| 1.2. İnsan hakları ve azınlıkların
korunması
Son anayasa değişiklikleri, insan hakları ve temel özgürlükler alanındaki
güvencelerin güçlendirilmesi ve ölüm cezasının sınırlandırılması yönünde
anlamlı bir adımdır.
İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme ve barışçıl toplantı özgürlüğü,
anayasa değişikliklerinde ele alınan temel özgürlükler arasındadır. 13üncü
ve 14üncü maddelerde, bir takım kısıtlamalar kaldırılmış, böylece temel
hak ve özgürlükleri sınırlama gerekçeleri daraltılmıştır. Ölçülülük ilkesi
getirilmiştir: korunan haklarda herhangi bir sınırlama ölçülü olmalıdır. (4)
Temel özgürlüklerin kullanımı üzerindeki bazı sınırlamalar devam etmektedir.
Temel özgürlüklerin kullanılmasında gerçek bir iyileşmeden Türkiye’deki
bireylerin pratikte ne ölçüde yararlanacakları, uygulayıcı mevzuatın ayrıntılarına
ve yasanın pratikteki uygulamasına bağlı olacaktır. Genel bir ölçülülük
ilkesinin kabul edilmiş olması ve reformun belirtilen genel amacının insan
haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygıyı etkili biçimde önplana getirmesi
umut vericidir.
Özellikle ifade ve düşünce özgürlüğü ile ilgili olarak, anayasa değişikliklerini
uygulamaya koymayı amaçlayan mevzuat değişikliği tekliflerine hükümetçe
son şekli verilmektedir. Bunlar arasında, Ceza Kanunu’nun 159uncu ve 312nci
maddelerinin ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 7nci ve 8inci maddelerinin
değiştirilmesine yönelik teklifler vardır.
Türkiye’nin çeşitli uluslararası insan hakları sözleşmeleri bakımından
konumuyla ilgili olarak, Türkiye, kamu makamlarınca ayrımcılığın genel
olarak yasaklanması hakkında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS)
ek 12 numaralı Protokol’u imzaladı.
Son düzenli rapordan bu yana, Irk Ayrımcılığının Bütün Biçimlerinin
Kaldırılması Hakkında BM Sözleşmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Tüzüğü,
Medenî ve Siyasî Haklar Üzerine BM Uluslararası Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal
ve Kültürel Haklar Üzerine BM Uluslararası Sözleşmesi gibi başka bazı önemli
insan hakları belgelerine katılım açısından ilerleme olmamıştır.
Ölüm cezasının kaldırılması hakkında AİHS’ye ek 6 numaralı Protokol
ile ilgili olarak, anayasa değişikliği ve Ceza Kanunu’nda öngörülen reform
ışığında, Türkiye’nin bunu imzalayıp onaylamasının mümkün olup olmayacağı
henüz belli değildir. Türkiye’nin, Ulusal Azınlıkların Korunması Hakkında
Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamamış olduğu da kaydedilmelidir.
Son düzenli rapordan bu yana, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin
127 davada AİHS hükümlerine ihlal ettiğini belirlemiştir(ancak, Büyük Daire’ye
temyiz imkanı olduğundan, bu kararlardan 43 tanesi henüz kesinleşmemiştir).
Bu davalar, ifade özgürlüğü, güvenlik güçlerince kötü muamele ve gözaltı
süresinin uzunluğu gibi çok çeşitli Sözleşme ihlalleriyle ilgilidir. Türkiye,
bu davaların 53’ünü dostane anlaşma yoluyla çözüme bağlamıştır.
10 Mayıs 2001 tarihli bir kararında (5),
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’yi Kıbrıs’ın kuzey kesiminde insan
hakları ihlalleri nedeniyle Sözleşme’nin ondört maddesine aykırı hareket
etmekten sorumlu buldu. Mahkeme, ayrıca şu sonuca vardı: “Sözleşme’nin
eski 26ncı maddesi (şimdiki 35/1 sayılı madde) açısından, KKTC’de mevcut
hak arama yolları, davalı devletin yurtiçi hak arama yolları olarak görülebilir
ve bunların etkinliği sorunu, ortaya çıktığı özel koşullar içinde incelenmelidir.”
17 Mayıs 2001 tarihli daha sonraki bir kararda (6),
Türkiye, gözaltında bulunan bir kişinin ölümüyle ilgili bir davada Avrupa
Sözleşmesi’nin 2, 5 ve 13 sayılı maddelerini ihlal etmekten sorumlu bulundu.
18 Eylül 2001’de verilen çeşitli kararlarda (7),
Türkiye, kamulaştırma ile ilgili 34 davada Sözleşme’ye ek 1 numaralı Protokol’un
1inci maddesini ihlal etmekten sorumlu bulundu. Ödenen tazminatlar, kamulaştırma
tarihi ile ödeme tarihi arasında enflasyondaki gerçek artışı yansıtmıyordu.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 26 Haziran 2001’de kabul
edilen 80 sayılı üçüncü Ara Karar’da, Türkiye, Loizidou davasında verilen
28 Temmuz 1998 tarihli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını uygulamadığı
için kınandı.
28 Haziran 2001’de, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi, Türkiye ile
ilgili olarak izleme prosedürüne devam edilmesi hakkında bir karar kabul
etti. Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi’nin “Üye Devletlerce Yükümlülük
ve Taahhütlerin Yerine Getirilmesi Komitesi” tarafından Türkiye’ye yapılan
(26-30 Mart 2000 ve 23-26 Mayıs 2001) iki ziyaret hakkında bir rapor yayımlandı.
İnsan haklarının korunması ile ilgili olarak, Türkiye yeni bir
yapılanma oluşturdu (5 Ekim 2000 tarihli yasa): İnsan Hakları Başkanlığı,
İnsan Hakları Yüksek Kurulu, İnsan Hakları Danışma Kurulları ve Araştırma
Kurulları. İnsan Hakları Başkanlığı’nın kurulma amacı, insan hakları alanındaki
mevzuatın uygulanmasını izlemektir.
İnsan Hakları Yüksek Kurulu, Türkiye’de insan haklarının korunmasını
geliştirmeye ve güçlendirmeye yönelik tekliflerde bulunmaktan sorumlu olan,
bakanlıklar arası bir komitedir.
İnsan Hakları Danışma Kurulu, hükümet ve sivil toplum kuruluşları arasında
görüş alışverişi için kalıcı bir forum olarak hizmet etmek üzere tasarlanmıştır.
Araştırma Kurulları ise, iddia edilen insan hakları ihlalleriyle ilgili
olarak mahallinde araştırmalar yapmakla görevli olacaktır.
Bu Kurullar’ın işleyişine ilişkin esaslar, bir yönetmelikte ortaya konulmuştur
(21 Ağustos 2001 tarihli Resmî Gazete). Hükümet, bu kurulların tam olarak
işlemesinin önemini vurgulamış ve “İnsan Hakları Kurulları’nın faaliyetlerine
ilişkin üç aylık raporların, kurulların görüş ve önerileriyle birlikte,
İnsan Hakları Yüksek Kurulu’na gönderilmeye devam edilmesini” istemiştir
(İnsan haklarından sorumlu Devlet Bakanı’nın 26 Eylül 2001 tarihli genelgesi).
Bu organların etkisini değerlendirmek için daha ayrıntılı bilgilere
ihtiyaç vardır.
Güvenlik güçlerinin insan hakları konusunda eğitilmesiyle ilgili ihtiyaçlar,
polis eğitimine ilişkin 25 Nisan 2001 tarihli yasada belirlenmiştir. Bu
yasa çerçevesinde, Polis Akademileri, polis memurlarına insan hakları konularında
2 yıl süreyle eğitim verecektir. Ayrıca, gözaltına alınan kişilerin tutulma
şartlarını iyileştirmek amacıyla, Ağustos 2001’de, Ankara’daki polis karakollarında
bazı projeler başlatılmıştır. Türk hükümeti tarafından sağlanan resmî verilere
göre, 2000-2001 akademik yılının sonuna kadar 26.780 güvenlik görevlisi
insan hakları alanında eğitilmiş olacaktır.
Medenî ve siyasî haklar
Bir dizi anayasal, yasal ve yönetimsel değişikliğe karşın, Türkiye’de
bireyler açısından fiilî insan hakları durumu iyileşmeye muhtaçtır.
Anayasa’nın değiştirilen 38inci maddesi, ölüm cezasını, terörizm
suçlarıyla ve savaş zamanıyla veya yakın savaş tehlikesi durumlarıyla sınırlamaktadır.
Terörizm suçlarına ait istisna, (herhangi bir çekinceye izin vermeyen)
AİHS’ye ek 6 sayılı Protokol ile uyumlu değildir. Savaş suçlarıyla ilgili
istisna ise, 6 sayılı Protokol kapsamında caizdir. Değiştirilen bu maddeyi
yürürlüğe koymak için Ceza Kanunu’nda değişiklik yapılması gerekecektir.
Bu yapıldığında, Türkiye’nin AİHS’ye ek 6 numaralı Protokol’u imzalamak
ve onaylamak durumunda olup olmadığını değerlendirmek mümkün olacaktır.
Raporlama dönemi boyunca, mahkemeler, Terörle Mücadele Kanunu temelinde
ölüm cezaları vermeye devam ettiler. 2000 yılında 17 kişi, Ocak-Ağustos
2001 döneminde ise 10 kişi, idam cezasına mahkum edildi. Ancak, ölüm cezalarının
infazı konusunda 1984’ten beri devam etmekte olan fiilî moratoryum sürdürülmüştür.
Abdullah Öcalan davasıyla ilgili olarak, Türk makamları, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi önündeki davanın tamamlanmasına kadar, idam kararının infazını
ertelemeyi kabul etmişlerdir.
İşkence ve kötü muamele ile ilgili olarak, Türk hükümetinin,
Avrupa Konseyi İşkence ve İnsanlık Dışı ve Küçültücü Muamele veya Cezanın
Önlenmesi Komitesi’nin (İÖK) işkence ve kötü muamele konusundaki raporunu
Ocak 2001’de yayımlamayı kabul etmesi, olumlu bir gelişmedir.
24 Temmuz 2001’de, şüphelilerin gözaltına alınması, tutuklanması ve
sorgulanması ile ilgili olarak güvenlik güçlerinin görevlerini ve sorumluluklarını
açıklığa kavuşturan bir İçişleri Bakanlığı genelgesi çıkarıldı. Bu genelge,
işkenceyi ve kötü muameleyi açıkça yasaklamaktadır. İnsan hakları ihlallerine
ilişkin iddiaları araştırmak amacıyla savcılar tarafından polis ve jandarma
karakollarında denetimler yapılmasına başlanmıştır. 26 Eylül 2001 tarihli
genelge (bkz. yukarıda), yerel makamları, insan hakları ihlallerini
önlemeye yönelik çabaları yoğunlaştırmaya çağırmaktadır.
Yargılama öncesi gözaltıyla ilgili hükümler, Anayasa’nın 19uncu maddesinde
yapılan değişiklik temelinde, AİHS ile daha da uyumlu hale getirilecektir.
Söz konusu değişiklik ile, toplu suçlarda gözaltına alınan bir kişinin
yargıç önüne çıkarılmadan önce gözaltında tutulabileceği süre dört güne
indirilmiştir. Bu değişiklik, gözaltında kötü muamelenin önlenmesi açısından
olumlu bir gelişmedir ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yetkisine giren
suçlar için ve olağanüstü hal kapsamındaki illerde de uygulanmalıdır.
Daha önceki raporda belirtildiği gibi, otomatik yargı incelemesi ve
sağlık muayenesi başta olmak üzere, AİHS standartlarıyla uyumlaştırılması
gereken başka prosedürler de vardır.
Pratikte, işkence ve kötü muamele ile ilgili durum, son düzenli rapordan
beri düzelmemiştir ve ciddî şekilde kaygı nedeni olmaya devam etmektedir.
Gözaltında işkence ve kötü muamele olayları sürmektedir. Ağustos 2001’de,
Edremit ilçesinde, gözaltında tutulan 16 yaşında bir oğlanın öldüğü haber
verildi. İşkence özellikle güneydoğuda yaygındır. Olağanüstü hal altında
bulunan dört ilde geniş ölçüde uygulanan “kapalı gözaltı” durumunda, işkence
vakaları daha sık gözlenmektedir. Bu gözaltı yöntemi, Ceza Usul Kanunu
ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri Yasası ile öngörüldüğü gibi, devlet güvenlik
mahkemelerinin yetkisine giren davalarda da uygulanmaktadır.
Genç insanların da etkilendiği görülmektedir. Yasadışı bir örgüte yardım
ve yataklık etmek suçlamasıyla tutuklanan ve, avukatlarına göre, daha sonra
kötü
muamele ile karşılaşan Urfa/Viranşehirli çocuklar, uluslararası baskı
sonrasında salıverildiler.
İşkence veya kötü muamele yaptıklarından şüphe edilen görevlilere karşı
açılan davaların sayısı, önceki yıllara kıyasla artış gösterdi. Ancak,
verilen mahkumiyetlerin çok hafif olduğu veya çok sık olarak para cezasına
çevrildiği veya ertelendiği şeklinde kaygılar devam etmektedir. Ayrıca,
kamu görevlilerine karşı dava açmak için bir idarî onay alınmasını öngören
kural değişmemiştir. Türk makamlarına göre, 2000-2001 döneminde, güvenlik
güçleri mensuplarına karşı, kötü muamele iddialarıyla 1.472 dava, işkence
iddialarıyla 159 dava açıldı. Bu davalar sonucunda, 36 kişiye hapis cezaları
verildi, 50 kişi meslekten ihraç edildi.
Parlamento İnsan Hakları Komisyonu, geçen yıl Bayan Sema Pişkinsüt’ün
başkanlık görevinden ayrılması üzerine, işkence konusundaki araştırma faaliyetinde
daha az etkili olmuştur. Ayrıca, Bayan Pişkinsüt, işkence olaylarına ilişkin
araştırmaları esnasında Komisyon’a ulaşan bilgilerin kaynaklarını açıklamama
kararını savunmak için parlamenter dokunulmazlığını bırakmaya hazır olduğunu
beyan etmiştir. Bununla birlikte, yakın tarihli bir gelişme olarak, Komisyon’un
yeni başkanı, Komisyon üyelerinin, işkence ve/veya kötü muamelenin gerçekte
olup olmadığını doğrulamak için polis karakollarına ve cezaevlerine habersiz
ziyaretler yapacaklarını bildirdi.
2000 sonbaharında, Türk hükümeti, cezaevi sisteminde reform yapmaya
karar verdi. Buna göre, (tek bir odada 80’e yakın tutuklu ve hükümlünün
kaldığı) büyük koğuşlar yerine, 1 ila 3 kişinin paylaştığı küçük hücrelerden
oluşan bir sistem (F tipi, yüksek güvenlikli cezaevleri) kurulacaktı. Bu
karar, yalnızca cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ile değil, ayrıca
başka taleplerle de ilgili olan, şiddetli gösterilere ve açlık grevlerine
yol açtı. Grevlere katılan tutuklu ve hükümlülerin büyük çoğunluğu, Terörle
Mücadele Kanunu kapsamında yargılanmaktaydı veya mahkum edilmişti. Açlık
grevlerinin örgütlenmesinde bir takım aşırı gruplar rol almıştı.
Türk güvenlik güçleri, F tipi cezaevlerine zor kullanarak nakil yapmak
için, 19-22 Aralık 2000 tarihlerinde açlık grevcilerine ve protestoculara
karşı harekete geçtiler. Bunun sonucunda 32 kişi öldü. Ocak 2001’de, AB
bağımsız bir soruşturma yapılması çağrısında bulundu. İÖK’nin Nisan 2001’de
çıkardığı bir raporda, 32 ölümden bazılarına, ateşli silah ve gözyaşı bombası
dahil ölçüsüz güç kullanımının yol açmış olabileceği belirtildi. Adlî Tıp
Kurumu’nun ölümlerin nedenlerine ilişkin raporu, İÖK bulgularını doğrulamaktadır. (8)
Bu rapor, olaylardan hemen sonra hazırlandı fakat Parlamento’ya sunulması
daha uzun bir zaman aldı. Açlık grevleri devam etmektedir ve bugüne değin,
cezaevleri içinde ve dışında, 40 kadar açlık grevcisi ölmüştür. İstanbul’da
bir savcı, Aralık 2000 operasyonları sırasında bir cezaevinde görevde bulunan
1.615 kişi aleyhine dava açtı. Bu kişiler, “kötü muamele” ve “kanunsuz
hareket” ile suçlanmaktadır. Bu konularda özgür tartışma kısıtlanmıştır.
Bir Avrupa Parlamentosu özel delegasyonu, Haziran başında Türkiye’yi
ziyaret etti ve, Avrupa Konseyi İÖK tavsiyeleri gereğince, uygun önlemler
alması için Türkiye’ye çağrıda bulundu.
Cezaevi reformlarının diğer yönleriyle ilgili olarak, başta aşağıdakiler
olmak üzere, önemli bazı yasal düzenlemeler kabul edilmiştir:
Terörle
Mücadele Kanunu’nun 16ncı maddesini değiştiren yasa (5 Mayıs 2001).
Bu değişiklik yoluyla, terörizm ve örgütlü suçtan mahkum edilen tutuklu
ve hükümlülerin, ortak yaşam alanlarında eğitim, spor ve diğer sosyal ve
kültürel faaliyetlere katılabilmeleri öngörülmüştür. Açık ziyaretlere ayda
bir kez izin verilmektedir.
İnfaz
Hakimliği Kanunu (16 Mayıs 2001). Toplam olarak 140 infaz hakimliği
kurulmaktadır. İnfaz hakimleri, tutuklu ve hükümlü kişilerle ilgili olarak
yapılan işlemler hakkında karar vermekten ve bu işlemlerle ilgili şikayetleri
incelemekten sorumlu olacaklardır. Bu kanunun ve aşağıda belirtilen kanunun
uygulanması hakkında bir yönetmelik, 7 Ağustos 2001 tarihinde Adalet Bakanlığınca
kabul edildi.
Ceza
İnfaz Kurumları ve Tutuk Evleri için İzleme Kurulları Teşkiline Dair Kanun
(21 Haziran 2001). Bu kanun, 133 İzleme Kurulu tesis etmektedir. Kurulların
görevi, başka hususlar yanında, ceza kurumlarında yaşama ve sağlık koşulları,
nakiller ve disiplin tedbirleri ile ilgili olarak denetimler yapmak ve
bu konularda Adalet Bakanlığı ve öteki ilgili kuruluşlar için üç aylık
raporlar hazırlamaktır.
Cezaevlerinde aşırı yığılmadan gelen baskıları azaltma yönünde bir adım
olarak, 8 Aralık 2000 tarihinde kabul edilen, Şartlı Salıverme ve Erteleme
Kanunu (halk arasında bilinen adıyla “Af Kanunu”) belirtilebilir. Bu kanunun
bir sonucu olarak, bazıları 3 yıl içinde benzer bir suç işlememek koşuluyla,
30.000 kadar insan tahliye edildi. 1 Mayıs 2001’e gelindiğinde, Türk cezaevlerinde
59.215 kişi bulunmaktaydı. Bu rakam, önceki yıla kıyasla %23’lük bir azalmayı
temsil etmektedir. 18 Temmuz 2001’de, Anayasa Mahkemesi, “af” yasasının
başka bazı suçları da içerecek şekilde genişletilmesi gerektiğine karar
verdi ve yasayı bu karar ile uyumlu kılması için Parlamento’ya altı ay
verdi.
Başlangıç kısmında ve 13, 14, 22, 26 ve 28 sayılı maddelerde yapılan
değişiklikler başta olmak üzere, Anayasa değişikliklerine somut içerik
kazandıracak şekilde ifade özgürlüğünün kapsamını genişletmek için
mevzuatta değişikliklere ihtiyaç vardır. Anayasa’nın 26ncı ve 28inci maddelerinde
yapılan değişiklik, kanunla yasaklanmış dillerin kullanılmasını önleyen
anayasa hükmünü kaldırmıştır. Reformların amacı dikkate alındığında, 14üncü
ve 26ncı maddelerdeki kısıtlamalar ile ilgili yeni düzenlemenin, Türkçeden
başka dillerin kullanımı dahil, ifade özgürlüğü için etkili bir güvence
sağlayacak şekilde yeni mevzuata ve uygulamaya yansıtılması özel önemdedir.
Raporlama döneminde, ifade özgürlüğünün kullanımına ilişkin bazı ciddî
sorunlar olmuştur. Hem Ceza Kanunu (özellikle, parlamentonun, ordunun,
cumhuriyetin ve yargının tahkir edilmesiyle ilgili Madde 159 ve ırksal,
etnik veya dinsel nefretin tahrik edilmesiyle ilgili Madde 312), hem de
terörle mücadele yasasının 7nci ve 8inci maddeleri (ayrılıkçı propaganda
yapılması), savcılar ve hakimler tarafından ifade özgürlüğünü kısıtlamak
için yaygın şekilde kullanılmaya devam etmektedir. Bu tür davaların son
örnekleri arasında, Radikal yazarı Bayan Neşe Düzel ve Turkish
Daily News yazarı Bay Burak Bekdil aleyhine açılan davalar bulunmaktadır.
“Düşünce Özgürlüğü 2000” adlı bir kitaptaki yazıların yeniden yayımlanması
nedeniyle takibata uğrayan onaltı aydın, Ankara Askerî Mahkemesi tarafından
aklanmışlardır, fakat başka mahkemelerde benzer suçlamalar ile karşı karşıyadırlar.
1 Ocak 2001’den beri, siyasal faaliyetler nedeniyle veya çeşitli yasaları
ihlal ettikleri gerekçesiyle 80 kadar gazeteci hapsedilmiştir. “Yargıyı
tahkir etmek” ve “Cumhuriyeti tahkir etmek” suçlamalarıyla tutuklanmış
olan ve uluslararası baskı üzerine aklanan Bay Mehmet Uzun gibi kimileri
ise aklanmaktadır. Ancak, ayrılıkçı propaganda yapmakla suçlanan Dr. Fikret
Başkaya, benzer baskılara karşın, hapis cezasını çekmeye başladı. Son zamanlardaki
bir gelişme olarak, 3 Ekim 2001’de Bay Uzun’un kitabı toplatıldı ve aleyhine
dava açılması tehlikesi vardır.
Kimi resmî kaynaklarca, ifade özgürlüğü ile bağlantılı suçlardan dolayı
yaklaşık 9.000 kişinin hapiste olduğu kabul edilmiştir. Görüş ve düşünce
ifade ettikleri için çok sayıda gazeteci, aydın, yazar ve siyasetçi hapsedilmiştir.
2000 yılına ait resmî verilere göre, Ceza Kanunu’nun 159uncu ve 312nci
maddeleri kapsamında 261 kişi, Terörle Mücadele Kanunu kapsamında 324 kişi
mahkum edilmiştir. Bu rakamlar, 1999 yılında, sırasıyla 347 ve 1.317 idi.
Basın özgürlüğü konusunda, bir başka değişiklik getirilmiştir.
“Kanunla yasaklanmış herhangi bir dilde yayın yapılamayacağı” şeklindeki
hüküm kaldırılmıştır (Anayasa Madde 28). Bu değişiklik umut vericidir,
fakat gerçek anlamda etkili olması için mevzuat değişikliklerine ihtiyaç
vardır. Bu mevzuat değişikliklerinin içeriği, söz konusu hakkın kullanımı
bakımından yaşamsal önem taşıyacaktır. Madde 26’daki genel kısıtlamalar,
düşünce ve görüşlerin yazılı olarak ve başka araçlar yoluyla ifade edilmesini
ve yayılmasını da kapsadığı için, uygulayıcı mevzuatın ve tatbikatın basın
özgürlüğünün etkili biçimde korunmasını temin etmeleri önemlidir.
Basın özgürlüğünün diğer yönleri ile ilgili olarak, İçişleri Bakanlığı,
resmî belgelerde ve devlet medyasında kullanılması yasaklanan tabirlerin
bir listesini yayımladı. Kimi yayınevleri faaliyetlerini durdurmak zorunda
kaldılar, süreli yayınlar ve kitaplar toplatıldı. Yakın tarihli bir örnek,
26 Eylül 2001 tarihinde IDEA Politika dergisinin yayımlanmasını
durdurma kararıdır.
14 Aralık 2000 tarihli bir karar ile, 4 numaralı İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi, Türkiye’yi “zaaf halinde” gösteren bilgilerin her tür yayımını
yasakladı. Gazeteler ve gazeteciler, pratikte özellikle F tipi cezaevi
protestolarıyla ilgili haber ve resimlerin yayımlanmasını yasaklamayı hedefleyen
bir “sansür eylemi” olarak görülen bu karardan şikayet ettiler.
Yayıncılık sahasında, yukarıda belirtildiği gibi, “kanunla yasaklanmış
herhangi bir dilde yayın yapılamayacağı” şeklindeki hükmü kaldıran anayasa
değişikliği umut vericidir, fakat bunun yayıncılık alanında hüküm ifade
etmesi için mevzuat değişikliklerine ihtiyaç vardır (bkz. ayrıca kültürel
haklar başlığı altındaki bölüm). Türk Parlamentosu, Haziran 2001’de, Radyo
ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) statüsünü tadil eden bir yasayı kabul
etti. Bu yasa, mülkiyetle ilgili konuları açıklığa kavuşturduğu, yeniden
iletimi yasallaştırdığı, bazı ahlak standartları koyduğu halde, ifade özgürlüğünü
ve mülkiyet çeşitliliğini daha da kısıtlayabilirdi. Üst Kurul’un bir üyesi,
Millî Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından tayin edilecekti. Haziran 2001 sonunda,
Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa’nın bazı ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle
bu yasayı veto etti. Yasada Avrupa standartlarına göre bir revizyon yapılmaktadır.
Son düzenli raporda belirtildiği gibi, var olan yasanın uygulanması
bir endişe konusu olmaya devam etmektedir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu
(RTÜK), kimi radyo/TV istasyonlarını geçici olarak yasaklamaya devam etti.
Örneğin, Ağustos 2001’de, 10 istasyon, esas olarak güncel olaylar hakkında
kabul edilmez yorumlar nedeniyle 1 ila 365 gün süreyle kapatma cezaları
aldı. Bundan başka, 26 Eylül 2001 tarihinde, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu,
RTÜK yasasının 26ncı maddesi (yeniden iletim yasağı) temelinde BBC ve Deutsche
Welle yayınlarının Türkçe olarak verilmesini yasaklayan kesin bir karar
aldı. Kurul Başkanı, bu karara karşı olduğunu belirtti ve bir idare mahkemesi
önünde dava açtı. Mahkeme, bu başvuruyu reddetmiş olup, RTÜK, yeniden iletime
son vermeleri için, ilgili radyo istasyonlarını uyarmıştır.
Örgütlenme ve barışçıl toplantı özgürlüğü ile ilgili olarak,
Anayasa’nın değiştirilen 33üncü maddesi, (9)
dernek kurma hakkı üzerine genel kurallar ve kısıtlamaları tadil etmektedir.
Bunun etkisi, ancak uygulayıcı mevzuat konulmasından sonra değerlendirilebilir.
Parlamento önünde bulunan Medenî Kanun değişiklikleri, STK’lerin uluslararası
ilişki kurmaları bakımından bazı küçük iyileşmeler getirebilir.
Halen, Türkiye’de STK’ler kurulmasına ilişkin prosedür zahmetli olmaya
devam etmektedir ve STK’lerin işleyişi, hâlâ önemli devlet kontrollerine
tabidir. STK’ler, Türkiye dışından malî kaynak almak için hükümetten onay
almak zorundadırlar. STK’ler, özellikle Güneydoğu’da, taciz ve korkutma
ile karşı karşıya olduklarını belirtiyorlar. 7 Ekim 2001’de, Türkiye İnsan
Hakları Vakfı’nın Diyarbakır şubesi, polis güçlerince basıldı; işkence
ve kötü muamele mağdurlarına ilişkin gizli tıbbî bilgilere yetkililerce
el konuldu. Alınan dosyalar, 10 Ekim 2001’de iade edildi. Bu arada, söz
konusu STK’ye karşı, onun faaliyetlerini engellemeyi, hattâ onun kapatılmasını
amaçlayan iki dava açıldı.
Siyasal partilerce uyulması gereken ilkelere dair anayasa hükmü tadil
edilmiştir. Bir siyasal partinin üyelerince bu temel ilkelere karşı işlenen
“fiiller” bir bütün olarak parti tarafından onaylandığında parti aleyhine
yaptırımlar uygulanabilir. Temelli kapatma yerine, Anayasa Mahkemesi, “fiiller”in
ağırlığına bağlı olarak, söz konusu siyasal partinin kısmen veya tamamen
yasaklanmasına karar verebilir. Ayrıca, yapılan bu değişiklik, siyasal
partiler ile ilgili olarak daha ölçülü yaptırımlar getirecektir / getirebilir (10),
fakat siyasal partilerin kapatılma nedenleri değişmemiştir (Madde 68).
22 Haziran 2001’de, 26 ay süren bir davanın sonunda, Anayasa Mahkemesi,
lâikliğe karşı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Fazilet Partisi’nin
kapatılmasını ve malvarlığına el konulmasını emreden bir karar aldı. Resmî
gerekçe henüz yayımlanmamış olmakla beraber, karar derhal yürürlüğe girdi.
(102 milletvekiliyle ana muhalefet partisi olan Fazilet, Türkiye’de kapatılan
dördüncü İslamî eğilimli partiydi. 1983’ten bu yana, toplam 21 siyasal
parti Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır.)
Anayasa’nın 68inci ve 69uncu maddelerine dayanan son karar ile, partinin
iki milletvekili Parlamento’dan ihraç edildi. Bu kişiler ve partinin üç
diğer üyesi, beş yıl süreyle siyasetten menedildi. Bu kişilerden biri,
türban giyerek yemin ettiği için takibata uğradı. Anayasa Mahkemesi, bunu
lâikliğe karşı bir eylem olarak gördü.
31 Temmuz 2001 tarihinde verdiği bir karar ile (11),
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Refah Partisi’nin 1998 yılında Anayasa
Mahkemesi tarafından kapatılmasının, AİHS Madde 11 kapsamında örgütlenme
özgürlüğü ilkesine aykırı olmadığına hükmetti. Mahkeme’nin düşüncesine
göre, Refah Partisi’nin kapatılması “demokratik toplumun korunması yönünde
ivedi bir toplumsal gereksinmeyi karşılayan bir karar olarak görülebilirdi.”
Din özgürlüğü ile ilgili olarak, bazı gayri Müslim cemaatlere
yönelik daha büyük bir hoşgörü olduğunu gösteren işaretler vardır.
2000 yılında, özellikle Hristiyanlığın ikibininci yıldönümü kutlamalarında,
Türk makamları, Tarsus’ta bir toplantı dahil, belli başlı dinsel gruplar
arasında düzenlenen ekümenik etkinliklere destek oldular. Aralık ayında,
Cumhurbaşkanı Sezer, Noel ve Hanuka münasebetiyle Türkiye’nin dinsel azınlık
gruplarına bir mesaj yayınladı.
12 Haziran 2001’de, Başbakan, valiliklere bir genelge gönderdi ve yurt
dışına göç etmiş Süryani Ortodoks Türk vatandaşlarının, olağanüstü hal
kapsamındaki bölgelerde ve mücavir illerde bulunan köylerine geri dönme
haklarını tekrar teyit etti. Cumhurbaşkanı Sezer’in desteğiyle, hükümet,
İstanbul’da bir başka Süryani Ortodoks kilisesinin açılmasına izin verdi.
Azınlık vakıflarına ait olan kiliseler ve diğer binaların onarımı için
artık resmî izin gerekli değildir.
Ancak, Hristiyan kiliseler, özellikle taşınmaz mülkiyeti ile ilgili
olarak güçlüklerle karşılaşmaya devam ediyorlar. Heybeliada Ortodoks Ruhban
Mektebi’nin 1971’den beri kapalı kalmasıyla ilgili herhangi bir ilerleme
olmamıştır. Çeşitli kiliselerin yasal statüsünün tanınmaması, din adamlarının
Türkiye’ye girişi dahil bir dizi güçlük yaratmaktadır.
Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumunda iyileşme olmamıştır.
Alevilere yönelik resmî yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına
Diyanet İşleri Başkanlığınca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri,
okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi
verilmesiyle ve sadece Sünni camileri ve dinsel vakıfları için malî destek
sağlanmasıyla ilgilidir.
İltica isteyenler ve insan kaçakçılığı konusu, Başlık
24 – Adalet ve içişleri sahasında işbirliği altında ele alınmıştır.
Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar
Anayasal reform paketi, ekonomik ve sosyal haklara ilişkin anayasal
güvenceleri ilgilendiren bir takım değişiklikler getirmiştir. Bunların
en önemlileri, aşağıdaki hususlar ile ilgilidir:
- çalışma hakkının kapsamının genişletilmesi (Madde 19),
- cinsler arasında eşitliğin güçlendirilmesi (bkz. aşağıda) (Madde 41
ve 66),
- sendikal hak ve özgürlüklerin kapsamının genişletilmesi: Madde 51,
sendika kurma hakkını yalnızca işçilere değil bütün çalışanlara tanıyacak
şekilde tadil edilmiştir. Sendika yöneticisi olmak için en az on yıl işçi
olarak çalışmış olma şartı da kaldırılmıştır.
- ekonomik koşullar göz önünde bulundurularak adil bir ücret alma hakkının
güvence altına konulması (Madde 55).
Çocuk hakları ile ilgili olarak, Türk hükümeti, 26 Ocak 2001 tarihinde
Çocuk Emeğinin En Kötü Şekillerinin Tasfiyesi hakkında 182 sayılı ILO Sözleşmesi’ni
ve, 18 Ocak 2001’de, Çocuk Haklarının Kullanımı üzerine Avrupa Sözleşmesi’ni
onayladı. 13 Nisan 2001’de kabul edilen bir yasayla, Emniyet Genel Müdürlüğü
tarafından bir Çocuk Bürosu kuruldu. Bu yeni birim, yukarıda belirtilen
Çocuk Haklarının Kullanımı üzerine Avrupa Sözleşmesi’nin uygulanmasından
doğan görevleri yerine getirmekten sorumludur. Ancak, çocuk haklarıyla
ilgili durum, Türkiye tarafından 1989 yılında onaylanan Avrupa Sosyal Şartı’nın
7nci ve 17nci maddeleriyle uyumlu değildir.
Sendikal haklar ile ilgili olarak, “Kamu Çalışanlarının Sendikaları”
üzerine bir yasa 12 Temmuz 2001 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu yasa, örgütlenme
hakkı gibi bazı temel sendikal haklar öngörmekte, fakat toplu pazarlık
ve grev haklarını içermemektedir. Polis memurları, hakimler ve savcılar
gibi bazı kamu görevlisi kategorileri, sendikal haklara sahip değildir.
Dernek kurma hakkını genişleten, fakat “görevlerinin gerektirdiği ölçüde
Devlet memurlarına” sınırlamalar getirilmesini öngören Anayasa’nın 33üncü
maddesindeki değişiklik ışığında bu yasa gözden geçirilebilir.
21 Nisan 2001 tarihinde yürürlüğe giren bir yasayla bir Ekonomik ve
Sosyal Konsey resmen kurulmuştur. Fakat bu, AB’de mutat olan türden bir
sosyal diyalog mekanizması yönünde yalnızca bir adımdır (bkz. ayrıca
Başlık 13 – Sosyal politika ve istihdam).
Kültürel haklar açısından, Anayasa’nın 26ncı ve 28inci maddelerinin
tadil edilmesiyle ilerleme sağlanmıştır. Kanunla yasaklanmış dillerin kullanılmasına
izin vermeyen hüküm kaldırılmıştır. Bu değişiklik, Türkçeden başka dillerin
kullanılmasının yolunu açabilir ve dolayısıyla olumlu bir gelişmedir. Ancak,
Türkçeden başka dillerde haberleşme hakkına müdahale edilmesine karşın
etkin koruma sağlamak için, var olan kısıtlayıcı mevzuat ve uygulamalarda
değişikliğe ihtiyaç olacaktır. RTÜK yasası, “evrensel kültürün ve bilimin
gelişmesine katkıda bulunacak diller hariç”, radyo ve televizyon yayınlarının
Türkçe olmasını öngörmektedir.
1923 Lozan Antlaşması’nın kapsamına girenler (Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler)
dışındaki gruplara mensup kişiler bakımından, fiilî durum, özellikle yayıncılık
ve eğitim ile ilgili olarak, iyileşmiş değildir. Pratikte, örneğin Kürtçe
şarkılar ve Kürtçe sokak röportajları, arada sırada yayınlanmaktadır. Eğitim
(temel ve yaygın eğitim) alanında, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından resmen
izin verilmedikçe, Türkçeden başka hiçbir dil öğretim amacıyla kullanılamaz.
Anayasal reform kapsamında hiçbir değişiklik, Türkçeden başka dillerde
eğitim yapılabilmesini öngörmüyor.
Kadın-erkek eşitliği alanında, Anayasa’nın 41inci maddesi, ailenin
temeli olarak eşler arasında eşitlik ilkesini yerleştirmek amacıyla tadil
edilmiştir. Anayasa’nın tadil edilen 66ncı maddesi, anne veya babanın yabancı
olması halinde cinsiyete göre ayrımcılığa son vermiştir. Parlamento’da
bekleyen yeni bir Medenî Kanun, diğer konularda da ayrımcılığa son verecek
ve kadın-erkek eşitliğini güçlendirecektir.
“Namus cinayetleri” denilen olay dahil, aile içinde kadınlara karşı
şiddet sorunu, ciddî bir kaygı konusu olmaya devam etmektedir. Bu tür cinayetler
işleyenlere verilecek cezaların azaltılmasına müsaade eden mevzuat hâlâ
geçerlidir.
Sağlık Bakanı, sağlık sektöründeki öğrencilerle ilgili disiplin rejiminde
bir değişiklik yaptı. Buna göre (12),
cinsel ilişkiye girdiği veya fuhuş yaptığı belirlenen öğrenciler, okuldan
ihraç edilecektir. İstanbul Bürosu, Eylül 2001’de bu yönetmeliğe karşı
dava açtı.
Azınlık hakları ve azınlıkların korunması
Kültürel haklar ve anayasa değişikliklerinin muhtemel etkisi ile ilgili
olarak yukarıda işaret edilenlerin ötesinde, kültürel bir kimliğe ve ortak
geleneklere sahip etnik grupların mensuplarının kendi dilsel ve kültürel
kimliklerini ifade edebilme imkânlarında herhangi bir iyileşme olmamıştır.
Türkiye, Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi’ni
imzalamamıştır ve 1923 Lozan Barış Antlaşması ile tarif edilenlerden başka
azınlıkları tanımamaktadır.
Türkiye’de Roman veya diğer ‘çingene’ çıkarlarını temsil eden kültürel
derneklerce yapılan çeşitli girişimler sonucunda, Temmuz 2001’de Kültür
Bakanlığı tarafından, Türk çingeneleri hakkında küçültücü ve saldırgan
ifadeler içeren ve aynı Bakanlıkça 2000 yılında yayımlanmış olan bir kitabın
toplatılmasına ve satışının yasaklanmasına karar verilmesi gibi bazı olumlu
gelişmelerden söz edilebilir. Benzer şekilde, Millî Eğitim Bakanlığı 5
Ekim 2001 tarihinde, bakanlıkça yayımlanmış sözlüklerde bu grup hakkında
kullanılan kötüleyici ifadeleri iptal etmek üzere bir genelge yayınladı.
Ancak, 1934’te çıkarılmış olan İskan Kanunu’na göre, “göçebe çingeneler”
Türkiye’ye göçmen olarak kabul edilmeyecek gruplar arasında olmaya devam
etmektedir.
Kültürel haklara saygı konusu, Güneydoğu’daki durumun iyileştirilmesi
bakımından özellikle önemlidir. “Kürt Yeni Yılı” Nevruz, 21 Mart 2001 tarihinde
bölgede olaysız kutlandı ve şenliklere 500.000’den fazla insanın katıldığı
belirtildi. Bununla beraber, İstanbul dahil bazı şehirlerde örgütlü kutlamalar
yasaklandı.
25-27 Mayıs günlerinde Diyarbakır’da, AT Meda programının malî desteğiyle,
bir Kültür ve Sanat Şenliği gerçekleşti. Bir konser ve kültürel çoğulculuk
üzerine bir açık oturum dahil, çeşitli etkinliklere binlerce insan katıldı.
Geçen yıl içinde başka bazı kültürel etkinlikler de gerçekleşti.
Son düzenli rapordan bu yana, Güneydoğu’daki olağanüstü hal üç defa
uzatıldı: Diyarbakır, Hakkari, Şırnak ve Tunceli illerinde 4 aylık süreler
ile, 27 Ekim 2000, 27 Mart 2001 ve 29 Haziran 2001 tarihlerinde. Güvenlik
durumunda büyük iyileşme olduğu bildirilmektedir. Ancak, 2001 yılında Silopi/Şırnak
bölgesinde bir polis karakolundan ayrılmaları sonrasında iki HADEP yöneticisinin
kaybolması olayı açıklık kazanmamıştır.
Kürt taraftarı HADEP, polis soruşturmaları dahil, çeşitli resmî engeller
ile sık sık karşılaşmaktadır. 1 Eylül tarihinde Ankara’da Dünya Barış Günü’nü
kutlamak için yapılması planlanan bir HADEP gösterisi, Türk makamlarınca
yasaklandı.
Türkiye, geçen yıllarda çatışma ve terörizm olaylarından en çok etkilenen
bölgeler için, tarım ve konut projelerini de kapsayan bir ekonomik yardım
ve kalkınma programına yatırım yapmıştır.
Millî Güvenlik Kurulu tarafından başlatılan, fakat hâlâ açıkça ilan
edilmeyen bir Doğu ve Güneydoğu Eylem Planı, Başbakan’ın onayı ile yürürlüğe
konulmuştur. Plan kapsamında, kamu yönetimi, ekonomi, sağlık ve eğitim
ile ilgili 107 tedbir bulunduğu söylenmektedir. Planın eşgüdümü, Devlet
Planlama Teşkilatı’nın görevi olup, uygulama ilgili kamu kurumları ve kuruluşları
tarafından yürütülmektedir. Bu planın bir parçası olan “köye dönüş programı”
bölgedeki olaylar nedeniyle yerlerini terk etmiş olan insanların yeniden
iskan edilmesini öngörmektedir. Olağanüstü Hal Bölge Valisi’ne göre, Temmuz
2001 itibariyle 26.000 kadar insan köylerine geri dönmüştür. 2800 aile
resmen yeniden iskan edilmiştir. Ancak, 34.000 geri dönüş başvurusu yanıtlanmayı
beklemektedir. Bazı durumlarda, boşaltılan veya terk edilen köyleri savunmak
için devletçe silah ve maaş verilen köy korucuları, ayrılan köylülerin
evlerini işgal etmişlerdir ve bu evleri onların asıl sahiplerine geri vermeyi
reddediyorlar. Bölgede 45.000 ile 90.000 arasında köy korucusu vardır.
Şırnak bölgesinde, 12 köy inşa edilmiş olup, 4 yatılı okul ve 19 ilkokul
yapılması öngörülmektedir. Ancak, yerinden olmuş geri dönen köylüler, genel
olarak “merkez köyler” adıyla bilinen yeni köyler inşa etme politikasının,
tam olarak ilgili insanların yararına olup olmadığını sorguluyorlar.
Hükümet, bölgede 10 özel banka şubesinin açılmış olduğunu ve altyapı
projelerinin %14 oranında arttığını belirtmektedir.
* * * * *
Ankara’da ve Stockholm’de siyasi direktörlerin Troyka toplantılarıyla,
Brüksel’de siyasi direktörlerin iki toplantısıyla ve 26 Haziran 2001 tarihinde
Lüksemburg’da AT-Türkiye Ortaklık Konseyi çerçevesinde siyasi diyalog ile,
Fransa, İsveç ve Belçika dönem başkanlıkları altında, güçlendirilmiş siyasi
diyalog devam etti.
Helsinki AB Konseyi sonuçlarında, Türkiye ile güçlendirilmiş siyasal
diyaloğun, özellikle insan hakları konuları, Kıbrıs sorunu ve sürmekte
olan sınır anlaşmazlıklarını çözmeye yönelik çabalar üzerinde odaklanacağı
belirtilmektedir. İnsan haklarıyla ilgili gelişmeler, bu raporun önceki
bölümünde anlatılmıştır.
1.3. Kıbrıs
Birleşmiş Milletler’in himayesi altında Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunması
ihtimalleri, Kıbrıs üzerine Düzenli Rapor’ta tartışılmaktadır. Bu bölüm,
yukarıda “AB ve Türkiye arasındaki ilişkiler” başlığı altında atıf yapıldığı
üzere, Kıbrıs konusunun, Türkiye ile güçlendirilmiş siyasi diyalog bağlamında
tartışılmasına ayrılmıştır.
Katılım Ortaklığı belgesinde şöyle denilmektedir: “Helsinki sonuçlarına
uygun olarak, siyasi diyalog bağlamında, Helsinki sonuçlarının 9 (a) maddesinde
belirtildiği gibi, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulma sürecini başarıyla
sonuçlandırmaya yönelik BM Genel Sekreteri’nin çabalarına güçlü destek
verilmesi.”
Güçlendirilmiş siyasi diyalog çerçevesinde ve Türkiye ile Haziran 2001’de
yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında, Türk temsilciler, Genel Sekreter’in
çabalarına destek ifade ettiler. Fakat, AB temsilcileri, bu destek ifadelerini
Kıbrıs probleminin çözülmesini kolaylaştıracak somut eylemlerin izlememiş
olmasından dolayı hayal kırıklığı içinde olduklarını belirttiler. Özellikle,
Kıbrıs Türk toplumunun lideri Bay Denktaş’ın BM himayesi altında yürütülen
dolaylı görüşmelerden çekilme ve BM Genel Sekreteri’nin Eylül 2001’de New
York’ta yapılacak görüşmelere davetini geri çevirme kararına Ankara’nın
verdiği destekten duyulan hayal kırıklığı ifade edildi.
Güçlendirilmiş siyasi diyalog çerçevesinde, AB temsilcileri, Kıbrıs
ile katılım müzakerelerinin sonuçlanması öncesinde bir çözüme varılması
için fırsat penceresinden yararlanmaya Kıbrıs Türk liderini teşvik etmesini
Türkiye’den istediler. Böylece, bir siyasal çözüm temelinde, Kıbrıslı Türkler
AB üyelik müzakerelerine katılabilirler ve tarafların çıkarlarını yansıtan
böyle bir uzlaşmanın sonuçları AB’ye katılım düzenlemelerine yansıtılabilir.
Bu amaç göz önünde tutularak, AB temsilcileri, Türkiye’yi, ilave önkoşullar
olmaksızın BM sürecinin yeniden başlatılmasına pratik destek vermeye davet
ettiler.
1.4. Sınır anlaşmazlıklarının
barışçıl çözümleri
Türkiye ve Yunanistan arasındaki iki taraflı ilişkiler düzelmeye devam
etmiştir. Bu olumlu gelişmelere, iki ülkenin dışişleri bakanları ve onların
kurdukları işbirliği çerçevesi öncülük etmiştir.
Her bir tarafın Ege’deki askerî tatbikatlar konusunda diğer tarafa bilgi
vermesi, kara mayınlarının sökülmesi, dışişleri bakanlıkları arasında doğrudan
bir telefon hattının kurulması ve askerî tatbikatlara ilişkin programların
değişilmesi gibi bir takım güven arttırıcı tedbirler kabul edilmiştir.
Haziran 2001’de, bir grup güven arttırıcı tedbir daha kararlaştırıldı.
Bu olumlu gelişmeler, Helsinki AB Konseyi sonuçlarına ve Türkiye ile Katılım
Ortaklığı belgesine uygun olarak, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların
barışçıl yoldan çözülmesinde ilerlemeye elverişli bir iklim yaratmalıdır.
1.5. Genel değerlendirme(13)
3 Ekim 2001 tarihinde Türk Parlamentosu tarafından kabul edilen anayasa
değişiklikleri, insan hakları ve temel özgürlükler alanındaki güvencelerin
güçlendirilmesi ve ölüm cezasının sınırlanması yönünde önemli bir adımdır.
Söz konusu değişiklikler, ifade ve düşünceyi yayma özgürlüğü, basın özgürlüğü
ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel özgürlüklerin sınırlanması gerekçelerini
daraltmaktadır. Şimdi dikkatler, bu önemli değişimlerin etkili biçimde
uygulanması üzerinde toplanmıştır. Türk Hükümeti, özellikle ifade ve düşünce
özgürlüğü ile ilgili olarak, bazı anayasa değişikliklerini uygulamaya yönelik
yeni mevzuat tasarılarından oluşan bir pakete son şeklini vermektedir.
Bu paket, Katılım Ortaklığı önceliklerinin yerine getirilmesi yönünde ilerlemeyi
kolaylaştıracaktır.
Bu değişikliklere rağmen, temel özgürlüklerin kullanılması üzerinde
bazı kısıtlamalar sürmektedir. Temel özgürlüklerin kullanılmasında gerçek
bir iyileşmeden Türkiye’deki bireylerin ne ölçüde yararlanacakları, uygulayıcı
mevzuatın ayrıntılarına ve yasanın pratikteki uygulamasına bağlı olacaktır.
Genel bir ölçülülük ilkesinin kabul edilmiş olması ve reformun belirtilen
genel amacının insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygıyı etkili biçimde
önplana çıkarmak olması umut vericidir.
Ölüm cezasına ilişkin moratoryum sürdürülmüştür. Anayasa’nın değiştirilen
38inci maddesi, ölüm cezasını, terörizm suçlarıyla ve savaş zamanıyla veya
yakın savaş tehlikesi durumlarıyla sınırlamaktadır. Terörizm suçlarına
ait istisna, (herhangi bir çekinceye izin vermeyen) Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ne (AİHS) ilişik 6 sayılı Protokol ile uyumlu değildir. Savaş
suçlarıyla ilgili istisna ise, Protokol kapsamında caizdir. Değiştirilen
bu maddeyi yürürlüğe koymak için Ceza Kanunu’nda değişiklik yapılması gerekecektir.
Bu yapıldığında, Türkiye’nin AİHS’ye ilişik 6 sayılı Protokol’ü imza etmek
ve onaylamak konumunda olup olmadığını değerlendirmek mümkün olacaktır.
Ekonomik, toplumsal ve kültürel haklara ilişkin reformlar, bir takım
olumlu unsurlar içermektedir. Kanunla yasaklanan dillerin kullanılmasına
karşı 26ncı ve 28inci maddelerde yer alan hükümler kaldırılmıştır. Bu husus,
Türkçe’den başka dillerin kullanılmasının yolunu açabilir ve olumlu bir
gelişmedir. Türk makamlarının da kabul etmiş oldukları gibi, bu anayasal
reformu hayata geçirmek için, mevcut kısıtlayıcı mevzuat ve uygulamaların
değiştirilmesi gerekecektir. Etnik kökenlerinden bağımsız olarak, bütün
Türkler için kültürel hakların gerçekten kullanılması alanında iyileşme
olmamıştır.
Önemli bazı cezaevi reformları kabul edilmiştir. Türkiye, bu reformların
tam olarak uygulamaya konulmasını sağlamaya teşvik edilmektedir. Cezaevi
protestolarını kırmakta orantısız güç kullanılması, üzüntü vericidir. Açlık
grevleri nedeniyle can kayıplarının devam etmesi, insanî açıdan kabul edilemez.
İlgili kişilerin politik güdüleri ne olursa olsun, yeni ölümleri önlemek
için çabalar arttırılmalıdır. Bu konularda serbest tartışmaya izin verilmelidir.
Adlî sistem reformu başlamıştır. Yargının bağımsızlığı, Devlet Güvenlik
Mahkemeleri’nin ve askerî mahkemelerin yetkileri ve Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin kararlarına uyulması konularında endişeler devam etmektedir.
Güvenlik görevlilerini ve adalet personelini insan haklarıyla ilgili
konularda bilinçlendirmek için bazı girişimler başlatılmıştır, fakat bunların
pratik etkisini değerlendirmek için henüz çok erkendir.
Türkiye’nin kamu işlerinde saydamlığı arttırmaya yönelik bir takım girişimlere
rağmen, yolsuzluk ciddî bir sorun olmaya devam etmektedir. Son zamanlarda,
yolsuzluk ve karapara aklama konularında önemli bazı Avrupa Konseyi sözleşmelerinin
imza edilmesi, olumlu bir gelişmedir.
Bölgesel dengesizlikleri azaltmak ve bütün yurttaşlar için ekonomik,
toplumsal ve kültürel fırsatları arttırmak amacıyla Güney Doğu’daki ekonomik
durumu iyileştirmek için ilave tedbirler alınması gerekir. Ülkenin bu bölgesindeki
dört ilde olağanüstü durum hâlâ devam etmektedir.
Türkiye’de bir demokratik sistemin temel özellikleri mevcuttur, fakat
ordu üzerinde sivil kontrol gibi bazı temel konuların etkili şekilde çözüme
bağlanması gereklidir.
Bir dizi anayasal, yasal ve yönetimsel değişikliğe rağmen, Türkiye’de
bireyler açısından fiilî insan hakları durumu düzeltilmeye muhtaçtır.
Türkiye, bazı alanlarda ilerleme kaydetmeye başlamış olsa da, henüz
Kopenhag siyasal kriterlerini yerine getirmiş değildir ve, dolayısıyla,
ülkenin her yerinde, bütün yurttaşlar için, insan haklarının ve temel özgürlüklerin
kanunda ve pratikte tam olarak korunmasını sağlamak üzere reform sürecini
yoğunlaştırmaya ve hızlandırmaya teşvik edilmektedir.
İnsan hakları, Kıbrıs ve sınır anlaşmazlıklarının barışçıl yoldan çözülmesi
gibi, Katılım Ortaklığı’nın öncelikleri arasında bulunan önemli konularda
daha fazla gelişme sağlamak üzere, güçlendirilmiş siyasi diyalog daha geniş
ölçüde kullanılmalıdır.
Bay Denktaş’ın BM dolaylı görüşmelerinden çekilme ve BM Genel Sekreteri’nin
New York’ta yapılacak görüşmelere davetini geri çevirme kararına Ankara’nın
verdiği destek dikkate alındığında, BMGS’nin Kıbrıs problemine kapsamlı
bir çözüm bulma çabaları için siyasal diyalogda Türkiye tarafından ifade
edilmiş olan desteği, şimdi, bir çözümü kolaylaştırmak için Türkiye’nin
atacağı somut adımlar takip etmelidir.
[4] Madde 13’ün yeni metni: “Temel hak ve hürriyetler,
özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen
sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar,
Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyet’in
gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” Madde 14’ün yeni metni:
“Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri, Devlet’in ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik
ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde
kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla
tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasa’da belirtilenden
daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı
mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar
hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.”
[5] Kıbrıs’a karşı Türkiye, No. 25781/94.
[6] Bilgin’e karşı Türkiye, No. 25659/94.
[7] Yusuf Çelebi’ye karşı Türkiye, No. 19667/92,
ve bunu müteakip aynı ihlal ile ilgili 33 karar.
[8] Basın Kanunu’nun 30. maddesinin ihlal edildiği
gerekçesiyle, Adalet Bakanlığı tarafından raporu yayımlayan “Radikal” aleyhine
açılan bir ceza davası, beraat ile sonuçlandı.
[9] Maddeye, bu hakkın kısıtlanması için özel gerekçeler
ilave edilmiştir: “Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi,
genel sağlık ve genel ahlak ile başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması.”
[10] Madde 68’in altıncı fıkrasının yeni şekli:
“Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava
konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından
kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.”
[11] Refah Partisi, Erbakan, Kazan ve Tekdal’a
karşı Türkiye, No. 41340/98.
[12] Resmî Gazete, 13 Temmuz 2001.
[13] Bkz. “Genişlemeyi başarıya ulaştırmak: Strateji
Belgesi ve aday ülkelerden her birinin katılım yönündeki ilerlemesi üzerine
Avrupa Komisyonu’nun Raporu”, COM (2001) 700. |