B. ÜYELİK KRİTERLERİ
1. Siyasi kriterler
Giriş
Haziran 1993’te yapılan Kopenhag AB Konseyi, katılım için bir dizi “politik”
kriter üzerinde mutabık kaldı. Buna göre, “üyelik için, aday ülke, demokrasiyi,
hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıkların sayılmasını ve korunmasını
garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olmalıdır.”
Komisyon, Cardiff AB Konseyi tarafından talep edilen değerlendirmeyi
yapmak için çeşitli bilgi kaynaklarını kullanmıştır: Türk makamlarının
katkısı, uluslararası kuruluşların (özellikle Avrupa Konseyi’nin) değerlendirmeleri,
STK’lerin raporları ve Avrupa Parlamentosu’nun ve üye devletlerin raporları.
Bu analiz, kamu otoritelerinin örgütlenişi ve işleyişi ile temel hakların
korunmasıyla ilgili mekanizmaların sistematik bir incelemesinden oluşmaktadır.
Sadece biçimsel bir anlatım yerine, demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün
etkin işleyişini değerlendirmeye çalışmaktadır.
Bu değerlendirme, Ekim 1998’deki durumla ilgilidir. Bu değerlendirmede
belirli bir sektörde reform yapma niyeti sık sık dikkate alınmış olmakla
beraber, gelecek için açıklanmış bulunan değişiklikler ayrıntılı olarak
incelenmemektedir.
Türkiye’deki durum hakkında önceki değerlendirmeler
Türkiye’nin Topluluğa üyelik başvurusu üzerine Aralık 1989 tarihli Komisyon
görüşünde, Türkiye’deki politik durum incelenmişti.
Söz konusu görüşte, ardarda yapılan reformların “Topluluk modellerine
daha yakın bir parlamenter demokrasiyle” sonuçlanmış olduğu ifade
ediliyordu. Bununla birlikte, görüşte şu husus da kaydediliyordu: “İnsan
hakları alanında ve azınlıkların kimliğine saygı konusunda son zamanlarda
bazı gelişmeler olmakla beraber, bunlar henüz bir demokraside olması gereken
düzeye ulaşmamıştır.”
Gündem 2000 belgesinde Komisyon, Türkiye’deki politik durum hakkında
şu değerlendirmeyi yaptı:
“Türkiye, çok-partili demokratik seçimlerden gelen bir hükümete , parlamentoya
ve Topluluk müktesebatıyla uyumlu mevzuat hazırlama ve uygulama kabiliyeti
olan bir idareye sahiptir. İyileştirme ihtiyacının politik düzeyde kabul
görmesine ve son bazı yasal değişikliklere rağmen, Türkiye’nin kişi haklarını
ve ifade özgürlüğünü destekleme konusundaki sicili, AB’deki standartların
bir hayli gerisindedir. Güneydoğudaki terörizm ile mücadele ederken, Türkiye,
itidal sergilemeli, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygı göstermek
için daha fazla çaba harcamalı ve askerî değil sivil bir çözüm bulmalıdır.
Devam eden işkence, kaybolma ve yargısız infaz olayları, hükümetin bu tür
şeylere son vermeye kararlı olduğunun resmî ağızlardan defalarca beyan
edilmesine rağmen, resmî makamların, güvenlik kuvvetlerinin faaliyetlerini
izleme ve kontrol etme yeteneğinin sorgulanmasına neden olmaktadır.”
“İdare ve eğitim sistemindeki son gelişmeler, laikliği güçlendirmeye
yönelik olmakla beraber, Türk toplumunda ordunun özel rolünü göstermektedir…
Ordunun sivil politik denetimi bakımından Türk hukuk sisteminde belirsizlikler
vardır.”
Avrupa Birliği, birçok kere, özellikle de AT-Türkiye Ortaklık Konseyi
toplantılarında, Güneydoğu Türkiye’deki durum hakkında görüşlerini belirtmiştir.
Nisan 1997’deki son toplantıda, Avrupa Birliği adına yapılan Başkanlık
açıklaması şu konuya dikkat çekmiştir: “Türkiye’nin güneydoğuda karşı karşıya
olduğu sorunun ölçeğinin bilincinde olmakla beraber, Birlik, terörizme
karşı mücadelenin insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne gereken saygı
ile yürütülmesi gerektiğini vurgular ve politik bir çözüm için çağrıda
bulunur. Dolayısıyla, Avrupa Konseyi’nin ve AGİT’in bir üyesi olarak Türkiye’nin
taahhütlerini yerine getirmesi zorunludur. Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin
ve bölgedeki tüm ülkelerin toprak bütünlüğünü desteklediği ve terörizmi
kınadığı konusunda Türkiye’nin hiçbir şüphesi olmamalıdır.”
Türkiye’deki son politik gelişmeler
Geçen bir kaç yılda, Türkiye’deki politik durum nisbeten istikrarsız
olmuştur. Başbakan Yılmaz’ın (ANAP) idaresindeki mevcut azınlık koalisyonu,
haftalarca süren bir bunalımdan sonra, Erbakan (Refah) ve Çiller (DYP)
önderliğindeki hükümetin yerine geçerek Haziran 1997’de iktidara geldi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çoğunluğa sahip olmayışı nedeniyle,
Yılmaz Hükümeti, koalisyon dışında kalan partilerin desteğine muhtaçtır.
Ocak 1998’de, Türk Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi’ni kapattı, tüm
malvarlığına el koydu ve partinin başlıca liderlerini, beş yıl boyunca,
herhangi bir politik gruba üye olmaktan men etti. Bu kapatma kararı, 21
Ocak 1998 tarihinde Avrupa Birliği adına yapılan bir Başkanlık açıklamasına
konu oldu. Söz konusu açıklamada şöyle deniyordu: “Bu karar, Türk Anayasası’nın
hükümlerine uygundur. Fakat, Avrupa Birliği, bu kararın, demokratik çoğulculuk
ve ifade özgürlüğüne ilişkin sonuçlarından endişelidir.” Refah Partisinin
kapatılmasından bu yana, milletvekillerinin hemen hepsi, yeni bir partiye,
Fazilet Partisi’ne katılmışlardır.
23 Eylül 1998’de, Yargıtay, Fazilet Partisinin bir üyesi olan
İstanbul Belediye Başkanı Erdoğan aleyhine Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin
verdiği kararı onayladı. Erdoğan, on aylık bir hapis cezası çekecek,
görevden alınacak ve bir daha seçimlere katılamayacaktır. Erdoğan, etnik
veya dinsel tahrik oluşturduğu kabul edilen bir konuşma nedeniyle mahkum
edildi. 25 Eylül 1998 tarihli bir açıklamada, Avrupa Birliği, “Türk Yargıtayı’nın
kararını üzüntüyle not etmiş ve demokratik yoldan seçilen politikacıların
görüşlerini şiddet kullanmadan ifade etmeleri nedeniyle takibata uğramalarının
demokratik çoğulculuk ve ifade özgürlüğü açısından yaratması kaçınılmaz
olan sonuçları kaygıyla karşıladığını ifade etmiştir.”
1999 baharında erken parlamento seçimleri yapılması muhtemeldir.
1.1 Demokrasi ve hukukun üstünlüğü
Türkiye, çok partili bir parlamentoya, cumhurbaşkanına, hükümete, kamu
yönetimine, yargı sistemine ve Millî Güvenlik Kurulu’na sahip olan
bir anayasal cumhuriyettir. Türkiye’nin politik yapısı, 1980 darbesinden
sonra askerler tarafından yapılan ve referandum ile onaylanan 1982 Anayasası’nda
tanımlanmıştır. 1982 Anayasası’nın 2nci maddesi, Cumhuriyet’in niteliklerini
“… demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tarif eder.
1995 yılında, TBMM tarafından Anayasa’da bazı değişiklikler yapıldı;
bunlar, Türkiye’de demokrasinin güçlendirilmesine katkıda bulunan olumlu
bir adımdı. Örneğin, bu değişiklikler, sendika gibi herhangi bir
örgütün, siyasî faaliyetlere katılmasını mümkün kılmaktadır; asgarî seçmen
yaşı 21’den 18’e indirilmiştir ve yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarına
seçme hakkı verilmiştir; siyasî partilerin işleyişinde önemli bir reform
yapılmıştır; siyasî partilere üye olmak için asgarî yaş 21’den 18’e indirilmiştir;
siyasî partilere üye olma hakkı, üniversitelerin akademik personeline ve
üniversite öğrencilerine de tanınmıştır. Ancak, bu değişiklikler için gereken
yasal düzenlemeler henüz tamamlanmış değildir. Örneğin, siyasî partilerin
işleyişi konusunda ve yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının seçme hakkı
konusunda henüz herhangi bir yasa çıkarılmamıştır.
Parlamento
Türk Anayasası (Madde 7), Türkiye çapında geçerli yasalar çıkarma yetkisinin
sadece TBMM’ye ait olmasını öngörür. TBMM, tümü doğrudan ve genel oy ile
seçilen 550 üyeden oluşan tek meclisli bir parlamentodur. Seçimler, serbest
ve demokratik olup düzenli aralıklarla ve gizli oyla yapılır. 1982’den
beri, seçimlerde ciddî usûlsüzlükler görülmemiştir.
Yasa teklifleri, Bakanlar Kurulu veya milletvekilleri tarafından sunulabilir.
TBMM’nin kabul ettiği yasalar, 15 gün içinde Cumhurbaşkanı tarafından yayımlanır.
Cumhurbaşkanı, yasayı yeniden görüşülmek üzere Meclis’e geri gönderebilir.
Meclis’in normal süresi beş yıldır. TBMM, yedi yılda bir veya mevcut
cumhurbaşkanı medenî ehliyetini kaybettiğinde veya öldüğünde, devletin
başkanı olarak yeni cumhurbaşkanını seçer. Milletvekilleri seçimi hakkındaki
yasa, % 10’luk bir ülke barajına tabi olarak nisbî temsil esasına dayanır.
1995’te yapılan son genel seçimde, bu baraj, kullanılan 28 milyon geçerli
oydan yaklaşık 4 milyon oyun Meclis’te temsil edilmemesine neden oldu.
Yürütme
Yürütme ikili bir yapıya sahiptir. Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’ndan
oluşur.
Cumhurbaşkanı, TBMM’nin üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu
ile, TBMM tarafından kendi üyeleri arasından yedi yıllık bir dönem için
seçilir. Aynı kişi, ikinci bir defa Cumhurbaşkanı seçilemez. Şimdiki cumhurbaşkanı
olan Bay Demirel’in görev süresi 2000 yılında sona erecektir.
Hükümete gelince, Bakanlar Kurulu’na (TBMM üyeleri arasından
Cumhurbaşkanı tarafından atanan) Başbakan başkanlık eder. Bakanlar Kurulu,
Başbakan tarafından teklif edilen ve Cumhurbaşkanı tarafından atanan 32
bakandan oluşur (Anayasa, madde 109). Bakanlar, kendi sorumluluk alanlarında
Parlamento’ya hesap vermekle yükümlüdür.
Eylül 1997’de, Başbakan Yılmaz, (Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği
bünyesinde, bkz. aşağıda), Genelkurmay Başkanı’nın önemli bir rol oynadığı
Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’ni kurdu. Bu Merkez, örneğin, Türkiye’nin
toprak bütünlüğünü veya demokratik düzenini tehdit eden çeşitli durumlarda
veya doğal ve beşerî felaket, büyük nüfus hareketi veya ciddî ekonomik
bunalım hallerinde Başbakan’ın kriz yönetim fonksiyonlarını bir arada toplamaktadır.
Genelkurmay Başkanı, resmî olarak Savunma Bakanı’na sorumlu değildir;
Yüksek Askerî Şura tarafından teklif edilir ve Başbakan tarafından atanır.
1997 yılında, Türk gazetelerinde çıkan bazı haberlere göre, kuzey Irak’ta
Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) üslerine karşı Türk silahlı kuvvetlerince
yapılan iki operasyon, Genelkurmay Başkanı tarafından hükümete önceden
herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın gerçekleştirilmiştir.
Türkiye, idarî açıdan 80 vilayete ayrılmıştır. Türk Anayasası (126ncı
ve 127nci maddeler), merkezî yönetim ve yerel yönetimler (belediye ve köy)
arasında ayrım yapmaktadır.
Anayasa’ya göre (madde 128), kamu hizmeti işleri kanunla düzenlenir.
Gündem 2000’de, Türk idaresinin tatmin edici standartlarda işlediği teyit
edilmişti. Bununla beraber, yolsuzluk, kayırma ve nüfuz kullanma vakaları
çoktur.
Türk hukuk sistemi, yolsuzluğa karşı tedbirler konusunda genel mevzuat
içermez. Kamu alımlarıyla ilgili yasalar dahil bazı yasalara bu konuda
özel hükümler konulmuştur. Yolsuzluk şüphesi altında olan bazı tanınmış
siyasetçiler ile ilgili meclis soruşturmaları sürmektedir. Ağustos 1997’de,
ihale işlemlerinde usulsüzlük yapmakla suçlanan çok sayıda memur, belediye
başkanı ve siyasetçileri kapsayan büyük bir adlî soruşturma başlamıştır.
Memurlar arasında yolsuzluğun nedenlerinden bir tanesi, devlet bütçesinde
fon yetersizliği yüzünden kamu sektöründeki maaşların düşük olmasıdır.
Seçilmiş görevliler bakımından ise, yolsuzluğun bir nedeni, siyasî partiler
için kamusal fonlama olmayışıdır.
Devlet cihazının bazı kısımları ve organize suç dünyası arasındaki bağlantılar
da, 1996’daki “Susurluk” skandalıyla gün ışığına çıktı. Bir trafik kazası
sonucunda, bir TBMM üyesinin, Türk polis teşkilatında üst düzey bir memurun
ve Interpol tarafından aranan bir Türk suçlunun, aynı araçta seyahat
ettikleri anlaşıldı. Bir parlamento soruşturması ve bir adlî takibat başlatılmasına
karar verildi. Parlamento soruşturması, 1997 yılında tamamlandı, fakat
TBMM raporun sonuçlarını henüz görüşmedi. Bu rapor, devlet cihazının bazı
kısımları ile organize suç dünyası arasında bağlantıların varlığını teyit
etmektedir. Adlî takibat ise hâlâ devam ediyor.
Yargı sistemi
Türk Anayasası (Madde 138), yargının bağımsızlığı temel ilkesini öngörmektedir.
Yargı sistemi içinde, adlî ve idarî mahkemeler, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay
ve Danıştay vardır. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Anayasa Mahkemesi’nin
üyeleri hariç, adlî ve idarî mahkemelerin hakimlerini ve savcılarını tayin
eder ve görevden alır. Hakimler ve savcılar, tüm yüksek mahkemelerce seçilen
adaylar listesi temelinde Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar. Cumhurbaşkanı,
Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından seçilen adaylar listesi temelinde
Yüksek Kurul’un üyelerini dört yıllık bir süre için tayin eder. Yüksek
Kurul’un Başkanı, Adalet Bakanı’dır. Anayasa (Madde 125), idarî işlemlerin
yargısal denetimini öngörür.
Türkiye’de halen 9000 hakim kadrosu vardır, fakat bütçe zorlukları nedeniyle,
bunlardan sadece 7000 tanesi doludur. Türk hukukçular ve hukukçu derneklerine
(ÇHD) göre, sistemin düzgün bir şekilde işlemesi için, 15 000 hakime ihtiyaç
vardır. Düşük maaşlar dahil zor çalışma şartları, adaletin tarafsız biçimde
yürütülmesine elverişli değildir. Çok sayıda yolsuzluk vakası vardır.
Medenî kanunda ve ceza kanununda değişiklik yapmaya yönelik iki tasarı,
1998 yılında hükümet tarafından kabul edilmiş ve TBMM’ye sunulmuştur. Medenî
kanunla ilgili tasarı, esas olarak, erkekler ve kadınlar arasında hâlâ
var olan ayrımcılığı (bkz. aşağıda) ortadan kaldırmaya yöneliktir. Ceza
kanununu değiştiren tasarının amacı ise, ölüm cezasını kaldırmak ve (bu
alanda pek çok davanın temeli olan) 312nci maddeyi tadil ederek ifade özgürlüğü
üzerindeki kısıtlamaları yumuşatmaktır. Ceza yasasının bazı maddelerini
değiştiren bir başka tasarı, halen meclis komisyonu aşamasındadır. Bu tasarının
temel amacı, işkence fiillerinden suçlu bulunan devlet memurlarına ve kamu
görevlilerine verilen hapis cezalarını arttırmaktır. Parlamento bu tasarıları
kabul ederse, Türk mevzuatı, Avrupa standartlarına önemli ölçüde yaklaşmış
olacaktır.
Terörle mücadele yasası kapsamında, “… Cumhuriyetin niteliklerini… değiştirmek,
Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin
ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa
uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek … amacıyla … bir kişi tarafından
girişilecek her tür eylemler” dahil iddia edilen suçların sanıkları, Devlet
Güvenlik Mahkemelerinde yargılanmaktadır. Bu mahkemeler, alenen siyasî
nitelik taşıyan suçlarla uğraşırlar. Anayasa'nın 143ncü maddesi çerçevesinde
1982’de kurulmuş ve 1984’te faaliyete geçmişlerdir.
Bu mahkemelerin, doğaları gereği, sanıklara adil bir yargılama sunmadıklarına
inanmak için sebepler vardır. Bunlarla ilgili başlıca sorunlar şöyledir:
geleneksel soruşturma yöntemleri yerine sanıktan itiraf almaya aşırı ölçüde
başvurulması; (hakimlerin yanında oturan) savcının ve (aşağıda oturan ve
söylediği sözler yargılama tutanaklarına aynen geçirilmeyen fakat hakim
tarafından özetlenerek geçirilen) savunma avukatının eşit olmayan statüleri;
davaların son derece yavaş ilerlemesi ve pek çok sanığın, hakim tarafından
net bir gerekçe sunulması gerekli olmaksızın, yargılanma süresi boyunca
tutuklu kalması. Hakimlerin tarafsızlığı konusunda da şüpheler vardır:
üç DGM hakiminden biri askerî hakimdir. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu
tarafından kısa bir süre önce işaret edildiği gibi, bu askerî hakimler
askerî personel statüsündedir ve dolayısıyla askerî disipline tabidirler.
Avrupa’da, sivillerin en azından kısmen askerî hakimler tarafından yargılanabildikleri
tek örnek budur. Bu mahkemelerin kararları, Yargıtay önünde temyiz edilebilir.
Adlî yargıda ve normal ceza muhakemesi sisteminde, işlemlerin
yavaşlığı konusunda endişeler vardır. Adlî sistemin aşırı iş yükü, verimliliği
zayıflatma eğilimindedir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararlarına
hakimlerin bağımlılığı da, hakimlerin ve savcıların çalışmalarına Adalet
Bakanı tarafından siyasî yönden müdahale edilebilmesi gibi, bir endişe
konusudur. Yeni bir hükümet atanması (veya bakanlar kurulunda bir değişiklik
olması) yargıda önemli değişmelere yol açabilmektedir.
Türkiye’de yargının işleyişini düzeltmek ve yargının bağımsızlığını
güçlendirmek amacıyla mevzuatın değiştirilmesine yönelik olarak hükümetçe
bazı teklifler sunulmuş olup bunlar hâlâ meclis komisyonlarında beklemektedir.
Millî Güvenlik Kurulu
İlk olarak 1961 Anayasası ile kurulmuş olan Millî Güvenlik Kurulu
(MGK) millî güvenlik politikasının oluşturulması ve uygulanmasında çok
önemli bir rol oynar ve ayrıca geniş kapsamda siyasî konuları ele alır.
Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma, İçişleri ve Dışişleri Bakanları,
Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı’ndan
oluşan MGK’nin başkanı, Cumhurbaşkanı’dır. MGK’nin kararları, hukuken bağlayıcı
değildir, fakat hükümetin siyaseti üzerinde çok etkilidir. Bu kurumun varlığı,
temel bir demokratik yapıya rağmen, Türk anayasasının, ordunun sivil bir
rol oynamasına ve siyasî hayatın her alanına müdahale etmesine imkan verdiğini
göstermektedir.
Özetle, Türkiye’de kamu otoritelerinin örgütlenişi, demokratik bir sistemin
temel özelliklerinin çoğuna sahiptir. Otoriteler, genel olarak, Topluluk
müktesebatıyla uyumlu mevzuat hazırlama ve uygulama kabiliyetinde olan
ehil bir idareye sahiptirler. Ancak, çeşitli faktörler, bu otoritelerin,
Avrupa Birliği’nin üye devletlerindeki gibi işlenmesine engel olmaktadır.
Millî Güvenlik Kurulu, ordunun siyasî hayatta oynadığı büyük rolü gösterir.
Ordu sivil denetime tabi değildir ve hattâ bazen, büyük çaplı bazı baskı
uygulayıcı askerî operasyonlar gerçekleştirdiğinde, hükümetin bilgisi olmaksızın
hareket ettiği görülmektedir. Adlî sistem içinde, demokratik bir sistemle
bağdaşmayan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilkelerine aykırı olan
olağanüstü hal mahkemeleri (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) vardır. Yargının
gerçekten bağımsız olmasını sağlamak ve hukukun üstünlüğüne uygun biçimde
işlemesi için ihtiyaç duyduğu insani ve maddi kaynakları yargı sistemine
vermek amacıyla büyük çabalar sarf edilmesi gereklidir.
1.2 İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması
Türkiye, Medenî ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi haricinde,
insan haklarının korunmasıyla ilgili en önemli sözleşmeleri onaylamıştır.
Türkiye, İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi’ni ve İşkencenin ve Diğer Gayrı
İnsanî veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Önlenmesi için Avrupa Sözleşmesi’ni
onaylamıştır. Türkiye, 4, 6 ve 7 sayılı Protokoller haricinde, İnsan Haklarının
Korunması için Avrupa Sözleşmesi’ni de onaylamıştır. Türkiye, ölüm cezasını
mevzuatında tutmaya devam etmektedir fakat bu ceza 1984’ten beri uygulanmamıştır.
Diğer Avrupa anayasaları gibi, Türk anayasası ülkenin temel haklarını
sayar: kişi dokunulmazlığı hakkı, düşünce ve kanaat özgürlüğü, basın özgürlüğü,
dernek kurma özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, işçilerin sendikalar kurma
özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, Türkiye’de ve yurt dışında hareket
ve seyahat özgürlüğü.
Türkiye, Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Sözleşme’yi imzalamamıştır.
Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi’nin 1996 yılında aldığı bir
karar gereğince, Türkiye’deki insan hakları durumu, Avrupa Konseyi’nin
izleme prosedürü altındadır.
Medenî ve siyasî haklar
Türk anayasasında ve yasalarında öngörülen medenî ve siyasî hakların
fiilen korunması, problemli olmaya devam etmektedir. İşkence olayları,
kayıplar ve yargısız infazlar düzenli olarak kaydedilmektedir. İfade özgürlüğü
tam olarak teminat altına alınmamıştır ve çok sayıda kısıtlamaya tabidir.
Not edilmelidir ki medenî ve siyasî hakların ihlal edilmesi vakalarının
çoğu, şu veya bu şekilde, hükümetin ve ordunun ülkenin güneydoğusundaki
sorunlara gösterdikleri tepkiyle bağlantılıdır.
Türk makamları, özellikle 1995 yılında, cesaret verici gibi görünen
bir demokratik reform süreci başlatmışlardı, fakat, Mart 1997’de gözaltı
mevzuatında yapılan önemli değişiklik haricinde, bu süreç devam ettirilmedi.
Türkiye’de, kaygı verici belirli sorunlar vardır.
Türkiye’deki belirgin sorunlar
Süregiden işkence, kaybolma ve yargısız infaz olayları, hükümetin
bu tür uygulamalara son verilmesi yönünde defalarca yaptığı resmî açıklamalara
rağmen, düzenli olarak kaydedilmektedir. Pek çok durumda, mahkemeye çıkarılmadan
önce karakollarda, hiç kimseyle görüştürülmeden, gözaltında tutulan kişiler
bu süre zarfında işkenceye maruz kalmaktadır. Vakaların pek çoğu o kadar
kesin şekilde belgelenmiştir ki polis makamlarının sorumluluğundan şüphe
yoktur. Bu vakalar, güvenlik güçlerinin etkin denetim ve gözetimi konusunda
soru işaretlerine neden olmaktadır. Bu görevliler için uygun disiplin standartları
mevcut değildir. Görevlerinden kaynaklanan suç iddiaları için devlet memurlarının
cezaî kovuşturmaya tabi tutulması, genellikle, idarî makamların iznine
bağlıdır. İşkence ve kötü muameleden dolayı (polis ve jandarma dahil) kolluk
kuvvetleri mensuplarına karşı başlatılan cezaî kovuşturmalar, Avrupa standartlarına
kıyasla hayli hafif mahkumiyet kararlarıyla sonuçlanmıştır. Bu nedenle,
kolluk kuvvetleri mensuplarınca işlenen suçların sistematik yargısal kovuşturması
temin edilmemektedir.
Mart 1997’de, TBMM, gözaltı süresini kısaltan bir yasa kabul
etti. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren bir suç işlemiş
olduğu sanılan ve gözaltına alınan bir kişi, ondört gün yerine, en fazla
dört gün içinde mahkeme önüne çıkarılmalıdır. Olağanüstü hal ilan edilen
illerde, bu süre, otuz günden azamî on güne indirilmiştir. İşkencenin Önlenmesi
için, Avrupa Konseyine bağlı Avrupa Komitesi’nin (İÖK) tavsiye ettiği
gibi, olağanüstü hal kapsamındaki bölgelerde gözaltında bulunan kişilerin
avukatlık hizmetine erişim olanağı sağlanmıştır, fakat böyle bir kişinin
dört güne kadar kimseyle görüştürülmeden gözaltında tutulması hâlâ mümkündür.
Şimdi yasayla öngörülen gözaltı süreleri, Avrupa Birliği’ndeki sürelere
kıyasla daha uzun olmaya devam etmektedir. İÖK, bu yasanın içeriğini, yine
de, “doğru yönde bir adım” olarak nitelemiştir.
Gözaltı konusundaki bu hükümlerin pratikte nasıl uygulandıklarını izlemek
gerekecektir. İÖK, Kasım 1997’de Türkiye’ye bir ziyaret daha yaptı. Türkiye,
bu ziyaretle ilgili raporun yayınlanmasına henüz izin vermemiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları, Türkiye’de, özellikle
gözaltındaki kişilerin gayrı insanî veya aşağılayıcı muameleye veya işkenceye
maruz kaldıkları pek çok vaka kaydetmektedir.
Son yıllardaki bazı iyileşmelere rağmen, ifade özgürlüğü Türkiye’de
tam olarak güvence altında değildir. Anayasa’nın ve devletin birliğine,
toprak bütünlüğüne, laikliğe ve devlet kurumları için saygıya ilişkin diğer
mevzuat hükümlerinin (Terörle Mücadele Kanunu, madde 7 ve 8; Ceza Kanunu,
madde 158, 159, 311 ve 312) aşırı ölçüde dar yorumlanması, AB üyesi devletlerde
suç teşkil etmeyecek açıklamalar, konuşmalar, makaleler veya kitaplardan
ötürü, seçilmiş politikacıların, gazetecilerin, yazarların, sendikacıların
ve STK mensuplarının yargılanması ve mahkum edilmesi için kullanılmaktadır.
Örneğin, 1 Ocak 1998 tarihinde, “Reporters sans frontières”e göre Türkiye’de
91 gazeteci hapisteydi.
Gazetecilere, siyasetçilere ve insan hakları eylemcilerine karşı çok
sayıda taciz ve polis şiddeti vakası, ulusal ve uluslararası insan hakları
örgütlerince düzenli olarak bildirilmektedir. Bu yıl Mayıs ayında, Türk
İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’a karşı bir suikast girişimi
oldu. Avrupa Birliği adına Dönem Başkanlığı, bu “korkakça saldırıyı” derhal
kınadı. Birdal’a saldıran kişilerin milliyetçi bir gruplaşmaya mensup
oldukları kısa sürede tesbit edildi. Bu kişilerle ilgili soruşturma devam
etmekte olup yakında yargı önüne çıkarılmaları beklenmektedir.
Basın özgürlüğü bakımından, 1993 yılında anayasada yapılan bir
değişiklik yoluyla radyo ve televizyon yayıncılığı alanındaki devlet tekelinin
kaldırılması sonucunda özel radyo ve televizyon istasyonlarının hızla yaygınlaşması
bugün Türk medyasını karakterize etmektedir. Medya, görüşlerini ifade etmekte
genel olarak özgürdür.
Geniş bir fikir ve görüş yelpazesi sunan yerel ve yabancı yayınlar,
yaygın şekilde mevcuttur. Yabancı yayınların hükümetçe sansürlenmesi nadiren
olmaktadır. Ancak, zaman zaman, bazı Türk gazeteleri baskı aşamasında sansüre
uğramıştır. Aynı zamanda, yüksek derecede bir oto-sansür vardır zira medya,
ifade özgürlüğü üzerindeki anayasal ve yasal sınırlamaların ne kadar sıkı
bir biçimde uygulandığını gayet iyi bilmektedir.
Silahlı kuvvetlerinin alenen eleştirilmesi veya Türk devletinin temel
ilkelerine (örneğin, toprak bütünlüğü ve laiklik) alternatiflerin barışçı
yoldan savunulması, cezaî kovuşturma konusu olabilmektedir.
Çoğu zaman güneydoğu Türkiye’deki durumun raporlanmasıyla ilgili olarak,
gazetelere, kitaplara veya filmlere el konduğu da olmaktadır. Türk medyasının
Kürt sorunu hakkında nesnel ve bağımsız yayın yapması mümkün değildir.
Bu kısıtlamalara rağmen, medya, başka politika konularındaki icraatları
nedeniyle yetkilileri sık sık eleştirmektedir.
Yılmaz hükümetinin göreve gelmesinden kısa bir süre sonra, 13 Ağustos
1997’de Türk Parlamentosu tarafından bir af çıkarıldı. Bu af sayesinde,
“ayrılıkçı propaganda yapmak ve terörizmi teşvik etmekten” suçlu bulunmuş
yedi gazete yazı işleri müdürü serbest bırakıldı. Bu yasa, sonraki üç yıl
boyunca aynı suçu tekrar işlememeleri şartıyla, yazı işleri müdürlerinin
hapis cezalarını askıya alıyordu.
1998 yılında, Türk Hükümeti, medya özgürlüğüyle ilgili AGİT temsilcisini
Türkiye’ye davet etti.
Türk hapishanelerindeki şartlar, Avrupa Konseyi tarafından konulan
standartlara veya BM’nin minimum standartlarına uygun değildir. Hapishanelerin
çoğu, aşırı kalabalıktır ve yeterli sağlık hizmeti sunmaz. Hapishane görevlileri,
genellikle askerî personeldir. Bu durum, özellikle 1996 yılında, hapishanelerde
bazı isyanlara yol açmıştır. TBMM İnsan Hakları Komisyonu (bkz. aşağıda),
Türk hapishanelerinin durumunu incelemek için bu yıl bir kaç ay süren bir
tesbit çalışması yürütmüştür. Bu çalışmayla ilgili rapor henüz yayımlanmamıştır.
Örgütlenme özgürlüğü bazı sınırlamalara tabidir. Örneğin dernekler,
yetkili makamlardan izin almaksızın, yabancı dernekleri Türkiye’ye davet
edemezler, kamuoyuna açıklama yapamazlar veya kendi mekanları dışında herhangi
bir faaliyet düzenleyemezler. Son yıllarda, Türk sivil toplum kuruluşlarının
sayısı ve faaliyetleri önemli ölçüde artmıştır.
Toplantı özgürlüğü de sınırlamalara tabidir.
Hazırlık aşamasında olan reformlar
1995 yılında hükümet, Türkiye’de demokrasinin işleyişini güçlendirmek
amacıyla anayasal reformlar başlattı. Bu reformlar, uzun bir zamandan beri
sivil bir hükümet tarafından girişilen ilk reformlardı. TBMM’de, 1995 anayasa
değişikliklerinin uygulanmasını hazırlamakla görevli bir Anayasal Uyumlulaştırma
Komisyonu kurulmuş olmakla beraber, söz konusu değişiklikler Türkiye’nin
mevzuatına ancak kısmen yansıtılmıştır. Terörle Mücadele Kanunu’nun 8nci
maddesi de, daha liberal bir yaklaşım içinde değiştirildi. Böylece,
ifade özgürlüğünün korunması iyileştirildi. Söz konusu madde, “Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı
amaçlayan yazılı ve sözlü propagandayı” yasaklamaktadır; aynı zamanda,
“bu amaçla toplantılar, gösteriler ve yürüyüşler” yapılmasını da men etmektedir.
Madde 8’in değiştirilmiş versiyonu, yazılı veya sözlü propagandada kasıt
(veya toprak bütünlüğünü ve siyasî birliği bozma maksadı) kavramını getirdi,
hapis cezalarının süresini azalttı ve hapis cezalarını para cezasına çevirme
imkanını tanıdı. Değiştirilmiş 8nci madde, mahkumların davaları için
geriye doğru uygulandı ve böylece bu davaların yeniden görülmesi sonucunda
bu kişilerin bazıları serbest bırakıldı.
Türkiye’de kadınların statüsü, AB ülkelerinin çoğunda geçerli
olan duruma gittikçe daha uygun hale gelmektedir. Geriye kalan ayrımcı
hükümler kaldırılmaktadır. Türkiye, 1985 yılında, Kadınlara Karşı Her Türden
Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi’ni onayladı. Ancak, bu Sözleme ile
henüz uyumlu hale getirilmemiş olan Medenî Kanun, evlilik hakları ve ödevleri
konusunda ayrımcı hükümler taşımaya devam etmektedir. 25 Ağustos 1998’de
yeni bir Medenî Kanun tasarısı Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı. Bu
tasarı, şimdi TBMM’de komisyon aşamasındadır. Parlamento tarafından kabul
edilirse, bu yeni hükümler, erkekler ve kadınlar arasında hâlâ var
olan ayrımcılığı büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Bununla beraber, ev
içinde şiddet yaygındır. TBMM, Ocak 1998’de, eşlerin birbirine kötü
davranmasını yasaklayan bir yasa çıkardı. Medenî Kanun’da, evlilik içinde
kadınlara yönelik şiddet konusunda özel hükümler yoktur; genel hükümler
uygulanır.
Mevzuatta var olmakla beraber, ölüm cezası 1984’ten beri uygulanmamıştır.
Türkiye, Aralık 1996’da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3ncü maddesini
ihlal etmekten mahkum edildi. Halen TBMM Adalet Komisyonu önünde olan Ceza
Kanunu tasarısı, ölüm cezasını Türk hukukundan kaldıracaktır.
İnsan hakları koruma araçları
1991 yılında TBMM bünyesinde bir İnsan Hakları Komisyonu kuruldu. Bu
Komisyon, Türkiye’deki insan hakları durumuyla ilgili çeşitli bilgi toplama
çalışmaları yapmıştır.
Kasım 1996’da, Türk makamları, İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir kayıp
kişileri arama birimi oluşturdu. Bu birimin etkinliği konusunda henüz kanıt
yoktur.
Nisan 1997’de, hükümet, İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu’nu oluşturdu.
İnsan Haklarından sorumlu Devlet Bakanı’nın başkanlık ettiği bu kurul,
Başbakan’ın bir temsilcisi yanında, dışişleri, içişleri, adalet, millî
eğitim ve sağlık bakanlıklarının yetkililerinden oluşur. İnsan hakları
durumunu iyileştirmeye yönelik tedbirlerin uygulanmasını koordine etmek
ve izlemek ile görevli olan kurul, bu amaçla hükümete teklifler de sunabilir.
Kurul, devlet memurlarının ve kamu görevlilerinin yargılanması hakkında
yasa taslağı, Medenî Kanun taslağı (bkz. aşağıda) ve Ceza Kanunu taslağı
hazırlamıştır.
Bağımsız bir ombudsman atanması(*) uzun zamandan beri TBMM tarafından
tartışılmaktadır. Bu düzenlemenin benimsenmesi, Türkiye’de insan haklarının
korunmasını çok büyük ölçüde iyileştirecektir.
1987’den bu yana, Türkiye’deki bireyler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
çerçevesinde sahip oldukları hakların ihlal edildiğini düşünüyorlarsa,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak hakkına sahiptirler. Ocak 1990’da
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bağlayıcı yargı yetkisini kabul
etti. Bununla beraber, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu nezdinde
dava açılmasına engel olduğu için mahkum edilmiş olan tek ülkedir.
Genel olarak, Türkiye’nin ulusal ve uluslararası hukuk varlığı, medenî
ve siyasî hakların korunması için yeterlidir. Türkiye, örgütlenme özgürlüğü
gibi hakların kullanılmasında gerçek bir iyileşme sağlamak için gayret
göstermiştir. Bunun kanıtı, Türkiye’de sayıları hızla artan STK’lerdir.
Diğer yandan, ve esas olarak güneydoğudaki durumla bağlantılı nedenlerle,
diğer medenî ve siyasî hakların durumu hâlâ endişe vericidir. Hazırlık
aşamasında olan reformlara rağmen, Gündem 2000’de Komisyon’un yaptığı durum
değerlendirmesinden bu yana, bu hakların korunmasında maddî bir iyileşme
olmamıştır. 14 Nisan’da, BM İnsan Hakları Komisyonu’nun 54ncü toplantısında,
Avrupa Birliği, Türkiye’den işkence, yargısız infaz ve kayıp haberleri
gelmeye devam ettiğini vurguladı. Güneydoğu Türkiye’de uygulanan olağanüstü
hâl çerçevesinde devreye sokulan istisnaî tedbirler, yasayla garanti edilen
hakların normal kullanımını kısıtlamaya devam etmektedir. Bir başka problem,
pek çok işkence vakasına yol açmış olan gözaltı mevzuatı başta olmak üzere
belirli yasaların uygulanmasıdır. Esas olarak terörle mücadele yasasının
sürekli uygulanması nedeniyle, ifade özgürlüğü büyük ölçüde kısıtlıdır.
Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar
Polis ve askerî personel hariç, işçiler serbestçe örgütlenmek ve sendika
kurmak hakkına sahiptir. Grev hakkı, çeşitli kısıtlamalara ve karmaşık
prosedürlere tabidir. 1995 tarihli bir anayasa değişikliği ve sendikalar
yasasında 1997 yılında yapılan bir değişiklik, sendikaların siyasî faaliyetlerde
bulunmasına engel olan kısıtlamaları kaldırdı. Devlet memurları da, sendika
kurma hakkını kazandılar, fakat grev veya toplu pazarlık hakkını
elde edemediler. Türkiye’nin bazı ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmelerini
onaylaması, örneğin haksız işten çıkarmanın önlenmesiyle ilgili olarak,
çalışma hukukunda önemli herhangi bir değişiklik getirmedi. Türkiye’de
işsizlik yardımı yoktur. Gayriresmi ekonomide çocuk emeği yaygın şekilde
kullanılmaktadır. Türkiye bir çok kez ILO tarafından uyarılmıştır.
Hükümet, Mart 1995’te bir Ekonomik ve Sosyal Konsey kurdu. Mart
1997’de çalışmaya başlayan bu konseyin toplam 23 üyesinden 10 tanesi hükümet
temsilcileri, 7si ise işveren temsilcileridir. Konsey’de, ayrıca, dört
sendika temsilcisi, Özürlüler Konfederasyonundan bir temsilci ve Tüketicileri
Koruma Derneği’nden de bir temsilci vardır.
1991 yılında, Türkçe’den başka dillerdeki yayınlarla ilgili yasanın
kaldırılması, Kürtçe dahil yabancı dillerde yayın yapılabilmesini mümkün
kıldı. Kürtçe, kültürel faaliyetler çerçevesinde artık yasak değildir fakat
“siyasî iletişim” veya eğitim alanlarında kullanılamaz. Kürt dillerinden
herhangi birinde radyo ve televizyon yayıncılığı yasaktır.
Din özgürlüğü konusunda, devlet ilkokullarında dinsel eğitim
(Sunni) zorunludur. Gayri Müslim kökenlerini ispat etmeleri üzerine, Lozan
Antlaşması azınlıkları (bkz. aşağıda), İslamî din eğitiminden yasayla muaf
tutulurlar. Türkiye tarafından tanınan dinsel azınlıklar kendi dinlerini
icra etmekte serbesttirler, fakat (Sunni) İslam’dan başka dinlerin icrası,örneğin
dinsel mekanların mülkiyetini ve faaliyetlerin genişletilmesini etkileyen
pek çok bürokratik kısıtlamaya tabidir. Süryani Ortodokslar bir dinsel
azınlık olarak tanınmamakta olup dinsel eğitimlerinin icrasında baskılara
tabidir. Türkiye’nin Alevi Müslümanları en az 12 milyon kişi olarak tahmin
edilmektedir. Sunni din adamlarının aksine, hükümetten maaş alan Alevi
din adamları yoktur.
Türk toplumunda laiklik ilkesinin korunmasında ordu, bu ilkeye karşı
oldukları düşünülen bazı İslamî akımlara karşı aktif bir rol oynamaktadır.
Millî Güvenlik Kurulu çerçevesinde ordu, hükümete bazı uyarılarda bulunmuştur.
Ayrıca, ordu, laiklik ile bağdaşmayan faaliyetlere karıştıkları kabul edilen
kişileri kendi saflarından düzenli olarak ihraç etmektedir.
Böylece, son zamanlarda Türkiye ekonomik ve sosyal hakların yasal çerçevesini
iyileştirmeye çalışmış olmakla beraber, sendikalar ile ilgili olanlar başta
olmak üzere bu haklar hâlâ bir takım kısıtlamalara tabidir ve hakların
pratikte kullanımı, AB ülkelerinde geçerli olan standartlar düzeyinde değildir.
Kültürel haklar arasında, din özgürlüğü, resmen tanınan dinsel azınlıklara
(Lozan Antlaşması) ve engellerle karşı karşıya olan diğer dinsel azınlıklara
farklı muamele edilmesi yüzünden sınırlı kalmaktadır.
Azınlık Hakları ve Azınlıkların Korunması
Türkiye’nin nüfusu 62 milyondan fazladır. Bu rakamın içinde, bilgi kaynağına
bağlı olarak 8 ve 15 milyon arasında olduğu tahmin edilen Kürt kökenli
bir nüfus da vardır. Lozan Antlaşması’na göre Türk devleti resmen üç azınlığı
tanımaktadır: Ermeniler (50.000), Museviler (25.000) ve Rumlar (5.000).
Bu azınlıklar, kendi kiliselerini, okullarını ve hastanelerini serbestçe
yönetirler. Resmen tanınan bu üç azınlığın mensupları yetkili makamlara
kayıt yaptırmakla yükümlüdürler. Bu azınlıkların üyelerinin kimlik kartlarında
onların mensubiyetleri belirtilirdi. İçişleri Bakanlığında, azınlıklar
ile ilgilenen bir daire vardır.
Anayasa, Kürtleri ulusal, ırksal veya etnik bir azınlık olarak tanımaz.
Kürt kökenli vatandaşların politik ve ekonomik hayata katılmaları önünde
hukukî engeller yoktur, fakat açıkça veya politik olarak etnik kimliklerini
öne süren Kürtler, taciz edilme veya takibata uğrama riskine girerler.
Kürt nüfusun çoğunluğu, ülkenin güneydoğusunda yaşar. Bu bölgede, on yıldan
daha uzun bir süredir Türk hükümeti, güneydoğu Türkiye’de bağımsız bir
Kürdistan devleti kurma amacını güden ve terörist yöntemler kullanan Kürdistan
İşçi Partisi (PKK) ile silahlı çatışma içinde olmuştur. Bu durumun doğrudan
bir sonucu olarak, Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen insan hakları
ihlalleriyle birlikte, köylerin geniş ölçekte zorla boşaltıldığını ve tahrip
edildiğini gösteren kanıtlar vardır.
1996 yılında, Türk Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu, boşaltılmış
veya tahrip edilmiş köylerden insanların durumunu araştırmak için bölgeye
bir inceleme heyeti gönderdi ve hükümetin bu insanlara yardım etmeyişini
eleştirdi. Söz konusu durum, güneydoğudan batıdaki büyük kentlere zoraki
bir göç olmasına yol açmıştır. Pek çok okul kapanmış ve böylece okul çağındaki
çocukların önemli bir bölümü eğitim imkanından yoksun kalmıştır. Türk hükümeti,
PKK ile müzakere etmeyi daima reddetmiştir. Yılmaz’ın koalisyon hükümeti,
1997 yılında, bu bölgenin sosyal ve ekonomik kalkınmasını destekleme niyetini
beyan etti. Bugüne kadar herhangi bir somut tedbir gerçekleşmiş değildir.
1987’de ilan edilen olağanüstü hâl (Anayasa, madde 122), güneydoğudaki
dokuz ilden altısında hâlâ yürürlüktedir ve her dört ayda bir uzatılmaktadır.
Olağanüstü hâl çerçevesinde, Bakanlar Kurulu, bu durumda Cumhurbaşkanı’nın
başkanlığında, olağanüstü hâlin gerektirdiği konularda kanun kuvvetinde
kararnameler çıkarabilir. Bu kararnamelerin onay için aynı gün TBMM’ye
sunulması gerekir. Kararname yoluyla, bölgedeki valilere, temel hak ve
hürriyetleri kısıtlamak için geniş yetkiler verilmiştir. Anayasa’nın 15nci
maddesi, bu hak ve hürriyetlerin askıya alınmasını düzenler ve Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin 15nci maddesinden mülhemdir; bu madde gibi, olağanüstü
dönemlerde bile askıya alınması mümkün olmayan hakları korur.
Türkiye’deki durumu izlemesi çerçevesinde, Avrupa Konseyi Parlamenter
Asamblesi, üye ülkelerin yükümlülük ve taahhütlerinden sorumlu komitenin,
Kürt azınlığı konusunu araştırmasını istedi. Komite, 6-9 Eylül arasında
Türkiye’yi ziyaret etti, fakat bu ziyaretin bulguları henüz açıklanmış
değildir.
Türkiye, Avrupa dışından gelen sığınmacılar için iltica hakkı
tanımamaktadır. Ancak, bu tür mültecilerin üçüncü bir ülkeye yerleştirilme
yeterliliğine sahip olup olmadıklarını belirlemek üzere BM Sığınmacılar
Yüksek Komisyonu’nun araştırma yapmasına izin vermektedir.
Türkiye’de, Lozan Antlaşması çerçevesinde resmen tanınan azınlıklara
ve bu antlaşmanın kapsamı dışında kalan azınlıklara yapılan muamele açısından
hukukî ve fiilî bir farklılık vardır. Türk makamları, bir Kürt azınlığın
varlığını tanımamakta, onları Kürt kökenli Türkler olarak telakki etmektedir.
Kürtler, Türkiye’nin her yerinde bulunur, fakat esas olarak güneydoğuda
yoğunlaşmıştır. Ekonomik ve sosyal bakımdan dezavantajlı bir konudadırlar
ve olağanüstü hâlin yürürlükte olduğu illerde, devam eden terörist eylemlerin
tüm sonuçlarını ve medenî ve siyasî hakların normal kullanımı üzerinde
olağanüstü hâlden kaynaklanan kısıtlamaları yaşamaktadırlar. Bu bağlamda,
Türkiye, güneydoğu sorununa siyasî ve gayri askerî bir çözüm bulmalıdır.
Bugüne kadar görülen esas itibariyle askerî yaklaşım, insani ve malî açıdan
maliyetlidir ve bölgenin sosyal ve ekonomik gelişmesine engel olmaktadır.
Ayrıca, bu yaklaşım Türkiye’nin uluslararası imajına da zarar vermiştir.
Bir sivil çözüm kapsamında, Kürt kültürel kimliğinin belirli biçimleri
tanınabilir ve ayrılıkçılığı veya terörizmi savunmaması şartıyla, o kimliğin
ifade edilme yollarına daha fazla hoşgörü gösterilebilir.
1.3. Kıbrıs Konusu
Türkiye, 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs’ı işgal altında tutmakta ve
yaklaşık olarak 35.000 kişilik bir ordu bulundurmaktadır. 1983 yılında,
adanın bu kesimi, bağımsız bir cumhuriyet olduğunu ilan etti. Türkiye dışında,
uluslararası toplum bu devleti tanımamıştır. Muhtelif BM kararları, Kuzey
Kıbrıs’ın Türkiye tarafından işgalini ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaşmalara
aykırı olarak işgal altındaki kesimde bir “bağımsız cumhuriyetin” tek taraflı
ilanını kınamış ve mevcut durumun kabul edilemez olduğunu belirtmiştir.
27 Ocak 1997 tarihinde, Denktaş ve Cumhurbaşkanı Demirel,
kuzey Kıbrıs’ın kademeli olarak Türkiye ile bütünleşmesi hakkında bir ortak
açıklama yaptılar. Bu açıklama, Avrupa Birliği’nin Kıbrıs ile katılım müzakereleri
başlatma kararını “tarihsel bir hata” olarak kınıyordu ve “AB’ye tek taraflı
üyelik yolunda Rum Yönetimi tarafından atılan her adımın KKTC ve
Türkiye arasındaki bütünleşme sürecini hızlandıracağını” belirtiyordu.
Temmuz ayında, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs, ekonomik ve malî bütünleşme, güvenlik,
savunma ve dış politika alanlarında kısmî bütünleşme sağlamak için gerekli
tedbirleri oluşturmakla görevli bir Ortaklık Konseyi kuran bir Ortaklık
Anlaşması imzaladılar.
Komisyon Türkiye tarafından alınan tedbirlerin, Avrupa Birliği’nin onayladığı
ilgili BM kararlarında ifadesini bulan uluslararası hukuk ile bağdaşmadığı
görüşündedir. Komisyon, BM Güvenlik Konseyi’nin ve Avrupa Birliği’nin tam
desteğiyle BM Genel Sekreteri tarafından yürütülen iyi niyet misyonunun
ilgili tüm taraflarca aktif şekilde desteklenmesi gerektiğine inanmaya
devam etmektedir.
Komisyon, Kıbrıs Türk toplumunun garantörü olarak Türkiye’nin, esas
olarak iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon kurulmasına dayanan ilgili
BM kararlarına uygun biçimde Kıbrıs sorununa adil ve hakça bir çözüm bulunması
için özel ilişkisini kullanması gerektiğine inanmaktadır.
1.4 Genel değerlendirme
Politik açıdan, değerlendirme, kamu otoritelerinin işleyişinde bazı
anormallikler olduğunu, insan hakları ihlallerinin devam ettiğini ve azınlıklara
muamele konusunda önemli eksikler bulunduğunu göstermektedir. Ordunun sivil
denetiminin olmayışı, kaygı vericidir. Millî Güvenlik Kurulu kanalıyla
ordunun politik yaşamda oynadığı büyük rol, bunu yansıtmaktadır. Güneydoğu
Türkiye’deki duruma askerî olmayan, sivil bir çözüm bulunmalıdır, zira
ülkede gözlenen medenî ve siyasî hak ihlallerinin pek çoğu şu veya bu şekilde
bu konuyla bağlantılıdır. Komisyon, Türk hükümetinin ülkedeki insan hakları
ihlallerine karşı mücadele etmede kararlılığını kabul etmektedir, fakat
bunun şimdiye kadar pratikte önemli herhangi bir sonucu olmamıştır.
Türkiye’nin 1995’te içine girdiği demokratik reform süreci devam
etmelidir.
Bu sorunların çözülmesine ek olarak, Türkiye, muhtelif komşu ülkelerle
tüm anlaşmazlıkların uluslararası hukuka uygun olarak barışçı yollarla
çözümlenmesine yapıcı bir katkıda bulunmalıdır.