2. Ekonomik kriterler
2.1. Giriş
Türkiye’nin AT üyeliği başvurusu üzerine 1989’da verdiği Görüş’te, Komisyon
şu sonuca varıyordu:
“Türkiye’nin ekonomik ve politik durumu, …, eğer Topluluk’a katılırsa
Türkiye’nin karşılaşacağı intibak sorunlarının orta vadede aşılabileceğine
Komisyon’u ikna etmemektedir.”
Bu bulgu, 1998 ve 1999 Düzenli Raporlarında teyit edildi. 1999 Düzenli
Raporunda, Komisyon şu tespiti yaptı:
“Türkiye, bir piyasa ekonomisinin özelliklerinin pek çoğuna sahiptir.
Sürdürülebilir makroekonomik istikrarın sağlanması ve hukuki ve yapısal
reform programlarını uygulama yönünde daha fazla ilerleme olması şartıyla,
zorluklarla da olsa, Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri
ile başa çıkabilecektir.”
1998 Düzenli Raporundan bu yana Türkiye’deki ekonomik gelişmelerin incelenmesinde,
Komiyon’un yaklaşımına, Haziran 1993’te düzenlenen Kopenhag AB Konseyi’nin
sonuçları yön vermiştir. Bu sonuçlarda, Birlik üyeliğinin şunları gerekli
kıldığı belirtiliyordu:
-
işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı;
-
Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi.
Aşağıdaki analizde, Komisyon, daha önceki Düzenli Raporlarda uygulanan
yöntemi izlemiştir.
2.2. Ekonomik gelişmeler
Türk ekonomisi, gerçek GSYH’nin %5 gerilediği ve işsizliğin işgücünün
%7,6’sına yükseldiği 1999’da yaşanan keskin bir resesyondan kurtulma sürecindedir.
Yavaşlamanın başlıca nedenleri, 1998 konsolidasyon programı, Rusya bunalımı
ve Ağustos 1999’daki depremlerdi. Aralık 1999’da, Türk hükümeti kapsamlı
bir 3 yıllık makroekonomik anti-enflasyon ve mali istikrar programı başlattı.
Ana hedef, kronik yüksek enflasyonu ve faiz oranlarını indirmek ve kamu
maliyesini pekiştirmektir. Bir döviz çıpası ve kamu sektörü maaşlarında
ve hükümet destekli fiyatlarda küçük artışlar yapılması, enflasyondaki
gerilemeye başarıyla destek olmaktadır. Yine de, hanehalklarının enflasyon
beklentileri, hükümetin hedeflerinin bir ölçüde arkasında kalıyor gibidir.
2000 yılında mali performans güçlü olmuştur ve konsolidasyon hedeflenenden
biraz daha bile hızlı ilerlemektedir. Gerçek faiz oranlarındaki keskin
gerileme sayesinde büyük artış gösteren yurtiçi talep temelinde, ekonomik
büyüme 2000 yılında yeniden başlamıştır. İthalat artışı çok güçlü olup
dış ticaret ve cari hesap dengelerinde hızlı bir bozulmaya yol açmıştır.
İstikrarsız yatırım davranışı ve dolaysız yabancı yatırım akışlarının küçük
olması, kısa ve orta vadeli makroekonomik istikrar olasılığı ve reform
programı konusunda yatırımcıların hâlâ ihtiyatlı bir tavır içinde olduklarına
işaret etmektedir.
Makroekonomik istikrarı desteklemek ve korumak için, hükümetin istikrar
politikası, ileriki üç yıl boyunca uygulanacak iddialı bir yapısal reformlar
listesine dayanmaktadır. Reform gündemi, hemen hemen bütün kilit alanları
kapsamaktadır: kamu maliyesi, kamu yönetimi, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi,
bankacılık, tarım sektörü ve sosyal güvenlik sistemi.
| Türkiye |
1996
|
1997
|
1998
|
1999
|
2000 son durum
|
| |
|
|
|
|
|
|
| Gerçek
GSYH büyüme oranı |
(%) |
7,0
|
7,5
|
3,1
|
-5,0
|
5,7 Ocak-Haz.
|
| |
|
|
|
|
|
|
| Enflasyon
oranı (TÜFE) |
|
|
|
|
|
|
| -
yıllık ortalama |
(%) |
80,4
|
85,7
|
84,6
|
64,9
|
60,4 Ocak-Eylül
|
| -
Aralık’tan Aralık’a |
(%) |
79,8
|
99,1
|
69,7
|
68,8
|
49,0 Eylül
|
| |
|
|
|
|
|
|
| İşsizlik
oranı, yıl sonu |
|
|
|
|
|
|
| -
ILO tanımı [9] |
(%) |
6,0
|
6,7
|
6,8
|
7,6
|
8,3 Ocak-Mart
|
| |
|
|
|
|
|
|
| Genel
hükümet bütçe dengesi [10] |
(GSYH’nin
yüzdesi) |
-8,4
|
-7,9
|
-7,7
|
-11,5
|
:
|
| |
|
|
|
|
|
|
| Cari
hesap dengesi |
(GSYH’nin
yüzdesi) |
-1,3
|
-1,4
|
1,0
|
-0,7
|
-6,0 Ocak-Haz.
|
| |
(milyon
Euro) |
-1.919
|
-2.326
|
1.669
|
-1.286
|
-5,824 Ocak-Haz.
|
| |
|
|
|
|
|
|
| Dış
borç |
|
|
|
|
|
|
| -
borç/ihracat oranı |
(%) |
130,5
|
122,8
|
118,8
|
155,7 T
|
:
|
| -
brüt dış borç |
(milyon
Euro) |
52.972
|
63.692
|
66.609
|
87.322 T
|
:
|
| |
|
|
|
|
|
|
| Dolaysız
yabancı yatırım girişi |
(GSYH’nin
yüzdesi) |
0,4
|
0,4
|
0,5
|
0,4
|
0,1 Ocak-Haz.
|
| -
ödemeler dengesi verileri |
(milyon
Euro) |
569
|
710
|
838
|
763
|
177 Ocak-Haz.
|
| |
|
|
|
|
|
|
T = Tahmin
[ 9 ] İşgücü: 15+ yaşındakiler;
Nisan ve Ekim 1997, 1998, 1999 Hanehalkı İşgücü Anketi revize sonuçlarının
ortalaması. 1995 ve 1996 verileri üzerindeki çalışmalar devam etmektedir.
[ 10 ] Yerel yönetimler
hariç.
Ekonomik istikrar programı, IMF ile yapılan 3 yıllık bir stand-by düzenlemesi
ve Dünya Bankası ile kararlaştırılan ekonomik ve mali sektör reform programları
ile desteklenmektedir. Bir kamu sektörü reform programı için hazırlıklar
ileri bir aşamadadır. Son yılda, kamu sektörü reformu vergi idaresinin
etkinliğini iyileştirmiş ve bütçe dışı fonların sayısı azaltılmıştır. İletişim
sektörünün serbestleştirilmesinde önemli adımlar atılmış ve bir düzenleyici
organ kurulmuştur. Mali sektör reformuyla ilgili olarak, mevzuat çerçevesi
ıslah edilmiş ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu oluşturulmuştur.
Ancak, toplam varlıkların %40’a yakın bir bölümüne sahip dört devlet bankasının
özelleştirilmesine yönelik hazırlıklar henüz tamamlanmış değildir. Enerji
piyasasını serbestleştirmek için önemli adımlar atılmıştır.
|
1999’da Ekonomik
Yapının Başlıca Göstergeleri
|
| |
|
|
| Nüfus
(ortalama) |
bin
kişi |
64.330
|
| |
|
|
| Kişi
başına GSYH [11] |
SAGS-Euro |
5.881
|
| |
|
|
| |
AB
ortalamasının yüzdesi |
28
|
| |
|
|
| Tarımın
[12] payı: |
|
|
| -
brüt katma değerde |
yüzde |
14,3
|
| -
istihdamda |
yüzde |
41,3
|
| |
|
|
| Yatırım/GSYH
oranı [13] |
yüzde |
20,3
|
| |
|
|
| Brüt
dış borç/GSYH [14] |
yüzde |
50,5
|
| |
|
|
Mal
ve hizmet
ihracatı/GSYH |
yüzde |
21,6
|
| |
|
|
Dolaysız
yabancı
yatırım stoku |
milyon
Euro
kişi başına |
25.434
395
|
| |
|
|
| (1999
sonu – Ulusal Kaynak) |
|
|
| |
|
|
[ 11 ] Rakamlar,
milli hesapların nüfus rakamları kullanılarak hesaplanmıştır. Söz konusu
nüfus rakamları, demografik istatistiklerde kullanılanlardan farklı olabilir.
[ 12
] Tarım, avcılık, ormancılık ve balıkçılık.
[ 13
] GSYH’nin yüzdesi olarak brüt sabit sermaye oluşumu
[ 14
] Dış borç için 1999 verileri tahminlere dayalıdır.
2.3. Kopenhag kriterleri
açısından değerlendirme
İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı
Gündem 2000’de belirtildiği gibi, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı,
ticaretin ve fiyatların serbest olmasını ve, mülkiyet hakları dahil, icra
edilebilen bir hukuki sistemin var olmasını gerektirir. Makroekonomik istikrar,
ve ekonomi politikası üzerinde uzlaşma, bir piyasa ekonomisinin performansını
arttırır. Gelişmiş bir mali sektör ve piyasaya giriş ve piyasadan çıkış
önünde önemli herhangi bir engel bulunmaması, ekonominin verimliliğini
iyileştirir.
Koalisyon hükümeti, ekonomik politikanın temel ilkeleri üzerinde
daha önce hiç görülmemiş bir uzlaşmayı sürdürdü. Hükümet, önemli ekonomik
reform tekliflerini parlamentodan geçirmeyi başararak, iddialı reform programını
uygulama yönündeki taahhüdünü ve kararlılığını gösterdi. Temmuz 2000’de,
parlamento, ekonomik konsolidasyon, sosyal ve bölgesel kalkınma ve hukuksal
reform için orta vadeli hedefler koyan 8. beş yıllık planı onayladı. Konsolidasyon
programının kısa vadeli sosyal maliyetlerine karşı bazı itirazlar olmakla
beraber, reformların gerekliliği üzerinde genel bir uzlaşma vardır. Programın
hazırlanması esnasında, sendikalar dahil sosyal ortaklar ile istişareler
daha iyi olabilirdi. Sosyal problemlere yönelik orta vadeli tedbirlerin
bu programa eklenmesi veya eşlik etmesi önemlidir. Çeşitli icracı bakanlıklar
arasında politika koordinasyonu geliştirilmelidir.
Türk ekonomisi, 1998’deki Rusya krizinin ve 1999 sonbaharındaki depremlerin
neden olduğu olumsuz dışsal şokların etkisinden kurtulmuştur. 1999
yılında gerçek GSYH’de %5,1’lik bir azalma ile, sert bir üretim daralmasından
sonra, gerçek GSYH, 2000 yılının birinci yarısında %5’ten fazla büyüdü.
Esas katkı, gerçek faiz oranlarındaki keskin azalma ve ucuz tüketici kredilerinin
teminindeki kolaylaşma sonucunda canlanan özel tüketim harcamalarından
geldi. Bu durum, 1998 ve 1999 yıllarındaki durgunluk döneminde ertelenmiş
olan dayanıklı tüketim malları talebinde güçlü bir artışa yol açtı. Azalan
finansman maliyetlerinin ve depremlerden sonraki yeniden inşa faaliyetinin
bir yansıması olarak, özel ve kamu sektörü yatırımları da keskin biçimde
yükseldi. Güçlü yurtiçi talep, artan petrol fiyatı ve Türk Lirası’nın değerlenmesi
sonucunda, 2000’in birinci yarısında ithalat büyümesi son derece yüksek
oldu. Aynı zamanda, Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesi ihracat gelirlerini
bastırdı. Bu yılın ilk yedi ayında sanayi üretimi %3,4 oranında arttı.
Bu rakam, sektörün uzun vadeli büyüme potansiyelinin altındadır ve iyileşmenin
henüz ekonominin bütün sektörlerine ulaşmamış olduğuna işaret etmektedir.
İşsizlik önemli ölçüde artmıştır. 1998 ve 1999 yıllarındaki ekonomik
yavaşlamanın bir sonucu olarak, işsizlik oranı 1999’da belirgin biçimde
yükselerek, 1994 yılındaki mali bunalımdan sonraki en yüksek düzeye çıktı.
Bir ILO uyumlu ankete göre, genel işsizlik oranı, Nisan 1999’da %7,3’ten
2000’in ilk çeyreğinde %8,3’e yükseldi. İşsizlik oranlarının %10’dan fazla
olduğu kentsel alanlar ve %5 civarında olduğu kırsal alanlar arasında büyük
farklar vardır. Bu sayıları değerlendirirken, sadece %47’lik (2000’in birinci
çeyreği) düşük bir katılım oranında yansıyan eksik istihdamın dikkate alınması
gerekir.
Ekonomik programın en dikkate değer etkisi, faiz oranlarındaki büyük
düşme ve enflasyondaki azalma olmuştur. Programın ilan edilmesinden
sonra, faiz oranları derhal düşerek, 1999 sonunda %100 civarından Ocak
ayı ortasında %45’lere ve 2000 yılı ortalarında %35 civarına indi. Tüketici
fiyatları enflasyonu başlangıçta artarak, Şubat 2000’de 12 aylık %69,7
düzeyinde bir orana ulaştı. Bu artış, deprem vergileri paketinin ve kamu
sektörü fiyat artışlarının etkisini yansıtıyordu. Eylül 2000’e gelindiğinde,
12 aylık tüketici fiyat enflasyonu %49’a inmişti. Bu rakam, 1990’ların
başından bu yana görülen en düşük değerdir. Çekirdek enflasyondaki gerileme
hedefe yakındır. Nominal döviz kuru çıpası ve hükümetin anti-enflasyonist
tutumu, enflasyonun azaltılmasında temel bir rol oynadı. Hükümet, kamu
sektörü ücretlerine ve tarımsal destekleme fiyatlarına geriye dönük endeksleme
uygulamayı bırakmış olup, enflasyon hedefini ücret ve fiyat tespitinde
bir kılavuz olarak kullanmaktadır. Ayrıca, Merkez Bankası, döviz kurunu
enflasyona paralel olarak ayarlamak yerine, Toptan Eşya Fiyatları Endeksi’nde
hedeflenen artışlara bağlanmış olan, önceden ilan edilen bir sabit kur
sistemi uygulamaktadır. Hükümet programı, TÜFE enflasyonunun 2000 yılı
sonunda %25’e inmesini ve 2001 yılı sonunda tek haneli rakamlara varmasını
öngörmektedir. Halkın enflasyon beklentilerinde bir ölçüde gecikmeli bir
intibak süreci olduğunun işaretlerine rağmen, program bu konuda aşağıya
doğru bir trend oluşturmada başarılı olmuştur.
Tahmin edilebilirliği arttırmak için, para ve döviz kuru politikası
için önceden ilan edilmiş bir rota tanımlanmıştır. Konsolidasyon programı,
bir dalgalanan döviz kuruna geçiş yapılmasıyla, kritik önemdeki ilk anti-enflasyonist
aşamada bir para kurulu düzenlemesinin bazı özelliklerini taşımaktadır.
Dolayısıyla, programa göre, döviz kuru, 2000 yılında %20 ve Temmuz 2001’de
%10 olmak üzere, hedeflenen yıl sonu toptan fiyat enflasyonu ölçüsünde
değer kaybetmelidir. Bir para kurulu uygulamasında olduğu gibi, net yurtiçi
varlıklar değişmeyecek ve parasal genişleme ancak ödemeler dengesinde bir
fazlalık yoluyla mümkün olabilecektir. Temmuz 2001’den itibaren, Lira fiilen
dalgalanmaya bırakılana kadar, döviz kuru bantı her 6 ayda %5 oranında
genişleyecektir.
Kamu sektörü hesaplarının durumu önemli ölçüde iyileşti. Beklenenden
daha güçlü canlanma ve harcama disiplini sayesinde, mali konsolidasyon
halen hedeflenenden biraz daha iyidir. 2000 yılı için, programın temel
mali hedefi, kamu sektörünün net fazlasını 1999’da GSYH’nin %-2¾’ünden
2000’de GSYH’nin %+3¾’üne çıkarmaktır. GSYH’nin yaklaşık %1½’si tutarında
olan, depremle ilgili olağanüstü bütçe harcamaları buna dahil değildir.
Kasım 1999’da, parlamento, bütçe gelirlerini 2000 yılında GSYH’nin %2’si
civarında arttırması beklenen bir “deprem vergileri paketi”ni onayladı.
Gelir ve kurumlar vergisi oranlarında ve özel tüketim vergilerinde bir
artış ve cep telefonu faturaları üzerine yeni bir vergi konulması bu pakete
dahildi. Buna ek olarak, gelir vergisi ve KDV gibi dolaysız ve dolaylı
vergiler yükseltildi. Bu artış, GSYH’nin %3’üne yakın ilave gelir sağlayacaktır.
Harcama tarafında, kamu sektörü ücretleri dahil cari harcamalar ve yatırımlarda
kısıntı yapılması, bütçe açığını GSYH’nin %0,6’sı oranında daha da azaltacaktır.
Ayrıca, emeklilik reformu gibi 1999’da onaylanan yapısal tedbirler, sosyal
güvenliğe devlet transferlerini GSYH’nin %0,5’i oranında azaltmalıdır.
2000 yılındaki tedbirlerin çoğu bir defalık olup 2001 yılında daha kalıcı
tedbirler ile ikame edilmeleri planlanmıştır. Bütçenin orta vadeli sürdürülebilirliğini
sağlamak için ihtiyaç duyulan bu tedbirlerin, bankacılık sektörü reformunun
bütçeye getireceği yükleri de dikkate almaları gerekecektir. Kamu maliyesinin
saydamlığını arttırmak için, bugüne kadar 61 bütçe dışı fonun 27 tanesi
tasfiye edilmiştir. Bu konuda ilave çabalar gereklidir. Bir hayli yüksek
olan kamu sektörü borçlanma ihtiyacının bir sonucu olarak, net kamu borçları
1998’de GSYH’nin %44,5’inden 1999’da %62’sine çıkarak keskin bir yükseliş
gösterdi.
1999 yılında dış ticaret akışlarında sert bir düşüşten sonra, 2000’in
ilk yarısında ithalat çok büyük oranda arttı. 1999 yılında, gerçek
mal ihracatı %2½ oranında azalırken, gerçek mal ithalatı %18¼ oranında
geriledi. İhracattaki azalma esas olarak BDT ülkeleriyle ticarette oldu.
AT’ye ihracat ise yaklaşık %3 oranında azaldı. İthalattaki gerileme, ticaret
ortakları arasında daha dengeli dağıldı. Ancak, 2000 yılının ilk yarısında,
dış ticaret hacimleri canlandı. Özellikle, gerçek ithalat keskin bir artışla,
1999’un ilk yarısına kıyasla %30 oranında yükseldi. Aynı dönemde gerçek
ihracat, esas olarak OECD ülkelerinden gelen daha yüksek talep sonucunda,
%15,3 oranında büyüdü.
Cari hesap dengesi 2000 yılında hızla bozuldu. Güçlü ithalat
artışı ve bundan dolayı yükselen dış ticaret açığı, bozulmanın temel nedenleriydi.
Turizm gelirleri, 2000 yılının ilk yarısında %5 kadar artmış olmakla beraber,
dış ticaret bilançosundaki bozulmanın ancak küçük bir bölümünü telafi ettiler.
Sonuçta, cari hesap açığı GSYH’nin neredeyse %6’sına sıçradı. Türk hükümeti,
bankacılık sektörü ve işletme sektörü, uluslararası sermaye piyasalarına
kolay erişim imkanına sahip olduklarından, bir kısmı kısa vadeli olan yabancı
borçlanma, yükselen cari hesap açığını hâlâ kolayca finanse etmektedir.
Ancak, bu bağımlılık, ülkeyi piyasa güvenindeki değişimlere hassas kılmaktadır.
Dolaysız yabancı yatırım girişleri hâlâ önemsiz düzeydedir ve, bu nedenle,
cari hesap açığının finanse edilmesine katkıda bulunmamaktadır.
Genel olarak, talep ve arz arasındaki denge, piyasa güçlerinin özgür
etkileşimiyle kurulmaktadır ve mal ticareti serbesttir. Ancak, devlet
müdahalesi ve piyasa-dışı davranış içeren önemli alanlar vardır. Devletin,
ithal ikameci devlet sanayileri kurmak suretiyle sanayileşmeyi aktif biçimde
ilerletmeye çalıştığı bir geçmişin mirası olarak, devlet, temel sanayi
sektöründe özel firmalar için girdi temin eden bazı şirketlere sahip olmaya
devam etmektedir. Bu işletmeler, GSYH’nin yaklaşık %8’ini teşkil eder ve
400.000 civarında insan istihdam ederler. Pek çok durumda, personel sayıları
gereğinden fazladır, verimsiz çalışırlar ve ancak devlet sübvansiyonları
ile ayakta kalabilirler. TÜFE sepetinde idari fiyatların payı, nisbeten
yüksek olup %25 civarındadır. Bu fiyatlar arasında, sadece temel kamu hizmeti
ücretleri değil, ayrıca Kamu İktisadi Teşebbüsleri tarafından sağlanan
hammaddelerin fiyatları da vardır. Genel olarak, idari fiyatlar maliyeti
karşılamaz. Bazı devlet bankaları, tarım gibi belirli sektörlere sübvansiyonlu
kredi aktarılması için araç olarak kullanılmıştır. Bu işlemler, söz konusu
bankalara devlet transferleri yoluyla “görev zararları” olarak karşılanmıştır.
2000 yılı başlarında bu kredi sübvansiyonlarına kademeli olarak son verilmiştir.
1980’lerin ortalarında Türk özelleştirme sürecinin başlamasından
beri ilk defa olarak, şimdiki hükümet önemli sonuçlar elde etmiştir.
Özelleştirme için ayrılmış olan işletmelerin büyükçe bir kısmı satılmış
olup 2000 yılının ilk 8 ayında GSYH’nin %3’üne yakın özelleştirme geliri
elde edilmiştir. En dikkate değer özelleştirme projeleri, akaryakıt dağıtımcısı
POAŞ’taki %51 hissenin satılması ve TÜPRAŞ petrol rafinerisiyle ilgili
ilk halka arzın tamamlanması oldu. Ayrıca, üçüncü bir GSM lisansının satışı,
beklenenden bir hayli daha yüksek gelir sağladı. Türk Telekom’un özelleştirilmesindeki
gecikme, hükümetin, 2000 yılında GSYH’nin %3½’si civarındaki özelleştirme
geliri hedefine ulaşmasına muhtemelen engel olacaktır.
Piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde önemli kısıtlamalar yoktur.
Yılın ilk yarısında, 27500 kadar yeni işletme kuruldu. Bu sayı, toplam
işletme sayısının %15’ine yakındır. Aynı dönemde, 8 300 kadar işletme tasfiye
edildi. Bir yıl önce aynı döneme kıyasla, yeni kurulan işletmelerin sayısı
%25 azalırken, tasfiye edilen işletmelerin sayısı neredeyse %40 arttı.
Bu sayılar, işletme sektöründe yüksek bir giriş-çıkış oranı olduğunu ve
piyasadan çıkış mekanizmasının yeterli bir şekilde işlediğini göstermektedir.
Fakat, aynı zamanda, yeni işletmelerin yönetim becerilerini iyileştirme
gereğine de işaret etmektedir.
Bir piyasa ekonomisinin işlemesi için hukuki sistem mevcuttur.
Mülkiyet hakları açıkça tesis edilmiştir. Ancak, mali düzenlemeler ve mevcut
mevzuatın uygulanması iyileştirilmelidir. Ayrıca, hukuki sistemin etkinliği
ve saydamlığı daha da arttırılmalıdır. Azalan ekonomik istikrarsızlık ve
hükümetin işletme sektörü için idari ve mali engelleri azaltmaya yönelik
aktif tedbirleri dikkate alındığında, girişim ortamı daha iyi bir duruma
gelmektedir.
Türk mali sistemi, yeniden yapılanmak için ağır baskı altındadır.
Bankalar, kamu sektörü açığını finanse etmek üzerinde odaklandıkları için,
tasarrufları üretken yatırımlara kanalize edemediler. Devlet kontrolündeki
dört ticari banka, sektördeki aktiflerin yaklaşık %40’ına sahiptir. Tarımsal
ve küçük işletmeler için, onyıllar boyunca devlet talimatıyla sübvansiyonlu
borç sağlanması sonucunda, çok büyük “görev zararları” birikmiştir. Bu
durum, bankacılık sektörünün güvenliğini ve sağlamlığını tehlikeye sokmaktadır.
Hükümet, devlet bankalarını yakın gelecekte satma niyetini açıklamıştır.
1999’daki durgunluk nedeniyle, geri ödenmeyen kredilerin toplam aktiflere
oranı sektörün bütünü için 1998’de %2,7’den 1999’da %3,2’ye yükseldi. Bu
oran, düşük düzeydeki özel sektör ikrazatı nedeniyle, yine de nisbeten
küçüktür.
İhtiyat kurallarının ve denetim düzenlemelerinin uygulanması güçlendirilmelidir.
Mali sektörde gözetim ve denetimin iyileştirilmesinin önemi, Aralık 1999’da
Mevduat ve Tasarruf Sigorta Fonu’na devredilen sekiz bankanın büyük zararlarıyla
görülmüştür. Bu bankaları tasfiye etme veya yeniden yapılandırma konusu
henüz çözülmemiştir. Ayrıca, bu mali kurumlardan bazılarının büyük grupların
bir parçası olmaları, denetim ve saydamlık ile ilgili ilave problemler
getirmektedir. Bu konuları ele almak için, Haziran 1999’da kabul edilen
yeni bankalar yasası Aralık 1999’da değiştirildi. Başlıca iyileşmeler,
Basel standartlarını karşılamak için ihtiyat kurallarında bir gelişmeyi
temsil eden bağımsız Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun ihdas
edilmesi ve risk limitleri konusunda AT standartlarına uymak için altı
yıllık bir zaman çerçevesinin konulması ile ilgilidir. Ayrıca, bu değişiklikler
arasında, muhasebe ve açıklama standartları, sermaye yeterliliği kuralları
ve kur riski düzenlemesi ile ilgili iyileşmeler de vardır. Bankacılık Düzenleme
ve Denetleme Kurulu, Eylül 2000’de tam olarak faaliyete geçti. Kısa uygulama
süresi dikkate alınırsa, bu değişikliklerin etkisini ve Bankacılık Düzenleme
ve Denetleme Kurulu’nun işleyişini değerlendirmek için pek az kanıt vardır.
Türkiye, ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda önemli
ilerleme kaydetmiştir, fakat işleyen bir piyasa ekonomisi gerçekleştirme
süreci tamamlanmış değildir. Enflasyon hâlâ çok yüksek olmakla ve orta
vadede sürdürülebilir kamu maliyesi için sağlam bir temel henüz kurulmamış
olmakla beraber, makroekonomik istikrar düzelmektedir. Devlet işletmelerinin
özelleştirilmesi başarılı olmuş ve tarım sektörü, sosyal güvenlik sistemi
ve mali sektör reformları için önemli adımlar atılmıştır. Ancak, devlet
hakimiyetinin piyasa çarpıklıklarına yol açtığı pek çok alan hâlâ vardır.
Bu türden kronik eksikleri düzeltmek ve Türkiye’nin âtıl büyüme potansiyelini
uyandırmak için, yetkililer, enflasyonist baskıların ve kamu açıklarının
azaltılması üzerinde odaklanmaya devam etmeli ve yapısal reformlara ve
piyasa liberalizasyonuna yönelik taahhütlerini sürdürmelidirler.
Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma
kapasitesi
Gündem 2000’de belirtildiği gibi, Türkiye’nin bu kriteri yerine getirebilmesi,
ekonomik aktörlerin ileriyi görebilecekleri bir ortamda karar almalarına
imkan veren istikrarlı bir makroekonomik çerçevenin ve bir piyasa ekonomisinin
varlığına bağlıdır. Bu, ayrıca, altyapı dahil yeterli miktarda beşeri ve
maddi sermayeyi gerektirir. Devlet işletmeleri yeniden yapılandırılmalı
ve tüm işletmeler daha yüksek verimlilik için yatırım yapmalıdırlar. Bundan
başka, işletmeler dış finansman imkanlarına ne kadar daha fazla erişebilirlerse
ve yeniden yapılanma ve yenilenme konusunda ne kadar başarılı olurlarsa,
adaptasyon kapasiteleri de o kadar büyük olacaktır. Genelde, bir ekonominin
katılım öncesinde Birlik ile gerçekleştirdiği ekonomik entegrasyon derecesi
ne kadar yüksek olursa, o ekonomi üyelik gereklerini o kadar daha rahat
bir şekilde üstlenebilecektir. AB üye devletleriyle ticarete konu olan
ürünlerin hem hacmi hem de çeşitliliği bunun kanıtını oluşturur.
Makroekonomik değişkenliğin ve piyasa çarpıklıklarının azaltılmasında
kaydedilen ilerlemeye rağmen, yeterli bir ekonomik istikrar ve öngörülebilirlik
derecesi ve bu konularda iyi bir sicil henüz sağlanmış değildir. Enflasyonun
düzeyi ve konsolidasyon sürecine ilişkin belirsizlik, ekonomik aktörlerin,
faaliyetlerini orta vadeli bir perspektif içinde planlayabilmelerine hâlâ
imkan vermemektedir. Devlet işletmeleri, idari fiyatlar ve sübvansiyonlu
krediler yoluyla, devletin etkisi, yıllar boyunca piyasanın kaynak tahsis
işlevini çarpıtmış olup, ekonominin Birlik içindeki rekabet baskılarına
dayanma kapasitesini zorlaştıracaktır.
Türkiye’nin maddi altyapı tesislerinin kalitesi büyük farklılıklar
göstermektedir. Karayolu şebekesi, özellikle kentsel yerlerde, genel
olarak yeterince gelişmiştir. Demiryolu sistemi ise, büyük ölçüde çağdışı
ve verimsizdir, kamu maliyesi üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır.
Enerji şebekesiyle ilgili olarak, son yıllarda kayda değer miktarda yatırım
gerçekleşmiştir. Halen, muhtelif petrol ve gaz boru hattı projeleri uygulanmakta
ve enerji şebekesi ıslah edilmektedir.
Türkiye’nin sermaye stokunun yenilenme ihtiyacı içinde olan kısımları
vardır. Ucuz emek ve kayıtdışı sektör girdilerinden yararlanan, nisbeten
düşük sermaye yoğunluklarına sahip teknolojiler yanında, ihracata yönelik
sanayilerde modern üretim teknolojileri bulunmaktadır. Özel yatırımlar
istikrarsız olmaya devam etmekte, yıllık artış oranları (1994’te) +%25
ile (1999’da) - %16 arasında dalgalanmaktadır. Toplam yatırım hacminin
GSYH içindeki ortalama payı (%20) nisbeten yüksektir. Ancak, konut dışı
yatırımlar dikkate alındığında, durum daha az olumludur. Mali sektörün
spesifik yapısı ve devlet borçlanmasının “crowding-out” etkisi nedeniyle,
KOBİ’ler başta olmak üzere, büyük gruplar dışındaki özel şirketler için
mali sektöre erişim son derece zor olmuştur.
Türkiye, beşeri sermayenin geliştirilmesine daha çok yatırım yapmalıdır.
İşgücünün bir kısmı yüksek eğitimli olmasına ve modern teknolojileri tanımasına
rağmen, nüfusun büyükçe bir kesiminin eğitim düzeyi düşük olup, nisbeten
yüksek okumaz-yazmazlık oranları söz konusudur. Nüfusun yarıya yakını 20
yaşından daha gençtir ve temel eğitim sisteminin kaynakları, bugüne kadar,
yeterli eğitim verilmesi için yetersiz kalmıştır. Özellikle tarım sektöründe,
nisbeten yüksek düzeyde çocuk emeği bu sorunu ağırlaştırmaktadır. OECD
tahminlerine göre, 6-14 yaş grubundaki çocukların %30 kadarı, okula gitmek
yerine, işgücü sürecine katılmaktadır. Okullaşma ile ilgili olarak son
yıllarda bir miktar iyileşme olmuştur, fakat bu kazanımları korumak ve
devam ettirmek için eğitime daha çok kaynak ayrılması gerekecektir. Genel
olarak ve özelde bu yaş grubuyla ilgili olarak yetersiz bir sağlık sicili,
Türk işgücünün bir başka kaygı verici özelliğidir. Düşük eğitim, yetersiz
sağlık ve düşük gelir arasında, yoksulluk tuzağına benzer bir durum, sağlıklı
bir sosyal kalkınmaya ve Türk ekonomisinin büyüme potansiyeline engel olacaktır.
Türk özel sektöründe, ekonominin uluslararası rekabete gittikçe daha
çok açıldığı 1980’lerden beri işletme yeniden yapılanması köklü bir süreç
olmuştur. Ancak, kamu sektöründe işletme yeniden yapılanması önemli
bir konudur, çünkü kamu işletmelerinin pek çoğunda personel mevcudu gereğinden
fazladır, sermaye stoku eskimiştir ve ayakta kalmak için devamlı devlet
desteğine ihtiyaç vardır. Hükümet, GSYH’nin yüzde 8’i civarında bir özelleştirme
gelirini hedefleyerek, bu işletmelerin çoğunu 2002 sonuna kadar özelleştirmeye
niyetlidir. Yeniden yapılanma ve özelleştirmeye hazırlanma süreci bazı
devlet işletmelerinde şimdiden başlamıştır ve kayda değer bir maliyet söz
konusudur. Özelleştirme gelirleri bu maliyetin bir bölümünü karşılamak
için kullanılacaktır. Bu politika, kamu kaynaklarını, sübvansiyonlar ve
devlet yardımları gibi verimsiz kullanımlardan kurtaracak ve orta vadede
ekonominin rekabet gücüne destek verecektir.
Dolaysız yabancı yatırımlar, GSYH’nin %0,5’inden daha küçük, ekonomik
bakımdan önemsiz bir düzeydedir. Makroekonomik istikrarsızlık, büyüme
oranındaki değişkenlik ve siyasal belirsizlik, bu durumun muhtemelen en
önemli nedenleriydi. Özellikle enerji sektöründe özelleştirme ve uluslararası
tahkim imkanını sağlamak için 1999 sonunda parlamento tarafından onaylanan
anayasa değişikliği, henüz belirgin sonuçlar göstermemiştir. Prosedürleri
basitleştirmek için, yakın zamanlarda, dolaysız yabancı yatırım için izin
alma zorunluluğu yerine, sadece kayıt öngören bir sistem konulmuştur. 2000
yılında özelleştirme projelerinin tamamlanması, yabancı sermaye girişini
önemli ölçüde arttırmalıdır.
Tarım sektörünün yeniden yapılandırılması, çözülmesi gereken bir
başka orta vadeli konudur. Tarım, toplam istihdamın %40’tan fazlasını
oluşturmakta, fakat GSYH’nin ancak %14’ünü üretmektedir. Ortalama işletme
büyüklüğü azalmaktadır ve üretkenlik artışı uluslararası standartlara göre
düşüktür. Mali destek sistemi, kamu maliyesi üzerinde ağır bir yük teşkil
etmekte, fiyatları ve kaynak tahsisini çarpıtmakta ve sosyal dengesizlikleri
ağırlaştırmaktadır, çünkü tarımsal mallar için yapay ölçüde yüksek fiyatlar
düşük gelirli hanehalklarını daha büyük bir oranda etkilemektedir. Bugüne
kadar, hükümetin yeni yaklaşımı, destekleme fiyatlarını enflasyon hedefine
paralel olarak azaltmak ve tarım sektörüne yönelik sübvansiyonlu kredilere
son vermek şeklinde olmuştur. Tarım sektörü reformunun hedefi, çiftçiler
için doğrudan destek sistemine geçmektir. Türkiye’nin kaynak donanımı düşünülürse,
bu sektörün önemli bir potansiyeli vardır. Ancak, sektörün rekabet gücünü
ve sürdürülebilirliğini arttırmak için, başlatılan reform devam ettirilmeli
ve derinleştirilmelidir.
Gelişmiş, sanayileşmiş bir batı kesimi ve azgelişmiş, ağırlıklı olarak
kırsal nitelikte bir doğu kesimi ile, bölgesel eşitsizlikler Türkiye’de
geleneksel olarak çok yüksektir. Ayrıca, bölgeler içinde, kentsel yerleşimler
ve taşra arasında gelir düzeyleri ve altyapı donanımı açısından önemli
farklar vardır. Bu çok büyük dengesizlikler sonucunda, doğudan batıya ve
kırsal alanlardan kentsel alanlara doğru güçlü göç akımları meydana gelmiştir.
Bu göçler, kentsel altyapının aşırı kullanımına ve belediye düzeyinde önemli
idari darboğazlara yol açmaktadır. Artan bölgesel eşitsizlikleri düzeltmeye
yönelik hükümet tedbirleri, bugüne kadar başarılı olmamıştır.
Devlet müdahalesi azalmaktadır. Hükümet, tarım sektörü reformuna
başlayarak ve elektrik ve gaz sektörlerini serbestleştirerek, devlet müdahalesini
azaltmak için bazı ilk adımlar atmıştır. Devlet yardımları da azaltılmaktadır.
Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması da doğru
yönde bir adımdır. Fakat, devlet bankaları yoluyla hâlâ nüfuz icra edilebilmektedir.
AB ile ticaret bütünleşmesi nisbeten yüksektir. Türkiye’nin ticaret
serbestleşmesi 1980’lerde başlamış olup, Türkiye ve AT arasında, 31 Aralık
1995’ten beri yürürlükte olan, mamul maddeler için bir gümrük birliğinin
kurulmasına yol açmıştır. Gümrük birliğinin başlıca ekonomik etkisi, Türkiye’nin
üçüncü ülke ithalatının AT’ye yönelmesi olmuştur. Türk işletmeleri, yeni
rekabet durumuna uyum sağlamakta büyük sorunlar yaşamadılar. Halen, ticaret
serbestleşmesinin hizmet sektörüne kapsayacak şekilde genişletilmesi üzerinde
görüşmeler yapılmaktadır. Türkiye ve AT arasında ticaret bütünleşmesi,
devamlı olarak artmış, Türkiye’nin toplam ticareti içinde %50’lik bir paya
ulaşmıştır. Aynı zamanda, Türkiye’nin dış ticaretinde mal yapısı iyileşmiş
olup, mamul malların AT ile ticaretteki payı 1990 yılında %66’dan 1999’da
neredeyse %70’e yükselmiştir. Özellikle, kilit nitelik taşıyan otomotiv
ve tekstil sanayilerindeki katma değer belirgin biçimde artmıştır. AT ile
sektör içi ticaretin payı nisbeten yüksektir. Bununla beraber, Türk Lirası’nın
son zamanlarda gerçek değerlenmesi nedeniyle, Türk mallarının fiyat yönünden
rekabet gücü azalmıştır.
Küçük ve çok küçük aile şirketleri, Türk özel sektörünün belkemiğidir.
İmalat sektöründe, bu şirketler toplam işletme sayısının %99,5’ini oluşturur,
toplam işgücünün %65 kadarını istihdam eder ve katma değerin %27,3’ünü
yaratırlar. Kanıtlanmış uyum kabiliyetlerine ve esnekliklerine rağmen,
bu şirketler AB standartlarını uygulamada zorluklar ile karşılaşabilirler
(ayrıca bkz. Başlık 16 – Küçük ve orta boy işletmeler).
Türk ekonomisinin önemli kesimleri, AT ile bir gümrük birliği içinde
rekabet baskısı ve piyasa güçlerine dayanabilme yeteneğine şimdiden sahiptirler.
Ancak, daha dengeli sosyoekonomik ve bölgesel kalkınmayı teşvik ederken,
bu durumu Türk ekonomisinin bütününe yaymak için reformlar gereklidir.
Ekonomi, düzgün orta vadeli planlamaya imkan verecek yeterli bir makroekonomik
istikrar derecesine henüz ulaşmamıştır. Türk beşeri ve maddi sermayesinin
rekabet gücünü arttırmak ve mevcut sosyal ve bölgesel eşitsizliklerde bir
azalma sağlamak için eğitim, sağlık ve altyapı farkları daraltılmalıdır.
Hükümet, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler için yeterli fonlama sağlamak
amacıyla, orta vadeli bir perspektif içinde, önceliklerini yeniden tarif
etmelidir. Bir bütün olarak ekonomi için orta vadeli rekabet gücünü garanti
etmek üzere, bankacılık, tarım ve devlet işletmeleri gibi çeşitli sektörlerde
hâlâ önemli bir yeniden yapılanma gereklidir.
2.4. Genel değerlendirme
Türkiye, ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda önemli
ilerleme kaydetmiştir, fakat işleyen bir piyasa ekonomisi gerçekleştirme
süreci tamamlanmış değildir. Türk ekonomisinin önemli kesimleri, daha şimdiden,
AT ile bir gümrük birliği içinde rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile
başa çıkma yeteneğindedir.
Türkiye, makroekonomik istikrar yönünde önemli ilerleme kaydetmiştir.
Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi başarılı olmuştur ve tarım sektöründe,
sosyal güvenlik sisteminde ve mali sektörde reform için önemli adımlar
atılmıştır.
Ancak, makroekonomik istikrar henüz sağlanmamıştır ve orta vadede sürdürülebilir
kamu maliyesi için sağlam bir temel oluşturulmamıştır. Hem imalat sektöründe
hem de mali sektörde, devlet hakimiyetinin piyasa çarpıklıklarına yol açtığı
pek çok alan hâlâ vardır. Türk beşeri ve maddi sermayesinin rekabet gücünü
arttırmak ve mevcut sosyal ve bölgesel eşitsizliklerde bir azalma sağlamak
için eğitim, sağlık ve altyapı kalitesi iyileştirilmelidir.
Yetkililer, enflasyonist baskıları ve kamu açıklarını azaltma üzerinde
odaklaşmaya devam etmeli ve yapısal reformlara ve piyasa liberalizasyonuna
yönelik taahhütlerini sürdürmelidirler. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler
için yeterli fonlama sağlamak amacıyla, orta vadeli bir perspektif içinde,
önceliklerini yeniden tarif etmelidirler. Bir bütün olarak ekonomi için
orta vadeli rekabet gücünü garanti etmek üzere, bankacılık, tarım ve devlet
işletmeleri gibi çeşitli sektörlerde hâlâ önemli bir yeniden yapılanma
gereklidir.
|