Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
İÇİNDEKİLER
AB ANA SAYFA
AB logo Türkiye-AB İlişkileri

2000 DÜZENLİ RAPORU
Türkiye'nin Katılım Yönünde İlerlemesi Üzerine Komisyon'un 2000 Düzenli Raporu 
(3)

2. Ekonomik kriterler

2.1. Giriş

Türkiye’nin AT üyeliği başvurusu üzerine 1989’da verdiği Görüş’te, Komisyon şu sonuca varıyordu:

“Türkiye’nin ekonomik ve politik durumu, …, eğer Topluluk’a katılırsa Türkiye’nin karşılaşacağı intibak sorunlarının orta vadede aşılabileceğine Komisyon’u ikna etmemektedir.”

Bu bulgu, 1998 ve 1999 Düzenli Raporlarında teyit edildi. 1999 Düzenli Raporunda, Komisyon şu tespiti yaptı: 

“Türkiye, bir piyasa ekonomisinin özelliklerinin pek çoğuna sahiptir. Sürdürülebilir makroekonomik istikrarın sağlanması ve hukuki ve yapısal reform programlarını uygulama yönünde daha fazla ilerleme olması şartıyla, zorluklarla da olsa, Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkabilecektir.”

1998 Düzenli Raporundan bu yana Türkiye’deki ekonomik gelişmelerin incelenmesinde, Komiyon’un yaklaşımına, Haziran 1993’te düzenlenen Kopenhag AB Konseyi’nin sonuçları yön vermiştir. Bu sonuçlarda, Birlik üyeliğinin şunları gerekli kıldığı belirtiliyordu: 

  • işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı;
  • Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi.


Aşağıdaki analizde, Komisyon, daha önceki Düzenli Raporlarda uygulanan yöntemi izlemiştir. 

2.2. Ekonomik gelişmeler

Türk ekonomisi, gerçek GSYH’nin %5 gerilediği ve işsizliğin işgücünün %7,6’sına yükseldiği 1999’da yaşanan keskin bir resesyondan kurtulma sürecindedir. Yavaşlamanın başlıca nedenleri, 1998 konsolidasyon programı, Rusya bunalımı ve Ağustos 1999’daki depremlerdi. Aralık 1999’da, Türk hükümeti kapsamlı bir 3 yıllık makroekonomik anti-enflasyon ve mali istikrar programı başlattı. Ana hedef, kronik yüksek enflasyonu ve faiz oranlarını indirmek ve kamu maliyesini pekiştirmektir. Bir döviz çıpası ve kamu sektörü maaşlarında ve hükümet destekli fiyatlarda küçük artışlar yapılması, enflasyondaki gerilemeye başarıyla destek olmaktadır. Yine de, hanehalklarının enflasyon beklentileri, hükümetin hedeflerinin bir ölçüde arkasında kalıyor gibidir. 2000 yılında mali performans güçlü olmuştur ve konsolidasyon hedeflenenden biraz daha bile hızlı ilerlemektedir. Gerçek faiz oranlarındaki keskin gerileme sayesinde büyük artış gösteren yurtiçi talep temelinde, ekonomik büyüme 2000 yılında yeniden başlamıştır. İthalat artışı çok güçlü olup dış ticaret ve cari hesap dengelerinde hızlı bir bozulmaya yol açmıştır. İstikrarsız yatırım davranışı ve dolaysız yabancı yatırım akışlarının küçük olması, kısa ve orta vadeli makroekonomik istikrar olasılığı ve reform programı konusunda yatırımcıların hâlâ ihtiyatlı bir tavır içinde olduklarına işaret etmektedir. 

Makroekonomik istikrarı desteklemek ve korumak için, hükümetin istikrar politikası, ileriki üç yıl boyunca uygulanacak iddialı bir yapısal reformlar listesine dayanmaktadır. Reform gündemi, hemen hemen bütün kilit alanları kapsamaktadır: kamu maliyesi, kamu yönetimi, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, bankacılık, tarım sektörü ve sosyal güvenlik sistemi. 
 

Türkiye
1996
1997
1998
1999
2000 son durum
             
Gerçek GSYH büyüme oranı (%)
7,0
7,5
3,1
-5,0
5,7 Ocak-Haz.
             
Enflasyon oranı (TÜFE)            
- yıllık ortalama (%)
80,4
85,7
84,6
64,9
60,4 Ocak-Eylül
- Aralık’tan Aralık’a (%)
79,8
99,1
69,7
68,8
49,0 Eylül
             
İşsizlik oranı, yıl sonu            
- ILO tanımı [9] (%)
6,0
6,7
6,8
7,6
8,3 Ocak-Mart
             
Genel hükümet bütçe dengesi [10] (GSYH’nin yüzdesi)
-8,4
-7,9
-7,7
-11,5
:
             
Cari hesap dengesi (GSYH’nin yüzdesi)
-1,3
-1,4
1,0
-0,7
-6,0 Ocak-Haz.
  (milyon Euro)
-1.919
-2.326
1.669
-1.286
-5,824 Ocak-Haz.
             
Dış borç            
- borç/ihracat oranı (%)
130,5
122,8
118,8
155,7 T
:
- brüt dış borç  (milyon Euro)
52.972
63.692
66.609
87.322 T
:
             
Dolaysız yabancı yatırım girişi (GSYH’nin yüzdesi)
0,4
0,4
0,5
0,4
0,1 Ocak-Haz.
- ödemeler dengesi verileri (milyon Euro)
569
710
838
763
177 Ocak-Haz.
             
           T = Tahmin
[ 9 ] İşgücü: 15+ yaşındakiler; Nisan ve Ekim 1997, 1998, 1999 Hanehalkı İşgücü Anketi revize sonuçlarının ortalaması. 1995 ve 1996 verileri üzerindeki çalışmalar devam etmektedir.
[ 10 ] Yerel yönetimler hariç.

Ekonomik istikrar programı, IMF ile yapılan 3 yıllık bir stand-by düzenlemesi ve Dünya Bankası ile kararlaştırılan ekonomik ve mali sektör reform programları ile desteklenmektedir. Bir kamu sektörü reform programı için hazırlıklar ileri bir aşamadadır. Son yılda, kamu sektörü reformu vergi idaresinin etkinliğini iyileştirmiş ve bütçe dışı fonların sayısı azaltılmıştır. İletişim sektörünün serbestleştirilmesinde önemli adımlar atılmış ve bir düzenleyici organ kurulmuştur. Mali sektör reformuyla ilgili olarak, mevzuat çerçevesi ıslah edilmiş ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu oluşturulmuştur. Ancak, toplam varlıkların %40’a yakın bir bölümüne sahip dört devlet bankasının özelleştirilmesine yönelik hazırlıklar henüz tamamlanmış değildir. Enerji piyasasını serbestleştirmek için önemli adımlar atılmıştır. 
 
 

1999’da Ekonomik Yapının Başlıca Göstergeleri
     
Nüfus (ortalama) bin kişi
64.330
     
Kişi başına GSYH  [11]  SAGS-Euro
5.881
     
  AB ortalamasının yüzdesi
28
     
Tarımın [12] payı:    
- brüt katma değerde yüzde
14,3
- istihdamda yüzde
41,3
     
Yatırım/GSYH oranı [13]  yüzde
20,3
     
Brüt dış borç/GSYH  [14]  yüzde
50,5
     
Mal ve hizmet
ihracatı/GSYH
yüzde
21,6
     
Dolaysız yabancı
yatırım stoku
milyon Euro
kişi başına
25.434
395
     
(1999 sonu – Ulusal Kaynak)    
     
    [ 11 ] Rakamlar, milli hesapların nüfus rakamları kullanılarak hesaplanmıştır. Söz konusu nüfus rakamları, demografik istatistiklerde kullanılanlardan farklı olabilir.
    [ 12 ] Tarım, avcılık, ormancılık ve balıkçılık.
    [ 13 ] GSYH’nin yüzdesi olarak brüt sabit sermaye oluşumu
    [ 14 ] Dış borç için 1999 verileri tahminlere dayalıdır.
 

2.3. Kopenhag kriterleri açısından değerlendirme

İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı

Gündem 2000’de belirtildiği gibi, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı, ticaretin ve fiyatların serbest olmasını ve, mülkiyet hakları dahil, icra edilebilen bir hukuki sistemin var olmasını gerektirir. Makroekonomik istikrar, ve ekonomi politikası üzerinde uzlaşma, bir piyasa ekonomisinin performansını arttırır. Gelişmiş bir mali sektör ve piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde önemli herhangi bir engel bulunmaması, ekonominin verimliliğini iyileştirir. 

Koalisyon hükümeti, ekonomik politikanın temel ilkeleri üzerinde daha önce hiç görülmemiş bir uzlaşmayı sürdürdü. Hükümet, önemli ekonomik reform tekliflerini parlamentodan geçirmeyi başararak, iddialı reform programını uygulama yönündeki taahhüdünü ve kararlılığını gösterdi. Temmuz 2000’de, parlamento, ekonomik konsolidasyon, sosyal ve bölgesel kalkınma ve hukuksal reform için orta vadeli hedefler koyan 8. beş yıllık planı onayladı. Konsolidasyon programının kısa vadeli sosyal maliyetlerine karşı bazı itirazlar olmakla beraber, reformların gerekliliği üzerinde genel bir uzlaşma vardır. Programın hazırlanması esnasında, sendikalar dahil sosyal ortaklar ile istişareler daha iyi olabilirdi. Sosyal problemlere yönelik orta vadeli tedbirlerin bu programa eklenmesi veya eşlik etmesi önemlidir. Çeşitli icracı bakanlıklar arasında politika koordinasyonu geliştirilmelidir. 

Türk ekonomisi, 1998’deki Rusya krizinin ve 1999 sonbaharındaki depremlerin neden olduğu olumsuz dışsal şokların etkisinden kurtulmuştur. 1999 yılında gerçek GSYH’de %5,1’lik bir azalma ile, sert bir üretim daralmasından sonra, gerçek GSYH, 2000 yılının birinci yarısında %5’ten fazla büyüdü. Esas katkı, gerçek faiz oranlarındaki keskin azalma ve ucuz tüketici kredilerinin teminindeki kolaylaşma sonucunda canlanan özel tüketim harcamalarından geldi. Bu durum, 1998 ve 1999 yıllarındaki durgunluk döneminde ertelenmiş olan dayanıklı tüketim malları talebinde güçlü bir artışa yol açtı. Azalan finansman maliyetlerinin ve depremlerden sonraki yeniden inşa faaliyetinin bir yansıması olarak, özel ve kamu sektörü yatırımları da keskin biçimde yükseldi. Güçlü yurtiçi talep, artan petrol fiyatı ve Türk Lirası’nın değerlenmesi sonucunda, 2000’in birinci yarısında ithalat büyümesi son derece yüksek oldu. Aynı zamanda, Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesi ihracat gelirlerini bastırdı. Bu yılın ilk yedi ayında sanayi üretimi %3,4 oranında arttı. Bu rakam, sektörün uzun vadeli büyüme potansiyelinin altındadır ve iyileşmenin henüz ekonominin bütün sektörlerine ulaşmamış olduğuna işaret etmektedir. 

İşsizlik önemli ölçüde artmıştır. 1998 ve 1999 yıllarındaki ekonomik yavaşlamanın bir sonucu olarak, işsizlik oranı 1999’da belirgin biçimde yükselerek, 1994 yılındaki mali bunalımdan sonraki en yüksek düzeye çıktı. Bir ILO uyumlu ankete göre, genel işsizlik oranı, Nisan 1999’da %7,3’ten 2000’in ilk çeyreğinde %8,3’e yükseldi. İşsizlik oranlarının %10’dan fazla olduğu kentsel alanlar ve %5 civarında olduğu kırsal alanlar arasında büyük farklar vardır. Bu sayıları değerlendirirken, sadece %47’lik (2000’in birinci çeyreği) düşük bir katılım oranında yansıyan eksik istihdamın dikkate alınması gerekir. 

Ekonomik programın en dikkate değer etkisi, faiz oranlarındaki büyük düşme ve enflasyondaki azalma olmuştur. Programın ilan edilmesinden sonra, faiz oranları derhal düşerek, 1999 sonunda %100 civarından Ocak ayı ortasında %45’lere ve 2000 yılı ortalarında %35 civarına indi. Tüketici fiyatları enflasyonu başlangıçta artarak, Şubat 2000’de 12 aylık %69,7 düzeyinde bir orana ulaştı. Bu artış, deprem vergileri paketinin ve kamu sektörü fiyat artışlarının etkisini yansıtıyordu. Eylül 2000’e gelindiğinde, 12 aylık tüketici fiyat enflasyonu %49’a inmişti. Bu rakam, 1990’ların başından bu yana görülen en düşük değerdir. Çekirdek enflasyondaki gerileme hedefe yakındır. Nominal döviz kuru çıpası ve hükümetin anti-enflasyonist tutumu, enflasyonun azaltılmasında temel bir rol oynadı. Hükümet, kamu sektörü ücretlerine ve tarımsal destekleme fiyatlarına geriye dönük endeksleme uygulamayı bırakmış olup, enflasyon hedefini ücret ve fiyat tespitinde bir kılavuz olarak kullanmaktadır. Ayrıca, Merkez Bankası, döviz kurunu enflasyona paralel olarak ayarlamak yerine, Toptan Eşya Fiyatları Endeksi’nde hedeflenen artışlara bağlanmış olan, önceden ilan edilen bir sabit kur sistemi uygulamaktadır. Hükümet programı, TÜFE enflasyonunun 2000 yılı sonunda %25’e inmesini ve 2001 yılı sonunda tek haneli rakamlara varmasını öngörmektedir. Halkın enflasyon beklentilerinde bir ölçüde gecikmeli bir intibak süreci olduğunun işaretlerine rağmen, program bu konuda aşağıya doğru bir trend oluşturmada başarılı olmuştur. 

Tahmin edilebilirliği arttırmak için, para ve döviz kuru politikası için önceden ilan edilmiş bir rota tanımlanmıştır. Konsolidasyon programı, bir dalgalanan döviz kuruna geçiş yapılmasıyla, kritik önemdeki ilk anti-enflasyonist aşamada bir para kurulu düzenlemesinin bazı özelliklerini taşımaktadır. Dolayısıyla, programa göre, döviz kuru, 2000 yılında %20 ve Temmuz 2001’de %10 olmak üzere, hedeflenen yıl sonu toptan fiyat enflasyonu ölçüsünde değer kaybetmelidir. Bir para kurulu uygulamasında olduğu gibi, net yurtiçi varlıklar değişmeyecek ve parasal genişleme ancak ödemeler dengesinde bir fazlalık yoluyla mümkün olabilecektir. Temmuz 2001’den itibaren, Lira fiilen dalgalanmaya bırakılana kadar, döviz kuru bantı her 6 ayda %5 oranında genişleyecektir. 

Kamu sektörü hesaplarının durumu önemli ölçüde iyileşti. Beklenenden daha güçlü canlanma ve harcama disiplini sayesinde, mali konsolidasyon halen hedeflenenden biraz daha iyidir. 2000 yılı için, programın temel mali hedefi, kamu sektörünün net fazlasını 1999’da GSYH’nin %-2¾’ünden 2000’de GSYH’nin %+3¾’üne çıkarmaktır. GSYH’nin yaklaşık %1½’si tutarında olan, depremle ilgili olağanüstü bütçe harcamaları buna dahil değildir. Kasım 1999’da, parlamento, bütçe gelirlerini 2000 yılında GSYH’nin %2’si civarında arttırması beklenen bir “deprem vergileri paketi”ni onayladı. Gelir ve kurumlar vergisi oranlarında ve özel tüketim vergilerinde bir artış ve cep telefonu faturaları üzerine yeni bir vergi konulması bu pakete dahildi. Buna ek olarak, gelir vergisi ve KDV gibi dolaysız ve dolaylı vergiler yükseltildi. Bu artış, GSYH’nin %3’üne yakın ilave gelir sağlayacaktır. Harcama tarafında, kamu sektörü ücretleri dahil cari harcamalar ve yatırımlarda kısıntı yapılması, bütçe açığını GSYH’nin %0,6’sı oranında daha da azaltacaktır. Ayrıca, emeklilik reformu gibi 1999’da onaylanan yapısal tedbirler, sosyal güvenliğe devlet transferlerini GSYH’nin %0,5’i oranında azaltmalıdır. 2000 yılındaki tedbirlerin çoğu bir defalık olup 2001 yılında daha kalıcı tedbirler ile ikame edilmeleri planlanmıştır. Bütçenin orta vadeli sürdürülebilirliğini sağlamak için ihtiyaç duyulan bu tedbirlerin, bankacılık sektörü reformunun bütçeye getireceği yükleri de dikkate almaları gerekecektir. Kamu maliyesinin saydamlığını arttırmak için, bugüne kadar 61 bütçe dışı fonun 27 tanesi tasfiye edilmiştir. Bu konuda ilave çabalar gereklidir. Bir hayli yüksek olan kamu sektörü borçlanma ihtiyacının bir sonucu olarak, net kamu borçları 1998’de GSYH’nin %44,5’inden 1999’da %62’sine çıkarak keskin bir yükseliş gösterdi. 

1999 yılında dış ticaret akışlarında sert bir düşüşten sonra, 2000’in ilk yarısında ithalat çok büyük oranda arttı. 1999 yılında, gerçek mal ihracatı %2½ oranında azalırken, gerçek mal ithalatı %18¼ oranında geriledi. İhracattaki azalma esas olarak BDT ülkeleriyle ticarette oldu. AT’ye ihracat ise yaklaşık %3 oranında azaldı. İthalattaki gerileme, ticaret ortakları arasında daha dengeli dağıldı. Ancak, 2000 yılının ilk yarısında, dış ticaret hacimleri canlandı. Özellikle, gerçek ithalat keskin bir artışla, 1999’un ilk yarısına kıyasla %30 oranında yükseldi. Aynı dönemde gerçek ihracat, esas olarak OECD ülkelerinden gelen daha yüksek talep sonucunda, %15,3 oranında büyüdü. 

Cari hesap dengesi 2000 yılında hızla bozuldu. Güçlü ithalat artışı ve bundan dolayı yükselen dış ticaret açığı, bozulmanın temel nedenleriydi. Turizm gelirleri, 2000 yılının ilk yarısında %5 kadar artmış olmakla beraber, dış ticaret bilançosundaki bozulmanın ancak küçük bir bölümünü telafi ettiler. Sonuçta, cari hesap açığı GSYH’nin neredeyse %6’sına sıçradı. Türk hükümeti, bankacılık sektörü ve işletme sektörü, uluslararası sermaye piyasalarına kolay erişim imkanına sahip olduklarından, bir kısmı kısa vadeli olan yabancı borçlanma, yükselen cari hesap açığını hâlâ kolayca finanse etmektedir. Ancak, bu bağımlılık, ülkeyi piyasa güvenindeki değişimlere hassas kılmaktadır. Dolaysız yabancı yatırım girişleri hâlâ önemsiz düzeydedir ve, bu nedenle, cari hesap açığının finanse edilmesine katkıda bulunmamaktadır. 

Genel olarak, talep ve arz arasındaki denge, piyasa güçlerinin özgür etkileşimiyle kurulmaktadır ve mal ticareti serbesttir. Ancak, devlet müdahalesi ve piyasa-dışı davranış içeren önemli alanlar vardır. Devletin, ithal ikameci devlet sanayileri kurmak suretiyle sanayileşmeyi aktif biçimde ilerletmeye çalıştığı bir geçmişin mirası olarak, devlet, temel sanayi sektöründe özel firmalar için girdi temin eden bazı şirketlere sahip olmaya devam etmektedir. Bu işletmeler, GSYH’nin yaklaşık %8’ini teşkil eder ve 400.000 civarında insan istihdam ederler. Pek çok durumda, personel sayıları gereğinden fazladır, verimsiz çalışırlar ve ancak devlet sübvansiyonları ile ayakta kalabilirler. TÜFE sepetinde idari fiyatların payı, nisbeten yüksek olup %25 civarındadır. Bu fiyatlar arasında, sadece temel kamu hizmeti ücretleri değil, ayrıca Kamu İktisadi Teşebbüsleri tarafından sağlanan hammaddelerin fiyatları da vardır. Genel olarak, idari  fiyatlar maliyeti karşılamaz. Bazı devlet bankaları, tarım gibi belirli sektörlere sübvansiyonlu kredi aktarılması için araç olarak kullanılmıştır. Bu işlemler, söz konusu bankalara devlet transferleri yoluyla “görev zararları” olarak karşılanmıştır. 2000 yılı başlarında bu kredi sübvansiyonlarına kademeli olarak son verilmiştir. 

1980’lerin ortalarında Türk özelleştirme sürecinin başlamasından beri ilk defa olarak, şimdiki hükümet önemli sonuçlar elde etmiştir. Özelleştirme için ayrılmış olan işletmelerin büyükçe bir kısmı satılmış olup 2000 yılının ilk 8 ayında GSYH’nin %3’üne yakın özelleştirme geliri elde edilmiştir. En dikkate değer özelleştirme projeleri, akaryakıt dağıtımcısı POAŞ’taki %51 hissenin satılması ve TÜPRAŞ petrol rafinerisiyle ilgili ilk halka arzın tamamlanması oldu. Ayrıca, üçüncü bir GSM lisansının satışı, beklenenden bir hayli daha yüksek gelir sağladı. Türk Telekom’un özelleştirilmesindeki gecikme, hükümetin, 2000 yılında GSYH’nin %3½’si civarındaki özelleştirme geliri hedefine ulaşmasına muhtemelen engel olacaktır.

Piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde önemli kısıtlamalar yoktur. Yılın ilk yarısında, 27500 kadar yeni işletme kuruldu. Bu sayı, toplam işletme sayısının %15’ine yakındır. Aynı dönemde, 8 300 kadar işletme tasfiye edildi. Bir yıl önce aynı döneme kıyasla, yeni kurulan işletmelerin sayısı %25 azalırken, tasfiye edilen işletmelerin sayısı neredeyse %40 arttı. Bu sayılar, işletme sektöründe yüksek bir giriş-çıkış oranı olduğunu ve piyasadan çıkış mekanizmasının yeterli bir şekilde işlediğini göstermektedir. Fakat, aynı zamanda, yeni işletmelerin yönetim becerilerini iyileştirme gereğine de işaret etmektedir. 

Bir piyasa ekonomisinin işlemesi için hukuki sistem mevcuttur. Mülkiyet hakları açıkça tesis edilmiştir. Ancak, mali düzenlemeler ve mevcut mevzuatın uygulanması iyileştirilmelidir. Ayrıca, hukuki sistemin etkinliği ve saydamlığı daha da arttırılmalıdır. Azalan ekonomik istikrarsızlık ve hükümetin işletme sektörü için idari ve mali engelleri azaltmaya yönelik aktif tedbirleri dikkate alındığında, girişim ortamı daha iyi bir duruma gelmektedir. 

Türk mali sistemi, yeniden yapılanmak için ağır baskı altındadır. Bankalar, kamu sektörü açığını finanse etmek üzerinde odaklandıkları için, tasarrufları üretken yatırımlara kanalize edemediler. Devlet kontrolündeki dört ticari banka, sektördeki aktiflerin yaklaşık %40’ına sahiptir. Tarımsal ve küçük işletmeler için, onyıllar boyunca devlet talimatıyla sübvansiyonlu borç sağlanması sonucunda, çok büyük “görev zararları” birikmiştir. Bu durum, bankacılık sektörünün güvenliğini ve sağlamlığını tehlikeye sokmaktadır. Hükümet, devlet bankalarını yakın gelecekte satma niyetini açıklamıştır. 1999’daki durgunluk nedeniyle, geri ödenmeyen kredilerin toplam aktiflere oranı sektörün bütünü için 1998’de %2,7’den 1999’da %3,2’ye yükseldi. Bu oran, düşük düzeydeki özel sektör ikrazatı nedeniyle, yine de nisbeten küçüktür. 

İhtiyat kurallarının ve denetim düzenlemelerinin uygulanması güçlendirilmelidir. Mali sektörde gözetim ve denetimin iyileştirilmesinin önemi, Aralık 1999’da Mevduat ve Tasarruf Sigorta Fonu’na devredilen sekiz bankanın büyük zararlarıyla görülmüştür. Bu bankaları tasfiye etme veya yeniden yapılandırma konusu henüz çözülmemiştir. Ayrıca, bu mali kurumlardan bazılarının büyük grupların bir parçası olmaları, denetim ve saydamlık ile ilgili ilave problemler getirmektedir. Bu konuları ele almak için, Haziran 1999’da kabul edilen yeni bankalar yasası Aralık 1999’da değiştirildi. Başlıca iyileşmeler, Basel standartlarını karşılamak için ihtiyat kurallarında bir gelişmeyi temsil eden bağımsız Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun ihdas edilmesi ve risk limitleri konusunda AT standartlarına uymak için altı yıllık bir zaman çerçevesinin konulması ile ilgilidir. Ayrıca, bu değişiklikler arasında, muhasebe ve açıklama standartları, sermaye yeterliliği kuralları ve kur riski düzenlemesi ile ilgili iyileşmeler de vardır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Eylül 2000’de tam olarak faaliyete geçti. Kısa uygulama süresi dikkate alınırsa, bu değişikliklerin etkisini ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun işleyişini değerlendirmek için pek az kanıt vardır. 

Türkiye, ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda önemli ilerleme kaydetmiştir, fakat işleyen bir piyasa ekonomisi gerçekleştirme süreci tamamlanmış değildir. Enflasyon hâlâ çok yüksek olmakla ve orta vadede sürdürülebilir kamu maliyesi için sağlam bir temel henüz kurulmamış olmakla beraber, makroekonomik istikrar düzelmektedir. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi başarılı olmuş ve tarım sektörü, sosyal güvenlik sistemi ve mali sektör reformları için önemli adımlar atılmıştır. Ancak, devlet hakimiyetinin piyasa çarpıklıklarına yol açtığı pek çok alan hâlâ vardır. Bu türden kronik eksikleri düzeltmek ve Türkiye’nin âtıl büyüme potansiyelini uyandırmak için, yetkililer, enflasyonist baskıların ve kamu açıklarının azaltılması üzerinde odaklanmaya devam etmeli ve yapısal reformlara ve piyasa liberalizasyonuna yönelik taahhütlerini sürdürmelidirler. 

Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi

Gündem 2000’de belirtildiği gibi, Türkiye’nin bu kriteri yerine getirebilmesi, ekonomik aktörlerin ileriyi görebilecekleri bir ortamda karar almalarına imkan veren istikrarlı bir makroekonomik çerçevenin ve bir piyasa ekonomisinin varlığına bağlıdır. Bu, ayrıca, altyapı dahil yeterli miktarda beşeri ve maddi sermayeyi gerektirir. Devlet işletmeleri yeniden yapılandırılmalı ve tüm işletmeler daha yüksek verimlilik için yatırım yapmalıdırlar. Bundan başka, işletmeler dış finansman imkanlarına ne kadar daha fazla erişebilirlerse ve yeniden yapılanma ve yenilenme konusunda ne kadar başarılı olurlarsa, adaptasyon kapasiteleri de o kadar büyük olacaktır. Genelde, bir ekonominin katılım öncesinde Birlik ile gerçekleştirdiği ekonomik entegrasyon derecesi ne kadar yüksek olursa, o ekonomi üyelik gereklerini o kadar daha rahat bir şekilde üstlenebilecektir. AB üye devletleriyle ticarete konu olan ürünlerin hem hacmi hem de çeşitliliği bunun kanıtını oluşturur. 

Makroekonomik değişkenliğin ve piyasa çarpıklıklarının azaltılmasında kaydedilen ilerlemeye rağmen, yeterli bir ekonomik istikrar ve öngörülebilirlik derecesi ve bu konularda iyi bir sicil henüz sağlanmış değildir. Enflasyonun düzeyi ve konsolidasyon sürecine ilişkin belirsizlik, ekonomik aktörlerin, faaliyetlerini orta vadeli bir perspektif içinde planlayabilmelerine hâlâ imkan vermemektedir. Devlet işletmeleri, idari fiyatlar ve sübvansiyonlu krediler yoluyla, devletin etkisi, yıllar boyunca piyasanın kaynak tahsis işlevini çarpıtmış olup, ekonominin Birlik içindeki rekabet baskılarına dayanma kapasitesini zorlaştıracaktır. 

Türkiye’nin maddi altyapı tesislerinin kalitesi büyük farklılıklar göstermektedir. Karayolu şebekesi, özellikle kentsel yerlerde, genel olarak yeterince gelişmiştir. Demiryolu sistemi ise, büyük ölçüde çağdışı ve verimsizdir, kamu maliyesi üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. Enerji şebekesiyle ilgili olarak, son yıllarda kayda değer miktarda yatırım gerçekleşmiştir. Halen, muhtelif petrol ve gaz boru hattı projeleri uygulanmakta ve enerji şebekesi ıslah edilmektedir.

Türkiye’nin sermaye stokunun yenilenme ihtiyacı içinde olan kısımları vardır. Ucuz emek ve kayıtdışı sektör girdilerinden yararlanan, nisbeten düşük sermaye yoğunluklarına sahip teknolojiler yanında, ihracata yönelik sanayilerde modern üretim teknolojileri bulunmaktadır. Özel yatırımlar istikrarsız olmaya devam etmekte, yıllık artış oranları (1994’te) +%25 ile (1999’da) - %16 arasında dalgalanmaktadır. Toplam yatırım hacminin GSYH içindeki ortalama payı (%20) nisbeten yüksektir. Ancak, konut dışı yatırımlar dikkate alındığında, durum daha az olumludur. Mali sektörün spesifik yapısı ve devlet borçlanmasının “crowding-out” etkisi nedeniyle, KOBİ’ler başta olmak üzere, büyük gruplar dışındaki özel şirketler için mali sektöre erişim son derece zor olmuştur. 

Türkiye, beşeri sermayenin geliştirilmesine daha çok yatırım yapmalıdır. İşgücünün bir kısmı yüksek eğitimli olmasına ve modern teknolojileri tanımasına rağmen, nüfusun büyükçe bir kesiminin eğitim düzeyi düşük olup, nisbeten yüksek okumaz-yazmazlık oranları söz konusudur. Nüfusun yarıya yakını 20 yaşından daha gençtir ve temel eğitim sisteminin kaynakları, bugüne kadar, yeterli eğitim verilmesi için yetersiz kalmıştır. Özellikle tarım sektöründe, nisbeten yüksek düzeyde çocuk emeği bu sorunu ağırlaştırmaktadır. OECD tahminlerine göre, 6-14 yaş grubundaki çocukların %30 kadarı, okula gitmek yerine, işgücü sürecine katılmaktadır. Okullaşma ile ilgili olarak son yıllarda bir miktar iyileşme olmuştur, fakat bu kazanımları korumak ve devam ettirmek için eğitime daha çok kaynak ayrılması gerekecektir. Genel olarak ve özelde bu yaş grubuyla ilgili olarak yetersiz bir sağlık sicili, Türk işgücünün bir başka kaygı verici özelliğidir. Düşük eğitim, yetersiz sağlık ve düşük gelir arasında, yoksulluk tuzağına benzer bir durum, sağlıklı bir sosyal kalkınmaya ve Türk ekonomisinin büyüme potansiyeline engel olacaktır. 

Türk özel sektöründe, ekonominin uluslararası rekabete gittikçe daha çok açıldığı 1980’lerden beri işletme yeniden yapılanması köklü bir süreç olmuştur. Ancak, kamu sektöründe işletme yeniden yapılanması önemli bir konudur, çünkü kamu işletmelerinin pek çoğunda personel mevcudu gereğinden fazladır, sermaye stoku eskimiştir ve ayakta kalmak için devamlı devlet desteğine ihtiyaç vardır. Hükümet, GSYH’nin yüzde 8’i civarında bir özelleştirme gelirini hedefleyerek, bu işletmelerin çoğunu 2002 sonuna kadar özelleştirmeye niyetlidir. Yeniden yapılanma ve özelleştirmeye hazırlanma süreci bazı devlet işletmelerinde şimdiden başlamıştır ve kayda değer bir maliyet söz konusudur. Özelleştirme gelirleri bu maliyetin bir bölümünü karşılamak için kullanılacaktır. Bu politika, kamu kaynaklarını, sübvansiyonlar ve devlet yardımları gibi verimsiz kullanımlardan kurtaracak ve orta vadede ekonominin rekabet gücüne destek verecektir. 

Dolaysız yabancı yatırımlar, GSYH’nin %0,5’inden daha küçük, ekonomik bakımdan önemsiz bir düzeydedir. Makroekonomik istikrarsızlık, büyüme oranındaki değişkenlik ve siyasal belirsizlik, bu durumun muhtemelen en önemli nedenleriydi. Özellikle enerji sektöründe özelleştirme ve uluslararası tahkim imkanını sağlamak için 1999 sonunda parlamento tarafından onaylanan anayasa değişikliği, henüz belirgin sonuçlar göstermemiştir. Prosedürleri basitleştirmek için, yakın zamanlarda, dolaysız yabancı yatırım için izin alma zorunluluğu yerine, sadece kayıt öngören bir sistem konulmuştur. 2000 yılında özelleştirme projelerinin tamamlanması, yabancı sermaye girişini önemli ölçüde arttırmalıdır. 

Tarım sektörünün yeniden yapılandırılması, çözülmesi gereken bir başka orta vadeli konudur. Tarım, toplam istihdamın %40’tan fazlasını oluşturmakta, fakat GSYH’nin ancak %14’ünü üretmektedir. Ortalama işletme büyüklüğü azalmaktadır ve üretkenlik artışı uluslararası standartlara göre düşüktür. Mali destek sistemi, kamu maliyesi üzerinde ağır bir yük teşkil etmekte, fiyatları ve kaynak tahsisini çarpıtmakta ve sosyal dengesizlikleri ağırlaştırmaktadır, çünkü tarımsal mallar için yapay ölçüde yüksek fiyatlar düşük gelirli hanehalklarını daha büyük bir oranda etkilemektedir. Bugüne kadar, hükümetin yeni yaklaşımı, destekleme fiyatlarını enflasyon hedefine paralel olarak azaltmak ve tarım sektörüne yönelik sübvansiyonlu kredilere son vermek şeklinde olmuştur. Tarım sektörü reformunun hedefi, çiftçiler için doğrudan destek sistemine geçmektir. Türkiye’nin kaynak donanımı düşünülürse, bu sektörün önemli bir potansiyeli vardır. Ancak, sektörün rekabet gücünü ve sürdürülebilirliğini arttırmak için, başlatılan reform devam ettirilmeli ve derinleştirilmelidir. 

Gelişmiş, sanayileşmiş bir batı kesimi ve azgelişmiş, ağırlıklı olarak kırsal nitelikte bir doğu kesimi ile, bölgesel eşitsizlikler Türkiye’de geleneksel olarak çok yüksektir. Ayrıca, bölgeler içinde, kentsel yerleşimler ve taşra arasında gelir düzeyleri ve altyapı donanımı açısından önemli farklar vardır. Bu çok büyük dengesizlikler sonucunda, doğudan batıya ve kırsal alanlardan kentsel alanlara doğru güçlü göç akımları meydana gelmiştir. Bu göçler, kentsel altyapının aşırı kullanımına ve belediye düzeyinde önemli idari darboğazlara yol açmaktadır. Artan bölgesel eşitsizlikleri düzeltmeye yönelik hükümet tedbirleri, bugüne kadar başarılı olmamıştır. 

Devlet müdahalesi azalmaktadır. Hükümet, tarım sektörü reformuna başlayarak ve elektrik ve gaz sektörlerini serbestleştirerek, devlet müdahalesini azaltmak için bazı ilk adımlar atmıştır. Devlet yardımları da azaltılmaktadır. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması da doğru yönde bir adımdır. Fakat, devlet bankaları yoluyla hâlâ nüfuz icra edilebilmektedir. 

AB ile ticaret bütünleşmesi nisbeten yüksektir. Türkiye’nin ticaret serbestleşmesi 1980’lerde başlamış olup, Türkiye ve AT arasında, 31 Aralık 1995’ten beri yürürlükte olan, mamul maddeler için bir gümrük birliğinin kurulmasına yol açmıştır. Gümrük birliğinin başlıca ekonomik etkisi, Türkiye’nin üçüncü ülke ithalatının AT’ye yönelmesi olmuştur. Türk işletmeleri, yeni rekabet durumuna uyum sağlamakta büyük sorunlar yaşamadılar. Halen, ticaret serbestleşmesinin hizmet sektörüne kapsayacak şekilde genişletilmesi üzerinde görüşmeler yapılmaktadır. Türkiye ve AT arasında ticaret bütünleşmesi, devamlı olarak artmış, Türkiye’nin toplam ticareti içinde %50’lik bir paya ulaşmıştır. Aynı zamanda, Türkiye’nin dış ticaretinde mal yapısı iyileşmiş olup, mamul malların AT ile ticaretteki payı 1990 yılında %66’dan 1999’da neredeyse %70’e yükselmiştir. Özellikle, kilit nitelik taşıyan otomotiv ve tekstil sanayilerindeki katma değer belirgin biçimde artmıştır. AT ile sektör içi ticaretin payı nisbeten yüksektir. Bununla beraber, Türk Lirası’nın son zamanlarda gerçek değerlenmesi nedeniyle, Türk mallarının fiyat yönünden rekabet gücü azalmıştır. 

Küçük ve çok küçük aile şirketleri, Türk özel sektörünün belkemiğidir. İmalat sektöründe, bu şirketler toplam işletme sayısının %99,5’ini oluşturur, toplam işgücünün %65 kadarını istihdam eder ve katma değerin %27,3’ünü yaratırlar. Kanıtlanmış uyum kabiliyetlerine ve esnekliklerine rağmen, bu şirketler AB standartlarını uygulamada zorluklar ile karşılaşabilirler (ayrıca bkz. Başlık 16 – Küçük ve orta boy işletmeler). 

Türk ekonomisinin önemli kesimleri, AT ile bir gümrük birliği içinde rekabet baskısı ve piyasa güçlerine dayanabilme yeteneğine şimdiden sahiptirler. Ancak, daha dengeli sosyoekonomik ve bölgesel kalkınmayı teşvik ederken, bu durumu Türk ekonomisinin bütününe yaymak için reformlar gereklidir. Ekonomi, düzgün orta vadeli planlamaya imkan verecek yeterli bir makroekonomik istikrar derecesine henüz ulaşmamıştır. Türk beşeri ve maddi sermayesinin rekabet gücünü arttırmak ve mevcut sosyal ve bölgesel eşitsizliklerde bir azalma sağlamak için eğitim, sağlık ve altyapı farkları daraltılmalıdır. Hükümet, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler için yeterli fonlama sağlamak amacıyla, orta vadeli bir perspektif içinde, önceliklerini yeniden tarif etmelidir. Bir bütün olarak ekonomi için orta vadeli rekabet gücünü garanti etmek üzere, bankacılık, tarım ve devlet işletmeleri gibi çeşitli sektörlerde hâlâ önemli bir yeniden yapılanma gereklidir. 

2.4. Genel değerlendirme

Türkiye, ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda önemli ilerleme kaydetmiştir, fakat işleyen bir piyasa ekonomisi gerçekleştirme süreci tamamlanmış değildir. Türk ekonomisinin önemli kesimleri, daha şimdiden, AT ile bir gümrük birliği içinde rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma yeteneğindedir. 

Türkiye, makroekonomik istikrar yönünde önemli ilerleme kaydetmiştir. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi başarılı olmuştur ve tarım sektöründe, sosyal güvenlik sisteminde ve mali sektörde reform için önemli adımlar atılmıştır. 

Ancak, makroekonomik istikrar henüz sağlanmamıştır ve orta vadede sürdürülebilir kamu maliyesi için sağlam bir temel oluşturulmamıştır. Hem imalat sektöründe hem de mali sektörde, devlet hakimiyetinin piyasa çarpıklıklarına yol açtığı pek çok alan hâlâ vardır. Türk beşeri ve maddi sermayesinin rekabet gücünü arttırmak ve mevcut sosyal ve bölgesel eşitsizliklerde bir azalma sağlamak için eğitim, sağlık ve altyapı kalitesi iyileştirilmelidir. 

Yetkililer, enflasyonist baskıları ve kamu açıklarını azaltma üzerinde odaklaşmaya devam etmeli ve yapısal reformlara ve piyasa liberalizasyonuna yönelik taahhütlerini sürdürmelidirler. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler için yeterli fonlama sağlamak amacıyla, orta vadeli bir perspektif içinde, önceliklerini yeniden tarif etmelidirler. Bir bütün olarak ekonomi için orta vadeli rekabet gücünü garanti etmek üzere, bankacılık, tarım ve devlet işletmeleri gibi çeşitli sektörlerde hâlâ önemli bir yeniden yapılanma gereklidir. 

 

Önceki Sayfa ı  Sonraki Sayfa

KAYNAK: AVRUPA KOMİSYONU TÜRKİYE TEMSİLCİLİĞİ 
(4 OCAK 2001) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş