Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün açıklamaları ve sorulara verdiği
yanıtlar şöyle:
(13 Nisan 2004)
Değerli Basın Mensupları,
Uzun bir süre sonunda bugün burada tekrar sizlerle bir arada bulunmaktan
mutluyum.
Bu basın toplantısı daha önce sizlere söz vermiş olduğumuz aylık basın
bilgilendirme toplantıları kapsamında değerlendirilmelidir. Biliyorsunuz,
Mart ayı toplantısını yoğun gündem nedeniyle yapamamıştık. Bu bağlamda
Kıbrıs ve TSK’ni ilgilendiren bazı konularda görüşlerimizi sizlerle ve
halkımızla paylaşmak istiyoruz.
KIBRIS
Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği açısından stratejik önemi hakkındaki
düşüncelerimi birçok defa basın yoluyla dile getirmiş bulunuyorum. Bu nedenle
bunları tekrar etmeyeceğim.
TSK bakış açısından Kıbrıs’ın önemi iki temel esasa dayanmaktadır.
Bunlardan birincisi;
Türkiye Cumhuriyeti’ne ve TSK’ne Garanti Antlaşmasi ile yüklenen Kibris’lı
soydaşlarımıza sağlamak zorunda olduğumuz güvenlik sorumluluğudur.
İkincisi ise, İttifak Antlaşmasında açıkça ifade edildiği üzere, Kıbrıs’ın,
Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı stratejik rolün önemidir. Bu iki
temel esas süreklilik arz etmektedir. Çünkü Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’deki
istikrar ve denge ancak bu sayede sağlanmaktadır. Garanti Antlaşmasının
birinci maddesinde Kıbrıs’ın, tamamen veya kısmen, Türkiye ve Yunanistan’ın
birlikte üyesi olmadığı hiçbir siyasi ve ekonomik birliğe katılımına bu
gerekçeyle müsaade edilmemiştir.
Bazı kesimlerce bu esasların artık önem taşımadığı iddia edilmektedir.
Öte yandan bazı ülkeler de bu Antlaşmaların değiştirilmesini istemektedirler.
Ancak biz bu Antlaşmaların gerekliliğine ve bizlere yüklediği görev ve
sorumlulukların ihtiyaç olarak devam ettiğine yürekten inanıyoruz. Kıbrıs’ın
stratejik önemi olmadığını iddia edenlere ise, İngiltere’nin Ada’daki egemen
üslerini korumaya neden bu denli özen gösterdiğini hatırlatmak isterim.
Sayın Basın Mensupları,
Şimdi de Kıbrıs sorununda bugün hangi noktada olduğumuza bir göz atmak
istiyorum.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1983 yılında kurulmuş ve egemen bir Devlet
olarak ilan edilmiştir. Bugüne kadar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Türkiye’den
başka hiçbir ülke tanimamiş, uygulanan ekonomik ambargo da kaldirilmamiştir.
Kibris Rum Kesiminin Garanti Antlaşmasini ihlal ederek Avrupa Birligi üyesi
olmasi karari da bugün için engellenemedi. Aslinda bu kararla Dogu Akdeniz’deki
siyasi durumun ve güvenlik dengelerinin bozulacağı da kimseye yeterli seviyede
anlatılamadı.
Eğer 01 Mayıs’a kadar çözüm gerçekleşmezse, Kibris Rum tarafi Kibris
Cumhuriyeti adi altinda Avrupa Birligi’ne girecek fakat Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nde Avrupa Birliği müktesebatı uygulanmayacaktır. Bu tarihten
itibaren Avrupa Birliği Kıbrıs sorununda taraf olacaktır. Bütün bunlar;
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde soydaşlarimizin düşünce ve muhakemelerini
sarsmiştir. Ulusal bir davada ilk kez iki aykiri görüş belirginleşmiş ve
bu görüş aykiriligi Türkiye’ye de yansımıştır.
Sayın Basın Mensupları,
TSK Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin görüş ve önerilerini, yasal ve
anayasal platformlarda her vesile ile açık, akılcı ve objektif bir şekilde
ortaya koymuştur.
Bu çerçevede, 23 Ocak ve 05 Nisan günlerinde yapılan Milli Güvenlik
Kurulu toplantılarında görüş ve önerilerimiz aktarılırken, konuya ilişkin
yazılı görüş ve önerilerimiz de 15 Şubat, 09 Mart ve 28 Mart 2004 tarihlerinde
Başbakanlığa iletilmiştir. Bugüne kadar olan müzakere sürecindeki gelişmeler
hakkında da Genelkurmay Başkanlığına bilgi aktarılmış ve görüşlerimiz alınmıştır.
Bizler de, ilave görüş ve önerilerimizi muhataplarımıza aktarmış bulunmaktayız.
Ancak; bu işbirliğinden her konu ve her sorun üzerinde aynı noktaya geldiğimiz
anlamı çıkarılmamalıdır. New York müzakere sürecinin 23 Ocak Milli Güvenlik
Kurulu toplantısında çizilen genel çerçevenin dışına çıkması da bunlara
dahildir.
Şimdi, biraz da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından son şekli
verilen Annan Planına değinmek istiyorum. Plan aylardır tartışılmakta olduğundan,
sadece belirli kısımlarına değinmekle yetineceğim.
Plana bir bütün olarak bakıldığında, olumlu yönlerinin yanında bazı
isteklerimizin karşılanamadığı ve Planın uygulanmasında ciddi sorunların
çıkabilme olasılığının da bulunduğunu söyleyebiliriz.
Garanti ve İttifak Antlaşmalarının aynen muhafaza edilmesine karşılık,
Ek protokoller gereği uygulanmasında bazı yeni duruma uyarlamalar ve ilave
sorumluluklar olacağı bir gerçektir.
Bu uyarlamaların garanti haklarımızın kullanılmasına engel yaratmayacağını
düşünüyoruz. Öte yandan, mevcudu azalsa da, Türkiye olarak aksini kabul
etmediğimiz sürece TSK unsurları Ada’da soydaşlarimizin yaninda kalmaya
devam edecektir.
Ada’ya getirilecek yeni düzenin belirleyicisi olan federal yasaların
ve uluslar arası düzenlemelerin gözden geçirilerek, kalıcı ve adil bir
düzen için gerekli olan değişiklik ve düzeltmelerin yapılmasının önemli
olduğuna inanmaktayız.
Plana göre Geçiş Dönemi çok kısadır. Bu süre, uygulamanın en hassas
safhasını oluşturan Geçiş Dönemi için yeterli değildir. Ayrıca, bu kısa
dönemin büyük sorunları da beraberinde getirebileceğini ve Ada’da huzur
ve sükunun sağlanmasında önemli problemlerle karşılaşılabileceğini düşünmekteyiz.
Plana göre, Rumlara bırakılacak topraklar nedeniyle 57.000 Türk göçmen
durumuna düşecektir. Ayrıca, kuzeye gelecek Rumlardan dolayı bu rakam üç
yıl sonunda 82.000’e ulaşacaktir. Bu soydaşlarimizin konut ve istihdami
için kaynak saglanamazsa Kibris’ta ciddi toplumsal olayların çıkabileceğini
değerlendiriyoruz.
Plana ilişkin en önemli husus, Türk Kurucu Devleti’ni korumayı amaçlayan
derogasyonların Avrupa Birliği hukukunun birincil kaynakları arasına dahil
edilmesidir. Bunun mutlaka sağlanması gerektiğini, aksi takdirde, Ada’daki
Türk varlığının ve iki kesimliliğin devamı bakımından büyük güçlüklerin
doğabileceğini, sonuçta bölgede büyük istikrar ve güvenlik sorunlarının
baş gösterebileceğini değerlendirmekteyiz. Esasen, hemen hemen bütün hukukçular
birincil hukuk meselesinin, derogasyonların ancak Avrupa Birliği üyesi
ülkelerin parlamentolarından geçirilmek suretiyle sağlanabileceğini ifade
etmektedirler ki bu değerlendirmeye biz de katılıyoruz.
Sayın Basın Mensupları,
Son zamanlarda medyada ve halkımızda şöyle bir beklenti olduğunu hissediyoruz.
“TSK her zaman her önemli konuda evet veya hayır diyerek kesin tavır koymalıdır,
hatta koymak zorundadır ve bunu da kamu ile paylaşmalıdır.” Elbette bu
düşünceye de saygiliyiz. Ancak, TSK’nin her konuda tavır koyan taraf olması
veya her şeyi kamuoyuyla paylaşması da beklenmemelidir.
Sayın Basın Mensupları,
Buraya kadar olan konuşmamda özetle şunları ifade etmeye çalıştım.
TSK Kıbrıs konusuna ilişkin objektif görüş ve tekliflerini gereken yer
ve zamanda ilgili makamlara iletmiştir. Söz konusu Planın olumlu yönleri
yanında, olumsuz yönleri de vardır. Bunlardan bir kısmını sizlerle paylaşmış
bulunmaktayım. Bu konulara bir bütün olarak baktığınızda, tamamının, yakın
veya uzak gelecekte güvenlik ve asayişle ilgili olduğunu göreceksiniz.
Referandum treni New York’tan hareket etmiştir ve hizla ilerlemektedir.
Bundan sonra en önemli husus, içeride veya dişarida tüm kurumlarin; Kibris
Türk Halkinin, herhangi bir baskiya maruz kalmaksizin gerçekleştirilecek
bir referandumda, hür iradesiyle kendisi için en dogru karari verebilecegi
ortamin yaratilmasini saglamaya çalişmasidir.
Diger taraftan ve daha önce de belirttigim gibi Kibris, sadece Kibris’lı
soydaşlarımızın bir meselesi değildir. Türkiye’nin güvenliği de söz konusudur.
Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği ile ilişkisi; Türkiye’ye olan mesafesi
ile açıklanacak kadar yüzeysel değil, daha çok Doğu Akdeniz’deki hak ve
menfaatlerimizin korunması ile ilişkilidir. Çözüm önerisinin nihai değerlendirmesi
ve verilecek karar Türk Ulusu adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir.
Kıbrıs Türk halkının ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en doğru kararı
vereceğine olan inancımız tamdır.
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ
Değerli Basın Mensupları,
Türkiye’nin üzerinde bulunduğu Anadolu coğrafyasına ve bu coğrafya üzerinde
yaşanan tarihe bakar ve incelersek şu sonuca varırız; Anadolu coğrafyası
üzerinde ancak güçlü devletler varlıklarını sürdürebilmiş, güçsüzler ise
kısa sürede tarih sahnesinden silinmiştir.
Bu nedenle, bulunduğumuz coğrafya, birbirini tamamlayan ve destekleyen
güçlü siyasi, ekonomik, teknolojik, psiko-sosyal ve askeri güç unsurlarına
sahip olmamızı gerektirmektedir.
Yakın çevremizde yıllardır cereyan eden olaylar dikkate alındığında,
buna bir de küreselleşmenin sonuçları eklendiğinde, güçlü bir Silahlı Kuvvetlere
olan ihtiyacın azalması bir yana, aksine arttığı görülmektedir. Son birkaç
ayda çevremizde yaşanan olayları hatırlamak bile bu gerçeği açıklamaya
yeterlidir. Bu nedenle bütün ülkeler için Silahlı Kuvvetlerin çok önemli
bir milli güç unsuru olduğu genellemesine ulaşmak mümkündür.
Milli güç unsurları açısından güçlü bir ekonomi ile güçlü Silahlı Kuvvetler
arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bunun yanı sıra milli gücümüzün en
önemli unsurlarından birisini de güçlü devlet yapımız ve devlet geleneklerimiz
oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin köklü bir devlet yapısı, engin
bir devlet deneyimi vardır. Bu devlet yapısında bir değişiklik gerekiyorsa;
bu değişiklik yine sahip olunan deneyimler göz önünde bulundurularak, ilgili
kurum ve kuruluşlarla birlikte, toplumun tüm kesimlerinin mutabakatına
dayandırılarak gerçekleştirilmelidir.
Sayın Basın Mensupları,
"Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin
çelikleşmiş bir ifadesi olan Ordumuz, topraklarımızın ve Türkiye idealini
gerçekleştirmek için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmez
güvencesidir. Ordumuzdaki subay ve yüksek komuta heyeti birbirine karşı
büyük bir sevgiyle, hürmetle, emniyet ve güvenle bağlıdır ve üstten aldıkları
emri bir namus meselesi gibi kabul ederek ifa ederler. TBMM’nin Ordusu;
insanca, bağımsız yaşamaktan başka amacı olmayan Ulusuyla aynı ülküyü paylaşan
ve sadece Ulusunun emrinde olan öz evlatlarından oluşan güçlü bir topluluktur.
Türk Ulusu Ordusunu çok sever. Onu, kendi idealinin harisi telakki eder."
Bunlar Ulu Önder Atatürk’ün TSK’ne bakış açısıdır.
TSK ile Türk Ulusu birbirine örneği başka hiçbir ülkede görülmedik şekilde
muhabbetle bağlıdır. TSK, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının, egemenliğinin
ve bütünlüğünün çelikleşmiş bir güvencesidir. Kendisine anayasa ve yasalarla
verilen görevleri en iyi şekilde yerine getirme azim ve kararlılığı içerisindedir.
Yurt içinde ve dışında yapılan bazı tartışma ve değerlendirmelerde,
TSK’nin yılmaz savunucusu olduğu ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden
olan, laiklik ve Atatürk milliyetçiliği anlayışının Türkiye’nin önünü tıkadığı,
gelişimini engellediği anlayışı sıkça gündeme getirilmektedir. TSK de değişimin
önünde en büyük engel olarak gösterilmektedir. Bu çevrelere göre yapılacak
tek şey, her önüne çıkan veya çıkarılan fırsatı kullanarak, TSK’nin etkisizleştirilmesine
ve zayiflatilmasina çalişmaktir. Böyle bir gücün yipratilmasi kimin işine
yarar?
Internet’teki ne olduğu belirsiz sitelerin yanında, medyamızın bir bölümü
de bilerek veya bilmeyerek, zaman zaman bu odakların amaçlarına hizmet
etmektedir.
Bu kapsamda; TSK’ne ilişkin yanliş ve maksatli haberlere, yersiz ve
haksiz eleştirilere, TSK’nin değerli mensuplarına yönelik haksız saldırılara
da şahit olmaktayız.
Bu kişiler tarafından maksatlı olarak yaratılmak istenilen tablo, TSK’nde
derin görüş ayriliklari ve gruplaşmalar oldugudur. Gerçekleri yansitmayan
bu durum, yaklaşim ve dedikodular, yalniz TSK’ne değil Türk Ulusuna da
zarar vermektedir. TSK mensupları tam bir birlik, beraberlik ve disiplin
içerisinde görevinin başındadır.
Sayın Basın Mensupları
TSK personeli doğru ve yeterli bilgilere dayanan, haklı ve yerinde eleştirilere,
doğru bir üslupla yapıldığı sürece, her zaman açıktır ve dikkate alır.
Kendisine yapılan dostluğu her zaman hatırlar. Tabii yapılan düşmanlığı
da.
Ancak TSK’ne kendi şahsi veya ideolojik amaçlari istikametinde haksiz,
kötü amaçli ve yersiz eleştirilerde bulunanlara da şunu ifade etmek istiyorum:
TSK, kamu önünde sik sik gündeme gelmeyi istememekte ve buna özen göstermektedir.
Bu husus bir zafiyet olarak algilanmamalidir. TSK tahayyül edilemeyecek
kadar güçlü ve büyük bir kurumdur. Kimse, gücünü ulusundan alan TSK’nin,
soylu hedef ve görevlerinden sapmasına etkili olamaz. Kimse, TSK ile gönlünde
yer aldığı Türk Ulusunun arasını asla açamaz. Sizlerin de basın mensupları
olarak TSK’ne zarar verilmesine seyirci kalmayacağınızı ümit ediyorum.
TSK’ne karşi yürütülen bir diger kampanya da, mensuplarinin dini inançlari
ve başkalarinin inançlarina karşi tutumu konusundadir. Bilinen bazi kimselerin
ve kesimlerin bu konuyu kendi menfur amaçlari istikametinde istismar etmeleri
asla kabul edilemez.
TSK halkimizin dini inancina, ibadetine ve yaşama biçimine saygilidir.
Bu gerçek, TSK’nin Cumhuriyetin temel niteliklerinin ve özellikle laiklik
ilkesinin koruyucusu olarak taraf olması gerçeği ile zıtlık oluşturmamaktadır.
İç Hizmet Kanunu gereği “TSK her türlü siyasi tesir ve düşüncelerin
dişindadir.” Dolayısıyla, TSK üzerinden siyaset yapmak yanlıştır, tehlikelidir.
Anayasal konumu belli olan TSK, demokratik sistem içerisinde siyasi
bir taraf olarak gösterilmemeli, taraf olmaya zorlanmamalıdır.
TSK’nin bugüne kadar daima taraf olduğu ve bundan sonra da taraf olmaya
devam edeceği konu; Cumhuriyetin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti
niteliğiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusu ve toprağıyla bölünmezliğinin
sonsuza kadar korunması ve kollanmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni ileriye
götürecek, geleceğe taşıyacak ana ilkeler laiklik ve çağdaşlıktır. Hiç
kimse; TSK’nden bu konularda tarafsız kalmasını beklememelidir. TSK’nin
bu konulara ilişkin hassasiyetleri ve kararliligi aynen sürecektir.
Bunun yaninda, ülke ve millet bütünlügümüzün teminati olan Atatürk milliyetçiliginden
sapmalara da göz yumamayiz. Bu milliyetçilik anlayişi; bazi düşünürlerin
iddia ettigi gibi etnik bir temele dayanmamaktadir. Bu husus Yüce Atatürk’ün
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” vecizesinde
anlamını açıkça bulmaktadır. Bu anlayış, özellikle Atatürk’ün reformist,
yani değişimci, liderlik tarzı dikkate alındığında, toplumsal gelişmenin
önünü tıkayıcı değil aksine önünü açıcıdır.
Böyle bir basın toplantısında kişisel konulara değinmeyi istememekle
birlikte iki konuya değinmeden geçemeyeceğim.
Benim, Ulusuma ve Devletime zarar vermemek için, sorumlu, ılımlı, yapıcı,
birleştirici ve dikkatli yaklaşımım, maalesef belirli kişiler ve çevrelerce
bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumlanmakta, üstelik bu kişiler bu yaklaşımımdan
mutsuzluk da duymaktadırlar. Ben sesin gürlüğüne değil, aklın önderliğine
itaat etmek isteyen askeri bir nesle komuta ediyorum. Üzülerek ifade ediyorum
ki bu kişilerden bazıları benim bu yaklaşım biçimimin güya bana vaat edilmiş
bir ikbalden kaynaklandığını ileri sürerek, bir dedikoduyu kulaktan kulağa
yaymaktadırlar.
Tarafıma hiç kimse böyle bir vaat veya teklif getirmemiştir. Böyle bir
vaat veya teklif getirmeye cür’et edecek birilerinin olduğunu da sanmıyorum.
Ulusum, Devletim ve Silahlı Kuvvetlerimin beni getirdiği Genelkurmay Başkanlığı
makamı, meslek hayatımın son ve aile bireylerimin en övünç verici ikbal
noktasıdır.
Diğer yandan bir komutan arkadaşıma yapılmakta olan haksız dil uzatmalardan
duyduğum rahatsızlığı da ifade etmek isterim. Yıllarını ulusuna hizmetle
geçirmiş, tevdi edilen tarihi görevleri canını riske atarak büyük bir başarıyla
yerine getirmiş olan bu komutan arkadaşımı, hiçbir kusuru olmadığı olaylar
dahi bahane edilerek, hemen her gün gazete sütunlarına ve İnternet sayfalarına
getiren zihniyeti de kınıyorum ve bu kişileri erdemli olmaya davet ediyorum.
Değerli Basın Mensupları
Bir kez daha vurgulamak gerekirse; içinde bulunduğumuz tehlikeli coğrafyada
Cumhuriyetin temel niteliklerinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün
sonsuza kadar korunması ve kollanması sorumluluğu, belirli konularda milletçe
hassas olmamızı ve bütün kurumların üstüne düşen görevi en sorumlu şekilde
yerine getirmesini gerektirmektedir.
TSK olarak; geleneksel disiplin anlayışımız içerisinde, gerekli özeleştiriyi
de yaparak, global ve bölgesel şartları ve teknolojik gelişmeleri yakından
izleyerek, daha iyi eğitilmiş personel, daha mükemmel silah ve teçhizatla
donatılmış, daha küçük fakat daha etkin bir kuvvet yapısına ulaşmak için
bütün gücümüzle çalışıyoruz.
Değerli basınımızın da bu çabalarımızda bize daima destek olacağına
yürekten inanıyoruz.
Hepinize saygı ve sevgilerimi sunarım.
Değerli basın mensupları beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür
ederim.
Şimdi olabilecek sorularınızı cevaplandırmak üzere soru cevap
bölümüne geçiyoruz.
SORU-CEVAP
SORU: Referandum sürecini New York’tan hızla kalkan tren hızla
ilerliyor şeklinde ifade ettiniz. Süreç devam ediyor. Çeşitli olasılıklar
var. Yapılan kamuoyu yoklamaları bunları ortaya koyuyor. Her iki taraftan
evet çıkması olasılığı da bunlardan biri. Hangi olasılığı nasıl değerlendirirsiniz?
ORGENERAL ÖZKÖK: Bu olasılık tabi aslında aylardan beri değerlendiriliyor.
Bu amacın ne olduğuna bağlı olan bir konu. Bizim yönümüzden bakıldığında,
görüyoruz ki Sayın Denktaş bunun hayır olması yönünde gayret gösteriyor.
Ama kamuoyu araştırmaları evet çıkacağı yönünde değerlendirmeler gösteriyor.
Bu doğrudan doğruya Kıbrıs halkının hür iradesiyle vereceği karara bağlıdır.
Öte yandan Kıbrıs Rum kesiminde de, orada da devlet başkanı gene olumsuz
görüşlerini ifade etmiştir. Çok dikkatle okunması gereken bir metindir,
ben de öyle yaptım. Onlar da buna hayır vermeyi isteyeceklerini ifade ediyorlar.
Ama tabi bunlar daha önümüzdeki günler devam edecek bazı yönlendirmelerin
etkisi altında kalacak kararlardır. Bu kararlar sonunda durum oluşacaktır.
Bir tanesi hayır dediği zaman taraflardan, süreç tamamen sona ermektedir.
Ama iki taraf da evet derse durum bu şekilde devam edecektir ama sonuç
TBMM’nin aldığı karara bağlı olacaktır. İki taraf da hayır derse o zaman
Türkiye’nin birçok kesiminde yapılan tartışmalara da baktığımız zaman eğer
Rum kesimi hayır Türkiye evet derse kuzeydeki bazı kolaylaştırmalara yol
açacağını söylemektedirler. Gerçekten de böyle olabilir. O bakımdan bu
bir diplomatik oyundur, çok hassasiyetle oynanması gereken bir oyundur.
Ben tabii halkın egemenliğine olan inancımı her zaman ifade etmiş bir Genelkurmay
Başkanı olarak, bu kararı tamamen Kıbrıs halkının Türkiye’de de Türk ulusu
adına TBMM’nin vereceği karara bağlıdır.
SORU: Annan planıyla ilgili yaptığınız değerlendirmede
planın bazı olumlu unsurlarının olmasına karşılık ileride uygulamada sıkıntı
yaratabilecek düzenlemelerin de metinde yer aldığını belirttiniz. Ve açıklamalarınızda
girişte yaptığınız açıklamalarda daha çok sıkıntı yaratabilecek, sorun
yaratabilecek unsurların üzerinde durdunuz, derogasyonlar bunlardan biriydi,
garanti bunlardan biriydi, toprak ayarlamaları sonucu evinden olacak ve
yeniden yerleştirilmesi.. Burada işte gereken fonlar kaynaklar sağlanacak
mı... Fakat genel yaptığınız analiz ve değerlendirmeye baktığımızda olumlu
unsurlar var diyorsunuz, olumsuzluklar da var diyorsunuz ve sonra onları
elebora ediyorsunuz geniş bir şekilde. Üzerinde duruyorsunuz. Tabi değerlendirmeden
yansıyan havaya baktığımızda da genelde rezervli, çekinceli bir bakış ortaya
çıktı ileri sürülebilir. Sizce Annan planında olumlu olduğunuzu söylediğiniz
unsurlardan birkaçını bizimle paylaşabilir misiniz?
ORGENERAL ÖZKÖK: Tabii... Olumlu unsurlar, mesela bir tanesi;
iki kesimliliktir. 1974’ten öncesine bakarsanız Kıbrıslı soydaşlarımızı
yarısı Rum yarısı Türk olan köylerde veya bazı Türk köylerinde ve bu Rum
ordusunun o zamanki bulunduğu bir ortamda yaşadığını görüyoruz. Halbuki
şimdi bazı sıkıntıları olsa da bir; iki kesimlilik vardır. İkincisi; şu
anda KKTC Türkiye tarafından resmen tanınmış olmakla beraber uluslararası
bir anlaşmayla tanınmışlık sağlayamamaktadır. Ama eğer çözüm olursa bu
egemenliğimizi kaybedecek olmakla beraber ulvi devlet seviyesinde ve federal
seviyesine ikili bir egemenliğe sahip olacaktır ve karşı tarafla tamamen
siyasal bir eşitliğe gelecektir. Nüfus kompozisyonundaki farklılıktan dolayı
Temsilciler Meclisi’nde temsilde Rum tarafı fazla olmakla beraber senatoda
iki taraf da 24-24 olarak tamamen eşit senatör bulunduracaklardır. Ve bu
senatörlerden Türk tarafında olanlar mutlaka ana dili Türkçe olanlardan
oluşacaktır. Önemli kararlarda en az 1 bölü 4’ü, hatta çok önemli konularda
da 2 bölü 5’i katılmadan bir karar alınamayacaktır, bu bir yerde bir veto
yetkisidir.
İkincisi; soydaşlarımız kuzeyde garanti antlaşmasında hiçbir şey değişmedi,
hatta ilave sorumluluklara göre bir değişim daha rahat bir ortamda yaşayacaklar,
evet, Rumlar’la bazı sürtüşmeler olacaktır. Ama bu 1974 öncesi gibi olmayacaktır.
Bir polis olacaktır, barış gücü olacaktır, bizim oradaki birliklerimiz
olacaktır. Daha huzurlu bir ortam içerisinde orada hayatlarını idame edebileceklerdir.
Bunlar gibi daha birçok konuyu gündeme getirebiliriz. Özellikle garanti
antlaşmasının, bunu vurgulamak isterim, bize sağlamış olduğu imkanlar orada
saydığım olumsuzluklar sizi endişeye düşürmesin. Birinci ve diğer güvenlik
unsurlarıyla beraber üstesinden gelinebilecek olaylardır. Bunun için silahlı
kuvvetler elinden geleni yapacaktır.
Siyasi eşitlik konusu dediğim gibi çok önemlidir. Bu siyasi eşitliğe
de halkımız ulaşmış olacaktır. Burada mesela yukarıya gelecek olan kurumlar
1 bölü 3’ü, KKTC’nin şu andaki nüfusunun 1 bölü 3’ünü geçemeyeceklerdir,
kuzeye gelenler keza mallarının ancak 1 bölü 3’ünü alacaklar ama geri kalan
2 bölü 3’ü tazminatlar yoluyla halledilecek, belki bu takas ki çok önemli
bir konuydu, ile yok tamamını alalım, orasını da denge sağlayıcı bir çözüm
olarak Annan planına girmişti. Bunlar faydalı yönleri. Ama sıkıntılı yönlerini
de saydım.
SORU: Annan planı muhtelif versiyonları, birinci metin, ikinci
metin, üçüncü metin ve sizin hükümetle istişare ettiğiniz, üzerinde çalıştığınız
metin üçüncüsüydü. Sonra dört ve en son beşinci metin karşımıza çıktı,
referanduma sunulacak. Güvenlik garantileri, ittifak ve garanti anlaşmalarının
getirdiği güvenceler bu konuda üçüncü metin, üçüncü Annan planıyla geçen
yıl Mart ayında gelen planla en son sizin hükümetle işte değişik öneriler
üzerinde istişare ettiğinizi, sonunda ortaya çıkan metni kıyasladığınızda
nasıl bir durum var? Üçüncü planla en son metin arasında nasıl bir fark
var? Ve bu değişikliğin ortaya çıkmasında sizin hükümetle yaptığınız, Genelkurmay
olarak hükümetle yaptığınız istişarelerin ne ölçüde etkisi olmuştur?
ORGENERAL ÖZKÖK:Teşekkür ederim. Tabii üçüncü planla dördüncü
ve hemen akabinde yayınlanan beşinci plan arasında baktığımız zaman grantiler
konusunda oldukça gelişme var. Mesela garanti anlaşması biliyorsunuz hiç
değişmedi. O aynen duruyor. Yalnız garanti edeceğimiz ortam değiştiği için
bu yeni değişen ortama uyumlu hale getirilmesi için bir protokol yapıldı.
Bu protokolde bazı unsurlar var. Bu protokolde ki unsurlardan bazı iyileştirmeler
yapıldı. Örneğin eskiden sadece Kıbrıs’ın bütünü için garanti edilirken
şimdi her iki taraf garantör ülke olarak Yunanistan ve Türkiye’yi kastediyorum,
hem Birleşik Kibris Cumhuriyeti’ni hem de parça devletlerin anayasal düzen
ve güvenliğini de garanti ediyor. Bu büyük bir değişmedir. Burada uzun
uzun müzakereler olmuştur, siz bunları takip ettiniz, biliyorsunuz, daha
fazla derine girmeyeyim. Sonra şeylerde, bazı teknik konularda mesela belli
bir tonaj koymuş, belli bir silaha veya belli bir varsa diyelim ki tanka,
bu bizim istediğimizin biraz altında kalmıştır, bunda da düzeltme yapılmıştır.
Daha birçok konular var ama tabii bunlara uzun uzun girme gereği yok. Şeylerde
de birliklerin çekilmesinde bazı düzenlemeler yapılmıştır. Keza tabii iyi
taraflarından birisi olarak da Türkiye hayır demediği müddetçe orada daima
bir birliğimizin bulunması bu garanti özellikle ittfak anlaşmasının geçerliliği
yönünden çok önem taşımaktadır.
SORU: Hatırladığım kadarıyla 15 Ocak’ta biraz önce sizin
de sıraladığınız tarihler itibariyle baktığımızda bugüne kadar hükümete
4 kez yazılı taleplerinizi ilettiğinizi belirttiniz.
ORGENERAL ÖZKÖK: 3 kez..
SORU: 3 kez mi... 15 Ocak, 15 Şubat, 9 Mart ve 28
Mart olarak kaydımı aldım... Yanlış mı aldım...
ORGENERAL ÖZKÖK: Efendim hükümetle tabi yazışmalarımız
oldu, o da benim metinde bahsettiğim 3 taneydi.
SORU: Bu 3 yazılı metnin ötesinde bir de MGK’da konuyu
ele aldınız ve MGK bildirisinde de bu konuda takdir yetkisinin hükümette
olduğunu ve bazı kaygıların bulunduğunu MGK bildirisi sonrasınad da kayda
geçirilmişti. Şimdi gelinen son noktada baktığımızda biraz önce planın
olumlu ve olumsuz taraflarını da koydunuz. Genel olarak baktığımızda siz
bu plana evet deme noktasına gelmiş durumda mısınız?
ORGENERAL ÖZKÖK: Teşekkür ederim. Metinde söylediğim gibi evet
veya hayır dememizi istediğinizi hissetmiştim. Bunu demememiz lazım, evet
veya hayır demememiz lazım. Neden demememiz lazım? Bakın Annan planı 9
bin sayfalık bir plan. Bunun büyük bir çoğunluğu federal kanunlardan, uluslararası
antlaşmalardan oluşuyor. Bu plan geldiği zaman Birleşmiş Milletler’dan
tutun da Dışişleri Bakanlığı’na Ulaştirma Bakanligi’na devlet ağında herkesi
ilgilendiren konular var ve bunlar buralara dağıtılıyor, herkes bir yerini
inceliyor ve bunlar müteselsilen yukarıya kadar karar mekanizmalarına kadar
geliyor ve sonuçta kararı verecek olanlar bunun hepsinin tam bir değerlendirmesini
alıyor ve kararı veriyor. Buna evet veya hayır demek benim için uygun bir
cevap olmaz. Ben anayasal konumum itibariyle biraz önce metinde de bahsettiğim
gibi bütün bir asker olarak özellikle ve tabii askeri politik konular da
Genelkurmay’ın bir yerde sorumluluk alanı, bu konulardaki bütün görüşlerimizi
verdiğimizi söylüyorum. Bu görüşler çerçevesindeki değerlendirmelerimi
de sunmuş bulunuyorum. Dolayısıyla evet veya hayır deme buna uygun ve mümkün
olmaz. Teşekkür ederim.
SORU: Efendim bu tartışmaların devam ettiği bir sırada Sayın
Denktaş Türkiye’ye gidip geliyor, işte Ankara’da, İstanbul’da ve Bursa’da
bazı konuşmalar yaptı. Sayın Başbakan da Japonya’ya giderken buna yönelik
olarak eleştiri getirdi ve dedi ki Sayin Denktaş gidip Kibris’ta konuşsun.
Şimdi böyle bir aşamada örnegin 3 Mart gibi bir toplanti yapildi burada
Ankara’da ve o toplantıya bildiğimiz gibi kuvvet komutanları da katıldılar.
Yani bir anlamda Denktaş’ın ortaya koyduğu tavra destek olmak şeklinde
bu yorumlandı. Siz bu açıklamayı acaba nasıl buluyorsunuz? Yani gerçekten
Sayın Denktaş Tükiye yerine gidip Kıbrıs’ta mı konuşmalı?
ORGENERAL ÖZKÖK: Tabii bu durumda Sayın Başbakan bir görüş bittikten
sonra benim burada bir görüş belirtmem hoş olmaz. O takdir Sayın KKTC Cumhurbaşkanı’nın
takdiridir, o takdir eder hareketinin ne anlama geldiğini. Diğeri de Sayın
Başbakandır, onu da öyle görmüştür. Benim tanıdığımız ülkenin Cumhurbaşkanı’na
kendisine hepimizin çok büyük saygısı var. Hareketlerinin şöyle veya böyle
olduğu yönünde bir eleştiri uygulanmaz. Ancak bu vesileyle şeyi söylemek
isterim bununla ilişkili; Sayın Denktaş son Ankara’ya geldiğinde aramızda
bir telefon konuşması geçti. Bu telefon konuşmasından sonra Sayın Denktaş
havaalanında sadece Genelkurmay Başkanı’yla telefonda konuştum demiştir.
Ama basinda bir haber çikti; Sayin Denktaş MGK bildirisinden bana serzenişte
bulunmuş, ben de demişim ki (efendim Anayasa sinirlari içerisinde bu kadarini
başarabildik). Bu tamamen gerçek dişidir. Nitekim iki gece önce Sayin Denktaş
da bir televizyon kanalinda aramizda böyle bir konuşma geçmedigini açikça
ifade etmiştir, bunu belirtmek isterim.
SORU: Bu Perşembe günü Kara Harp Okulu’nda liderlik konusunda
iki günlük bir sempozyum var biliyorsunuz. Kara Harp Okulu kahramanlar
yuvası biliriz. Sayın Denktaş’ı da bir Cumhurbaşkanımız, o bir kahramandır
diye niteledi. Acaba siz Kara Harp Okulu öğrencileri için Sayın Denktaş’a
bir çağrı yapsanız ve Kara Harp Okulu talebelerine bir konferans verse
şöyle bir aşamada uygun olmaz mı efendim?
ORGENERAL ÖZKÖK: Sorunuza teşekkür ederim. Ancak benim bir anlayışım
vardır; son anda akla gelmiş parlak fikirlerden daima korkarım. Gayet güzel
teklifi de duyduğum zaman mutlaka karargahıma danışırım, onlar incelerler.
Ve incelemelerden sonra ben de kendi çapımda incelerim ve kararımı ondan
sonra veririm.
SORU: Annan Planı ile ilgili ve Kıbrıs’taki son gelişmelerle
ilgili Genelkurmay olarak düşüncelerinizi degişik platformlarda açikladiniz,
resmi olarak da hükümete yazili olarak 3 kez ilettiginizi, MGK’ta tartıştığınızı,
MGK’ta da görüşlerinizi aktardiginizi söylediniz. Ardindan olumlu ve olumsuz
yanlarini bize açikladiniz. Acaba izlenen siyasi politikalarda bir sikinti
görüyor musunuz Türkiye’nin izlediği bu anlamda bu çerçevede?
ORGENERAL ÖZKÖK: Tabii siyasi politikada ne anlamda tam söylediğinizi
anlayamıyorum. Ama tabii siyasi...
SORU:: Hükümetin izlediği politikalarda sıkıntı görüyor musunuz?
ORGENERAL ÖZKÖK: Efendim çok teşekkür ederim sorunuz için...
Ama tabii hükümetin izlediği politikaları böyle basının önünde oturup sizlerle
tartışmamızın herhalde uygun olmayacağını sizler de hoşgörüyle karşılarsınız.
O benim görevim değil, hükümetin politikalarını değerlendirmek ve bunu
kamuyla paylaşmak...
SORU: Kıbrıs’taki referandumda evet oyu çıkarsa Türkiye
Kıbrıs davasını kaybetmiş oluyor mu? Bundan önce medyada fişleme olayı
olarak geçen hatta mizah boyutuna kadar yorumlar yapılan konuyla ilgili
olarak bunu basına sızdıran kaynaklarla ilgili bir soruşturma Genelkurmay
Başkanlığı tarafından açıldı mı? Bu kaymakamın daha önce Genelkurmay ile
ilgili başka bir davası var mı? Bir de efendim, MGK toplantılarına Başbakanlık
Müsteşarı sizin döneminizde katılmadı. Genelkurmay’dan bir tavır var mı?
Kamuoyu reformu yasa tasarısıyla ilgili olarak herhangi bir tavır var mı?
ORGENERAL ÖZKÖK: Kimin katılmadığı konusunda... hangi toplantıya
kim katılmadı...
SORU: Başbakan Müsteşarı’nın MGK toplantılarına katılmıyor,
acaba Genelkurmay’ın bu konuyla ilgili bir durumu olabilir mi?
ORGENERAL ÖZKÖK: Sondan başlamak gerekirse Sayın Doğan, tabi
MGK’ya kimlerin katılıp katılmayacağı konusu Sayın Cumhurbaşkanımız ile
koordineli olarak ona arzedilerek MGK Genel Sekreterliği tarafından düzenlenir.
O bakımdan ona benim hiç şu anda şöyle veya böyle diye bir cevap vermem
mümkün değildir. İkincisi; fişleme olayı. Fişleme olayı aslında artık unutulmalı.
Bir lokal bölgede bir amacını aşmış ifadeler kullanılan bir belge yayınlanmıştır.
Bunun üzerinde tabi çok büyük tartışmalar çıkmıştır. Bir açıklamamızda
da ifade etmiştik, bunun boyutunun ne olduğunu. Bu biraz kamuoyuna çok
abartılmış olarak ve güzel kelimelerin ilgi çekiciliği kullanılarak yapılmış
bir açıklamadır. Bu bakımdan bu konuda her kurum kendi üzerine düşen görevi
tabii yapmıştır, yapacaktır. Biz de yapıyoruz. O bakımdan artık bu konuların,
biraz önce konuşmamda da söylediğim gibi, devamlı gündemde tutulmasında
bir yarar yok. Herkes dersini almıştır, dersini yerine getirecektir.
Referandumdan hayır çıkarsa veya evet çıkarsa Kıbrıs davası kaybedilmiş
veya kaybedilmemiş midir... Bu her zaman tartışıldı. Evvela Kıbrıs davası
dediğimiz şeyin çok iyi tarif edilmesi lazım. Basında tabi insanlar bazen
gönülleriyle, bazen kalpleriyle bazen de akıllarıyla konuşuyorlar. Ve hiçbir
meselede gönlümüz ve aklımızın bu kadar çelişkiye düştüğü durum olmadı.
Muhakemelerimizde de bazı şeyler oldu, Kuzey Kıbrıs’taki vatandaşlarimiz
yönünden... Zaten seçim sonuçlari da bunu gösteriyor, böyle gelişti. Bu
bakimdan evvela ne oldugunu meselenin iyi çizip tayin edip ondan sonra
kaybedildi veya verildi veya alindi, kurtarildi gibi kelimeler aslinda
daha ziyade uluslararasi hukuksal bazdaki ifadeler degildir. Biz gönlümüz
ve aklimiz çelişkisi içerisinde Türkiye olarak, Kibris olarak, vatandaş
olarak her zaman aklimizin rehberliginde gitmek durumundayiz...
Bedelli askerlik çok güncel bir konu, o bedelli askerlige gelelim. Efendim
bizim askerlikle ilgili aşagi yukari yanilmiyorsam 7 tane kanunumuz var,
çeşitli kanunlar var. Bu kanunlarda bedelli askerligin düzenlemesi şu şekilde
oluyor; bizim birliklerimizin mevcuduna göre her dönemde ihtiyaç duyulan
bir ihtiyaç var, er ihtiyacimiz. Öte yandan yaşlari itibariyle askerlik
çagina gelenler var. Bunlar mukayese ediliyor, 3 aylik şeyler halinde.
Milli Savunma ile yakindan çalişiyoruz. Eger ihtiyacimiz olan er miktari
ile kaynak arasinda kaynagin lehinde bir fark varsa, yani kaynak fazlaysa
geri kalanlar diger kanunlarla, mesela ögretmenler Milli Egitim Bakanligi’nda
istihdam ediliyor, öğretmen oluyor. Veya ancak öyle durumlarda bedelli
askerlik gündeme gelebiliyor. 3 defa yıpılmıştır son yıllarda, 80’li yılların
sonunda, 90’lı yılların başında ve 90’lı yılların sonunda. Ancak şunu size
enteresan gelir açıklayayım; bu hakkı kazanıp da kullananlar yüzde 15 civarında
olur. 40 yaşına kadar olanlar. 40 yaşından sonrakilerde daha da aşağıya
inmektedir. Yani beklendiği veya değerlendirildiği kadar herkesin büyük
problemi değil. En azından bedelli askerlik öyle büyük bir çözüm değil.
Mali portresine de bakarsak, orada da mesela ancak 99’da yapılanda 1 milyar
Alman markı olarak, değerlendirme o şekilde bana verilen notlarda. 500
binin bile altındadır. Şimdi son zamanlarda biliyorsunuz askerlik süresini
kısalttık. Onda da bütün askerlik çağına gelmiş ve askerliğini yapan herkesin
ve ailelerinin sıkıntısı vardı, çok uzun süre işlerinden uzak kalma gibi.
Onu biliyorsunuz 18 aydan 15 aya indirdik. 15 aya indirdiğiniz zaman ne
oluyor.. Asker azalması oluyor kıtalarda. Onun yerini doldurabilmek için
kaynaktan her cihette daha çok istiyorsunuz. Daha çok isteyince kaynak
ihtiyacınızı ancak karşılayabilir duruma geliyor. İhtiyacınızdan fazla
kaynak kalmıyor ki onu bedelli askerlik olarak eritesiniz. Askere gelmeyenlerin
problemleri olabilir, geciktirmiş olanların problemleri olmuş olabilir.
Ama bu problemin çözümünün özellikle mevcut mevzuat ve bizim kuvvet planlamamız
yönünden bedelli askerliğin uygun olduğunu değerlendirmiyoruz. Bunu her
vesileyle dile getirdim.
SORU: 55 yıllık bir gazeteciyim ben, diplomatik görevler
yaptım. Ve aynı zamanda üniversite hocalığından da geliyorum, kafamı kurcalayan
bir şey var onu mutlaka sormam gerekiyor. Sayın Paşam, vefatından tam 9
gün önce Mustafa Kemal Paşamız son mesajını kahraman Türk ordusuna diye
verdi. Doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti ordusuna diye verdi. Orada
çok kısa bir mesajda muhakkak malumaliniz diyorlar ki; kahraman Türk
ordusu, Türkiye’nin geleceğinde iç ve dış meselelerde karşılaşacak her
olay karşısında bütün itimadım milletçe ve kendim de dahil kahraman Türk
ordusunadır. Şimdi bunun ışığında Türkiye’de aynı zamanda bir sosyal psikolog
olarak da bunu söylüyorum; müthiş bir beklenti var. Çok şey konuşuluyor
ve bir vatan parçasının koparılmakta olduğu yerde basındaki kavram kargaşalığı,
politika... Bunların dışında benim sorum. Yani bir politika sorusu sormuyorum,
ama Türk milletinin bu Mustafa Kemal Paşa’nın son vasiyeti ve mesajı ışığında
Türk ordusundan zaman zaman en üst makamda bulunan, Başkomutan mevkiinde
bulunan bir insan sıfatıyla Türk milletinin zaman zaman muhtelif kurumların
toplantılarının dışında değil, bayramlarda da değil, böyle kritik durumlarda
bazı şeyleri söyleyip yüreklendirmeniz bekleniyor efendim, teşekkür ederim.
ORGENERAL ÖZKÖK: Sağolun, çok teşekkür ediyorum. Gayet tabiki
halkın talepleri silahlı kuvvetlerden bizim de onlara cevap verici olmamız
sonucunu yaratıyor, bunu çok istiyoruz. Ama benim büyüklerimden öğrendiğim
bir söz vardı, arkadaşlarımıza giderim diye hep sıkıştırtığım zaman derdi
ki öyle sık olmaz. Günde gelen soğan gibi yılda kağan gibi derdi. Dolayısıyla
silahlı kuvvetlerin, metinde de söylediğim gibi sık sık böyle kamuoyunun
gündemine gelmesini şu veya bu vesileyle veya getirilmesini arzu etmiyorum.
Ama kritik her dönemde silahlı kuvvetler rolünü her zaman oynamıştır. Metinde
de arzettiğim gibi Kıbrıs konusunda da en gerçekçi, akılcı ve alternatiflerini
düşünerek ileride bu olmazsa ne olurlarını düşünerek değerlendirmelerini
yapmış ve ilgili makamlara sunmuştur. Gerisi TBMM’nin vereceği karardır.
Metinde söylediğimiz gibi, Atatürk ne diyordu biraz önce okuduğumda, TBMM’nin
ordusu...
Teşekkür ederim.
|