Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
İÇİNDEKİLER
AB ANA SAYFA
AB logo Türkiye-AB İlişkileri

2000 DÜZENLİ RAPORU
Türkiye'nin Katılım Yönünde İlerlemesi Üzerine Komisyon'un 2000 Düzenli Raporu
(2)

B. Üyelik kriterleri

1. Siyasal kriterler

Giriş

Haziran 1993’te Kopenhag AB Konseyi tarafından belirlenen, aday ülkelerce katılım için yerine getirilmesi gereken siyasal kriterler, bu ülkelerin “demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıkların sayılmasını ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarını” sağlamış olmasını öngörmektedir.

Türkiye’nin katılım yönünde ilerlemesi üzerine 1999 düzenli raporunda, Komisyon şu sonuca varıyordu:

“Son gelişmeler, Türkiye’de bir demokratik sistemin temel özellikleri mevcut olmakla beraber, ülkenin Kopenhag siyasal kriterlerini hâlâ karşılamadığını teyit etmektedir. İnsan hakları ve azınlıkların korunması konularında ciddi eksikler vardır. İşkence sistematik değildir fakat hâlâ yaygındır ve ifade özgürlüğü yetkili makamlarca devamlı olarak kısıtlanmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu, siyasal yaşamda büyük bir rol oynamaya devam etmektedir. Yargının bağımsızlığı konusunda bazı iyileşmeler olmuş ise de, olağanüstü mahkemeler sistemi devam etmektedir. Son aylarda, demokratikleşme yönünde bazı yeni cesaret verici işaretler olmuştur. Hükümet ve Parlamento, siyasal yaşamı, adalet sistemini ve insan haklarının korunmasını düzenleyen bazı önemli yasaların kabul edilmesi için çalışmışlardır. Bu tedbirlerin etkisini değerlendirmek için henüz çok erkendir fakat bu çabalar sürdürülmeli ve Kürt kökenli olanlar dahil tüm vatandaşları içine almalıdır. Komisyon ümit eder ki bu tedbirlerin olumlu etkisi, Abdullah Öcalan’a verilen ölüm cezasının infazıyla yok edilmeyecektir.”

Aşağıdaki bölümde, siyasal Kopenhag kriterleri perspektifinden, yürütmenin ve yargı sisteminin genel işleyişi dahil, Türkiye’deki genel durumun yanı sıra, 1999 düzenli raporundan bu yana ülkedeki gelişmeler hakkında bir değerlendirme sunulmaktadır. Bu bağlamdaki gelişmeler, Türkiye’nin, adalet ve içişleri sahası dahil olmak üzere müktesebatı uygulama yeteneğine ilişkin gelişmelere pek çok bakımdan sıkıca bağlıdır. Türkiye'nin adalet ve içişleri sahasındaki müktesebatı uygulama yeteneğinin gelişimi hakkında spesifik bilgiler, bu raporun B.3.1. kısmının ilgili bölümünde (Başlık 24 – Adalet ve içişleri sahasında işbirliği) bulunabilir.

Son gelişmeler

Mevcut koalisyon, yönetimde bir yılını doldurmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) desteği hâlâ güçlüdür (550 sandalyenin 2/3’e yakın bölümü). Koalisyon içindeki gerilimler bugüne kadar başarıyla aşılmıştır. TBMM’deki bütün siyasal partiler, cumhurbaşkanı seçiminde ortak bir adayı desteklemeye karar vermişlerdir: Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesi’nin eski başkanı. Seçim, anayasal kurallara uygun şekilde yapılmış ve Sayın Sezer, üçüncü turda (533 oydan 330’unu alarak) 5 Mayıs tarihinde Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Sayın Sezer’in seçilmesi, Türk toplumu tarafından iyi karşılanmış ve demokratikleşme sürecinin güçleneceğinin bir işareti olarak değerlendirilmiştir.

Son düzenli Rapor’dan bu yana, insan haklarından sorumlu devlet bakanı dahil, iki Devlet Bakanı değişmiştir. Temmuz ayında, AB işlerinden sorumlu yeni bir Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı makamı ihdas edilmiştir. Söz konusu Başbakan Yardımcısı, aynı zamanda, Haziran ayında Parlamento tarafından kurulmuş olan AB Genel Sekreterliğinden de sorumludur.

Kürt taraftarı HADEP ve islamcı Fazilet Partisi (FP)’nin kapatılması için Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan davalar sürmektedir. Cumhuriyet Başsavcısı’nın “laikliğe karşı” faaliyetler içinde olmakla suçladığı FP’nin kapatılması, yeni parlamento seçimlerine neden olabilir.

Türk siyasal yaşamında önemli bir gelişme, Helsinki AB Konseyi’nin hemen ardından, Türkiye’nin AB’ye katılım koşulları üzerine toplumda geniş çaplı bir tartışmanın başlaması olmuştur. Bu tartışma, toprak bütünlüğü ve laiklik gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ilkelerine saygılı olma gereği yanı sıra, insan hakları sicilini düzeltmek için yapılacak siyasal reformlar üzerinde odaklanmaktadır. Bu tartışma, bir takım girişimlerle beslenmektedir:
 

- TBMM İnsan Hakları Komisyonu tarafından, Türkiye’de işkence konusunda, 1998/2000 yıllarında polis karakolları ve cezaevlerine yönelik teftişlere dayanan ve mahkumlar, onların aileleri ve görevliler ile ayrıntılı görüşmelerle desteklenen dokuz raporun yayımlanması;

- Bütün ilgili bakanlıkların ve devlet kurumlarının temsil edildiği İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu’nun çalışmaları. Yeni 5 yıllık kalkınma planı bağlamında hazırlanan bir rapor (“Demirok raporu”) temelinde, Temmuz 2000’te Üst Kurul, siyasal Kopenhag kriterlerine uymak için yapılacak siyasal reformlara ilişkin bir belge hazırladı. Bu çalışma, hükümet tarafından incelendi. 21 Eylül tarihinde, hükümet bir basın açıklaması yaparak, "insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti konularında [yukarıda belirtilen Kurul tarafından] hazırlanan belgelerin değerlendirildiğini ve daha sonra referans ve çalışma belgeleri olarak kabul edildiğini” belirtti. Aynı açıklamada, “çalışma hakları”, örgütlenme ve “gösteri yürüyüşleri” özgürlüğü konularında yeni mevzuat çıkarılması, düşünce ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi, yargı sisteminin işleyişinin iyileştirilmesi, Başbakanlığa bağlı bir İnsan Hakları Dairesi’nin [3] kurulması, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bölgesel dengesizliklerin giderilmesi ve AT mevzuatıyla ilgili konularda personelin eğitilmesi gibi bir takım öncelikli hedeflerin hükümetçe belirlenmiş olduğuna işaret ediliyordu. Ayrıca, AT kuralları ile uyumlulaşmaya ve yasal reformlara yönelik yasa tasarılarının Türk parlamentosunda öncelikli olarak görüşüleceği belirtiliyordu. Son olarak, Bakanlar Kurulu, insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti alanlarındaki gelişmeleri sürekli olarak izlemeye ve AB standartlarıyla uyumlulaşma çabalarını periyodik olarak değerlendirmeye karar verdi;

- Ağustos 2000’de insan hakları sahasında iki önemli belgenin imzalanması: Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi.


Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin AB’ye katılımını öne çekecek olan bu girişimleri memnuniyetle karşılamaktadır. Türkiye’yi, örneğin çeşitli tekliflerin parlamento tarafından kabul edilmesi yoluyla, bir an önce somut ilerleme yapmaya teşvik etmektedir.

1.1. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü

1982 Anayasası hâlâ yürürlüktedir. Ancak, siyasal çevrelerde, Anayasa’nın çağdaş demokratik standartlara uygun olarak, örneğin ifade özgürlüğü bakımından değiştirilmesi gerektiği yolunda genel fikir birliği vardır. Halen, TBMM bünyesinde bir “Partiler Arası Uyum Komisyonu” ve Anayasa Komisyonu, anayasa değişiklikleri üzerinde çalışmaktadır.

Parlamento

Parlamentonun yapısında değişiklik olmamıştır ve yetkilerine saygı gösterilmeye devam edilmektedir. Muhalefet, parlamentonun faaliyetlerine tam olarak katılmaktadır.

Nisan/Mayıs 2000’de gerçekleşen cumhurbaşkanı seçimleri arifesinde, parlamento yasama işinden büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Bunun bir sonucu olarak, beklenen siyasal reformlar konusunda çok sınırlı parlamento çalışması not edilebildi.

Yürütme

Yürütmenin yapısında önemli bir değişiklik, katılım amacına yönelik olarak AB konularında içsel koordinasyonun güçlendirilmesidir. Bu yılın başlarında, teknik ve ekonomik konularda ilgili Bakanlıklar arasında tam koordinasyon sağlamak için, Dışişleri Bakanı, dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı ve özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanından oluşan bir AB Ekonomik ve Teknik Koordinasyon Konseyi kuruldu. Bu görev şimdi Başbakan Yardımcısı Yılmaz’a verilmiştir. AB-Türkiye ilişkileriyle bağlantılı bütün hükümet işlerinin etkin koordinasyonunu sağlamak üzere, AB Genel Sekreterliği adında bir yürütme organı, Haziran 2000’de parlamento tarafından ihdas edildi. Genel Sekreterliğin personel sayısı yaklaşık 70 olacaktır.

Ordu üzerinde sivil kontrolü geliştirme ihtiyacı sürmektedir (Milli Güvenlik Kurulu üzerine aşağıdaki bölüme bakınız). AB, NATO ve AGİT standartlarına aykırı olarak, Savunma Bakanı’na karşı sorumlu olmak yerine, Genelkurmay Başkanı hâlâ Başbakan’a karşı sorumludur. Yüksek öğrenim kurumlarının faaliyetlerini kontrol eden Yüksek Öğretim Kurulu’nun üyeleri arasında, Genelkurmay Başkanı tarafından seçilen bir üyenin olduğu da görülmektedir.

Bölgesel ve yerel yönetim düzeyinde belirgin bir değişiklik olmamıştır. Merkezi yönetimin yerel yönetim üzerindeki kontrolü güçlü olmaya devam etmektedir. Daha fazla desantralizasyonu amaçlayan ve halen Bakanlıklar arasında tartışılan, yerel yönetim yasa tasarısı henüz kabul edilmemiştir.

Yargı sistemi

Geçen bir yıl içinde gerçekleşen olumlu bir gelişme, yargıç ve savcıların sayısının (adaylar dahil) 8.300’den 9.947’ye çıkmasıdır. Mart 2000’de işe alınan yeni personel ile, bu sayının 10.347’ye yükselmesi söz konusudur. Adalet Bakanlığı, bu artışın, ekstra personel ihtiyacını karşıladığı görüşündedir.

Bununla beraber, yargı sisteminin etkinliğini arttırmaya yönelik başka spesifik tedbirler bildirilemez. Yargı sistemi, hâlâ, büyük bir dava yüküyle uğraşmakta zorluk çekmektedir (halen 1 milyondan fazla ceza davası sürmektedir). Ceza davaları çok uzun sürmeye devam etmektedir (onbeş yaşından küçük çocuklar tarafından işlenen suçları yargılayan çocuk mahkemelerinde ortalama 655 gün).

Yeni mevzuat bakımından cesaret verici bir gelişme, önceki düzenli rapor zamanında zaten beklenmekte olan, devlet memurlarının ve diğer kamu görevlilerinin yargılanmasıyla ilgili yasanın çıkması olmuştur. Aralık 1999’da kabul edilen bu yeni yasa, özellikle, güvenlik görevlilerinin yargılanmasını kolaylaştırma amacına yöneliktir. Bu yasaya göre, takibat başlatılması, artık yerel idari kurulların onayına tabi değildir. Bu ileriye doğru bir adımdır. Ancak, valilerin ve kaymakamların onayı gerekli olmaya devam etmektedir. Bu açıdan ilave iyileşmelere ihtiyaç vardır. Geçen yılın düzenli raporunda da belirtilmiş olan, Ceza Kanunu tasarısı ve Ceza Usul Kanunu’nu değiştiren yasa tasarısı ile ilgili olarak, bu önemli yasalar henüz kabul edilmemiştir. Bir adli polis kurulması ve bir kamu hakemliği makamının ihdas edilmesi gibi konuları kapsayan mevzuat taslaklarının Kopenhag siyasal kriterlerine uygunluğunu sağlamak amacıyla, Adalet Bakanlığı’nın, son aylarda yoğun çalışma yapmış olduğu kaydedilmelidir.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri konusunda yeni adımlar atılması gereklidir. Haziran 1999’da bu mahkemelerden askeri hakimlerin çıkarılmasından beri, bu konuda ilave herhangi bir değişiklik olmamıştır. DGM’lerin işleyişi, yetkileri ve sorumlulukları ve ayrıca bu mahkemelerin faaliyetlerine ilişkin diğer hükümler, AB’de mevcut olan standartlar ile daha da uyumlulaştırılmalıdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı görülen mahkumiyetlerin sonuçlarının telafisine yönelik düzenlemelerin Türk mevzuatına dahil edilmesi gereği de vardır. Bu tür düzenlemeler, mahkumiyet sonucunda kısıtlanan medeni ve siyasi hakların iadesini, davanın yeniden açılmasını ve ceza kayıtlarının silinmesini sağlamalıdır.

Genç suçlulara ilişkin yasal hükümlerin ve yaptırımların çağdaş hale getirilmesinde ilerleme olmamıştır.

Hakimlerin ve savcıların eğitimiyle ilgili olarak, 1999 yılından bu yana, yargının etkinliği, alternatif hapis düzenlemeleri, insan hakları konuları ve genel olarak AT hukuku gibi konuları kapsayan muhtelif programlar ve faaliyetler başlatılmıştır. Örneğin, AT hukuku konusunda, Yunanistan-Türkiye işbirliği çerçevesinde, Ekim 2000’de 150 kişi için 2 gün süren bir eğitim programı düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi ile yakın işbirliğinin yararlı olacağı insan hakları sahası başta olmak üzere, hakimler, savcılar ve diğer personel için eğitimin güçlendirilmesine yönelik ilave çabalar gereklidir. Sanıkların işkence iddiasında bulundukları davalarda nasıl hareket etmek gerektiği konusunda yargıçları ve savcıları eğitmek özellikle önemlidir.

Yolsuzluğa karşı tedbirler

Bu yılın başından beri, yolsuzluk konusu siyasal gündemin üst sıralarında olmuş, iki parti başkanına yönelik yolsuzluk iddiaları hakkında meclis soruşturmaları yapılmıştır. Yolsuzluk yaygın olmaya devam etmekte ve ciddi bir kaygı konusu olmayı sürdürmektedir.

Uluslararası Ticari Muamelelerde Yabancı Resmi Görevlilere Rüşvet Verilmesine Karşı Mücadele Hakkında OECD Sözleşmesi, kanunla onaylandı ve Şubat 2000’de yürürlüğe girdi. Ancak, Türkiye bu alandaki Avrupa Konseyi sözleşmelerinden (Yolsuzluk Üzerine Ceza Hukuku Sözleşmesi, Yolsuzluk Üzerine Medeni Hukuk Sözleşmesi, ve Suç Hasılatının Aklanması, Aranması, Zaptı ve Müsaderesi Üzerine Sözleşme) hiç birini henüz imzalamamıştır.

Mayıs 2000’de, İçişleri Bakanlığı idarede yolsuzluk konusunda bir araştırma başlatmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu

Türkiye’nin siyasal yaşamında Milli Güvenlik Kurulu’nun oynadığı rolde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Radikal islamcı ve ayrılıkçı hareketler ile bağlantılı olduklarından şüphe edilen devlet memurlarının işten atılması konusunda son zamanlarda cereyan eden tartışmada görüldüğü gibi, Kurul’un kararları, açıklamaları veya tavsiyeleri, siyasal süreci güçlü bir şekilde etkilemeye devam etmektedir. Ayrıca, Kurul’un görüşlerinin pratikte hükümetçe oynanan rolü ciddi şekilde sınırladığı görülmektedir. Bunun yanında, savunma ve güvenlik konularında Parlamento’ya karşı pek az sorumluluk olduğu anlaşılmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu’nun sivil üye sayısını arttırma imkanının siyasi ve askeri çevrelerde tartışılmakta olduğu not edilmiştir.

1.2. İnsan hakları ve azınlıkların korunması

Ağustos 2000’de, Türkiye insan hakları sahasında iki önemli uluslararası belgeyi imzaladı: Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi. Yakında başlaması beklenen TBMM’deki onay süreci, bu sözleşmelerin herhangi birinde yer alan spesifik hükümlere herhangi bir spesifik çekince konulup konulmadığını gösterecektir. Ancak, ölüm cezasının kaldırılması hakkında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 6 numaralı protokol ve Her Türden Irk Ayrımcılığının Tasfiyesi Sözleşmesi dahil, Türkiye’nin henüz katılmamış olduğu bazı önemli insan hakları belgeleri vardır. Türkiye, Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’ni ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Tüzüğü’nü de imzalamamıştır.

Son Düzenli Rapor’dan bu yana, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’yi içine alan münferit davalarda bazı kararlar almıştır.

Türkiye’deki genel insan hakları durumu, 1996 yılında Avrupa Konseyi tarafından açılmış olan izleme prosedürü altındadır. Bu bağlamda, üye devletlerin vecibelerini ve taahhütlerini yerine getirmesi hakkında Avrupa Konseyi Komitesi, 2000 yılı Mart ayında Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretle ilgili rapor henüz yayımlanmamıştır.

Medeni ve Siyasi Haklar

Bu alanda geçen yılın düzenli raporunda belirlenen sorunlar pek fazla değişmemiştir ve ancak sınırlı bir ilerleme rapor edilebilir.

Ölüm cezası hâlâ kaldırılmamıştır, fakat bu cezanın infazı üzerine de facto moratoryum, Abdullah Öcalan davası dahil, devam ettirilmiştir. Kasım 1999’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, davacı şikayetlerinin Sözleşme çerçevesinde kabul edilebilirliğini ve esasını incelemeye etkin şekilde devam edebilmesi için, Türkiye’den Öcalan’ın infazını ertelemesini talep etti. Ocak 2000’de, Türk hükümeti, bu davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde sonuçlanmasına kadar infazın geçici olarak askıya alınmasını kabul etti. Ölüm cezasını kaldıracak bir yasanın ne zaman müzakereye sunulacağı konusunda tartışmalar sürmektedir.

Türkiye’de işkence ve kötü muamele açısından durum pek fazla değişmemiştir.

Türk ve uluslararası insan hakları örgütleri, işkence vakaları bildirmeye devam ediyorlar. Bunların çoğu, “terörist veya ayrılıkçı eylemlere” katıldıkları şüphesiyle gözaltına alınan kişilerle ilgilidir. [4] Ayrıca, işkence ve kötü muamele nedeniyle mahkumiyet kararı verilen az sayıdaki davada, cezalar çok hafif olmuştur. Bu durum, güvenlik görevlileri için bir dokunulmazlık ortamının sürmesine hizmet etmektedir.

Mayıs 2000’den bu yana, TBMM İnsan Hakları Komisyonu, Türkiye’de işkence konusunda, 1998/2000 yıllarında polis karakollarına ve cezaevlerine yönelik teftişlere dayanan ve mahkumlar, onların aileleri ve görevliler ile ayrıntılı görüşmelerle desteklenen dokuz rapor yayımlamıştır. Bu raporlarda, polis ve cezaevi personelinin tutumları başta olmak üzere, söz konusu dönemde bazı iyileşmeler olduğu kaydedilmekle beraber, valiler ve başsavcılar tarafından sistem üzerinde yeterli gözetim ve denetim uygulanmaması kuvvetle eleştirilmektedir. Hükümetçe Eylül 2000’de yapılan vaatler ile beraber, TBMM Komisyonu tarafından cesur bir biçimde başlatılmış olan tartışmayı, etkin denetleme mekanizmaları kurulması başta olmak üzere, somut eylemlerin takip edeceği umulmaktadır.

İşkence ve kötü muamele ile mücadele bağlamında, yargılama öncesi gözaltıyla ilgili yasal prosedürleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hükümleriyle ve Avrupa Mahkemesi’nin içtihatlarıyla uyumlulaştırmak için hâlâ ivedi bir ihtiyaç vardır. Özellikle, polisteki bütün gözaltı vakalarının yasallığı konusunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gereklerine uygun olarak, gözaltına alınma sonrasında en geç dördüncü günde (gözaltına alınan kişinin hakim önüne çıkarılması dahil) otomatik bir yargı incelemesi olmalıdır. Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi’nin tavsiyeleri paralelinde, gözaltındaki kişilerin yargılama öncesi gözaltı süresinde adli tıp hekimleri tarafından düzenli sağlık muayenesine tabi tutulmalarının sağlanması da aynı ölçüde önemlidir. Son olarak, Ocak 2000’de Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı arasında imzalanan bir protokolde, gözaltındaki kişilerin avukatları tarafından ziyaret edilmesi önüne gereksiz engeller konulduğu not edilmelidir.

1999-2000 akademik yılından itibaren, polis okullarının eğitim programlarına insan hakları eğitimi de dahil edilmiştir. Bu olumlu bir gelişmedir. Genel olarak, güvenlik görevlileri için insan hakları konularında eğitim verilmesi çok önemlidir ve, özellikle Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluşlar veya AB üyesi devletler ile işbirliği içinde, takviye edilmelidir.

Cezaevi koşulları (örneğin, mahpuslar için yetersiz veya gecikmeli tıbbi bakım) önemli bir kaygı nedeni olmaya devam etmektedir. Mahpuslar ve gardiyanlar veya güvenlik güçleri arasında çatışmalar, cezaevi isyanları ve rehin alma olayları meydana gelmektedir. [5] Özellikle cezaevleri arasında nakil esnasında mahpuslara kötü muamele edildiği de bildirilmektedir. Türkiye’de mahpus sayısı 72.500 gibi yüksek bir düzeye ulaşmış olup bu durum ciddi bir yığılmaya neden olmaktadır. Çocuk suçlulara ait kurumlardaki koşullara da yüksek öncelik gösterilmelidir.

Yetkililerin halen bütün cezaevi sistemini yeniden yapılandırma sürecinde oldukları görülmektedir. 2000 yılı sonuna kadar, yeni bir tipte (“F tipi” denilen) 11 cezaevi inşa edilmesi öngörülmüştür. Bu cezaevlerinde, şimdiki büyük koğuşlar yerine, 1 veya 3 mahpus için küçük hücreler olacaktır. Terörist ve çıkar amaçlı suç örgütlerine üyelikle suçlanan mahpuslar bu cezaevlerine gönderilecek. Öteki cezaevleri ise, yine 2000 yılı sonuna kadar, 2, 4 veya 6 kişilik hücreler içeren oda sistemine dönüştürülecek. Yetkililer, yeni tipteki cezaevlerinin, özellikle fiziksel karakteristikler açısından, temel uluslararası gereklere (Avrupa Konseyi’nin Avrupa Cezaevi Kuralları ve BM’nin asgari cezaevi standartları) uygun olacaklarını belirtmişlerse de, mahpusları ve onların ailelerini temsil edenler dahil insan hakları örgütleri, yeni sistemin mahpusları tecrit edeceği, sosyalleşme fırsatı tanımayacağı korkusunu taşımaktadırlar. Bazı mahpuslar, yeni cezaevlerine götürülmeye karşı direneceklerini beyan etmişlerdir. Bu şartlar altında, yetkililer, bu yeniden yapılanmayı uygularken, örneğin yönetim rejimleri konusunda daha büyük saydamlık sağlayarak ve mahpusların haklarını netleştirerek, cezaevlerinde şiddet olaylarından kaçınmak için tedbirler almalıdır. Bu konuda, Temmuz 2000’de Türk cezaevlerini ziyaret etmiş olan İşkenceyi Önleme Komitesi ile işbirliği yapmaya devam etmelidirler. Komite tarafından tavsiye edildiği gibi, mahpusların, günün makul bir kısmını, yaşama üniteleri dışında yararlı faaliyetler ile uğraşarak geçirmelerinin sağlanmasına özel dikkat gösterilmelidir.

Siyasal alandaki ifade özgürlüğü dahil, ifade özgürlüğü konusunda hâlâ ciddi bir sorun vardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pek çok kararında teyit edildiği gibi, var olan mevzuat, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde garanti edilen ifade özgürlüğünü ihlal eden yorumlara yol açmaya devam etmektedir. Türk mahkemeleri, özellikle Kürt kökenli nüfusun durumu ile ilgili olarak, devletin kabul etmediği görüşlerin ifade edilmesini kısıtlamaya devam ediyorlar. Yeni ihlallerden kaçınmak için, bu alanda hem mevzuatın hem de uygulamanın genel bir reformdan geçirilmesi acilen gereklidir. Bu arada, hakimler ve savcılar, cezai sorumluluğun şiddeti tahrik eden beyanlar ile sınırlanması gerektiğini belirleyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatına [6] tam olarak riayet etmelidirler.

Medya ile ilgili olarak, özel televizyon ve radyo frekanslarını düzenlemek için 1994 yılında kurulan Radyo ve Televizyon Üst kurulu (RTÜK), radyo istasyonlarının yayınlarını durdurmaya devam etmiştir. Resmi kaynaklara göre, halen cezaevinde 40 gazeteci vardır.

20 Eylül 2000 tarihinde Anayasa Mahkemesi, Eylül 1999’da kabul edilen “basın ve yayın yoluyla işlenen suçlara ilişkin dava ve cezaların ertelenmesine dair” yasayı iptal etti. Kabul edilmesinden hemen sonra 27 gazetecinin serbest bırakılmasını sağlayan bu yasa, geçen yılın düzenli raporunda, cesaret verici bir düzenleme olarak kaydedilmişti. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, söz konusu yasanın çok dar kapsamlı olduğu ve dolayısıyla yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle alınmıştır. Mahkeme şimdi, hükümetten, yeni bir yasa teklif etmesini istemiştir.

AB, İnsan Hakları Derneği’nin eski başkanı olan Sayın Birdal’ın, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine göre, mahkumiyetinin geri kalan kısmını geçirmek üzere Mart 2000’de tekrar cezaevine konulması hakkında endişesini ifade etmiştir. AB özellikle şunu bildirmiştir: “Sayın Birdal’ın yeniden cezaevine konulması, Türkiye’de ifade özgürlüğü bakımından ciddi bir geri adım teşkil etmektedir ve Helsinki sonuçlarının ruhuna uygun değildir.” Sayın Birdal, hapis cezasını tamamladıktan sonra, 23 Eylül 2000 tarihinde tahliye edilmiştir. Eski Başbakan Necmettin Erbakan, 1994 yılında yaptığı bir konuşmada “dinsel ve etnik nefreti tahrik etmek” suçundan, aynı 312. madde çerçevesinde, Mart 2000’de bir yıl hapis cezasına mahkum edildiği zaman da endişe ifade edilmiştir. [7]

Örgütlenme ve toplanma (miting ve gösteri) özgürlüğüne hâlâ tam olarak saygı gösterilmemektedir. Konferans düzenleme veya bildiri dağıtma gibi STK faaliyetleri için resmi izin gereklidir. STK’lerin, Bakanlar Kurulu kararıyla izin verilmedikçe, uluslararası ölçekte diğer STK’ler ile ortak kurumlar oluşturması ve kurumsal işbirliği yapması yasaktır. İnsan hakları sahasında faaliyet gösteren STK’ler ve şubeleri, özellikle olağanüstü yönetim altında olan bölgelerde, baskıya maruz kalmaya ve/veya kapatılmaya devam etmektedir. 2000 yılında, İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır Şubesi, gerekçe gösterilmeksizin, valinin idari kararıyla bir kaç defa kapatılmış ve açılmıştır. 21 Mart Nevruz kutlamaları, güneydoğudaki muhtelif illerde müsaade edildiği halde, İstanbul’da yasaklanmıştır. Örgütlenme ve toplanma özgürlüğünü garanti etmek için büyük çabalara hâlâ ihtiyaç olduğu açıktır. Ayrıca, 1993 yılında ÖZDEP’in Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması davasında, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesini (toplanma ve örgütlenme özgürlüğü) ihlal etmiş olduğu Aralık 1999’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından tespit edilmiştir (ÖZDEP v. Türkiye 8.12.99).

Din özgürlüğü ile ilgili olarak, Yahudi cemaati yanında, Yunan Ortodoks, Ermeni, Katolik ve Süryani Ortodoks Kiliseleri başta olmak üzere, bazı gayri Müslim cemaatlere yönelik daha büyük bir hoşgörü olduğunu gösteren işaretler vardır. Aralık 1999’da, yetkili makamların yayınlamış olduğu bir genelgeye göre, dinsel cemaatler, hayır ve ibadet binalarını tamir etmek için devletten izin almak zorunda olmayacaklardır. Genel olarak, bu olumlu yaklaşım daha da geliştirilmeli ve, 1923 Lozan Antlaşması’nın kapsamına girsinler veya girmesinler, gayri Müslimlerin somut talepleri, Heybeliada ruhban okulunun kapalı kalmaya devam etmesi konusu dahil, gerektiği gibi incelenmelidir.

Alevilere yönelik resmi yaklaşımda herhangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir. Alevilerin şikayetleri, sadece Sünni camileri ve dinsel vakıflarının inşası için mali destek sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konular son derece hassastır; ancak, bunlar hakkında açık bir tartışmaya girmek mümkün olmalıdır.

Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar

Kültürel haklar ile ilgili olarak, 31 Mart 2000 tarihinde Yargıtay tarafından kabul edilen ve Medeni Kanun çerçevesinde bireylerin, çocuklarına, (Kürtçe adlar dahil) kendi seçtikleri herhangi bir adı verme özgürlüğünü teyit eden karar ile, olumlu bir gelişme gerçekleşmiştir. Uygulamada, bazı adlar, nüfus kayıt memurları tarafından bazen kabul edilmemektedir. Yargıtay’ın kararı, mevzuatta bir değişikliğin yolunu açmalıdır.

Türkçeden başka dillerin kullanımı açısından, 1923 Lozan Antlaşması kapsamına giren azınlıklara mensup vatandaşlar (Yahudiler, Ermeniler, Rumlar) ile ilgili olarak belirli bir problem bildirilmiş değildir. Ancak, Lozan Antlaşması’nın kapsamı dışındaki gruplara mensup olanlar için, özellikle TV/radyo yayıncılığı ve eğitim açısından, durum iyileşmemiştir. 3984 sayılı yasa, evrensel kültürün ve bilimin gelişmesine katkıda bulunacak diller hariç, radyo ve televizyon yayınlarının Türkçe olmasını öngörmektedir. Uygulamada, Kürt dilinde bazı yayınlara bazen müsamaha gösterilmektedir.[8]  Eğitim alanında (temel ve yaygın eğitim), Milli Eğitim Bakanlığı tarafından açıkça müsaade edilmedikçe, Türkçeden başka hiçbir dil eğitim amacıyla kullanılamaz. Ne mevzuat, ne de uygulama, etnik kökenlerinden bağımsız olarak bütün Türkler için kültürel hakların kullanımına engel olmamalıdır. Nüfusun büyük ölçüde Kürt kökenli olduğu güneydoğudaki durumun düzelmesi için, bu husus özel önem taşımaktadır.

Fırsat eşitliği bakımından, kadın-erkek eşitsizliği hâlâ büyüktür. Doğu Türkiye başta olmak üzere, kızlar için okullaşma oranlarının düşük olması nedeniyle, okumaz-yazmazlık oranı, kadınlar için %25, erkekler için %6 civarındadır. Kadınların eğitim durumunu iyileştirmek için daha çok çalışma gereği vardır. Muamele eşitliği açısından, AT müktesebatı ile uygunluk henüz sağlanmamıştır (bkz. Başlık 13 – Sosyal politika ve istihdam, Kısım B.3.1). Medeni Kanun ile ilgili olarak, erkekler ve kadınlar arasında belli ölçüde hukuki ayrımcılık (özellikle aileye ve kadınların çalışma yaşamına ilişkin) devam etmektedir. Mevcut rejim, örneğin, kocanın aile reisi olduğunu ve evlilik birliğini tek başına temsil ettiğini öngörür. Böylece koca, aile reisi olarak, çocukların kanuni velayetine sahip olan taraftır. Kadın STK’lerinin katkılarıyla, Medeni Kanun’da değişiklikler hazırlanmıştır ve halen parlamentoda müzakere edilmektedir. “Töre cinayetleri” dahil, aile içinde kadınlara karşı şiddet sorunu, hâlâ ciddi bir kaygı konusudur.

Sendikaların rolü ve grev hakkı ile ilgili olarak zorluklar devam etmektedir (bkz. Başlık 13 – Sosyal politika ve istihdam, Kısım B.3.1).

Çocuk hakları ve çocuk emeği açısından, yasalar ve yönetmelikler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun olmakla beraber, bunların icrası arzu edildiği gibi olmaktan uzaktır.

Azınlık hakları ve azınlıkların korunması

Türkiye, Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi’ni henüz imzalamamıştır ve Lozan Antlaşması ile tarif edilenlerden başka azınlıkları tanımamaktadır.

Türkiye’nin, kültürel bir kimliğe ve ortak geleneklere sahip herhangi bir etnik grubu “ulusal azınlık” olarak kabul etmeye istekli olup olmamasından bağımsız olarak, bu tür grupların mensupları, hâlâ açıkça bazı temel haklardan yoksun bırakılmaktadır. Ana dillerinde yayın yapma, ana dillerini öğrenme veya ana dillerinde eğitim alma hakkı gibi, etnik kökenleri ne olursa olsun bütün Türklerin sahip olması gereken kültürel haklar garanti edilmiş değildir (bkz. ekonomik, sosyal ve kültürel haklar üzerine yukarıdaki bölüm). Ayrıca, bu vatandaşlara, bu konulardaki görüşlerini ifade etme fırsatları verilmemektedir.

Kürt Kökenli Türk vatandaşlarıyla ilgili olarak, Türk devletinin, Kürt taraftarı görüşlerin ifade edilmesine karşı canlı bir şekilde mücadele ettiği belirtilmelidir. Şubat ayında, Kürt taraftarı HADEP’e mensup olan güneydoğudaki üç belediye başkanı, PKK ile bağlantılı olmakla suçlandı ve hapsedildi. Aynı ayda, HADEP’li 18 yönetici, Öcalan’ın yakalanmasını müteakip açlık grevleri başlattıkları için, 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkum edildiler. Son Düzenli Rapor’dan bu yana, olağanüstü hal bölgesinde çeşitli gazete ve dergiler yasaklandı ve bazı Kürt taraftarı dernekler kapatıldı.

Güneydoğuda güvenlik durumunun büyük ölçüde düzelmiş olduğu ve Türkiye’nin bölgede bir sosyo ekonomik kalkınma programına girişmekte olduğu da dikkate alınırsa, kültürel haklar konusu, bölgedeki durumun iyileştirilmesi için özel önemdedir.

Son Düzenli Rapor’dan bu yana, güneydoğuda geniş ölçekte silahlı şiddet durmuş görünmektedir. Medya dahil çeşitli kaynaklar, PKK silahlı militanları ve güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların düşük bir düzeye inmiş olduğunu bildiriyorlar. Genelkurmay Basın Dairesi’nin tahminlerine göre, PKK faaliyetleri 1998 yılında %42’ye karşı 1999 yılında %26 oranında azalmaya devam etti. Şimdiki halde, bu durumun, PKK tarafından ilan edilen ateşkesin bir sonucu mu olduğu, yoksa başka nedenlere mi bağlı olduğunu değerlendirmek zordur. Olağanüstü hal, iki ilde (Kasım 1999’da Siirt, Haziran 2000’de Van) kaldırılmıştır fakat (köy koruculuğu sistemiyle birlikte) dört ilde devam etmektedir.

Sosyo ekonomik yönden, Türk yetkililer, bölgenin kalkınma düzeyini arttırmak için çabalarını hızlandırmaya başlamışlardır. Örneğin eğitim, sağlık ve su temini ile ilgili olarak büyük ilave çabalara ihtiyaç vardır. Yetkili makamlar, geçmişte güvenlik nedenleriyle boşaltılmış köyler ve mezralardaki nüfusun kısmen geri dönmesine izin verme iradesini de göstermiştir.

1.3. Kıbrıs konusu

Kıbrıslı Rum ve Türk liderlerini dolaysız görüşmelere girmeye davet eden 1250 sayılı ve 29 Haziran 1999 tarihli BM Güvenlik Konseyi Kararı çerçevesinde, birinci tur “dolaylı görüşmeler” 3 Aralık 1999 tarihinde New York’ta başladı. Birinci tur, Kıbrıs sorunu üzerine gelecekte özlü dolaysız müzakereler için zemin hazırlama amacıyla düzenlendi.

Helsinki’de 10 ve 11 Aralık 1999 tarihlerinde yaptığı toplantıda Avrupa Birliği Konseyi, 3 Aralık’ta New York’ta Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması amacına yönelik görüşmelerin başlatılmasını memnuniyetle karşıladı ve BM Genel Sekreteri’nin süreci başarılı bir sonuca bağlama çabaları için güçlü desteğini ifade etti. Cenevre’de 2000 yılının Şubat ve Temmuz aylarında, özlü konulara ilişkin anlamlı bir görüşme olmaksızın, ikinci ve üçüncü tur dolaylı müzakereler yapıldı. Eylül ayında New York’ta dördüncü bir tur düzenlendi. BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı de Soto, bu turda iki tarafın özlü tartışmaya girdiklerini bildirdi ve bunu “ileriye doğru niteliksel bir adım” olarak tanımladı. Masaya, dört temel konu olan toprak, mülkiyet, güvenlik ve anayasa konularında fikirler koymuş olduğunu söyledi, fakat bu fikirlerin bu aşamada resmi teklifler olmadığını vurguladı. Bundan sonraki görüşme turunun Cenevre’de Kasım ayı başında yapılması öngörülmüştür. Türkiye, bir garantör olarak, Kıbrıs sorununa Birleşmiş Milletler himayesi altında kapsamlı bir çözüm bulunması için her gayreti göstermeye devam etmelidir.

Haziran ayında, Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün (UNFICYP) yetkisinin uzatılması konusu etrafında gerilimler doğdu. Kıbrıs Türk liderliği, UNFICYP’in kuzeydeki varlığı üzerine daha kısıtlayıcı şartlar koydu. Ayrıca, Türk birlikleri, dört Kıbrıslı Rum ailenin yaşadığı bir köyün bulunduğu tampon bölgenin bir noktasında küçük bir ilerleme yaptılar. Bu hareket, BM Genel Sekreteri’nin protestoları dahil bir dizi protestoya yol açtı.

Türkiye’nin, kuzeydeki mülküne gitmesine engel olarak, Loizidou adlı bir Kıbrıslı Rum’un haklarını sürekli olarak ihlal etmiş olduğu yolunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar gereğince, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Temmuz 2000’de bu konuda ikinci bir Ara Karar kabul etti. Bu ara kararda, Bakanlar Komitesi, “bir yüksek âkit tarafın Mahkeme’nin kararını yerine getirmemesinin daha önce hiç görülmemiş bir şey olduğunu” vurguluyor, “Türkiye’nin Mahkeme’nin kararını yerine getirmeyi reddetmesinin,onun uluslararası yükümlülüklerine açıkça aykırı olduğunu” beyan ediyor ve “Türkiye’nin, daha fazla gecikmeksizin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 28 Temmuz 1998 tarihli kararına tam olarak uymasını” ısrarla talep ediyordu.

Kıbrıslılar tarafından Türkiye aleyhine açılan ve halen İnsan Hakları Mahkemesi önünde bulunan 150-200 kadar benzer dava olduğu tahmin edilmektedir.

1.4. Genel değerlendirme

Son düzenli rapordan bu yana olumlu bir gelişme, Türk toplumunda, AB’ye katılım amacıyla gerekli olan siyasal reformlar konusunda geniş çaplı bir tartışmanın başlamış olmasıdır. Bu bağlamda iki önemli girişimde bulunulmuştur: bazı uluslararası insan hakları belgelerinin imzalanması ve İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu’nun çalışmasının hükümetçe kısa bir süre önce onaylanması. Ancak, geçen yıla kıyasla, temel durumda pek az iyileşme olmuştur ve Türkiye’nin durumu Kopenhag siyasal kriterlerine hâlâ uygun değildir.

Bir demokratik sistemin temel özellikleri var olmaya devam etmektedir, fakat Türkiye demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü garanti etmek için gereken kurumsal reformların uygulanmasında yavaş davranmaktadır. AB-Türkiye ilişkileri açısından yürütmede değişiklikler olmuştur, fakat ordu üzerinde sivil kontrol gibi bazı temel kurumsal sorunlar henüz ele alınmamıştır. Yargı ile ilgili olarak, devlet memurlarının yargılanmasını kolaylaştıran yeni prosedür cesaret verici bir gelişmedir. Geçen yılın düzenli raporunda söz edilen, yargının işleyişine ait önemli yasa tasarıları hâlâ sonuçlanmamıştır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili olarak, Haziran 1999’daki son reformdan beri ilave herhangi bir iyileşme olmamıştır. Yolsuzluk bir kaygı konusu olmaya devam etmektedir.

Abdullah Öcalan davası dahil, ölüm cezası infaz edilmemektedir, fakat insan haklarının genel durumu bir çok bakımdan endişe verici olmaya devam etmektedir. Konunun yetkili makamlar ve parlamento tarafından ciddiye alınmasına ve insan hakları alanında eğitim programları uygulanmasına rağmen, işkence ve kötü muamele kökü kazınmış olmaktan uzaktır. Türkiye cezaevi sisteminde önemli bir reform yapmaya hazırlanmakta olsa da, cezaevi koşulları düzelmemiştir. İfade, örgütlenme ve toplantı özgürlükleri hâlâ sürekli olarak kısıtlanmaktadır. Din özgürlüğü açısından, gayri Müslim topluluklara yönelik olumlu bir yaklaşım benimsenmiş görünüyor, fakat bu yaklaşım, Sünni olmayan Müslümanlar dahil, bütün dinsel topluluklar için geliştirilmelidir.

Geçen yıla kıyasla, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin durum,özellikle etnik kökene bakılmaksızın bütün Türkler için kültür haklardan yararlanma söz konusu olduğunda, iyileşme göstermemiştir. Nüfusun ağırlıklı olarak Kürt olduğu güneydoğuda durum pek fazla değişmemiştir.
 



[3] Bu Daire 5 Ekim 2000 tarihinde kurulmuştur.
[4] İnsan Hakları Vakfı’nın İzmir’deki “Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi” için çalışan ve Ekim 1999’da gözaltında işkenceye uğrayan bir hekim gibi.
[5]  Bu yıl Temmuz ayında bazı cezaevlerinde isyanlar oldu. Eylül 1999’da Ankara Ulucanlar Cezaevinde gerçekleşen ve on mahpusun ölümüyle sonuçlanan isyan konusunda, TBMM İnsan Hakları Komisyonu araştırmasını sürdürmektedir. Komisyon Başkanı, Haziran ayında, mahpusların işkenceye maruz kaldıklarını ve kasıtlı olarak öldürüldüklerini açıkladı.
[6] Sener v. Türkiye (18.7.2000) ve Özgür Gündem v. Türkiye (16.3.2000) gibi yakın tarihli davalara bakınız.
[7] Yargıtay bu cezayı Temmuz 2000’de onayladı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sayın Erbakan’ın, mahkumiyetin derhal askıya alınması talebini reddetmiş olmakla beraber, başvurunun esasını incelemeye devam etmektedir.
[8] Bu konuda kamuoyunda cereyan eden tartışmada, 1923 Lozan Antlaşması’nın 39. maddesine göre, “herhangi bir Türk vatandaşının, kişisel münasebetlerinde, ticarette, dinde, basında veya her tür yayınlarda veya kamuya açık toplantılarda herhangi bir dili kullanması üzerine kısıtlamalar” konulmasının yasak olduğu hatırlatılmıştır.
 
Önceki Sayfa ı  Sonraki Sayfa

KAYNAK: AVRUPA KOMİSYONU TÜRKİYE TEMSİLCİLİĞİ 
(4 OCAK 2001) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş