Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yeni yıl mesajı şöyle:
(31 Aralık 2005)
Değerli Yurttaşlarım,
Acı ve tatlı olayları, sevindirici gelişmeleri, mutluluk veren anıları
ile bir yılı daha geride bırakıyor, umudumuzu koruyarak, huzur içinde yeni
bir yıla girmenin coşkusunu yaşıyoruz.
2006 yılının ülkemize, Ulusumuza ve tüm insanlığa barış, kardeşlik,
huzur, mutluluk ve gönenç getirmesini, dünyanın ortak sorunlarının çözülmesi
için yeni bir başlangıç oluşturmasını diliyor, sizlere saygılarımı, en
iyi dileklerimi sunuyorum.
Kuşkusuz yeni bir yıl, beklentiler ve hedefler yönünden, bireyler, toplumlar
ve ülkeler için farklı anlamlarla yüklüdür.
Türkiye, Cumhuriyet'in ilanıyla, çağdaş dünyanın onurlu, saygın, güvenilir
bir üyesi olma yolunda önemli aşama kaydetmiştir. Bu gurur ve güvenle,
gelinen düzey yeterli görülmeyerek, her alanda güçlü olabilmek amacıyla
tüm olanakların seferber edilmesi önemlidir.
Öncelikler gelişen koşullar doğrultusunda ve gerçekçi yaklaşımlarla
gözden geçirilip, yeni atılımlar gerçekleştirilerek, başta Avrupa Birliği
üyeliği olmak üzere, hedeflere ulaşmak için birlik içinde çalışılacaktır.
Politikaları sorumluluk bilinciyle oluşturmaya, Türkiye'nin ulusal hedeflerini
ve çıkarlarını ilgilendiren konularda siyasetüstü bir yaklaşımla hareket
etmeye, toplumsal uzlaşmanın sağlanmasına, kurum ve kuruluşların işbirliğine
özen gösterilmelidir.
Siyasal güdülerin, toplumsal önceliklerin önüne geçmesine izin verilmemeli,
her zaman ve her koşulda kamu yararı gözetilerek, ulusal birliğimizi zedeleyecek
tutum ve davranışlardan, kamu vicdanında rahatsızlık yaratan uygulama ve
düzenlemelerden uzak durulmalıdır.
Gelişen her ülke gibi, kuşkusuz Türkiye'nin de sorunları vardır. Türkiye,
sorunlarına karşın, yurttaşlarının yarınlara güvenle bakmasını sağlayacak
olanaklara, en güç koşullarda akıl ve sağduyu ile karar alma ve uygulama
bilincine sahiptir.
Bugün için düş gibi görünen hedeflerin gerçekleştirebilmesinin, Cumhuriyet'in
ve kazanımlarının yaşatılmasına, birlik ve dayanışma ruhuyla daha çok çalışılmasına
bağlı olduğu unutulmamalıdır.
Cumhuriyet'in temel niteliklerini çok yakından ilgilendiren sonuçsuz
tartışmalarla gündem yaratmaya uğraşmak yerine, gerçek sorunlara eğilinmeli,
sorunların aşılabileceği inancı her koşulda korunmalı, Ulusa, Devlete,
demokrasiye güvenilmelidir.
Gücümüze inanarak, umudumuzu canlı tutarak, karamsarlığa kapılmadan,
çağdaş dünyayla bütünleşme yolunda yorulmadan ilerleyeceğiz.
Değerli Yurttaşlarım,
Dünyamız, olumlu ve olumsuz gelişmelerin birarada yaşandığı bir süreçten
geçmektedir. Bilim ve teknoloji alanındaki yenilikler, ilerleme yolunda
yeni ufuklar açarken, terör, çatışmalar, açlık ve salgın hastalıklar, insanlık
için tehdit olmayı sürdürmektedir.
Artan uluslararası işbirliğine karşın, terörizm, kalıcı dünya barışının
önündeki en büyük engel olma özelliğini korumaktadır. Güçlülerin egemen
olduğu ve başta insan hakları olmak üzere evrensel değerlerin hiçe sayıldığı
günümüzde, kalıcı dünya barışının sağlanması, tüm ülkelerin ortak çabasını
ve anlayış birliğini gerektiren, ancak ulaşılması güç bir hedef olarak
algılanmaktadır.
Küresel anlamda yoksulluk yaygınlaşmakta, zengin ve yoksul kesimler
arasındaki uçurum, geçmiş yıllara göre daha da büyümektedir. Stratejik
kaynakları paylaşmayı amaçlayan güç savaşımı, tüm insanlığı olumsuz etkilemektedir.
Dünyada ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliklerin giderilmesi yolunda
somut adımlar atılmadığı sürece, küresel ölçekte daha iyi yaşam koşulları
oluşturulamayacak; toplumlar, ülkeler ve bölgeler, toplumsal, siyasal ve
ekonomik çalkantı tehdidinden kurtulamayacaktır.
Bunun bilincinde olan Türkiye, bir yandan kendi halkının mutluluğunu
ve gönencini arttıracak uygulamalara ağırlık verirken, öte yandan küresel
düzeydeki eşitsizliğin ortadan kaldırılması için ciddi adımlar atılması
gerektiğinin bilinciyle hareket etmektedir.
Türkiye, güçlü ekonomisi, laik ve demokratik, çağdaş Devlet ve toplum
yapısı, bölgesinde bir istikrar ögesi olma konumuyla, tüm ülkelerin egemenliklerini
ve toprak bütünlüklerini korumayı temel alan doğru, akılcı, gerçekçi, barış
ve istikrar amaçlı politikalarını özenle sürdürecektir.
Değerli Yurttaşlarım,
2006 yılına girerken, Türkiye'nin geleceği yönünden önemli gördüğüm
kimi konulardaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti, Ülkesi ve Ulusu'yla bölünmez
bir bütündür ve tekil devlet yapısına sahiptir. Kurucu öge olarak, tek
devlet, tek ülke ve tek ulus sözkonusudur; bu ögelerden ve tek dil, tek
bayrak ülküsünden vazgeçilemez.
Ulus'un adı, Yüce Önder'in şu özlü sözünde belirtilmiştir:
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir."
O Ulus'ki, tarihte eşi görülmemiş bir özveriyle yurdunu yabancı işgalcilerden
kurtarmış, tasada ortaklık yapmış, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş, tüm devrimleri
birlikte gerçekleştirmiş, Cumhuriyet'in kazanımlarından birlikte yararlanmış,
sevinci ve güzellikleri birlikte yaşamıştır.
Bilinmelidir ki, çağdaş devletlerde de yurttaşlık hukuksal bağı yanında
bir de ulus kimliği vardır ve bu kimlik, ortak çıkarların, ortak coşkuların,
ortak duyguların ve ortak bir dilin toplamıdır.
Anayasa'nın başlangıcında ve 2. maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti'nin
ve Anayasa'nın Atatürk ulusçuluğuna dayandığı, Türk Ulusu'nun çıkarlarının
her türlü etkinliğin üzerinde olduğu belirtilmiştir.
Anayasamıza göre, Türk Ulusu, siyasal bir birliktir ve tekil devlet
yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Ulusal kimlik bilincini yerleştirmeden
tekil devlet yapısını korumak olanaksızdır.
Anayasa'daki ulusçuluk anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere değil, gurur
ve övünmede, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık
ve birlikte yaşama isteği gibi değerlere dayanmaktadır. Geçmişte yaşanan
ortak acılar ve sevinçler, birlikte kazanılan zaferler, ülke ve ulus çıkarını
her şeyden üstün tutma, ülkü ve amaç birliği, çağdaşlaşma yolunda verilen
savaşım bu değerleri oluşturmaktadır.
Bunun doğal sonucu olarak Anayasa, "Türk Devleti"ne yurttaşlık bağıyla
bağlı olan herkesi "Türk" sayan kuralıyla, birleştirici ve bütünleştirici
bir ulusçuluk anlayışını benimsemiştir. Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez
bütünlüğü, çağdaş ulusçuluk anlayışının belirgin niteliklerinden birini
oluşturmaktadır.
Çok kültürlü toplumlarda "birlik", ulusal devletle sağlanmış ve "tek
ulus" ilkesi bu birliği pekiştiren en önemli öge olmuştur. Toplumu oluşturan
yurttaşların tek ulus çatısında toplanması, laiklikte olduğu gibi, farklılıklar
korunarak birlikte yaşamanın en etkili yoludur.
Türk Devleti'ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk sayılması,
Türk Ulusu'nu oluşturan ögelerin etnik kimliklerinin yadsınması anlamına
gelmemektedir.
Tam tersine, etnik kökeni, dini ne olursa olsun tüm yurttaşların Türk
Ulusu olarak adlandırılması, yurttaşlar arasındaki eşitliğin sağlanması,
"çoğunluk" içinde bulunan çeşitli etnik kökenli yurttaşların "azınlık"
durumuna düşmesini önleme amacına yöneliktir.
Anayasa'daki "Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk Ulusu'nundur" kuralı
da, "Türk Ulusu" kavramının, çoğunluk-azınlık ya da din ve ırk ayrımı yapılmadan
yurttaşların tümünü kapsadığını göstermektedir.
Türk Ulusu'nun birliğini ve huzurunu bozmaya yönelik uğraşlar, tekil
devleti hedef alan girişimlerdir. Bu girişimlerin sonuçsuz kalmaya mahkum
olduğu bilinmelidir.
Değerli Yurttaşlarım,
Lozan Barış Antlaşması'nın kimi kurallarının tartışmaya açılmak istenmesi
de bu kapsamda değerlendirdiğimiz, anlamsız ve kabul edilemez bir girişimdir.
Türkiye'nin siyasal ve ekonomik bağımsızlığını ve uluslararası düzeydeki
eşitliğini dünyaya kabul ettiren Lozan Barış Antlaşması, Birinci Dünya
Savaşı'ndan sonra imzalanan benzer anlaşmalardan bugün geçerliliğini ve
güncelliğini koruyan tek belgedir.
Ulusal birliğimize, bölünmez bütünlüğümüze zarar vermeyi amaçlayan,
hukuksal geçerliliği olmayan, Lozan Antlaşması'nda yer almayan ve Türkiye'nin
egemenlik haklarıyla bağdaşmayan kimi beklentilerin gündeme getirilmesine
anlayışla yaklaşılması beklenemez.
Türkiye, Cumhuriyet'in kazanımları sayesinde, bölücü terör başta olmak
üzere karşısına çıkarılan güçlüklere karşın, bölgesinde laik, demokratik,
çağdaş rejimiyle örnek gösterilen bir ülke konumundadır.
Tüm bunlar bilinirken, dış dünyadan, Cumhuriyet'in nitelikleri ve Devlet'in
temel kurumları ile ilgili dayanağı olmayan açıklamalar yapılması bizleri
başka düşüncelere götürmektedir. Türkiye, uluslararası alandaki ilişkilerinde
başkalarının yönlendirmesi ya da istemleri doğrultusunda hareket etmeyecektir.
Siyasal kimliği ya da temsil ettiği makam ne olursa olsun herkesin,
Türkiye Cumhuriyeti'nin değerlerine, kurumlarına, egemenlik haklarına saygı
göstermesi ve ülke gerçeklerini doğru değerlendirmesi gerekmektedir.
Değerli Yurttaşlarım,
Anayasamızın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri arasında
sayılan hukuk devletinin en önemli özelliklerinden biri, yargı bağımsızlığı
ilkesinin kabul edilmiş olmasıdır.
Güçler ayrılığı ilkesini benimseyen parlamenter demokrasilerde, bu ilkenin
doğal sonucu olarak yargı erki, yasama ve özellikle gerçek gücü elinde
bulunduran yürütmeye karşı korunmuş ve bağımsız kılınmıştır.
Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilebilmesi için, mahkemelerin yanında,
yargı erkinin en önemli ögesi ve temsilcisi olan yargıçların da bağımsız
ve güvenceli olması gerekmektedir.
Bu nedenle, Anayasa'nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Ulusu adına
"bağımsız mahkemelerce" kullanılacağı, 138. maddesinde de yargıçların görevlerinde
bağımsız oldukları belirtilmiştir.
Yine Anayasamızda, yargı erkinin yürütmenin etki ve karışmasından uzak
tutulabilmesi için kimi düzenlemelere yer verilmiştir. 140. maddede, yargıçların
mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi ilkelerine göre görev
yapacakları; 138. maddede, yargıçların, Anayasa, yasa ve hukuka uygun olarak
vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri; hiçbir organ, makam, merci
ya da kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara
emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde
bulunamayacağı kurala bağlanmıştır.
Yargı organlarının kuruluşu, çalışma ilkeleri, yargıçların seçimi ve
özlük hakları konularında yargı bağımsızlığını gölgeleyecek yöntemlerden
uzak durulması, hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
Yargıç ve savcıların tüm özlük ve disiplin işleri, Yargıtay, Danıştay
ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinin seçimi gibi önemli yetkilerle donatılmış
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumunda bir siyasal parti mensubu
olan Bakan'ın ve onun buyruk ve direktifleri ile hareket eden Müsteşar'ın
yer alması yargı bağımsızlığını, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedelemektedir.
Öte yandan, yargıç ve savcı adaylarının sınavının Adalet Bakanlığı'nca
yapılması da yargı bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Anayasa'da yargıçlık ve savcılık mesleğine verilen özel önemin gereği
olarak, bu mesleğe girecekler, adaylığa alınma ve adaylık döneminden başlayarak
güvenceye kavuşturulmak istenmiştir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi de, 1995 yılında verdiği bir kararda; Anayasa'ya
göre, yargıç ve savcıların mesleğe kabulü ve atanması yetkisinin Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda olması gerektiği, nitelik saptamadan mesleğe
kabul kararı verilemeyeceği ve nitelik saptama işlevinin adaylığa alınma
dönemini de kapsadığı belirtilerek, sınavın Adalet Bakanlığı'nca yapılmasını
Anayasa'nın "yargı bağımsızlığı" ilkesine aykırı bulmuştur.
Tam bağımsız bir yargıdan sözedilebilmesi için, yargıç ve savcıların
adaylığa alınma sınavının bağımsız bir kurul olan Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu'nca yapılması anayasal zorunluluktur.
Çeşitli hükümet programlarında da vurgulandığı gibi, yargının kişiselleştirilmesi
ve siyasallaştırılmasının önlenebilmesi için, yargı bağımsızlığıyla bağdaşmayan
bu durumların ivedi olarak düzeltilmesi gerekir.
Unutulmamalıdır ki, yargıç güvencesi yargı bağımsızlığının, yargı bağımsızlığı
da devlete güvenin ön koşuludur.
Değerli Yurttaşlarım,
Kamuoyunun duyarlılığını artırmak amacıyla bugüne kadar konuşmalarımda
sıklıkla dile getirdiğim yolsuzluklar konusu, ivedilikle ve kararlılıkla
üzerine gidilmesi gereken bir sorun olarak gündemdeki yerini korumaktadır.
Yolsuzlukların önlenmesinde yetersiz kalınması, toplumda huzursuzluk
ve umutsuzluk yaratmakta, Devletin temel organlarına karşı güven kaybına
yol açmakta, hukuk devletine inancı sarsmaktadır.
Yozlaşmanın bir ürünü olan yolsuzluklarla savaşımda başarıya ulaşılması,
her şeyden önce yasama, yürütme ve yargı organlarının, kamu görevlilerinin,
basının, sivil toplum kuruluşlarının ve yurttaşlarımızın, bu konuda ortak
istence sahip olmalarına bağlıdır.
Sonuçlarıyla birey, toplum ve Devlet yaşamını olumsuz etkileyen yolsuzluk
eylemlerine karşı toplumun izleyeceği duyarlı tutum caydırıcı bir işlev
yaratacak, ayrıca yetkilileri olaylar karşısında daha kararlı davranmaya
yönlendirecektir.
Etik değerlerin temeli olan dürüstlüğün yanı sıra, saydamlığın, katılımcılığın
ve hesap verilebilirliğin bir yönetim ilkesi olarak benimsenmesi, yürütülen
çabaların başarısını artıracaktır.
İyi eğitilmiş, etik değerlerle donatılmış kuşaklar yetiştirilmesi, yurttaşlık
bilincinin geliştirilmesi; ulusal gelirin hakça paylaşımının sağlanması;
sınırsız bir yargısal soruşturmaya olanak tanıyan sistem oluşturulması;
denetimlerin eksiksiz, nesnel, yansız, bağımsız yapılması, yolsuzluk olaylarını
önemli ölçüde azaltacaktır.
Değerli Yurttaşlarım,
Konuşmamın bu bölümünde, Yasama Yılı açılışlarında ve kimi konuşmalarımda
birkaç kez vurguladığım yasama dokunulmazlıkları üzerinde durmak istiyorum.
Anayasa'nın 83. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri için
yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı birlikte düzenlenmiştir.
Maddeye göre, milletvekilleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözleri
ile Meclis'te ileri sürdükleri düşünceleri nedeniyle sorumlu tutulamazlar.
Parlamenter demokratik sistemi benimseyen ülkelerde olduğu gibi, Anayasamızda
da, çok yerinde olarak, kamu yararı amacıyla milletvekilleri için yasama
sorumsuzluğu öngörülmüştür.
Ne var ki, Anayasa'da bununla yetinilmemiş, seçimden önce ya da sonra
suç işlediği ileri sürülen milletvekilinin, Meclis kararı olmadıkça tutulamayacağı,
sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı, yargılanamayacağı ve üyelik
süresince verilen ceza hükmünün yerine getirilemeyeceği belirtilmiştir.
Böylece, milletvekilleri için, parlamenter işlevi dışındaki kişisel
eylemleri nedeniyle de yasama dokunulmazlığı getirilmiştir.
Yasama dokunulmazlığındaki kamu yararı amacı, yasama sorumsuzluğundaki
kadar açık değildir. Yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği süresince
olsa da, bir milletvekilinin kişisel eylemi nedeniyle dokunulmazlığa sahip
olması, yasama erkinin yüceliğiyle bağdaşmamaktadır.
Ayrıca, yolsuzlukla savaşımda başarılı olunabilmesi, yasama dokunulmazlığının
kaldırılmasıyla yakından ilgilidir.
Bu nedenlerle belirtmek isterim ki, yasama dokunulmazlığının kaldırılması,
toplumsal beklentilere olumlu yanıt oluşturacaktır.
Değerli Yurttaşlarım,
Ulusal egemenliğin kaynağı ulusal istençtir. Ulusal istenç, ancak özgür
seçimlerle yaşama geçirilebilir. Bunun için Anayasa'nın 67. maddesinde,
tüm yurttaşlarımıza seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı
getirilmiştir.
Yine aynı maddede, seçim yasalarının, temsilde adalet ve yönetimde istikrar
ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenmesi öngörülmüştür.
Temsilde adalet, siyasal partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde,
seçimlerde aldıkları oy oranında temsilci bulundurmasını gerektirmekte,
alınan oyla orantılı temsilci sayısıyla yaşama geçirilebilmektedir.
Yönetimde istikrar ise, oyların siyasal partiler arasında aşırı bölünerek
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yansımasının yaratacağı istikrarsızlığın
önlenmesini anlatmaktadır. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi, oyların temsilci
sayısına dönüşmesinde, "baraj" olarak adlandırılan oransal sınırlar konulmasını
zorunlu kılmaktadır.
Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki ilkenin, seçme ve seçilme hakkının
özünü zedelemeyecek ve Devlet yönetimini aksatmayacak biçimde birbirini
dengeleyerek yasaya yansıması anayasal zorunluluktur. Bu duyarlı denge,
aynı zamanda demokratik hukuk devleti niteliğinin gereğidir.
Yönetimde istikrar ilkesi, salt çoğunluğu sağlayacak seçim sistemini
değil, istikrarlı yönetimi olanaklı kılacak adaletli bir temsil sistemini
gerektirmektedir.
Bundan amaç, seçmenin siyasal dağılımının parlamentoya olabildiğince
uygun ve adaletli biçimde yansımasıdır. Adalet, aynı zamanda yönetimde
istikrarın da temel koşuludur. Yalnızca ya da ağırlıklı olarak istikrarı
gözetmenin, istikrarsızlık kaynağı olacağı açıktır.
Kuşkusuz, temsilde adaletin sağlanması için, seçmenin siyasal dağılımının
tümüyle parlamentoda temsil edilmesi, başka bir deyişle siyasal partilerin
tümünün Meclis'te temsilci bulundurması da savunulamaz. Bu sistemin de,
yönetimde istikrar ilkesine aykırı düşeceği açıktır. Ne var ki, oy kullanan
seçmenin yaklaşık yarısına ilişkin siyasal görüşün parlamentoda temsil
edilmediği bugünkü seçim sistemini temsilde adalet ilkesiyle bağdaştırmak
olanaksızdır.
Önemli olan, kabul edilebilir bir "baraj oranı" ile her iki ilke arasındaki
duyarlı dengeyi sağlayabilmektir.
Değerli Yurttaşlarım,
Gelecek kuşaklara, yurttaşı olmaktan gurur duyacakları, başarılarıyla
övünecekleri bir ülke bırakmak, onlara aydınlık yarınlar hazırlamak ortak
sorumluluğumuzdur.
Türkiye'nin çağın gereklerine uygun açılımlarla, yeni ülkülere doğru
ilerlemesi, Devrimcilik ilkesinin gereği, çağdaşlaşma ve aydınlanma hedefinin
zorunlu sonucudur.
Türkiye, benimsediği hedeflere ulaşmak için, Cumhuriyet'in temel niteliklerinden
ödün vermeden demokrasiyi, insan haklarını ve hukuk devleti ilkesini geliştirmek
zorundadır.
Bilgi toplumunun gerektirdiği altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesi,
bu bağlamda Atatürk ilkeleri doğrultusunda çağdaş eğitimin yaygınlaştırılması
ve kalitesinin artırılması, genç bir nüfus yapısına sahip olmamız nedeniyle
büyük önem taşımaktadır.
Eğitimde kaliteyi düşürecek, Öğretim Birliği ilkesini zedeleyecek, laik
eğitim sisteminin yozlaşması sonucunu doğuracak uygulamalardan kaçınılmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, toplumsal ve ekonomik yapılarını, sanayilerini ve
eğitim sistemlerini bilimsel yeniliklere göre uyarlayan ülkeler, dünyadaki
ilerleme yarışında ön sıralarda yer almaktadırlar.
Bireylerin gelecek kaygısı taşımaması için, ekonomik sorunlar yanında,
toplumsal yaşamı tehdit eden güvenlikle ilgili sorunlara da önem ve öncelik
verilmelidir.
Her şeyden önemlisi Cumhuriyet'in niteliklerinin tartışmaya açılmasını
amaçlayan uğraşların, yararsız girişimler olmaktan öteye geçmeyeceğinin
anlaşılması gerekmektedir.
Türk Ulusu, tarihsel ve kültürel birikimine bundan sonra da sahip çıkacak,
bu değerleri yaşatacak, çağdaş bir ülke olmanın gereklerini ödünsüzce yerine
getirecektir.
Geçmişte tüm sorunlarını inanç ve kararlılıkla aşan Ulusumuzun Cumhuriyet
felsefesine, kendisini var eden değerlere, çağdaşlaşma ve aydınlanma hedefine
bağlı kalarak, mutlu yarınlara ulaşacağından kuşku duymuyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle, yurt içindeki ve dışındaki yurttaşlarımızın,
Kıbrıs'taki ve Türk dünyasındaki soydaşlarımızın ve tüm insanlığın Yeni
Yılını kutluyorum. Barışın, sevginin ve hoşgörünün egemen kılındığı bir
dünyada yaşamak umuduyla, Yeni Yılın herkese, başarı, sağlık, mutluluk
getirmesini diliyorum.
|