün
olduğu gibi, kendi alanlarında yükseköğrenime geçebileceklerdir."
denilmektedir.
Gerekçeden de açıkça anlaşılabileceği gibi, bu okullar, yalnızca din
adamı yetiştirilmesi için erkek öğrencilerin öğretim görmeleri ve bunların
da ortaöğretim sonrasında kendi alanlarında yükseköğrenime devam edebilmeleri
amacıyla kurulmuştur.
Yapılan incelemeler, sonraki düzenleme ve uygulamalarla imam hatip liselerinin
amacından saptırıldığını göstermektedir. Geçen zaman içinde imam hatip
liseleri, genel liselere alternatif öğretim kurumları durumuna getirilmiş,
ikili eğitim-öğretim sistemi yaratılarak eğitim birliğine ve laiklik ilkesine
aykırı düşecek önemli uygulamalar yapılmıştır.
İmam hatip liseleri ülkenin din adamı gereksinimini karşılamak amacıyla
kurulduklarına göre, bu liselerin hem okul hem öğrenci sayısı olarak ülke
gereksiniminin gerektirdiği düzeyde tutulması öğretim birliği ve laiklik
ilkelerine uygun düşecektir.
ff- Türk milli eğitiminin genel amacı, Türk Ulusu'nun tüm bireylerini,
Atatürk ilke ve devrimlerine ve Anayasa'da anlatımını bulan Atatürk Milliyetçiliği'ne
bağlı, Anayasa'nın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik,
laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev
ve sorumluluklarını bilen ve bunları yaşamında uygulayan yurttaşlar olarak
yetiştirmektir.
Yasakoyucu, kişiler yönünden hak, devlet yönünden ödev olan öğrenim
ve öğretim hakkını düzenlerken, toplumun gereksinim duyduğu insan gücünün
yetiştirilmesi, böylece, toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmanın sağlanması
gibi hususları gözetmek zorundadır.
Türkiye'de laikliğin, siyasal, toplumsal ve ekonomik gelişmelere ve
bu gelişmelere öncülük edecek eğitim seferberliğine dayalı olarak yerleştirilmesi
öngörülmüştür.
Eğitimin siyasal ve toplumsal bilinçlenme ile bu bilinçlenmeye öncülük
yapabilmesi için öğretim birliği ilkesine bağlı kalınması zorunludur. Tersi
durumda, öğretim birliği ilkesi uyarınca kapatılan okulların yerine yenileri
açılmış olacaktır.
Bunun dışına çıkılarak, imam hatip liselerinin genel lise statüsüne
yükseltilmesi ya da bu liseleri bitirenlerin genel liseleri bitirenler
gibi yükseköğretim hakkından yararlanmasının sağlanması, eğitimin laikleşmesini
amaçlayan öğretim birliği ilkesiyle, laiklik ilkesiyle, demokratik, laik,
eşitlikçi, adil, işlevsel ve bilimsel temellere dayalı eğitim anlayışıyla,
kısaca Anayasa'nın Atatürk ilke ve devrimlerini temel alan ruhuyla bağdaşmamaktadır.
B- 2547 sayılı Yasa'nın 45. maddesinin incelenen Yasa'nın 5.
maddesiyle değiştirilen (a) fıkrasının son bendinde, yükseköğretim kurumlarına
girişle ilgili diğer usul ve esasların, Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim
Kurulu'nca birlikte çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği kurala bağlanmıştır.
Anayasa'nın 131. maddesinde, yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak,
düzenlemek, yönetmek ve denetlemek amacı ile Yükseköğretim Kurulu kurulacağı
belirtilmiştir.
Bu kuraldaki Yükseköğretim Kurulu'nun kuruluş amacının öğeleri, aynı
zamanda Kurul'un görev ve yetki alanını da belirlemektedir. Buna göre,
yükseköğretimin planlanması, düzenlenmesi, yönetilmesi ve denetlenmesi
yetkisi Yükseköğretim Kurulu'na verilmiştir. Bu yetki, yükseköğretim alanının
düzenlenmesine ilişkin yönetsel düzenleyici işlemleri de kapsamaktadır.
Oysa, incelenen Yasa'nın yukarıda belirtilen kuralında, yükseköğretim
kurumlarına girişle ilgili diğer usul ve esasların bir yönetmelikle düzenlenmesi
ve bu yönetmeliğin Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu'nca
birlikte çıkarılması öngörülmektedir.
Böylece, yükseköğretim alanında yapılacak bir yönetmelikte Yükseköğretim
Kurulu yanında Milli Eğitim Bakanlığı da eşdüzeyde yetkili kılınmaktadır
ki, bu durum Anayasa'nın 131. maddesi ile bağdaşmamaktadır.
3- İncelenen Yasa'nın 6. maddesiyle 2547 sayılı Yasa'ya eklenen
"Özel statülü Devlet üniversitelerine atama" başlıklı ek 30. maddede,
"İkili uluslararası anlaşmalarla kurulan özel statülü Devlet üniversitelerinin
mütevelli heyet başkan ve üyeleri ile denetleme kurulu üyeleri Milli Eğitim
Bakanlığının önerisi üzerine müşterek kararname ile atanır."
denilmektedir.
Uluslararası sözleşmelerle kurulan ve mezunları Türkiye Cumhuriyeti
üniversitelerini bitirenlerle aynı haklara sahip olan iki özel statülü
Devlet üniversitesi bulunmaktadır. Bunlar; Kazakistan'daki Hoca Ahmet Yesevi
Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi ile Kırgızistan'daki Kırgızistan-Türkiye
Manas Üniversitesi'dir.
Her iki üniversiteye ilişkin uluslararası sözleşmeler ve bunların ayrılmaz
parçası olan tüzükler, yöntemine uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası
hukuk metinleridir.
Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Tüzüğü'nün 4. maddesinde, Mütevelli
Heyeti'nin, Üniversite'nin genel yönetimini sağlamak amacıyla ortak işletme-ortak
yönetim ilkesinden hareketle, iki ülkenin atayacağı sekiz kişiden oluşacağı;
Heyet Başkanı ve üç üyenin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nce ortak kararname
ile atanacağı; ortak kararnamelerin Türkiye Cumhuriyeti Yükseköğretim Yürütme
Kurulu'nun önerisi üzerine Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı'nca
hazırlanacağı belirtilmiştir.
Aynı Tüzük'ün 6. maddesinde de, Denetleme Kurulu üyelerinin taraf hükümetlerce
Mütevelli Heyet atama yöntemi ile belirleneceği kurala bağlanmıştır.
İncelenen Yasa'nın 6. maddesiyle 2547 sayılı Yasa'ya eklenen ek 30.
maddede, ikili uluslararası sözleşmelerle kurulan özel statülü Devlet üniversitesinin
Mütevelli Heyet Başkan ve üyeleri ile Denetleme Kurulu üyelerinin atama
yönteminin değiştirilmesi öngörülmektedir.
Yapılan düzenlemede, Yükseköğretim Kurulu aradan çıkarılarak, Mütevelli
Heyet Başkan ve üyeleri ile Denetleme Kurulu üyelerinin Milli Eğitim Bakanlığı'nın
önerisi üzerine ortak kararname ile atanmaları kurala bağlanmaktadır.
Bu durumda, uluslararası sözleşme eki tüzük ile incelenen Yasa'nın 6.
maddesiyle getirilen ek 30. madde kuralları çelişmektedir.
Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrasında, yöntemine göre yürürlüğe
konulan uluslararası sözleşmelerin yasa hükmünde olduğu belirtilmiştir.
Adıgeçen üniversitelere ilişkin ikili uluslararası sözleşmeler yöntemine
uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası metinlerdir. Uluslararası
sözleşmelerin eki olan tüzükler ise, hiç kuşku yok ki bu alanı düzenleyen
özel hukuksal işlemlerdir.
Yasa kurallarının çatışması durumunda "sonraki tarihli yasa" ilkesi
uygulanabilir ise de, devletlerarası ilişkilerde geçerli olan "ahde vefa"
ilkesi uyarınca bunun doğru olmayacağı açıktır.
Ayrıca, Anayasa'nın 131. maddesinde, yükseköğretimi planlama, düzenleme,
yönetme ve denetleme görev ve yetkisi Yükseköğretim Kurulu'na verildiğine
göre, ikili uluslararası sözleşmelerle de kurulmuş olsa, bir yükseköğretim
kurumunun mütevelli heyet başkan ve üyeleri ile denetleme kurulu üyelerinin
atanmasında Yükseköğretim Kurulu'nun devreden çıkarılması uygun görülmemektedir.
4- İncelenen Yasa'nın 7. maddesiyle 2547 sayılı Yasa'ya eklenen
geçici 50. maddede,
"Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte; Yükseköğretim Genel Kurulu ve
Yükseköğretim Yürütme Kurulu Başkan ve üyelerinin görevleri sona erer,
ancak bu kişiler yeni Yükseköğretim Kurulu Başkan ve üyeleri göreve başlayıncaya
kadar görevlerine devam eder. Görevi bu şekilde sona eren Yürütme Kurulu
Başkan ve üyeleri yeni bir kadroya atanıncaya kadar, eski kadrolarına ait
aylık, ek gösterge ve her türlü zam ve tazminatlar ile diğer mali haklarını
almaya devam eder. Bunların atandıkları yeni kadroların aylık, ek gösterge,
her türlü zam ve tazminatlar ile diğer mali hakları toplamının net tutarının,
önceki kadrolarına bağlı olarak en son ayda almakta oldukları aylık, ek
gösterge, her türlü zam ve tazminatları ile diğer mali hakları toplamının
net tutarından az olması halinde, aradaki fark giderilinceye kadar atandıkları
kadrolarda kaldıkları sürece herhangi bir kesintiye tabi tutulmaksızın
tazminat olarak ödenir. Ancak bu madde uyarınca yapılacak ödemenin süresi,
bu maddeye göre görevi sona erenlerin Yükseköğretim Genel Kurulu ve Yükseköğretim
Yürütme Kurulu Başkan ve üyeliğinde tamamlayamadıkları süreleri aşamaz."
denilmektedir.
Görüldüğü gibi, 2547 sayılı Yasa'ya eklenen geçici 50. madde ile, Yasa'nın,
yürürlüğe girdiği günde Yükseköğretim Genel Kurulu ve Yükseköğretim Yürütme
Kurulu Başkan ve üyelerinin görevleri sona erdirilmekte; ancak, bu kişilerin,
yeni Yükseköğretim Kurulu Başkan ve üyeleri göreve başlayıncaya kadar görevlerini
sürdürmeleri öngörülmektedir.
a- Anayasa'nın 131. maddesinin birinci fıkrasına göre, Yükseköğretim
Kurulu, tüm yükseköğretimi düzenleyen ve yükseköğretim kurumlarının etkinliklerine
yön veren, 2547 sayılı Yasa kuralı uyarınca, özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine
sahip bir anayasal kuruluştur.
Yükseköğretim Kurulu'nun anayasal kuruluş olarak örgütlenmesi, anayasa
koyucunun özerklik ve kamu tüzelkişiliği ile donattığı yükseköğretim kurumlarına
verdiği önemin sonucudur.
Özerklik, belirli sınırlar içinde serbestçe karar alıp, bu kararları
uygulayabilmeyi; bir başka deyişle, verilen görev alanı içinde kalmak koşuluyla,
diğer yönetsel birimlerin ve siyasal otoritenin karışması olmadan, işleyişine
ilişkin kuralları kendisinin düzenleyebilmesini gerektirir.
Bu niteliği ile özerklik, bu tür kuruluşlarda görev yapan kamu görevlilerinin,
karar alma süreçlerinde herhangi bir baskı, telkin ya da tavsiye ile etki
altına alınmalarını engelleyerek, yansız görev yapabilmelerini sağlamakta
ve görevden alınma kaygısı taşımadan görevlerini yürütebilecekleri bir
hukuksal güven ortamı yaratmaktadır.
Anayasa'nın 2. maddesinde, Cumhuriyet'in temel nitelikleri arasında
sayılan hukuk devleti, "insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan adaletli
bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün
işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlet"tir.
Hukuk devleti ilkesi, "hukuk güvenliği"nin ve "adalet"in sağlanmasına
yönelik hukuk anlayışını yansıtmaktadır.
"Adalet" ve "hukuk güvenliği" kavramları ile "istikrar" ve "özerklik"
arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Adalet ve hukuk güvenliği, çağdaş
kamu yönetimi anlayışında, istikrar olgusunun temel taşlarını oluşturmaktadır.
Hukuk güvenliği, kamu görevlileri yönünden önemli bir güvencedir. Bir
anayasal kurumun seçilip atanmış üyeleri sözkonusu olduğunda bu güvence
daha da önem kazanmaktadır. Hukuk güvenliği ilkesi, tüm kamu görevlileri
için, somut neden olmadan keyfi biçimde işlem yapılmasına engel oluşturmaktadır.
İncelenen Yasa ile 2547 sayılı Yasa'ya eklenen geçici 50. madde, Yükseköğretim
Genel Kurulu ile Yükseköğretim Yürütme Kurulu'nun Başkan ve üyelerinin,
bu Yasa'nın yürürlüğe girdiği günde, görevlerinin sona ereceği kuralını
getirmektedir. Madde gerekçesinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki
görüşmelerde bu düzenlemenin hangi gereksinimden kaynaklandığı açıklanmamış,
gerekçesi somut biçimde ortaya konulmamıştır.
Anayasa'nın 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk Ulusu adına Türkiye
Büyük Millet Meclisi'ne ilişkin olduğu belirtilmiştir. Ancak, yasama organı,
yasama etkinliklerinde hukukun evrensel kurallarıyla ve anayasal kurallarla
bağlıdır.
Bir anayasal organda, kamu hizmeti sürerken bu hizmeti yürütenlerin
görevlerine, hiçbir haklı neden olmadan son verilmesi hukuk devleti ilkesine
aykırılık oluşturmaktadır.
b- Hukukun bilinen genel ilkesi uyarınca yasalar, genel, nesnel
ve soyut olmak zorundadırlar.
Yasaların genelliği ilkesi, özel, güncel ve geçici bir durumu gözetmeyen,
belli kişi ya da kişileri hedef almayan, kamu yararına olarak geleceği
düzenleyen, soyut ve nesnel hukuk kurallarının getirilmesini zorunlu kılmaktadır.
İktidar gücünü elinde bulunduranların keyfi ve kişisel kararlarına karşı,
yasanın genelliği en etkili koruyucudur. Kişilerin keyfiliğe karşı korunması,
ancak önceden düşünülüp oluşturulmuş genel nitelikte yasalarla olanaklıdır.
Kişilerin hukuksal statüsünün güvencesi olarak öngörülen genellik öğesi,
bu özelliğiyle "hukuk güvenliği" kapsamında "hukuk devleti"nin temelini
oluşturmaktadır.
Hukukun ana ilkelerine dayanmayan, devletin amacı ve varlık nedeniyle
bağdaşmayan ve yalnızca Parlamento'daki çoğunluğun sağladığı oy gücüyle
çıkarılan yasalar toplum vicdanında olumsuz etkiler yaratmaktadır. Bu tür
yasalar hukukun üstünlüğünü temsil etmemekte ve hukuk devleti işlemi niteliğinde
kabul edilmemektedir.
İncelenen Yasa'daki, mevcut üyelerin statüsüne son veren, bir başka
deyişle belli kişileri hedef alan düzenleme, yasaların genelliği ilkesiyle
de bağdaşmamakta ve bu yönden de hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturmaktadır.
Yayımlanması yukarıda açıklanan gerekçelerle uygun görülmeyen 5171 sayılı
"Yükseköğretim Kanunu ve Yüksek Öğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun", 1, 5, 6 ve 7. maddelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce
bir kez daha görüşülmesi için, Anayasa'nın değişik 89 ve 104. maddeleri
uyarınca ilişikte geri gönderilmiştir.
Ahmet Necdet SEZER
CUMHURBAŞKANI
|