2. Ekonomik kriterler
2.1 Giriş
Türkiye’nin ekonomik durumunu ve görünümünü
değerlendirirken Komisyon’un kılavuzu, Kopenhag AB Konseyi’nin (Haziran
1993) sonuçlar bildirgesi olmuştur. Bu bildirgede, AB’ye katılım için “işleyen
bir piyasa ekonomisinin ve Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri
ile başa çıkma kapasitesinin” şart olduğu belirtilmektedir.
Ekonomik durumun ve son makroekonomik gelişmelerin
bir özetinden sonra, AB Konseyi tarafından konulmuş kriterler temelinde
Türkiye’nin genel bir değerlendirmesine geçeceğiz.
2.2 Ekonomik kriterler
Türk ekonomisinin yapısı
Türkiye’nin nüfusu 62 milyonun üzerindedir.
Nüfusun yıllık büyüme hızı % 1,6 olarak tahmin edilmekte olup, son yıllarda
gözlenen yavaşlama eğilimi sürmektedir. Dünya Bankası’nın tahminlerine
göre, Türkiye’nin gayri safî millî hasılası (GSMH) 1996 yılında (satın
alma gücü paritesi esasına göre) 382,5 milyar ABD dolarıydı. Bu rakam,
Avrupa Birliği’nin GSMH’sinin % 5,2’sine eşittir. Kişi başına GSMH ise,
Topluluk ortalamasının sadece üçte biri kadardır.
Türkiye IMF, Dünya Bankası ve OECD’nin
kurucu üyesidir.1951’de GATT’ı onaylamıştır ve Dünya Ticaret Örgütü’nün
(DTÖ) üyesidir.
1980’lerin başından bu yana, Türkiye, imalat
sanayisinin ve hizmetler sektörünün dinamik bir genişlemesi ve tarım sektörünün
daralmasıyla desteklenen edilen güçlü bir büyüme (1980-97 döneminde ortalama
% 6’ya yakın) yaşayarak, radikal ekonomik değişimin sancıları içinde olmuştur.
Türk ekonomisinin dış dünyaya aşamalı olarak açılması bu değişimde
kilit bir rol oynamıştır. İhracatın GSMH içindeki payı 1981’deki % 4,3
düzeyinden, 1997 yılında % 23,9’a yükselmiştir. İthalatın payı
da, % 11,7’den % 29,5’e çıkmıştır. Bu dışa açılma, Topluluk ile Gümrük
Birliği anlaşmasının 31 Aralık 1995’te yürürlüğe girmesiyle daha da hızlanmıştır.
1997 yılında, Türkiye’nin ihracatında ve ithalatında Topluluğun payı, sırasıyla
% 46,7 ve % 51,2 olmuştur. Kamu İktisadî Teşekkülleri (KİT’ler) yoluyla
sanayileşmeye güdümlü (“dirijist”) bir yaklaşım ve ithal ikamesi yerine,
ihracatın ve özel sektörün gelişmesine elverişli bir ortam aşamalı olarak
kuruldu. Devlet sektörünün önemi, özelleştirme ve yatırım yapmama sonucunda
azalmıştır fakat hâlâ sanayideki katma değerin % 11’ini oluşturmakta ve
bütçe üzerinde bir yük teşkil etmektedir.
Bazı büyük değişimlere rağmen, Türk ekonomisinin
geniş ve verimsiz bir tarım sektörü, zayıf bir malî sektör ve bir dizi
sosyo-ekonomik yetersizlik gibi kritik zaafları vardır. Kronik parasal
istikrarsızlık bir başka sorundur.
Tarımın GSMH’deki payı 1968’de %
33’ten 1996’da % 14’e düştüğü halde (sanayi ve hizmet sektörlerinin payları
ise, sırasıyla, % 17,1’den % 27,7’ye ve % 49,8’den % 58,3’e yükseldi),
aktif nüfusun % 42’si hâlâ tarımdadır. Tarım sektöründeki üretkenliğin
düşük olmasının başlıca nedeni, verimsiz üretim teknikleri kullanan çok
sayıda küçük işletmenin varlığıdır. Bu küçük işletmeler, çıktının
tarımsal önemli bir bölümünü kendileri tüketir. Bu haliyle, bu işletmeler
Topluluk tarımının rekabetine dayanamazlardı. Ayrıca, Türk tarımının zorunlu
modernizasyonu, özellikle tarımdaki üretkenlik artışlarıyla serbest kalacak
olan işgücünün sanayi sektörünce emilebilmesi bakımından, Türk ekonomisi
ve toplumu için çetin bir sorun getirecektir.
Hizmetler güçlü bir şekilde büyüyerek 1996’da
GSMH’nin % 58,3’ünü oluşturmuştur. Ancak, malî sektör oldukça
küçüktür (GSMH’nin % 2,3’ü). Malî hizmetlerin oynadıkları önemli aracılık
işlevi dikkate alınırsa, bu sektörün zayıflığı, Türk ekonomisinin işleyişi
üzerinde büyük yansımalara sahiptir.
Bankacılık sektörü, 72 bankadan oluşmaktadır.
Bunlardan 59’u mevduat bankaları, 13 ‘ü ise yatırım ve kalkınma bankalarıdır.
Sektörde yoğunlaşma derecesi yüksektir – 10 banka toplam aktiflerin % 70’ine
sahiptir. Kamu bankaları (1996 sonunda toplam aktiflerin % 40 kadarına
sahiptiler) Hazine ile yakın ilişkiler içindedir ve bazı kamu sektörlerini
veya işletmelerini imtiyazlı kredilerle desteklemeye devam etmektedirler
(hükümetten sermaye enjeksiyonları veya carî transferler, bu kredilerin
yol açtığı zararları telafi etmektedir). Büyük özel bankalar, genellikle,
sanayi gruplarına bağlıdır.
Bankacılık sektörünün zaaflarını ortaya
koyan 1994 malî buhranını müteakip, bankacılık mevzuatı özellikle, açık
döviz pozisyonları üzerindeki sınırlamalar ve ihtiyat oranları ile ilgili
olarak güçlendirildi. Hükümet, bankaların izlenmesini sıkılaştırmak, geri
ödenmeyen kredilerin takibini iyileştirmek ve bankaların döviz borçlarını
kontrol etmek için planlar yapmıştır. Esas olarak Türk lirası cinsinden
devlet tahvilleri satın alınmasını finanse etmek için, borç miktarı hızla
artmıştır.
İstanbul’da, 700’den fazla şirketin kayıtlı
olduğu aktif bir Menkul Kıymetler Borsası vardır. 1997’de, işlem hacmi
% 50 artarak 58 milyar ABD dolarına erişmiş ve piyasa kapitalizasyon değeri
61 milyar ABD doları (GSMH’nin % 30’u kadar) düzeyine çıkmıştır.
Başlıca sosyo-ekonomik göstergeler, Türkiye’nin,
sadece AB’nin değil, aynı zamanda benzer kişi başına gelire sahip
diğer ülkelerin de gerisinde olduğunu göstermektedir. 1995 yılında, kadınların
% 28’i ve erkeklerin % 8’i okuma-yazma bilmiyordu. Ortalama Yaşam
süresi, erkekler için 66 yıl ve kadınlar için 71 yıl idi. Çocuk ölüm oranı,
her 1000 canlı doğumda 42 idi (üye devletlerde dört ve sekiz arasında).
Sağlık ve eğitim alanında kamu harcamaları, 1996 yılında GSMH’nin sadece
% 6’sıydı ki bu hayli düşük bir orandır.
Kalkınmadaki bu gecikmeler, bölgeler arasında
ve kentle kır arasında büyük eşitsizlikler ile el ele gitmektedir. Söz
konusu dengesizlikler, kişi başına gelirden, temel altyapılara (su, yol
şebekesi, vs.) erişim imkanına kadar çeşitli alanları kapsamaktadır. Genel
olarak, Türkiye’nin reel GSMH’si 1987ve 1994 arasında % 22 artmıştır.Doğu
Anadolu’nunki sadece % 10 artmıştır. Ege bölgesindeki artış oranı ise
% 27 olmuştur 1994 yılında, Marmara bölgesinde kişi başına GSMH, doğu Anadolu
rakamının yaklaşık 3.5 katıydı. Bu fark, o zamandan bu yana daha da artmıştır.
Makroekonomik gelişmeler
Daha önce belirtildiği gibi, Türk ekonomisi
1980’lerin başından beri kayda değer bir büyüme yaşamıştır. 1994 sonu/1995
başındaki gerilemeden sonra, ekonomi, 1996’dan bu yana % 7’nin üzerinde
bir büyümeyle tekrar sıçrama yapmıştır. Kısmen, gümrük birliğinin getirdiği
yeni fırsatlar ve Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri’nin ve eski Sovyetler Birliği’nin
dışa açılması sayesinde, yatırım hacminde hızlı bir toparlanma büyümeye
yardım etmiştir. Topluluğa ve doğu Avrupa’ya, özellikle de Rusya’ya sanayi
ürünleri ihracatı hızla artmaktadır. Mal ihracatının toplam hacmi, 1995
ve 1996 yıllarında % 10’dan daha yüksek bir oranda ve 1997 yılında neredeyse
% 15 oranında
büyüdü. Bu performansın nedenleri, 1994/95 dönemindeki devalüasyonun
getirdiği daha yüksek bir rekabet gücü ve Türk endüstrisinin yeni piyasa
açılımlarından derhal yararlanma kapasitesidir. Güçlü büyümenin bir başka
nedeniyse, genişlemeci bir bütçe politikası ve kamu ve özel sektörlerin
kredi taleplerine esnek biçimde yanıt veren bir para politikasıdır.
Enflasyon Türkiye için devam eden bir sorundur.
Enflasyonu durdurmak için pek çok girişim olmuştur, fakat bugüne kadar
enflasyona karşı uygulanan politikalar, enflasyonu büyük ölçüde ve kalıcı
olarak indirmeye yetecek kadar sert veya uzun süreli olmamıştır. 1995 sonundan
1997 sonuna kadar, yıllık enflasyon (tüketici fiyatları) % 80’den % 100’e
çıkmıştır.
Kamu maliyesi konusunda, en geniş
anlamda kamu sektörü borçlanma ihtiyacı (merkezî hükümet, KİT’ler, bütçe
dışı fonlar, vs.) 1995 ve 1997 arasında GSMH’nin % 5,8’inden % 11,6’sına
yükselerek iki katına çıkmıştır.
Vergi gelirleri 1997’de GSMH’nin % 20’si
düzeyindeydi. Tahsilatı iyileştirmeye yönelik tedbirler sonucunda bu oran
1993’ten beri yaklaşık iki puan artmıştır. Sadece merkezî hükümet dikkate
alınırsa, bu yılın bütçesinde, vergi gelirlerinin % 16’dan % 18’e çıkacağı
tahmin ediliyor. Topluluk standartlarına kıyasla bu oran hâlâ çok düşüktür.
Vergi dışı gelirler ise, 1997’de GSMH’nin % 7,7’si düzeyinde idi.
Kamu harcamalarının yapısı, büyük dengesizliklere
neden olan bütçe üzerindeki kısıtlamaların kanıtıdır: kamu borç servisi
(1997’de GSMH’nin % 8,4’ü) , KİT’lere transferler (1997’de GSMH’nin % 0,8’i),
sosyal güvenlik sisteminde büyüyen açık (GSMH’nin % 3’ü), tarım için
çeşitli yardımlar (GSMH’nin % 2,2’si). Bu durum, beşerî sermaye (eğitim
ve sağlık), altyapı ve kamu yönetimi alanlarında yatırım yapma imkanını
ciddî şekilde kısıtlamıştır.
Toplam istihdam, 1993’te 19,7 milyondan
1997’de 21,9 milyona çıktı. İşsizlik oranı, 1994 malî krizinden sonra %
8’e yükseldi fakat 1996’da % 6’ya geriledi. Bu gerileme, (1993 ve 1997
arasında % 25 kadar azalmış olan) gerçek ücretlerin esnekliğini yansıtmaktadır.
Aktif nüfus, esas olarak kadınların çalışma
hayatına katılım oranının düşük olması nedeniyle (kırsal alanlarda % 43,
kentlerde ise sadece %16), nisbeten küçüktür (1997’de % 50,8). Bunun bir
diğer nedeni ise, nisbeten genç yaşlarda emekliye ayrılmadır. İşgücünün
yarıdan biraz fazlası, sosyal güvenlik sistemi kapsamındadır. Kayıtlı istihdamın
% 30 kadarı, daha geniş olan kamu sektöründedir.
Nüfus artışı (yılda % 1,6), demografik
yapı (nüfusun üçte biri 15 yaşın altındadır) ve katılım oranında tahmin
edilen bir artış, gelecek yıllarda aktif nüfusun hızla artacağına
işaret etmektedir. Bu artış, Türkiye ekonomisi için hem potansiyel bir
avantaj hem de çetin bir problem olacaktır.
Son yıllardaki hızlı büyüme, dış ticaret
hacminde önemli bir genişlemeyle el ele gitmiştir. Mal ihracatı 1995-97
döneminde % 21, ithalat ise % 37 artmıştır (dolar cinsinden). Ancak, dış
ticaret bilançosunda bu nedenle meydana gelen kötüleşme, turizm başta olmak
üzere hizmetlerden elde edilen kazançlarda büyük bir artışla telafi edilmiştir.
1996-1997 döneminde carî işlemler açığı % 2,5 ve % 3 arasında oldu. Bu
açık, Türkiye gibi bir ülke için sürdürülebilir bir düzeydedir. Kayıt dışı
ticaret dikkate alınırsa, bu açık ortadan kalkacaktır.
Yüksek faiz oranlarının çektiği net sermaye
girişleri, bu yılın ilk yarısına kadar, carî işlemler açığını fazlasıyla
telafi etmiştir. Böylece, resmî rezervler düzenli bir şekilde artmıştır,
fakat yurt içi dengesizlikler Türkiye’nin dış dengesini bu sermaye akışlarında
olabilecek herhangi bir geri dönüşe karşı çok hassas kılmaktadır.
1997 ortasında göreve gelmiş olan hükümet,
2000 yılının sonuna kadar enflasyonu % 10’un altına indirmeyi hedefleyen
bir istikrar programı başlatmıştır. Program malî destek gerektirmemekle
beraber, hükümet bu konuda IMF ile ayrıntılı bir diyalog sürdürmektedir.
Programın başlıca unsurları, ekonomiyi pençesinde tutan enflasyon sarmalından
çıkmak için gereken kısa
ve orta vadeli öncelikli eylemleri yansıtır. Program,
bütçeyi yeniden yapılandırmayı ve ekonomiye para arzını kısıtlamayı, kamu
maliyesini güçlendirmek için gereken reformları gerçekleştirmeyi
(en başta, sosyal güvenlik hesapları – sağlık ve emekli maaşları) ve borçlanma
ihtiyacını azaltmak ve ekonomik verimliliği arttırmak için özelleştirmeyi
hızlandırmayı hedeflemektedir. Ayrıca, bankacılık sektörüne uygulanan ihtiyat
oranlarının yükseltilmesi ve tarım sektörü kredilerinde sübvansiyon düzeyinin
aşamalı olarak azaltılması öngörülmektedir.
Bu programın ekonomik istikrarı sağlayıp
sağlamayacağını söylemek için henüz çok erkendir. Bu yılın ilk yarısında
performans ümit vericiydi. Esas olarak mobil telefon şebekelerinin işletme
lisanslarının satılması sayesinde, özelleştirmenin temposu hızlandı. Vergi
geliri büyük ölçüde arttı ve vergi kaçakçılığına karşı tedbirler alındı.
Bütün bunlar, nominal faiz oranlarının 1997 sonunda % 120 civarından Temmuz
ortasında % 75’e gerilemesine yol açtı. Ancak, bu trend daha sonra ters
döndü. Ekim sonunda % 135 düzeyine çıkan faiz oranlarındaki bu artış,
kısmen, kamu sektöründe beklenenden daha yüksek bir maaş zammının bir yansımasıdır.
Söz konusu artışın bir başka nedeni ise, önce Rusya ekonomisini ve daha
sonra uluslararası finans piyasalarını etkilemiş olan bunalımdır. Bu bunalım,
bir sermaye çıkışına yol açarak ve Türkiye’nin uluslararası sermaye piyasalarına
erişimini zorlaştırarak, ülkenin istikrar programını uygulamak zorunda
olduğu uluslararası ortamı önemli ölçüde kötüleştirmiştir. Ayrıca, Bağımsız
Devletler Topluluğu cumhuriyetleriyle Türkiye arasındaki ticaretin
önemi dikkate alınırsa, ihracat ve ekonomik büyüme perspektifi bozulmuştur.
2.3 Üyelik perspektifinde Türk ekonomisi
İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı
1980’lerin başına kadar, Türkiye’nin ekonomik
kalkınma politikası, devletin idare ettiği sanayilere ve piyasa güçleri
için pek az yer bırakan müdahaleci (“dirijist”) bir yaklaşıma dayanıyordu.
Son yirmi yılda bu politika yeniden şekillendirildi ve mallar ve
hizmetler alanında Türkiye, piyasaya dayanan bir kalkınma modelini
seçti.
Türkiye bir piyasa ekonomisinin kurumsal
çerçevesine sahiptir. Gümrük Birliği ile sonuçlanmış olan müzakerelerden
bu yana, başta rekabet ve fikrî mülkiyet alanları olmak üzere ekonomik
mevzuatta çok sayıda ilerleme sağlanmıştır. Bu mevzuatın titiz bir
şekilde uygulanması ise henüz tam olarak gerçekleşmemiştir. Bunun için,
özellikle yargı sistemi içinde bir eğitim hamlesine ihtiyaç vardır. Türkiye,
yabancı yatırımları teşvik etmek amacıyla uluslararası hakemlere başvurma
imkanını henüz mevzuatına koymamıştır.
Küçük ve orta boy işletmelerin sayısındaki
nisbî istikrar, kurulan ve kapanan işletmeler anlamında önemli bir hareketliliği
gizlemektedir. Örneğin 1995 yılında, 22 872 işletme kuruldu ve 19 255 işletme
kapandı (ticaret hariç). Bu durum piyasaya giriş ve çıkışların
önünde herhangi bir büyük engel, en azından resmi engel olmadığını
göstermektedir. Bununla beraber, KOBİ’ler kredi almakta zorluk çekmektedir.
Fiyatların serbestleştirilmesi konusunda,
özel sektörde üretilen malların fiyat sistemi liberal olarak görülebilir.
Fakat KİT fiyatlarının belirlenmesinde ve tarımda devlet tarafından oynanmaya
devam eden rol azımsanmamalıdır. Kamu makamları, bunu her zaman yapmasalar
da, KİT’lerin fiyatlama politikasını etkileyebilmektedirler. Devletin hakim
bir konumda olduğu enerji sektörü kayda değer bir örnektir.
Tarıma yönelik fiyat desteği ve müdahale
vardır. Arz ve talep arasındaki denge, piyasa güçleri tarafından belirlenmenin
uzağındadır.
Dış ticaretin serbestleştirilmesi
alanında, 31 Aralık 1995’te Gümrük Birliği’nin yürürlüğe girmesiyle, Türkiye,
Topluluk’tan ithal edilen sanayi ürünleri üzerindeki vergileri ve diğer
harçları, miktar kısıtlamalarını ve eşdeğer etkisi olan tedbirleri kaldırdı.
Ortak dış tarife dahil, gümrük mevzuatının uyumlulaştırılmasına ilişkin
taahhütlerinden çoğunu yerine getirdi. Yakın tarihli bir DTÖ raporuna göre,
gümrük birliği, üçüncü ülkelerin Türk piyasasına girişlerini genelde iyileştirmiştir.
Ayrıca, gümrük birliği anlaşmasına uygun olarak, sanayi ürünlerini kapsayan
serbest ticaret anlaşmaları, diğer başvuran ülkeler dahil çok sayıda Topluluk
ortağıyla akdedilmiştir veya müzakere/tasdik sürecindedir.
Tarım için dış koruma düzeyi, % 20 ve %
145 arasında değişen oranlarda olup, çok yüksek olmaya devam etmektedir.
Doğrudan yabancı yatırım, önceden müsaadeye
tabi olmakla beraber, genelde teşvik edilir. Tüm sektörler teorik olarak
yabancılara açıktır ve, yatırımlara verilen devlet yardımında bile, yabancı
ve yerli yatırımcılar arasında ayrım yoktur. Ancak, özellikle finans, ulaştırma
ve enerji sektörlerinde kısıtlamalar vardır.
Carî işlemler için kambiyo muameleleri
serbesttir.
Türkiye, iç pazara katılmak ve onun düzgün
işleyişini sekteye uğratmamak için gereken makroekonomik istikrar derecesine
ulaşmamıştır. Şimdiye kadar, makroekonomik istikrarı sağlamak ve sürdürmek
için gereken reformları sonuçlandırmaya yönelik girişimler başarılı olmamıştır.
Bunun bir nedeni, politik istikrarsızlıktır. Bir başka nedeni ise, belli
başlı politik, toplumsal ve ekonomik güçler arasında ekonomik strateji
konusunda kalıcı bir uzlaşma olmayışıdır. Hükümetin yeni istikrar programının
başarılı olup olmayacağı henüz belli değildir.
Büyük ölçüde, kronik parasal istikrarsızlığın
ve kamu sektörünün aşırı borçlanma ihtiyacını karşılama zorunluluğunun
bir sonucu olarak, malî sektör, esas görevi olan tasarrufların üretken
yatırımlara kanalize edilmesi işinden uzaklaşmış, bunun yerine arbitraj
ve menkul kıymet plasmanı işlemlerine yönelmiştir. Parasal istikrarsızlık,
tasarruflar ve yatırımlar arasındaki ilişkinin tabi olduğu zaman ölçeğini
ciddî şekilde azaltmış olup, işlemlerin çoğu kısa veya çok kısa vadelidir.
Bu analiz, Türkiye’nin, gelişkin bir kurumsal
ve yasal çerçeveye sahip bir piyasa ekonomisi olduğunu göstermiştir. Mevzuatın
uygulanması için, resmî makamların daha büyük çaba göstermeleri gereklidir.
Piyasaya giriş veya çıkış önünde büyük engeller, en azından hukukî engeller
yoktur, fakat krediye erişme imkanları iyileştirilmelidir. Serbestleşme
konusunda, dış ticaret rejimi, Gümrük Birliği anlaşmasının yapılmasını
müteakip, Topluluğun dış ticaret rejimiyle esas olarak özdeş hale gelmiştir.
Özel sektörde fiyatların belirlenmesi hemen hemen tümüyle serbestleştirilmiş
olmakla beraber, tarımsal fiyatlarda ve enerji ve ulaştırma gibi sektörlerde
KİT’lerin fiyatlarında devletin hâlâ büyük bir etkisi vardır. Bu kontroller,
arz ve talep arasındaki denge üzerinde ağır basmaktadır ve Türkiye’de piyasa
ekonomisini güçlendirmek için azaltılmalıdır.
Türkiye’de istikrarlı ve tahmin edilebilir
bir makroekonomik çerçevenin olmayışı, bir piyasa ekonomisinin düzgün işleyişini
belirgin biçimde engellemektedir; özellikle, parasal istikrarsızlık, mali
sektörün tasarruflar ve üretken yatırımlar arasında aracılık rolünü yerine
getirmesine mani olmaktadır. Tecrübeler göstermektedir ki bu alanda ilerleme
sağlanması, malî sektörü güçlendirmeye yönelik orta vadeli bir stratejinin
parçası olarak reformlar tasarlamaya ve uygulamaya dönük çabaları gerekli
kılacaktır. Bir başka reformlar kümesi, bütçe önceliklerinin yeniden belirlenmesini
hedeflemelidir. Devamlılığı sağlamak için, toplumda bu strateji etrafında
uzlaşma oluşturulması da gerekli olacaktır. Bu ise, başka hususlar yanında,
eşitsizliklere karşı mücadele etme ihtiyacının ekonomik stratejide kabul
edilmesini gerektirecektir.
Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa
güçleri ile başa çıkma kapasitesi
Bu kapasitenin değerlendirilmesi, geleceğe
yönelik bir değerlendirmeyi içerir. İstikrarlı bir makroekonomik çerçeveye
ek olarak (bkz. yukarıda), Topluluk ekonomisine ticarî entegrasyon derecesini,
iş aleminin yapısını, ekonominin rekabet baskısına uyarlanma yeteneğini,
malî sektörün durumunu ve beşerî ve maddî kaynaklar vaziyetini dikkate
almamız gerekir.
Ticarî entegrasyon: Mal ve hizmet
ithalatının ve ihracatının GSMH’deki payları (1997 yılında sırasıyla, %
29,5 ve % 23,9), Türk ekonomisinin dünya ekonomisine yüksek derecede entegre
oluşunu yansıtmaktadır. Son beş yılda ihracatın yapısında önemli bir değişme
olmuştur: Türk ihracatında eski Sovyet ülkelerinin payı 1993’te % 6’dan
1997’de % 12’ye çıkmıştır. (kayıt-dışı ticaret hariç). Ortadoğu ülkeleri
gibi ticaret ortaklarının payı ise azaldı. İhracatın yapısındaki bu değişim
Topluluğu da etkilemiştir. (Türk ihracatında Topluluğun payı, 1990’da %
53,2’den 1997’de % 51,2’ye geriledi). Bununla birlikte, AB, Türkiye’nin
en büyük ticaret ortağı olmaya devam etmektedir. Türk sanayisinin Avrupa
ve üçüncü ülke sanayilerinin tam rekabetine karşı ayakta durduğunu ve üçüncü
ülke sanayilerinin rekabetinden sadece Ortak Gümrük Tarifesi ile korunduğunu
kaydetmek gerekir. Gümrük Birliği genelde düzgün işliyor olsa da, taraflar
arasındaki ticarette bazı sorunlar ortaya çıkmıştır: Türkiye’nin
sığır eti ve canlı hayvan ithalatına yasak koyması, tütün ve alkolde
ithalat tekelini sürdürmesi; AB’nin sağlık nedenleriyle bazı balıkçılık
ürünlerinin ithalatı üzerine yasak koyması .
Tarımsal ürünlerin Türk ihracatı içindeki
payı 1965’te % 75’ten 1996’da yaklaşık % 10’a gerileyerek önemli ölçüde
azalmışken, sanayi mallarının önemi giderek artmıştır. .Bu tür malların
toplam ihracat içindeki payı % 80’e yakındır. Bunun yarıdan fazlası, geleneksel
tekstil ve giyim sektörlerine aittir. AB’ye Türk ihracatının yarısı bu
ürünlerden oluşmaktadır. Son yıllarda, ulaştırma araçları ve sermaye malları
ihracatı da artmış, demir ve çelik ihracatı ise azalmıştır. Bu eğilimler,
Türk sanayisinin daha uzmanlaşmış sektörlerdeki rekabet gücünün giderek
artmakta olduğunu teyit etmektedir.
Doğrudan yabancı yatırımlar, 1990’ların
başından bu yana hayli düşük düzeyde olmuştur (yılda 950 milyon ABD doları
civarında, GSMH’nin % 0,4’ünden daha az). Bu yatırımların çoğu Avrupa kökenlidir.
Başlıca KİT’lerin özelleştirilmesi
1980’lerin ortalarında başlamıştır. Geçen yılın sonuna kadar sonuçlar oldukça
hayal kırıcıdır (sadece 4,5 milyar ABD dolarlık toplam gelir elde edilmiştir).
Bu yılın ilk yarısında ümit verici bir hızlanma (3 milyar dolarlık gelir)
görülmekle beraber, hükümetin bu yolda ilerleyip ilerlemeyeceğini
zaman gösterecektir.
İmalat sanayisinde, küçük ve çok küçük
firmalar hakimdir. 1994 yılında küçük firmalar (10 ila 49 kişi istihdam
eden firmalar) sektördeki tüm firmaların % 41,6’sını oluşturuyor ve çalışanların
% 6,9’unu istihdam ediyordu. Fakat, toplam katma değerin sadece %2.2 ’sini
yaratıyordu. Geçmişteki malî buhranlarda gösterdikleri esneklik kabiliyetine
rağmen, teknik gelişme düzeyi düşüktür. ve modern yönetim tekniklerinden
yoksundurlar. Daha büyük bir rekabetin baskısı altına girdiklerinde, bu
zaaflar gerçek bir sorun yaratabilir.
Malî sektör, Topluluk bankalarının
rekabetine açıldığında önemli sorunlara neden olabilecek bazı zaaflar içindedir.
Bankacılık alanında devletin önemli rolü (kamu bankaları, toplam aktiflerin
neredeyse % 40’ına sahiptirler) ve malî sektör ile büyük endüstriyel gruplar
arasındaki çapraz hissedarlık, bir başka engeldir. (Son derece yüksek
nominal faiz oranları nedeniyle), bankacılık faaliyetinin, esas olarak
devlet tahvillerinden oluşan portföylerin yönetimi üzerinde yoğunlaşması,
bankaları zayıflatmakta ve esas görevleri olan aracılık işlevini yerine
getirmelerine engel olmaktadır. Bu şartlar altında, makroekonomik istikrarın
sağlanması, mevcut fırsatları azaltacağı için, sektörü tehlikeye sokabilir.
Türk bankalarının bu alanlardaki zaafı, Topluluk bankalarına kıyasla onları
ortalama olarak daha az rekabetçi kılmaktadır.
Türkiye’nin nisbeten genç nüfusu,
potansiyel olarak büyük bir ekonomik avantajdır. Fakat, son zamanlarda
sağlanan önemli ilerlemeye rağmen, Türkiye beşerî gelişme bakımından hâlâ
geridedir. Kamusal sağlık ve eğitim sistemlerinin yetersizlikleri, doğrudan
doğruya beşerî sermayenin kalitesini ve böylece ekonominin rekabet baskılarına
dayanma kapasitesini etkilemektedir.
Türkiye’nin ekonomik büyümesi, yetersiz
altyapıya rağmen gerçekleşmiştir. Özellikle yol şebekesi, gerçek
trafik düzeyi ile daha uyumlu olması için iyileştirmeye muhtaçtır.
Türkiye, bilimsel ve teknolojik altyapısını
geliştirmede ilerleme sağlamış olsa da, endüstrinin araştırma ve geliştirme
yatırımları hâlâ oldukça düşüktür. Hükümet bu durumun , emeğin yoğun olarak
kullanılmadığı sektörlerde, uzun vadede Türk endüstrisini olumsuz şekilde
etkileyebileceğini farketmiştir. Bu yönde bazı gayretler sarf edilmiştir.
Türkiye aktif bir biçimde yabancı yatırımları çekmeye çalışmakla beraber,
bu tür yatırımların teknoloji transferleri üzerinde fazla etkisi olmamıştır.
Böylece, Türkiye ekonomisinin Topluluk
ekonomisine entegrasyonunun bazı alanlarda ilerlemekte olduğu söylenebilir.
Türk endüstrisi, Gümrük Birliği anlaşmasının getirdiği fırsatlardan istifade
edebildiğini ve daha büyük bir rekabete karşı direnebildiğini göstermiştir.
Türkiye, tüm gümrük koruma tedbirlerinin kaldırılmasına başarıyla dayanmış
ve kendi mevzuatını AB mevzuatına yaklaştırmaya yönelik büyük çapta bir
gayret içine girmiştir. Devlet müdahalesi azalmakta ve KİT’lere daha az
malî destek verilmektedir.
Fakat, finansman açısından KOBİ’ler, Topluluk’taki
benzerlerine kıyasla daha güç bir ortamda faaliyet göstermektedir. Bununla
beraber, eğer Türk ekonomisi gerekli yapısal dönüşümlerden geçmek için
uygun bir durumda olacaksa, KOBİ’lerin gelişmesi hayatî önemdedir. Dolayısıyla,
bankaların rekabet yeteneğini arttırmak üzere malî sektörün güçlendirilmesi
gerekir. Potansiyel bir avantaj olan beşerî kaynak bolluğu, sağlık, eğitim
ve meslekî eğitim alanlarına yatırım yapılarak iyileştirilmelidir. Temel
altyapıyı geliştirmek için sürekli bir gayret gösterilmelidir. Türkiye’nin
malî ve ekonomik dengelerinin nazikliği, ülkenin sürekli bir rekabet ortamına
göğüs germe kapasitesini zayıflatmaktadır.
2.4 Genel değerlendirme
Ekonomik açıdan, Türkiye, bir piyasa ekonomisinin
temel özelliklerinin çoğuna, hayli gelişkin bir kurumsal ve yasal çerçeveye,
dinamik bir özel sektöre ve liberal ticaret kurallarına sahiptir. Ekonomi
önemli bir büyüme potansiyeli taşımaktadır ve özellikle, modernleşmesine
ciddî şekilde katkıda bulunmuş olan gümrük birliği bağlamında, büyük bir
adaptasyon yeteneği sergilemiştir. Bu faktörler, teoride, Türkiye’nin orta
vadede rekabet baskısına dayanabilen sağlam bir piyasa ekonomisine erişmesine
imkan vermelidir. Ancak, kendi ekonomisini verimli bir şekilde yönetebilmesi
ve onun üstünlüklerinden azamî ölçüde istifade edebilmesi için, Türkiye,
inandırıcı ve kalıcı bir makroekonomik istikrar çerçevesi kurmalı ve malî
sektörün gerçekten aracılık işlevini yerine getirebileceği bir ortam yaratmalıdır.
Yetkililer şimdi doğru yönde ilerliyor gibi görünmektedir. Bu stratejiyi
devam ettirebilmeleri halinde, Türkiye’nin piyasa ekonomisi sağlamlaşacaktır.
Bu bağlamda, geniş bölgesel kalkınma farkları belirgin bir etkendir; bu
farkların kapatılması hükümetin öncelikler listesinde üst sıralarda olmalıdır.
Avrupa Birliği, Avrupa stratejisi kapsamındaki kaynakları kullanmanın
yanında, geri kalmış bölgelere yardım etmek için elinden geleni yapacaktır.