Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 5227 sayılı yasanın 14 asıl, 8 geçici maddesinin TBMM'ye iade
etmesi ile ilgili Cumhurbaşkanlığı açıklaması ve iade gerekçesi şöyle:
(3 Ağustos 2004)
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından yayımlanması uygun bulunmayan,
5227 sayılı "Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması
Hakkında Kanun", 4, 5, 6, 7, 8, 9, 11, 16, 23, 38, 39, 40, 46, 49, geçici
1, geçici 3, geçici 4, geçici 5, geçici 6, geçici 7, geçici 8 ve geçici
9. maddelerinin bir kez daha görüşülmesi için, AnayasaÕnın 89. ve 104.
maddeleri uyarınca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na geri gönderilmiştir.
Söz konusu Yasa'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na gönderilme
gerekçeleri ilişikte sunulmaktadır:
T.C.
CUMHURBAŞKANLIĞI
SAYI : B.01.0.KKB.01-18/A-9-2004-890 03 / 08 / 2004
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
İLGİ: 21.07.2004 günlü, A.01.0.GNS.0.10.00.02-4164/14639 sayılı yazınız.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nca 15.07.2004 gününde kabul
edilen 5227 sayılı "Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması
Hakkında Kanun" incelenmiştir:
1- İncelenen Yasa'nın 5, 6, 7, 8, 9, 11, 16, geçici 1, geçici
5, geçici 6, geçici 7, geçici 8 ve geçici 9. maddelerinde;
- Görev, yetki ve sorumlulukların, hizmetten yararlananlara en uygun
ve en yakın birime verileceği belirtilmiş,
- Merkezi yönetimin genel yetkileri ile merkezi yönetimce yürütülecek
görev ve hizmetler tek tek sayılarak belirlenmiş,
- Yerel yönetimlerin görev, yetki ve sorumlulukları genel kavramlarla
ve soyut anlatımlarla düzenlenmiş,
- Yerel yönetimlerin görev, yetki ve sorumluluk alanına giren hizmetleri,
kendilerinin saptayacağı stratejilere uygun olarak yürütecekleri vurgulanmış;
başka bir anlatımla, yerel yönetimlere "orta ve uzun erimli amaçlarını,
temel ilke ve politikalarını, hedef ve önceliklerini, performans ölçütlerini,
bunlara ulaşmak için izlenecek yöntemler ile kaynak dağılımlarını içeren"
stratejik plan yapma yetkisi verilmiş,
- Merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki ilişkilerin ilkeleri
konulmuş; bu bağlamda,
- İl ve ilçelerde merkezi yönetimce yürütülmesi gereken hizmetlere
yasa ile ayrıklık getirilebileceği belirtilmiş,
- Merkezi yönetimin, yerel yönetimlerin sorumluluk alanına giren görev
ve hizmetler için yerel düzeyde örgüt kurması, doğrudan ihale ve gider
yapması yasaklanmış,
- Merkezi yönetimin görevleri arasında sayılan hizmetlere ilişkin yatırımlardan
ilgili bakanlıkça uygun görülenlerin yerel yönetimler eliyle gerçekleştirilebilmesine,
bu yatırımlara ilişkin ödeneklerin yerel yönetim bütçesine aktarılmasına
olanak sağlanmış,
- Merkezi yönetimin, desteklemek ve geliştirmek istediği hizmetleri,
proje bazında gerekli kaynakları aktararak yerel yönetimlerle işbirliği
içinde yürütebileceği vurgulanmış,
- Yerel yönetimlerin görev, yetki ve sorumluluk alanlarına giren konularda
çıkarılacak tüzük, yönetmelik ve benzeri düzenlemelere, yerel yönetimlerin
yetkilerini kısıtlayıcı, yerel hizmetleri zayıflatıcı ve yerinden yönetim
ilkesine aykırı kural konulması önlenmiş,
- Kamu kurum ve kuruluşlarının, yasalarla kendilerine açıkça görev olarak
verilmeyen ve kuruluşun amacıyla doğrudan ilgili olmayan alanlarda işletme
kuramayacakları, mal ve hizmet üretimi yapamayacakları, bu amaçla personel,
bina, araç, gereç ve kaynak tahsis edemeyecekleri öngörülmüş,
- Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör arasında iletişim ve işbirliğini
sağlayıcı düzenekler oluşturmak, hizmet ve işlev kapasitelerini geliştirmek,
merkezi yönetimin genel yetkileri arasında sayılmış,
- Kamu hizmetlerinden yasayla belirlenenlerin, üniversitelere, kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına, hizmet birliklerine, özel sektöre
ve alanında uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerine gördürülmesine olanak
sağlanmış,
- Hizmet bakanlıklarının sayısı onbeş olarak belirlenip, bu bakanlıkların
adlarına Yasa'ya ekli (I) sayılı cetvelde yer verilmiş, bunlardan Adalet,
Milli Savunma, İçişleri, Maliye, Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik
dışındaki bakanlıkların taşra örgütü kurmaları yasaklanmış,
- Geçici maddelerde de, mevcut yapının öngörülen yapıya dönüştürülebilmesi
için il ve ilçelerdeki merkezi yönetim birimlerinin hangi yerel yönetimlere
devredileceği ile personelinin ve mallarının yerel yönetimlere devri esasları
düzenlenmiştir.
Yukarıdaki kuralların birlikte incelenmesinden, yapılan düzenlemelerin
ana amacının, merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında ve ikinciler
yararına yeni bir görev ve yetki bölüşümü yaratmak ve kamu hizmetlerinin
özel sektöre gördürülmesi konusunda yönetime genel yetki vermek olduğu
anlaşılmaktadır.
a- İncelenen Yasa'nın, kamu yönetiminin yapılanması ve işleyişinde
köklü değişiklikler getiren anılan düzenlemelerinin hukukun genel ilkelerine,
anayasal kurallara ve kamu yararına uygun düşüp düşmediğinin öncelikle
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bunun için, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Yönetimi'nin yapılanmasında
esas olan anayasal ilkeleri ortaya koymak; ulus devletin düşünsel temellerine
ve tekil devlet modelinde örgütlenmeye egemen olan "merkeziyetçilik" ve
"yerinden yönetim" ilkeleriyle bunları tamamlayan "idarenin bütünlüğü",
"yetki genişliği" ve "idari vesayet" kavramları üzerinde durmak gerekli
görülmüştür.
Anayasa'nın başlangıç bölümünde, Anayasa'nın Yüce Türk Devleti'nin bölünmez
bütünlüğünü belirlediği, hiçbir etkinliğin Türk ulusal çıkarları, Türk
varlığı, Devlet'i ve ülkesiyle bölünmezliği esası karşısında koruma göremeyeceği
belirtilmiş; 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıçta belirtilen
temel ilkelere dayanan bir Devlet olduğu vurgulanmış; 5. maddesinde de,
Türk Ulusu'nun bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak
Devlet'in temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır.
Bu kurallar, Anayasa'da "tekil devlet" modelinin kabul edildiğini göstermektedir.
Tekil devlet modeli, merkeziyetçi yapıyı ve ancak onun denetim ve gözetiminde
merkez dışı örgütlenmeyi olanaklı kılmaktadır.
Anayasa'da, hem yasama, yürütme ve yargı erki merkeze bağlanarak siyasal,
hem de yönetim düzeneğinde merkez esas alınarak yönetsel yönden merkeziyetçilik
benimsenmiştir.
Anayasa'nın 123. maddesinde, yönetimin,
- Kuruluş ve görevleriyle bir "bütün" olduğu,
- Merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayandığı,
kuralına yer verilmiştir.
Merkezi yönetim, Anayasa'nın 126., yerel yönetimler ise, 127. maddelerinde
düzenlenmiştir.
126. maddeye göre,
- Türkiye, merkezi yönetim kuruluşu yönünden coğrafya durumuna,
ekonomik koşullara ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre illere, iller
de diğer kademeli bölümlere ayrılmakta,
- İllerin yönetimi "yetki genişliği" esasına dayanmaktadır.
127. maddeye göre de,
- Yerel yönetimler; il, belediye ya da köy halkının yerel ortak
gereksinimlerini karşılamak üzere, kuruluş ilkeleri yasayla belirlenen,
yasada gösterilen karar organları seçmenlerce seçilerek oluşturulan kamu
tüzelkişileridir.
- Yerel yönetimlerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri "yerinden yönetim"
ilkesine uygun olarak yasayla düzenlenecektir.
- Merkezi yönetim, yerel yönetimler üzerinde,
- Yerel hizmetlerin yönetimin bütünlüğü ilkesine uygun biçimde
yürütülmesi,
- Kamu görevlerinde birliğin sağlanması,
- Toplum yararının korunması,
- Yerel gereksinimlerin gereği gibi karşılanması,
amacıyla, yasada belirtilen esas ve usuller çerçevesinde "idari vesayet"
yetkisine sahiptir.
Görüldüğü gibi, Anayasa'da, tekil devlet modelinin yönetsel örgütlenmedeki
temel ilkeleri, "merkezden yönetim", "yerinden yönetim" ve bunları tamamlayan
"idarenin bütünlüğü" olarak belirlenmiştir.
Ayrıca, yönetsel örgütlenme,
- Merkez-taşra ilişkisi yönünden "yetki genişliği",
- Merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkisi yönünden "idari vesayet",
ilkelerine dayanmaktadır.
Merkezi yönetim ve yerel yönetimler, Devlet iktidarının örgütlenmesinde
hizmeti ve coğrafyayı esas alarak iki temel parçayı oluşturmaktadır. Bu
iki parçalı yapının yönetsel örgütlenmede farklı sonuçlara yol açmaması,
birbirinden kopmaması, tekil devlet modeline zarar verecek biçimde ayrışmaması
için, Anayasa'da "idarenin bütünlüğü" ilkesine yer verilmiş ve yerinden
yönetim, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ve yönetimin tümlüğü
ilkeleriyle sınırlandırılmıştır.
"İdarenin bütünlüğü" ilkesi, tekil devlet modelinde yönetim alanında
öngörülen temel ilkedir. Bu ilke, yönetsel işlev gören ayrı hukuksal statülere
bağlı değişik kuruluşların "bir bütün" oluşturduğunu anlatmaktadır.
Tekil devlet modelinde, tek bir egemenlik vardır ve tek yetkili devlettir.
Devletin örgütsel yapısı parçalı bir görünüm sergilese ve devlet yetkisini
kullanan birçok kamu tüzelkişisi olsa da, bunların arasındaki birlikteliği
"idarenin bütünlüğü" ilkesi sağlamaktadır.
Parçalı yapıda olan yönetimde, "bütünlüğü" sağlamaya yönelik iki hukuksal
araç, "yetki genişliği" ve "idari vesayet"tir. "Yetki genişliği" ilkesi,
tek tüzelkişilik içinde yer alan merkezi örgüt ve birimler, "idari vesayet"
ise, merkezi yönetim ile yerinden yönetim kuruluşları arasındaki "bütünleşmeyi"
sağlamakta, ayrışmayı, farklılaşmayı ve kopmayı önlemektedir.
"İdarenin bütünlüğü" ilkesi, merkezin denetimi ve gözetimi ile yaşama
geçirilmektedir. Genel yönetimin taşra örgütlenmesi üzerindeki denetimi
"hiyerarşik denetim"; yerinden yönetimler üzerindeki denetimi ise "vesayet
denetimi"dir.
Yerinden yönetimin en önemli sakıncası, Devlet'in birliğini ve kamu
hizmetlerinin tutarlılığını bozabilmesidir. Bu sakıncayı önlemek için Devlet'e
ve onu temsil eden merkezi yönetime, yerinden yönetim kuruluşlarının eylem
ve işlemlerini denetlemek ve gerektiğinde bozabilmek yetkisi tanınmıştır.
Bu yetki, "idari vesayet" kavramı ile Anayasa'da yerini almıştır.
"İdari vesayet"i, kamu düzenini ve ülke bütünlüğünü sağlamak için, kamu
yararı amacıyla, yasaların verdiği yetkiye dayanarak, merkezi yönetim örgütünün,
yerel yönetim ile kamu hizmeti yönetimi tüzelkişilerinin organları, işlemleri
ve parasal kaynakları üzerindeki denetimi olarak tanımlamak olanaklıdır.
Bu yönüyle idari vesayet yetkisi, yerinden yönetim kuruluşlarına tanınan
özerkliğin ayrıklığını oluşturmaktadır.
Anayasa'nın 127. maddesine göre idari vesayet, hukuksallık denetimi
yanında yerindelik denetimini de içermektedir.
Bu anayasal sisteme karşılık incelenen Yasa ile,
- Merkezi yönetim, görev ve yetkileri sınırlandırılıp özel
görevli durumuna düşürülürken, yerel yönetimler genel görevli kılınmakta,
- Merkezi yönetimin taşra örgütlerinin kimileri kaldırılırken kimileri
yerel yönetimlere devredilmekte, böylece merkezi yönetim örgütsel ve işlevsel
yönden zayıflatılmakta,
- "Yetki genişliği"ne dayanan güçlü merkezi yönetim yerine, "görev ayrılığı"na
dayalı güçlü yerel yönetim yapılanmasının yolu açılmakta,
- Tekil devlet modeli yerine, "idari vesayet" zayıflatılarak "yerel"
ağırlıklı devlet modeline geçilmesine olanak sağlanmakta,
- Kamu hizmetlerinin hemen tümünün yerelleştirilmesinin ve özelleştirilmesinin
yolu açılmaktadır.
Bu içeriğiyle, Yasa'nın yukarıda belirtilen maddeleri ile yapılan düzenlemeler,
Anayasa'da öngörülen tekil devlet yapısına, "idarenin bütünlüğü", "yetki
genişliği" ve "idari vesayet" ilkelerine ve kamu yararına uygun düşmemektedir.
Bu düzenlemeler, amaçlanmasa da, Anayasa'da öngörülmeyen bir yönetim
modeline geçilmesine neden olabilecek niteliktedir.
b- İncelenen Yasa'nın, merkezi ve yerel yönetimlerce yürütülecek
görev ve hizmetleri düzenleyen 7 ve 8. maddelerinin, Anayasa'nın 126 ve
127. maddeleri yönünden ayrıca incelenmesi gerekmektedir.
Yasa'nın;
- 7. maddesinde,
"Merkezi idare tarafından yürütülecek görev ve hizmetler şunlardır:
a) Adalet, savunma, güvenlik, istihbarat, dış ilişkiler ve dış politikaya
ilişkin görev ve hizmetler.
b) Maliye, hazine, dış ticaret, gümrük hizmetleri ile piyasalara ilişkin
düzenleme görev ve hizmetleri.
c) Ulusal düzeyde ekonomik, sosyal ve fiziki planları hazırlamaya,
bölgeler arasındaki gelişmişlik farklılıklarını gidermeye yönelik program
ve projelerin uygulanmasını sağlamaya ilişkin görev ve hizmetler.
d) Milli eğitimle ilgili görev ve hizmetler.
e) Diyanetle ilgili görev ve hizmetler.
f) Sosyal güvenlikle ilgili görev ve hizmetler.
g) Tapu ve kadastro, nüfus ve vatandaşlıkla ilgili görev ve hizmetler.
h) Acil durum yönetimi ve sivil savunma ile ilgili ulusal düzeyde yapılması
gereken görev ve hizmetler.
i) Vakıflarla ilgili görev ve hizmetler.
j) Mahalli idarelere teknik ve mali yardımda bulunma, rehberlik yapma
ve eğitim desteği sağlama görev ve hizmetleri.
k) Kanunlarla münhasıran merkezi idare tarafından yerine getirilmesi
öngörülen ulusal nitelikli veya birden çok ili kapsayan diğer görev ve
hizmetler.",
- 8. maddesinde de,
"Mahalli müşterek ihtiyaçlara ilişkin her türlü görev, yetki
ve sorumluluklar ile hizmetler mahalli idareler tarafından yerine getirilir.
Mahalli idareler görev, yetki ve sorumluluk alanlarına giren hizmetleri,
idarenin bütünlüğüne, kanunlarla belirlenen esas ve usullere, kalkınma
planının ilke ve hedeflerine, kendi stratejilerine, amaç ve hedeflerine,
performans ölçütlerine uygun olarak yürütür.
Mahalli idarelerin kanunlarla verilen temel görev ve hizmetleri ciddi
şekilde aksatması ve bu durumun halkın sağlık, huzur ve esenliğini önemli
ölçüde olumsuz etkilemesi durumunda, aksamanın boyutu ile ölçülü olmak
kaydıyla, ilgili merkezi idare kuruluşunun talebi üzerine İçişleri Bakanlığı
bu aksaklıkların giderilmesi için kanunlarda öngörülen tedbirleri alır.",
düzenlemelerine yer verilmiştir.
Yapılan düzenlemede, merkezi yönetimce yürütülecek görev ve hizmetler
tek tek konu olarak sayılmakta, diğer yasaların "münhasıran" merkezi yönetime
yüklediği "ulusal ve bölgesel" hizmetlerle sınırlandırılmaktadır.
Yerel yönetimlerin görev, yetki ve sorumlulukları ise, merkezi yönetimin
bu ve diğer yasalarla somut olarak belirlenen görev ve hizmetleri dışında
kalan hizmetler ile yerel ortak gereksinimlere ilişkin görevler olarak
belirtilmiştir.
Madde gerekçelerinde de, merkezi yönetimler ile yerel yönetimlerin görev,
yetki ve sorumluluklarının, getirilen yeni kamu yönetimi anlayışına uygun
olarak ele alındığı; merkezi yönetimin görev ve yetkilerinin sayılarak
sınırlandırıldığı, bunlar dışında kalanların yerel yönetimlerce yürütülmesinin
öngörüldüğü belirtilmiştir.
Madde metinlerinden ve gerekçelerden, incelenen Yasa'da, merkezi yönetimin
"özel", yerel yönetimlerin ise "genel" görevli olarak öngörüldüğü sonucuna
varılmaktadır.
Ayrıca, incelenen Yasa'nın 9. maddesinin,
- İkinci fıkrasında, merkezi yönetimin, yerel yönetimlerin
sorumluluk alanına giren görev ve hizmetler için yerel düzeyde örgüt kuramayacağı,
doğrudan ihale ve gider yapamayacağının,
- Üçüncü fıkrasında, merkezi yönetimin görevleri arasında sayılan hizmetlere
ilişkin yatırımlardan ilgili bakanlıkça uygun görülenlerin, yerel yönetimler
eliyle gerçekleştirilebileceği ve bu yatırımlara ilişkin ödeneğin yerel
yönetimlere aktarılacağının,
- Son fıkrasında, yerel yönetimlerin görev, yetki ve sorumluluk alanına
giren konularda çıkarılacak tüzük, yönetmelik ve benzeri düzenlemelerde,
yerel yönetimlerin yetkilerini kısıtlayıcı, yerel hizmetleri zayıflatıcı
ve yerinden yönetim ilkesine aykırı kurallar konulamayacağının,
belirtilmiş olması da, merkezi yönetim-yerel yönetim görev ve yetki dengesinin,
ikinciler yararına bozulduğunun göstergesidir.
Anayasa'nın 126. maddesinde, merkezi yönetimin örgütlenmesine ilişkin
ölçütler, "coğrafya durumu, ekonomik koşullar ve kamu hizmetlerinin gerekleri"
olarak sayılmıştır. Maddede, merkezi yönetimin görevlerini belirginleştiren
ya da sınırlayan bir düzenleme yapılmamıştır.
Buna karşın, Anayasa'nın 127. maddesinde, yerel yönetimlerin örgütlenmesi
hem "coğrafya" hem de "konu" yönünden sınırlandırılmıştır. Maddeye göre,
yerel yönetimler, ancak yöresel olarak örgütlenebilmekte ve yalnızca yerel
ortak gereksinimlerin karşılanması yönünden görevlendirilebilmektedir.
Anayasa'ya göre merkezi yönetim, Devlet iktidarını ve tüm kamu hizmetlerini
ülke genelinde örgütlerken, yerel yönetimler, sınırlı bir coğrafyada ortak
yerel gereksinimlerin karşılanması gibi sınırlı bir konuda örgütlenebilmektedir.
Bu nedenle, yönetsel örgütlenmede, merkezi yönetim konu yönünden "genel",
yerel yönetimler ise "özel" görevlidir. Başka bir anlatımla, yasalarda
merkezi yönetimin görevleri soyut ve genel, yerel yönetimlerin görevleri
somut ve belirgin biçimde düzenlenmelidir.
Oysa, yukarıda da açıklandığı gibi, incelenen Yasa'yla bunun tam tersi
bir düzenleme yapıldığı görülmektedir. Merkezi yönetimin görev ve yetkileri
tek tek sayılarak somut biçimde belirlenmiş, yerel yönetimlerin görev ve
yetkileri ise soyut ve genel olarak düzenlenmiştir.
Yerel yönetimlere ilişkin düzenlemede, her ne kadar "mahalli müşterek
ihtiyaçlara ilişkin" görevlerden söz edilerek konu yönünden sınır getirilmiş
izlenimi yaratılmaya çalışılmış ise de, bu kavram soyut olup, yerel yönetimleri
"genel görevli" konumdan çıkarmaya yetmemektedir.
Çünkü, merkezi yönetim örgütlenmesinde yer alan kamu kurum ve kuruluşlarının
görevi kapsamında sayılmayan ya da genel görevli bir kamu kurum ya da kuruluşunun
görev alanında yer almakta iken, yapılacak bir yasal düzenleme ile o kurum
ya da kuruluşun görev kapsamından çıkarılan her türlü kamusal hizmet, 7
ve 8. maddeler nedeniyle, yerel yönetimlerin görev alanına girecektir.
Hatta yapılan düzenlemelerden, kamu kurum ve kuruluşlarının görevli
kılınması durumunda da yerel yönetimlerin aynı alandaki görevinin sona
ermeyeceği; ancak, kamu kurum ve kuruluşlarına yasayla "münhasıran" görev
verilmesi durumunda yerel yönetimlerin o alandaki görevinin sona ereceği
anlaşılmaktadır.
"Münhasıran" sözcüğü ile merkezi yönetimin görev ve yetki alanının daha
da daraltıldığı, buna karşılık yerel yönetimlerin görev ve yetki alanının
genişletildiğini vurgulamak gerekir.
Öte yandan, yürürlükteki İl Özel İdaresi Yasası'nın 78. maddesine 3360
sayılı Yasa'yla eklenen 13. bendin ikinci tümcesindeki "İl özel idarelerinin
görevli olduğu mahalli ve müşterek ihtiyaçların kapsamı ve sınırı Bakanlar
Kurulu'nca tespit olunur." kuralının iptaline ilişkin, Anayasa Mahkemesi'nin
22.06.1988 günlü, E.1987/18, K.1988/23 sayılı kararında,
"Yerel yönetimlere ilişkin temel kavramlar üzerinde yapılan bu açıklamalar
da göstermektedir ki, yerel yönetimlerin kuruluş esasları, karar organlarının
oluşumu, görev ve yetkilerinin belirlenmesi, merkezi yönetimle bağ ve ilgileri,
bunlar üzerinde uygulanacak idari vesayet yetkisi, yasal bir düzenlemeyi
gerektirmekte, 'yasallık' vazgeçilmez bir koşul olmaktadır. Anayasa'nın
123. ve 127. maddeleri bu koşulu açık-seçik vurgulamaktadır. O halde:
1- İl Özel İdaresi Kanunu (İUVKM.)'nun 78. maddesine, 3360
sayılı Yasanın 2. maddesiyle eklenen 13. bendin ikinci tümcesiyle 'İl Özel
İdarelerinin görevli olduğu mahalli ve müşterek ihtiyaçların kapsamı ve
sınırı...'nın saptanması yetkisinin Bakanlar Kurulu'na verilmesi, yasallık
ilkesi ile çatışmaktadır. Burada Bakanlar Kurulu kararı, yasa yerini almaktadır.
Bakanlar Kurulu'na bu yetkinin yasayla verilmiş olması da, Anayasa açısından
yasal düzenleme koşulunun yerine getirildiği biçiminde yorumlanamaz. Anayasa
Mahkemesi'nin konuya ilişkin kararlarında ortaya koyduğu ölçütlere göre,
yasa koyucu, genel kuralları koyarak yönetime, takdir yetkisine göre düzenleyebileceği
bir alan bırakırken, Anayasa'nın öngördüğü yönetimin yargısal denetiminin
etkinliğini engellemiyecek nesnel kurallara bağlamalıdır."
denilerek, yasallık ilkesi gereği, yerel yönetimlerin görevlerinin yasada
tek tek sayılması gerektiği belirtilmiştir.
İncelenen Yasa'nın 8. maddesinde, yerel yönetimlerin görevleri sınırlı
ve belirgin değil, genel ve soyut kavramlar kullanılarak düzenlendiği için,
bu kavramların belirginleştirilmesinde yerel yönetimlerin yetkili organlarının
etkili olması kaçınılmazdır. Bu durumda, Anayasa Mahkemesi'nin yukarıda
açıklanan kararıyla Bakanlar Kurulu yönünden Anayasa'ya uygun görülmeyen
bir yetkinin yerel yönetimlerin organlarına tanındığı sonucuna varılmaktadır
ki, bunun olanaksızlığı açıktır.
Bu nedenlerle de, incelenen Yasa'nın 7 ve 8. maddeleri Anayasa'nın 126
ve 127. maddeleriyle bağdaşmamaktadır.
2- İncelenen Yasa'nın 4. maddesinde,
"Kamu yönetiminin temel amaç ve görevi; halkın hayatını kolaylaştırmak,
huzur, güvenlik ve refahını sağlamak, hayat kalitesini geliştirmek, kişilerin
hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmak ve kanunlarla
verilen görev ve hizmetleri yerine getirmektir."
denilerek, "kişilerin hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önündeki engelleri
kaldırmak" kamu yönetiminin temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır.
4. maddenin gerekçesinde, maddenin, Anayasa'nın 5. maddesinde öngörülen
Devlet'in temel amaç ve görevleri ile birlikte değerlendirilmesinin gerektiği
belirtilmektedir.
Anayasa'nın 5. maddesinde, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, sosyal
hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya çalışmak Devlet'in temel amaç ve
görevleri arasında sayılmıştır.
Görüldüğü gibi, anayasal kural, kişinin temel hak ve özgürlüklerinin
"sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle" bağdaşacak biçimde sınırlandırılmasına
olanak sağlamaktadır.
Oysa, bu sınırlama kuralına incelenen Yasa'nın 4. maddesinde yer verilmemiştir.
Böyle bir temel Yasa'da bilinerek boşluk yaratılması ve boşluğun gerekçeyle
doldurulmaya çalışılması anlamlı ve anlaşılır değildir.
Ayrıca, Anayasa'nın yine 5. maddesinde, Türk Ulusu'nun bağımsızlığını
ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet'i ve demokrasiyi korumak
da Devlet'in amaç ve görevleri arasında sayılmış; 14. maddesinde, hak ve
özgürlüklerin hiçbirinin, Devlet'in ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü
bozmayı, demokratik ve laik Cumhuriyet'i ortadan kaldırmayı amaçlayan etkinlikler
biçiminde kullanılamayacağı belirtilmiştir.
Yine Anayasa'nın 12. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin, aynı zamanda
kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını
da içereceği vurgulanmıştır.
Bütün bu kurallar, kişi hak ve özgürlüklerinin sınırını ve Devlet'in
bu konudaki görevini göstermektedir.
İncelenen Yasa'nın 4. maddesinde, anayasal sınırlara yer verilmeden
kişi hak ve özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılmasının kamu yönetiminin
temel amaç ve görevi olarak gösterilmesi, bu hak ve özgürlüklerin sınırsız
olduğu, kamu yönetiminin bu hak ve özgürlükleri sınırlayamayacağı ve aykırı
davrananlar için yaptırım koyup uygulayamayacağı gibi bir sonuç doğurmaktadır.
Bu sonuç nedeniyle, incelenen Yasa'nın 4. maddesi Anayasa'nın 5, 12
ve 14. maddeleriyle bağdaşmamaktadır.
3- İncelenen Yasa'nın "Kamu yönetiminin kuruluş ve işleyişinin
temel ilkeleri" başlıklı 5. maddesinin (d) bendinde,
"Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde ve bu hizmetlerden
yararlandırmada ayrımcılık; bu hizmetlerle ilgili olarak insan hak ve özgürlüklerini
kısıtlayıcı düzenleme ve uygulama yapılamaz"
düzenlemesine yer verilmiştir.
Genel olarak, temel hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırmaya
yönelik olumlu bir düzenleme gibi görünmekle birlikte uygulamada bu kuralın
başka bir amaçla kullanılması olanaklıdır.
Gerçekten, daha yakından bakıldığında bu kuralda,
- "Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde" anlatımıyla, kamu
görevlileri ve kamuda çalışanların,
- "Bu hizmetlerden yararlandırma" anlatımıyla da özellikle öğrencilerin,
hedef kitle olarak belirlendiği görülmektedir.
Yine aynı kuralda, "ayrımcılık" ve "insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayıcı
düzenleme ve uygulama yapılamaz" anlatımıyla hem "düzenleme" yapılırken,
hem de "uygulama"da hedef kitledekiler için türban yasağının kaldırılmasının
amaçlandığı anlaşılmaktadır.
İncelenen Yasa'nın yukarıda açıklanan 4. maddesinde de, "kişilerin hak
ve özgürlüklerini kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmak" kamu yönetiminin
temel görevleri arasında sayılarak, bu amaç pekiştirilmektedir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, ulusal ve ulusalüstü yüksek mahkeme
kararlarında açıklanan içerikleriyle gerek Anayasa gerek Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi kuralları, Türkiye Cumhuriyeti'nde türban konusunu, geriye dönülemeyecek
biçimde gündemden çıkarmıştır.
a- Anayasa Mahkemesi türban konusu ile ilgili ilk kararını 1989
yılında vermiştir. 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası'na 10.12.1988 günlü,
3511 sayılı Yasa'yla eklenen ek 16. maddede, "Dini inanç sebebiyle boyun
ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir." denilerek, yükseköğretim
kurumlarında dinsel amaçla örtünmeye açıkça olur verilmiştir.
Açılan dava üzerine Anayasa Mahkemesi, "sorun, bir yasal düzenlemenin
din kurallarına, dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı
noktasında yoğunlaşmaktadır. Madde içeriğinin, dinsel inanç gereği yapılan
düzenlemenin konusunun başörtüsü ya da başka bir şey olması önemli değildir."
saptamasını yaptıktan sonra, başörtüsünü serbest bırakan dava konusu kuralı,
Anayasa'nın "laiklik", "ulusal birlik", "demokratiklik", "hukuk devleti"
ve "eşitlik" ilkelerine aykırı bularak iptal etmiştir (K.1989/12).
Yüksek Mahkeme, türban konusundaki ikinci kararında da (K.1991/8), Anayasa'nın
ve devrim yasalarının, yükseköğretim kurumlarında dinsel nitelikli giysiler
giyilmesine olur vermediğini belirterek, başörtüsü konusundaki görüşünü
ısrarlı biçimde sürdürmüştür.
Anayasa Mahkemesi'ne göre,
- Laiklik, ulusal birliği sağlamış ve ümmetten ulusa geçmenin
itici gücü olmuştur. Toplumsal birliği sağlayan din ve mezhep bağının yerini
Türk Ulusu bağı almıştır.
- Başörtüsü serbestisi, dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal
yaşamı etkileyen eylem ve davranışa dönüşmesi anlamına gelmekte, temelini
Atatürk ilke ve devrimlerinde bulan kamu hukuku isterlerine göre düzenlenmesi
gereken giyim konusu dinsel kurala bağlanmış olmaktadır.
- Demokratik düzen, dinsel gerekleri egemen kılmayı amaçlayan şeriat
düzeninin karşıtıdır. Dinsel gereklere dayanan düzenleme demokratik olamaz.
- Özgürlük, anayasal ilkelerle sınırlıdır. Laiklik ilkesine ters düşen
düzenlemelerin demokratik hak içerdiğinin ileri sürülmesi anayasal düzenle
bağdaşmaz.
- İnsan hakları ve adaletin yanında kamu düzenini, hukuk güvenliğini
ve toplumsal barışı sağlamak hukuk devletinin varlık nedenidir. Bunları
bozucu davranış ve uygulamalar hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
- Kamu kurumlarında başörtüsüne izin verilmesi bir kesime ayrıcalık
tanınması anlamına gelir ki, bu da eşitlik ilkesine ters düşer.
- Dini inancı nedeniyle başını örtmek isteyenler ile farklı düşüncede
olup bir zorlama karşısında bulunduklarına inananların aynı anayasal korumadan
eşit olarak yararlanmaları gerekir.
- Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü bir ayrıcalıktan
öte ayırım aracı niteliğindedir.
Birlikte öğrenim görenlerin ya da çalışanların kardeşlikleri, arkadaşlıkları,
dayanışmaları ulusal birlik yönünden son derece önemli iken, yurttaşları
dinsel simgelerle ayırmak toplumda, özellikle gençler arasında sosyal görüş,
din, inanç ve mezhep ayrılığını kışkırtarak bölünmelere yol açacaktır.
Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatma kararlarında da, partilerin, yükseköğretim
kurumları öğrencilerinin başörtüsü kullanmalarını destekleyen davranışları
laiklik ilkesine aykırı bulunarak, kapatma nedeni sayılmıştır (K.1998/1)
Yüksek Mahkeme'nin diğer bir kararında da,
"Böylece, davalı Parti tarafından güçlü bir siyasal sembol
olarak kullanılan başörtüsü veya türbanın, eylemli bir durum yaratılarak
TBMM'ne taşınması girişimiyle geçmişinde teokratik bir devlet deneyimi
geçirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'nde özel bir yeri ve önemi bulunan laiklik
ilkesi ağır biçimde ihlal edilmiştir.",
değerlendirmesi yapılmıştır (K.2001/2).
Bu aşamada bir konunun altını özenle ve önemle çizmek gerekir: Anayasa
Mahkemesi, Anayasa'ya uygunluk denetimi görevi nedeniyle anayasal kural,
kavram ve ilkeleri resmen yorumlamaya yetkili tek organ olduğuna ve Anayasa'nın
153. maddesi uyarınca Yüksek Mahkeme'nin kararları yasama, yürütme ve yargı
organlarını, yönetim makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri, kısaca herkesi
bağladığına göre, anayasal kuralların Anayasa Mahkemesi kararlarıyla birlikte
okunması zorunludur.
Anayasa'nın yukarıda açıklanan kuralları ve Anayasa Mahkemesi kararlarının
bu kurallara kazandırdığı içerik nedeniyle yasalarda türbana ilişkin bir
düzenleme yapılması olanaksızdır.
b- Anayasa'nın 138. maddesinde, yasama ve yürütme organları ile
yönetimin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları; bu organlarla yönetimin
mahkeme kararlarını hiçbir biçimde değiştiremeyeceği ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremeyeceği kurala bağlanmıştır.
Bu kural, Danıştay'ın türbanla ilgili kararlarına önem ve anlam kazandırmaktadır.
Yükseköğretim Kurulu, 1982 yılında çıkardığı bir genelgeyle görevlilerin
ve öğrencilerin giysilerinin Atatürk ilke ve devrimlerine uygun olması
gerektiğini belirtmiştir. Danıştay, başvuru üzerine aldığı kararda bu konudaki
yasaklamayı hukuka uygun bulmuştur (8.D; K.1987/63).
Danıştay daha sonra, aynı doğrultuda yapılan yönetmelik değişikliğine
ilişkin iptal istemlerini de, aydın, uygar, Cumhuriyetçi gençler yetiştirmekle
görevli eğitim kurumlarında başörtüsü yasağı getirilmesinin hukuka uygun
olduğunu belirterek reddetmiştir (8.D; K.1988/512).
Yüksek Mahkeme, tersine yapılan, yani yükseköğretim kurumlarında başörtüsünü
serbest bırakan yönetsel düzenleyici işlemleri ise, Anayasa'nın laiklik,
eşitlik ve devrim yasalarının korunması ilkelerine aykırı görerek iptal
etmiştir (8.D; K.1989/652).
Danıştay'ın tutumu kararlı biçimde sürmektedir. İdari Dava Daireleri
Genel Kurulu'nun son kararlarından birinde, Anayasa'nın başlangıcı, 2,
42, 174. maddeleri ve Anayasa Mahkemesi kararlarına dayanılarak, "Böylece,
Anayasa'ya aykırılığı saptanmış olan, boyun ve saçların başörtüsü ve türbanla
kapatılması durumu kılık kıyafet serbestisi dışında tutulmaktadır" saptaması
yapılmıştır (DİDDGK; K.61/327).
Danıştay'a göre, yükseköğretim öğrencisi özellikle ve öncelikle Atatürk
devrimlerini ve ilkelerini benimsemiş ve yaşamını bu ilkeler doğrultusunda
sürdüren kişi olmalıdır. Tersine davranan öğrencinin, yükseköğretim öğrencisi
olma sıfatının gereklerini yerine getirdiğinden sözedilemez. Ayrıca, öğretim
elemanlarınca uyarılmasına karşın, ısrarla başörtüsü takmayı sürdüren öğrenci
okuldaki çalışma düzenini de bozmuş olacaktır.
c- Gerek Türkiye'den, gerek Avrupa Birliği ülkelerindeki gelişmeler
nedeniyle bu ülkelerden yapılan başvurular sonucu Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu ve Mahkemesi'nce verilen kararlarda da,
- Yükseköğrenimini laik bir üniversitede yapmayı seçen bir
öğrencinin bu üniversitenin düzenlemelerini peşinen kabul etmiş sayılacağı,
- Üniversitelerin yaptıkları düzenlemelerin, farklı inanıştaki öğrencilerin
birlikteliğini sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inanışlarını
açığa vurma özgürlüklerini yer ve biçim yönünden sınırlayabileceği,
- Özellikle nüfusunun büyük çoğunluğunun belli bir dine mensup olduğu
ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçimde sınırlama
olmaksızın sergilenmesinin, din kurallarını uygulamayan ya da başka bir
dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceği,
- Laik üniversitelerin, öğrencilerin giysilerine ilişkin kurallar koyarken,
kimi kökten dincilerin yükseköğretimde kamu düzenini bozmalarını ve diğerlerinin
inançlarına zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebilecekleri,
- Çocukların çok kolay etkilenebileceği bir yaşta bu tür sembollerin
bir biçimde onlara dinlerini değiştirme yönünde etki yapabileceği,
- Kadınların başlarını örtmelerinin zorunlu olmasının, kadın erkek eşitliğiyle
ve demokratik bir toplumda öğretmenlerin öğrencilerine vermeleri gereken
özgürlük, başkalarına saygı, eşitlik ve ayrımcılık yasağı iletileriyle
bağdaştırılamayacağı,
- Başörtme yasağının, devletin yansızlığını gerçekleştirmeye dönük yasal
bir amaçla getirildiği,
gibi gerekçelerle, laik üniversite düzeninin gereklerine uygun davranmayan
öğrencilere yaptırım uygulanması, din ve vicdan özgürlüğüne aykırı görülmemiştir.
Yukarıda yer verilen gerekçelerle, incelenen Yasa'nın 5. maddesinin
(d) bendinin anayasal kurallar ve Yüksek Mahkeme kararlarıyla bağdaşmadığı
sonucuna varılmaktadır.
4- İncelenen Yasa'nın 11. maddesinde,
"Kamu hizmetlerinin daha etkili ve verimli olarak yerine getirilebilmesi
amacıyla, merkezi idare ile mahalli idareler, kendilerine ait hizmetlerden
kanunlarda öngörülenleri, ilgileri itibariyle üniversitelere, kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşlarına, hizmet birliklerine, özel sektöre ve
alanında uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerine gördürebilir. Bu durumda
idarenin sorumluluğuna ilişkin hükümler saklıdır."
düzenlemesine yer verilmiştir.
Bu düzenleme ile, herhangi bir sınırlama ve hizmetler arasında bir ayrım
yapılmadan, merkezi ve yerel tüm kamu hizmetlerinin özel sektöre gördürülebilmesine
olanak yaratılmaktadır.
Anayasa'nın 128. maddesinde, Devlet'in, kamu iktisadi teşebbüslerinin
ve diğer kamu tüzelkişilerinin "genel idare esaslarına" göre yürütmekle
yükümlü oldukları asli ve sürekli görevlerin, memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle görüleceği belirtilmiştir. Buna göre, merkezi ve yerel yönetimlerin
"genel idare esaslarına" göre yürüttükleri görevleri mutlaka vardır ve
"kamu gücü" ve "kamu otoritesi" kullanılarak yürütülen bu görevler asli
ve sürekli kamu hizmetleridir. Bu hizmetlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri
eliyle yürütülmesi zorunludur.
İncelenen Yasa'nın 11. maddesinde, merkezi ve yerel yönetimlerin "genel
idare esasları"na göre yürüttükleri asli ve sürekli kamu hizmetleri de
dahil tüm kamu hizmetlerinin özel sektöre gördürebilmesine olanak tanınmaktadır
ki, düzenleme bu durumuyla Anayasa'nın 128. maddesiyle bağdaşmamaktadır.
Öte yandan, Anayasa'nın 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde olduğu, bu yetkinin devredilemeyeceği kurala bağlanmış;
123. maddesinde, yönetimin kuruluş ve görevlerinin, 127. maddesinde de,
yerel yönetimlerin kuruluş, görev ve yetkilerinin yasayla düzenleneceği
belirtilmiştir.
Yasa ile yapılan düzenlemelerin "yasama yetkisinin devredilmezliği"
ve "yönetimin yasallığı" ilkelerine aykırı olmaması gerekmektedir.
Bu ilkelere uygunluk, ancak, temel kuralların yasada belirlenmesi, verilecek
yetkinin çerçevesinin çizilmesi, yasa koyucunun uygun göreceği uzmanlık
isteyen ve yönetim tekniğine ilişkin ayrıntıların yürütmeye bırakılmasıyla
sağlanabilecektir.
Ayrıca, yasa koyucu genel kuralları koyarak yönetime, takdir yetkisine
göre düzenleyebileceği bir alan bırakırken, yargısal denetimin etkinliğini
engelleyecek biçimde nesnel ve genel düzenleme yapmamalıdır.
İncelenen Yasa'nın 11. maddesinde, kamu hizmetlerinin özel sektöre gördürülmesi
konusunda hiçbir ilke konulmadan, temel kurallar ve yöntemler belirlenmeden
yalnızca yetkilendirmede bulunulmaktadır. Bu durumuyla madde, "yasama yetkisinin
devredilemeyeceği" ve "yönetimin yasallığı" ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır.
5- İncelenen Yasa'nın 23. maddesinde,
"Dışişleri Bakanlığı ile Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi
Başkanlığı hariç, bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşları yurt
dışı teşkilatı kuramazlar. Bakanlıklar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarından
hangilerinin hangi ülkelerde yurt dışı hizmeti sunacağı Bakanlar Kurulu
tarafından belirlenir. Bu suretle belirlenecek kurum ve kuruluşların yurt
dışı hizmetleri ilgili kurum veya kuruluş personelinin Dışişleri Bakanlığı
kadrolarına belirli süreli olarak görevlendirilmesi suretiyle yürütülür.
Bu görevlere Dışişleri Bakanlığı elemanları atanamaz ve görevlendirilemez."
düzenlemesine yer verilmiştir.
Bu düzenlemede, Bakanlar Kurulu'nca belirlenecek kurum ve kuruluşların
yurt dışı hizmetlerinin, ilgili kurum ya da kuruluş personelinin Dışişleri
Bakanlığı kadrolarında belirli süreli olarak görevlendirilmesi yoluyla
yürütüleceği; Dışişleri bakanlığı elemanlarının bu görevlere atanamayacağı
ya da bu kadrolarda görevlendirilemeyeceği belirtilmiştir.
Geçici 4. maddede de, sözü edilen Bakanlar Kurulu kararının üç ay içinde
çıkarılacağı; bu kararname çıkarılıp yeni görevlendirmeler yapılıncaya
kadar eskilerin görevlerini sürdürecekleri kurala bağlanmıştır.
23. maddenin son tümcesi, diğer bakanlıkların yurt dışı hizmetlerinin
Dışişleri Bakanlığı elemanlarınca yürütülmesini engellemektedir.
Bu yönüyle düzenleme, yurt dışında hizmet yapması uygun görülen kamu
kurum ve kuruluşları personelinin herhangi bir nedenle görevde bulunmaması
durumunda Devlet görevinin aksamasına neden olacak niteliktedir. Bu da,
Devlet'in dış politikasına zarar verecek, Devlet saygınlığının zedelenmesi
sonucunu doğurabilecektir.
Bu nedenle, sözkonusu düzenleme hizmetin gerekleri ve kamu yararı ile
bağdaşmamaktadır.
6- İncelenen Yasa'nın 38. maddesinde denetimin tanımı yapılmış,
39. maddesinde denetimin kapsamı ve türleri belirlenmiş, 40. maddesinde
de denetlemeye yetkili kurumlar gösterilmiştir.
Bu maddelerin birlikte incelenmesinden kamu yönetiminde denetim sisteminin
tümüyle değiştirildiği görülmektedir. Getirilen sistemde;
- Denetimin, iç denetim ve dış denetim olarak ikiye ayrıldığı,
- İç denetimin, hataların önlenmesi, risk ve zayıflıkların belirlenmesi,
iyi uygulama örneklerinin yaygınlaştırılması, yönetim sistemlerinin ve
süreçlerinin geliştirilmesi amacıyla yapılan denetim olduğu,
- Dış denetimin, kamu kurum ve kuruluşlarının hesap verme sorumluluğu
çerçevesinde, tüm etkinlik, karar ve işlemlerinin, kurumsal amaç, hedef,
plan ve yasalara uygunluk yönünden incelenmesi anlamına geldiği,
- İç ve dış denetimin, hukuka uygunluk, mali denetim ve performans denetimini
kapsadığı,
- Hukuka uygunluk denetiminin, eylem ve işlemlerin ilgili yasa, tüzük,
yönetmelik ve diğer yazılı kurallara uygunluğunun denetlenmesi olduğu,
- İç denetimin, kamu kurum ve kuruluşlarının kendi yöneticileri ya da
kurumun üst yöneticisinin görevlendireceği içi denetim elemanlarınca yürütüleceği,
- Dış denetimin Sayıştay'ca yapılacağı ya da yaptırılacağı,
belirtilmektedir.
Bu kurallardan kimilerinin anayasal ilkeler, denetimin gerekleri ve
kamu yararı yönünden irdelenmesinde yarar bulunmaktadır.
a- İncelenen Yasa'nın, denetlemeye yetkili kurumları gösteren
40. maddesi ile bakanlıklar, bağlı ve ilgili kuruluşların örgütlenmesine
ilişkin maddelerinde, Türk yönetim yapısında köklü geçmişi bulunan, yolsuzluklarla
savaşımda önemli çalışmalar yürüten teftiş kurullarına yer verilmediği
görülmektedir.
Merkezi yönetim, yönetsel etkinlikler alanında, yasal düzenlemelerin
merkez olarak kabul ettiği bir yerde toplanmış bulunan üst düzey yöneticilerin
aldıkları karar ve yaptıkları yürütülebilir işlemlere, Devlet tüzelkişiliğinin
yetki alanında bulunan tüm örgütsel birim ve görevlilerce uyulması ve bunları
uygulaması anlamına gelmektedir.
Hukuksal bir kurum ve kavram olan hiyerarşi, merkezi yönetimin yukarıda
yer verilen anlamı karşısında, "idarenin bütünlüğü"nün söz konusu olduğu
örgütlenmede, merkezden yönetimin gerçekleşme yöntemi ve aracıdır.
Bu yöntem ve aracın geçerli kılınabilmesinin en etkin yolunun ise hiyerarşik
denetim olduğunda duraksama bulunmamaktadır.
Yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı gibi, Anayasa'da, "idarenin bütünlüğü
ilkesi"nin gerçekleştirilmesinin hukuksal araçları olarak, hiyerarşi, yetki
gerişliği ve idari vesayet kurumlarına yer verilmiştir. Bu kurumların her
birinin "denetim" olgusunu içinde taşıdığı, bu yönüyle Devlet aygıtının
örgütlenmesine ilişkin düzenlemelerin, bu kurumlara yer vermesinin anayasal
bir zorunluluk olduğu tartışmasızdır.
Uluslararası standartlarda teftiş kavramı, "denetim", "soruşturma",
"yönetim" ve danışmanlık" işlevlerini ve bu işlevleri yürütecek uzmanları
içermektedir.
Gerek yukarıda ortaya konulan anayasal ilkeler, gerek içerdiği öğeler
gözönünde bulundurulduğunda, teftiş hizmeti, yalnızca yönetsel etkinliklerin
yürütülmesinde usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların ortaya çıkarılmasından,
soruşturulmasından, bunların önlenmesi ve hizmetin daha etkin ve verimli
kılınması için alınacak önlemlerin araştırılmasından ibaret olmayıp, aynı
zamanda hiyerarşik denetimin ve vesayet denetiminin bu alanda uzmanlaşmış,
yetkin, güvenceye sahip, siyasal istencin etkisinden soyutlanmış denetim
elemanları eliyle yapılarak, idarenin bütünlüğü ilkesinin yaşama geçirilmesinin
aracı olarak da görülmelidir.
İncelenen Yasa'da öngörülen iç denetim etkinliği ise, teftişi etkili
kılan uzmanlaşmış, yetkin, mesleki güvenceye sahip, siyasal istencin etkisinden
soyutlanmış denetim elemanının yokluğu nedeniyle teftiş olgusundan uzaklaşmakta,
daha çok üst yöneticinin kontrol ve gözetim etkinliğine indirgenmektedir.
Yasa'daki iç denetim tanımının, teftiş olgusunun en önemli işlevi olan
soruşturmayı kapsamadığının özellikle vurgulanması gerekir. Bu yönüyle,
iç denetimin hukuksal anlamda bir teftiş ve denetim niteliğini taşımadığı
ortaya çıkmaktadır.
Denetim elemanları aracılığıyla yolsuzlukları ve hukuka aykırılıkları
saptamak ve önlemlerini almakla yükümlü olan merkezi yönetim, bunun dışında,
yerel yönetimlerle ilgili olarak çıkardığı yasalar ve saptadığı standartlar
uyarınca yaptığı düzenlemelerin uygulanmasını izlemek ve gerçek gereksinimleri
karşılayıp karşılamadığını, bunlarda değişiklik yapılması gerekip gerekmediğini,
aksayan yönlerin neler olduğunu bilmek ve gerekli önlemleri almak durumundadır.
Bu izlemenin ise, ancak kamu yönetimini her yönüyle çok iyi bilen, alanında
uzmanlaşmış kişilerden oluşan denetim kuralları eliyle yapılabileceği açıktır.
Bu nitelikte bir görevi herhangi bir kamu görevlisinin yapabileceğini varsaymak
gerçeğe uygun olmadığı gibi, sağlayacağı yararlar da son derece sınırlıdır.
Öte yandan, incelenen Yasa ile kamu yönetimi hizmetlerinin büyük bölümü
yerel yönetimlere devredilmekte olduğuna göre, yerel yönetimlerin uzmanlaşmış
kişi ve kurullar eliyle teftiş ve denetime bağlı tutulmaları daha da önem
kazanmaktadır.
Sonuç olarak, incelenen Yasa'da öngörülen, kontrol ve gözetim işlevinden
ibaret olan iç denetimin, bu yönüyle, gerek hiyerarşik, gerek idari vesayet
denetimini kapsamadığı, getirilen düzenlemenin idarenin bütünlüğü ilkesinin
gerçekleşme araçlarından biri olan denetim işlevini etkisiz kılacağı açıktır.
Bu nedenle, öngörülen iç denetim sistemi ve bu alanda teftiş kurullarının
kaldırılması yerinde ve kamu yararına uygun görülmemektedir.
b- İncelenen Yasa'nın dış denetime ilişkin düzenlemeleri üzerinde
ayrıca durulması uygun olacaktır.
aa- Yukarıda da açıklandığı gibi, Yasa'nın 40. maddesinde, merkezi
yönetime dahil kurum ve kuruluşlarla il özel yönetimleri , belediyeler,
bunlara bağlı kuruluşlar ve yerel yönetim birliklerinin dış denetiminin
Sayıştay'ca yapılacağı belirtilmiştir.
Yasa'nın 39. maddesine göre Sayıştay'a verilen dış denetim görevi, mali
denetim yanında, kapsama giren kurum ve kuruluşların tüm eylem ve işlemlerinin
hukuka uygunluk ve performans denetimini de kapsamaktadır.
İncelenen Yasa'nın,
- 40. maddesinin ikinci fıkrasında, mali-idari ayrımı yapılmadan
genel söylemlerle, merkezi yönetime dahil tüm kurum ve kuruluşların, il
özel yönetimlerinin, belediyelerin, bunlara bağlı kuruluşların, yerel yönetim
birliklerinin "dış denetim"inin Sayıştay'ca yapılacağının belirtilmiş olması,
- Aynı maddenin üçüncü fıkrasında, yerel yönetimler, bunların bağlı
kuruluşları, işletmeleri ve yerel yönetim birliklerinin mali işlemler dışındaki
diğer yönetsel işlemlerinin İçişleri Bakanlığı'nca yapılacağının belirtilmesine
karşın, merkezi yönetimler ile bağlı ve ilgili kuruluşların mali işlemler
dışındaki diğer yönetsel işlemleri için dış denetim yöntemi öngörülmemiş
olması,
- 39. maddesinin ikinci fıkrasında, "dış denetim" tanımlanırken, "kamu
kurum ve kuruluşlarının hesap verme sorumluluğu çerçevesinde bütün faaliyet,
karar ve işlemlerinin, kurumsal amaç, hedef ve planlara ve kanunlara uygunluk
yönünden incelenmesi ve sonuçlarının değerlendirilmesidir" genel söyleminin
kullanılmış olması,
Her ne kadar, bu tanımda, "hesap verme sorumluluğu çerçevesinde" anlatımı
kullanılmış ise de, bu anlatımın, Yasa'nın 1. maddesinde belirlenen kamu
yönetimi amacının yinelenmesine dönük genel ve soyut bir söylem olması,
- Aynı maddenin, kamu kurum ve kuruluşlarının iç ve dış denetiminin
kapsamını belirleyen üçüncü fıkrasının, "Kamu kurum ve kuruluşlarının iç
ve dış denetimi; hukuka uygunluk, mali denetim ve performans denetimini
kapsar" biçimindeki düzenlemesinden, "mali denetimin" üç denetim alanından
yalnızca birini göstermesi,
- 39. maddenin üçüncü fıkrasının (a) ve (c) bentlerindeki "hukuka uygunluk"
ve "performans" denetimlerinin tanımlarının kapsamı,
Sayıştay denetiminin, mali işlemler yanında kapsama giren kamu kurum ve
kuruluşlarının tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluk ve performans
denetimini de kapsadığını göstermektedir.
Ayrıca, 10.12.2003 günlü, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol
Yasası'nın "Dış denetim" başlıklı altıncı kısmının tümüyle Sayıştay'a ayrılmasına,
dış denetim için başkaca bir kurum ya da kuruluş öngörülmemesine karşın,
68. maddesinde, Sayıştay'ca yapılacak denetimin "harcama sonrası mali denetim"
olduğu açıkça belirtilmiştir.
Her iki yasa kuralı arasındaki fark, incelenen Yasa'da öngörülen Sayıştay'ın
dış denetiminin geniş kapsamlı olduğunu göstermektedir.
Anayasa'nın 160. maddesinde, Sayıştay'ın, genel ve katma bütçeli kurumların
tüm gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına
denetlemek, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve yasalarla
verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevli
olduğu belirtilmiştir.
Maddeden de anlaşılacağı gibi, Sayıştay, mali denetim yetki ve görevi
ile donatılan bir anayasal kurumdur.
Her ne kadar, maddede, Sayıştay'a "inceleme ve denetleme" görev ve yetkisinin
yasalarla verilebileceği öngörülmüşse de, buradaki "denetim" sözcüğü de
mali denetimi kapsamaktadır. Çünkü, 160. maddenin ana düzenlemesiyle Sayıştay'a
yalnızca mali denetim görevi ve yetkisi verilmiştir. Ayrıca, yasalarla
verilecek "denetim" görevi, "hükme bağlama" yetkisiyle birlikte anılmıştır.
Sayıştay'ın hükme bağlama yetkisinin mali denetimle ilgili olduğunda kuşku
bulunmamaktadır.
Bu nedenle, incelenen Yasa'yla Sayıştay'a verilen "hukuka uygunluk"
ve "performans" denetim yetki ve görevinin Anayasa'nın 160. maddesine uygun
düşmediği sonucuna varılmaktadır.
bb- İncelenen Yasa'nın 40. maddesinde, Sayıştay dış denetim görev
ve yetkisiyle donatılırken, ".... dış denetimi .... Sayıştay tarafından
yapılır veya yaptırılır" kuralına yer verilerek, Sayıştay'ın dış denetim
yetkisini devretmesine olanak sağlanmıştır.
Bu düzenleme uyarınca Sayıştay, kapsama giren kurum ve kuruluşların
denetimlerini özel ve bağımsız denetim şirketlerine yaptırabilecektir.
Yukarıdaki bölümlerde ayrıntılarıyla açıklandığı gibi, Anayasa'nın 6.
maddesinde, hiçbir kimse ya da organın kaynağını Anayasa'dan almayan bir
Devlet yetkisi kullanamayacağı; 128. maddesinde, Devlet'in genel yönetim
ilkelerine göre yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerinin gerektirdiği
asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlilerince yerine
getirileceği kurala bağlanmıştır.
Bu kural uyarınca, Sayıştay'ın genel yönetim ilkelerine göre yürütülen
asli ve sürekli görev olduğunda kuşku bulunmayan denetim görevini kamu
görevlileri eliyle yerine getirmesi zorunludur. Bu da, denetim görevinin
doğrudan Sayıştay'ca yapılması gerektiği anlamına gelmektedir.
Ayrıca, Anayasa'nın 160. maddesinde de, Sayıştay'ın öngörülen hizmetleri
"yapmakla" görevli olduğu belirtilmiş; Sayıştay'a bu görevleri kendi dışında
bir kurum ya da kuruluşa "yaptırma" yetkisi verilmemiştir.
Bu nedenle, İncelenen Yasa'nın, dış denetim görevini özel ve bağımsız
denetim kuruluşlarına yaptırılmasına olanak sağlayan 40. madde düzenlemesi,
Anayasa'nın 128 ve 160. maddeleriyle bağdaşmamaktadır.
7- İncelenen Yasa'nın 46. maddesinin,
- Üçüncü fıkrasında, diğer kamu görevlileri ile işçilerden tam ya da
kısmi zamanlı olarak, kadro koşuluna bağlı olmaksızın sözleşmeli statüde
çalıştırılacakların görevleri, hak ve yükümlülükleri ile performans ölçütlerinin
sözleşmelerinde düzenleneceği,
- Beşinci fıkrasında, hükümetin görevi sona erdiğinde,
- Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı dışındaki müsteşarların,
- Başkanlık ve genel müdürlük biçiminde kurulan bağlı ve ilgili kuruluşlarda,
kendi genel kurullarının seçimiyle gelenler dışındaki başkan ve genel müdürlerin,
görevlerinin kendiliğinden sona ermiş sayılacağı,
- Bu görevlere yeni bir atama ya da görevlendirme yapılıncaya
kadar bu kişilerin görevlerini sürdürecekleri,
- Bu biçimde görevi sona erenlerden başka bir göreve atanmayanların,
özlük hakları saklı kalarak, kadro koşulu aranmaksızın bakanlık müşavirliğine
atanacakları,
belirtilmiştir.
a- Yasa'nın 46. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında, kamu
hizmetlerinin memurlar, diğer kamu görevlileri ve işçiler eliyle yürütüleceği;
memurlar ve diğer kamu görevlilerinin işe alınmaları ve görevde yükselmelerinin
ehliyete dayalı seçme sınavı ve liyakat esasına göre yapılacağı kurala
bağlanmıştır.
Bu kuralda, diğer kamu görevlileri, memurlar gibi, genel yönetim ilkelerine
göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerinde çalışan personel olarak
düzenlenmiştir.
Anayasa'nın 128. maddesinde, memurların ve diğer kamu görevlilerinin
nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri,
aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin yasayla düzenlenmesi öngörülmüştür.
Oysa, incelenen Yasa'nın 46. maddesinin üçüncü fıkrasında, diğer kamu
görevlilerinin görevleri, hak ve yükümlülükleri ile performans ölçütlerinin
sözleşmelerinde yer alacağı belirtilmiştir.
Bu durumuyla düzenleme, Anayasa'nın 128. maddesine aykırı düşmektedir.
b- Kamu personel rejimimizde, memuru da içerecek biçimde, geniş
anlamıyla kamu görevlisi, hükümetin değil Devlet'in memuru olarak düzenlenmiştir.
Bu konumu nedeniyle, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin siyasal kaygı
içine düşmeden hizmet vermeleri için yansız olmaları ilkesi getirilmiş
ve bu ilke gereği yasal güvenceye alınmışlardır.
Anayasa'nın 128. maddesinde, bu düşünce ve gerekçeyle, memurların ve
diğer kamu görevlilerinin niteliklerinin, atanmalarının, görev ve yetkilerinin,
haklarının ve yükümlülüklerinin, aylık, ödenek ve diğer özlük işlerinin
yasayla düzenleneceği kurala bağlanmıştır.
Kamu personel rejimi, göreve alınmada ve görevde yükselmede kariyer
ve liyakat ilkelerine dayanmaktadır. Memurlar ve diğer kamu görevlilerine
sağlanan güvencenin temel amacı ise, bu gibilerin kamu görevini hiçbir
etki altında kalmadan, yalnızca kamusal çıkarları gözeterek yerine getirmesidir.
Nitekim, yine aynı nedenle, Anayasa'nın 68. maddesinin altıncı fıkrasında
kamu görevlilerinin siyasi parti üyesi olmaları yasaklanmış; 76. maddesinin
son fıkrasında da, görevlerinden çekilmedikçe aday olamayacakları ve milletvekili
seçilemeyecekleri kurala bağlanmıştır.
Öte yandan, Anayasa'nın 70. maddesinde, kamu hizmetlerine girmek bir
hak olarak düzenlenmiş; ikinci fıkrasında, hizmete alınmada görevin gerektirdiği
niteliklerden başka bir ayırımın gözetilemeyeceği belirtilmiştir.
Yasa'nın 46. maddesiyle, maddede sayılan kimi üst düzey kamu görevlilerinin
görev sürelerinin hükümetin ömrüne bağlanması hiçbir bilimsel ölçüte dayanmamaktadır.
Tüm kamu görevlileri gibi müsteşarlar, başkanlar ve genel müdürler de Devlet'in
görevlileridir ve görevlerini yasalar çerçevesinde dürüstlük ve yansızlıkla
yapmakla yükümlüdürler.
Bir müsteşarın, başkanın ya da genel müdürün görevinin, hiçbir haklı
neden olmadan, salt hükümetin değişmiş olmasına dayanılarak kendiliğinden
sona erdirilmesi, kamu yönetiminin sürekliliği ilkesine aykırıdır, kamu
hizmetinin gerekleri ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Getirilen düzenleme ile üst düzey kimi görevlerde bulunan kamu görevlilerinin
"Devlet memuru" kimliği yok edilmekte, parti yandaşlığı yarışının önü açılmaktadır.
Bunun neden olacağı üst düzey görevlere gelebilmek için bürokratlar arasında
başlayacak yandaşlık tutkusunun ve öne geçme ve kazanma çatışmalarının
kamu hizmetini ve kamu yönetimini olumsuz yönde etkileyeceği kuşkusuzdur.
Kamu görevlilerinden, görevinde kusurlu davranan ya da başarılı olamayanların
bu nedenle bir yönetsel işlemle görevden alınmaları ile, böylesine bir
haklı nedenin var olup olmadığına bakılmaksızın salt hükümet değişikliği
gerekçesiyle kimi üst düzey kamu personelinin görevlerinin sona ermiş sayılması,
birbirinden çok farklı hukuksal sonuçlar doğuracak olgulardır.
Bunlardan birinciler, doğrudan kamu yararına dayanan işlemler olmasına
karşılık, ikinci kümede yer verilenler, kamu personelinin yükselmesinde
ve görevde kalmasında liyakat sistemini geri plana iteceği ve bürokrasinin
siyasallaşmasına yol açacağı için kamu yararına aykırı olacaktır.
Ayrıca, Yasa'da öngörülen yönteme göre, belirtilen üst düzey yöneticilerin
görevi kendiliğinden sona ereceğinden, görevde kalması istenenler için
yeniden bir işlem yapılması gerekecektir ki, bunun anlamsızlığı ortadadır.
Yasal düzenlemelerin genel amacının kamu yararını gerçekleştirmek olduğu
gözönünde bulundurulduğunda, 46. maddenin beşinci fıkrasının anayasal ilkelere,
kamu hizmetinin gereklerine ve kamu yararına uygun düştüğünü söylemek olanaksızdır.
8- İncelenen Yasa'nın,
- 49. maddesi ile, 24.06.1983 günlü, 72 sayılı Başbakanlık Yüksek Denetleme
Kurulu Hakkında Kanun Hükmünde Kararname yürürlükten kaldırılmakta; 10.12.2003
günlü, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasası'nın eki (I) sayılı
cetvelde yer verilen "37-Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu" ibaresi cetvelden
çıkarılmaktadır.
- Geçici 3. maddesi ile de,
- Yüksek Denetleme Kurulu, personeli, araç, gereç, her türlü
taşınır ve hizmet binası dışındaki taşınmaz malları ve bütçesiyle Sayıştay'a
devredilmekte,
- Bu Kurul'un denetleme kapsamına giren kuruluşların denetimlerinin,
Sayıştay Yasası'nda yapılacak düzenlemeye kadar mülga 72 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname kurallarına göre Sayıştay'ca sonuçlandırılacağı vurgulanmakta,
- Diğer yasalarda ve kanun hükmünde kararnamelerde Kurul'a yapılan göndermelerin
Sayıştay'a yapılmış sayılacağı belirtilmektedir.
Böylece, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu kaldırılmakta ve kapsamına
giren kuruluşların denetim görevi Sayıştay'a verilmektedir.
Yüksek Denetleme Kurulu, 72 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca,
- Kamu iktisadi teşebbüslerini,
- Özel yasalarında Yüksek Denetleme Kurulu'nun denetimine bağlı olduğu
belirtilen kurum ve kuruluşları,
- Sosyal güvenlik kuruluşlarını,
denetlemektedir.
08.06.1984 günlü, 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname'nin 2. maddesinde, kamu iktisadi teşebbüsünün, iktisadi
devlet teşekkülü ile kamu iktisadi kuruluşunun ortak adı olduğu belirtilmiş;
- İktisadi devlet teşekkülü, sermayesinin tümü devlete ilişkin,
iktisadi alanda ticari isterlere göre etkinlik göstermek üzere kurulan,
- Kamu iktisadi kuruluşu da, sermayesinin tümü devlete ilişkin olup,
tekel niteliğindeki mal ve hizmeti kamu yararı gözeterek üretmek ve pazarlamak
üzere kurulan ve gördüğü bu kamu hizmeti nedeniyle ürettiği mal ya da hizmet
imtiyaz kapsamında sayılan,
kamu iktisadi teşebbüsü olarak tanımlanmıştır.
02.04.1987 günlü, 3346 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile Fonların
Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Yasa'nın
1. maddesinde, bu Yasa'nın amacının, kamu iktisadi teşebbüslerinin Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nce kuruluş amaçlarına göre denetlenmesine ilişkin
usul ve esasları düzenlemek olduğu belirtilmiştir.
Bu kurallardan da anlaşılacağı gibi, incelenen Yasa ile kamu iktisadi
teşebbüslerinin denetimi Sayıştay'a devredilmektedir.
Anayasa'nın,
- 160. maddesinde, Sayıştay'a, genel ve katma bütçeli dairelerin
gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek
ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak görev ve yetkisi
verilmiş,
- 165. maddesinde de, sermayesinin yarısından fazlası doğrudan doğruya
ya da dolaylı olarak Devlet'e ilişkin olan kamu kuruluş ve ortaklıklarının
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce denetlenmesi esaslarının yasayla düzenlenmesi
öngörülmüştür.
Görüldüğü gibi Anayasa koyucu, her iki görevin de Sayıştay'a verilmesi
olanaklı iken, ikinci denetim görevini Sayıştay'a vermeyerek yasaya bırakmıştır.
Anayasa koyucunun amacı, devletin sermayesinin yarısından fazlasına sahip
olduğu kamu kurum ve kuruluşlarının denetim görevini, farklı denetim tekniği
nedeniyle Sayıştay dışında bir başka kuruma vermektir.
Anayasa koyucu, Anayasa'nın 165. maddesinde, kapsama girenlerin denetim
esaslarının yasayla belirleneceğini öngörürken, yasakoyucuya sınırsız takdir
yetkisi tanımamış, bu yetkiyi, yukarıda vurgulanan amaçla sınırlamıştır.
Ayrıca, Anayasa'nın 160. maddesinde, Sayıştay'ın "Türkiye Büyük Millet
Meclisi adına" denetim yapacağı belirtilmişken, 165. maddesinde, kapsama
girenlerin denetimlerinin "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce" yapılacağı
kurala bağlanmıştır.
"Adına" denetim yapmakla doğrudan "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce"
denetim yapılması, doğurduğu sonuçlar yönünden farklıdır. "Adına" yapılan
denetimde, başlangıcından sonuçlandırılmasına kadar tüm denetim süreci
Sayıştay içinde başlayıp bitirilmektedir.
Oysa, doğrudan yapılan denetimde, Yüksek Denetleme Kurulu 72 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname ve 3346 sayılı Yasa'ya göre denetimi gerçekleştirip
rapor düzenlemekte, bu rapor Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görüşülerek
karara bağlanmaktadır.
Anayasa'nın 160 ve 165. maddelerindeki bu içerik farklılığı da, 165.
madde kapsamına girenlerin Sayıştay'ca denetimine engel oluşturmaktadır.
Bu nedenlerle, Yüksek Denetleme Kurulu'nun kapatılarak, sermayesinin
yarısından fazlası doğrudan ya da dolaylı olarak Devlet'e ilişkin kamu
kuruluş ve ortaklıklarının denetim yetkisinin Sayıştay'a verilmesi Anayasa'nın
160 ve 165. maddeleri ile bağdaşmamaktadır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki, kamu yönetiminde yeniden yapılandırma
gereksinimi olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Kamu yönetiminin hızlı, etkili
ve verimli biçimde çalışması ve nitelikli hizmet üretmesi için gerekli
düzenlemelerin yapılması zorunlu duruma gelmiştir.
Ancak, yapılacak düzenlemelerin Ülke ve Ulus birliğini, tekil devlet
yapısını, merkezi yönetim-yerel yönetim dengesini zedelememesine, anayasal
ilkelere, kamu yararına ve kamu hizmetinin gereklerine uygun olmasına özen
gösterilmesi yaşamsal önem taşımaktadır.
Yayımlanması yukarıda açıklanan gerekçelerle uygun görülmeyen 5227 sayılı
"Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun",
4, 5, 6, 7, 8, 9, 11, 16, 23, 38, 39, 40, 46, 49, geçici 1, geçici 3, geçici
4, geçici 5, geçici 6, geçici 7, geçici 8 ve geçici 9. maddelerinin Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nce bir kez daha görüşülmesi için, Anayasa'nın değişik
89 ve 104. maddeleri uyarınca ilişikte geri gönderilmiştir.
Ahmet Necdet SEZER
CUMHURBAŞKANI
|