| 2. Ekonomik kriterler
2.1. Giriş
Türkiye’nin AT üyeliği başvurusu üzerine 1989’da verdiği Görüş’te, Komisyon
şu sonuca varıyordu:
“Türkiye’nin ekonomik ve politik durumu, ..., eğer Topluluk’a katılırsa
Türkiye’nin karşılaşacağı intibak sorunlarının orta vadede aşılabileceğine
Komisyon’u ikna etmemektedir.”
1998 ve 1999 yıllarına ait Düzenli Raporlar’da, Komisyon, ilerleme sağlanmış
olduğunu kabul ederken, yukarıdaki Görüş’ünü teyit ediyordu. 2000 yılına
ait Düzenli Rapor’da, Komisyon şu tespiti yapıyordu:
“Türkiye, ekonomideki en acil dengesizlikleri ele alma konusunda
önemli ilerleme kaydetmiştir, fakat işleyen bir piyasa ekonomisi gerçekleştirme
süreci tamamlanmış değildir. Türk ekonomisinin önemli kesimleri, daha şimdiden,
AT ile bir gümrük birliği içinde rekabet baskısı ve piyasa güçleri
ile başa çıkma yeteneğindedir.”
Görüş’ten bu yana Türkiye’deki ekonomik gelişmelerin incelenmesinde,
Komisyon’un yaklaşımına, Haziran 1993’te yapılan Kopenhag AB Konseyi’nin
sonuçları yön vermiştir. Bu sonuçlarda, Birlik üyeliğinin şunları gerekli
kıldığı belirtiliyordu:
- işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı;
- Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma kapasitesi.
Aşağıdaki analizde, Komisyon, Görüş’te ve daha önceki yıllık Düzenli Raporlar’da
uygulanan yöntemi izlemiştir.
2.2. Ekonomik gelişmeler
Makroekonomik istikrar, malî bunalımlar nedeniyle bozulmuş olup,
durum son derece kararsız olmaya devam etmektedir. 2000 yılının büyük
bölümünde güçlü bir canlanmadan sonra, ekonomik aktivite 2001’in ilk yarısında
keskin bir azalma gösterdi. Bu yavaşlamayı getiren başlıca etkenler, Kasım
2000 ve Şubat 2001’deki iki malî bunalım oldu. Siyasal gerilimler ve zayıf
para piyasaları, Türkiye’nin malî sisteminde hızla büyüyen güçlüklere yol
açtı. Şubat bunalımı, Türk yetkililerini, Türkiye’nin enflasyonu düşürme
politikasının en önemli öğesi olan döviz çapasını bırakmaya zorladı. 22
Şubat 2001 tarihinde serbest dalgalanma rejimine geçilmesinden bu yana,
Türk lirası %50’den çok değer kaybetti. Bunun bir sonucu olarak, enflasyonist
baskılar hızla yeniden başladı. Malî piyasalarda belirsizliğin ve artan
yurtiçi borçların bir yansıması olarak faiz oranlarında büyük bir artışla
birlikte yurtiçi talep geriledi. İthalat belirgin biçimde azalırken, devalüasyon
sonrasında ortaya çıkan daha elverişli döviz kuru ihracat için yararlı
oldu. Küresel talepteki yavaşlama ve yurtiçi faiz oranlarındaki keskin
yükseliş, ihracata yönelik sektörün, rekabet gücündeki artıştan tam olarak
yararlanmasını engelledi. İhracattaki büyüme sınırlı kaldığı halde, ithalatın
önemli ölçüde azalması carî hesapta bir düzelmeye yol açtı.
Yabancı doğrudan yatırım çok düşük kalırken, sermaye çıkışları yüksek
düzeyde oldu. Böylece, döviz rezervlerinde önemli bir azalma gerçekleşti.
Döviz çapasıyla bağlantılı sıkı parasal kısıtlardan sonra, şimdiki para
politikası Türk ekonomisinin likidite ihtiyaçlarını geniş ölçüde karşılamaktadır.
Yine de, gerçek faiz oranları, esas olarak malî piyasalardaki yüksek belirsizlik
nedeniyle, nisbeten yüksek düzeylerde kaldı. Bunalıma yanıt olarak, hükümet,
daha düşük büyümeyi ve kamu borçlarındaki keskin artışı telafi etmek için
maliye politikasını sıkılaştırdı.

Malî bunalımın bir sonucu olarak, yapısal reformların hızı ve kapsamı
önemli ölçüde artmıştır. Türk yetkililer, ekonomideki devlet etkisini
azaltmak için geniş bir yapısal reformlar yelpazesini kabul etmişlerdir.
Sağlıksız bankaların Tasarruf ve Mevduat Sigorta Fonu’na aktarılması, gözetim
ve ihtiyat standartlarının güçlendirilmesi ve devlet bankalarının yönetiminde
siyasal müdahalenin azaltılması yoluyla, malî sektörde yeniden yapılanma
hızlandırılmıştır.
Şeker, elektrik ve gaz gibi sektörleri serbestleştirmeye yönelik yasal
düzenlemeler onaylanmış ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığını arttırmak
için adımlar atılmıştır. Eski devlet tekellerinin ve devlet bankalarının
özelleştirilmesi için hazırlık yapılmaktadır. Tarım sektöründe devlet etkisi
azaltılmıştır ve destekleme fiyatları sistemi yerine, doğrudan gelir desteğine
dayalı yeni bir sistem kurulmaktadır. Telekomünikasyon sektörünün düzenlenmesi
modernleştirilmiş olup, sektör için bağımsız bir düzenleyici kurum oluşturulmuştur.
1995-2000 döneminde, AB ile aradaki farkın kapatılmasında ilerleme kaydedilmedi.
Satın alma gücü pariteleri itibariyle kişi başına GSYH, AB ortalamasının
%29’u dolayında kalmıştır. Bölgesel ve toplumsal dengesizlikler büyüktür
ve daha da büyümektedir. Ekonomik aktivite oranı çok düşük olup 1995’te
%53,4’ten 2000’de %49,2’ye geriledi. Türk makamlarınca bildirilen işsizlik
oranı, %6,9 düzeyinde kaldı. Kentsel alanlarda, kayıtlı işsizlik daha yüksek
olup, işgücüne oranla %9-10 civarındadır. 2000 yılında, bütün işsizlerin
yaklaşık %24’ü uzun süreli işsizlerden oluşuyordu. Kentsel alanlarda eğitimli
gençler arasında işsizlik oranı %25’e ulaştı. Erkekler ve kadınlar için
işsizlik oranları arasında anlamlı bir fark yoktur. Kırsal kesimde, kayıtlı
işsizlik nisbeten düşük olup, bunun başlıca nedeni Türk tarım sektöründe
“ücretsiz” aile işçilerinin payının yüksek olmasıdır. Türkiye’de kentsel
ve kırsal alanlar arasında ve yüksek ve alçak gelir grupları arasında eşitsizlikler
çok yüksektir. Esas olarak, kronik yüksek enflasyon yoluyla düşük gelirli
grupların satın alma gücündeki aşınma nedeniyle, bu eşitsizliklerin daha
da artmış olması muhtemeldir. Yaşanan ekonomik gerileme, toplumsal durumu
daha da kötüleştirmiştir.
2.3. Kopenhag kriterleri açısından değerlendirme
İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı
İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı, ticaretin ve fiyatların serbest
olmasını ve, mülkiyet hakları dahil, icra edilebilen bir hukukî sistemin
var olmasını gerektirir. Makroekonomik istikrar, ve ekonomi politikası
üzerinde uzlaşma, bir piyasa ekonomisinin performansını arttırır. Gelişmiş
bir malî sektör ve piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde herhangi bir
engel bulunmaması, ekonominin verimliliğini iyileştirir.
Güçlüklere karşın, hükümet, ekonomik programına bağlı kalmakta ve
öngörülen düzenlemeleri yapmaya devam etmektedir. Bunalımın nedenleri
ve sonuçlarını ele almak için, Ekonomi Bakanlığı’nın yetkisi arttırılmış
ve hükümet, bir IMF “stand-by” anlaşması çerçevesinde yeni bir ekonomik
program sunmuştur. “Güçlü ekonomiye geçiş programı” denilen reform paketi,
ekonomide siyasal müdahalenin kaldırılması, malî sektörün güçlendirilmesi
ve yapısal reformların hızlandırılması üzerinde odaklanmıştır. Toplumsal
diyalog, programın önemli bir öğesidir. Bu paket temelinde, IMF, Aralık
1999’da yapılan üç yıllık “stand-by” düzenlemesine verdiği malî desteği
arttırmayı kararlaştırdı. Koalisyon hükümeti içindeki gerilimlere bağlı
kimi gecikmelere karşın, yeni programın uygulanması sürmektedir. Yine de,
alınan tedbirler, güvenin geri getirilmesini henüz sağlayabilmiş değildir.
Katılım Ortaklığı’nın gereklerine uygun olarak, Türkiye, Ekim ayında ilk
Katılım Öncesi Ekonomik Program’ını sundu. Bu program, “güçlü ekonomiye
geçiş programı” üzerine dayalıdır.
2000 yılının büyük bölümünde güçlü üretim artışından sonra, Kasım
2000’deki malî bunalımdan beri ekonomik aktivite azalmaktadır. 2000
yılında, gerçek GSYH % 7,2 oranında büyüdü. Bu yüksek büyüme oranı, güçlü
özel tüketimin ve yüksek yatırımın sonucuydu. Özel tüketim, enflasyonu
indirmeye yönelik Aralık 1999 programının açıklanmasından sonra faiz oranlarındaki
keskin düşüşe hızla yanıt verdi. Ayrıca, 1999 yılındaki depremlerin yol
açtığı yıkımlardan sonra yeniden inşa gereksinmelerine bağlı olarak özel
ve kamu yatırımları arttı.
Kasım 2000 ve Şubat 2001’de yaşanan malî çalkantı, talep kaynaklı
genişlemeyi sona erdirdi, çünkü hızla artan faiz oranları ve tüketici
fiyatları, gerçek harcanabilir gelirleri ve tüketici güvenini aşağıya çekti.
2001’in ilk yarısında, gerçek GSYH bir yıl öncesine göre %6,1 geriledi.
Bu durum, ilk çeyrekte %2,2 oranında, ikinci çeyrekte ise %9,3 oranında
bir yıllık gerilemeyi yansıtıyor. 2001’in ilk yarısında özel tüketim
yıllık olarak %7,5 oranında azaldı. Yatırım düzeyi, malî bunalımdan çok
etkilenmiş ve %23,5 oranında gerilemiştir. Azalan talep nedeniyle, mal
ve hizmet ithalatı, 2001’in ilk yarısında %23,7 oranında küçüldü. İhracat
ise %8,8 oranında büyüdü. Böylece, net ihracat, malî bunalımın GSYH büyümesi
üzerindeki olumsuz etkisinin kısmen sınırlanmasına yardım etti.
İşsizlik 2001 yılında artmaya devam etti. 2000 yılının ikinci
çeyreğinde %6,2 olan işsizlik, 2001’in ikinci çeyreğinde %6,9’a yükseldi.
Tarım dışı işsizlik %10,7 oldu. Eğitimli gençler arasında işsizlik oranı,
2001’in ikinci çeyreğinde %23,2 idi. Kentsel alanlarda ve lise mezunları
arasında, işsizlik daha yüksektir. İşgücüne katılma oranı, %50’nin biraz
altındaki düzeyde nisbeten istikrarlıdır.
Enflasyonist baskılar canlanmıştır. 2000 yılında ve 2001’in başlarında
enflasyonu indirmeye yönelik program, 12 aylık tüketici fiyat enflasyonu
(TÜFE) oranlarını, Aralık 1999’da %69’dan Şubat 2001’de %33’e geriletmeyi
başardı. Şubat 2001 bunalımından sonraki keskin devalüasyonun bir sonucu
olarak, enflasyonist baskılar hızla yükseldi. Aylık TÜFE artışları, Mart
ve Nisan aylarında %10,3 ve %5,1 düzeylerine ulaştı. Yaz mevsiminde, aylık
enflasyon bir hayli düşük idi, fakat Eylül ayında yeniden yükselerek %5,9
oldu. Bu artış, kısmen, mevsimsel etkenleri yansıtmaktadır. Devalüasyonun
temel etkisi, sistem içinde geniş ölçüde özümsenmiş gibi göründüğünden,
son zamanlarda enflasyonist baskıların yeniden ortaya çıkması, enflasyon
beklentileri üzerinde olumsuz bir etki yapabilir. Türk Lirası’nın devam
eden zayıflığı, düşük yurtiçi talebe ve kamu sektöründeki sınırlı ücret
artışlarına karşın, fiyatlar üzerinde yukarıya doğru baskının sürmesine
neden olabilir.
Bunalımdan sonra, para politikası büyük ölçüde gevşetildi, fakat
faiz oranları keskin bir artış gösterdi. Bunalım öncesinde, para politikası,
döviz rezervlerindeki değişmeler karşısında likidite vermek ve çekmek yoluyla,
döviz çapasını destekliyordu. Döviz çapasının bırakılması ile, Merkez Bankası,
hem Türk Lirası hem de döviz şeklinde likidite vererek, malî piyasalarda
ılımlı değişimler sağlamak için, artan esnekliğini kullandı. Bu politika,
malî sektörde yeni likidite darboğazları oluşmasını engelledi, fakat sektörün
içinde bulunduğu güçlüklerin kaynaklarına çözüm getirmedi. Merkez Bankası,
halen, para tabanı hedefleri kullanmakta ve enflasyonist baskılar yeterince
azaldığında enflasyon hedeflemesine geçmeyi öngörmektedir. Bunalımın ve
uluslararası piyasalarda yeniden güven kazanılmasında yeterli başarı gösterilemeyişinin
bir sonucu olarak, faiz oranları çok yüksek düzeylerde olmaya devam etmiştir.
Ekim 2001’de, yıllık bazda hazine bonosu getirileri hâlâ %90 dolayında
idi. Gecelik faiz oranları, Eylül ayında %60’ın biraz altına indi. Yüksek
faiz oranlarının inatçılığı, kamu sektörü borçları için beklenenin üzerinde
finansman maliyetleri anlamına gelmekte ve kamu maliyesinde güçlenmeye
engel olmaktadır.
Şubat ayında serbest dalgalanma rejimine geçilmesinden bu yana, Türk
Lirası %50’den fazla değer yitirmiştir. Aralık 1999’dan Şubat 2001’e
kadar, döviz kuru rejimi, önceden ilan edilmiş bir çıkış stratejisi ile
birlikte, hedeflenen enflasyona eşit bir devalüasyon oranıyla, bir döviz
sepeti karşısında kaygan bir pariteden oluşuyordu. Bu dışsal çapanın amacı,
enflasyonist baskıları azaltmak idi. Bir ölçüde başarıya rağmen, enflasyonist
atalet, yurtiçi fiyat artışlarını öngörülenin üzerinde tuttu ve bu durum,
Türk Lirası’nın reel olarak önemli ölçüde değerlenmesine yol açtı. Keskin
bir şekilde azalan faiz oranlarıyla birlikte, bu reel değerlenme, ithalatın
patlamasını getirdi ve böylece carî hesap açığında büyük bir artış oldu.
Özelleştirmede gecikmeler, iddialı konsolidasyon programının sürdürülebilirliği
konusunda piyasa güvenini aşındırdı. 22 Şubat 2001’de, sürünen parite rejimi
terk edildi zira Türk bankacılık sektörü böyle bir döviz kuru rejimi için
gerekli olan sıkı likidite politikasına artık dayanamaz hale gelmişti.
Merkez Bankası, döviz kurunda aşırı hareketleri önlemek için müdahale edeceğini
ilan etmiş olmakla birlikte, halen spesifik döviz kuru hedefleri yoktur.
Türkiye, kamu sektörü borçlarını kontrol altına almak için, büyük
bir net bütçe fazlası oluşturmaya mecbur kalmıştır. Türkiye’de kamu
sektörü açıkları geleneksel olarak yüksek olmuştur. Ulusal muhasebe standartlarına
göre, ulusal hükümet açığı 1999’da %11 ¾ ve 2000’de % 10 ½ düzeyinde idi.
Uyumlaştırılmış AB ulusal muhasebe standartlarına (ESA95) göre, genel hükümet
açığı, 2000’de GSYH’nin %11’i, 1999’da ise %21,8’i düzeyinde oldu. ESA95’e
göre açığın önemli ölçüde daha yüksek olması, Ağustos ve Kasım 1999 depremleri
nedeniyle, ilave harcamalarla ilgili finansal maliyetlerin tahakkuk bazında
tahsis edilmesini yansıtmaktadır. (22)
Bütçe dışı fonlar ve devlet işletmelerine transferler dahil edildiğinde,
genel hükümet açığının %90’dan çoğu, merkezî hükümet ile ilgilidir. Yerel
yönetimlerin net borçlanmasının 2000 yılında genel hükümet açığındaki payı
sadece ¼ puan, sosyal güvenlik borçlanmasının payı ise ½ puan idi. ESA95
standartlarına göre, asal net borçlanma, 1999 yılında %9,2 iken, 2000’de
%5,6 oldu. Kamu maliyesinde daha sürdürülebilir bir durum sağlamak için,
Türk makamları, yakın gelecekte büyük net fazlalar gerçekleştirmeyi öngörüyorlar:
2001 yılında GSYH’nin %5,5’i, 2002 yılında GSYH’nin %6,5’i düzeyinde. Faiz
ödemeleri yükünün, şimdiki düzeyi olan GSYH’nin yaklaşık %15’inden gerilemesi
beklenmekle birlikte, toplam açıkların yüksek düzeylerde kalması muhtemeldir.
Şubat bunalımına yanıt olarak, yeni malî tedbirler alınması gerekli
oldu. Tadil edilen malî paket, devlet memurlarının sayısının dondurulması
gibi geçici tedbirlerden ve, katma değer vergisi (KDV) oranının bir puan
arttırılması, akaryakıt tüketim vergisinde artış veya sosyal güvenlik ödemeleri
için asgarî prim tabanında artış gibi kalıcı gelir tedbirlerinden oluşmaktadır.
2001 yılına ait büyüme beklentilerinde ciddî bir kötüleşmeye (bahar aylarında
% -3 GSYH büyümesinden Ekim ortasında % -8 düzeyine) karşın, maliye hedefleri
korunmuştur.
Faiz ödemeleri, başka harcama kategorilerine fon bırakmamaktadır.
Bütçe gelirleri, 1999’da GSYH’nin % 23 ¼ düzeyinden 2000’de yaklaşık %
25 ½ oranına yükseldi. Bu artış, esas olarak, dolaylı vergilerdeki artıştan
kaynaklandı. Doğrudan vergi gelirleri ve vergi-dışı gelirler ise pek değişmedi.
Bütçe giderleri, 1999’da GSYH’nin %35’inden 2000’de GSYH’nin %36½
düzeyine çıktı. Bu artışın esas nedeni, 1999’da GSYH’nin %13’ünden 2000’de
GSYH’nin %16’sına çıkan net faiz ödemelerindeki yükselme oldu. En son bütçe
projeksiyonlarına göre, toplam gelirler hafifçe artarak GSYH’nin % 26 ½
düzeyine çıkacak, toplam giderler ise keskin bir artış göstererek GSYH’nin
% 40’tan daha çoğuna ulaşacaktır. Bu artış, esas olarak, GSYH’nin yaklaşık
%20’sini veya toplam gelirlerin %80’ini bulan faiz ödemelerindeki önemli
büyümeden kaynaklanmaktadır.
Genel hükümet brüt borçları, 1999’da GSYH’nin %69,2’sine kıyasla, 2000
yılında GSYH’nin %57,8’i oldu. Bu azalma, esas olarak, 2000 yılında güçlü
büyümenin ve faiz oranlarındaki keskin düşüşün sonucuydu. Bankacılık sektörünün
yeniden yapılanması 2001 yılında kamu sektörü borç stoğunda en az 20 puanlık
keskin bir artışa yol açacaktır. Yeni çıkarılan devlet tahvillerinin vadesi
bir hayli kısa olduğundan ve, bir ölçüye kadar, bu tahviller yabancı para
cinsinden ihraç edilmiş olduklarından, Türkiye’nin borç servisinin kısa
vadeli faiz oranlarında ve döviz kurlarında dalgalanmalara karşı hassasiyeti
önemli ölçüde artmıştır. Bu nedenle, faiz oranlarında sağlam bir azalış
eğilimi oluşturmak ve Türk parasına istikrar kazandırmak için piyasa güvenini
yeniden kazanmanın önemi daha da artmıştır.
Devalüasyondan sonra carî hesap dengesi belirgin şekilde düzelmiştir.
2000 yılında, güçlü büyüme ve Türk parasının reel değerlenmesi nedeniyle,
carî hesap açığı, 1999’da GSYH’nin %0,8’inden 2000’de GSYH’nin %4,7’sine
yükselerek keskin biçimde bozulmuştu. 2001’in ilk yarısında yurtiçi talepteki
keskin azalma, GSYH’nin %0,8’i düzeyinde küçük bir carî hesap fazlasına
yol açtı. İhracat gelirleri, yıldan yıla (EURO cinsinden) %16’ya yakın
artarken, ithalat giderleri yaklaşık %17 oranında azaldı. Bunun bir sonucu
olarak, dış ticaret hesabındaki açık, geçen yılın ilk yarısında %10’a kıyasla,
GSYH’nin %4,3’üne geriledi. Bugüne kadar, turizm gelirleri, işçi dövizleri
ve kısa vadeli portföy yatırımları şeklinde döviz girişleri, dış ticaret
açığını finanse etmek için yeterli olmuştur. Ancak, önemli miktarda doğrudan
yabancı yatırım (DYY) girişleri olmadığından, dış finansman çekmenin maliyeti
yüksektir. Kısa vadeli portföy yatırımlarının yüksek mobilitesi, Türkiye’nin
malî piyasalarında ciddî kısa vadeli dalgalanmalara neden olabilir.
Var olan makroekonomik politika, malî bunalımın hasarını sınırlamaya
yöneliktir, fakat makroekonomik istikrarın sağlanması üzerinde yeniden
odaklandırılması gerekir. Aralık 1999 programı, yüksek enflasyonist
beklentilerin devam etmesi, dış dengesizliklerin hızla artması, malî piyasaların
sıkışması ve siyasal desteğin yetersiz olması dikkate alındığında, programın
azalan inandırıcılığı ve Türk bankacılık sektörünün zayıflığı nedeniyle
başarısız olmuştu. Yeni program, enflasyonun indirilmesi üzerinde yoğunlaşmadan
önce, Türkiye’nin makroekonomik istikrarsızlığının temel nedenlerini gidermeye
çalışmaktadır. Ancak, kamu maliyesinin daha da bozulmasından kaçınmak için,
uzayan makroekonomik istikrarsızlık dönemi olabildiğince kısa tutulmalıdır.
Piyasa güçlerinin serbest etkileşimi arttırılmıştır. Tarihsel
nedenler ile, Türk devletinin ekonomik süreçler üzerindeki etkisi yüksek
olmuştur. Devlet işletmeleri, imalat sanayiine girdi sağladılar ve devletin
kontrol ettiği bankalar, tarım ve küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ’ler)
gibi sektörlere elverişli kredi kolaylıkları temin ettiler. Bu müdahaleci
yaklaşım, fazla personelli ve sübvansiyonlu devlet işletmeleriyle sonuçlandı.
Ayrıca, devlet bankaları, 2000 yılında GSYH’nin yaklaşık %10’una varan
büyük görev zararları biriktirdiler. Sübvansiyonlu enerji fiyatları, bir
sosyal politika aleti olarak kullanıldı, sektörün fiyat yapısında ve kaynak
tahsisinde çarpıklıklara yol açtı. Tarım sektörüne yapılan transferler,
bütçe üzerinde önemli bir yük haline geldi. Ayrıca, geniş bir kayıtdışı
sektörün varlığı, hanehalkları arasında vergi yükünün dağılımında olduğu
gibi, başka bir takım çarpıklıklara neden oldu. Bütün bu faktörler, sürdürülemez
malî dengesizlikler, piyasa çarpıklıkları ve katılıkları yarattı.
Şubat ayındaki malî bunalımdan sonra, Türkiye, çarpıklık ve katılıkları
yok etmeye yönelik çabalarını önemli ölçüde hızlandırmıştır. Devlet
işletmelerinin özelleştirilmesi için hazırlıklar hızlandırılmış, hükümet
devlet bankalarının kredi kararlarına artık müdahale etmemeye karar vermiş,
borçlarını ödeyemez hale gelen özel bankalar Tasarruf ve Mevduat Sigorta
Fonu’na devredilmiş ve sorunlu devlet bankalarının sermayeleri arttırılmıştır.
Tarım sektöründe, destekleme fiyatları ve devlet alımları sistemi kademeli
olarak kaldırılacak ve bunun yerine bir doğrudan gelir desteği düzenlemesi
getirilecektir. Böylece, üretici fiyatları üzerinde devlet etkisi azalmıştır.
Fakat, tüketici fiyatları üzerindeki devlet etkisi, tüketici fiyat endeksi
sepetindeki kalemlerin yaklaşık %25’i düzeyinde olup bir hayli yüksek kalmaya
devam etmektedir. Bununla birlikte, kamu borçlanması ve kamu alımları ile
ilgili mevzuat Parlamento’dan henüz geçmemiştir ve Tütün Yasası’nın çıkarılması
hâlâ askıdadır.
Devletin üretimdeki payı hâlâ önemli düzeydedir ve özelleştirme alanında
ilerleme yavaş olmuştur. İmalat sektöründe, yaratılan katma değerin
neredeyse dörtte biri ve istihdamın yaklaşık %12’si devlet işletmelerine
aittir. Bankacılık sektöründe, devletin kontrol ettiği bankalar, sektörün
net varlıklarının üçte birden çoğuna sahiptir ve istihdamın %40’dan fazlasını
oluşturmaktadır. Özelleştirmeye 1980’lerin ortalarında başlanmış olmasına
karşın, birikmiş özelleştirme gelirleri çok düşük düzeyde olmuştur: nominal
GSYH’nin yalnızca %4’ü civarında. Türkiye’nin özelleştirme konusunda rekor
bir performans gösterdiği geçen yıl, toplam özelleştirme gelirleri GSYH’nin
yaklaşık %1,5’ine ulaştı. Son zamanlardaki en önemli özelleştirme projeleri,
petrol dağıtım şirketi POAŞ hisselerinin %51’inin blok satışı ve petrol
rafinerisi TÜPRAŞ’ın %31,5’inin halka arzı olmuştur. Türk Havayolları’nın
%51’ini ve Türk Telekom’un %20’sini özelleştirme girişimleri başarılı olmadı.
Özelleştirme mevzuatı önemli ölçüde iyileştirilmiş, şeker, tütün, enerji
ve telekomünikasyon sektörlerindeki işletmelerin özelleştirilmesi imkanı
getirilmiştir. Ancak, son malî bunalımlardan bu yana, önemli herhangi bir
özelleştirme yapılmamıştır. Bunun bir nedeni, kötü piyasa koşulları ise,
başka bir nedeni, bazen koalisyon hükümetinin kendi içinden olmak üzere,
siyasal muhalefettir. Türkiye, 2001’in geri kalan bölümünde, POAŞ ve TÜPRAŞ
için ikinci ve üçüncü halka arzlar planlamakta ve Türk Havayolları’nın
%51’ini satmak için yeni bir girişimde bulunmayı hedeflemektedir.
Piyasaya giriş ve piyasadan çıkış ile ilgili hayli liberal düzenlemelere
karşın, var olmaya devam eden engeller ekonomik aktiviteyi kısıtlamaktadır.
Önceki yıllarda olduğu gibi, piyasaya girişlerin ve piyasadan çıkışların
sayısı nisbeten yüksek olmuştur. Yılın ilk dokuz ayında, yaklaşık olarak
35.000 yeni şirket tescil edildi. Bu sayı, toplam işletme sayısının %7’si
civarındadır. Aynı dönemde, 12.500 kadar işletme tasfiye edildi. Piyasaya
girişlerin %20 civarında azalması ve kapanışların %25 artması, ekonomik
durgunluğun etkilerini yansıtmaktadır. Ekonomik gerileme dışında, son derece
yüksek faiz oranları ve özel bankaların özel sektöre kredi vermeye isteksiz
olması, yeni kurulan şirketlerin sayısındaki gerilemenin başlıca nedenleridir.
Bununla birlikte, özellikle küçük işletmeler için güçlükler yaratan, aşılması
gereken bir takım bürokratik engeller de vardır.
Mülkiyet haklarının düzenlenmesi dahil, hukuk sistemi yerleşmiştir.
Ancak, yasaların ve sözleşmelerin uygulanması ve icra edilmesi bazen zorluk
arzetmektedir. Yerleşmiş hukuk sistemine karşın, var olan mevzuatın
uygulanması yetersizdir. Adlî personelin eğitimi, her zaman ihtiyaçları
karşılamamaktadır. Hukukî prosedürler, bazen karmaşık ve zaman alıcı olmaktadır.
Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi’nin eski başkanının Türkiye’nin yeni
Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi, hukuka saygıyı güçlendirmiş ve var olan
mevzuatın uygulanmasında iyileşme sağlamıştır.
Malî sektör, hâlâ yeniden yapılanma sürecindedir ve üretken yatırımlara
yeterli malî kaynak aktaramamaktadır. Malî sektör, esas olarak, bankacılık
sektöründen oluşmaktadır. 1990’larda, bu sektör, tasarruflar ve mevduat
için cömert devlet güvencesinden ve güçlü kamu sektörü kredi talebinden
yararlanarak, hızlı bir biçimde genişledi. Bankacılık sektörüne siyasal
müdahale, kronik yüksek enflasyon, zayıf mevzuat ve yetersiz gözetim nedeniyle,
Türk bankacılık sistemi, büyük yapısal zaaflar biriktirdi. Bankacılık sektörü,
70 civarında kurumdan oluşur. Devletin kontrol ettiği dört büyük banka,
sektörün varlıklarının %30 kadarına ve mevduatın %35’e yakın bir kısmına
sahiptir. Bu devlet bankalarının özelleştirilmesi gecikmiştir. Sektörün
varlıklarının %30’luk bölümü ise, dört büyük özel bankanın elindedir. Varlıkların
%10 kadarı, Tasarruf ve Mevduat Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmiş olan
18 faal olmayan bankaya aittir. Özel banka varlıklarında devletçe çıkarılmış
menkul kıymetlerin payı oldukça yüksek olup %25 dolayındadır. Banka kredileri,
GSYH’nin %23’ü civarında olup, kamu sektöründe ve bağlantılı grup şirketlerinde
yoğunlaşmıştır. Bunun bir sonucu olarak, bütün kredi kullananlar yalnızca
%0,1’lik kısmı, toplam kredi değerinin neredeyse %40’ından sorumludur.
Sektörün borsa değeri, GSYH’nin %20’si dolayındadır. Malî bunalımdan sonra,
ödenmeyen kredilerin toplam kredilerdeki payı %18’e çıktı. Bunun başlıca
nedeni, devlet kontrolündeki bankaların, özellikle de Tasarruf ve Mevduat
Sigorta Fonu’nun idaresi altında olan bankaların, ödenmeyen kredilerindeki
keskin yükseliştir.
Malî sektörün güçlendirilmesinde ilerleme sağlanmıştır. Devlet
kontrolündeki bankaların sermayeleri arttırılmış ve kısa vadeli risk durumları
önemli ölçüde azaltılmıştır. Özel bankalar, sermaye yeterlilik oranlarını
düzeltmeye ve uluslararası raporlama ve ihtiyat standartlarına uymaya zorlanmışlardır.
Sağlıksız özel bankalar, TMSF idaresine alınmışlardır. Bu bankalar, yeniden
yapılanma ve örgütlenme sürecindedir. Bankacılık mevzuatı daha da güçlendirilmiştir.
2000 yılında Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu’nun (BDDK) kurulması,
bankaların gözetiminde ve ihtiyat kurallarına uyulmasında önemli bir iyileşme
sağlamıştır. Ancak, konsolidasyon süreci, tamamlanmış olmaktan uzaktır.
Bugüne kadar, yalnızca en küçük devlet bankası (Emlak Bankası) tasfiye
edilebilmiştir. En büyük iki devlet bankası olan Ziraat Bankası ve KOBİ’lere
kredi sağlayan Halk Bankası, ortak profesyonel yönetim altına konulmuş
olup özelleştirme için hazırlanacaktır. Bir başka devlet bankası olan Vakıflar
Bankası’nın yakında özelleştirilmesi planlanmıştır. Sağlıksız durumdaki
bankalardan bazıları, bir askerî personel destek fonuna ait olan Oyakbank’a
yakında satılması düşünülen Sümerbank ile birleştirilmiştir. Bugüne kadar,
küçük bir banka olan Bank Ekspres ve Türkiye’nin dokuzuncu en büyük bankası
olan Demirbank satılmıştır.
Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile başa çıkma
kapasitesi
Bu kriteri yerine getirebilmek, ekonomik aktörlerin ileriyi görebilecekleri
bir ortamda karar almalarına imkan veren istikrarlı bir makroekonomik çerçevenin
ve bir piyasa ekonomisinin varlığına bağlıdır. Bu, ayrıca, altyapı dahil
yeterli miktarda beşerî ve maddî sermayeyi gerektirir. Devlet işletmeleri
yeniden yapılandırılmalı ve tüm işletmeler daha yüksek verimlilik için
yatırım yapmalıdırlar. Bundan başka, işletmeler dış finansman imkanlarına
ne kadar daha fazla erişebilirlerse ve yeniden yapılanma ve yenilenme konusunda
ne kadar başarılı olurlarsa, adaptasyon kapasiteleri de o kadar büyük olacaktır.
Genelde, bir ekonominin katılım öncesinde Birlik ile gerçekleştirdiği ekonomik
bütünleşme derecesi ne kadar yüksek olursa, o ekonomi üyelik gereklerini
o kadar daha rahat bir şekilde üstlenebilecektir. AB üye devletleriyle
ticarete konu olan ürünlerin hem hacmi hem de çeşitliliği bunun kanıtını
oluşturur.
İşleyen bir piyasa ekonomisi için temelin güçlendirilmesinde önemli
ilerleme olmasına karşın, yeterli bir ekonomik istikrar ve öngörülebilirlik
derecesi henüz sağlanmış değildir. Ayrıca, devletin rolü hâlâ çok büyüktür
ve malî piyasalar, üretken alanlara yatırım fonları aktaramamaktadır.
Beşerî ve maddî sermayenin bileşimi, nitelik ve bölgesel dağılım
yönünden çok heterojen olup, acilen düzeltilmeye muhtaçtır. Nisbeten
genç bir nüfusa sahip olan Türkiye’nin demografik yapısı, önemli bir potansiyel
sunmakta fakat aynı zamanda eğitim için yeterli kaynak sağlama ihtiyacını
yaratmaktadır. Türkiye’nin beşerî sermayesine onyıllar boyunca yeterli
yatırım yapılmamıştır. Okuryazarlık oranı, uluslararası standartlara göre
çok düşüktür. 1999 yılında, 12 yaşından büyük nüfusun okuryazarlık oranı,
erkekler için %94, kadınlar için ise yalnızca %77 idi. Son yıllarda, bu
durumu düzeltmek için çabalar harcanmıştır. 1997-1998 öğretim yılından
itibaren, zorunlu eğitim süresi 5 yıldan 8 yıla çıkarılmıştır. Ancak, eğitim
tesisleri ve öğretmen sağlanmasında ciddî güçlükler vardır. Bununla birlikte,
ilk okullarda kayıt oranı %98’e yükselmiş, fakat orta okullar için hâlâ
sadece %60 düzeyinde bulunmaktadır. Eğitim olanakları kentsel alanlarda
yoğunlaşmıştır, oysa nüfusun önemli bir kesimi kırsal alanlarda yaşamaktadır.
Ayrıca, temel eğitimin düzeyinde önemli bir bölgesel dengesizlik vardır.
Özel sektör ile eğitim sistemi arasındaki bağlantı, eğitimin içeriğini
özel sektörün gereksinmelerine göre ayarlamak için yeterli değildir. Bunun
sonucu olarak, lise mezunları arasında yüksek işsizlik oranları vardır.
Sağlık sistemi, işgücüne yeterli destek sağlamıyor. Yetersiz kaynaklar
yanında, sağlık hizmetleri sunulması bölgeler arasında önemli derecede
farklılaşmaktadır.
Fiziksel sermaye kalitesi çok heterojen olup, önemli üretkenlik farklarına
yol açmaktadır. İhracata yönelik şirketler, en son teknolojiler ile
donanmıştır. Öte yandan, bir çok KOBİ, yetersiz sermaye ve eskimiş yönetim
teknikleri ile çalışmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, sermaye stoğunun
genel verimliliği nisbeten düşüktür. Yol şebekesi gelişmiş ve iyi durumdadır.
Petrol ve gaz boru hatları ve enerji bağlantıları genişletilmiştir. Ancak,
demiryolu şebekesi ihmal edilmiştir. Demiryolu donanımı eskimiştir ve yönetim
kapasiteleri yetersizdir. Bunun bir sonucu olarak, demiryolu şirketine
yapılan bütçe transferleri, önemli bir malî yük oluşturmaktadır.
İşgücü pazarı politikası geliştirilmelidir. Türkiye’nin geleneksel
olarak kısa vadeli istikrar çabaları üzerinde odaklanması nedeniyle, işgücü
pazarı politikaları, politika oluşturma sürecinde pek fazla tartışılmamaktadır.
Ancak, son zamanlarda kurumsal yapı ve sosyal partnerlerin katılımı iyileştirilmiştir.
Devleti, işverenleri ve çalışanları temsil edilen üçlü komisyonlar, Türk
işgücü pazarı politikasının etkinliğini iyileştirmenin yolları hakkında
raporlar ve öneriler hazırlıyorlar.
Brüt sabit sermaye oluşumu son derece değişkendir. 2000 yılında,
brüt sabit sermaye oluşumunun GSYH’deki payı %22 dolayında idi. Konut yatırımlarının
payı nisbeten yüksek olup, faiz oranlarına ve genel ekonomik koşullara
bağlı olarak, yıllık inşaat hacmi değişkendir. Kamu yatırımlarının payı
GSYH’nin %6’sı civarında oldukça sabittir ve bunun yaklaşık %90’lık bölümü
altyapı yatırımlarına gitmektedir. Son yıllardaki değişken ekonomik performans
nedeniyle, özel sektör yatırımları 1997 yılında GSYH’nin %21’inden 2000’de
%16’sına geriledi.
Doğrudan yabancı yatırımlara (DYY) açıklığın artmasına karşın, girişler
düşük düzeyde kalmıştır. Geçen yılda, piyasa serbestleşmesi, yabancı
yatırımcıların Türk işletmelerine erişim olanağını arttırmıştır. Korunan
bazı sektörler dışa açılmış olmakla beraber, başka bazı sektörlerde sınırlamalar
sürmektedir. Özelleştirilecek işletmeler listesi genişletilmiş ve bürokratik
prosedürler iyileştirilmiştir. Bir GSM lisansının satılması ve bazı özelleştirme
projeleri sayesinde, 2000 yılında DYY girişleri artış gösterdi. Ekonomik
değişkenlik ve politik belirsizlik nedeniyle, DYY girişleri potansiyelin
bir hayli altındadır. Sermaye girişlerinin düşük düzeyde kalması, dış dengeyi
ilave bir destekten yoksun bırakmakta, fakat aynı zamanda, Türk sermaye
stoğunun modernleştirilmesi, Türkiye’ye modern know-how getirilmesi ve
ihracat pazarlarına erişimin kolaylaştırılması bakımından kaçırılan fırsatlar
anlamına gelmektedir. Rekabet gücü bakımından ise, özellikle Türkiye’nin
araştırma ve geliştirme alanında yeterli yatırım yapmaması ile birlikte
düşünüldüğünde, önemli bir dezavantaj temsil etmektedir.
Özel sektörde, bilhassa tarım sektöründe, işletmelerin yeniden yapılanması,
yapısal reformlar sonucunda daha da hızlanmıştır. Tarım sektörü, büyük
bir yeniden yapılanma sürecindedir. Elverişli kredi kolaylıkları, fiyat
desteği ve alım anlaşmaları şeklindeki devlet desteğine son verilmektedir.
Şeker ve tütün piyasası gibi önemli tarımsal piyasalar, rekabete açılacaktır.
Devlet işletmeleri, gittikçe artan bir şekilde, sıkı bütçe kısıtlarına
tabi tutulmakta, maliyetlerini karşılayan fiyatlar uygulamaya zorlanmaktadır.
Bugüne kadar sağlanmış olan etkileyici ilerlemeye karşın, geçmişte korunan
sektörlerdeki yeniden yapılanma süreci, daha yeni başlamıştır ve modernleştirme
sürecini devam ettirmenin kısa vadeli toplumsal ve siyasal maliyetleri
bir hayli yüksek olabilir. Ancak, yeni düzenleyici çerçevenin tam olarak
uygulanması ve yeniden yapılanmanın sürdürülmesi, bu sektörlerin ve bir
bütün olarak ekonominin rekabet gücünü yükseltmek için kilit önemdedir.
Küçük ve çok küçük aile şirketleri, Türk ekonomisinin belkemiğidir.
Küçük ve orta boy işletmeler, imalat sektöründeki istihdamın yaklaşık olarak
%60’ını ve katma değerin %30’unu oluştururlar. Çok küçük işletmeler, Türkiye’de
özel önemdedir. 10’dan az işçi çalıştıran bu işletmeler, imalat sektöründeki
bütün işletmelerin %94’ünü oluşturur, işgücünün %30’unu istihdam eder,
fakat katma değerin yalnızca %7’sini yaratırlar. Esas olarak aile işletmesi
niteliğinde olan bu işletmeler, pazar boşluklarını bulmada esnek ve dinamiktir
ve enformel ekonomiden gelen ucuz girdilerden istifade ederler. Enformel
sektör ve aile şebekesi ile birlikte, aksi takdirde yüksek düzeyde istikrarsız
olan Türkiye ekonomisine bir miktar yapısal istikrar sağlayan şey, muhtemelen
bu işletmeler kategorisidir. Bu küçük işletmelerin pek çoğu, istihdam mevzuatı,
sosyal mevzuat, sağlık standartları ve muhasebe kuralları gibi Avrupa standartlarını
uygulamak zorunda oldukları zaman ciddî güçlüklerle karşılaşabilirler.
Tarımda ve malî sektörde devlet müdahalesi giderek azalmaktadır.
Bu konuda en önemli düzenlemeler, tütün ve şeker piyasalarını serbestleştirmeye
yönelik girişimler başlatılması, tarım satış kooperatiflerinin özerkliğinin
sağlanması ve devlet bankalarına politik müdahalenin kaldırılması olmuştur.
Telekomünikasyon Düzenleme Kurulu’nun rolü güçlendirilmiş olup, elektrik
ve gaz sektörüyle ilgili mevzuatta yapılan en son değişiklikler bağımsız
düzenleyici kurumlar oluşturulmasını öngörmektedir. Bu tedbirler, yabancı
ve yerli uzun vadeli yatırımlar için sektörlerin cazibesini arttırmalıdır.
Ayrıca, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı arttırılmıştır. Devlet sübvansiyonları
azaltılmaktadır.
İlerleme bir hayli yavaş olsa da, AB ile ticaret bütünleşmesi daha
da artmıştır. 2000 yılında, mal ve hizmet ihracatı ve ithalatının toplamı,
GSYH’nin yaklaşık %55’ini oluşturdu. Türk ihracatında %52’lik ve ithalatında
%49’luk payı ile AB, ülkenin en önemli ticaret ortağıdır. Aralık 1995’te
Gümrük Birliği’nin kurulması, Türkiye’nin AB ile ticaret bütünleşmesini
yoğunlaştırmıştır. Son yıllarda Türkiye, eski Sovyet cumhuriyetleriyle
ticaretin arttırılmasında hayli başarılı olmuştur. İhracatın %45 kadarı,
tekstil ve giyim eşyasından oluşmaktadır. Türk ithalatının %90 dolayında
bir kısmı, sanayi girdileridir. En önemli kategori, toplam ithalatın %52
kadarını oluşturan makinelerdir. Petrol ürünlerinin toplam ithalat içindeki
payı, %5 civarındadır.
Yüksek yurtiçi enflasyon nedeniyle, Türk mallarının fiyat yönünden rekabet
gücü, döviz çapasının yürürlükte olduğu 2000 yılında geriledi. %50’i aşan
bir orandaki devalüasyon ise, geçmişteki reel değerlenmeyi fazlasıyla telafi
etmiş ve Türk mallarının fiyat yönünden rekabet gücünü arttırmıştır. Ancak,
Türk ihraç mallarının yüksek ithalat içeriği, önemli ölçüde artan finansman
maliyetleri ve uluslararası ekonomik yavaşlama yüzünden, ihracat sektörü,
Türk parasındaki devalüasyondan tam olarak yararlanamamıştır.
2.4. Genel değerlendirme (23)
İki malî bunalımla karşılaşan Türkiye, işleyen bir piyasa ekonomisi
yönünde daha fazla ilerleme sağlayamamıştır. Bununla beraber, Türk ekonomisinin
önemli kısımları, AT ile gümrük birliği çerçevesinde, daha şimdiden AB
pazarında rekabet etmektedir.
İki malî bunalım, ekonomik canlanmayı durdurdu ve bundan önceki ekonomik
istikrar programını sona erdirdi. Makroekonomik istikrar sarsılmış ve bir
çok makroekonomik dengesizlik yeniden ortaya çıkmıştır. Türkiye, yurtiçi
malî sektörün riskleri ve zayıf noktalarını öncekinden daha iyi bir şekilde
ele alan ve ekonominin bir çok alanında hükümet müdahalesini azaltmayı
hedefleyen iddialı bir ekonomik reform programını kabul etmiş ve uygulamaya
koymuştur. Bu sorunlar, bunalımların temel nedeniydi.
Enflasyonun düşürülmesine dayalı olarak, kısa vadeli makroekonomik istikrarın
tesis edilmesine öncelik verilmiştir. Ancak yetkililer, orta vadede piyasaya
dayalı sürdürülebilir ekonomik gelişme için sağlam bir temel oluşturulması
üzerinde odaklanmaya da devam etmelidirler. Bir bütün olarak ekonominin
orta vadeli rekabet gücünü garantilemek için, bankacılık, tarım ve devlet
işletmeleri gibi çeşitli sektörlerde önemli ölçüde yeniden yapılanmaya
ihtiyaç vardır. Ülke çapında eğitim, sağlık, sosyal hizmetler ve kamusal
altyapı konularında yeterli düzeyde yatırım sağlamak amacıyla, orta vadeli
bir perspektifte, bütçe öncelikleri yeniden tarif edilmelidir.
[14] Hareketli 12 aylık ortalama döviz kuru
[15] Kaynak: Merkez Bankası’nın websitesi
[16] Kaynak: Merkez Bankası’nın websitesi, Girişler
eksi çıkışlar
[17] Rakamlar, millî hesapların nüfus rakamları
kullanılarak hesaplanmıştır. Söz konusu nüfus rakamları, demografik istatistiklerde
kullanılanlardan farklı olabilir.
[18] Tarım, avcılık, ormancılık ve balıkçılık.
[19] GSYH’nin yüzdesi olarak brüt sabit sermaye
oluşumu
[20] Tahmin.
[21] Rakamlar, millî hesapların nüfus rakamları
kullanılarak hesaplanmıştır. Söz konusu nüfus rakamları, demografik istatistiklerde
kullanılanlardan farklı olabilir.
[22] Hükümet dengesi için iki rakam verilmektedir.
Bunlardan biri, en yaygın şekilde kullanılan ulusal kavrama dayanır. Diğeri
ise, aday ülkelerce ilk defa bu yıl bildirilmiş olup, Avrupa Hesaplar Sistemi’ne
(ESA 95) göre hesaplanmıştır
[23] Bkz. “Genişlemeyi başarıya ulaştırmak: Strateji
Belgesi ve aday ülkelerden her birinin katılım yönündeki ilerlemesi üzerine
Avrupa Komisyonu’nun Raporu”, COM (2001) 700. |